25 Aralık 2024 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi-Pontus Sorunu I

 


Karadeniz Arkeolojisi-Pontus Sorunu I

 

Osmanlı Devleti’nin son yıllarında ve Kurtuluş Savaşı döneminde Karadeniz bölgesinde yaşayan Rum tebaanın ayaklanması, bölgede yaşanan topluluklar arası çatışma ve son olarak Rum nüfusun mübadelesiyle ilgili olaylar, uluslararası kamuoyunda “Pontus Sorunu” olarak bilinmektedir.

Söz konusu tarih itibariyle sorunun tarihsel ve sosyo-kültürel arka planı incelenmekte ve günümüzde bile “Pontus soykırımı” iddiaları tartışılmaktadır.

Batılı tarih yazıcıları Yirminci Yüzyılın ilk on yıllarında meydana gelen Ermeni tehciri ve Rum tebaanın ayaklanmasıyla başlayan olayları tanımlamak için “soykırım” sözcüğünü tercih ederken, Türk tarih yazımı aynı olaylar için  “sorun” sözcüğünü kullanmaktadır.

Ermeni olaylarına benzer şekilde Pontus Rumları’nın akıbetiyle ilgili rakip tarih yazımları ortaya çıkmıştır ki, konuyu belgeleriyle birlikte ortaya koyan eserlerden biri Mustafa Kemal’e ait Nutuk’tur.



 

Nutuk’ta Pontus Meselesi

 

Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk'ün 3 aylık bir süre içinde tamamladığı ve 15-20 Ekim 1927 tarihlerinde Cumhuriyet Halk Fırkası'nın İkinci Büyük Kurultayında kürsüden okuduğu eserdir.[1] Meclis’te gerçekleşen ve otuz altı buçuk saat süren bu tarihî konuşma,  Türkiye tarihinin 1919-1927 yılları arasındaki 9 yıllık bir süreci, özellikle Millî Mücadele'de yaşanan olayları anlatır. Nutuk önemli tarihî bir kaynaktır ve Türkiye'nin bu dönemle ilgili en temel resmî tarih kaynağı olarak kabul edilir.  

Nutuk’a Mustafa Kemal: “1919 yılı Mayısının 19'uncu günü Samsun'a çıktım. Vaziyet ve manzara-i umumiye:” diyerek başlar ve ülkenin genel durumuyla ilgili olarak Rum Pontus faaliyetlerinden bahseder:

“Karadeniz’e sahil olan mıntıkalarda da bir Rum Pontus hükümeti vücuda getirileceği korkusu vardı. İslâm ahaliyi, Rumların boyunduruğu altında bırakmayıp, hakk-ı beka ve mevcudiyetlerini muhafaza gayesiyle, Trabzon’da bazı zevat ayrıca bir cemiyet teşkil eylemişlerdi.”[2]

Mustafa Kemal, iç karışıklıklara değindiği bölümde, konuyu yeniden Rum Pontus Cemiyeti’ne getirir:

“Saygıdeğer Efendiler, genel konuşmamın başında bir Pontus meselesinden söz etmiştim. Bu mesele belgeleriyle herkesçe bilinmektedir. Ancak, bizi de çok uğraştırdığından, burada, onunla ilgili bazı noktalara dokunacağım.

1840 yılından beri; yani üççeyrek yüzyıldan beri, Anadolu'nun Rize'den İstanbul Boğazı'na kadar uzanan Karadeniz bölgesinde, eski Yunanlılığın diriltilmesi için çalışan bir Rum topluluğu vardı.

Amerikalı Rum göçmenlerden Rahip Klematios adında biri, ilk Pontus toplantı yerini şimdi halkın “Manastır” dediği bir tepede İnebolu'da kurmuştu. Bu teşkilâta bağlı olanlar, zaman zaman biri birinden ayrı eşkıya çeteleri kurarak faaliyet gösteriyorlardı. Birinci Dünya Savaşı sırasında da, dışarıdan gönderilip dağıtılan silâh, cephâne, bomba ve makineli tüfeklerle, Samsun, Çarşamba, Bafra ve Erbaa Rum köyleri sanki bir silâh deposu durumuna gelmişti.

Ateşkes Anlaşmasından sonra, bütün Rumlar Yunanlılık millî davası ile her tarafta şımardığı gibi, Ethniki Hetairia (Etniki Eterya) Cemiyeti'nin propagandacıları ile Merzifon'daki Amerikan kuruluşlarının manevî destekleri ile eğitilip yetiştirilen, maddî bakımdan da yabancı hükûmetlerin silâhlarıyla güçlendirilip cesaret verilen bu bölgedeki Rumlar da, bağımsız bir Pontus hükûmeti kurma emeline düştü.

Bu maksatla genel bir ayaklanma hazırladılar. Dağlara çekildiler; Amasya, Samsun ve dolayları Rum Metropolit'i Yermanos'un idaresinde düzenli bir programla çalışmaya başladılar. Bir yandan da, Samsun'daki Rum komitecilerinin başkanı olan Reji Fabrikası Müdürü Tokomanidis, İç Anadolu ile haberleşme sağlamaya çalışıyordu.

Bazı yabancı hükûmetler, Pontus hükûmetinin kurulması için yardımcı olacaklarına söz verdiler. Samsun ve dolaylarındaki Rum nüfusunu arttırmak için de, Rusya'daki Rum ve Ermenileri Batum'da topladılar. Onları, Türk Kafkas ordularından alınıp Batum'da depo edilen silâhlarla donatarak, sahillerimize çıkarmaya başladılar.”[3]

Anadolu’ya çıkar çıkmaz, Türk halkını uyardıklarını söyleyen Atatürk, Sivas’taki Üçüncü Kolordu ve Erzurum’daki On Beşinci Kolordu vasıtasıyla bu çetelere karşı harekâta giriştiklerini ve halkı silahlandırarak ulusal örgütler kurduklarını anlatıyor.


 

Pontus Rum Örgütleri

 

Kurtuluş savaşı öncesinde Türkiye'de kurulmuş birçok Rum cemiyeti mevcuttur. Hepsinin amacı Karadeniz’de bir Rum devleti kurmaktır. İşte bunlardan bir kaçı:

Pontus Rum Cemiyeti: Merkezi Samsun olan Pontus Rum Cemiyeti Trabzon, Samsun ve diğer Kuzey Anadolu illerinde Pontus Cumhuriyeti kurmak için faaliyet göstermiştir. Osmanlı’nın son dönemde faaliyet gösteren Cemiyet, Hınçak ve Taşnaksütyun gibi gayrimüslim cemiyetlerdendir, adını eski çağlarda bölgenin eski adı Pontus'tan almıştır.  Mondros Mütarekesi'nin getirdiği şartlar altında Rumlar, başta bu örgüt olmak üzere Karadeniz'de Pontus devletini kurmak için propaganda faaliyetlerine başlamışlardır. Bu amaçla Pontus adında bir gazete kurulmuş, 25.000 kişiyi bulan bir örgütlenmeyle faaliyete geçmişlerdir.

Mavri Mira (Kara Baht) Cemiyeti: Mustafa Kemal’in Nutuk adlı eserinde 1 numaralı belgeyle belirtilen, İstanbul Rum Patrikhanesi'nde kurulmuş heyetin adıdır. Başkanı, İstanbul Rum Patrik Vekili Droteos'tur. Yunan hükûmetinden nakdi yardım almakta olup temel görevi Osmanlı vilayetleri içerisinde çeteler oluşturmak, bu çeteleri idare etmek, miting ve propaganda faaliyeti yürütmektir. Ayrıca insani (tıbbi ilaç vb.) yardım adı altında Osmanlı ülkesine silah ve cephane taşımakla görevlidir. Yunan Kızılhaçı ile Rum okullarındaki izci teşkilatları da bu heyete bağlıdır.


Etnik-i Eterya Cemiyeti
: Osmanlı Devleti'nden bağımsızlık kazanmak amacıyla bir grup Yunan'ın 1814 yılında kurmuş olduğu bir cemiyettir. Bazı kaynaklarda Filiki Eterya (Yunanca: Φιλική Εταιρεία, "dostluk cemiyeti") olarak da geçmektedir. Batı Avrupa'daki gizli mason cemiyetlerinin kuruluş ve işleyiş yöntemini benimseyen örgüt, 1814 yılında Emmanuil Ksanthos, Nikolaos Skufas ve Atanasios Çakalof adlı üç Yunan tarafından, o zamanki Rusya'da günümüzde Ukrayna'nın sınırları içinde kalan Odessa (Hocabey) kentinde kuruldu. Amacı Yunan Bağımsızlık Savaşı hareketini gerçekleştirip Bizans'ı tekrar canlandırmaktı. Bu örgüt paralar toplamış, silah dağıtmış, ayaklanma için propaganda faaliyetlerinde bulunmuştur. Hareketin lideri Aleksandro İpsilanti'ydi.[4]

Kardos Cemiyeti: Mondros Mütarekesi'nden hemen sonra aynı gruba dâhil olan Pontus Rum Cemiyeti'ne silahlı asker ve terörist yetiştiren, bulunduğu dönemde İzmir'in Yunanistan'a bağlanmasını amaçlayan örgütlerden biridir.


İngiliz Muhipleri Cemiyeti
(İngiliz Dostları Derneği): Sait Molla gibi üyeleri bünyesinde bulundurmuş, İngiliz Mandasını savunan ve Karadeniz’de bir Rum Pontus devleti kurulmasını teşvik eden bir örgüttür.

Karadeniz’de bir Rum devleti kurulması düşüncesi, sadece Megali İdeaya bağlı örgütlerin faaliyetlerinden ibaret değildi. Uluslararası arenada, emperyalist Batı’nın projelerinde de bir Pontus Cumhuriyeti fikri vardı. Pontus Cumhuriyeti, Karadeniz'in güney sahilinde kurulması önerilen bir Pontus Rum devletiydi. Ülke topraklarının Kuzey-doğu Anadolu'da yer alan tarihi Pontus Bölgesi ve günümüz Türkiye'sinin Karadeniz Bölgesi'nin bir kısmını da kapsaması düşünülmüştür. 1904'te Merzifon'da Pontus Cemiyeti kurulmasıyla güçlenen Pontus Cumhuriyeti düşüncesi, 1919 Paris Barış Konferansı'nda tartışılmış fakat Eleftherios Venizelos yönetimindeki Yunan hükûmeti, böyle bir devletin güvence altında olamayacağından çekinmiştir. Böylece, daha geniş çapta önerilmiş bir ülke olan Wilson Ermenistanı'na dâhil edilmiştir.[5]

 

[Devam edecek: Megali İdea ve “Soykırım” İddiaları.]

 

 

Kaynaklar:

 

Sinan Meydan, Nutuk'un Deşifresi, Truva Yayınları, Ank. 2006

Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk 1919-1917, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ank. 1997

Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk 1919-1917, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ank. 1991, bugünkü dille yay. haz. Zeynep Korkmaz.

Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Alkım Yayınları, Ank. 1995

Richard G. Hovannisian, The Republic of Armenia, Vol. IV, Berkeley, University of California Press, 1996.

 

25.12.2024, Ünyekent

 



[1] Sinan Meydan, 2006, s. 6

[2] Nutuk, 1997, s. 4

[3] Nutuk, 1990, s.416-417

[4] Fahir Armaoğlu, 1995, s. 169

[5] Richard G. Hovannisian, 1996, s. 40

18 Aralık 2024 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi - Pontus Kültürü

 


Karadeniz Arkeolojisi - Pontus Kültürü

 

 

“Beşikler vermişim Nuh'a

Salıncaklar, hamaklar,

Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,

Anadolu’yum ben,

Tanıyor musun?” (Ahmed Arif)

 

Antropoloji alanında son yıllarda yapılan araştırmalarda insan cinsinin (Homo genusu) Dünya üzerinde yaklaşık 2,8 milyon yıllık bir geçmişe sahip olduğu ortaya çıkarılmıştır. Ledi- Geraru (Etiyopya)’da bulunan fosillerin gösterdiği morfolojik özellikleriyle insan cinsinin kökenini oluşturduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 1 milyon yıl boyunca Afrika’da ikamet eden insanların bu kıta dışındaki serüvenleri ise ilk kez yaklaşık 1,8 milyon yıllık Dmanisi (Gürcistan) Homo erectus’larıyla başlamıştır. Afrika’dan Gürcistan’a en yakın yol Türkiye üzerinden geçmektedir.[1]

Yaklaşık 200 bin yıl önce ortaya çıkan modern insanların (Homo sapiens) dünyaya yayılımlarıyla ilgili modeller arasında Afrika’dan çıkış tezleri günümüzde daha geçerli bulunmakta ve Avrupa’ya yayılımları yine Anadolu üzerinden gerçekleşmektedir.

Ülkemiz, Afrika, Asya ve Avrupa kıtaları arasındaki karasal konumu nedeniyle Afrika’dan Avrasya’ya ya da tersine doğru olan göç rotalarının güzergâhı üzerinde yer aldığı kabul edilmektedir.

İnsanların Afrika’dan çıkarak Avrasya’ya ayılmalarındaki en büyük etkenler iklim değişiklikleri, karasal büyük memeli göçlerinin takibi, popülasyonda meydana gelen genişlemeler, akrabalık ilişkilerindeki artışlar, kültürel gelişmeler, dil ve sembolizmin kullanımıyla birlikte karmaşık insan davranışlarının ortaya çıkması olarak sayılabilir.

Göç yolları üzerinde yer alan Anadolu’nun önemli popülasyonlarından biri Karadeniz bölgesidir. Kaşkalar, Hititler, Frigler, Helenler, Halipler, Tzanlar, Makronlar, Driller, Mosinikler, Persler, Kimmerler, İskitler, Pontuslar, Romalılar ve Türkler gibi çok sayıda kavmin ve etnik unsurun yaşadığı bölgede kültürel bir kaynaşma söz konusudur.

Ancak, zengin bir kültür mozaiğine sahip olan ülkemizde konu Pontus kültürüne geldiğinde tartışma başlar; konu kültürel konumdan çıkar, siyasi bir boyut kazanır.

Pontus konusunun tarihsel tartışma zeminine inmeden, öncelikle “Pontus kültürü nedir?” sorusuna cevap aramamız gerekir.   

 

Toplumsal Kültür

 

En basit tanımıyla kültür, bir toplumun zaman içerisinde oluşturduğu maddi ve manevi değerler bütünüdür. Kültürel özelliklerin oluşmasında din, dil, örf ve adetle önemli bir rol oynar.

Türk Dil Kurumuna göre; tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütününe kültür denir. 

Ne var ki insan topluluklarının birbirinden bağımsız, izole bir şekilde yaşamaları mümkün değildir. Tarihin her döneminde insanlar arası etnik çatışma-kaynaşma ve kültürel etkileşim söz konusudur. Kimi zaman yıkım ve yozlaşmaya neden olan bu durum çoğunlukla kültürel zenginliğe ve yeniden doğuşa (Rönesans) yol açmaktadır.

Kültürel açıdan üstün topluluklar askeri yönden yenilebilir. Politik yapısı ve yönetim erki yok edilse de kültürel egemenliği sürebilir.

Anadolu’da Hattiler, Luviler kendileri üzerinde egemenlik kuran Hititleri kültürel yönden biçimlendirmişlerdir. Frig kültürü, başta Helenler olmak üzere tüm Anadolu halkını etkilemiştir. Büyük İskender ve sonrasında Helen ve Pers kültürlerinin bireşimi Hellenistik Kültür ortaya çıkmış ve uzun dönem Anadolu’yu etkilemiştir. Pontus ve Roma dönemi kültürleri, Hellenistik kültürün devamıdır. Doğu Roma (Bizans) ve Pers (İran) kültürü, aynı zamanda Selçuklu ve Osmanlı toplumunu etkilemiştir.

Hellenistik dönemin ürünü Pontus Kültürü, ülkemizde bugün bile tartışılmaktadır. O halde bu kültürü daha yakından tanımak gerekir.

 

Pontus Kültürü Nedir?

 

Pontus aslında Yunancadaki Pontos kelimesinin Latince kullanım şeklidir. Kuzey Anadolu yerel halkının kullandığı bu sözcük daha sonra Antik Yunancaya geçmiş ve "uzaklardaki deniz" anlamında kullanılmıştır. Karadeniz'i ifade eden coğrafi bir terimdir. Yunanca’da Pontoslu, Karadenizli demektir. Dolayısıyla Pontus Kültürü, Antik Dönem Karadeniz Kültürü anlamına gelir.

Karadeniz Antik Kültürü denince akla Pontus Krallığı gelmektedir.

Tarihte “Pontus” adında ilk krallık MÖ. 281-63 yılları arasında var olmuştur.

Mithradates adındaki kralların kurduğu bu krallığa, sonraki yıllarda Romalılar tarafından (muhtemelen yıkıldıktan sonra) “Pontus Krallığı” denmiştir.

Mitradateslerin kendi krallıklarına ne isim verdikleri bilinmemektedir.

Çok sonraları Romalılar tarafından “Pontus” olarak isimlendirilen bu krallık, kurucusu ve hükümdarlarının adlarından dolayı “Mitridat Krallığı” olarak da bilinmektedir. Bu krallığının kültürü, aidiyetleri nedeniyle Pers, Helen ve yerel Anadolu kültürlerinin bir sentezidir.

Tarihsel dönem gereği Hellenistik kültürün ürünüdür.

Hellenistik kültür, MÖ. 330-30 yıllarını kapsayan, Anadolu’ya özgü Hellen ve Pers kültürlerinin bireşimidir.

Pontus Kültürü, Hellenistik kültürün Kuzey Anadolu (Karadeniz Kapadokiası) tarafından temsil edilen kısmına denmektedir.




 

19. Yüzyıl’da Pontus Algısı

 

Pontus Kültürü, Osmanlı'nın son dönemi ve Kurtuluş Savaşı yıllarında bölgede faaliyet yürüten Rum çeteleri tarafından farklı bir algıya dönüştürülür. Kökeni Antik dönemden gelen Pontus sözcüğü, coğrafi niteliğini kaybederek siyasi bir içerik kazanır.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Karadenizli Rumların bağımsız bir devlet kurma amacıyla başlattığı ayaklanma, bugüne kadar Pontus algısını etkileyen ve kavramı siyasileştiren kanlı olaylara neden olur. 1923 Lozan Anlaşması çerçevesinde gerçekleşen nüfus mübadelesi kapsamında Karadeniz'deki çok sayıda Hristiyan ve Rum da Yunanistan'a gönderilir.

Pontus algısının en önemli dayanaklarından biri, Doğu Karadeniz'de 1204 yılında kurulan "Trabzon İmparatorluğu"dur. Dördüncü Haçlı Seferi’nde Latinlerin İstanbul’u işgal etmesi, Komnenos hanedanının Trabzon’a kaçmasına ve burada bir krallık kurmasına neden olmuştu. 1263 yıl sonra kurulan Bizans kökenli bir krallık, bilinçli olarak saptırılmakta ve MÖ. 63’te tarihe karışan Pontus krallığıyla aynı kefeye konulmaktadır.

Sırf bu nedenle Karadeniz’le ilgili etnik araştırmaların, kültürel etkinliklerin arkasında Kurtuluş Savaşı sırasında ortaya çıkan ideolojik hareketin varlığı anlaşılır. Suçlama biçimine dönüşen Pontus kavramı, aslında Anadolu kültürünün ayrılmaz bir parçasıdır. Karadeniz’de yaşayan Gayrimüslim kesime, Roma tebaası anlamına gelen “Rum” denmektedir. Dilleri Romeyika, UNESCO'nun yok olma tehdidi altındaki diller listesinde yer almaktadır. Antik Yunanca olarak adlandırılsa da bilinen Yunan diliyle aynı değildir.

Pontus kültürüyle ilgili araştırmasını 2009 yılında tamamlanan "Romeyika’nın Türküsü" belgeselinin yapımcısı Yeliz Karakütük konuyu şöyle değerlendirmektedir:

“Pontus kelimesi bir milletin ya da etnik grubun adı olmadığı gibi Pontus adında bir ırk ve etnik grup da yoktur. Pontus kelimesi özellikle antik dönemlerde Karadeniz kıyılarını ifade etmek maksadıyla kullanılan Ege, Akdeniz, Trakya gibi sadece bir bölgesel isimdir.”[2]

Bu konuda çalışmalar yapan bir başka kaynak, Ömer Asan'ın 1996 yılında Trabzon ilindeki Pontos Rum Müslümanlarını konu alan kitabıdır. Yazar, Of ilçesindeki memleketi Çoruk'ta (Τσορούκ, resmi adı "Erenköy") yaptığı etnografik saha çalışmalarını belgelemektedir. Zengin bir sözlü gelenekler koleksiyonu, yerel efsaneler ( Ancomah gibi) ve Çoruk ve çevresindeki maddi kültür unsurlarının belgelerini içerir. Kitap ayrıca Of lehçesindeki eski yöre dilinin (buna “Pontusça” demek ne kadar doğrudur, tartışılır) bir incelemesidir.

Kitap, aynı ay İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararıyla yasaklandı. Yazarı "ayrılıkçılığı propaganda etmek" yoluyla, Terörle Mücadele Yasası'nı ihlal etmekle suçlandı.

Kitap ve yayıncı 2003'te beraat etti.

Pontus çalgıları kemençe ve gayda (tulum). Kemençenin doğum yerinin Girit olduğu söyleniyor, bölgeye Miletlilerden kalma bir miras olduğu düşünülüyor. Danslarına horon deniyor; Rumcası Horomi. Horoncubaşının komutu “ule, ule, ule”… Miletoslular sağlık ve şifa tanrısı Ulios’a taparlardı. Nidanın bu tanrıya edilen bir duadan kaynaklandığı düşünülüyor. Pontus Rumcasında ulein fiili sağlıklı olma anlamına geliyor.

Özel Günleri: Likohantsu; 20 Şubat-9 Mart arası. Kurtların kudurma zamanı olarak kabul ediliyor. Aç kalan kurtlar köylere iniyorlar. Bu dönemde kimse gece evinden dışarı çıkmıyor. Kalandar Geleneği – Karakonculo: 25 Aralık-6 Ocak arası. Kalandar Ocak ayı demektir. Kalandar’ın gelmesi çeşitli oyun ve eğlencelerle kutlanır. 12 gün devam eder. İlk gün eve gelen misafir o ailenin nasıl bir yıl geçireceğinin belirtisidir. İyi biri gelmişse yılın iyi geçeceğine inanılır. Kutlanan 12 gün, 12 ayla kıyaslanır. (Birinci gün güneşliyse Ocak ayında havalar iyi olacak anlamı çıkarılır.) En iyi yemekler yapılır ki, gelecek yıl bereketli olsun.

Yayla Şenliği: 20 Ağustos (Rumi takvime göre 7 Ağustos). Karnes denen çayırları kesme zamanının öncesinde yapılır. Önceden sözleşmeden, herkes bu tarihte yaylada buluşur, bütün kemençeciler, tulum, zurna ve kavalcılar toplanır. Bu geleneğin çok tanrılı dinler döneminden geldiği düşünülmektedir. Musa’ların (müzik perileri) yöneticisi, çalgı ve ezgiyi, şiir ve dansı esinleyen büyük yaratıcı tanrı Apollon adına Pont krallığı döneminde birçok tapınak yapılmıştır. Herodotos eserlerinde, Apollon Karneios bayramından bahseder. Bu bayram Sparta’da Ağustos’ta kutlanmıştır.[3]

Pontus kültürünün günümüze ulaşan önemli argümanlarından biri, Karadeniz Rumcası olarak bilinen Romaika’dır. Bu dil, eski Yunancadan türetilen, yerel dillerle harmanlanarak Orta Çağ Helencesi tarafından yeniden şekillendirilen ve günümüze kadar ulaşabilen bir dildir. MÖ. 7. Yüzyıl koloni döneminden itibaren Güney Karadeniz kıyıları boyunca konuşulmuştur. Konuşmacıları tarafından bu dil “Romeika” olarak bilinirken, Türkçede “Rumca”, Yunanistan’daysa nispeten yeni bir terim olan ve “Karadeniz Helencesi” anlamına gelen “Pontiaka” olarak bilinmektedir.[4]

Pontus karşıtı kampanya "Pontus (Karadeniz) bölgesinden 35 genç adam ayrılıkçı hareket "Yunan Pontus"u destekliyor ve Yunanistan'daki kamplarda eğitiliyor" gibi haberlerle köpürtülüyor, Kıbrıs temalı propagandalarla desteklenmeye çalışılıyor.


“Karadeniz Neden Pontus Değildir?” adlı eseriyle S. Vedat Karaarslan, Doğu Karadeniz Bölgesi’nin bir bölümünün Pontus ya da Pontos olarak adlandırılmasındaki tarihi yanılgıları göstermeye çalışıyor. Bu konudaki arkeolojik ve tarihsel kanıtları yerel, ulusal ve batı kaynaklı eserlere dayanarak ortaya koymakta ve bu adlandırmaya dayalı sözde bir Pontus Meselesinin propaganda ve yanlı bir politika ile uluslararası düzeye nasıl çekilmek istendiğini tartışmaktadır.

Yaklaşık 2250 yıl sonra kaşımıza yeniden Pontus Sorunu çıkıyor.

18.12.2024, Ünyekent

   

Kaynaklar:

 

Prof. Dr. İsmail ÖZER, Batı Anadolu’da Fosil İnsan Araştırmaları: Bulgular, Yayılım ve Problemler, The Journal of Academic Social Science Yıl: 5, Sayı: 47, Haziran 2017, s. 1-25

Yeliz Dora Karakütük, Beklan Kulaksızoğlu Röportajı, 13.06.2019 - DW

Ömer Asan, Pontos Kültürü, Belge Yayınları, 1996. İkinci baskı, 2000

Vahit Tursun, Romeika (Karadeniz Rumcası), Töz Yay. Ank. 2023

S. Vedat Karaarslan, Karadeniz neden Pontus değildir? Hitabevi Yay.  Ank. 2021

 



[1] Özer. 2017, s. 1

[2] Yeliz Karakütük, 2019

[3] Yunanistan’daki Pontus Derneği 19 Mayıs broşürü.

[4] Vahit Tursun, 2023, s. 5

11 Aralık 2024 Çarşamba

Aşkın Dünkü Çocukları

 

Aşkın Dünkü Çocukları

 

Sanatın Öyküsü adlı eserinde E.H. Gombrich: “Sanat adı verilen bir şey yoktur aslında, yalnızca sanatçılar ve sanat eserleri vardır” der.

İşin içine sinema girince, durum daha karmaşık bir hal alıyor. Çünkü sinemanın kapsadığı alan geniş; görsel-işitsel konumu, ışık, renk, kompozisyon, kurgu, ses, görüntü, makyaj, kamera, dekor, oyunculuk gibi özellikleri içinde barındırıyor.

Sinema eserinin ortaya çıkışı pek çok sanatçının ortak çabasıyla gerçekleşir. Tam bir ekip çalışmasıdır, anlayacağınız. Tüm bunların organik bireşimiyle sine
ma kendini sanatsal anlamda var eder.

Ünlü sanat tarihçisi Gombrich’in deyimiyle söylersek, sinema sanatı bir dizi sanatçının bir araya gelerek oluşturduğu kolektif bir eserdir.

Sinema eserinin ilk tanıtımı afiş ile olur. Eserin adı ve ilk şekli afiş ile duyurulur. Ardından fragman gelir ki, bilgi vermek amacıyla içinde filmden sahneler barındıran tanıtım videolarıdır. Afiş ve fragmanla birlikte filmle ilgili küçük açıklamalara, anekdotlara yer verilir.

31 Ocak 2025’te sinemalarda gösterime girecek olan Aşkın Dünkü Çocukları filminin, şimdilik afiş ve fragmanları mevcut.

Ama biz, Ünyeliler olarak çok daha fazlasına tanık olduk, bizzat eserin içinde yer aldık.

 


Anlatılan Senin Hikâyendir

 

Aşkın Dünkü Çocukları filminin içinde (belki de merkezinde) yer almamıza rağmen, medyada açıklananlar dışında filmin öyküsünü bilmiyoruz. Elbet de merak ediyoruz, Ünye baz alınarak anlatılan aşk öyküsünün nasıl bir şey olduğunu.

Bizi asıl ilgilendiren ise filmde Ünye’nin nasıl işlendiği, olay örgüsüyle ne derece bütünleştirildiği ve nereye konulduğudur.

Tanık olduğumuz hatta içinde yer aldığımız çekimler, tanıtım filmleri ve afiş; bize bu yapımda Ünye’nin ve dolayısıyla Ünyelilerin esas unsur olduğunu gösteriyor.

Mekân ve mekânın sahipleri önemlidir.

Alın size birkaç örnek:

Fellini’nin Roma’sı (Fellini’s Roma, 1972)

Roma, Açık Şehir (Roma Città Aperta, 1945)

Roma Tatili (Roman Holiday, 1953)

Venedik’te Ölüm (Death in Venice, 1971)

New York, New York (1949 ve 1977)

Seni Seviyorum Paris (Paris, Je T'aime, 2006)

Barselona, Barselona (Vicky Cristina Barcelona, 2008)

Casablanca, 1942

Ve bizden bir örnekle yükselttiğimiz çıtayı biraz indirelim; Asmalı Konak, 2007

“70’li yıllardan günümüze taşan buruk bir aşk hikâyesini dönemin toplumsal konularıyla harmanlayarak anlatan” Aşkın Dünkü Çocukları’nın çoğu Ünye’de çekildi.

“Aşkın Dünkü Çocukları bir Ünye hikâyesi. Motivasyon kaynağımız sadece Ünye’de film çekmek değil, özgün ve evrensel bir hikâyenin peşine düşmek oldu.” diyor, yapımcı Selim Tuncer.

Ünye’yi ne kadar ifade ediyor, izleyince öğreneceğiz…

Merakla bekliyoruz.

Bizim merakımızdan daha fazlasını, filmin öyküsüne katkıda bulunan, eserin yapımcısı, değerli hemşerimiz Ahmet Selim Tuncer yaşıyor olmalı…

Endişeli olmalı, bir yapımcı olarak…

Çünkü eserin ticari başarısı önemli.

Sayın Tuncer’in kendi memleketini filmin merkezine koyması, zaten risk faktörünü baştan aldığını gösteriyor.

“Yönetmen filmi” gibi ticari kaygı gütmeyen yapımlara benziyor…

Yapımcı filmi oysa…

Yapımcılar öncelikle filmin ticari başarısını düşünür, değil mi?

Ne diyeceğimi bilemedim…

Sevgili Tuncer bu yapıma sadece maddi imkânlarını değil, sinema hayallerini, anılarını ve memleket sevdasını koymuş.

Anlatılmak istenen bizim hikâyemiz olunca, bize bu eseri kayıtsız koşulsuz desteklemek düşüyor.

Ünyeli hemşerilerim bana Ünye bu mu, biz böyle miyiz diye sorarsa, onlara açıkça şunu söylemeliyiz: “De te fabula narratur!”

Anlatılan senin hikâyendir! (Horace)

 

Afiş ve “Aşkın Dünkü Çocukları”

 

Sinema sanatı, teknolojik gelişmelerden yararlanma yanında, gerçekçilik ve gerçeküstü durumları en verimli biçimde aktarabilme olanağına sahip. Eserin başarısı, onu ortaya çıkaran unsurların her birinin çabasına, becerisine bağlı. Filmin yönetmeni, yapımcısı ve oyuncuları kadar, irili ufaklı pek çok unsurun önemi var. Filmin müziği, görüntü ve sanat yönetimi, teknoloji kullanımı vb. En başta belirtiğimiz gibi, sinema sanatının ortaya çıkışı pek çok sanatçının ortak çabasıyla gerçekleşiyor. Sanatçı ve zanaatçısıyla tam bir ekip çalışması...

Sinema eserinin ilk tanıtımı afiş ile olur, demiştik.

Afiş (Fransızca: affiche), duyuru veya tanıtım amacıyla hazırlanmış resimli ilandır.

Günümüzdeki anlamı çok yeni olmakla birlikte İlk Çağ’dan bu yana kullanılmaktadır.  Eski Yunanlılar halka açıklamak istediklerini, tahta tabletlere (aksonîlar) kazıyorlarmış. Romalılar ise gösteri programlarını ve ticaretle ilgili bilgileri kireçle beyazlatılmış duvar panolarına yazarak (albüm) duyururlarmış.

Afiş sanatı 19. yüzyıl başında iki ana unsurun bir araya gelmesiyle ortaya çıkmış; yazı ve resim… Başlangıçta basın bültenlerini andıran afiş, modern sanat anlayışıyla beraber kendi estetiğini oluşturmuş ve afişin temel yapısı, kısa ve çarpıcı bir metnin resimle beraberliğine dayandırılmış.

İhap Hulusi Afiş Çalışmaları

Türk afiş sanatı, 1925 yıllarında İhap Hulûsi Görey‘in çalışmalarıyla ortaya çıkmış. İhap Hulûsi, Türk afiş sanatının kurucusu kabul ediliyor.

1920 yılında resim eğitimi için Almanya’ya giden İhap Hulusi İstanbul'a döndüğünde “Türkiye’de afiş sanatı diye bir şey olmadığını gördüm" diyor.  

Oysa 1772’de Fransa’da ticaret amaçlı afişler öylesine yaygınlaşmış ki bu mesleğin düzene sokulmasına karar verilmiş. Önce bir Afişçiler Birliği kurulmuş.

Birlik, özellikle 1830’dan sonra taş baskısının (litografya) kullanılmasıyla gelişmiş. Gavarni, Gustave Doré modern afiş sanatının öncüleri olmuşlar.

Japon oyma baskıları da (estamp), birçok ülkede benimsenmiş olan anlatımcı Fransız afiş sanatının gelişmesinde büyük ölçüde etkili olmuşlar. Sarah Bernhardt’ın özel afişçisi Mucha‘nın yapıtları, “art noveau”nun özelliklerini taşımaktaymış.

Moulin Rouge’un ünlü Fransız ressamı Henri de Toulouse Lautrec’i afiş konusunda hatırlamadan geçmek olmaz. Afişe renk ve özel bir desen getiren Lautrec’in eserleri, en iyi "renkli boyayla çizimler" olarak tanımlandı.


Bizde ise 1960’lı yıllarda Mengü Ertel, 1970’li yıllarda Sait Maden, Erkal Yavi, Aydın Erkmen, Turgay Betil, Sadık Karamustafa, Bülent Erkmen gibi grafik sanatçıları da afiş sanatının gelişmesine önemli katkılar sağlamışlardır.

1960’lı yılların sonuna doğru kullanılmaya başlanan Ünye Belediyesi logosu da MSÜ öğretim üyesi Pof. Dr. Sadık Karamustafa’nın eseridir.


 

Afişte Çıkmak

 

Aşkın Dünkü Çocukları’nın afişi çıkınca; önce başrol oyuncularının portreleri, ardından Ünye sahili ve okul önlüğü kıyafetiyle Ünye’nin Dünkü Çocukları formatında filmden bir kareyi görüyoruz. Afişin orta yerinde, ateş çemberinden atlayan birine odaklanıyoruz. Etrafında kırmızı tişörtlü, siyah pantolonlu insanlar…

O da ne? En baştaki kırmızı tişörtlüye takılıp kalıyorum. Sanki çemberden atlayana alkış tutar bir hali var. Biraz yakından bakıyorum afişteki kırmızı tişörtlüye, olamaz!

Bu benim, bu satırların yazarı…

Eskiden afişe çıkardık, şimdi afişte çıkıyoruz. Üstelik afişin merkezinde…

O ateş çemberinden atlayan da bendim, benim gibi elit grubundan arkadaşlarımdı.

En son aynı meydanda, 2013’ün 19 Mayıs’ında, 50-60’lı yaşımıza rağmen geçmiştik o ateş çemberinden.

Anlatılan bizim hikâyemizdi.

19 Mayıs 2013

11.12.2024, Ünyekent

 

4 Aralık 2024 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Ünye (Oinoe) ve Mithrapolis (II)


 

Karadeniz Arkeolojisi – Ünye (Oinoe) ve Mithrapolis (II)

 

Mitridat Şehri anlamına gelen Mithrapolis’in Ünye’nin doğusunda, 8-10 km. mesafede ve halk arasında Midrebolu denilen bir yerde olduğu tahmin edilmektedir. Bu mevkii Cumhuriyetin ilk yıllarında kayıtlarda; 1928’de Mitrapoli, 1933’te Yüceler köyü olarak geçmektedir. 2012’de ise “Yüceler Mahallesi” yapılan bu yerin sahil kesimine Güzelyalı adı verilmiştir. Ancak halk arasında bu mevkii halen Midrebolu adıyla bilinmektedir.

Yaklaşık 20 yıl önce, Ünye Tarih Araştırma Grubu olarak dikkatimizi çeken bu mevkiyi araştırmaya başladık. 1928 tarihli köy listesinde Mitrapoli (Osmanlıca; مترەپولی) adıyla geçen bu yere ilişkin, çevrede oldukça ilginç varsayımlarda bulunuyorlardı. Sayın Ahmet Kabayel’le birlikte söz konusu yerin denize bakan sekilerinde eski yapı kalıntıları aradık ama kayda değer bir şeye rastlamadık. O yıllarda dijital fotoğraf olmadığı için 36 pozluk makinalarla çekim yapıyorduk. Kızılcakese muhtarı yardımıyla eski köy evlerinin fotoğraflarını çektik. Araştırdığımız yöre 1960’lı yılların başında Kılıç Kökten’in de araştırma yaptığı yerlerdendi.

15 yıl önce, aynı yörede turistik işletme sahibi Sayın Adnan Sobi ile saha araştırmalarına devam edildi. Yöre sakinlerinden beton mikseri Ali Bey’in, denize batık vaziyette mermer sütun ve duvar kalıntısı görüldüğünü söylemesi üzerine, Midrebolu sahilinin bazı kısımları tarandı. Suyun dibine inmeden bir şey bulunamayacağını anladığımızdan, saha araştırmasından vaz geçildi.





 

Dalgıçlık Hayalimiz

 

10 yıl kadar önce, şimdi aramızda olmayan Rahmetli Ahmet Erkan Birben’le görüştük. O tarihte Su Altı Dalış Kursu açan Sayın Birben’den dalış eğitimi almak ve onları da dalmak istediğimiz yerlere yönlendirmek istedik. İki nokta önemliydi bizim için. Biri Midrebolu sahiliydi ki, birkaç yerde dip taraması yapacaktık. Diğer noktamız Ayanikola Adası kuzeybatı sahiliydi.

Sn. Kabayel, “Bende kapalı alan korkusu var!” diyerek, su altı haricinde tüm aşamalarda birlikte olacağını söyledi. Bana da eşimden izin çıkmadı, “Su altında şekerin düşer, kalp krizi filan geçirirsin.” deyip, karşı çıktı.[1]

Yılmadık, bu defa Adana’da polis memurluğu yapan dalgıç bir hemşerimizi bulduk. Kayıp Mithrapolis kentinin izini sürdük.

 



Ünye'nin Kayıp Hikâyeleri

 

04 Ağustos 2018’de Ünye Belediyesi Yaşayan Kültürel Miras Müzesi'nde düzenlenen “Ünye'nin Kayıp Hikâyeleri”nde, bize Yitik Şehir Midrebolu'yu (Mithrapolis) anlatmak düştü. O günkü etkinliği gazetedeki köşemde yazdım. Parantez açıp “Bazen bir kentin sadece yaşamı, kültürü değil, kendisi de tümüyle yok olup tarihe kavuşabiliyordu. Platon'un Atlantis'i gibi.” demiştim.[2]

O gün anlatıcılar arasında şimdi aramızda olmayan iki önemli araştırmacı vardı: Duayen gazeteci Yaşar Karaduman ve değerli hocam İrfan Işık. Her ikisi de Ünye tarihini araştıran, aynı gazetede yazdığımız hemşerilerimdi. Midrebolu ve Pontus krallığı konusuna yabancı değillerdi. Ünye’nin kayıp hikâyeleri’nde anlattığımız Midrebolu konusuna İrfan Hoca da değinmişti. Bu vesileyle konu güncellenecek, gazete ve dergilerde tekrar işlenecekti. Ama ne yazık ki çabalarımız, Mithrapolis’in varlığını kanıtlayacak (yer adından başka) bir bulguya ulaşamamıştı.

 

Ünye’de Pontus Kalıntıları

 

Ünye’de Pontus Krallığı’ndan günümüze ulaşmayı başaran en önemli kalıntı Ünye Kalesi’dir. Kaledeki en tipik yapı, girişte solda yer alan dört sütun tapınak (tetrastyle temple) tarzında yapılan kaya mezarıdır. Amasya'daki Pontus kaya mezarlarına benzese de farklı bir görünüşe sahiptir. Daha çok Karia’da rastladığımız İyon tarzı; üçgen alınlıklı, kayaya oyulmuş, önü sütunlu kaya mezarlarını andırmaktadır. Hristiyanlık döneminde kalenin girişindeki kaya mezarından sütunlar kaldırılmış, her iki yanına freskler eklenmiştir.

Ünye’deki Tozkoparan, Kadavat ve Balavuz kaya mezarlarının da Amasya’daki kaya mezarlarıyla benzerliğinden dolayı bir Pontus kalıntısı olduğunu söylemek mümkün.

Kaya mezarı ölü gömme geleneği Anadolu’da MÖ I. binde ortaya çıkar. Urartu medeniyeti ile başlayan, Phryg kaya mezarlarıyla bütün Anadolu’ya yayılan bir gömü geleneğidir. Ünye Kalesi girişindeki kaya mezarını Bilge Umar, Bittel’in MÖ. 7. yüzyıla tarihlediği Paphlagonia kaya mezarlarına benzetmektedir.[3]

Paphlagonia kaya mezarları bu geleneğin Demir Çağı’nda Anadolu’nun kuzeyinde kesintisiz devamlılığını gösterir. Paphlagonia Bölgesi’nde yerel bey ve yöneticilere ait olan bu kaya mezarları, MÖ 5. yüzyıl ile birlikte görülmeye başlar.[4]

Anadolu coğrafyasında birçok kültürden beslenen ve sonra kendi özgün tarzını yaratan kaya mezarları, Roma Dönemi’ne kadar uzanan bir gelenek ortaya koymuştur.

Ünye Kalesi girişindeki kaya mezarının II. Mithradates’le (MÖ. 250-220) ilişkili olduğu söylense de, henüz bu olguyu destekleyecek bir bulguya rastlanmamıştır.

Ünye’deki Pontus kalıntılarının diğer örnekleri ise, Midrebolu’ya oldukça yakın mesafede bulunan Fatsa Çıngırt Kayası’nda ve Ordu Melet ırmağı kenarındaki Kurul yerleşiminde bulunmuştur.

Her iki yerleşimde de Hellenistik Dönem sikkeleri, kalıp yapımı kabartmalı kâseler ve unguentarium parçaları ele geçirilmiştir. Dönemi yansıtan kutsal alanlar, basamaklı tüneller ve çok sayıda günlük yaşam nesneleri bulunmuştur. Savunma gereçleri, silahlar, Kibele Heykeli vb. buluntularıyla Kurul Kalesi, VI. Mithradates dönemine ait bir yerleşim olduğunu kanıtlamıştır.[5]  

 

Ünye Kalesi’nde Pontus İzleri

 

Ünye Kalesi için ileri sürülen ifadelerden biri, kalenin Pontus Krallığı döneminde Chabackta veya Khabaka olarak adlandırılmasıdır. Bu isim bölgede ele geçirilen Pontus Krallığına ait birçok sikkenin arka yüzünde darphane adı olarak geçer.

Birçok araştırmacı tarafından Strabon’da geçen ve Khabaka adıyla bilinen Kale’nin Ünye Kalesi olduğunu tahmin edilmektedir.

“Themiskra’dan sonra Themiskra gibi iyi sulanmadığı halde verimli bir ova olan Sidéne’ye gelinir. Deniz tarafında kaleleri vardır. Khabaka, Phabda ve Sidé. Sidéne ismini buradan almıştır. Halen Amisos arazisi buraya kadar uzanır ve bu kent sözü edilmeye değer bilginler yetiştirmiştir.”[6]

Bu pasajdan hareketle Strabon Ünye’yi Sidéne ovasına yerleştirmiştir. Bir araştırmacıya göre Strabon’un Khabaka olarak adlandırdığı kale, Ünye Kalesi’dir.[7]

Ancak aynı eserde Strabon, Sidéne ovasını Polemonion (Bolaman) ve çevresi olarak göstermektedir.

Ordu Üniversitesi’nden Dr. Ahmet Yuka da Strabon’da Khabaka adıyla geçen Kale’nin Ünye Kalesi olduğunu tahmin etmektedir. 23 Kasım 2023; 16.00’da, Ünye Ticaret Odası Konferans Salonu’nda düzenlenen: “Tarihi Dönemleri ve Mimari Özellikleri ile Ünye Kalesi” konulu tarih söyleşisinde Dr. Yuka,  Khabaka darphanesinde basılan Pontos sikkelerinin Ünye Kalesi’nde darp edildiği varsayımına ulaşıyor.[8]

Bir başka varsayım ise, Pontos Darphane’sinin Akkuş-Erbaa sınırındaki Kekir Kalesi’nde olduğu biçimindedir.[9]

Konuyu Mithrapolis ile bağlayalım: “Arkeoloji toprak altındadır.” diyor,  arkeolojinin babası Johann Joachim Winckelmann. Eski yapılar toprak altında kalır. Toprak altındaki eski kentler, binlerce yıl dayanır ve kalıntıları günümüze ulaşabilir. Su altındaki kalıntılar ise değişebilir. Antik kıyı kentlerinin keşfi zordur. Deprem ve çöküntü nedeniyle su altında kalabildiği gibi, suyun çekilmesiyle karasal kalıntı haline gelebilir. Ege ve Akdeniz’de liman kenti olarak bilinen Efes ve Milet gibi birçok antik kent denizden kilometrelerce içerde kalmıştır.

Binlerce yıl sonra açığa çıkarılan kayıp antik kentler gibi, bir gün Mithrapolis’in de gün yüzüne çıkacağını umuyoruz.

04.12.2024, Ünye Kent

 

Kaynaklar:

 

Varilci, A.D. Ünye'nin Kayıp Hikâyeleri, 08.08.2018, Ünye Kent

Varilci, A.D. Tarih Söyleşileri’nde Ünye Kalesi, 29.10.2023, Ünye Kent

Umar, Bilge. Karadeniz Kappadokia’sı (Pontos), İnkılap Yay. İst. 2000

von Gall, H. Die Paphlagonischen Felsgräber, 1966, İstMitt. Beiheft 1.

Şenyurt – Akçay-Kurul Kalesi (Ordu) VI. Mithradates Dönemi Yerleşimi Üzerine Ön Değerlendirmeler / Seleucia | Sayı 6 | Mayıs 2016

Strabon, Geographika: XII-XII-XIV, Arkeoloji ve Sanat Yay. İst. 1993

Keskin, Aynur. Amisos Şehrinin Tarihi-Amisos ve Çevresi, Grin Yay. Berlin 2005

Varilci, A.D. Kekir Kalesi, 25.10.2022, Ünye Kent



[1] Nitekim birkaç yıl sonra İzmir’de Arkeolog Prof. Dr. Hayat Erkanal Vefat Etti. İzmir’in Urla ilçesindeki Limantepe su altı kazılarının da başkanlığını yapan Prof. Dr. Hayat Erkanal, tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Dalış yaparken geçirdiği kalp krizi sonucu Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine kaldırılan Erkanal, 28 Temmuz 2019 tarihinde yaşamını yitirdi.

[2] Varilci, 2018

[3] Umar, 2000, s. 92

[4] von Gall, 1966

[5] Şenyurt, Akçay. 2016

[6] Strabon, 1993, s. 21

[7] Keskin, 2005, s. 44

[8] Varilci, 2023.

[9] Varilci, 2022