Christopher Nolan’ın "The Odyssey" Uyarlaması
Teknolojinin, iletişim araçlarının
ve günlük yaşam pratiklerinin baş döndürücü bir hızla dönüştüğü dijital çağda,
binlerce yıllık antik mitler neden hâlâ ruhumuzda bu kadar derin bir karşılık
buluyor?
İnsanlığın en eski hikayeleri,
modern dünyanın karmaşasında yolumuzu aydınlatmaya nasıl devam edebiliyor?
Usta yönetmen Christopher Nolan, Homeros’un
ölümsüz eseri Odysseia’yı sinemaya
uyarlarken, sadece göz alıcı bir görsel şov sunmakla kalmıyor; anlatının
katmanlarına inerek hikayenin en insani, karanlık ve duygusal özünü yakalamayı
başarıyor.
Filmin açılışını Antik Çağ’ın
görkemli bir ziyafet masasında başlatan, hatta kadrosunda rap sanatçısı Travis Scott gibi (anlatıcı) sürpriz
figürlere yer vererek daha ilk saniyede izleyiciyi Bertolt Brecht tiyatrosunun deneysel
uygulamasına götüren Nolan, klasik
mitolojiyi modern sinema diliyle yeniden tanımlıyor.
Geleneksel kalıpları yıkan reji
tercihlerinden psikolojik derinliğe, analog film teknolojisinden (IMAX ) aykırı
oyuncu seçimlerine kadar Nolan’ın bu epik uyarlamasından öne çıkan (kimilerine
göre) bir başyapıt The Odyssey...
Geçtiğimiz hafta bıraktığımız yerden
devam ediyoruz.
1. Savaşın Asıl Bedeli Eve Dönünce Ödenir:
"Görkemli
Bir Kahramanlık" değil, ağır bir psikolojik travmayı
Nolan'ın uyarlamasındaki en büyük
tematik sıçrama, anlatıyı yüzeysel bir kahramanlık gösterisi veya sığ bir
görsel şölen olarak ele almamasıdır. Yönetmen, verdiği röportajlarda
projelendirme aşamasındaki ana kıvılcımı, akıl hocası olarak gördüğü
akademisyen Emily Wilson’ın 2017 tarihli Odyssey çevirisinden aldığını ifade
eder. Wilson'ın eserinin girişinde yer alan "Tell me about a complicated
man" (Bana karmaşık bir adamı anlat) cümlesi, filmin tüm duygusal ve tematik
aksını belirler.
Uyarlamanın merkezinde savaşın yıkıcı görkeminden
ziyade; insanın iç dünyasında bıraktığı ruhsal izler, vicdan azabı ve yaşanan
ağır travmalar yer alır. Nitekim Agamemnon’un Troya’ya giriş sahnesi, Nolan’ın
ikonik The Dark Knight (Kara Şövalye) üçlemesindeki o karanlık, tehditkar ve
tekinsiz görsel atmosferi birebir beyazperdeye taşır. Savaş kazanılmıştır ama
zafer, kasvetli bir psikolojik yükten ibarettir:
·
Odysseus (Matt Damon): Fiziksel olarak
evine dönmeye çalışsa da ruhu hâlâ savaş alanında ve kıyımlarda kalmış, son
derece yorgun bir adam olarak karşımıza çıkar.
·
Penelope (Anne Hathaway): Sadece evde
çaresizce yol bekleyen pasif bir eş değildir; sabrı, zekası ve direnciyle bu
ağır duygusal yükün en kritik taşıyıcılarından biridir.
·
Telemakhos (Tom Holland): Babasının
arkasında bıraktığı bu ağır travmatik mirasla yüzleşmek zorunda kalan bir genç
olarak anlatıya derinlik katar.
Savaşın insani yıkımını ve
hissettirdiği ağır duygusal yükü özetleyen en sarsıcı değerlendirmelerden biri,
gazeteci Ömür Gedik'in Hürriyet'teki
eleştirisinde şu cümlelerle yer bulur:
"Üç
saat boyunca savaşlar, yıkımlar, insan kayıpları izliyorsunuz ama benim
gözyaşım tek bir sahnede aktı: Yıllarca bekleyen o yaşlı köpeğin ölüm
sahnesinde..."
2. Kaba Güçle Kazanan Akhilleus’a Karşılık
Akıl Oyunlarıyla Hayatta Kalan Odysseus
Mitolojik arka planı ve Nolan’ın
reji tercihlerini doğru bir zemine oturtabilmek için Homeros’un iki büyük eseri
olan İlyada ve Odysseia arasındaki temel yapısal zıtlıkları kavramak gerekir.
İlyada, tamamen savaşın
getirdiği yıkımı, doğrusal bir zaman akışında kaba güç ve kontrolsüz öfkesiyle
öne çıkan Akhilleus üzerinden anlatır.
Odysseia ise zeka,
kurnazlık (metis), sabır ve geriye dönüşlerle (in medias res) örülü, modern roman tarzına öncülük eden karmaşık
bir anlatıma sahiptir.
İki destan arasındaki bu temel
farklar şu şekilde özetlenebilir:
|
Özellik |
İlyada Destanı |
Odysseia Destanı |
|
Odağı ve Teması |
Savaş, Askeri
İhtişam ve Trajik Öfke |
Eve Dönüş (Nostos), Hayatta
Kalma ve Sabır |
|
Kahraman Tipi |
Akhilleus (Fiziksel Güç) |
Odysseus (Akıl, Kurnazlık/Metis ve Strateji) |
|
Kurgusal Zaman |
Doğrusal ve
Düz Zaman Akışı |
Flashback'ler İçeren Karmaşık
Zaman Akışı |
|
Kader Algısı |
Tanrıların Kesin Hükmü |
Bireysel Seçimler ve Ahlaki Sorumluluklar |
3. Aykırı Oyuncu Seçimleri ve
"Evrensel" İnsan Teması
Nolan, alışılagelmiş klasik anlatı
normlarının dışına çıkarak son derece görkemli ve ezber bozan bir oyuncu
kadrosuyla karşımıza çıkar. Film afişlerinde öne çıkan Matt Damon, Tom Holland,
Anne Hathaway, Robert Pattinson, Lupita Nyong'o, Zendaya ve Charlize Theron
gibi tanınmış isimler, yapımın prodüksiyon ölçeğini gözler önüne serer.
Yönetmenin bilinen normların dışına çıkan bu aykırı oyuncu seçimleri,
Homeros’un eserinin "evrensel" bir insan teması üzerine kurulu
olmasıyla açıklanmaktadır.
Filmde öne çıkan en aykırı oyuncu ve
karakter yorumları şunlardır:
·
Zendaya (Athena): Yunan mitolojisinde zırhıyla babası
Zeus'un başından doğan; miğfer, kalkan ve mızrakla simgelenen savaş tanrıçası
Athena, bu filmde tamamen farklı yorumlanır. Dune (Çöl Gezegeni) filmiyle
tanınan siyahi/melez oyuncu Zendaya'nın canlandırdığı Athena; yalnızca
Odysseus'a görünen, başında örtüsü ve uzun elbisesiyle bir tapınak rahibesini
andıran mistik bir tasvire sahiptir.
·
Lupita Nyong’o (Çifte Rol): Siyahi oyuncu
Nyong'o, filmde iki kritik rolü birden üstlenir. Hem Troya Savaşı'nın çıkış
nedeni olarak gösterilen Paris'in kaçırdığı Helen’i hem de Agamemnon’un
sadakatsizlik ve trajedilerle sarsılan eşi Clytemnestra’yı canlandırır.
4. Dijital Çağda Analog Direniş: 640
Kilometrelik Ham Film
Yapay zeka üretimi efektlerin ve
dijital bilgisayar teknolojilerinin sinemayı kuşattığı bir dönemde Christopher
Nolan, analog çekim tekniklerine ve doğal ortamlara sadık kalarak adeta
teknolojik bir direniş sergiler. Filmin çekimleri için yaklaşık 640 kilometre
(2,1 milyon fit) uzunluğunda film kullanılmıştır. Bu miktar, her biri yaklaşık
iki buçuk ila üç dakika çekim yapabilen devasa IMAX kameralarının
magazinlerinin çekim boyunca aralıksız değiştirilmesini gerektirmiştir.
Nolan'ın sinema deneyimini fiziksel
bir gerçekliğe dönüştürmek için kullandığı IMAX teknolojisinin öne çıkan 4
temel özelliği şunlardır:
Dev Ekranlar: Standart sinema
ekranlarından çok daha büyüktür ve izleyicilere her ayrıntıyı kapsayan geniş
bir görüntüleme alanı sunar.
Yüksek Çözünürlük: Standart film
formatlarına kıyasla çok daha yüksek çözünürlükte çekim yapılarak inanılmaz
derecede net ve keskin görüntüler elde edilir.
Özel Ses Sistemleri: Özel hoparlör
konfigürasyonları ve ses efektleri ile izleyiciyi anlatının tam ortasına
bırakan etkileyici bir atmosfer yaratır.
Özel Kamera Teknolojileri: Yüksek
çözünürlüklü devasa film formatlarıyla çekim yapan bu oldukça iri ve ağır
kameralar, set boyunca altı kişilik özel bir ekip tarafından taşınmıştır.
5. Tanrılara Meydan Okuma ve 10 Yıl
Süren Pişmanlık
The Odyssey afişlerinde öne çıkan iki temel görsel simge bulunur: Tahta at hilesi ve Troya’nın külleri
arasında yer alan Athena heykelinin
kesik, tahrip edilmiş başı.
Film, bu iki görsel üzerinden ahlaki bir sorgulama yürütüyor.
Mitolojide konukları ağırlamakla ve
masumiyeti korumakla ilgili sarsılmaz bir ilke olan "Zeus Yasası" (Tanrı misafiri imgesi), zafer kazanmak
uğruna kurgulanan tahta at hilesiyle çiğneniyor.
Zeka ve bilgeliğe yaslandırılan bu
stratejik eylem; Troya kentiyle birlikte Tanrıça Athena heykelinin tahrip edilmesine ve masum bir kızın
öldürülmesine yol açıyor.
Afişlerde yer alan "Tanrılara meydan oku" (Defy the gods) mottosuyla işlenen bu durum,
Odysseus’un 10 yıl süren zorlu dönüş
yolculuğunda ağır bir vicdan yüküne, pişmanlık ve bedel ödeme sürecine
dönüşüyor.
6. Değişmeyen 3 Bin Yıllık Anlatı ve
Farklı Yorumlar
İletişim araçlarımız ve yaşam
biçimlerimiz ne kadar değişirse değişsin; insana dair kibir, kayıp, aşk, güç
arzusu ve statükoyu koruma gibi temel temalar MÖ 800’lerden beri aynı sağlam
kurgusal kalıpla bizlere ulaşmaktadır. Aristoteles’in
Poetika eserinde teorize ettiği ve Joseph
Campbell’ın "Kahramanın Sonsuz Yolculuğu" çalışmasıyla formüle
ettiği bu kadim anlatı, bugün tükettiğimiz hemen hemen tüm çağdaş hikayelerin
temelini oluşturur.
Öyle ki, filmin ideolojik ve rejisel
tercihlerini en sert dille eleştiren sinema yazarlarından Orkun Alp Eğinlioğlu (Ortakoltuk) dahi, klasik
anlatı kalıplarına mesafeli durmasına rağmen hikayenin sonunda bu kadim yapının
kaçınılmaz gücü sayesinde bir "katharsis" (ruhsal arınma) yaşadığını
itiraf etmiştir.
Bu mitolojik destan, tarih boyunca
edebiyat dünyasında da çok farklı biçimlerde yorumlanmıştır:
Yannis Ritsos ("Umarsız
Penelope" Şiiri): Ritsos, 20 yıl boyunca "sadık eş" rolüne
hapsedilen Penelope'nin gözünden bakar. Penelope, dönen adamın kılığının ve
görünüşünün değiştiğini fark eder ve karşısındaki kişinin zihnindeki kahraman
olmadığını anlar. Toplumsal beklentilerle "Hoş geldin" dese de,
özgürlüğü ve refahı bir "kafes"e dönüşür; istemediği bir adamla
ömrünün sonuna kadar yaşamak zorunda kalışının trajedisini anlatır.
James Joyce (Ulysses): Odysseus'un
Latin karşılığı olan Ulysses; çağdaş
bir romanın adı olur ve modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri kabul
edilir. Yazar, Dublin'de geçen tek bir gün üzerinden (16 Haziran 1904), üç ana
karakter etrafında insanın içsel yolculuğunu epik bir dille anlatır.
Her birinde sonuç, anakronik (zamansız)
bir insanlık hikayesidir.
Sinema sektörü devasa bütçelerle,
gelişmiş IMAX kameralarla veya analog çekim teknolojileriyle ne kadar ilerlerse
ilerlesin; bizleri sinema salonlarındaki o karanlıkta tutan asıl unsur
teknolojik gövde gösterileri değildir. Bizi büyüleyen şey, Homeros’un binlerce
yıl önce kurguladığı yalın, sarsıcı ve son derece insani hikaye temelleridir.
Savaşın yıkıcılığı, eve dönme arzusu ve insanın kendi hatalarının bedeliyle
yüzleşmesi çağlar değişse de ilk günkü tazeliğini korumaktadır.
Christopher Nolan bize şunu soruyor
olsa gerek:
Binlerce yıldır şekil değiştiren ama
özü değişmeyen yaşam yolculuğumuzda; modern insan olarak bizler kendi içsel
savaşlarımızdan sonra gerçekten "eve" dönebiliyor muyuz?
Yoksa Odysseus gibi ruhumuzu o savaş
alanlarında bırakmaya devam mı ediyoruz?




















