29 Nisan 2026 Çarşamba

Dünden Bugüne Ayanikola – II

 


Dünden Bugüne Ayanikola – II

 

Ünye Tarih Araştırma Grubu

Ahmet Kabayel-Ahmet Derya Varilci

 

Ünye Aya Nikola Kilisesi hakkında Per Minas Bijişkyan, Anthony Bryer - David Winfield ve John Freely’nin açıklamalarının ardından diğer yazarlara geçiyoruz.

 

İngiliz Jeolog: William John Hamilton

 

1835-1842 yılları arasında Anadolu’nun tamamını dolaşarak yazdığı “Küçük Asya” adlı eserde Hamilton, terk edilmiş, harabe halindeki Aya Nikola kilisesinden bahseder.

14-15 Temmuz 1836 tarihinde Ünye’de bir Rum evinde iki gün konaklayan Hamilton, daha çok methini duyduğu Ünye Kalesi’yle ilgileniyor. Kale’ye çıkarak incelemelerde bulunuyor. Haliplerin ülkesi olarak bilinen Ünye’de demir madeninin nasıl çıkarıldığını Antik dönemin geleneksel uygulamalarına dayanarak anlatıyor ve Ünye civarındaki eski maden ocaklarına dikkat çekiyor.[1]

Üçüncü gün Ünye’den ayrılan Hamilton, yolu üzerindeki Aya Nikola’ya uğrar:

“16 Temmuz Cumartesi. [1836] – Ünye’de görülecek antik kalıntı kalmadığından, on saat uzaktaki Çarşamba’ya erkenden hareket ettik. Caddelerden dolaşarak şehrin kurulu olduğu çıkıntıyı geçip tekrar kıyıya indik. Batıya doğru denizdeki küçük bir kaya üstünde, bir Yunan kilisesi [Rum] harabesi görülüyor.”[2]

Hamilton’un ziyareti sırasında kilise harabe durumdadır. Bryer-Winfield’in sözünü ettiği gibi kilise bu tarihten sonra onarıma alınmış olmalıdır. 1839 sonrası, Tazminat’la birlikte benzeri pek çok kilise onarılmış yahut yenileri inşa edilerek ibadete açılmıştır.     


 

Fransız Gezgin: Xavier Hommaire De Hell

 

1847 yılında Karadeniz kıyılarını gezen Hell, beraberinde Ressam Jules Laurens olduğu halde Ünye’ye gelirler. Tuttuğu notlar ve çizdikleri resimler tüm Karadeniz için önemli bir belge niteliği taşır. Özellikle misafir edildikleri Ünye’deki Süleyman Paşa Sarayı hakkında önemli bilgiler aktarırlar. Fransız Ressam Laurens, sarayın birkaç açıdan resmini çizer. 1850’li yıllarda yanan sarayın nasıl bir mimariye sahip olduğu, bu çizimler sayesinde günümüze ulaşır. [3]  

Şehrin kuzey-batısında bulunan Aya-Nikolas burnundaki gezinti ise dar bir yoldan geçerek küçük bir adacıkta devam ediyor. Zirvede ise bayram günlerinde oldukça dolu olan bir Rum kilisesi bulunuyor.[4]

Aya Nikola hakkında Hell’in bu açıklaması, 1839 öncesi harabe halinde olan kilisenin onarıma alınarak yeniden ibadete açıldığını doğrulamaktadır. (Bkz. Bryer-Winfield, 2020)

1846’dan 1848’e uzanan Hell’in yolculuğu, hastalandığı İsfehan’da 36 yaşındayken sona erer, günümüze 1000’den fazla belgeye sahip bir arşiv bırakır.[5]

Ünye’deki Aya Nikola kilisesi hakkında bilgi içeren son eser Boğaziçi Üniversitesi eski Profesörü John Freely’nin 2008 tarihli Türkiye Uygarlıklar Rehberi - c. 2” adlı eseridir:

“Aynikola köyü adını yerli denizcilerin koruyucusu olan Aziz Nikolaos’tan almıştır. Denizciler karaya bir geçitle bağlanan bir adacık üzerine onun adına bir kilise yaptırmıştır.”[6]

Son değerlendirme, Aziz Nikolas hakkında ilginç bir yaklaşımda bulunan Mimar Erdoğan Vata’dan geliyor.

 

Mimar Erdoğan Vata

 

Anadolu’daki Hristiyan azizlerin en ünlülerinden biri Saint Nicholas (Aya Nikola) adıyla bilinir. Bölgemize ait bu tür araştırmalardan birini merhum Mimar Erdoğan Vata yapmıştır. 2004 Yılında yayınlanan habere göre Mimar Vata; Vatikan Kütüphanesi, Haidelberg ve Geotheburg Üniversiteleri’nde yaptığı araştırmalar sonucunda Orta Karadeniz’de yaşayan Aziz Nikola’ya ulaşmıştır. Asıl adı Sarı Saltuk olan Türk kökenli bu azizin, Çarşamba ile Perşembe arasında faaliyet sürdürdüğünü tespit etmiştir.[7]

Erdoğan Vata’nın işaret ettiği coğrafyada, Aya Nikola adında Ünye dışında bir yer yahut kilise mevcut değildir.

Muhtemelen Aziz Nikola bu kilisenin banisidir yahut sonradan Aziz Nikola adına inşa edilmiştir. Her iki ihtimali de göz önünde bulundurarak, Ünye’nin Aya Nikola adacığı, Erdoğan Vata’nın çizdiği rotada yeni bir araştırma konusu olarak karşımıza çıkar.        

Mimar Vata, iddiası şu şekilde sürdürür:

Hristiyanlığın Karadeniz’de öncülüğünü yapan Türk asıllı Aziz Nikola daha sonra Akdeniz’e geçmiş, çalışmalarını orada sürdürerek Noel Baba (Aziz Nicholas, Saint Claus) adıyla efsaneleşmiştir.

Mimar Vata, araştırmalarını bizzat Vatikan’a giderek sürdürmüştür. Vatikan’da kilise faaliyetlerini ve yönetim hiyerarşisini içeren kodeksler (günlük, rapor) mevcuttur. Kilise kodeksleri düzenli olarak bağlı bulundukları merkezle bağlantılıdır. Katolik-Ortodoks ayrımından önce merkez tektir ve Vatikan’dır. Kiliselere ve eski Hıristiyan azizlerine ait bilgiler Vatikan’a iletildiği için, kiliselerin tüm bilgileri (kodeks-günlük biçiminde) Vatikan’da bulunmaktadır.

Bu tür bilgi kaynaklarının güvenilirliği elbette sorgulanabilir. Ancak Ünye’nin Batı’sındaki adacığın ve burada varlığı bilinen kilise adının Aziz Nikolas olarak bilinmesi tesadüfi bir durum değildir.

Ünye sahilinde karayla bağlantılı küçük bir ada üzerinde kurulu Aya Nikola kilisesi hakkında bilgilerimiz –maalesef- bu kadardır.

Üzerinde bulunduğu adacığın boyutundan dolayı neredeyse bir şapel ölçeğinde olmasına rağmen, bu kilise denizciler için kutsal kabul edilmekte ve Hıristiyanların hacılık mekânı olarak bilinmektedir.

Hepsinden öte, sadece adı bile bu tarihi mekânı “kutsal” kılmaktadır: Aya Nikola!  

 

Hristiyanlıkta “Aziz” Kavramı

 

“Aya” kelimesi (Roma Yunancası ile söylenişi γιος ve/veya ayos), Aziz veya Azize anlamına gelmektedir. "Kutsal" anlamına gelen "Hagia" ile benzer anlamlarda kullanılan bir önektir. Hem erkek hem de kadınlar için kullanılmaktadır; Aya İrini, Aya Sophia, Aya Yorgi, Aya Bonifacius, Aya Filipus, Aya Basilus, Aya Anthonious gibi.[8]

Azizlik kavramı genel olarak Hristiyan literatüründe yer alsa da kökleri tam olarak Yahudilik geleneğinde bulunmaktadır. Aynı biçimde kavram İslam, Hinduizm ve Budizm’de de yer alır.

Yunanca “Άγιος” (Agios) “Αγία” (Aya ya da Agia), erkekler için Aziz, kadınlar için Azize olarak kullanılırken, Katolik, Ortodoks ve Anglikan Hristiyanlıkta iyilikleriyle tanınmış kutsal kişileri karşılayan terimlerdir. Bu unvan Hristiyan otoriteleri tarafından sonradan (genellikle kişi hayatta değilken) verilir.

Hristiyanlığın ilk yüzyılı boyunca Aziz terimi yalnızca iman şehitleri için kullanılmıştı (Yunanca tanık kavramı). Şehitlik, bugüne dek bizlere ulaşan ve resmi anlamda kanonize edilen bir durum olmaya devam ediyor. Havarilerin İşleri kitabına göre Kilise tarafından kabul edilen ilk Aziz, İsa Mesih'e olan bağlılığı ve Yahudi iken din değiştirerek diyakoz olan Aziz İstefan’dır. Hapsedilen veya işkence gören tüm Hristiyanlar, ölümlerinin ardından başlangıçta şehit yahut aziz kabul edilmedi. Hayatta kaldıktan sonra toplumsal yaşamına dönen ve inancını açık bir biçimde ilan eden, Kilise hizmetinden sonra doğal biçimde ölen kişiler de zamanla Aziz olarak kabul edildi.

 

Aya Nikola Turizme Kazandırılıyor!

 

Ordu'nun Ünye ilçesindeki tarihi Ayanikola Adası, Ordu Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan ve onaylanan proje kapsamında restore edilerek turizme kazandırılıyor. Haber bu şekilde… Yıllar önce benzer biçimde gündeme gelmiş, askıya alınmıştı. Şimdi yeniden gündemde.

Ne yapmak gerekir?

Tarihi yapıların ve sit alanlarının korunması ve restorasyonu konusunda uluslararası standartları belirleyen, 1964 tarihli Venedik Tüzüğü’ne bakmak gerekir.

Amaç bu tarihi alanı turizme açmak mı, korumak mı?

Amaç, Ünye’de Aya Nikola adındaki tarihi adayı öncelikle korunmak olmalıdır.

Aksi halde, bir zamanlar bir kilisenin varlığına işaret edilen bu kutsal mekânın sıradan bir mesire alanına dönüşmesi kaçınılmazdır.

Yapılmak istenen nedir?

 

Restorasyon ve Rekonstrüksiyon 

 

Restorasyon, tarihi veya sanatsal değeri olan yapıların, eserlerin ve objelerin zamanla hasar gören kısımlarının, özgün yapısına, malzemesine ve dokusuna sadık kalınarak onarılması, korunması ve geleceğe aktarılması işlemidir.

Rekonstrüksiyon ise, "yeniden inşa etme", “ayağa kaldırma” veya "yeniden yapılandırma" sürecidir. Mimarlıkta, hasar görmüş veya tümüyle yıkılmış tarihi yapıların belgeler ışığında ve aslına uygun olarak yeniden yapılmasıdır.

Bu tanımlamalar gereği Ünye Ayanikola’da bir restorasyon mümkün değildir.

Çünkü ortada hasarlı yahut başka türlü bir “yapı” mevcut değildir. Yıkım ve onarımlardan arta kalan, ne olduğu pek anlaşılamayan depo kalıntısı bir görüntü mevcuttur.

1930’lu yıllardan kalma “belge” sayılabilecek, aslına uygun bir emare de söz konusu değildir. Bu nedenle rekonstrüksiyona; “yeniden inşa” yahut yapılandırmaya gitmek de pek mümkün değildir.

Konunun uzmanı, uluslararası otorite sayılan değerli hemşerimiz Prof. Dr. Zeynep Ahunbay’a danışsak hangi yanıtı alırdık?  

 

Önemli Not:

 

Aya Nikola kilisesinden günümüze temel ve duvar kalıntıları, karşı kıyıda yıkık bir kulübe oyuğundan başka bir şey kalmadı. Aya Nikola Kilisesi, Ünye’deki diğer kiliseler gibi 1923 Lozan Mübadelesi’yle mi, yoksa çok daha uzun yıllar önce mi terk edildi, bilmiyoruz. Bu kilisenin tarihinde Karadeniz’in hırçın dalgalarına maruz kaldığından birçok defa hasar gördüğü ve ciddi onarımlardan geçtiğini biliyoruz. Mimari yapısı hakkında hiç bir bilgiye sahip değiliz.

Bu kutsal mekânla ilgili nasıl bir “düzenleme” yapılacağı konusu kafaları kurcalamaktadır. 

Benzer durumda bir tarihi kalıntı (sit alanı), Ünye Kalesi’dir.

Arşiv belgelerinde sözü edilen Kale’nin en eski görüntüsü, Fransız Ressam Jules Laurens (1825-1901) tarafından çizilmiştir. Çizimde ayrıntılar görünmez, kale günümüzdeki durumundan pek farklı değildir. Ünye Kalesi’nde çocukluğumuzda var olan hamam, tuvalet, kapı ve bazı oda kalıntıları da tahrip edildiği için artık mevcut değildir. Ünye Kalesi’ndeki son çalışmalar ve inşa edilen kafeterya-işyerleri biçimindeki yapılar göz önüne alındığında, Ayanikola’da benzer bir duruma yol açılacağından kuşkuluyuz.

 

Kaynaklar:

 

Ksenephon (2019), Anabasis, On Binler'in Dönüşü, İş Bankası Kültür Yay.

Hamilton, William John (2013), Küçük Asya, Midas Kitap

Doğan, Osman (2003), Tarih Boyunca Ünye, Ünye Belediyesi Kültür Yay.

Hell, Xavier Hommaire De (1855), Voyage en Turquie et en Perse, (Paris, 1854-60)

Eyice, Semavi (1962), Hommaire De Hell ve Ressam Jules Laurens, Araştırma, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay.

Freely, John (2008), Türkiye Uygarlıklar Rehberi - c. 2, 4. Baskı, İst. Yapı Kredi Yay.

 

29.04.2026, Ünye Kent



Dipnot:

[1] Ksenephon, 2019; 121

[2] Hamilton, 2013; 215

[3] Doğan, 2003; 403

[4] Hell, 1855; 369

[5] Eyice, 1962; 71

[6] Frelly, 2008; 114

[7] Sarı Saltuk, eski Türk efsanelerine dayanan bir kişiliktir. Orta Asya öykülerinden 13. yüzyıl “alp-eren” dervişliğine uzanan, zaman dışı (anakronik) bir kahramandır.

[8] Yunanca "Aya" (veya Agia/Ayia), "Azize" (kutsal kadın) anlamına gelir ve erkekler için kullanılan "Aziz" kelimesinin Yunancası "Ayos" (Agios/Ayios)’tur. Ancak her ikisi de yaygın olarak “Aya” biçiminde kullanılır.

22 Nisan 2026 Çarşamba

Dünden Bugüne Ayanikola - I

 


Dünden Bugüne Ayanikola - I

 

Ünye Tarih Araştırma Grubu

Ahmet Kabayel-Ahmet Derya Varilci

 

Aya Nikola Kilisesi’nin adını Ünye’ye ait bazı belgelerde görmekteyiz, ancak bugün yerinde belli belirsiz bir duvar kalıntısının bulunduğu tarihi yerlerden biri olarak biliyoruz.

Ünye Atatürk Mahallesinde “Aynikola” denen deniz kıyısında bir sayfiye yerleşimindedir.

Ayanikola kilisesinin kim tarafından, nasıl ve ne zaman yapıldığını kesin olarak bilmiyoruz.

Ünye’deki Aya Nikola kilisesinin “17. yüzyılın ilk yarısında inşa edildiği tahmin edilmektedir” biçimindeki Wikipedia yorumunun dayanağı yoktur. 18. Yüzyıl yazar ve gezginlerinden Bijişkyan’ın “Eski zamanlardan kalma” dediği Ayanikola kilisesinin ne kadar eskiye dayandığı ve ilk inşa tarihi bilinmemektedir. Ancak şöyle bir tahminde bulunmak mümkündür: Ayanikola Kilisesi, muhtemelen Osmanlı öncesi döneme aittir.[1]

Bölgesel iklim koşulları ve deniz kıyısında dalgalarına maruz kalan yapısıyla bu kutsal mekânın “defalarca” onarım gördüğü hatta zaman zaman tümüyle yenilendiğinden söz etmek mümkündür. Yapının günümüze ulaşan bir elamanı bulunmadığından, Mimari yapısı hakkında en ufak bilgimiz bulunmamaktadır. Tanzimat’a kadar, Gayrimüslim ibadethanelerinin “imar ve tamiratı” doğrudan Devlet-i Ali Osmanlı tarafından yapıldığı, bilinen bir kuraldır. Fatih Kanunnamesi gibi “zaruri” ve sürekli hale gelen bu uygulama ancak 1839 tarihinde yayınlanan bir fermanla değiştirilmiştir. Meryem Ana’ya adanmış, Ünye Yalı Mevkiindeki Panagia Kilisesi benzeri kiliselerin ancak bu tarihten sonra ortaya çıktığı ve bölgemizdeki sayılarının bu tarih itibariyle hızla arttığı gözlenmektedir. Mevcut kiliselerin çoğu ise bu tarih itibariyle ilgili cemaatler tarafından onarıma alınmış, “külliye” haline getirilerek; ruhban okulu, manastır ve benzeri yapılar inşa edilmiştir.[2]


 

Bazı Belgelerde Ünye Aya Nikola Kilisesi

   

Ünye’nin batı kıyısında, küçük bir adada bulunan Aya Nikola Kilisesi, bir zamanlar bölgemizde sayıları yediyi bulan kiliselerden sadece biridir. “Yuvarlak, kâgir bir kilisedir” diyor, 18. Yüzyıl yazar ve gezginlerinden Bijişkyan: “Eski zamanlardan kalma” diye ekliyor.[3]

Aslen Karadeniz Bölgesi insanı olan Per Minas Bijişkyan (1777- 1851), Trabzon doğumlu, Ermeni asıllı, gezgin bir rahiptir. Ünye’den bahseden en eski kaynaklardan biri ona aittir. Bijişkyan, 1817’de yerlisi olduğu Karadeniz mıntıkasında vikerlik görevi münasebetiyle bölgeyi adım adım gezer. Gezi notlarında Ünye’den ve Ayanikola kilisesinden bahseder; 800 Rum ile 40 Ermeni evinin varlığını bildirir.

Günümüze sadece duvar kalıntıları ulaşan Ayanikola kilisesinden bahseden bir başka kaynak, Anthony Bryer ve David Winfield adlı Britanyalı iki tarihçi ve Bizantologlara aittir:

“Aziz Nicholas adacığı halen Ainikola [Ayanikola] olarak adlandırılmaktadır. Ainikola deniz feneri karşısında, Oinaion’un yaklaşık 1 km. batısında yer almaktadır. Adacık, ana karaya kaba taş ve harç kalıntılarından yapılmış 47 adım uzunluğunda dar bir yolla bağlıdır.

Bağlantı yolunun sonunda, anakaraya yakın noktada 1 metrekare büyüklüğünde bir yapının kalıntıları vardır. Yapının duvarları gelişigüzel, belli bir sırası olmayan taş işçiliğinden oluşmaktadır. İç tarafı iki kat kireç harcı sıva ile sıvanmıştır. Alt kattaki sıvanın içine öğütülerek toz haline getirilmiş seramik ya da pişmiş toprak parçaları katılmıştır. Bu yapı muhtemelen küçük bir sarnıçtı. Uçurumun yukarısındaki düz platoda, 12x26 adım büyüklüğünde dikdörtgen biçimli bir binanın temelleri bulunmaktadır. Uçurumun altında, kuzeybatıya bakan yapay bir mağara vardır. Zemin çakıl taşları ve harç ile yükseltilmiş, mağara girişinin önünden deniz kıyısına kadar yaklaşık 1 m. devam ettirilmiştir. Şu andaki sahil seviyesi, mağara zemini ile hemen hemen aynı yüksekliktedir. Mağaranın arka kısmında kayaya oyulmuş yaklaşık 0,20 m. eninde küçük bir basamak bulunmaktadır. Gerek bu basamak gerekse de mağaranın tavanı, kireç harcı sıva ile sıvanmıştır.

Adacığın kendisi ebat olarak 32x37 adımdan daha büyük olmayıp çevresi tamamen duvarlarla çevrilmişti. Duvarlar ortalama 1 m. kalınlığındaydı, fırtınalı havalarda adacığı korumak için inşa edilmişlerdi. Adacığın ortasında, en yüksek noktasında (deniz seviyesinden yaklaşık 8 m. yukarıda) Aziz Nicholas Kilisesinin kalıntıları yer almaktadır (resim 27b).

Bu kilise Bijişkyan tarafından daire şeklinde tarif edilmektedir. Ritter tarafından Bizans dönemine ait olduğu belirtilen yapı 1629 tarihinde tamir edilmiştir. [ABÇ]. 1658 tarihinde III. Makarios tarafından da ziyaret edilmiştir. Makarios binayı ‘muhteşem bir şekilde taş duvar ile inşa edilmiştir’ şeklinde tanımlamaktadır. 1836 yılında Hamilton söz konusu binayı harabe halinde bulmuştur. Fakat anlaşıldığı kadarıyla yapı bu tarihten çok kısa süre sonra tamir edilmiştir. Çünkü Hell, alanın yortu günlerinde çok sık olarak ziyaret edildiğini belirtmektedir. On dokuzuncu yüzyıl süresince buraya Yunanistan ve Rusya’dan hacı bağışları gelmiştir. Yapı hakkında en son 1904 yılında Cartanze tarafından bilgi verilmektedir, yapı halen İngiliz denizciler Amirallik yönergesinde yer almaktadır.

Anakara üzerindeki yapılar belki de adacığın belli bir öneme sahip hac yeri olduğunu gösteriyor olabilir. Fakat kilisenin boyutları mütevazıdır. 1969 yılında üstteki toprak kaldırılarak binanın tek apsisli, yaklaşık 2,50 m. uzunluğunda (apsis dâhil 3,40 m.) şapel olduğu ortaya çıkartılmıştır, girişin batıdan olduğu açıkça bellidir. Apsisin sadece ilk sıra duvarının bir kısmı görülebilir durumdadır. (Çünkü defineciler 1970 yılı ile birlikte tüm kalıntıları yok etmiştir). Fakat kalıntılardan binanın intizamlı yarım daire şeklinde, iç yarıçapı 0,74-0,76 m. arasında temeldeki duvarların ise 0,16 m. kalınlıkta olduğu anlaşılmaktadır. Kaba temel taşları kireç harcıyla birbirine tutturulmuştur. Şapelin (muhtemelen anakaraya bağlantı sağlayan yol ile bitişiğindeki mağaranın) Orta Çağ dönemine ait olduğu, dairesel değil geleneksel plana göre inşa edildiğini gösteren güçlü kanıtlar mevcuttur.

1963 yılında adacığa dağılmış ve işlenmemiş pişmiş kırmızı çömlek kırıkları vardır. Bu kırıklardan kurşun yeşil sırlı olan ya Osmanlı ya da Bizans dönemine aittir.”[4]        


 

Aynikola: Denizcilerin Kutsal Mekânı

 

Elimizdeki belgelerde de bahsedildiği gibi Aya Nikola küçük bir kilisedir çünkü yer aldığı ada küçüktür. Bilinen en eski fotoğrafı 1930’lu yıllardan kalma Gülay Sümer Birben’e ait arşiv fotoğrafıdır ki, görüntüde odaya benzer, kapalı bir yapı kalıntısı ve adayı kuşatan duvarlardan başka bir ayrıntı yoktur. Fotoğraftan da küçük bir kilise olduğu anlaşılmaktadır. Karşı kıyıda ise kiliseye ait olduğu zannedilen taş basamaklar ve kesme taşlardan inşa edilmiş bir kovuk (muhtemelen nöbetçi barınağı) bulunmaktadır.

Söz konusu fotoğrafta, bir oda ve günümüze ulaşmayı başaran duvar kalıntılarından başka kiliseye ait mimari bir eleman bulunmamaktadır. Bu nedenle kilisenin mimari durumu hakkında hiçbir bilgiye sahip değiliz.

Fotoğraf, kiliseye ait önemli bir belgedir. Diğer yandan kiliseye dair yazılan ve söylenen başka bilgiler, belgeler mevcuttur.

Kilise “denizciler için kutsal bir ibadet yeridir” denilmektedir hatta Hristiyanların Hac mekânı olduğu ileri sürülmektedir.

Her Pazar denizciler gemilerinden inerek, Kalebozu’ndaki (Galabuzu diyenler de mevcuttur) Derya Hamamı’nda yıkanır, paklanır; yeni esvaplarını giyerek, Aya Nikola Kilisesi’ne ayine giderlermiş.[5]

Aya Nikola’dan bahseden diğer kaynaklar: İngiliz jeolog William John Hamilton, Boğaziçi Üniversitesi eski Profesörü John Freely (1926-2017) ve merhum Mimar Erdoğan Vata’ya ait araştırmalardır.


 

John Freely ve Aynikola Köyü

 

John Freely (d. 1926 –ö. 20 Nisan 2017), Amerikalı bir fizikçi, tarihçi, öğretmen ve yazardır. New York Üniversitesi'nde fizik dalında yaptığı doktoranın ardından çalışmalarını İstanbul'da Boğaziçi Üniversitesi'nde sürdürdü. Türkiye’de "Doğu ve Batı'nın Modern Biliminin Ortaya Çıkışı" dersi de dâhil olmak üzere, tarih ve astronomi dersleri verdi. 40'tan fazla seyahat ve tarih konulu kitabın yazarıdır. Türkiye Uygarlıklar Rehberi adlı kitabında, Ünye’ye değinir, “Aynikola” köyü ve kilisesinden bahseder:

“Terme’nin otuz kilometre ilerisinde, Ünye’ye varmadan hemen önce, deniz kıyısındaki Aynikola köyü çıkar karşımıza. Bu köy adını yerli denizcilerin koruyucusu olan Aziz Nikolaos’tan almıştır. Denizciler karaya bir geçitle bağlanan bir adacık üzerine onun adına bir kilise yaptırmıştır.”[6]

 

Devam Edecek: Hell, Hamilton, Vata ve Hristiyanlıkta “Aziz” Kavramı.

 

Kaynaklar:

 

Akman, Mehmet (1996),  “Kilise ve Havraların İslâm- Osmanlı Hukuk Tarihindeki Yeri”. İlam Araştırma Dergisi, s. 133-144.

Bijişkyan, Per Minas (1998), Pontos Tarihi - Tarihin Horona Durduğu Yer Karadeniz, Çiviyazıları Yay.

Bryer, Anthony-Winfield, David (2020), Karadeniz’in Ortaçağ Dönemi Eserleri ve Topoğrafyası. 1. ve 2. cilt, TTK Yay. Ank.

Freely, John (2008), Türkiye Uygarlıklar Rehberi-c. 2, 4. Baskı, İst. Yapı Kredi Yay.

 

24.04.2026, Ünye Kent

 

 



[1] Aya Nikola kilisesinin Bizans döneminden kalma olduğu, Bryer-Winfield adlı araştırmacıların 1985 tarihinde yazdıkları eserde doğrulamaktadır. Makalemizdeki alıntıda ayrıntılı biçimde açıklanmaktadır.

[2] Akman 1996; 133-144

[3] Bijişkyan, 1998;

[4] Bryer-Winfield, 2020; 193

[5] Kaynak, Ünye Belediyesi tanıtım broşürleri.

[6] Freely, 2008; s. 114

15 Nisan 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi VI (Osmanlı’nın Dokusal Çerçevesi)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi VI

(Osmanlı’nın Dokusal Çerçevesi)

 

Orta Çağ'dan Yakın Çağ'a uzanan Osmanlı toplumu,  İslam inancına dayalı, Müslüman-gayrimüslim unsurları barındıran (millet sistemi)  ve üç kıtaya hükmeden çok kültürlü bir yapıydı.[1]

1299'da çekirdeklenen Osmanlı devleti baştan itibaren merkeziyetçi bir yönetime sahipti ve dokusal çerçevesini “padişah ile divan”  ikilisi oluşturuyordu.[2]

Bir başka deyişle Osmanlı İmparatorluğu; merkezî monarşi, güçlü bürokrasi ve tımar sistemi (dirlik) üzerine kurulu, çok dinli bir millet yapısına sahip, merkeziyetçi bir devletti.

Padişahın mutlak otoritesi altında,  reayanın (halk) üretim yapıp vergi verdiği, askerî sınıfın devleti yönettiği üç ana sınıflı toplum yapısına sahipti (Asker, Reaya ve İlmiye).[3]

Bu yapı, Anadolu Selçuklu mirasına dayanıyordu. Bizans sınır ilişkisiyle yoğrulmuş ve Mimar Sinan’ın mekân kültürüyle zirveye ulaşmıştı.

Osmanlı toplumunun dokusal çerçevesini oluşturan temel unsurlar şunlardı:

·         Siyasi ve İdari Yapı: Padişah mutlak otoritedir. Devlet, merkeziyetçi bir yönetim anlayışına sahiptir.

·         Toplumsal Yapı (Millet Sistemi): Toplum, Müslümanlar (Ümmet-i Muhammed) ve gayrimüslimler olarak temel iki gruba ayrılmıştır.

·         Kuruluş Dokusu (Uç Beyliği): Bizans sınırında (uçlarda) kurulan devlet, gaza geleneği ve Ahilerin-Dervişlerin (kolonizatör Türk dervişleri) etkisiyle zaviye kültürü temelinde gelişmiştir. [4]

·         Üretim ve Arazi yapısı (Tımar Sistemi): Yaklaşık 480 yıl süren, toprağın devlet mülkü (miri arazi) olduğu, işlenmesinin köylüye (reaya), vergi toplama ve asker yetiştirme hakkının ise tımarlı sipahiye bırakıldığı sistemdir.

·          Mekân ve Mimari Doku: Anadolu Beylikler Devri ve Selçuklu mirası, Osmanlı mimarisin ana yapısını oluşturur. Mimaride merkezi konumlama; mihrap önü kubbe ve gelişmiş avlu ile son cemaat yeri olan cami gövdesine entegre edilmiş yapıdır. Bu mimari yapı, Mimar Sinan’la zirveye ulaşmıştır.

·         Hukuki ve Toplumsal Düzen: Şer’i ve örfi hukuk temeline dayanır.

·         Kültürel Doku: Minyatür, İznik çinisi, hattatlık gibi sanatlar ve kendine has giyim-kuşam ile mimari kafes tarzı dokusal yüzeyler kültürel çerçeveyi oluşturmuştur. 

Bu çerçeve, Balkanlar'dan Orta Doğu'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada, özgün bir sentez (Osmanlı İmparatorluğu) meydana getirmiştir.


 

Osmanlı Üretim Tarzının Üst-Dokusal Çerçevesi

 

Osmanlı üretim tarzının üst-dokusal çerçevesi, merkezi otoritenin yerel güç odaklarını (feodalleşmeyi) engellemek amacıyla oluşturduğu mutlak merkeziyetçi bir idari, hukuki ve siyasi yapıdan ibarettir. Bu yapı, Batı feodalitesinin aksine, iktidarın parçalanmasını önleyen ve tüm güç kaynaklarını padişahın şahsında toplayan mekanizmalar üzerine kurulmuştur.

Osmanlı üst-dokusal yapısını belirleyen temel unsurlar şunlardır:

1. Kul Sistemi ve Devşirme Bürokrasisi

Merkeziyetçilik Aracı: Osmanlı merkezi, yerel bir soy asaletinin oluşmasını engellemek için yönetim ve ordu kademelerini padişahın kulları olan devşirmelerden oluşturmuştur. Bu unsurlar köksüz oldukları ve doğrudan padişaha bağlı kaldıkları için merkezkaç güçlere karşı merkezin en sadık dayanağı olmuşlardır.

Soy veya Asaletinin Engellenmesi: Padişahlar, hanedan dışından bir soylu sınıf çıkmasını önlemek için üst düzey görevlileri ve askerleri sık sık yer değiştirmiş (rotasyon) ve dirliklerin babadan oğula mülkiyet olarak geçmesini engellemişlerdir.

2. Hukuki Yapı ve Yasama Tekeli

Kanunname ve Örfi Hukuk: Osmanlı düzeni sadece Şeriat ile değil, padişahın iradesiyle konulan örfi hukuk ve Kanunnameler ile yönetilmiştir. Fatih Sultan Mehmet döneminde tescil edilen bu sistemle padişah, devletin tek kanun koyucusu haline gelmiş ve Batı'daki feodal parçalanmışlığın aksine hukuk birliği sağlanmıştır.

Yargı ve Yasama: Sipahinin reayayı yargılama veya cezalandırma yetkisi yoktur. Adalet ve hukuk tekeli tamamen merkeze bağlı kadıların elindedir. Bu durum, sipahinin reaya üzerinde feodal bir cebir uygulamasını imkânsız kılmıştır.

İlmiye Sınıfı: Yargı, eğitim ve din görevlerinden oluşan ilmiye sınıfı, merkezin bir parçası haline getirilmiştir. Kadılar, merkezden (kazaskerlik kanalıyla) atanarak yerel güçlerden bağımsızlaştırılmış ve tımarlardaki dirlik sahiplerini bile yargılayabilir hale getirilerek devletin adalet tekeli korunmuştur.

3. Siyasi İdeoloji: Rum Sultanlığı

Roma Mirasçılığı: Osmanlı sultanları, özellikle I. Bayezid ve Fatih döneminden itibaren kendilerini Bizans ve Roma'nın mirasçısı olarak görerek "Rum Sultanı" (Kayser-i Rum) unvanını kullanmışlardır. Bu ideoloji, devleti basit bir aşiret beyliğinden evrensel bir imparatorluk merkezine dönüştürme ve Anadolu'daki merkezkaç Türkmen beylerine karşı mutlak otorite kurma amacını taşımaktadır.

4. Tımar Sisteminin Siyasi Fonksiyonu

Anti-Feodal Düzenleme: Tımar, bir mülkiyet devri değil, merkezin vergi toplama yetkisini bir görevliye devretmesidir. Bu sistemle merkez, toprağı işleyen reayayı doğrudan kendine bağlı (miri) tutarken, sipahinin toprak üzerinde yargı yetkisi kurmasını ve köylüyü serfleştirmesini yasalarla engellemiştir.

Miri Rejim: Devlet, mülk ve vakıf topraklarını sistemli olarak miriye (kamu mülküne) dönüştürerek, ekonomik gücün yerel ellerde toplanıp bir aristokrasiye dönüşmesini engellemiştir.

5. Adalet ve Zulüm Kavramı

Reayanın Korunması: Resmi ideolojide, askeri sınıfın (yöneticilerin) reayaya kanun dışı yükümlülük yüklemesi "zulüm" sayılmıştır. Merkez, yerel yöneticilerin güçlenmesini ve reayaya el koymasını engellemek için Adaletnameler yayınlamış ve "Yevmlü Teftişi" gibi mekanizmalarla dirlik sahiplerini denetlemiştir. Bu yolla doğrudan üretici, yerel feodal unsurların değil, doğrudan devletin kulu ve vergi mükellefi olarak kalmıştır.

Özetle, Osmanlı üst-dokusu, iktidarın bölünmezliği ilkesine dayanarak feodaliteye geçişi kilitleyen, bürokrasiyi devşirmelerle, hukuku ise merkezi bir kadılık teşkilatıyla tahkim eden pre-feodal bir imparatorluk aygıtıdır,


 

Osmanlı Üretim Tarzının Alt-Dokusal Çerçevesi

 

Osmanlı üretim tarzının alt-dokusal çerçevesi, esas olarak tımar sistemi ve bu sistemin belirlediği üretim ilişkileri üzerine kuruludur. Kaynaklara göre bu çerçeve, merkezi otoritenin yerel güç odaklarını (feodalleşmeyi) engellemek amacıyla kullandığı güçlü bir anti-feodal araç olarak işlev görmüştür.

Osmanlı üretim tarzının alt-dokusal (iktisadi) yapısını belirleyen temel unsurlar şunlardır:

1. Tımar Sistemi ve Miri Rejim

Tanım ve İşlev: Tımar, belirli bir toprağın mülkiyeti değil, o toprak üzerindeki doğrudan üreticilerin (reaya) devlete ödemekle yükümlü olduğu vergilerin tahsil yetkisinin bir görevliye (sipahi) devredilmesidir.

Mülkiyet Yapısı: Toprağın çıplak mülkiyeti (rakabesi) devlete (miri), kullanım hakkı tapulu reayaya, vergi toplama yetkisi ise sipahiye aittir.

Merkeziyetçi Denetim: Tımarlar, Batı’daki "fief" sisteminin aksine, sipahilerin yerel birer soylu sınıfı (lord, baron) haline gelmesini önlemek için sık sık değiştirilir (rotasyon). Ayrıca yüksek gelirli dirlikler (has ve zeamet) büyük oranda devşirme kökenli merkez kullarına verilerek yerel güçlenmenin önüne geçilmiştir.[5]

2. Üretimin Ekonomik İşleyişi (Fief’e karşı Tımar)

Rezerv (Hassa Çiftlik) Yokluğu: Batı feodalitesinin temel taşı olan, baronun doğrudan işlettiği ve serfleri angaryayla çalıştırdığı büyük "reserve" alanları Osmanlı tımarında kural olarak bulunmaz. Tımar topraklarının tamamına yakını reaya çiftliklerinden oluşur.

Pazarla İlişki: Malikâne ekonomisi (manoir), kapalı ve otarşik bir yapıdayken, tımar ekonomisi kentsel üretime ve mübadeleye çok daha açıktır.

Üretimin Denetimi: Sipahi, üretimin doğrudan bir ajanı değildir; üretimi reaya örgütler, sipahi ise sadece yasal sınırları belirlenmiş vergileri toplar.

3. Doğrudan Üretici: Reaya

Statü: Osmanlı reayası, şahıslara değil toprağa bağlıdır. Bu yönüyle Batı serfinden ziyade Roma'daki colonus statüsüne benzer. Toprağı terk edememeleri, kişisel kölelikten değil, devletin vergi sürekliliğini sağlama amacından dolayıdır.

Üretim Araçları: Reaya, toprak hariç tüm üretim araçlarının ve iş aletlerinin (çift, öküz, saban vb.) mülkiyetine sahiptir.

Farklılaşan Sömürü Oranı: Feodalitede sömürü oranı her serf için eşitken (gerekli emek = artık emek), Osmanlı'da reayanın elindeki toprak büyüklüğü ve verime göre sömürü oranları bireysel düzeyde farklılık gösterir.

4. Angaryanın Tasfiyesi ve Adalet Tekeli

Bedensel Yükümlülüklerin Kaldırılması: Osmanlı merkezi, fethettiği yerlerdeki feodal kalıntılar olan angaryaları (yedi kulluk gibi) "bi'dat" sayarak kaldırmış ve bunları resm-i çift gibi sabit nakdi vergilere çevirmiştir.


 

Sonuç: Pre-Feodal Bir Yapı

 

Osmanlı üretim tarzı, toprak-emek oranının Batı Avrupa'ya göre ters yönde olması (emeğin nispeten bol, toprağın kıt olması) nedeniyle feodaliteye geçememiş, ancak feodalleşme öğeleri de barındıran pre-feodal bir oluşum olarak kalmıştır.[6]

Osmanlı eşrafının, bu alt-dokusal çerçevede artığın tamamına el koyması mümkün olmamış, toplumsal sömürü yasalarla ve merkezi denetimle sınırlandırılmıştır.

Osmanlı toplumundaki bu nispi refah dönemi birkaç yüz yıl sonra sona ermiştir.

Ayni ürüne dayalı Tımar Sistemi giderek günün koşullarına uymadığı için Tımar yerine, nakdi işleme dayalı İltizam Sistemi’ne geçilmiştir.

 

Devam edecek: Osmanlı Dönemi VII (Tımar Sistemi’nin Sonu)

 

Kaynaklar:

 

İnalcık, Halil. 1958 "Osmanlı Hukukuna Giriş: Örfi -Sultani Hukuk ve Fatih'in Kanunları". Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 13/02 (Şubat 1958)

İnalcık, Halil. 1993, "İslam Arazi ve Vergi Sisteminin Teşekkülü ve Osmanlı Devrindeki Şekillerle Mukayesesi", Eren Yay.

Kılıçbay, Mehmet Ali. 1985, Feodalite ve Klasik Dönem Osmanlı Üretim Tarzı, 2. Yazım 1. Baskı, Verso Teori Yay.

 

15.04.2026, Ünye Kent

 

Dipnot:

[1] Osmanlı’da “millet” anlayışı,  klasik millet yahut  “ulus” kavramıyla örtüşmez. Dolayısıyla Osmanlı Millet Sistemi, Eski Türk “Budun” geleneğinin yeni toprak düzeniyle ve İslami normlarla biçimlenmiş halidir.

[2] Çerçeveleme kuramı, bilginin sunuluş biçimiyle ilgili bir kavramdır. Bu kurama göre, gerçekliğin belirleyici yönleri ele alınarak, önemsiz bulunan tali kısımları ihmal edilebilir. (Bkz. Erving Goffman, 1974) 

[3] Kılıçbay, 1985; 373-374

[4] İnalcık, 1993; 17-28

[5] İnalcık, 1958; 22-28. (Halil İnalcık'ın çalışmalarına göre İslam arazi sistemi, fethedilen toprakların devlete ait sayılması (emlak-i emîriyye) ve kullanım hakkının reayaya bırakılması esasına dayanır. Osmanlılar,  öşür (Müslüman) ve haraç (gayrimüslim) gibi şer'i vergileri timar sistemi içinde uygularken, örfi ihtiyaçlara göre avârız gibi vergilerle sistemi geliştirip merkeziyetçi yapıya uyarlamıştır.)  

[6] 1960’lı yıllarda tartışılan pre-feodalizm konusu, farklı tanımlamaları da beraberinde getirmiştir. Bazılarınca İlkel Feodalizm (Taner Timur) olarak adlandırılmıştır. Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) diyenler (Sencer Divitçioğlu, İdris Küçükömer) yahut mülkiyet biçimini ATÜT şeklinde ele alanlar (Muzaffer İlhan Erdost) olmuştur.