13 Mayıs 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi VIII (Karadeniz’de Ayanlar Dönemi)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi VIII

(Karadeniz’de Ayanlar Dönemi)

  

Karadeniz’de Ayanlar Dönemi’ni yansıtan en önemli eserlerden biri Süleyman Paşa'nın Ünye'de yaptırdığı saraydır. Ne yazık ki bu saray, yapımından yaklaşık 50 yıl sonra çıkan yangınlar sonucu, 19. Yüzyılın ortalarında tamamen yok olmuş, günümüze temel kalıntıları, çeşmesi ve müştemilatı konumundaki hamamı kalmıştır.

Ayanlar Dönemi, Karadeniz'de 18. yüzyıl ve 19. yüzyıl başlarında (Tanzimat'a kadar) etkili olan, merkezi otoritenin zayıflamasıyla taşrada yerel eşrafın yönetimde söz sahibi olduğu, uluslararası ticaretin geliştiği ve yerel güçlerin merkeze karşı denge unsuru haline geldiği önemli bir sosyal/ekonomik dönemdir.

Ayanlar, taşrada (merkez dışı bölgelerde) varlıklı, toprak ve nüfuz sahibi olan, yerel halk ile devlet yönetimi arasında aracı rolü oynayan ileri gelen kişilerdir. Vergi toplama, asker temini ve asayiş gibi işleri üstlenen bu grup, zamanla yerel egemenlere dönüşmüştür.

Tımar sisteminin bozulmasıyla vergi toplama işlerinin iltizamlar aracılığıyla (mültezim) yürütülmesi, yerel güçleri (mütegallibe) iktidar karşısında özel bir konuma getirmiştir. Başlangıçta devletin atadığı idari yardımcılarken, 18. ve 19. yüzyıllarda merkezi otoriteye kafa tutacak kadar güçlenmişler ve bu güç babadan oğula geçen bir yapıya bürünmüştür. Taşranın kodamanları, eski idareciler, sözü geçen, saygı duyulan zengin aileler veya soylular, halkın isteklerini yöneticilere ileten, devletle halk arasında köprü kuran ve yerel sorunları çözen unsurlar haline gelmişlerdir.

Bunlar arasında Tuzcuoğulları Rize dolaylarında, Canikli Hacı Ali Paşa ve oğulları Samsun ve çevresinde, Çapanoğulları Yozgat yöresinde, Zennecizâdeler Kayseri’de, Müderriszâdeler Ankara’da ün kazanmışlardı. Karadeniz’de Canikli Hacı Ali Paşa’dan sonra gelen isin Hazinedarzade Süleyman Paşa olmuştur.

 

Bafra Canikli Ali Paşa Çeşmesi-1751

Çeşmenin Kitabesi

Canikli Ali Paşa

 

Canikli Hacı Ali Paşa 1133’te (1720-21) İstanbul’da doğdu. Dergâh-ı âlî kapıcıbaşı efradından Fatsalı Ahmed Ağa’nın küçük oğludur. Çocukluğu İstanbul’da geçti. Daha sonra Canik’e (Samsun) gitti. Babasının Terme ve Fatsa çevresinde yaptığı zulümler yüzünden 1741 yılı Ağustos’unda onunla birlikte Ankara’ya sürüldü. 1748’de babasının ölümünden bir süre sonra ağabeyi Süleyman (Paşa) ile birlikte tekrar Canik’e döndü. Orada devlet işlerinde tecrübe kazanarak, mülk edinmiş ve kardeşi Süleyman Paşa'dan sonra Canik muhassılı olmuştur.[1]

Canikli Ali Paşa’nın Karadeniz hâkimiyeti, Osmanlı devlet düzeninin o dönemki zaaflarını yansıtan tipik bir örnektir. 18. Yüzyılın ikinci yarısında bölgeye damgasını vuran; idari, askeri ve sosyal açıdan toplumu etkileyen bir paşadır. İdari ve askeri hizmetlerinin yanı sıra diğer mütegallibelerle çatışması, devlete karşı isyanı, ayan dönemine has uygulamalardır.

Bilhassa 1770’lerden sonra gücünü artırıp büyük hanedanlar arasında yer almaya başlayan Caniklizâdeler, devlet tarafından kendilerine büyük rütbeler verilen ve halk tarafından saygı duyulan kimselerden oluşmaktadır.[2]

1768-1774 Osmanlı Rus Harbi’nde büyük yararlılık gösteren Ali Paşa, Hotin Muharebesi’nde, Çorum’dan Kırım’a asker ve zahire sevkinde ve Kartal Muharebesi sırasında önemli görevler üstlendi.[3]

Samsun ve Amasya çevresini eşkıyadan temizleyen Ali Paşa’ya Trabzon, Amasya mutasarrıflığı, Trabzon, Erzurum ve Sivas valiliği ile Kırım ve Kars Seraskerliği gibi görevler verildi. Oğlu ve yeğenleri de önemli devlet görevlerine getirildi. 1773 yılının Aralık ayında kendisine Trabzon sancağı verildi. 21 Temmuz 1774’te Rusya ile Küçük Kaynarça Antlaşması imzalanınca Kırım’dan döndü ve Canik muhassıllığına tayin edildi. Uzun yıllar bu görevi sürdürerek bölgeye hâkim oldu.[4]

Ali Paşa’nın Canik muhassıllığı, 1779 sonlarına kadar devam etti. Ekim 1779 tarihinde devlet, Çapanoğlu ile aralarındaki husumette Çapanoğullarından yana taraf oldu. Asi ilan edildi, Canik muhassıllığı elinden alındı. İki yıl Kırım’da firari olarak kaldı, sonra affedildi. 1781’de yeniden Canik muhassıllığına getirildi.[5]

Hastalığı nedeniyle 26 Haziran 1785 tarihinde Erzurum’da ölen Ali Paşa’nın oğlu Kapıcıbaşı Battal Hüseyin Bey, hanedanın nüfuzunu sürdürmeye devam etti.

 

Hazinedar Süleyman Paşa
(Kaynak: Ayşe Haznedar Yalın)

Hazînedarzâde Süleyman Paşa

 

Canikli Ali Paşa'nın hazinedarı Behram Ağa'nın oğludur. Süleyman Paşa'nın 1760'lı yıllarda doğduğu tahmin edilmektedir. Süleyman Behram Bey’in hazinedarlığı, sonraki yıllarda oğullarının bu unvanla anılmasına sebep olmuştur. Bilahare Canik bölgesinin hatırı sayılır hanedanından olan Haznedarzâdeler, Behram Bey’in kendi adını verdiği oğlu Süleyman Bey (Paşa) ile birlikte, Karadeniz bölgesinde muhassıllık ve valilik makamına yükselen tarihi şahsiyetler çıkaracaktır.[6]

Hazînedarzâde Süleyman Paşa’nın (1760- 1818 Çarşamba), aileye ait bir şecerede Gürcü asıllı olduğu kayıtlıdır. Ünye'de bulunan Süleyman Paşa Sarayı veya Hazînedarzâde Konağı adıyla bilinen yapının banisi olarak bilinmektedir.

Ailenin Gürcistan bölgesinde yaşayan Türklerden olup, o havalide Tavat namıyla ünlenmiş oymağa mensup olduğu ileri sürülmektedir.[7]

Ancak bu bilgi, Faruk Sümer’in Oğuz boyları hakkındaki eserinde böyle bir oymak adı geçmediği için şüpheli bulunmaktadır. Osmanlı belgelerinde Tavat tabiri, Gürcistan ve Çerkezistan bölgesindeki bazı kabilelerin beyleri için kullanılmaktadır.[8]

Süleyman Paşa, Orta ve Doğu Karadeniz bölgelerinde uzun yıllar söz sahibi olan Hazînedarzâde ailesinin kurucusudur. 1808'de Canik muhassıllığı, 1810'da Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Faş muhafızlığı, 1812'de Trabzon valiliği görevlerinde bulunmuştur. Ayrıca Gönye mutasarrıflığı ve Karahisar-ı Şarki Voyvodalığı görevlerini üstlenmiştir. Gürcü hanlarıyla anlaşarak bölgede istikrar sağladığı kaydedilmektedir.[9]

1818'de Trabzon valiliğinden azledilen Süleyman Paşa, Alaiye Sancağı (Alanya) mutasarrıflığına atanmıştır. Bozulan sağlığı sebebiyle Çarşamba'da konaklayan paşa burada ölmüştür. Cenazesi Çarşamba'da bulunan Rıdvan Paşa Camii avlusuna defnedilmiştir. Soyundan gelenler başta Trabzon valiliği ve kaymakamlığı olmak üzere pek çok görev üstlenmiştir.[10]

Son dönem Osmanlı edebiyatı şairi Fitnat Hanım da bu aileye mensuptur. Hazînedarzâde ailesinin mensupları bugün Haznedar soyadını taşımaktadır.

 

Hazinedar  Süleyman Paşa'nın mezarı, 
Çarşamba Rıdvan Paşa Camii Haziresi

Süleyman Paşa’nın Ünye’deki Sarayı

 

Süleyman Paşa Ünye’de, zamanın en büyük saraylarından birini yaptırmıştır. Bugün çeşmesi, hamamı, birkaç taş merdiveni, temel ve bir duvar kalıntısıyla varlığını bildiğimiz bu sarayın inşasına, kesin olmamakla birlikte, Süleyman Paşa’nın valilikten önceki Canik muhassıllığı yıllarında başlanmıştır. Hükümet konağı olarak da kullanılan sarayı Minas Bijişkyan, 1817-1819 yıllarında bölgeyi gezerken saray hakkında “Paşa’nın konağı muhteşem bir binadır” demektedir.[11]

 Süleyman Paşa Sarayı'nın köşklerden ve bahçelerden oluşan, ana binasında geniş salonları olan bir yapı olduğu Xavier Hommaire de Hell'in anıları ve ressam Jules Laurens'in çizimleri sayesinde bilinmektedir.[12]    

Saray, inşasından yaklaşık 50 yıl sonra çıkan yangınlar sonucu kısmen kullanılsa da giderek oturulamaz hale gelmiş ve terk edilmiştir.

Hazinedar  Süleyman Paşa'nın Ünye'de yaptırdığı saray
Palais_d'Eunieh_-_Jules_Laurens_1847



Günümüzde saraydan kalan surlar
(Surların önünden geçen, Yaşar Karaduman - 2019 ?)

Sarayın Çeşmesi

Saray Hamamı

 

Ayan Döneminin Sonu

 

Ayanların taşradaki nüfuzlarının artması ve valilerle çatışmaları sonucu, 1786 yılında âyanlık resmen kaldırılmış ve yerine şehir kethüdâlığı kurulmuştur. Ancak bu girişim, iltizam sistemine dayanan iktisadi yapıda âyanlık kurumunu tümüyle ortadan kaldıramamıştır.

Sened-i İttifak ile meşrulaşan ve gücünü artıran ayanlar, II. Mahmud tahta geçtikten sonra (1808), merkezi devleti zayıflattığı gerekçesiyle hedef alınmıştır. Bu nedenle İstanbul'daki ve taşradaki güçlü âyanlar etkisiz hale getirilmiş ve yerel güçlerin devlet içindeki yarı-resmi hâkimiyetine son verilmiştir.

 

Devam edecek: Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu

 

Kaynaklar

 

Özkaya, Yücel (2014), Osmanlı İmparatorluğu'nda Ayanlık, Türk Tarih Kurumu Yay.

Karagöz, Rıza (2003), Canikli Ali Paşa, Türk Tarih Kurumu Yay.

Karagöz, Rıza (2009), Haznedarzade Süleyman Paşa, Etüt Yay.

Doğan, Osman (2003), Tarih Boyunca Ünye, Ünye Bel. Kül. Yay.

Kabayel, Ahmet-Varilci, Ahmet Derya (2017), Kültür Yolu Projesi Kapsamında Paşabahçe ve Saray Hamamı, Ünye Kent, 31 Mayıs 2017

Karaduman, Yaşar (2019), Haznedar Süleyman Paşa, Canik Dergi, Haziran 2019

Bijişkyan, Per Minas (1998), Pontos Tarihi, Çiviyazıları Yay.

Hell, Xavier Hommaire De (1855), Voyage en Turquie et en Perse, (Paris, 1854-60)

 

13.05.2026, Ünye kent


Dipnot:

[1] Özkaya, 2014; 151

[2] Özkaya, 2014; 137

[3] Karagöz, 2003; 27-43

[4] Doğan, 2003; 172

[5] Karagöz, 2003; 15

[6] Karagöz, 2009; 23

[7] Doğan, 2003; 178

[8] Karagöz, 2009; 22

[9] Kabayel-Varilci, 2017

[10] Karaduman, 2019

[11] Bijişkyan, 1998; 36

[12] Hell, 1855; 367-368

6 Mayıs 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi VII (Tımar Sistemi’nin Sonu)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi VII

(Tımar Sistemi’nin Sonu)

 

Osmanlı toplumunda Tımar Sistemi ile sağlanan nispi refah, birkaç yüz yıl sonra sona erdi. Ayni ürüne dayalı Tımar Sistemi çökerken, nakdi işleme dayalı İltizam Uygulaması önem kazandı ve tımar uygulamasının önüne geçti.

 

Tımar Sistemi ve İltizam

 

Aslında İltizam uygulaması, Fatih zamanında nakit ihtiyacı nedeniyle sıkça kullanılan bir yöntemdir ve Osmanlı Devlet sisteminde tımar ile birlikte vergi toplama ve toprak yönetimi için kullanılan iki temel biçimden biridir. Aralarındaki temel fark, verginin kime gittiği ve karşılığında ne alındığıdır.

Osmanlı Devleti'nde iltizam sistemi, devletin artan nakit ihtiyacını karşılamak amacıyla Fatih zamanında başlamış, 18. Yüzyılda Tımar’ın önüne geçmiş ve 19. yüzyılın ortalarına kadar devam etmiştir.

Tımarlar, hislere bölünemez, satılamaz, devredilemez, bütün halinde başka birime katılamaz ya da bağışlanamazdı.[1]

Kanunnamelerde “timar-eri marifeti olmadan raiyyet yerin âhara vermek, kendü feragat etmek caiz değildir, kendü eküp biçüb hakkından mümkünse hoş ve illa sahib-i timara teslim eyliye” denilmektedir.[2]

 Bununla birlikte Rumeli ve Anadolu'daki 15. yüzyılın sonlarından itibaren birçok timar ve zeamet, yaygın biçimde iltizamla yönetilmiştir. İstanbul kadı sicillerinde bu uygulamanın birçok örneği bulunmaktadır.[3]

Osmanlı Tımar Sistemi, 16. yüzyıldan itibaren askeri teknolojilerin değişmesi (ateşli silahlar vb.), dünya ticaretinin artması, fetihlerin durmasıyla toprak gelirlerinin azalması, sipahilerin yozlaşması ve nüfus artışının yarattığı toprak yetersizliği gibi nedenlerle bozulmuş; nakit ihtiyacının da artmasıyla yerini iltizam sistemine bırakarak 1839'da resmen kaldırılmak istendi ancak tümüyle terk edilemedi.[4]






 

Ayanlar Dönemi

 

İltizam sisteminin Tımar’ın önüne geçmesi yeni bir dönemin başlangıcı oldu.

Osmanlı'da Ayanlar Dönemi denen bu dönemi, özellikle 18. yüzyılda güçlenip taşrada hâkimiyet kuran mahalli otoriteler temsil etmektedir.

18. yüzyılda başlayan ve 19. yüzyılın başlarına kadar süren Ayanlar Dönemi, 1808’de Sened-i İttifak’la sona erdirilmeye çalışıldı.

Ayanlar Dönemi, merkezi otoritenin zayıflamasıyla, taşra idaresinde mahalli güçlerin etkili oldukları dönemdir.

Bu dönemi “Batı Feodalizmi” ile benzeştirenler olsa da Kapitülasyon ve Düyunu Umumi gibi “piyasa ekonomisi” unsurlarının öne çıkmasıyla, Osmanlı’nın yarı-sömürgeleşme sürecini ifade eder.[5]

Osmanlı’da 19. Yy. köklü değişimler dönemiydi. Tanzimat’la birlikte radikal uygulamalara gidildi. Yeniçeri Ocağı, 16 Haziran 1826'da Sultan II. Mahmud tarafından İstanbul'da topa tutularak kaldırıldı (Vaka-i Hayriye). 1840’lı yıllarda İltizam Sistemi kaldırıldı ve doğrudan vergi toplama usulüne geçildi.

1864 yılında Sultan Abdülaziz döneminde çıkarılan Teşkîl-i Vilâyet Nizamnamesi (Vilayetler Kanunu) ile Osmanlı Eyalet Sistemi resmen terk edildi. Sistemin zaaflarını gidermek amacıyla, klasik eyalet (beylerbeylik) yapısı yerine, merkeziyetçi ve daha küçük birimlerden oluşan vilayet sistemi (il düzeni) benimsendi.

Islahat yahut reform adı verilen bu tedbirlere rağmen, “düşüş” engellenemedi.

Osmanlı’da Duraklama ve /veya Gerileme Dönemi denilen bu süreci, bazı tarihçiler Osmanlı İmparatorluğu’nun Doruğu (1512-1606) olarak nitelendirilen yılların ikinci yarısına kadar götürür. Sokullu Mehmed Paşa (1566-1579) ile bir müddet daha İmparatorluk dorukta kalsa da Fatih ve Yavuz döneminin ivmesine asla ulaşamayacaktı.[6]

 

Osmanlı Askeri Düzeni

 

Osmanlı toprak düzenine paralel gelişen askeri biçimlenme şöyleydi:

Kapıkulu ordusu Sultan Süleyman’ın ordularının % 20-25’ini oluştururken bu oran, 1697-98’de % 40-50’ye yükselmişti. Tımarlı sipahiler ise 16. yüzyıl başlarında Osmanlı sefer gücünün % 60-75’ini oluştururken 1690’ların sonunda bu oran % 10-15’e gerilemişti. 1526’da Rumeli ve Anadolu eyaletlerinden 45.000 civarında tımarlı sipahi sefere katılmışken 1697’de bu iki yerden sadece 11.000 tımarlı sipahi gönderilebilmişti. Taşra valilerinin ve eşrafının kişisel orduları ise 1690’ların sonunda seferi ordunun % 16-18’inini teşkil ediyorlardı. Kısaca, 17. yüzyılın sonunda seferi ordunun % 50-60’ı piyadeden ibaretti. Diğer taraftan, Ágoston bu oranın aynı dönemde Habsburg ordularındaki piyade-süvari dengesiyle benzer olduğuna dikkat çekmiştir.[7]

Batı’lı görüşe göre gücünün doruğundaki Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’nın teknolojik gelişmeleri karşısında kendini yenileyemedi ve gerilemeye başladı. “Muhafazakâr” Osmanlı, dünyadaki gelişmeler karşısında teknolojik geriliğe düştü.

Oysa Osmanlılar, Avrupa askeri teknolojisindeki gelişmeleri oldukça yakından takip etmiş, Avrupa ve Ortadoğulu rakipleri üzerinde üstünlük kurmuş ve kurdukları bu üstünlüğü asırlar boyu sürdürmüştür. Dahası sahip olduğu ateşli silah üretim gücü İstanbul’a ve kendi kendine yetebilirlik konusunda uzun vadeli bir avantaj sağlamıştı.[8]

Şayet askeri açıdan değilse bu düşüş, Osmanlı’nın sonunu ne getirdi?

Değişen ekonomik yapı ve toprak düzeni mi?

Timar Sistemi çökmüş, İltizam Sistemi’ne geçilmişti; dünya ekonomik sistemine uyum sağlamanın bir aracı durumundaki nakdi sistem (para), Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltmemiş, giderek “yarı-sömürge” durumuna getirmişti.[9]  

 

Devam edecek: Osmanlı Dönemi VIII (Karadeniz’de Ayanlar Dönemi)

 

Kaynaklar:

 

İnalcık, Halil (2012), “Timar”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), XLI

İnalcık, Halil (1958), "Osmanlı Hukukuna Giriş: Örfi -Sultani Hukuk ve Fatih'in Kanunları". Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 13/02 (Şubat 1958),

Barkan, Ö. Lütfi (1980), Türkiye'de Toprak Meselesi, Toplu Eserler I, Gözlem Yay.

Pamuk, Şevket (2015). Osmanlı-Türkiye İktisadi Tarihi 1500-1914, İletişim Yay.

Veinstein, Gilles (2012), Büyüklüğü İçinde İmparatorluk (XVI. Yüzyıl); Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, 1. Cilt, 2. Baskı, Yayın Yön. Robert Madran, iş Ban. Kül. Yay.

Ágoston, Gábor (2014), Firearms and Military Adaptation: The Ottomans and the European Military Revolution, 1450–1800, Journal of World History, XXV, 1 (Mart 2014)

Ágoston, Gábor (2025), Osmanlı’da Strateji ve Askeri Güç, Timaş Yay.

Timur, Taner (2010), Osmanlı Çalışmaları - İlkel Feodalizmden Yarı Sömürge Ekonomisine, İmge Kitabevi. 

06.05.2026, Ünye Kent

 

 

Dipnot:

[1] İnalcık, 2012; XLI, 170

[2] Barkan, 1980; 851

[3] Akkuş, 2019; 63-82

[4] Pamuk, 2015; s. 148

[5] Timur, 2010; 116

[6] Veinstein, 2012; 212

[7] Ágoston, 2014; 123

[8] Ágoston, 2025; 140

[9] Timur, 2010; 230

29 Nisan 2026 Çarşamba

Dünden Bugüne Ayanikola – II

 


Dünden Bugüne Ayanikola – II

 

Ünye Tarih Araştırma Grubu

Ahmet Kabayel-Ahmet Derya Varilci

 

Ünye Aya Nikola Kilisesi hakkında Per Minas Bijişkyan, Anthony Bryer - David Winfield ve John Freely’nin açıklamalarının ardından diğer yazarlara geçiyoruz.

 

İngiliz Jeolog: William John Hamilton

 

1835-1842 yılları arasında Anadolu’nun tamamını dolaşarak yazdığı “Küçük Asya” adlı eserde Hamilton, terk edilmiş, harabe halindeki Aya Nikola kilisesinden bahseder.

14-15 Temmuz 1836 tarihinde Ünye’de bir Rum evinde iki gün konaklayan Hamilton, daha çok methini duyduğu Ünye Kalesi’yle ilgileniyor. Kale’ye çıkarak incelemelerde bulunuyor. Haliplerin ülkesi olarak bilinen Ünye’de demir madeninin nasıl çıkarıldığını Antik dönemin geleneksel uygulamalarına dayanarak anlatıyor ve Ünye civarındaki eski maden ocaklarına dikkat çekiyor.[1]

Üçüncü gün Ünye’den ayrılan Hamilton, yolu üzerindeki Aya Nikola’ya uğrar:

“16 Temmuz Cumartesi. [1836] – Ünye’de görülecek antik kalıntı kalmadığından, on saat uzaktaki Çarşamba’ya erkenden hareket ettik. Caddelerden dolaşarak şehrin kurulu olduğu çıkıntıyı geçip tekrar kıyıya indik. Batıya doğru denizdeki küçük bir kaya üstünde, bir Yunan kilisesi [Rum] harabesi görülüyor.”[2]

Hamilton’un ziyareti sırasında kilise harabe durumdadır. Bryer-Winfield’in sözünü ettiği gibi kilise bu tarihten sonra onarıma alınmış olmalıdır. 1839 sonrası, Tazminat’la birlikte benzeri pek çok kilise onarılmış yahut yenileri inşa edilerek ibadete açılmıştır.     


 

Fransız Gezgin: Xavier Hommaire De Hell

 

1847 yılında Karadeniz kıyılarını gezen Hell, beraberinde Ressam Jules Laurens olduğu halde Ünye’ye gelirler. Tuttuğu notlar ve çizdikleri resimler tüm Karadeniz için önemli bir belge niteliği taşır. Özellikle misafir edildikleri Ünye’deki Süleyman Paşa Sarayı hakkında önemli bilgiler aktarırlar. Fransız Ressam Laurens, sarayın birkaç açıdan resmini çizer. 1850’li yıllarda yanan sarayın nasıl bir mimariye sahip olduğu, bu çizimler sayesinde günümüze ulaşır. [3]  

Şehrin kuzey-batısında bulunan Aya-Nikolas burnundaki gezinti ise dar bir yoldan geçerek küçük bir adacıkta devam ediyor. Zirvede ise bayram günlerinde oldukça dolu olan bir Rum kilisesi bulunuyor.[4]

Aya Nikola hakkında Hell’in bu açıklaması, 1839 öncesi harabe halinde olan kilisenin onarıma alınarak yeniden ibadete açıldığını doğrulamaktadır. (Bkz. Bryer-Winfield, 2020)

1846’dan 1848’e uzanan Hell’in yolculuğu, hastalandığı İsfehan’da 36 yaşındayken sona erer, günümüze 1000’den fazla belgeye sahip bir arşiv bırakır.[5]

Ünye’deki Aya Nikola kilisesi hakkında bilgi içeren son eser Boğaziçi Üniversitesi eski Profesörü John Freely’nin 2008 tarihli Türkiye Uygarlıklar Rehberi - c. 2” adlı eseridir:

“Aynikola köyü adını yerli denizcilerin koruyucusu olan Aziz Nikolaos’tan almıştır. Denizciler karaya bir geçitle bağlanan bir adacık üzerine onun adına bir kilise yaptırmıştır.”[6]

Son değerlendirme, Aziz Nikolas hakkında ilginç bir yaklaşımda bulunan Mimar Erdoğan Vata’dan geliyor.

 

Mimar Erdoğan Vata

 

Anadolu’daki Hristiyan azizlerin en ünlülerinden biri Saint Nicholas (Aya Nikola) adıyla bilinir. Bölgemize ait bu tür araştırmalardan birini merhum Mimar Erdoğan Vata yapmıştır. 2004 Yılında yayınlanan habere göre Mimar Vata; Vatikan Kütüphanesi, Haidelberg ve Geotheburg Üniversiteleri’nde yaptığı araştırmalar sonucunda Orta Karadeniz’de yaşayan Aziz Nikola’ya ulaşmıştır. Asıl adı Sarı Saltuk olan Türk kökenli bu azizin, Çarşamba ile Perşembe arasında faaliyet sürdürdüğünü tespit etmiştir.[7]

Erdoğan Vata’nın işaret ettiği coğrafyada, Aya Nikola adında Ünye dışında bir yer yahut kilise mevcut değildir.

Muhtemelen Aziz Nikola bu kilisenin banisidir yahut sonradan Aziz Nikola adına inşa edilmiştir. Her iki ihtimali de göz önünde bulundurarak, Ünye’nin Aya Nikola adacığı, Erdoğan Vata’nın çizdiği rotada yeni bir araştırma konusu olarak karşımıza çıkar.        

Mimar Vata, iddiası şu şekilde sürdürür:

Hristiyanlığın Karadeniz’de öncülüğünü yapan Türk asıllı Aziz Nikola daha sonra Akdeniz’e geçmiş, çalışmalarını orada sürdürerek Noel Baba (Aziz Nicholas, Saint Claus) adıyla efsaneleşmiştir.

Mimar Vata, araştırmalarını bizzat Vatikan’a giderek sürdürmüştür. Vatikan’da kilise faaliyetlerini ve yönetim hiyerarşisini içeren kodeksler (günlük, rapor) mevcuttur. Kilise kodeksleri düzenli olarak bağlı bulundukları merkezle bağlantılıdır. Katolik-Ortodoks ayrımından önce merkez tektir ve Vatikan’dır. Kiliselere ve eski Hıristiyan azizlerine ait bilgiler Vatikan’a iletildiği için, kiliselerin tüm bilgileri (kodeks-günlük biçiminde) Vatikan’da bulunmaktadır.

Bu tür bilgi kaynaklarının güvenilirliği elbette sorgulanabilir. Ancak Ünye’nin Batı’sındaki adacığın ve burada varlığı bilinen kilise adının Aziz Nikolas olarak bilinmesi tesadüfi bir durum değildir.

Ünye sahilinde karayla bağlantılı küçük bir ada üzerinde kurulu Aya Nikola kilisesi hakkında bilgilerimiz –maalesef- bu kadardır.

Üzerinde bulunduğu adacığın boyutundan dolayı neredeyse bir şapel ölçeğinde olmasına rağmen, bu kilise denizciler için kutsal kabul edilmekte ve Hıristiyanların hacılık mekânı olarak bilinmektedir.

Hepsinden öte, sadece adı bile bu tarihi mekânı “kutsal” kılmaktadır: Aya Nikola!  

 

Hristiyanlıkta “Aziz” Kavramı

 

“Aya” kelimesi (Roma Yunancası ile söylenişi γιος ve/veya ayos), Aziz veya Azize anlamına gelmektedir. "Kutsal" anlamına gelen "Hagia" ile benzer anlamlarda kullanılan bir önektir. Hem erkek hem de kadınlar için kullanılmaktadır; Aya İrini, Aya Sophia, Aya Yorgi, Aya Bonifacius, Aya Filipus, Aya Basilus, Aya Anthonious gibi.[8]

Azizlik kavramı genel olarak Hristiyan literatüründe yer alsa da kökleri tam olarak Yahudilik geleneğinde bulunmaktadır. Aynı biçimde kavram İslam, Hinduizm ve Budizm’de de yer alır.

Yunanca “Άγιος” (Agios) “Αγία” (Aya ya da Agia), erkekler için Aziz, kadınlar için Azize olarak kullanılırken, Katolik, Ortodoks ve Anglikan Hristiyanlıkta iyilikleriyle tanınmış kutsal kişileri karşılayan terimlerdir. Bu unvan Hristiyan otoriteleri tarafından sonradan (genellikle kişi hayatta değilken) verilir.

Hristiyanlığın ilk yüzyılı boyunca Aziz terimi yalnızca iman şehitleri için kullanılmıştı (Yunanca tanık kavramı). Şehitlik, bugüne dek bizlere ulaşan ve resmi anlamda kanonize edilen bir durum olmaya devam ediyor. Havarilerin İşleri kitabına göre Kilise tarafından kabul edilen ilk Aziz, İsa Mesih'e olan bağlılığı ve Yahudi iken din değiştirerek diyakoz olan Aziz İstefan’dır. Hapsedilen veya işkence gören tüm Hristiyanlar, ölümlerinin ardından başlangıçta şehit yahut aziz kabul edilmedi. Hayatta kaldıktan sonra toplumsal yaşamına dönen ve inancını açık bir biçimde ilan eden, Kilise hizmetinden sonra doğal biçimde ölen kişiler de zamanla Aziz olarak kabul edildi.

 

Aya Nikola Turizme Kazandırılıyor!

 

Ordu'nun Ünye ilçesindeki tarihi Ayanikola Adası, Ordu Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan ve onaylanan proje kapsamında restore edilerek turizme kazandırılıyor. Haber bu şekilde… Yıllar önce benzer biçimde gündeme gelmiş, askıya alınmıştı. Şimdi yeniden gündemde.

Ne yapmak gerekir?

Tarihi yapıların ve sit alanlarının korunması ve restorasyonu konusunda uluslararası standartları belirleyen, 1964 tarihli Venedik Tüzüğü’ne bakmak gerekir.

Amaç bu tarihi alanı turizme açmak mı, korumak mı?

Amaç, Ünye’de Aya Nikola adındaki tarihi adayı öncelikle korunmak olmalıdır.

Aksi halde, bir zamanlar bir kilisenin varlığına işaret edilen bu kutsal mekânın sıradan bir mesire alanına dönüşmesi kaçınılmazdır.

Yapılmak istenen nedir?

 

Restorasyon ve Rekonstrüksiyon 

 

Restorasyon, tarihi veya sanatsal değeri olan yapıların, eserlerin ve objelerin zamanla hasar gören kısımlarının, özgün yapısına, malzemesine ve dokusuna sadık kalınarak onarılması, korunması ve geleceğe aktarılması işlemidir.

Rekonstrüksiyon ise, "yeniden inşa etme", “ayağa kaldırma” veya "yeniden yapılandırma" sürecidir. Mimarlıkta, hasar görmüş veya tümüyle yıkılmış tarihi yapıların belgeler ışığında ve aslına uygun olarak yeniden yapılmasıdır.

Bu tanımlamalar gereği Ünye Ayanikola’da bir restorasyon mümkün değildir.

Çünkü ortada hasarlı yahut başka türlü bir “yapı” mevcut değildir. Yıkım ve onarımlardan arta kalan, ne olduğu pek anlaşılamayan depo kalıntısı bir görüntü mevcuttur.

1930’lu yıllardan kalma “belge” sayılabilecek, aslına uygun bir emare de söz konusu değildir. Bu nedenle rekonstrüksiyona; “yeniden inşa” yahut yapılandırmaya gitmek de pek mümkün değildir.

Konunun uzmanı, uluslararası otorite sayılan değerli hemşerimiz Prof. Dr. Zeynep Ahunbay’a danışsak hangi yanıtı alırdık?  

 

Önemli Not:

 

Aya Nikola kilisesinden günümüze temel ve duvar kalıntıları, karşı kıyıda yıkık bir kulübe oyuğundan başka bir şey kalmadı. Aya Nikola Kilisesi, Ünye’deki diğer kiliseler gibi 1923 Lozan Mübadelesi’yle mi, yoksa çok daha uzun yıllar önce mi terk edildi, bilmiyoruz. Bu kilisenin tarihinde Karadeniz’in hırçın dalgalarına maruz kaldığından birçok defa hasar gördüğü ve ciddi onarımlardan geçtiğini biliyoruz. Mimari yapısı hakkında hiç bir bilgiye sahip değiliz.

Bu kutsal mekânla ilgili nasıl bir “düzenleme” yapılacağı konusu kafaları kurcalamaktadır. 

Benzer durumda bir tarihi kalıntı (sit alanı), Ünye Kalesi’dir.

Arşiv belgelerinde sözü edilen Kale’nin en eski görüntüsü, Fransız Ressam Jules Laurens (1825-1901) tarafından çizilmiştir. Çizimde ayrıntılar görünmez, kale günümüzdeki durumundan pek farklı değildir. Ünye Kalesi’nde çocukluğumuzda var olan hamam, tuvalet, kapı ve bazı oda kalıntıları da tahrip edildiği için artık mevcut değildir. Ünye Kalesi’ndeki son çalışmalar ve inşa edilen kafeterya-işyerleri biçimindeki yapılar göz önüne alındığında, Ayanikola’da benzer bir duruma yol açılacağından kuşkuluyuz.

 

Kaynaklar:

 

Ksenephon (2019), Anabasis, On Binler'in Dönüşü, İş Bankası Kültür Yay.

Hamilton, William John (2013), Küçük Asya, Midas Kitap

Doğan, Osman (2003), Tarih Boyunca Ünye, Ünye Belediyesi Kültür Yay.

Hell, Xavier Hommaire De (1855), Voyage en Turquie et en Perse, (Paris, 1854-60)

Eyice, Semavi (1962), Hommaire De Hell ve Ressam Jules Laurens, Araştırma, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay.

Freely, John (2008), Türkiye Uygarlıklar Rehberi - c. 2, 4. Baskı, İst. Yapı Kredi Yay.

 

29.04.2026, Ünye Kent



Dipnot:

[1] Ksenephon, 2019; 121

[2] Hamilton, 2013; 215

[3] Doğan, 2003; 403

[4] Hell, 1855; 369

[5] Eyice, 1962; 71

[6] Frelly, 2008; 114

[7] Sarı Saltuk, eski Türk efsanelerine dayanan bir kişiliktir. Orta Asya öykülerinden 13. yüzyıl “alp-eren” dervişliğine uzanan, zaman dışı (anakronik) bir kahramandır.

[8] Yunanca "Aya" (veya Agia/Ayia), "Azize" (kutsal kadın) anlamına gelir ve erkekler için kullanılan "Aziz" kelimesinin Yunancası "Ayos" (Agios/Ayios)’tur. Ancak her ikisi de yaygın olarak “Aya” biçiminde kullanılır.