24 Haziran 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi XI (Osmanlı Dönemi Kazıları-1)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi XI

(Osmanlı Dönemi Kazıları-1)

  

Osmanlı'da arkeolojik kazılar 19. yüzyıl ortalarına kadar genellikle Batılı araştırmacıların izinli veya izinsiz define arama faaliyetleri şeklindeydi. Devletin ilk resmi müzesinin kurulması ve Osman Hamdi Bey’in çalışmalarıyla modern arkeolojik kazıların temelleri atılmış, Asâr-ı Atîka Nizamnameleri ile tarihi eserlerin yurt dışına kaçırılması yasaklanmıştır.

Osmanlı dönemindeki arkeolojik faaliyetlerin tarihsel gelişimi şu şekilde özetlenebilir:

Batılıların İlk Kazıları: 19. yüzyılın ortalarında İngiliz ve Alman arkeologlar Bergama, Nemrut, Halikarnas ve Efes gibi antik kentlerde büyük çaplı kazılar yaptı.

Babil Kazıları: 19. yüzyılın sonlarına doğru Almanlar Babil harabelerinde sistematik kazılar yürüttü. Alman bilim insanları Robert Koldewey ve Eduard Sachau öncülüğünde Babil harabelerinde büyük çaplı kazılara başlandı.

Troia, Efes ve Bergama Kazıları: Avusturyalı ve Alman ekipler tarafından yürütülen bu kazılarda ortaya çıkarılan eserlerin (örneğin Bergama Sunağı) birçoğu Avrupa'ya götürüldü. Aynı zamanda Miletos ve Priene gibi bölgelerde Alman ve Avusturyalı ekipler kalıcı kazı evleri kurarak uzun soluklu bilimsel projeler başlattı.

Günümüzde devam eden arkeolojik çalışmalarda Osmanlı dönemine ait katmanlar ve kalıntılar da titizlikle incelenmektedir. İzmir Smyrna Agorası ve Eskişehir Karacahisar Kalesi gibi yerleşkelerde Osmanlı dönemi yapıları bilimsel ekiplerce gün yüzüne çıkarılmaya devam etmektedir.

Osman Hamdi Bey Dönemi: İlk Türk arkeolog olarak kabul edilen Osman Hamdi Bey’in Nemrut Dağı ve Sayda (Sidon) Kazıları Türk bilim insanlarının gerçekleştirdiği ilk sistemli ve büyük arkeolojik kazılardır. İstanbul Arkeoloji Müzesi'ni (Müze-i Hümayun) kuran Osman Hamdi Bey, İskender Lahdi gibi önemli eserleri müze koleksiyonuna kazandırdı.

Ayrıca bu dönemde, ülkedeki arkeolojik faaliyetlerle ilgili oldukça önemli kararlar alındı.

1846’da Sultan Abdülmecid döneminde, Fethi Ahmet Paşa'nın öncülüğünde İstanbul Aya İrini Kilisesi'nde ilk resmi Osmanlı müzesi kuruldu. Kazılar yeni bir sisteme bağlandı. Osman Hamdi Bey'in katkılarıyla çıkarılan Asâr-ı Atîka Nizamnameleri ile (1869, 1874 ve 1884); tarihi eserlerin mülkiyeti devlete (Osmanlı'ya) bağlandı ve izinsiz kazı yapılması ile yurt dışına eser çıkarılması yasaklandı.

Yine de ilk dönem başlatılmış olan kazılarının tahribatı ve talanı tümüyle engellenemedi.


 

Troia (1871-1873)

 

Türkiye topraklarında yabancılar tarafından gerçekleştirilen ilk kazı 1871 yılında Çanakkale'deki Troia (Truva) Antik Kenti'nde Alman Heinrich Schliemann tarafından başlatılmıştır.

Alman tüccar ve define arayıcısı Heinrich Schliemann, Homeros’un İlyada destanındaki efsanevi Troya'yı bulmak amacıyla 1870'lerde Çanakkale Hisarlık Tepe'de kazılara başladı. Schliemann, destansı şehri ortaya çıkarma tutkusuyla çok sayıda tarihi katmanı tahrip etse de, "Priamos Hazinesi" zannettiği buluntuları kaçak yollarla Osmanlı topraklarından çıkardı.

Hisarlık Tepe mevkinde 1871-1890 yılları arasında yürüttüğü kazılarda, antik kentin izini sürmek için höyüğü derinlemesine yaran devasa bir çukur açtı. Modern arkeolojik yöntemlerden yoksun bir şekilde, Homeros'un Troya'sını bulmak amacıyla daha derinlere inmeye çalışırken üst katmanlardaki paha biçilemez kalıntıların zarar görmesine yol açtı.

Schliemann, Osmanlı Devleti'nin hak taleplerini hiçe sayarak hazineyi yurt dışına kaçırdı. Günümüzde bu eserlerin önemli bir kısmı Rusya'daki Puşkin Müzesi'nde bulunmaktadır.

Schliemann, bulduğu hazinenin Troya Savaşı dönemine ait olduğunu iddia etse de, daha sonra yapılan bilimsel incelemeler bu eserlerin Troya Savaşı'ndan yaklaşık 1000 yıl öncesine ait olduğunu kanıtlamıştır.

Yaptığı tahribata rağmen Troya'nın varlığını ispatlayan ilk adımı atmış olsa da, günümüzde "amatör bir yağmacı" olarak anılmakta ve mirası çok yönlü eleştirilere konu olmaktadır.


 

Pergamon  (1869-1878)

 

Bergama (Pergamon) kazısı, arkeoloji tarihinin en eski, en köklü ve aynı zamanda Osmanlı döneminin en çok tartışılan, en dramatik kazı süreçlerinden biridir. Geçmişi 19. yüzyılın ortalarına dayanan bu çalışmalar, hem dünya çapında muazzam bir antik kentin gün yüzüne çıkmasını sağlamış hem de modern Türk müzeciliğinin ve eski eser yasalarının (Asar-ı Atika) şekillenmesinde dönüm noktası olmuştur.

Kazıların Başlangıcı ve Carl Humann: Bergama’daki ilk hareketlilik, Osmanlı Devleti'nin yol yapımı çalışmaları için bölgeye gönderdiği Alman mühendis Carl Humann ile başlar.

İlk Keşif (1864-1865): Humann, Bergama Akropolü'ndeki Bizans surlarının içinde üst üste yığılmış antik mermer kabartmaları fark etti. Bu parçaların, antik dünyanın yedi harikasından biri sayılan Bergama Zeus Sunağı'na ait olduğu anlaşıldı.

Resmi Kazılar (1878): Berlin Müzesi'nin desteği ve Osmanlı Devleti’nden alınan resmi izinlerle (1874 nizamnamesindeki boşluklar ve dönemin siyasi/maddi diplomatik ilişkileri kullanılarak) ilk büyük ve sistemli kazılar 1878 yılında Carl Humann ve Alexander Conze başkanlığında başlatıldı.Eserlerin Berlin'e Taşınması: Kazılardan çıkan devasa Zeus Sunağı parçaları, Akropol'den at arabalarıyla Dikili Limanı'na, oradan da gemilerle Berlin'e taşındı. Bugün bu eserler, Almanya'daki meşhur Berlin Pergamon Müzesi içinde sergilenmektedir.

Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte Bergama kazıları çok daha sıkı denetimlerle ve bilimsel iş birlikleriyle devam etti. Uzun yıllar boyunca Türk uzmanların katılımı ve Alman Arkeoloji Enstitüsü'nün (DAI)kurumsal başkanlığında (W. Dörpfeld, Th. Wiegand gibi isimlerle) yürütüldü. İlk dönemlerde sadece kraliyet ailesinin ve tapınakların yer aldığı "Yukarı Kent" (Akropol) kazılırken; sonraki süreçlerde halkın yaşadığı "Orta ve Aşağı Kent", devasa sağlık merkezi Asklepieion ve Mısır tanrılarına adanan tapınak kompleksi Kızıl Avlu (Serapeion) tamamen açığa çıkarıldı.

Bergama, sahip olduğu Helenistik, Roma, Bizans ve Osmanlı katmanlarının bütünlüğü sayesinde UNESCO Dünya Miras Listesi'ne dahil edilmiştir. Bergama (Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı), 22 Haziran 2014 tarihinde Katar'ın Doha kentinde düzenlenen 38. Dünya Miras Komitesi Toplantısı'nda UNESCO Dünya Miras Listesi'ne dahil edilmiştir.

Günümüzde Bergama kazıları, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın "Geleceğe Miras Projesi" kapsamında, Türk ve yabancı bilim insanlarının ortaklığında yıl boyunca kesintisiz olarak sürdürülmektedir.

1.400 Yıllık Bronz Kazan (2025): Kızıl Avlu yakınlarındaki "Mozaikli Ev" olarak adlandırılan Roma dönemi yapı kompleksinde, taş avludaki havuzun içinde orijinal konumunda hiç bozulmamış 1400 yıllık dev bir bronz kazan bulunmuştur.

Antik Roma Yolu ve Helenistik Kale: Bölgede yapılan yüzey araştırmaları ve kazılarda, antik Pergamon ile bağlantılı yeni bir Roma yolu ve savunma amaçlı kullanıldığı düşünülen Helenistik döneme ait bir kale kalıntısı keşfedilmiştir.

Yeni Koruma Alanları: Bergama ile Kınık ilçeleri sınırındaki Kurttepe Mevkii'nde tespit edilen Pergamon bağlantılı yeni arkeolojik kalıntılar, birinci derece arkeolojik sit alanı ilan edilerek koruma altına alınmıştır.

 

Devam edecek: Osmanlı Dönemi Kazıları-2 (Ephesos, Hattuşaş)

 

Kaynaklar:

 

Duchêne, Hervé (2002), Troia Hazineleri veya Schliemann’ın Düşü, YKY Yay.

TC. Kültür Bakanlığı Arşivi

World History Encyclopedia, 2026

 




24.06.2026, Ünye Kent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/karadeniz-arkeolojisi-osmanli-donemi-xi-osmanli-donemi-kazilari-1-5982

17 Haziran 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi X (Osmanlı Dönemi’nde Arkeoloji)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi X

(Osmanlı Dönemi’nde Arkeoloji)

 

“Osmanlı Arkeolojisi” olur da “Osmanlı Dönemi’nde Arkeoloji” olmaz mı?

Günümüzde “Osmanlı Arkeolojisi”nin ayrı bir bilim dalı haline geldiğini gördük. Batı’da arkeoloji biliminin doğuşuyla birlikte Osmanlı’ya yansıması nasıl oldu; arkeoloji alanında Osmanlı Dönemi çalışmaları nelerdi?

Şimdi de onu ele alalım.

 

Arkeoloji Biliminin Doğuşu ve Osmanlı ile İlgisi

 

Her şey İtalya’nın Pompei kentiyle başladı.

MS. 79'da Vezüv Yanardağı patlamasıyla küller altında kalan Pompei kentiyle yüzlerce yıl kimse ilgilenmedi, adeta unutuldu. Ancak 16. Yy.’da yeniden keşfedildi ve 1763’te Arkeoloji biliminin doğuşuna neden oldu.

İlk etapta definecilik veya hazine avcılığıyla başlayan eski kentlere olan ilgi, giderek  günlük yaşam nesneleri, freskler ve insan kalıntılarının açığa çıkarılmasıyla bilimsel bir araştırmaya dönüştü. Antik Roma kültürünü günümüze konservatif özellikleriyle taşıyan Pompei’nin ardından gözler, Arkeoloji için en cazip bölge olan Antik Yunan, Mısır ve Mezopotamya’ya yöneldi. Ancak bu topraklar, dünyanın en büyük imparatorluklarından birine sahip olan Osmanlı İmparatorluğu’na aitti.

Arkeolojik araştırmalar Osmanlı topraklarına gelip dayandığında, İmparatorluk “En Uzun Yüzyıl”ını yaşıyordu. 19. Yy.’da gelindiğinde Batı Emperyalizmi, Osmanlı’daki eski eserleri yağma yanında, casusluk ve imparatorluk topraklarını işgal amacı taşıyordu.

 

Osmanlı Topraklarında Arkeoloji

 

Osmanlı coğrafyası, Mezopotamya, Mısır, Antik Yunan ve Helenistik Dönem’e ait önemli kültür varlıklarına sahipti. Tarihin kaydettiği medeniyetlerin çok kıymetli eserleri bu imparatorluğun elindeydi. Roma ve İslâm Eserleri kategorisine dâhil edebileceğimiz eserleri de katınca Batı’nın gözü bir kez daha Osmanlı’ya çevrildi.

Fransız İhtilali sonrası gelişen milliyetçilik akımıyla birlikte toplumlar, etnik kimliklerini yaşadıkları coğrafyadaki eski eserlerle özdeşleştirmeye başladı. Avrupa devletleri arasındaki eski eser toplama yarışı ve müzelerin kurulması (British Museum, Louvre), Osmanlı topraklarındaki eserlere olan talebi artırdı.

Osmanlı yönetimi bu dönemde başlangıçta Batılıların taleplerine boyun eğdi, hatta bazı eserleri hediye olarak verdi; ancak zamanla eski eserlerin siyasi boyutunu keşfetmeye başladı.

1753 yılında British Museum’un kurulmasıyla birlikte eski eser toplayıcılığı başladı. Bu mücadele aynı zamanda Yakındoğu’daki güç rekabetiyle de bağlantılıydı. Öte yandan, özellikle Grek ya da Roma eserleri söz konusu olduğunda Avrupalılar bunlara kendi tarihlerinin geçmişe yönelik uzantıları olarak görmekteydi.

İlk başlarda Avrupa başkentlerinde kurulan müzelere eser toplama yarışının yanı sıra, bu durum geçmişteki Batı’nın ve Batı uygarlığının meşru ve paylaşımsız mülkü olduğunu iddia etmenin yolunu açmaktaydı.

Osmanlı Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Luksor dikilitaşını 1830’da Fransa’ya hediye etmesi, 1857’de Abdülmecid’den alınan izinle Halikarnas Mozolesi  (Halikarnasos Mausoleion) kabartma ve heykellerin İngiltere’ye götürülmesi, Pergamon Zeus Sunağı’nın Berlin’e taşınması resmi kanalla yapılan antik eser yağmalarıydı.

Fransa’ya hediye edilen Luksor dikilitaşını taşıyan geminin komutanı Verninac de Saint-Maur’un sözleri, tarihe düşülmüş acı bir ifadedir:

“Fransa, bir dikilitaşı, Nil Nehri’nin taşıdığı ve durmadan yükselmekte olan çamurdan veya bugün bile bu zarif taştan iğnelere sadece devrilmelerinden korktukları ve devrildikleri takdirde döküntülerini yontmaktan aciz olacakları için saygı gösteren Türklerin vahşi cehaletinden kaçırmakla, antik eserlerin kıymetini bilen yegâne kişiler oldukları için hepsine sahip olmayı hak eden Avrupa’nın ilim çevrelerinin minnettarlığına layıktır. Eskiçağ, meyvelerini toplamak amacıyla onun toprağını sürenlerin doğal hakkı olan bir ülkedir.“

 

Tanzimat’tan Önce Osmanlı’nın Eski Eserlere Bakışı

 

Bu dönemde Osmanlı devletinin eski eserler konusunda bir bilgiye sahip olmadığı görülmektedir. Osmanlı yöneticileri antik şehirleri, daima yapı malzemesi sağlanan bir taş ocağı olarak görmektedirler.

Bu durum, daha Selçuklular devrinde başlamıştır. Osmanlı, Baalbek ve Mısır’dan getirilen sütunlar Süleymaniye Camii’nde, Girit Savaşından sonra elde edilen iki sütun yerinden sökülerek Yeni Cami’de, Bergama’daki kilise harabesinden sökülen sütunlar Nuriosmaniye Camii’nin yapımında kullanılmıştır. Kaynaklara bakmaksızın bu örnekler çoğaltılabilir: Civarımızdan pek çok tarihi yapıda olduğu kadar pek çok eski yapı da antik çağın yazılı ve süslemeli malzemesinin sökün edilerek kullanıldığı görülebilmektedir.

Dış ülkelerden gelen eski eser avcılarına ise Padişah hükmüyle “ikram” söz konusudur. “Bu taşlardan ziyadesiyle bulunduğundan isteyene verilmesi” hükmolunmuştur. Hatta bazı nadir parçalar, sarayın özel konuklarına hediye verilmektedir.

Özetle; Osmanlı yöneticileri antik şehirleri, yeni binalar için bedava yapı malzemesi sağlayan birer "taş ocağı" olarak görmekteydiler.





 

19. Yüzyıl Başında Avrupa Etkisiyle Arkeolojinin Keşfi

 

Fransız İhtilali sonrası gelişen milliyetçilik akımıyla birlikte toplumlar, etnik kimliklerini yaşadıkları coğrafyadaki eski eserlerle özdeşleştirmeye başlamıştır.

Avrupa devletleri arasındaki eski eser toplama yarışı ve müzelerin kurulması (British Museum, Louvre), Osmanlı topraklarındaki eserlere olan talebi artırmıştır.

Osmanlı yönetimi bu dönemde başlangıçta Batılıların taleplerine boyun eğmiş, hatta bazı eserleri hediye olarak vermiştir; ancak zamanla eski eserlerin siyasi boyutunu keşfetmeye başlamıştır.

Eski eserlerin yurt dışına kaçırılması ve kazıların suistimal edilmesi, devlette bir kızgınlık uyandırmış ve ilk yasal adımların atılmasına zemin hazırlamıştır.

Müzecilik ve Kanuni Düzenlemeler Dönemi (1869 ve Sonrası): 1869 yılında Müze-i Hümayun'un kurulması ile eserlerin devlet eliyle toplanması ve korunması süreci resmen başlamıştır. Aynı yıl çıkarılan fermanla, eyaletlerdeki arkeolojik buluntuların merkeze gönderilmesi zorunlu kılınmıştır.

Osman Hamdi Bey'in müze müdürlüğü döneminde, bilimsel arkeolojik çalışmalar (Nemrut Dağı, Sayda kazıları) hız kazanmıştır.

1874 Nizamnamesi ve hukuki yaklaşımlar: Eski eserlerin 1/3'ünü bulana, 1/3'ünü arazi sahibine verilirken; 1884 Âsâr-ı Atîka Nizamnamesi ile tüm eserlerin mülkiyetinin tamamen devlete ait olması ilkesi getirilmiş ve yurt dışına çıkarılması kesin olarak yasaklanmıştır.

Son dönemde müzeler, sadece bilimsel kurumlar değil, aynı zamanda Avrupalı ziyaretçilere devletin varlığı ve gücü hakkında mesaj veren ideolojik araçlar haline gelmiştir. Osmanlı toplumunun son dönemdeki bu uyanışı, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum sancılarını içinde barındırır.

 

Devam edecek: Osmanlı Dönemi Kazıları

 

Kaynaklar:

 

Shaw, Wendy M. (2004), Osmanlı Müzeciliği, İletişim Yay. İstanbul

Hisar, Abdülhak Şinasi (2010), Türk Müzeciliği, (Yayına haz. Necmettin Turinay), YKY, İst.

Türker, Atila (2022), Osmanlı’nın Gözünde Arkeoloji, Samsun, OMÜ Ders Notları

Özbalaban, Onur Sefer (2004), Çanakkale Onsekiz Mart Üni. Yük. Lis. Pr.

17.06.2026, Ünye Kent

 

10 Haziran 2026 Çarşamba

Eğitimci Murat Yılmaz ve Kekir Kalesi

 


Eğitimci Murat Yılmaz ve Kekir Kalesi

 

Murat’ı sonsuzluğa uğurlayışımızın ardından 20 yıl geçmiş...

Ne kadar çabuk ve acımasız geçmiş zaman.

Daha dün gibiydi: “Haydi teyzemoğlu, Akkuş’a gidiyoruz, Kekir Kalesi’ne” demişti, 2003 yılında ve Ekim ayının 5’inde iki araçla yola koyulmuştuk.

Kekir Kalesi henüz adı sanı bilinen bir tarihi miras değildi. Tokat (Erbaa)-Ordu (Akkuş) sınırındaki bu tarihi kale defineciler dışında kimsenin ilgi alanında değildi.

Kalenin burçlarından biri ayakta kalmayı başardığı için “Dibek Kalesi” adıyla da anılmaktadır. Kevgir ve Keygür adı yanında, bir söylenceye dayanarak yörede “Keçi Kalesi” adıyla da bilinmektedir.


 

Kevgir’e Yolculuk

 

Kale’ye ilişkin bilgilerimiz, yöre halkının kalede olduğunu rivayet ettiği kilolarca altından ibaretti. Bazıları iyice abartıp, 60 ton altından bahsediyordu. Ama bizim ilgi alanımız bahsedilen altınlar değildi.

Kale hakkında İlk bilimsel veri, A. Bryer-D. Winfield’in “The Byzantine Monuments and Topography of the Pontos” adlı eseriydi. Eser henüz dilimize çevrilmemişti. Ünye’yi ziyaret eden yabancı bir akademisyenden alınan metnin Ünye’ye ait kısmını Türkçe’ye çevirttik:

“Türkmen ve Yunan toplulukları için orada Oinaion’nun sadece güneyinde sahilde ya da sahile yakın yan yana bulunan Derebeyi tarzı Çaleoğlu Kalesi’nde yaşayan Hacı Ömer’in oğlunun daha sonra evi kuvvetlendirdiği olasıdır. Bir diğer olasılık da (eski adı KARAKUŞ) olan AKKUŞ’un iletişim merkezine ve ufak dağın yaklaşık olarak 13 km batısındaki Kekir Kalesi (ya da MAHALLE KALESİ) olduğudur. Temelleri klâsik olan işbu ürkütücü kale Neokaisareia’dan Oinaion’daki Ortaçağ’a özgü konumda (ancak modern tarzda değil) bulunan ve bilhassa bu noktada hoş olan Rhododendron (Orman gülü) fundalıklarının üzerindeki otlak alanlara sahip dağ yolu güzergâhında baskın konumda olacaktır.”[1]

Diğer bilgi Trabzon Tarihçisi Mihail Panaretos, Kroniklerinde bulunmaktadır.

Panaretos Kroniklerinde tahttan indirilen Trabzon Rum İmparatoru Büyük Komnenos’un 1341’de Oinaion’a (Ünye) sürgün edildiğini yazar. 1347’de Oinaion ve Aziz Andreas (büyük olasılıkla Yoson Burnu) Türkler tarafından fethedilir. 1357 Kasım’ında Emiroğulları Maçka’yı alır ve sekiz ay sonra; Ağustos 1358’de Basil Kommenos’un kızı Theodora Komnene, Bayram beyin oğlu Hacı Ömer’le diplomatik bir evlilik gerçekleştirir.

Bu evlilik nedeniyle Emiroğlu Hacı Ömer’in kalesini ziyaret eden Panaretos, bu mekanın Ünye’nin güneyindeki Çaleoğlu Kalesi (Ünye Kalesi) olabileceği üzerinde durur.

Diğer ihtimal, Akkuş’un (daha önceki Karakuş) küçük dağ ve iletişim merkezinin yaklaşık 13 km. batısında yer alan Kekirkalesi’dir.[2]

 

İşte bu bilgiler ışığında 5 Ekim 2003’te, “Yerel Tarih Grubu” olarak Kevgir Kalesi’ne ilk ziyaretimizi yaptık.




 

Kekir Kalesi’nin Tescili

 

Tarihi kale, bizim ziyaretimizden üç yıl sonra Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından “Taşınmaz Kültür varlığı ve Arkeolojik Sit Alanı” olarak tescillendi.       

Türkiye Kültür Portalı’nda “Anıt” olarak yer alan “Kevgir Kalesi”,  22 Haziran 2006 tarihinde “22.06.2006 / 127” tescil kararıyla kayıtlıdır.

(Murat Yılmaz’ın aramızdan ayrıldığı 12.06.2006 tarihinden on gün sonra…)

Tescil bilgileri kısaca şöyledir: 

Genel Tanım: Kale

Mahalle- Köy – Mevkii: Tokat - Erbaa

Adres: Doğanyurt Bucağı-Akgün Köyü

Ayrıntılı Tanımı: Kevgir Kalesi ismiyle bilinen kale; Erbaa ilçesi, Doğanyurt Bucağı, Akgün Köyü sınırları içerisinde Şahinkaya Baraj alanında kalmaktadır. Akgün Köyü, Ordu ili Akkuş ilçesi ile sınır teşkil eden Tifi Çayı üzerinde yer almaktadır. Ormanlık bir alanda, yalçın kayalıklar üzerinde kuzey-güney ekseninde kurulan kaleye ulaşım bugün için güneyden sağlanabilmektedir. Kuzey ve batısı kayalıklardan oluşan kaleye güney cephede dar bir alandan girilmektedir. Burada kayaya oyulmuş dört basamaklı bir merdivenle kale üzerine çıkılmaktadır. Girişin doğu tarafına moloz taşlardan set şeklinde bir duvar yapılmıştır. Bu duvarın güneyinde yaklaşık 6 m. çapında, 5 m. yüksekliğinde silindirik bir yapı yükselmektedir. Ayrıca kalede bir sarnıç, sarnıcın güneyinde de kale bünyesi içerisinde bulunabilecek çeşitli yapılara ait temel izleri görülmektedir.


 

Kekir Kalesi’nde Defineci Tahribatı 

 

10.09.2018 tarihli haber: “Ordu’da 10 yıllık define kazısı fiyasko ile sonuçlandı!”

Akkuş ilçesi Alan Mahallesi yakınlarındaki Kevgir Kalesi'nde bulunan 3 odalı mağaranın altında [sözü edilen yer, kaledeki kaya mezarıdır] bir papazın gizlediği öne sürülen 60 ton altını çıkartmak için 7 ortaktan oluşan bir grup 2008 yılında harekete geçti. Ordu Müze Müdürlüğünden ruhsatlı olarak alınan bir aylık kazı izninin ardından paletli kepçe dâhil tüm araç ve aletler kullanıldı. Ancak bir aylık arama süresinde bir şey çıkmadı.

 Aynı grup resmi arama izinlerini her yıl yenileyerek 10 yıl boyunca aynı noktada arama yaptı.

Define talanı, kaleye ilişkin bir söylenceye dayanmaktadır.

Darphane kalesi olarak adlandırılan Kevgir Kalesi Efsanesi MÖ. 2. Yüzyıl’a tarihlenen Pontus Krallığı dönemine dayanır. Bu dönemde kalenin darphane olarak kullanıldığı rivayet edilir. Kale'de altını işleyen işçiler bu sırrı sızdırmamaları için zehirlenerek öldürülmüştür. Kale içindeki geçiş tünelleri ve altın potalarının bulunduğu dehlizler taşlarla doldurularak kapatılmış, ve altınlar cesetlerle  birlikte yer altına gömülmüştür.

Bir efsaneye dayanan ve on yıl boyunca “yasal olarak” sürdürülen bu define arayışından hiç bir sonuç alınamamıştır.

 

Kekir Kalesi’ne Tarih Yolculuğu

 

Hasan Uğurlu Barajı'na akan Tifi Çayı, bir "U" yaparak kale topraklarını içine alıyor ve Erbaa toprakları kısmında kalmasına yol açıyor. Tifi Çayı'ndan 399 m kadar yükseklikte bulunan kale bugün coğrafî yönden Akkuş topraklarına daha yakın.

Bu tarihi mekana yolculuğumuz, sevgili Murat’ın aramızdan ayrılışından yıllar sonra da devam etti. Taşınmaz Kültür Varlığı olarak tescil edilmesine rağmen, defineci talanından kurtulamadığını bizzat gördük. Bu talanın “yasal izinle” yapılması bizi daha çok üzdü.

Ormangülü çiçekleriyle bezeli kaleyi son ziyaretimde sevgili Murat’ı andım; İsmail Uyaroğlu’nun dizeleriyle:

 

Demişti ki

bir gün biri

Yalnız acımız da

doğurgan olmalı bizim

Biz acı çekerken

Sabahsa iyi

Ama geceyse

Mutlaka ay doğmalı.

 

10.06.2026, Ünye Kent



[1] Anthony Bryer and David Winfield, The Byzantine Monuments and Topography of the Pontos.

[2] Aktaran: Anthony Bryer, David Winfield, Karadeniz’in Ortaçağ Dönemi Eserleri ve Topoğrafyası, Cilt 1, s. 190

3 Haziran 2026 Çarşamba

Çorum Spor ve Sarı Ünsal

 


Çorum Spor ve Sarı Ünsal

  

Geçtiğimiz hafa 1. Lig play-off finalinde Arca Çorum Futbol Kulübü, Esenler Erokspor'u 2-0 mağlup ederek Trendyol Süper Lig'e yükseldi.

Törenle şampiyonluk kupasını alan alan Arca Çorum Futbol Kulübü’nü bu vesileyle kutluyoruz.

Karadeniz’de 1. Lig’de top koşturan bir futbol kulübü daha oldu.

Çorum’un profesyonel fotbol geçmişine göz atınca, karşımıza Ünyeli bir futbolcu çıkıyor; Ünsal Sertkaya, diğer namıyla Sarı Ünsal.

Şüphesiz şampiyonluk mücadelesinde klübün tüm futbolcularının, çalışanların, spor klübünü çalıştıranların, yönetenlerin ve finansman sağlayan pek çok kişinin emeği vardır. 

Kim bilir Çorum futbolunun bu başarısında, yıllar önce Çorum’da top koşturan Ünyeli bir spocunun, Sarı Ünsal’ın da bir katkısı vardır.

Tam bu noktada Çorum - Ünye-arasındaki futbol bağlantısına biraz daha yakından bakalım.

 

Ahlatcı Çorum FK

 

1. Lig’den  Süper Lig'e geçiş yapan Arca Çorum Futbol Klübü’nün bir önceki sezonda adı, Ahlatcı Çorum Futbol Kulübü’dür.

Ahlatçı Çorum FK olarak tarihi, 1997 yılında Çorum Belediyespor olarak kurulmasıyla başlamıştır.

·         Kulüp, 2011-2012 sezonunda Bölgesel Amatör Lig'de şampiyon olarak Spor Toto 3. Lig'e yükselmiştir. 2013 yılında kulübün renkleri mavi-beyazdan kırmızı-siyaha değiştirilmiştir.

·         2018 yılında kulübün adı Yeni Çorumspor olarak değiştirilmiş, 2019 yılında ise şimdiki adı olan Çorum Futbol Kulübü olmuştur.

·         Aralık 2023'te kulübün adı, sponsorluğu nedeniyle Ahlatcı Çorum Futbol Kulübü olarak yeniden değiştirilmiştir.

·         Ağustos 2024’te Ahlatcı Çorum FK, Ahlatcı Holding ile isim sponsorluğu anlaşması yaptı.

 

Sponsorluk anlaşması nedeniyle Çorum Şehir Stadı'nda düzenlenen törende, Ahlatcı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Ahlatcı ile Ahlatcı Çorum FK Başkanı Oğuzhan Yalçın protokol imzaladı.

 

Arca Çorum FK

 

2024-2025 sezonu sonuna kadar “Ahlatcı” ismi ile mücadele eden Kırmızı-Siyahlılar, 2025-2026 sezonu için Sungurlu merkezli Türkiye’nin savunma sanayi iştirakçisi ARCA Savunma firması ile isim sponsorluğu anlaşması yapmıştır.

·         Ahlatcı Çorum FK iken,  2025-2026 sezonunda kulubün adı Arca Çorum FK olmuştur.

·         Çünkü kulübün Ahlatcı Holding ile arasındaki isim sponsorluğu anlaşmasının sona ermiş ve Arca Savunma Sanayi ile anlaşma sağlanmıştır.

·         Arca Çorum FK kulüp hisselerinin tamamı Balkar İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı ve Arca Savunma ortağı olan iş insanı Savaş Balçık'a aittir.

·         Savaş Balçık’ın yaptığı açıklamada memleketleri Çorum’a ve spora katkı sağlamak amacıyla kulübe isim sponsoru olduklarını belirtmiştir.

 

Çorum’un Futbol Tarihi

 

Çorum Spor’un kuruluş tarihi 1967 yılıdır.

"Kırmızı Şimşekler" Dönemi olarak adlandırılan bu dönemde klüp, kırmızı-siyahlı renklere sahipti ve Dr. Turhan Kılıçcıoğlu'nun kurucu başkanlığında uzun yıllar Türk  futbolunda mücadele etti.

·         Anadolu futbolunun bir parçası olan Kırmızı Şimşekler, bu dönemde önemli transferler yaptı.

·         Malatya Şeker Spor’dan Ünyeli futbolcu Ünsal Sertkaya’yı transfer etti.

·         Çorum Spor, 1997-1998 sezonuna kadar 1. Lig seviyesine kadar yükseldi.

·         Ancak artan maddi krizler ve borçlar, kulübü düşüşe sürükledi. Sürekli lig kaybederek amatör kümelere kadar gerileyen tarihi kulüp, kapanma noktasına geldi.

·         1997 yılında Çorum Belediyespor olarak kabuk değiştiren kulüp 2011-2012 sezonunda Bölgesel Amatör Lig'de şampiyon olarak Spor Toto 3. Lig'e yükseldi.

·         2014 tarihinde “mavi ve beyaz” renkleri ile logosu değiştirildi, yeniden kırmızı- siyah renklere dönüldü..

·         Aralık 2018'de takımın ismi Yeni Çorumspor oldu.

·         2018-2019 sezonu sonunda kulüp, 3. Ligden 2. Lig'e yükseldi.

·         Aralık 2019'da kulübün adı bir kez daha değişerek Çorum Futbol Kulübü oldu.

 

Ünsal Sertkaya (Sarı Ünsal)

 

"Sarı Ünsal" lakaplı Ünsal Sertkaya, 1944 Ünye doğumludur. Akranları gibi çok küçük yaşlarında futbol oynamaya başlayan Ünsal’ın, Ünye’de mahalle aralarında, Yalı Kumsalı’nda başlayan futbol serüveni Ünye amatör klüplerinde top koşturmakla devam etti.

1960’lı yıllarda Ünsal profesyonel futbolculuğa yöneldi. Forvet olarak oldukça hızlıydı. Toplara sert vuruşuyla isim yaptı. Malatya Şeker Spor’da Sarı Ünsal adıyla önemli bir oyuncuyken, sakatlandı. Çarpışme ve düşme sonrası, bel kemiğinde kırıklar oluştu.

Geçirdiği kaza futbol kariyerini etkilemedi. Malatya’dan Çorum’a transfer oldu.

Bundan sonrasını, kardeşi Rıfat Sertkaya’dan dinleyelim:

Babamla Çorum Spor maçını trübünde izliyorduk. Yanımızda bulunan seyirci ağabeyimi kastederek ‘Ünsal Malatya Şeker Spor’da oynadığı gibi, kimse onu tutamazdı, çok süratliydi.’ diyor. (Beli Malatya Şeker’de kırıldıktan sonra süratı düştü.)

Adam bizi tanımıyordu. Ağbimin hızlı koşan ve toplara çok sert vuran bir forvetti

Abim Ünyespor’dan Samsun Yol Spor’a transfer olmuştu. O zamanlarda Fenerbahçe’de gol kralı olan Osman Arpaçıoğlu aynı takımdaydı ve yedekti.”

 

Ünsal Sertkaya 15 nisan 2023 yılında Foça da 79 yaşında vefat etti.

 

Önemli not: Çorumspor’da farklı dönmelerde “Sarı” lakaplı iki isim vardı: Sarı Ünsal ve Sarı Ünal... “Sarı” lakabıyla anılan ilk futbolcu Ünyeli Ünsal Sertkaya’dır. İkincisi de 1978 doğumlu “Sarı Ünal” lakaplı Ünal Sarı’dır. Ünal Sarı, Çorum’ Spor’un eski bir futbolcusu ve futbol menajeridir.


 

Ünye 2026 Mayıs’ı sonunda iki değerini kaybetti. Bunlardan biri, sevgili arkadaşımız merhum Hulusi Sağlam’ın ağabeyi Avukat Ersoy Sağlam’dı. Diğeri Arap Ayhan lakaplı Ayhan Alkış’tı. Her ikisi de Ünyespor camiasının ve Ünye’nin önemli insanlarındandı.

 

Mekanları cennet olsun.

 

Ünye Tarih Araştırma Grubu

Ahmet Kabayel – Ahmet Derya Varilci

 

Kaynaklar:

 

Arca Çorum FK Resmi Web Sitesi

Rıfat Sertkaya

Çorum Haber Gazetesi

Çorum Hakimiyet

Yayla Haber

 

03.06.2026, Ünye Kent