28 Ekim 2026 Çarşamba

Fransa’da Neler Oluyor?

 


Fransa’da Neler Oluyor?

  

Hafta başından itibaren Paris’in kalbi sayılan Şanzelize Bulvarı, silahlı devlet güçleri tarafından işgal edildi. Liberalizm kavramının beşiği, uygulamadaki öncüsü Fransa’dan bahsediyoruz, hatırlayalım lütfen: “Liberté, égalité, fraternité”...


Özgürlük, eşitlik, kardeşlik!

Üç hafta önce yazmıştık: İsrailli tarihçi Harari’nin “Liberalizm” tespitinden yola çıkarak “Hangi Liberaliz?” demiştik.[1]

Yine Fransa, yine insanlar sokakta ve yine terör...

Fransa’da Neler Oluyor?

Liberalizmi tarihte ilk uygulayan topluluk Fransa, “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” sloganıyla 1789’da bir devrim gerçekleştirdi.

Odur budur, Fransa insanlık tarihinin “öncü” gücü kabul edildi.

1848-50 Fransa’da Sınıf Savaşımları, 1870 Paris Komünü, 1968 Mayıs Olayları...

Hepsi de Fransız kökenli.[2]    

Fransa’da son protesto dalgası, 17 Eylül’de Paris çevresindeki liselerde başlayan eğitim sistemi karşıtı gösterilerle ortaya çıktı. Öğrenci gösterileri anında geniş bir toplumsal harekete dönüştü. Hayat pahalılığı, ücretlerin alım gücünü koruyamaması, kamu hizmetlerine ayrılan kaynaklar ve hükumetin bütçe politikaları da protestoların gündemine girdi.

İşçiler, işsizler, öğrenciler, emekliler, sendikalar, göçmenler ve Sarı Yelekliler...

Liseli öğrencilerin başını çektiği hareketin destekçileri arasına girdi.

Liseli gençler bu defa Sarı Yelekliler’den rol kaptı, el aldı.


 

Kim Bu Sarı Yelekliler?

 

Fransızcada “Gilets Jaunes” olarak adlandırılan Sarı Yelekliler, 2018 yılında Fransa’da ortaya çıkan, belirli bir siyasi partiye veya tek bir lidere bağlı olmayan toplumsal protesto hareketidir. Adını, sürücülerin araçlarında bulundurmak zorunda olduğu fosforlu sarı yeleklerden alır.

Hareket, başlangıçta akaryakıt fiyatlarına ve planlanan yakıt vergisi artışlarına yönelik tepkilerle gündeme geldi. Ancak protestolar kısa sürede ekonomik eşitsizlik, satın alma gücünün azalması, vergi politikaları ve kırsal bölgelerde kamu hizmetlerine erişim gibi daha geniş konuları kapsadı.

Hareketin temel hedefleri arasında daha adil gelir dağılımı, referandum hakkı ve kamu hizmetlerinin iyileştirilmesi yer alır. Gösterilerde polis müdahaleleri ve şiddet olayları sıkça yaşandı.

 



 2026 Güz Eylemleri Nasıl Gündeme Geldi?


Tartışmaların önemli başlıklarından biri, Fransa’nın 2027 bütçesi için gündeme gelen yaklaşık 54 milyar avroluk mali düzenleme paketidir. Hükümet, bütçe açığını azaltmak amacıyla harcama kısıtlamaları ve gelir artırıcı önlemler üzerinde duruyor. Sendikalar ve protestocular ise bu politikaların ücretler, eğitim, sosyal destekler ve kamu hizmetleri üzerindeki olası etkilerine itiraz ediyor.

Öğrencilerin talepleri arasında okullara daha fazla kaynak ayrılması, öğretmen açıklarının giderilmesi ve eğitim koşullarının iyileştirilmesi bulunuyor.

Çalışanlar ve sendikalar ise ücretlerin artırılması, alım gücünün korunması ve sosyal hizmetlerin güçlendirilmesi gibi konuları öne çıkarıyor.

İşsizler ve göçmenler, nüfusları gibi sorunları da gün geçtikçe artmakta...

Emekliler ise bu gelişmelerden olumsuz yönde etkilenenlerin başında geliyor. Macron yönetimi, emekli aylıklarının dondurulması ve reel olarak geriletilmesi kararlarını savunuyor. Emeklilerden yapılan kesintilerden elde edilecek kaynağın milli eğitim bütçesine aktarılacağı  iddia edildi. Böylece kuşaklar arası dayanışma sabote edilecek ve ekonomik darboğazın mağduru gruplar birbirine düşürülecekti.

Ancak uygulamada bunu bile başaramadılar.

Hükümetin eğitim alanında 3 bin ek yedek öğretmen görevlendirme açıklaması yaptığı, bazı üniversite kayıt ücretlerine ilişkin artış planlarından da vazgeçtiği bildirildi.

Fransa’da bozulan sosyo-ekonomik yapıdan en karlı çıkan kesim Fransız Sağı idi.

2024 yılında yapılan erken genel seçimlerde Jean-Marie Le Pen’in Sağ Partisi RN (Rassemblement National-Ulusal Birlik), 10 milyon 4 yüz bin oy alarak rekor kırdı.

Aşırı sağ ittifak, ilk turda oyların yüzde 33,15'ini toplayarak birinci oldu.

Macron'un neoliberal politikaları, Fransız Sağı’nı güçlendirmekle kalmadı, yabancı düşmanlığını körükledi ve sosyal sorunlara yol açtı.

Fransa’da iktidardaki güçler protestocuların taleplerini karşılamak yerine Fransa’da daha büyük gösterilere zemin hazırladı. 

17 Ekim’deki gösterilerin büyük bölümü başlangıçta barışçıl yürüyüşler  biçimindeydi. Akabinde bazı kentlerde protestolar şiddet olaylarına dönüştü. Paris, Marsilya, Lyon ve Limoges gibi kentlerde polisle göstericiler arasında çatışmalar yaşandı; bazı mağazalar yağmalandı, araçlar ateşe verildi ve kamu binaları zarar gördü. Limoges kentindeki belediye binasında çıkan yangın, olayların en dikkat çekici örneklerinden biri oldu. Marsilya’da belediye binasına saldırıldı, Lyon’da ise turizm ofisleri ateşe verildi.

Başlangıçta basitmiş gibi görünen Liselilerin eylemi Fransa’yla sınırlı kalmadı. Paris’in bariyerlerle kapatılmış bulvarlarından Milano’nun gösterilerle sarsılan caddelerine, Brüksel-Midi istasyonunun barikatlarından Lizbon ve Tiran sokaklarına kadar Avrupa genelinde kitlesel bir öfke dalgasına dönüştü.

 

Fransa’daki Eylemlerin Siyasi Sonucu Ne Olacak?

 

Protestolar, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron yönetiminin son döneminde Fransa’nın ekonomik ve siyasi sorunlarını yeniden teşhir masasına yatırdı.

Bütçe açığı, kamu harcamaları, eğitim sistemi ve gelir dağılımı gibi konular hükümet ile muhalif gruplar arasında tartışmalara neden oldu. Buna karşın mevcut gösteriler müesses nizamı yıkılacak düzeyde görülmüyor. Hatta son gelişmeler. Sarı Yelekliler hareketinin 2018’deki etkisine ulaşıldığı anlamına da gelmiyor.

Bugünkü hareket, farklı talepleri olan grupları bir araya getirmiş durumda ancak bu grupların ortak bir siyasi program etrafında birleşmesi henüz söz konusu değil. Üstelik eylemlerin boyutu büyüyüp yaygınlaştıkça, iktidarın zor aygıtları da sahaya inmekte gecikmemiş, orantısız güç uygulamaya başlamıştır.

Fransa’daki gelişmelerin seyrini, hükumetin bütçe ve eğitim politikalarına ilişkin atacağı adımlar, sendikaların tutumu ve protestoların sonraki günlerde ne ölçüde devam edeceği belirleyecek.

Şimdilik Fransız İhtilali’nin önderlerinden Danton’un “Atılım, atılım, atılım!” dediği evreyi yaşıyor Fransa sokakları... Olan biteni, yalnızca Sarı Yeleklilerin geri dönüşü olarak değerlendirmek doğru değil. Eğitim sorunlarıyla başlayan gösteriler, hayat pahalılığı ve kamu hizmetlerine ilişkin kaygılarla birleşerek ülke çapında bir toplumsal tepkiye dönüştü. Sarı Yelekliler ise bu tepkinin içinde yer alan gruplardan biri olarak yeniden gündeme geldi.


 

Avrupa’ya Yayılan Öfke

 

Paris’in bariyerlerle kapatılmış bulvarlarından Milano’nun gösterilerle sarsılan caddelerine, Brüksel-Midi istasyonunun barikatlarından Lizbon ve Tiran sokaklarına kadar Avrupa genelinde kitlesel bir öfke dalgası yayılıyor. Televizyon bültenleri ve dijital medya akışları ise bu hareketliliği çoğunlukla aynı yüzeysel anlatıyla sunuyor: Biber gazı bulutları, alev alan çöp konteynerleri, polisle çatışan maskeli gruplar ve "kamu düzenini bozan" sokak kargaşası...

Oysa televizyon kameralarının odaklandığı anlık patlamaların ve gazete başlıklarının ötesine geçtiğimizde, sokaklardaki hareketliliğin münferit birer protesto gösterisi olmadığını anlarız. Karşımızda; İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen refah devleti modelinin çözülüşü, kemer sıkma politikalarının yıkıcı etkisi ve kamu kaynaklarının sermaye odaklarına transferiyle derinleşen sistemik krizler bütünü yer alıyor.

Avrupa sokaklarını dolduran kitlelerin öfkesini nasıl yorumlamak gerekiyor?

Fransa özelinde yeniden ivme kazanan Avrupa toplumsal hareketinin analizini sosyo-ekonomik boyutlarıyla ele alınca karşımıza neler çıkıyor?

 

Devam edecek: Avrupa Sokakları Ne Anlatıyor?

28.10.2026, Ünye Kent


Dipnot:

[1] 07.10.2026 Ünye Kent, “Hangi Liberalizm?” https://www.unyekent.com/kose-yazilari/hangi-liberalizm-6145

[2] “Meseleye Fransız bakmak” deyişi, siyasi literatüre geçen “eylemci” bakış açısını ifade eder.

21 Ekim 2026 Çarşamba

Christopher Nolan’ın "The Odyssey" Uyarlaması

 


Christopher Nolan’ın "The Odyssey" Uyarlaması

  

Teknolojinin, iletişim araçlarının ve günlük yaşam pratiklerinin baş döndürücü bir hızla dönüştüğü dijital çağda, binlerce yıllık antik mitler neden hâlâ ruhumuzda bu kadar derin bir karşılık buluyor?

İnsanlığın en eski hikayeleri, modern dünyanın karmaşasında yolumuzu aydınlatmaya nasıl devam edebiliyor?

Usta yönetmen Christopher Nolan, Homeros’un ölümsüz eseri Odysseia’yı sinemaya uyarlarken, sadece göz alıcı bir görsel şov sunmakla kalmıyor; anlatının katmanlarına inerek hikayenin en insani, karanlık ve duygusal özünü yakalamayı başarıyor.

Filmin açılışını Antik Çağ’ın görkemli bir ziyafet masasında başlatan, hatta kadrosunda rap sanatçısı Travis Scott gibi (anlatıcı) sürpriz figürlere yer vererek daha ilk saniyede izleyiciyi Bertolt Brecht tiyatrosunun  deneysel uygulamasına götüren Nolan, klasik mitolojiyi modern sinema diliyle yeniden tanımlıyor.

Geleneksel kalıpları yıkan reji tercihlerinden psikolojik derinliğe, analog film teknolojisinden (IMAX ) aykırı oyuncu seçimlerine kadar Nolan’ın bu epik uyarlamasından öne çıkan (kimilerine göre) bir başyapıt The Odyssey...

Geçtiğimiz hafta bıraktığımız yerden devam ediyoruz.


 

1. Savaşın Asıl Bedeli Eve Dönünce Ödenir:

 

"Görkemli Bir Kahramanlık" değil, ağır bir psikolojik travmayı

Nolan'ın uyarlamasındaki en büyük tematik sıçrama, anlatıyı yüzeysel bir kahramanlık gösterisi veya sığ bir görsel şölen olarak ele almamasıdır. Yönetmen, verdiği röportajlarda projelendirme aşamasındaki ana kıvılcımı, akıl hocası olarak gördüğü akademisyen Emily Wilson’ın 2017 tarihli Odyssey çevirisinden aldığını ifade eder. Wilson'ın eserinin girişinde yer alan "Tell me about a complicated man" (Bana karmaşık bir adamı anlat) cümlesi, filmin tüm duygusal ve tematik aksını belirler.

Uyarlamanın merkezinde savaşın yıkıcı görkeminden ziyade; insanın iç dünyasında bıraktığı ruhsal izler, vicdan azabı ve yaşanan ağır travmalar yer alır. Nitekim Agamemnon’un Troya’ya giriş sahnesi, Nolan’ın ikonik The Dark Knight (Kara Şövalye) üçlemesindeki o karanlık, tehditkar ve tekinsiz görsel atmosferi birebir beyazperdeye taşır. Savaş kazanılmıştır ama zafer, kasvetli bir psikolojik yükten ibarettir:

·         Odysseus (Matt Damon): Fiziksel olarak evine dönmeye çalışsa da ruhu hâlâ savaş alanında ve kıyımlarda kalmış, son derece yorgun bir adam olarak karşımıza çıkar.

·         Penelope (Anne Hathaway): Sadece evde çaresizce yol bekleyen pasif bir eş değildir; sabrı, zekası ve direnciyle bu ağır duygusal yükün en kritik taşıyıcılarından biridir.

·         Telemakhos (Tom Holland): Babasının arkasında bıraktığı bu ağır travmatik mirasla yüzleşmek zorunda kalan bir genç olarak anlatıya derinlik katar.

Savaşın insani yıkımını ve hissettirdiği ağır duygusal yükü özetleyen en sarsıcı değerlendirmelerden biri, gazeteci Ömür Gedik'in Hürriyet'teki eleştirisinde şu cümlelerle yer bulur:

"Üç saat boyunca savaşlar, yıkımlar, insan kayıpları izliyorsunuz ama benim gözyaşım tek bir sahnede aktı: Yıllarca bekleyen o yaşlı köpeğin ölüm sahnesinde..."


 

2. Kaba Güçle Kazanan Akhilleus’a Karşılık Akıl Oyunlarıyla Hayatta Kalan Odysseus

 

Mitolojik arka planı ve Nolan’ın reji tercihlerini doğru bir zemine oturtabilmek için Homeros’un iki büyük eseri olan İlyada ve Odysseia arasındaki temel yapısal zıtlıkları kavramak gerekir.

İlyada, tamamen savaşın getirdiği yıkımı, doğrusal bir zaman akışında kaba güç ve kontrolsüz öfkesiyle öne çıkan Akhilleus üzerinden anlatır.

Odysseia ise zeka, kurnazlık (metis), sabır ve geriye dönüşlerle (in medias res) örülü, modern roman tarzına öncülük eden karmaşık bir anlatıma sahiptir.

İki destan arasındaki bu temel farklar şu şekilde özetlenebilir:

 

Özellik

İlyada Destanı

Odysseia Destanı

Odağı ve Teması

Savaş, Askeri İhtişam ve Trajik Öfke

Eve Dönüş (Nostos), Hayatta Kalma ve Sabır

Kahraman Tipi

Akhilleus (Fiziksel Güç)

Odysseus (Akıl, Kurnazlık/Metis ve Strateji)

Kurgusal Zaman

Doğrusal ve Düz Zaman Akışı

Flashback'ler İçeren Karmaşık Zaman Akışı

Kader Algısı

Tanrıların Kesin Hükmü

Bireysel Seçimler ve Ahlaki Sorumluluklar

 


3. Aykırı Oyuncu Seçimleri ve "Evrensel" İnsan Teması

 

Nolan, alışılagelmiş klasik anlatı normlarının dışına çıkarak son derece görkemli ve ezber bozan bir oyuncu kadrosuyla karşımıza çıkar. Film afişlerinde öne çıkan Matt Damon, Tom Holland, Anne Hathaway, Robert Pattinson, Lupita Nyong'o, Zendaya ve Charlize Theron gibi tanınmış isimler, yapımın prodüksiyon ölçeğini gözler önüne serer. Yönetmenin bilinen normların dışına çıkan bu aykırı oyuncu seçimleri, Homeros’un eserinin "evrensel" bir insan teması üzerine kurulu olmasıyla açıklanmaktadır.

Filmde öne çıkan en aykırı oyuncu ve karakter yorumları şunlardır:

·         Zendaya (Athena): Yunan mitolojisinde zırhıyla babası Zeus'un başından doğan; miğfer, kalkan ve mızrakla simgelenen savaş tanrıçası Athena, bu filmde tamamen farklı yorumlanır. Dune (Çöl Gezegeni) filmiyle tanınan siyahi/melez oyuncu Zendaya'nın canlandırdığı Athena; yalnızca Odysseus'a görünen, başında örtüsü ve uzun elbisesiyle bir tapınak rahibesini andıran mistik bir tasvire sahiptir.

·         Lupita Nyong’o (Çifte Rol): Siyahi oyuncu Nyong'o, filmde iki kritik rolü birden üstlenir. Hem Troya Savaşı'nın çıkış nedeni olarak gösterilen Paris'in kaçırdığı Helen’i hem de Agamemnon’un sadakatsizlik ve trajedilerle sarsılan eşi Clytemnestra’yı canlandırır.


 

4. Dijital Çağda Analog Direniş: 640 Kilometrelik Ham Film

 

Yapay zeka üretimi efektlerin ve dijital bilgisayar teknolojilerinin sinemayı kuşattığı bir dönemde Christopher Nolan, analog çekim tekniklerine ve doğal ortamlara sadık kalarak adeta teknolojik bir direniş sergiler. Filmin çekimleri için yaklaşık 640 kilometre (2,1 milyon fit) uzunluğunda film kullanılmıştır. Bu miktar, her biri yaklaşık iki buçuk ila üç dakika çekim yapabilen devasa IMAX kameralarının magazinlerinin çekim boyunca aralıksız değiştirilmesini gerektirmiştir.

Nolan'ın sinema deneyimini fiziksel bir gerçekliğe dönüştürmek için kullandığı IMAX teknolojisinin öne çıkan 4 temel özelliği şunlardır:

Dev Ekranlar: Standart sinema ekranlarından çok daha büyüktür ve izleyicilere her ayrıntıyı kapsayan geniş bir görüntüleme alanı sunar.

Yüksek Çözünürlük: Standart film formatlarına kıyasla çok daha yüksek çözünürlükte çekim yapılarak inanılmaz derecede net ve keskin görüntüler elde edilir.

Özel Ses Sistemleri: Özel hoparlör konfigürasyonları ve ses efektleri ile izleyiciyi anlatının tam ortasına bırakan etkileyici bir atmosfer yaratır.

Özel Kamera Teknolojileri: Yüksek çözünürlüklü devasa film formatlarıyla çekim yapan bu oldukça iri ve ağır kameralar, set boyunca altı kişilik özel bir ekip tarafından taşınmıştır.

 

5. Tanrılara Meydan Okuma ve 10 Yıl Süren Pişmanlık

 

The Odyssey afişlerinde öne çıkan iki temel görsel simge bulunur: Tahta at hilesi ve Troya’nın külleri arasında yer alan Athena heykelinin kesik, tahrip edilmiş başı.

Film, bu iki görsel üzerinden ahlaki bir sorgulama yürütüyor.

Mitolojide konukları ağırlamakla ve masumiyeti korumakla ilgili sarsılmaz bir ilke olan "Zeus Yasası" (Tanrı misafiri imgesi), zafer kazanmak uğruna kurgulanan tahta at hilesiyle çiğneniyor.

Zeka ve bilgeliğe yaslandırılan bu stratejik eylem; Troya kentiyle birlikte Tanrıça Athena heykelinin tahrip edilmesine ve masum bir kızın öldürülmesine yol açıyor.

Afişlerde yer alan "Tanrılara meydan oku" (Defy the gods) mottosuyla işlenen bu durum, Odysseus’un 10 yıl süren zorlu dönüş yolculuğunda ağır bir vicdan yüküne, pişmanlık ve bedel ödeme sürecine dönüşüyor.

 

6. Değişmeyen 3 Bin Yıllık Anlatı ve Farklı Yorumlar

 

İletişim araçlarımız ve yaşam biçimlerimiz ne kadar değişirse değişsin; insana dair kibir, kayıp, aşk, güç arzusu ve statükoyu koruma gibi temel temalar MÖ 800’lerden beri aynı sağlam kurgusal kalıpla bizlere ulaşmaktadır. Aristoteles’in Poetika eserinde teorize ettiği ve Joseph Campbell’ın "Kahramanın Sonsuz Yolculuğu" çalışmasıyla formüle ettiği bu kadim anlatı, bugün tükettiğimiz hemen hemen tüm çağdaş hikayelerin temelini oluşturur.

Öyle ki, filmin ideolojik ve rejisel tercihlerini en sert dille eleştiren sinema yazarlarından Orkun Alp Eğinlioğlu (Ortakoltuk) dahi, klasik anlatı kalıplarına mesafeli durmasına rağmen hikayenin sonunda bu kadim yapının kaçınılmaz gücü sayesinde bir "katharsis" (ruhsal arınma) yaşadığını itiraf etmiştir.

Bu mitolojik destan, tarih boyunca edebiyat dünyasında da çok farklı biçimlerde yorumlanmıştır:

Yannis Ritsos ("Umarsız Penelope" Şiiri): Ritsos, 20 yıl boyunca "sadık eş" rolüne hapsedilen Penelope'nin gözünden bakar. Penelope, dönen adamın kılığının ve görünüşünün değiştiğini fark eder ve karşısındaki kişinin zihnindeki kahraman olmadığını anlar. Toplumsal beklentilerle "Hoş geldin" dese de, özgürlüğü ve refahı bir "kafes"e dönüşür; istemediği bir adamla ömrünün sonuna kadar yaşamak zorunda kalışının trajedisini anlatır.

James Joyce (Ulysses): Odysseus'un Latin karşılığı olan Ulysses; çağdaş bir romanın adı olur ve modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri kabul edilir. Yazar, Dublin'de geçen tek bir gün üzerinden (16 Haziran 1904), üç ana karakter etrafında insanın içsel yolculuğunu epik bir dille anlatır.

Her birinde sonuç, anakronik (zamansız) bir insanlık hikayesidir.

Sinema sektörü devasa bütçelerle, gelişmiş IMAX kameralarla veya analog çekim teknolojileriyle ne kadar ilerlerse ilerlesin; bizleri sinema salonlarındaki o karanlıkta tutan asıl unsur teknolojik gövde gösterileri değildir. Bizi büyüleyen şey, Homeros’un binlerce yıl önce kurguladığı yalın, sarsıcı ve son derece insani hikaye temelleridir. Savaşın yıkıcılığı, eve dönme arzusu ve insanın kendi hatalarının bedeliyle yüzleşmesi çağlar değişse de ilk günkü tazeliğini korumaktadır.

Christopher Nolan bize şunu soruyor olsa gerek:

Binlerce yıldır şekil değiştiren ama özü değişmeyen yaşam yolculuğumuzda; modern insan olarak bizler kendi içsel savaşlarımızdan sonra gerçekten "eve" dönebiliyor muyuz?

Yoksa Odysseus gibi ruhumuzu o savaş alanlarında bırakmaya devam mı ediyoruz?

 

21.10.2026, Ünye Kent

14 Ekim 2026 Çarşamba

Odyssey

 

Odyssey

 

Ünlü yönetmen Christopher Nolan’ın "Odyssey" uyarlaması, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yoğun bir ilgi uyandırdı. Bizi asıl ilgilendiren yanı, yaklaşık bir buçuk yıl önce, film henüz çekim aşamasındayken bazı sahnelerin Ordu’da çekilecek olmasıydı.

Hatırlatayım, 19 Şubat 2026 tarihli Ünye Kent’te “Christopher Nolan'ın yeni filmi 'The Odyssey”'in bazı sahneleri, Türkiye'nin Ordu ilinin Perşembe ilçesine bağlı Yason Burnu'nda çekilecek.” haberi üzerinden bir makale yazmıştık...

Başlık: “Nolan’ın Odyssey Filmi ve Ordu” idi.

Maalesef çekimler için Yason Burnu tercih edilmedi.

Filmin lokasyonu IMDb’de Ordu-Türkiye olarak ilk sırada yer almasına rağmen, çekimler Yunanistan, ABD, Fas, İskoçya, Malta ve İtalya’da gerçekleşti. 

Ordu olarak Odyssey için bayağı bir beklentiye girmiştik...

Nolan’ın Ordu’da çekim yapacak olması, bölge turizmcileri tarafından büyük bir fırsat olarak görülüyordu. Turizmciler, Yason Burnu gibi tarihi ve doğal güzellikleriyle dikkat çeken şehrin, bu önemli film sayesinde uluslararası arenada tanınırlığını artıracağı görüşündeydi.

Olmadı. (Tıpkı 2004 yapımı Wolfgang Petersen’in Troy filminde olduğu gibi, Türkiye bu önemli yapımda da ıskalandı. )

(Ayrıntılı bilgi için bkz. https://www.unyekent.com/kose-yazilari/nolanin_odyssey_filmi_ve_ordu-5206.html)



Neyse, biz Odyssey filmine dönelim.




3 Bin Yıllık Destanın Nolan Sineması ile Buluşması

17 Temmuz’da vizyona giren 172 dakikalık (yaklaşık 3 saat süren) film, önemli bir mitolojik anlatıya sahip.

İzmirli Homeros’a atfedilen İlyada ve Odyssey Destanları, Antik Yunan edebiyatının en zengin yapıya sahip eserlerindendir. İlyada, MÖ. 1200’lerde yaşandığı düşünülen Troya savaşını konu alır. Akhileus ve Hector’un kavgasını işleyen destan, çağın özelliğini yansıtan zengin içeriğiyle öne çıkar.

Odysseia Destanı, İthaka Kralı Odysseus'un 10 yıl süren Troya Savaşı'ndan sonra vatanına dönmek için çıktığı 10 yıllık tehlikeli ve maceralı dönüş yolculuğunu anlatır.

10 yıl boyunca düşmeyen kent, Odysseus'un buluşu devasa tahta at hilesiyle fethedilir. Destanda doğrudan yer almasa da filmde bu konu ayrıntısıyla işlenir. Kentin nasıl yakalıp yıkıldığına da tanıklık eder.

10 yıl daha süren eve dönüş yolculuğu sırasında Odysseus, insan yiyen tek gözlü devler (Kykloplar), büyücü Kirke, deniz perisi Kalypso, canavarlar (Scylla ve Charybdis) ile denizcileri büyüleyen Sirenler gibi birçok tehlikeyle mücadele eder.

İthaka’da oğlu Telemakhos ile birlikte Odysseus’un dönmesini bekleyen karısı Penelope, 10 yıl boyunca ülkeyi yönetir ve Krallık tahtına göz diken taliplerini oyalamaya çalışır.

Christopher Nolan’ın 2023 yılında Oppenheimer ile kazandığı En İyi Film Oscar'ının ardından hayata geçirdiği bu ilk proje olan Odyssey, 2026 yazında vizyona girdiği andan itibaren muazzam bir merak ve devasa bir beklenti dalgası yarattı.

Homeros’un 3 bin yıllık destanını Nolan yeniden yazıyor. Filmin sadece yönetmeni değil senaristi ve eşi Emma Thomas ile birlikte yapımcısıdır. Nolan'ın "The Odyssey" filmi, mitolojik dünyanın ihtişamını, denizin gücünü ve karakterlerin yalnızlığını en gerçekçi ve etkileyici şekilde yansıtabilmek amacıyla tamamı IMAX film kameralarıyla çekildiği iddia edilmiştir.

IMAX formatı, dev negatif alanı sayesinde doğanın büyüklüğü ve denizin gücü gibi unsurların daha etkileyici hissedilmesini sağlar. Ayrıca, bu format "gözlüksüz üç boyut hissi" vererek izleyiciyi filmin içine çeker. Ancak, filmin çekildiği IMAX 70 mm formatını destekleyen salon sayısı sınırlıdır; dünya genelinde yalnızca 41 sinema salonu bu sisteme sahiptir.

Ünye’de gösterilme giren filmi ancak iki ay sonra Ankara’da izleme olanağı buldum.

Adından bunca söz ettiren Odyssey filmini Başkentin gözde mekânlarından Paribu Cineverse Atakule’de izledim. Ne yazık ki bu gözde mekan, IMAX 70 mm formatını destekleyen bir salona sahip değildi. Üstelik o matinede filmi izleyen sadece dört kişiydik. Böyle bir yapımın bu kadar çabuk izleyici kıtlığına düşmesi şaşırtıcıydı ve yapımın bizi derinden sarstığını söylemek oldukça zordu. Buna karşın bilet fiyatlarının “sarsıcı” olduğunu söylemek mümkün.

Filmle ilgili eleştirilere gelirsek...




Sinema Eseri olarak Odyssey Destanı

Daha önce birçok kez filme uyarlanan Odyssey Destanı, adından fazla söz ettirmemişti. Nolan’ın elinde bu yapım, sinema dünyasını radikal bir şekilde ikiye böldü. Peki, MÖ. 800’lerde yazılmış bir destan, nasıl oluyor da 2026 yılında sinema salonlarını doldurabiliyor ve eleştirmenleri yoğun bir tartışmanın içine çekiyor?

Sinema tarihinin iddialı uyarlamalarından biri olan bu yapımı ve arkasındaki binlerce yıllık kadim mirası daha iyi anlamanızı sağlayacak ayrıntılara daha yakından bakalım.

 1- Filmdeki en unutulmaz savaş sahnesi aslında Odysseia Destanı’nda Yok!

Film, görkemli bir ziyafet salonunda masanın üzerine çıkıp hikaye anlatan bir adamla açılıyor. Müzisyen Travis Scott’ın canlandırdığı (aynı zamanda filmin kapanış jenerik müziğini besteleyip seslendiren) bu anlatıcının aktardığı Troya Atı hikayesi, filmin en akılda kalıcı anlarından biri. Ancak Troya Atı olayı, Homeros’un Odysseia veya onun öncülü olan İlyada eserlerinde yer almaz! Nolan bu anlatıyı, Homeros'tan yüzyıllar sonra kaleme alınan Vergilius’un Aeneis adlı eserinden ve diğer antik şairlerin aktarımlarından derleyerek kurgusuna eklemiştir.

Görsel anlatımda ise Nolan geleneksel sinema kalıplarını tamamen yıkıyor. Zihnimizde yer eden "dört tekerlekli oyuncak at" imajı yerine; deniz kıyısında sığ sulara kısmen gömülmüş, sanki dalgaların arasından ve kumların altından arka ayakları üzerinde şahlanıyormuş gibi duran, yuvarlanan kütüklerden oluşan bir platform üzerinde taşınan devasa bir ahşap at tasarımıyla karşılaşıyoruz.

Bu ahşap yapının içine tıkıştırılmış olan Odysseus (Matt Damon) ve Menelaos (Jon Bernthal) gibi Yunan savaşçılarının klostrofobik halleri son derece fiziksel bir gerçeklikle işleniyor. Birbirine karışmış uzuvlar, havasızlık, günlerce süren bekleyiş ve hatta içeride Troya askerleri gelmeden önce ölen birkaç Greek askerinin çürüyen ceset kokusu... Sinema eleştirmeni Matt Zoller Seitz’ın da vurguladığı üzere Nolan, ceset kokusunun diğer insani kokuları bastırdığı bu ham ve klostrofobik anlatıyla, eski bir masalı tamamen taze, rahatsız edici ve dokunsal bir gerçeklikle sunmayı başarıyor.


          2. Eleştirmenler neden ikiye bölündü? "Başyapıt" mı, "Ruhsuz bir teknik fetişizmi" mi?

Odyssey, vizyona girmesiyle birlikte hem dünya basınını hem de yerli sinema yazarlarını radikal bir şekilde iki farklı cepheye ayırdı.

Övgü Cephesi: The Telegraph filmi tereddütsüz "yılın filmi" ilan ederken, The Times "her anlamda bir başyapıt" olarak niteledi. Guardian yazarı Peter Bradshaw filme 5 yıldız vererek yapımın heyecan verici bir hırs, cesaret, ciddiyet, cömertlik ve yetenek barındırdığını belirtti. Filmin IMAX çekimleriyle yaratılan devasa ölçek, analog görsel atmosfer ve zamanın akışıyla oynama yeteneği büyük takdir topladı. Filmde bilgisayar efektleri veya yapay zeka kullanılmaması, sinemanın hala bir sanat eseri olduğunu gösteriyor. İnsan emeğine ve dehasına dayanması, onun sıradan bir ürün olmadığını kanıtlıyor. 

Eleştiri Cephesi: Diğer tarafta ise rejisel ve anlatısal boyutlarda sert eleştiriler yükseldi. Nolan filmlerinin kronikleşen boğuk ses miksajı (oyuncuların sette kaydedilen diyaloglarının yüksek ses efektleri arasında kaybolması) ve Financial Times’tan Danny Leigh’in belirttiği çağdaş dil tercihlerinin dönem atmosferini zedelemesi filmi sıradanlaştırdığı biçiminde yoğun eleştiriler aldı. OrtaKoltuk yazarı Orkun Alp Eğinlioğlu ise filmin rejisel kusurlarını vurgulayarak; Akdeniz dünyasının Baltık coğrafyasıyla harmanlanmasını, kostüm ve mekanlardaki eklektizmi ve aksiyonun "2000 sonrası Hollywood savaş estetiğine" hapsedilmesini sertçe eleştirdi. Eğinlioğlu, filmin Homeros’un felsefi ve ahlaki öğretilerini yok sayıp "Katolik ögeler" ve "beyaz adamın tahakkümünü" merkeze alan bir teknik fetişizme dönüştüğünü savundu.

"Buradaki ölçek ve kapsam, açıkçası insanı hayrete düşürüyor. Bu, günümüz yönetmenlerinin çok azının hayal edebileceği, göze alabileceği veya gerçekleştirebileceği büyüklükte bir sinema örneği." — John Nugent, Empire

 Devam edecek: Yerli ve yabancı eleştirmenlerin Odyssey filmini değerlendirmelerine devam ve bize göre Nolan’ın Odyssey filmi nasıl bir yapım?

 

14.10.2026, Ünye Kent