25 Mart 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi - III

 


Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi - III

 

Osmanlı Arkeolojisi denince, Osmanlı Dönemi arkeoloji çalışmalarını değil, Osmanlı topraklarını kapsayan sahada yapılan arkeolojik kazıları ve araştırmaları anlarız.

Bu bağlamda Osmanlı Arkeolojisi günceldir ve arkeolojik açısından yeni bir alandır.

Ortadoğu ve Balkanlarda yapılan kazılarda, üst tabaka buluntuları (stratigrafik kabuk), çoğunlukla kazıya engel teşkil eden moloz yığını olarak görülür, süpürülüp atılırdı.

Aslında bu tabakada Osmanlı Dönemi seramikleri, yapı kalıntıları ve günlük yaşam nesneleri bulunmaktadır.

Bu tabakanın Osmanlı Dönemi’ni anlama açısından son derece önemli olduğu sonradan anlaşılacak ve Osmanlı Arkeolojisi adında yeni bir disiplin ortaya çıkacaktı.

Son dönem Yunanistan ve Balkan kazıları yanında, Ortadoğu’da ve Türkiye’de Osmanlı Arkeolojisi adı altında kazılar yapılmaya başlandı.

Osmanlı Arkeolojisi’nin önemli bir çalışma alanı da Filistin’de (günümüz İsrail toprakları) üzerindedir.

ABD’li Arkeolog Prof. Dr. Uzi Baram ve ekibi: “Küresel Tarihsel Arkeolojiye Katkılar” adı altında “Osmanlı İmparatorluğu'nun Tarihsel Arkeolojisi Yeni Bir Çığır Açıyor” başlığıyla Osmanlı arkeolojisini bilim dünyasına duyuruldu.[1]      


 

İsrail’de Arkeoloji ve Uzi Baram

 

ABD Massachusetts Üniversitesi'nden Antropolog Uzi Baram ve Lynda Carroll’un 2002 tarihli “A Historical Archaeology of the Ottoman Empire: Breaking New Ground“ adlı derlemesi, İsrail'de tarihsel arkeolojinin gelişimini anlatır.

Türkçe açılımıyla: “Osmanlı İmparatorluğu'nun Tarihsel Arkeolojisi:  Yeni Bir Çığır Açmak” adlı derleme (2002), Filistin’de tarihsel arkeolojinin gelişimini ele alır. Bu derlemede, orada yaşayan Yahudilerin arkeolojisi değil, 1917'ye kadar Filistin'i yöneten Osmanlı İmparatorluğu'na ait arkeolojik veriler ele alınır.  

Osmanlı İmparatorluğu, 1516'dan 1917'ye kadar Filistin'i yönetmiştir; imparatorluk kontrolünün niteliği ve Osmanlı yüzyıllarının mirası tartışmalıdır. İsrail'de arkeolojinin Osmanlı dönemini de içermesi yönündeki çeşitli çağrılardan on yıl sonra, kısmen bu tartışmaların bazılarını ele almak amacıyla, çeşitli arkeolojik projeler İsrail'de tarihsel arkeolojinin parametrelerini ortaya koymuştur. Orta Doğu'da tarihsel arkeoloji terminolojisiyle ilgili zorluklar kısaca ele alınmış ve bölgedeki tarihsel arkeolojinin Osmanlı İmparatorluğu arkeolojisi olarak tanımlanması savunulmuştur.

Bu amaçla Filistin'i bölgesel ve küresel değişim süreçleri bağlamında dört arkeolojik örnek kullanılmıştır: Tel el-Hesi, Ti'innik, Yocne'am ve Akko.


 

İsrail’deki Arkeolojik Çalışmalar ve Karşıt Eleştiri

 

İsrail'de arkeoloji, uzun süredir ulusal kimlik inşası ve tarihsel hak iddiaları (özellikle İncil dönemi) için araçsallaştırıldığından, Osmanlı dönemi gibi daha yakın tarihli İslam kültürü mirasları uzun süre göz ardı edilmiştir. Ancak, İsrail Eski Eserler İdaresi'nin son yıllardaki çalışmalarıyla Osmanlı dönemi arkeolojisine ilgi artmıştır.

Ulusal Kimlik Odaklı İsrail arkeolojisi, "demir çağı" ve "İncil arkeolojisi"ne odaklanarak, Yahudi tarihiyle doğrudan bağlantılı dönemleri (Yahuda Krallığı, İkinci Tapınak dönemi) ön plana çıkarmıştır.

Osmanlı Dönemi bu arkeolojik çalışmalarda ihmal edilmiştir.

Osmanlı dönemi, uzun süre "sömürgecilik" veya "yabancı yönetim" dönemi olarak görülüp, bilimsel kazılarda katman olarak dahi önemsenmemiştir.

Son dönem çalışmalarıyla durum değişmiştir.

Özellikle Kudüs, Yafa ve Akka gibi şehirlerde yapılan kurtarma kazılarında Osmanlı yapıları, seramikleri ve günlük yaşam kalıntıları üzerinde akademik çalışmalar artmaya başlamıştır.

İsrail’de bilim dünyası ile resmi ideoloji arasındaki bu karşıtlık, günümüz Netanyahu rejiminde daha da belirgin bir hal alır.

Soruna Antisemitizm’e yakın çevreler (Yahudi Düşmanı), oldukça ağır eleştiride bulunurlar:

Tanah’ın seçilmiş millet, vadedilmiş topraklar, Masada ve Bar Kohba gibi kahramanlık anlatıları ve öğretileri, İsrail devleti için hem övünülecek bir geçmiş hem de ortak bir ulusal ve kültürel kimlik inşası fırsatı sunmuştur. Bu fırsatların hayat geçirilmesinde temel aktörlerden biri, Kitab-ı Mukaddes arkeolojisi olmuştur.[2]

Vadedilmiş topraklar (Arz-ı Mevud), Yahudilik inancına göre Tanrı'nın Hz. İbrahim ve soyuna (İsrailoğulları) vermeyi vadettiği, Tevrat'da geçen kutsal bölgedir. Nil Nehri'nden Fırat Nehri'ne kadar uzanan, günümüzde Filistin, İsrail, Lübnan, Ürdün ve Türkiye'nin güneydoğusunu kapsayan geniş bir alanı ifade eder.

İsrail devletinin arkeolojik kazı, restorasyon ve tanıtım için tercih ettiği sitelerin, Yahudi tarihinde ve ulus kimliğinde etkili ve önemli olduğu açık bir şekilde görülmektedir.[3]

Bu konu (Osmanlı Arkeolojisi), aslında İsrail'de büyük ölçüde yok, zira arkeoloji uzun zamandır ulusal kimliği desteklemek için kullanılıyor. Örneğin, Silberman ve Small 1997), 1948 öncesi Filistin köylerinin (Kletter ve Sulimani 2016) ve sanayi alanlarının (Sasson 2019) incelenmesi dışında çok az çalışma yapılmıştır. Avrupa'da da, dini binalar ve yapılar (Silberman 2005) ve çeşitli toplama kamplarındaki Holokost'un (Shoah) maddi kalıntıları (Bernbeck 2018) araştırılmış olmasına rağmen, Orta Çağ sonrası Yahudi evlerinin arkeolojisi büyük ölçüde yok gibi görünüyor.[4]

Bazı araştırmacılar ise, İsrail’deki arkeoloji çalışmalarını siyasete bulaşmış bir olgu, Filistin topraklarının işgalini meşrulaştıran bir yöntem olarak ele almaktadır.[5]

 

Baram ve Carroll’un Osmanlı Arkeolojisi

 

İsrail Arkeolojisi’nde Osmanlı katmanları sıklıkla göz ardı ediliyor, hatta daha da kötüsü, uygun belgeleme yapılmadan mekanik yöntemlerle ortadan kaldırılıyor. Bu durum, kısmen, 1700 yılından sonraki Geç Osmanlı buluntularının İsrail yasaları uyarınca 'antik eserlere' sağlanan korumadan yararlanamamasıyla açıklanabilir, diyor Uzi Baram.

Bu ihmalin bir diğer nedeni ise bu maddi kalıntıların Arap ötekiyle, İsrail/Filistin üzerindeki rekabet halindeki ulusal iddialarla siyasi olarak ilişkilendirilmesidir.[6]

Tüm bu nedenlerin bir sonucu olarak 600 yıllık Osmanlı varlığı, Baran-Carroll derlemesine göre görmezlikten geliniyor. Klasik Arkeoloji Antik Çağ’ı yüceltirken; Yunanistan, Mısır, Mezopotamya üzerinden Tunç Çağı, Helenistik ve Roma dönemleri gibi “Altın Çağlar”a odaklanıyor. Oysa Tarihi Arkeoloji, küresel oluşumu salt Avrupa etkisine indirgemez. Kendi başına bağımsız bir dünya egemenliğinin üretim ilişkileriyle ve dünya pazarlarıyla olan etkileşimini (entanglement) inceler. Bunu yaparken geçmiş ile günümüz arasında bağlantı kurar, gündelik davranışların, tarımsal geleneklerin ve maddi kültürün toplumsal yapıdaki devamlılığını (etnoarkeoloji) araştırır.  Modern ulus-devletlerin inşa ettiği resmi “tarih “söylencelerine meydan okuyarak, etnik sınırların ve kimliklerin aslında ne kadar değişken olduğunu gösterir. 

 

Tarihin Sessiz Üreticileri

 

Baram ve Carroll’un derlemesi, sıradan insanların yaşamına odaklanır. Tarih genellikle seçkinler, devletler ve resmi belgeler tarafından yazılır. Arkeoloji ise belgelerde yer almayanların-köylülerin, kadınların, azınlıkların ve kırsal işçilerin-gerçek hikâyesini gün yüzüne çıkarır.

Kalıntılar (üretim araçları, seramikler, mimari) bu toplulukların pasif kurbanlar olmadığını, değişen dünya ekonomisine aktif uyum sağlayan direnişçi kitleler olduğunu kanıtlar.

Derlemede ayrıca 1699-1898 Osmanlı Girit’i ele alınıyor. 24 yıllık zorlu Kandiye kuşatmasının ardından, Venediklilerden alınan Girit’te yeni bir toprak rejimi uygulanıyor: Kiracı “çiftçi” sistemi ve devasa tarım arazileri. Köylü, kötü pişmiş arpa ekmeği, tuzlu zeytin, yabani otlar ve su tüketirken, et neredeyse bilinmiyor. Vergilerini ödemek için en iyi ürünlerini satıyorlar. Kaliteli buğday ekmeği ise yönetici elitlere ve kentlilere ayrılıyor.

Bu sisteme Doğu Girit’teki Vrokastro Bölgesi direniyor.

Köylüler, metochi denen mevsimlik, kuru taş evler inşa ediyor ve hasat-ekim zamanı bu evleri kullanıyorlar. Üretim merkezi konumunda metochilerden sonra en önemli yapı tahıl değirmenleridir. Bu değirmenler sadece tahıl öğütülen yerler değil, köyler arası buluşma noktasıdır. Devletin Haraç (onda bir) tarım vergisi ayni olarak bu değirmenlerde veya harman yerinde tahsil edilirdi.

En önemli üretim araçlarından biri tamamen ahşap ve taştan yapılan, hayvan gücüyle dönen zeytinyağı presleri idi. 19. yy.’da İtalya’dan gelen metal bağlantılarla, daha hızlı ve daha az emek gerektiren verimli ezme (kırma) makinalarına geçildi.

Bu maddi kalıntılar; dünya pazarlarının baskılarına, doğanın zorluklarına ve imparatorluğun vergi yüküne karşı sürekli uyum sağlayan, dinamik ve esnek bir hayatta kalma sisteminin kanıtlarıdır. Toprağın altındaki tarih bize gösteriyor ki, geçmişi şekillendiren asıl kahramanlar saraylarda değil, bu tarlalardadır.

 

Devam edecek: Osmanlı Dönemi III

 

Kaynaklar:

 

Baram, Uzi- Carroll, Lynda. 2010, Osmanlı Arkeolojisi,          Kitap Yay.

Baram, Uzi – Carroll, Lynda (Editors) – 2002, A Historical Archaeology of the Ottoman Empire Breaking New Ground (Contributions To Global Historical Archaeology), Kluwer Academic Publishers, New York; Created in the United States of America

Toprak, Bilal. (2023). İsrail’e Dönüş Miti Bağlamında Kutsal Metnin Araçsallaştırılması, Artuklu Akademi, Makale

Yahya, A. H. (2010). Heritage Appropriation in the Holy Land, Controlling the Past, Owning the Future: The Political Uses of Archaeology in the Middle East. ed. Bradley J. Parker vd., University of Arizona Press. Tucson.

Güler, Mehmet Emin. 2024,  İsrail’in Arkeoloji Disiplini Üzerinden Ulus Kimliği Oluşturma Çabası, TYB Akademi; 41: 168 -185

Kurt, Menderes. 2020, Filistin’deki İşgale Meşruiyet Üreten Bir Yöntem Olarak İsrail Arkeolojisi, Dergi Park, 35, Sayı: 1, 213 – 242

 

26.03.2026, Ünye Kent

Dipnot:

[1] Baram, Uzi – Carroll, Lynda (Editors) – 2002

[2] Toprak, 2023; 170

[3] Yahya, 2010: 143-144

[4] Güler, 2024; 168 -185

[5] Kurt, 2020; 2013

[6] Baram, 2002; 12-20

18 Mart 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi - II

 


Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi - II

 

Arşiv belgeleri her zaman tarihsel gerçekleri yansıtmaz. Çünkü arşivler daha çok onu oluşturan kesimin sübjektif görüşlerini yansıtır. Bilindiği üzere arşivler, yönetici erkin resmi tarih yazıcıları tarafından denetlenir ve gerçeklikten uzak olabilirler. Oysa toprağın altından çıkarılan günlük yaşam nesneleri objektiftir ve asla yalan söylemez.

Bu nedenle Prof. Dr. Halil İnalcık, çizmelerini giyerek bizzat sahaya inmiştir. Osmanlı’nın kabileden devlete geçtiği Bapheus (Koyunhisar) Savaşı’nın gerçekleştiği bölgeyi taramış, savaşın konumunu tam olarak saptayabilmiştir. Yapığı saha araştırmasıyla, savaşının asıl mekânını ve nasıl gerçekleştiğini belirlemiş, elindeki diğer belgelerle karşılaştırarak koyun hisar savaşını gerçek boyutlarına oturtmuştur.  

Koyunhisar’dan sonra çalışmalarını Karacahisar Kalesi kazılarına danışmanlık yaparak sürdürmüştür.

 


İnalcık ve Karacahisar Kalesi

 

İnalcık, sadece kuramsal düzeyde kalmamış, kuruluş dönemiyle ilgili stratejik noktalarda kazılar yapılmasını aktif olarak teşvik etmiştir.

Bu kapsamda, 1999 yılında başlatılan Eskişehir Karacahisar Kalesi kazılarında danışmanlık görevini üstlenerek arkeolojik verilerin tarih yazımına entegre edilmesine doğrudan katkı sağlamıştır

Halil İnalcık, Türk tarihçiliğinde yazılı belgeye dayalı klasik anlatımın dışına çıkarak, arkeolojik veriyi tarihin asli bir kaynağı haline getiren yeni ve farklı bir anlayışın öncüsü olmuştur.

Eskişehir Karacahisar Kalesi kazıları, Türkiye’de doğrudan Osmanlı dönemini araştırmaya yönelik en önemli arkeolojik çalışmalardan biri olarak kabul edilmektedir

Kaynaklarda bu kazılarda ulaşılan buluntulara dair şu bilgiler yer almaktadır:

·         Küçük Buluntular ve Seramikler: Kazılarda Osmanlı dönemine ait çeşitli küçük buluntulara ve seramiklere ulaşılmıştır.

·         Özellikle kaynaklarda yer alan görsellerde, bu kazılardan elde edilen Osmanlı dönemine ait bir lüle (toprak tütün piposu) örneği açıkça görülmektedir.

·         Maddi Kültür Verileri: Karacahisar gibi Osmanlı arkeolojisi kazıları; yazılı belgelerin eksik kaldığı konularda ekonomi, maddi kültür, askeri teçhizat, yerleşim ve nüfus gibi pek çok alana ışık tutan fiziki kanıtlar sağlamaktadır.

·         Tarihsel Kanıtlar: Prof. Dr. Halil İnalcık’ın danışmanlığında yürütülen bu çalışmalar, sadece nesnel buluntular elde etmekle kalmamış, aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemindeki stratejik yerleşim modellerini ve tarihi olayların geçtiği mekânları arkeolojik verilerle doğrulamıştır.

Karacahisar Kalesi kazılarında, kalenin sur duvarlarının yanı sıra yerleşim düzenine dair önemli mimari yapılar ve temeller gün yüzüne çıkarılmıştır. Kaynaklarda paylaşılan görsellerde, kale içerisinde birbirine bitişik nizamda inşa edilmiş çok sayıda oda ve mekândan oluşan yapı gruplarının temelleri açıkça görülmektedir.

Bu kazılar genel olarak şu yapısal ve kültürel verilere odaklanmaktadır:

·         Yerleşim Birimleri: Kaledeki sosyal yaşamı ve yerleşim modelini aydınlatan konut veya hizmet amaçlı kullanılan yapı kalıntıları.

·         Askeri Mimari: Kalenin savunma sistemine ve stratejik konumuna dair fiziki kanıtlar.

·         Maddi Kültür Kalıntıları: Yapıların yanı sıra bu mekânlarda gündelik yaşamda kullanılan seramikler ve lüle (tütün piposu) gibi küçük buluntular.

·         Bu arkeolojik veriler, Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemindeki yerleşim, nüfus ve askeri teçhizat gibi konularda, yazılı belgelerin eksik kaldığı noktaları tamamlamaktadır.

Bu kazılar, arşiv belgelerine yansıyan bilgilerin arkeolojik buluntularla desteklenmesi ve Osmanlı tarihinin maddi belgeler üzerinden yeniden yorumlanması açısından kritik bir rol oynamaktadır

Eskişehir Karacahisar Kalesi yanında Türkiye’de birçok Osmanlı kazısı projesi mevcuttur.

 

Türkiye’deki Diğer Osmanlı Kazı Projeleri

 

Türkiye'de Osmanlı dönemine ait kalıntıların incelenmesi, başlangıçta antik kent kazılarındaki üst tabakaların araştırılmasıyla başlamış, zamanla doğrudan Osmanlı odaklı projelere dönüşmüştür.

·         Harput Kalesi Kazıları: Kazıyı yürüten ekip tarafından doğrudan "Osmanlı Arkeolojisi" olarak adlandırılan bu çalışma; tarihçiler, sanat tarihçileri ve arkeologlardan oluşan disiplinlerarası bir kurul tarafından yönetilmektedir.

·         Edirne Yeni Saray (Saray-ı Cedîd-i Âmire): Edirne'de Osmanlı saray mimarisini ve yaşamını anlamaya yönelik devam eden kapsamlı kazılardır.

·         Kırklareli Demirköy Fatih Demir Dökümhanesi: Osmanlı askeri sanayisine ve teknoloji tarihine ışık tutan önemli bir endüstriyel arkeoloji projesidir.

·         İznik Çini Fırınları: Prof. Dr. Oktay Aslanapa tarafından başlatılan bu kazılar, arkeolojik yöntemlerin Osmanlı maddi kültür kalıntıları üzerine uygulandığı ilk çalışmalardan biri kabul edilir.

·         İstanbul Saraçhane Kazıları: Martin Harrison tarafından yürütülen bu kazılarda, Bizans tabakalarının yanı sıra Osmanlı İstanbul’una ait önemli buluntular ortaya çıkarılmış ve yayınlanmıştır.

·         Savaş Alanları Arkeolojisi (Gelibolu): Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi tarafından yürütülen; Conkbayırı, Anzak ve Arıburnu gibi bölgeleri kapsayan uluslararası projeler, Osmanlı askeri tarihine yeni bir boyut katmaktadır.

 

Dış Ülkelerde Osmanlı Kazı ve Araştırma Projeleri

 

Osmanlı arkeolojisi, özellikle imparatorluktan ayrılan ulus devletlerin kendi tarihlerindeki Osmanlı tabakalarını incelemeye başlamasıyla yurt dışında ivme kazanmıştır.

·         Yunanistan (Atina Agorası): Amerikalı arkeologlar tarafından yürütülen bu kazılar, prehistorik dönemden modern zamanlara kadar kesintisiz bir tabakalaşma (stratigrafi) sunması bakımından en iyi örneklerdir. Bu kazılarda bulunan Osmanlı dönemi seramikleri üzerine yapılan yayınlar, günümüzde halen bu alanda en fazla başvurulan temel kaynaklar arasında yer almaktadır. . Özellikle Alison Frantz'ın 1942 tarihli "Turkish Pottery from the Agora" adlı çalışması bu alandaki en önemli referanslardan biridir.

·         Ayrıca Mora, Mesennia ve Boeotia gibi bölgelerde geniş kapsamlı yüzey araştırmaları yürütülmüştür. Yunanistan, Osmanlı arkeolojisi ve özellikle Osmanlı seramikleri üzerine yapılan bilimsel çalışmalar açısından öncü konumdadır. Bu alandaki araştırmalar, Osmanlı dönemine ait maddi kültür kalıntılarının antik kalıntılarla birlikte tasnif edilip değerlendirildiği ilk örnekleri sunmaktadır.

·         Korint ve Kerameikos Çalışmaları: Atina Agorası'nın yanı sıra Korint (Corinth) ve Kerameikos bölgelerinde yapılan kazılarda da Osmanlı seramikleri ve lüleleri (toprak tütün pipoları) üzerine kapsamlı incelemeler yapılmıştır. Rebecca Robinson'un bu bölgelerdeki tütün pipoları üzerine yaptığı çalışmalar literatürde önemli bir yere sahiptir. Ayrıca Korint'te erken Osmanlı dönemine ait bir mezarlık da tespit edilmiştir. Bölgesel Yüzey Araştırmaları ve Yerleşim Modelleri, son yıllarda geliştirilen yeni metodolojilerle, arkeolojik seramik buluntuları arşiv kaynaklarıyla birleştirilerek değerlendirilmektedir. Bu kapsamda Mora (Morea), Mesennia, Boetia ve Argos gibi bölgelerde ve Ege adalarında (Sisam, Midilli, Kiklad Adaları) çok önemli sonuçlara ulaşılmıştır. Araştırmacı Athanasios Vionis, Orta Yunanistan'daki (Boeotia) Osmanlı köyleri üzerine yaptığı çalışmalarda seramikleri; konut dokusu ve gündelik yaşamla ilişkilendirerek incelemiştir. . Benzer şekilde Kiklad Adaları'ndaki Orta Çağ ve sonrası dönem maddi kültür varlıkları üzerine de kapsamlı araştırmalar yürütmüştür.

·         Adalar ve Diğer Bölgeler: Hector Williams tarafından Midilli'de (Mytilene) yürütülen çalışmalar, bölgedeki Osmanlı seramik varlığını aydınlatmıştır. Ayrıca Girit (Crete) ve Kıbrıs gibi adalarda da arazi kullanımı ve yerleşim modellerini anlamaya yönelik seramik odaklı araştırmalar mevcuttur. Bu çalışmaların en büyük özelliği, Osmanlı dönemini diğer kültür katlarından ayırmadan, aynı bilimsel arkeolojik yöntemlerle araştırması ve bu verileri tarihsel belgelerle entegre etmesidir.

·         Bosna Hersek (Saraybosna): Saraybosna Müzesi tarafından yürütülen çalışmalarda Uzun Hacı Mustafa Camisi, Kalın Hacı Ali Mektebi, Taşlıhan ve Firuz Bey Hamamı gibi pek çok yapı gün yüzüne çıkarılmıştır.

·         Macaristan ve Balkanlar: Budapeşte (Víziváros), Romanya (Timișoara Kalesi ve Osmanlı mezarlığı), Arnavutluk (Delvina ve Butrint Ali Paşa Kalesi) ve Kosova (Üsküp Kalesi) bölgelerinde Osmanlı izlerini araştıran kazılar mevcuttur.

·         Orta Doğu ve İsrail: İsrail’deki Tel Zeitah kazıları ve Lübnan’daki Qala’t Tibnin gibi projeler bölgedeki Osmanlı etkisini araştırmaktadır.

·         Ürdün ve Mısır: Ürdün’deki Osmanlı Hac Yolu araştırmaları ve Kahire’nin doğusunda bulunan Osmanlı lüle (tütün piposu) atölyesi kazıları dikkat çekici projelerdir.

Bu kazılar Osmanlı’nın ekonomisi, sosyal yaşamı ve yerleşim modelleri hakkında önemli bilgiler veriyor. Sadece mimari yapıları değil, aynı zamanda seramikler, lüleler, sikkeler ve askeri teçhizat gibi küçük buluntular üzerinden de bize kritik ayrıntılar sunuyor.

 

Devam edecek: Osmanlı Dönemi - III 

 

Kaynaklar:

 

Körpe, Reyhan. 2010, Tarih Araştırmalarında Yeni Bir Metot: Osmanlı Arkeolojisi, Uluslararası Prof. Dr. Halil İnalcık Tarih ve Tarihçilik Sempozyumu Bildiriler, II. Cilt, TTK. Yay. VIII. Dizi – Sayı: 32b

Körpe, Reyhan. 2022, Dünyada ve Türkiye’de Osmanlı Arkeolojisi çalışmaları ve Osmanlı Arkeolojisinin Geleceği, Çelebi Dergisi, Sayı 9, Sayfa 223-236

 

18.03.2026, Ünye Kent

 

11 Mart 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi - I

 


Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi - I

 

 

Karadeniz’de Doğu Roma (Bizans) yerleşimini ele alırken, ağırlıklı olarak Osmanlı Dönemine, özel olarak Osmanlı’nın son yıllarındaki Ortodoks Rum varlığına değindik. Bizans Arkeolojisi’ni irdelerken, bir yandan da Osmanlı Arkeolojisi’ne girmiş olduk. 

 

Osmanlı Arkeolojisi

 

Osmanlı arkeolojisi, başlangıçta öne çıkan, arkeoloji alanında benimsenen bir uzmanlık alanı değildir. 19. yüzyıldan itibaren bilimsel bir disiplin olarak arkeoloji önce Yunan ve Roma gibi klasik uygarlıkları, daha sonra da Mısır ve Mezopotamya gibi protohistorik uygarlıkları ortaya çıkarmasıyla başlayan süreç giderek çeşitlenmiştir.

20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren arkeoloji, insanın dünya üzerinde görülmeye başlamasından itibaren, onun dünya üzerinde ortaya koymuş olduğu bütün maddi kültür öğelerini araştıran bir disipline dönüşmüştür.

Böylece gerek zaman aralığının uzaması, gerekse çalışma alanın da genişlemesi doğal olarak bu disiplinin de araştırdığı konular itibarıyla çeşitlenmesine yol açmıştır. Günümüzde bile Türkiye’de tek bir arkeoloji disipliniyle bütün dönemleri ve uygarlıkları incelemek mümkün olmadığından, üniversitelerde klasik arkeolojiyle başlayan disiplin zamanla prehistorya, protohistorya ve önasya arkeolojisi gibi değişik branşlara ayrılmış durumdadır.

Osmanlı kalıntıları ise başlangıçta önemsenmeyen, kazılarda “moloz yığını” işlemi gören arkeolojik çalışmalara engel bir katmandı.

1990’lı yıllara geldiğimizde Paleolitik çağdan Selçuklu ve Bizans dönemi sonlarına pek çok arkeolojik araştırma Türkiye’de yapılmaya başlandı. Türk tarihçiliğinin pusulası ve tarihçilerimizin “kutbu” olarak anılan Prof. Dr. Halil İnalcık arşiv belgeleriyle yetinmeyip sahaya indi. Sanat Tarihçilerinin de katkısıyla arkeolojide multidisipliner, “çok branşlı” bir bilim dalı olarak Osmanlı arkeolojisi doğdu.[1]

Osmanlı arkeolojisi ilk olarak Yunanistan’da, Balkanlarda ve Ortadoğu’da, Yunan ve Roma kazıları sırasında rastlanan Osmanlı kalıntılarının değerlendirilmesiyle ortaya çıktı. Zaman içerisinde çeşitlendi, örneğin Saraçhane kazılarında İstanbul’un Roma ve Bizans dönemleri kalıntıların dışında Osmanlı İstanbul’una ait çeşitli buluntular da ortaya çıktı ve bunlar değerlendirilerek yayınlandı.

Karadeniz’den örnek vermek gerekirse, Yavuz Sultan Selim’in Sancak Beyliği’ni yaptığı, Kanuni Sultan Süleyman’ın doğduğu bir kent olan Trabzon’da günümüze kadar sağlam ulaşabilen pek çok tarihsel anıt Osmanlı arkeolojisi kapsamında ele alınmaktadır.

Osmanlı Arkeolojisi konusunda Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Tarih Bölümünden, Prof. Dr. Reyhan Körpe’nin, Amerikalı Yazar - Arkeolog Uzi Baram ve Antropolog Lynda Carroll’un özel çabalarını anmak gerekiyor.


 

Tarih Araştırmalarında Yeni Bir Metot: Osmanlı Arkeolojisi

 

Prof. Dr. Reyhan Körpe ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Osmanlı Arkeolojisi konusuna özel olarak eğilmiştir. 10-13 Nisan 2017 tarihinde Ankara’da, Uluslararası Prof. Dr. Halil İnalcık Tarih ve Tarihçilik Sempozyumu’nda “Osmanlı Araştırmalarında Yeni Bir Yöntem Olarak Osmanlı Arkeolojisi” konulu bir tebliğ sunulmuştur.

Tebliğ Osmanlı araştırmalarının yeterince kullanmadığı bir alan olan arkeoloji sahasına eğiliyor ve yeni bir disiplin olan Osmanlı arkeolojisini tanıtmayı hedefliyordu. Bilim ve Sanat Vakfı Türkiye Araştırmaları Merkezi bu tebliği vesilesiyle Tez-Makale sunumlarının Kasım ayı konuğu olarak Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Reyhan Körpe’yi misafir etti. Bu sayede hem Sayın Körpe bir tebliğ süresinden daha geniş bir zaman diliminde konuyu sunma imkânını elde etti hem de katılımcılar bu yeni akademik disiplin üzerine birinci ağızdan bilgi sahibi olma ve konuyu müzakere imkânı buldular.[2]

Sempozyumda ele alınan Osmanlı arkeolojisi, 2014 yılında akademik alana taşındı.


Türkiye’de ilk defa Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde Osmanlı Arkeolojisi Anabilim Dalı kuruldu. Programın isim babası ise kendi araştırmalarında saha çalışmalarına önem veren ve ilk kez bu yönde çalışmalar yapılması gerektiğini dillendiren merhum Halil İnalcık’tı. Körpe’nin verdiği bilgilere göre bu program hâlihazırda yüksek lisans ve doktora seviyesinde şu anki mevcut öğrencileriyle eğitime devam ediyor ve ilk mezunlarını vermiş durumda.

Arkeoloji disiplini içine en son katılan çalışma alanlarından biri olan Osmanlı Arkeolojisi terimi diğer arkeoloji dallarında olduğu gibi dönemsel ve coğrafi olarak sınırlanmış durumdadır. Osmanlı arkeolojisi dönem olarak Osmanlı Devleti’nin kurulduğu 1299’dan, devletin sona erdiği 1922 yılına kadar yaklaşık 600 yıldan fazla süren bir zaman aralığını, coğrafi olarak ise imparatorluğun Asya, Avrupa ve Afrika’da hüküm sürdüğü toprakları kapsar.[3]

 


Halil İnalcık ve Osmanlı Arkeolojisi


Türkiye’de ve dünyada sosyal bilimler camiasının mümtaz ismi, Türk tarihçiliğinin pusulası ve tarihçilerimizin “kutbu” olarak anılan Prof. Dr. Halil İnalcık, Türkiye’de Osmanlı arkeolojisinin önemini kavrayan ve bu konuda bilimsel çevrelerin harekete geçmesini sağlayan öncü isimdir. İnalcık, özellikle Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemi üzerine yaptığı çalışmalarda yazılı kaynakların yetersizliğini tespit etmiş ve bu boşluğun doldurulması için arazi çalışmalarının (yüzey araştırmaları ve kazılar) yapılması gerektiğini savunmuştur.

Bu amaçla araziye inen İnalcık, Osmanlı’nın kuruluş sürecini anlamak amacıyla Anadolu’nun kuzeybatısında on yıldan fazla süren saha araştırmaları gerçekleştirmiştir.

Bu süreçte erken Osmanlı ve Bizans kaynaklarını rehber edinerek, metinlerde adı geçen yerleşim yerlerini bizzat yerinde incelemiş ve olayların geçtiği yolları takip ederek tarihi verileri fiziki kanıtlarla doğrulamıştır.

Yaptığı bu yüzey araştırmaları sayesinde, Osman Gazi’nin 27 Temmuz 1302’de Bizans’a karşı kazandığı Bapheus (Koyunhisar) Savaşı’nın gerçek yerini tespit ederek, bu savaşın Osmanlı Devleti’nin asıl kuruluşu olduğunu bilimsel olarak ortaya koymuştur.

 

İnalcık ve Bapheus (Koyunhisar) Savaşı

 

Bapheus (Koyunhisar) Savaşı'nın yerinin tespiti, Osmanlı tarih yazımında devrim niteliğinde bir değişim yarattığı için büyük öneme sahiptir. Bu önemin temel nedenleri şunlardır:

·         Devletin "Asıl" Kuruluş Tarihinin Belirlenmesi: Prof. Dr. Halil İnalcık, yaptığı yüzey araştırmalarıyla yerini tespit ettiği bu savaşın, Osmanlı Devleti’nin asıl kuruluşu olduğunu bilimsel olarak ortaya koymuştur.

·         Geleneksel olarak kabul edilen 1299 tarihi yerine, 27 Temmuz 1302'de Bizanslılara karşı kazanılan bu zafer, devletin bağımsız bir siyasi teşekkül olarak tarih sahnesine çıkış noktası olarak kabul edilmiştir.

·         Yazılı Kaynakların Doğrulanması: Osmanlı’nın kuruluş dönemine ait yazılı belgelerin yetersizliği, bu dönemi bir "kara delik" haline getirmişti. İnalcık, erken Osmanlı ve Bizans kaynaklarını arazi çalışmalarıyla birleştirerek, metinlerde geçen yerleşim yerlerinin ve olayların gerçekliğini fiziki kanıtlarla teyit etmiştir.

·         Stratejik ve Coğrafi Netlik: Savaşın gerçekleştiği konumun ve Osman Gazi'nin takip ettiği güzergâhların belirlenmesi, Osmanlı Devleti'ni kuranların stratejik hamlelerini ve yayılma siyasetini anlamayı mümkün kılmıştır.

·         Metodolojik Dönüşüm: Bu tespit, Türk tarihçiliğinde sadece kütüphane çalışmalarına değil, saha araştırmalarına ve arkeolojik verilere dayalı yeni bir metodolojinin (Osmanlı Arkeolojisi) öncüsü olmuştur.

Özetle, Bapheus Savaşı'nın yerinin tespiti, Osmanlı Devleti'nin doğuşuna dair efsanevi anlatıları somut tarihi verilere dönüştürmüş ve kuruluş sürecine dair bilgilerin büyük bir bölümünün aydınlatılmasını sağlamıştır.

 

Devam edecek: Osmanlı Dönemi - II  

 

Kaynaklar:

 

Körpe, Reyhan. 2010, Tarih Araştırmalarında Yeni Bir Metot: Osmanlı Arkeolojisi, Uluslararası Prof. Dr. Halil İnalcık Tarih ve Tarihçilik Sempozyumu Bildiriler, II. Cilt, TTK. Yay. VIII. Dizi – Sayı: 32b

Körpe, Reyhan. 2022, Dünyada ve Türkiye’de Osmanlı Arkeolojisi çalışmaları ve Osmanlı Arkeolojisinin Geleceği, Çelebi Dergisi, Sayı 9, Sayfa 223-236

Uluslararası Prof. Dr. Halil İnalcık Tarih ve Tarihçilik Sempozyumu Bildiriler, Cilt I – II, Türk Tarih Kurumu Yay. Ankara, 2022

 

11.03.2026, Ünye Kent

 

Dipnot:

[1] Körpe, 2010; 410

[2] Yusuf Ziya Altıntaş, “Tarih Araştırmalarında Yeni Bir Metot: Osmanlı Arkeolojisi” üzerine Değerlendirme.

[3] Körpe, 2022; 224

4 Mart 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XXV (Lozan Mübadilleri - 3)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XXV

(Lozan Mübadilleri - 3)

 

Her ayrılıktan sonra birey yahut toplum yeniden tanımlanır. Çünkü ayrılık, sadece bir mekânı geride bırakmak değildir. Kendinden bir parçayı da bırakırsın orada ve giderken beraberinde pek çok şeyi götürürsün.

18 Aralık 1923’te yüz binlerce insan, “vatan” kavramının yeniden tanımladığı o büyük yolculuğa çıkmıştı.

Yunanistan’dan gelen ilk Müslüman-Türk kafilesi, yanlarında hüzünlü anılarını, gözyaşlarını ve umutlarını taşıyarak ana vatana ayakbastılar.

Anadolu’ya gelen Müslüman-Türk kafilenin üç katı Ortodoks Rum topluluğu da aynı tarihte Anadolu’dan Yunanistan’a doğru yola çıktı.

 

Ünye Mübadilleri 

 

1923 Nisan’ında ikinci gemi ile Ünye’ye gelenler, Batı Trakya’ya en yakın ilk göçmen kafilesindendi. Selanik’e bağlı Startiska (İsterça) köyü Makedon – Yunanistan sınırı arasında bugün bile itilaflı bir bölge. Hayruş adıyla bilinen ailenin erkeği 35 yaşında, eşi 16 yaşındadır ve kızlarına hamiledir. Yanlarında kardeşlerinin oğlu olan iki yeğeni vardır. Dedelerinin babası hakiki Arnavut, babaanne ve dedelerinin annesi Makedonca konuşan (Sırpçaya benzer bir dil) bir ailenin üyesidir. Orta Mahalle’de boş bir Rum evine yerleşirler. Beraber geldikleri akrabalarından bir kısmı İzmir’e gider ve Startista soyadını alırlar.

30’lu yıllarda Hayruş ailesinin evi Sivas’tan gelen Karargâh askerlerine verilince, aile Burunucu Mahallesine geçer.

Aynı kafileyle gelen Kayalılar (Startiska’ya yakın Kayalı mevkiinden geldikleri için bu adla anılırlar), Erdenizler (hepsi Ünye’den gitmişlerdir), Önder ailesi (Burunucu Camisi eski imamı Ali Önder efradı), Alan ailesi (Ünyeli ozan Kulfani / Mustafa Alan’ın efradı), Güldenizler, Parlaklar ve Balıkçı Yükseller’in aileleri Burunucu Mahallesi’nde iskan edilirler.

Ticari hayatı canlı tutan, özellikle Burunucu’nda çömlekçilik gibi çok önemli bir sektör yaratan Rumların 1923 sonrası gidişiyle birlikte Ünye ekonomisi çöker. Sadece ekonomik değil, kültürel ve mimari açıdan Ünye’de Rumların boşluğunu doldurmak uzun zaman alır. (Bkz. “Çömlekçi’nin Gülleri” adlı araştırma yazımız.)

Mübadil gelenler dâhil, Ünye’de ikamet eden herkes o dönem oldukça manidardır.

Selanik mübadili olarak Ünye’ye gelenler, kural olarak öncelikle giden Rumların mülklerine yerleşmesi gerekirken, bu ev ve araziler devlet erkânı, subaylar, felaketzedeler ve başka yerlerden gelen göçmenlerce kullanılmaktadır. Diğer yandan devletçe İstiklal Savaşı gazilerine, dul ve yetimlerine öncelik tanınarak ya satılır ya da tahsis edilir. Bu nedenle sevkiyat sırasında yaşanan karmaşa muhtemelen Ünye’de de görülür. Genellikle üç dört gün misafirhanelerde bekletilen mübadiller bakanlığın belirlediği iskân yerlerine sevk edilirken, yığılmalar ve gecikmeler olmaktadır. Tahsis edilen evlere yerleşemeyen göçmenler, cami ve okul binalarında bekletilir yahut başka yörelere sevk edilirler. Hatta Selanik’ten Ünye’ye gelen bir grup mübadilin Ünye’deki koşulları beğenmeyerek İzmir ve Manisa’ya gittiği bilinmektedir. (Benzeri sorunları içeren Hilal-i Ahmer Cemiyeti müfettişi Dr. Haydar Bey’in 1 Mayıs 1924 tarihli raporu bu konuda resmi bir belge niteliğindedir.)

Trenle yahut yaya olarak yapılan yolculuklar, göçmenlerin kaybolan eşyaları, camları ve kapıları kırık meskenlerde kalabalık olarak üst üste barınmaları, açlık ve hastalıklarla dolu bir tablo göz önüne alındığında, yolculuktan sonraki zayiat ve ölüm rakamlarını anlamak daha kolay olacaktır.

 


Ortak Acılar: Benden Selam Söyle Anadolu’ya

 

Türkiye’de “göçmen” yahut “muhacir” bilinen ve “kaybedilmiş toprakların hatırası / mirasçısı” olarak tanımlanan Lozan Mübadilleri, sayıca Rum mübadillerin dörtte biri kadardır. O yıllarda ve bir dönem öncesinde ülkenin dört bir yanından sürgün yahut tehcir nedeniyle yaşanan büyük nüfus hareketi yanında fazla öne çıkan bir olgu değildir. Buna karşın Yunanistan için mübadele olayı bir dönüm noktası olarak derin bir etki yaratmıştır. Muazzam koşulların zorlamasıyla toplumun benliğine kazınan, kültür ve sanat yaşamına damgasına vuran bir olgu halini almıştır.

Yunanistan’da “30 kuşağı” edebiyatçıları yoğun bir şekilde mübadele konusunu işlemişlerdir.

Yunanlı kadın yazar Dido Sotiriyu, “Matomena Homata - Kanlı Topraklar / Benden Selam Söyle Anadolu'ya” adlı kitabıyla 1982 yılında Abdi İpekçi Türk-Yunan Dostluk Ödülü'nü kazanmıştır. İzmir’in Şirince Köyü’nde doğan Sotiriyu, 13 yaşındayken 1922’de Yunanistan’a göçmüştür.

Sotiriyu, yıllar sonra kaleme aldığı mübadele öyküsünü şu şekilde sonlandırıyor:

 

“Ve sen Kör Mehmet'in damadı! Hele sen! Niye öyle tiksinerek bakıyorsun yüzüme? Öldürdüm evet seni, ne olmuş! Ve işte ağlıyorum... Sen de öldürdün! Kardeşler, dostlar, hemşehriler... Koskoca bir kuşak, durup dururken katletti kendi kendini!.. Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmet'in damadı! Benden Selam Söyle Anadolu'ya!.. Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin... Ve kardeşi kırdıran cellatların Allah bin belasını versin!..[1]


 

Gece Yolculuğu

 

Gece Yolculuğu, yönetmenliğini ve senaristliğini Ömer Kavur'un yaptığı, başrollerinde Aytaç Arman ve Macit Koper'in rol aldığı 1987 yapımı filmin laytmotifini Karaköy yerleşimi oluşturur. 1923 Mübadelesi ile terk edilen Muğla-Fethiye’ye bağlı bu yerleşim, adeta hayalet kasaba görünümünde.

Bugün o eski evler bütünüyle koruma altına alındı. Eski adı Levissi olan köyde eskiden iki kilise, 14 şapel ( küçük kilise ) vardı. Taksiyarhis ve Katopanayi kiliseleri harap durumda. İkincisinin ahşap kapısı Fethiye Müzesi'nde. Panagia Pirgiotis Kilisesi (Aşağı kilise) ise daha iyi durumda. Freskleri ile ilgi çekici bu kilise, ziyaret etmeye değer.

Mübadele'den önce kız ve erkek ilkokulları, doktor ve eczaneleri, matbaası ve çok sayıda dükkânı ile çok canlı bir yerleşim yeriymiş. Gazete bile yayınlanırmış.

Mübadele ile gelen Müslümanların çoğu çeşitli nedenlerle, başka yerlere göçmüş. Buradan Yunanistan'a gidenler de Atina yakınlarında bir yere iskân edilmişler. Burayı mamur edip adına Nea Makri demişler. Yani "Yeni Meğri"yi kurmuşlar.

Kayaköy'de büyük ve küçük kilise ile on dört şapel ve bir çömlek atölyesi bulunmaktadır. Köyde 13. yy'dan beri Hristiyan toplumun yaşadığı biliniyor. 1922'ye kadar 25 bin kişi yaşıyorken, "Mübadele" sırasında köyün sakinleri tümüyle Yunanistan'a göçmüştür. Buraya da Batı Trakya’dan göçmenler yerleştirilmiş. Kayaköy’ün önündeki düzlüğe evler kurulmuş. Şimdi düzlükte birkaç bin kişilik yerleşik nüfus var.[2]


 

Yegâne Miras

 

Yunan edebiyatının en büyük düzyazı ustalarından ve önemli şairlerinden Yorgos Yoannu, bu romanında 1923 Mübadelesi’nden sonra ailesinin yerleştiği Selânik’i anlatıyor. Yazarın annesi ve babası Tekirdağ-Keşan doğumludur. Çocukluk ve yeniyetmelik dönemlerinin anılarını bir araya getirdiği Yegâne Miras’ta okura, görevli gittiği Atina ve Bingazi’den son derece canlı insan portreleri ve günlük yaşam manzaraları sunuyor.

Deneme-hikâye arası bir anlatım tarzıyla çağdaş Yunan edebiyatına yeni bir soluk getiren yazarın bu kitaptaki başkahramanı, doğup büyüdüğü ve büyük bir aşkla bağlı olduğu Selânik şehri. Yeniyetme bir delikanlı olarak yaşadığı İkinci Dünya Savaşı sırasında, bombalar altında yıkılan Selânik’te yazarın kendi aile çevresinde gelişen traji-komik olaylarla örülen bu öykülerin ayrıntılarında Yunanistan’ın gizli çağdaş tarihini bulmak mümkün.


 

Kardeş Nereye? Mübadele (Belgesel)

 

Ömer Asan tarafından hazırlanan "Kardeş Nereye- Mübadele" belgeseli Ege'nin iki yakasından mübadillerle yapılan görüşmelerden oluşuyor. Bir saatlik film yurtlarından koparılan insanların zorunlu yolculuklarını ve hayatlarını yeniden kurmalarını anlatıyor.

Belgesel, 2010 yılında Türkiye’de ve Yunanistan’da çekiliyor. İstanbul, Ordu, Selanik, Drama, Katerini, Kilkis’te çekimler yapılıyor. 1924 Mübadelesi öncesi ve sonrası yaşanan büyük insanlık dramını bizzat yaşayanların tanıklığıyla ekranlara getiriliyor.

Röportajlarda her iki ülkeden insanlar yer alıyor. Yaşananlar özellikle Ordu’dan gitmiş yahut Ordu’ya gelen mübadillerin ağzından anlatılıyor.

Yüz binlerce insan hiçbir şekilde onayları alınmadan, ani bir kararla yurtlarından sürülmüş ve hiç tanımadıkları topraklara yerleştirilmiştir.

Bu belgeselde iki devlet arasındaki (Türkiye ve Yunanistan) 20. yüzyılın en dramatik insan değişimi, tüm çıplaklığıyla ekranlara getiriliyor.   

 

Sonuç: Vatan ve Gurbet Arasındaki İnce çizgi

 

1923 Mübadelesi, Ege’nin ve Karadeniz’in iki yakasında milyonlarca insanın hayatını geri dönülmez şekilde değiştirdi. Gidenler ve gelenler aynı denize bakıp farklı dillerde aynı hasreti çektiler.

Bugün Ünye’deki bir kilise duvarı veya Selanik’teki bir cami, bu büyük göçün sessiz anıtlarıdır.

Daha önceki anlatımlarımızda olduğu gibi, anlatılan senin hikâyendir.

Bu hikâye, sayıların ötesinde, kaybedilen ve yeniden kurulan yaşamların hikâyesidir.

 

Devam Edecek: Osmanlı Arkeolojisi

 

Kaynaklar:

 

Varilci A.D.-Kabayel, Ahmet- 2009, Ünye Kent Yazıları   

Pekin, Müfide. 2005, Yeniden Kurulan Yaşamlar, 1923 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi- Derleme: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları

Karakoyunlu, Yılmaz. 2005, Güz Sancısı, 5. Baskı, Doğan Kitap

Karakoyunlu, Yılmaz. 2023, Salkım Hanımın Taneleri, 21. Baskı, Doğan Kitap Varlık Vergisi

Sotiriyu, Dido. 2000, Benden Selam Söyle Anadolu'ya, Alan Yay.

Yoannu, Yorgo. 2002, Yegâne Miras, İletişim Yay.

Pekin, Müfide. 2005, Yeniden Kurulan Yaşamlar –Derleme: 1923 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları,

Kavur, Ömer. 1987, Gece Yolculuğu, Alfa Film

Asan, Ömer. 2011, Kardeş Nereye? Mübadele Belgeseli, Heyamola Production

 

04.03.2026, Ünye Kent

 

 

Dipnot:

[1] Sotiriyu, 2000; 240

[2] Muğla İl kültür ve Turizm Müdürlüğü