6 Ekim 2026 Salı

Hangi Liberalizm?

 


Hangi Liberalizm?

 

 

“II. Dünya Savaşı faşist anlatıyı devirdi ve 194o'ların sonlarından 198o'lerin sonlarına kadar dünya sadece iki anlatının savaş alanıydı: komünizm ve liberalizm. Sonra komünist anlatı çöktü ve liberal anlatı baskın bir biçimde, en azından dünya çapındaki seçkinlere göre, insanlığın geçmişine rehber ve dünyanın geleceğinin olmazsa olmaz kılavuzu haline geldi.”[1]

 

İsrailli tarihçi ve yazar Yuval Noah Harari’nin “21. Yüzyıl İçin 21 Ders” adlı yapıtından alıntıladığım bu sözlere hak vermemek elde değil.

Hayvanlardan İnsanlara Sapiens’in ünlü yazarı Hariri’nin bu yapıtında liberalizmin çağımızda aldığı biçim yahut biçimleri, en kritik teknolojik, siyasi ve sosyal sorunlarını ele almaktadır. Yazar, insanlığın geçmişini incelediği Sapiens ve geleceğini öngördüğü Homo Deus adlı kitaplarının ardından, doğrudan "bugüne ve şimdiki zamana" odaklanan bir üçleme ile karşımızdadır.

Kudüs İbrani Üniversitesi Tarih Bölümü profesörü Haririnin bu eseri ilk kez 2018 yılında yayımlandı. Her ne kadar İsrail, Filistinlilere yaptığı zulüm ve katliamlarla anılsa da herkes bu ulusta Netanyahu hükümeti gibi değil.

Harari, küresel liderler, teknoloji devleri ve akademisyenler tarafından fikirlerine sıkça başvurulan, yapay zekanın kontrolsüz gelişimi ve insan iradesinin geleceği konusunda güçlü uyarılarda bulunan günümüzün en etkili düşünürlerinden biridir.

Hariri’nin önermelerine tümüyle katılmasak ta öngörülerini ve günümüzde liberalizmin aldığı biçimleri bu bağlamda irdelemek gerekir.

Öncelikle liberal düşünce nedir, onu ele alalım.  

 

Liberalizm Nedir?

 

En kısa tanımıyla Liberalizm, bireysel özgürlüğü, insan haklarını ve özel mülkiyeti en üstün değer kabul eden siyasi ve ekonomik bir felsefedir.

Liberal anlayışa göre birey, toplumdan önce gelir ve bireyin kendi hayatını istediği gibi yaşama hakkı vardır. Devletin görevi çok azdır. Devlet sadece güvenliği, adaleti ve temel hakları korumalıdır. Ekonomiye ve günlük hayata çok karışmamalıdır. Ekonomide özel mülkiyet ve serbest ticaret esastır. Fiyatları devlet değil, serbest piyasa koşulları belirler. İfade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, basın özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü savunulur.

Şimdi de liberal düşüncenin tarihsel köklerine inelim...

 

Klasik Liberalizm

 

Klasik liberalizmin kurucusu ve babası olarak John Locke kabul edilir. 17. yüzyılda yaşamış İngiliz filozof John Locke (1632–1704), siyasi liberalizmin ve doğal haklar teorisinin ilk temellerini atan isimdir. İnsanların doğuştan özgür ve eşit olduğunu, mülkiyet hakkının ve rızaya dayalı yönetim anlayışının (toplum sözleşmesi) temel alınması gerektiğini savunmuştur. Devletin yetkilerinin minimal ve sınırlı olması gerektiğini belirtmiştir.


Klasik liberalizmin ikinci çizgisi İskoçyalı düşünürler David Hume (ö. 1776) ve Adam Smith (ö. 1790) ile hayat buldu. Bu çizgi anti-rasyonalist veya evrimci rasyonalist denen bir akım oluşturdu. Soyut akla dayanan ilkelerle toplumsal hayatın-düzenin yeni baştan ve en ince ayrıntılarına kadar yaratılacağına inanan rasyonalizmi reddeden bu akım, (para, mülkiyet, ticaret, devlet gibi) beşerî kurumların çıplak akıldan fışkıran soyut düşüncelerin ve teorilerin değil insanî hayatın ürünü olarak doğduğunu kabul etti.

Buna göre, insan hayatında akıl yanında his, heyecan, ihtiras gibi şeylerin de yeri vardır. Beşerî kurumlar insan tabiatının ve insanın içinde yaşadığı eko-sistemin özelliklerinin sonucu olarak doğar. İnsan sınırlı bencil (yani çoğu zaman bencil bazen diğergam), kısa vadeyi uzun vadeye yeğleyen, görüneni görünmeyene tercih eden ve sınırlı bilgiye sahip olan bir varlıktır. İnsanın içinde yaşadığı dünyada ise bir kıtlık vakıası vardır. Liberalizmin savunduğu beşerî kurumlar işte bunların bir ürünüdür. Bu çizgi Carl Menger (ö. 1921) ve F. A. Hayek (ö. 1992) ile zamanımıza kadar gelen güçlü bir liberal fikir geleneği oluşturdu.

Bunlardan Adam Smith, iktisadi liberalizmin gelişiminde ön plana çıkmış ve serbest piyasa ekonomisi ile görünmez el teorisini savunmuştur.

 

Liberté, Égalité, Fraternité

 

Fransız Devrimi'nin üç şiarı (mottosu) "Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik" (Liberté, égalité, fraternité) kavramlarıdır. Tüm çağını etkileyen bu devrimin yansımaları, Osmanlı’da Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet biçimindedir.

Bu devrim; John Locke, David Hume ve Adam Smith’in formüle ettiği liberal düşünce felsefesinin ilk uygulama alanıdır. Ancak 1789 Fransız Devrimi topluma sağladığı özgürlük-eşitlik yanında kardeşliği değil karmaşayı ve ölçüsüz bir terörü getirdi. Kısa zamanda Bonapartizm ile sonuçlandı. Feodal kesim yerle bir edilmiş ama karşılarına bu defa işçi sınıfı dikilmişti.[2]

Böylece devleti küçültmek (minimalize etmek) yerine devlet terörünü ve / veya diktatörlüğü ikame ettiler.

Tıpkı devletin sönmesi gerektiğini formule eden sosyalist sistemde devletin daha da güçlendirilmesi gibi... Yahut sosyal düzenin aksadığı hallerde Antikçağ’ın egemenlerinin kendilerine bir Tiran icat etmeleri gibi.

Yabancı gelmedi değil mi?

Asos adlı makalemizde, Assos’un Tarihçesi’ni anlatırken “Assos tarihinin en dikkat çekici dönemi, MÖ. 4. yüzyılda kentin yönetimini üstlenen tiranlar ve dünyaca ünlü filozof Aristoteles ile olan bağıdır” demiştik.[3]

Assos Antik Kenti, önce zengin bir banker olan Eubulos, ardından onun halefi (ve eski kölesi) Hermeias tarafından yönetilmiştir. Tiranlık olarak bilinen bu yönetim, Aristoteles’in Assos’a gelip okul kurduğu ve Hermeias’ın yeğeni Pythias ile evlendiği döneme denk gelmektedir.


Aslında Aristoteles'e göre tiranlık, hukukun üstünlüğünü hiçe sayarak yalnızca tek bir yöneticinin kişisel çıkarını ve mutlak iktidarını savunan en yozlaşmış yönetim biçimidir.


Platon, Devlet adlı eserinde ideal aristokrasiden (bilgelerin yönetimi) tiranlığa doğru giden bir bozulma süreci tanımlar. Aristokratların yönetimi timokrasi, gücün ve yönetim hakkının bireylerin servetine, mülkiyetine veya onur/şöhret gibi güç gösterilerine dayandığı bir hükumet biçimidir. Timokrasinin bozulmasıyla oligarşi ortaya çıkar; güç ve yönetim zenginlerin elindedir. Erdem değil, servet sahibi olmak temel kriterdir. Toplum zenginler ve fakirler olarak ikiye bölünür. Oligarşide yoksullaşan halkın ayaklanıp zenginleri alt etmesiyle demokrasi doğar. Platon demokrasiye mesafelidir; çünkü ona göre e aşırı özgürlük ve niteliksiz çoğunluğun bilgisizce yönetimi, demagogların (halk avcılarının) önünü açar ve kaosa yol açar. Demokrasinin yarattığı başıboşluk ve kaos ortamından beslenen bir "halk koruyucusunun" gücü tekeline alıp zorbaya dönüşmesiyle en kötü rejim olan tiranlık ortaya çıkar.

Antik Çağ’dan Günümüze Demokrasi ve Diktatörlük

 

Hariri’nin sözünü ettiği liberal anlatı hiç te yeni bir buluş değil. Demokrasi ile karıştırmayalım, o çok daha eski bir yönetim anlayışı. Kime ve neye göre olduklarına bakmak gerekir. Örneğin Atina Demokrasisi, Solon Yasaları tam da köleci egemenliğin doruğunda, köle sahipleri arasında kararlaştırılan bir uygulama.

Global Çağ’da (finans kapital-emperyalizm dönemi) ise durum daha karmaşık.

Günümüzde liberal anlatının dünya çapındaki seçkinlere göre, insanlığın geçmişine rehber ve “dünyanın geleceğinin olmazsa olmazı” olması ne anlama geliyor?

Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler biçimindeki liberal motto hâlâ geçerliğini koruyor. Uluslararası sermaye (yani emperyalizm) vurucu gücü sayesinde dünyanın en ücra köşelerine “özgürlük” götürmeye devam ediyor.

Günümüzün liberalizmi bu olsa gerek...

Öte yandan varoşlardan yükselen uğultu tırmalıyor kulakları.

Esirler dünyası kendi türkülerini söylüyor.

Garp cephesinde değişen bir şey yok!

 

Kaynaklar:

 

Harari, Yuval Noah, (2018), 21. Yüzyıl İçin 21 Ders, Kolektif Kitap,

Aristoteles, 2024, Nikomakhos'a Etik, Say Yay.

Platon, 2017, Devlet, İş Bankası Kültür Yayınları

John Locke, 2020, Yönetim Üzerine İki İnceleme: Siyaset Felsefesi Klasikleri, Litera Yay.

David Hume, 2017, İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, İş Bankası Kültür Yay.

Adam Smith, 2000, Ulusların Zenginliği, Alan Yay.

Carl Menger, 2019, Principles of Economics, Ludwig von Mises Institute Press

F. A. Hayek, 2011, The Constitution of Liberty, University of Chicago Press

  

07 10.2026, Ünye Kent

 

Dipnot:

[1] Harari, 2018; 21

[2] Bonapartizm, ana sınıfların (özellikle burjuvazi ile işçi sınıfının) siyasal alanda birbirini dengeleyip yenişemediği kriz anlarında, devletin ve yürütme organının (askeri/sivil bürokrasi ve güçlü bir liderin şahsında) sınıflar üzerinde göreceli bir özerklik kazanarak diktatörce yönetmesi rejimidir

[3] Bkz. Ünye Kent, 22 Temmuz 2026; Assos

30 Eylül 2026 Çarşamba

İnsan Evriminin Yeniden Kurgulanması

 


İnsan Evriminin Yeniden Kurgulanması

  

Diyanet İşleri Başkanlığı, Darwin’in evrim teorisini ve canlıların tesadüflerle başka türlere dönüştüğü fikrini İslam’ın yaratılış inancına aykırı bularak reddetse de Hristiyan dünyası konuya daha esnek yaklaşmaktadır. Diyanet ise, resmi fetvalarında, yayınlarında ve Diyanet TV gibi platformlarındaki akademik programlarında evrim konusuna net bir sınır çizmektedir.

Öte yandan ülkemizdeki akademik çevreler (konuyla bağlantılı kürsüler) öznel tavırlar sergiliyor. Kimileri sadece “bilgi” aktarımında” bulunurken, bazıları karşı tezlerle “evrim yasası”nı çürütmeye çalışabiliyor.

Diyanet’le devam edelim...

Diyanet, Kur'an-ı Kerim'deki ayetleri esas alarak ilk insan Hz. Adem'in topraktan, doğrudan ve özel bir şekilde yaratıldığı inancını savunuyor. İnsanın başka bir canlı türünden (primatlardan/maymunlardan) evrilerek meydana geldiği fikrini, İslam'a aykırı buluyor.

Herşeye rağmen bu konuda İslami çevreler tümüyle rijit bir tavır içinde değil.

Örneğin Diyanet ve geleneksel İslam alimleri evrimsel süreçleri ikiye ayırarak inceleyebiliyor:

 • Tür içi değişim (Mikro Evrim): Canlıların çevreye uyum sağlaması (adaptasyon) veya kendi genetik sınırları içinde değişime uğraması kabul edilir. Bu, Allah'ın canlılara bahşettiği bir çeşitlilik mekanizması olarak görülür.

• Türler arası geçiş (Makro Evrim): Bir canlı türünün zamanla tamamen başka bir canlı türüne dönüşmesi (örneğin balıktan kurbağaya veya maymundan insana geçiş) ise reddedilir. Sünni kelam inancına göre Allah her türü ayrı ayrı ve kendi özellikleriyle yaratmıştır.[1]

Bilimi rehber edinen çevreler ise, kısır tartışmalara girmeyip bilimsel verilere dayanmayı tercih ediyor.

Bilim dünyası,  işte bu veriler ışığında  insan evrimini yeniden kurguluyor.


 

İnsan Evriminde Yeni Paradigma

 

İnsan evrimini ve küresel göç yollarını anlamaya yönelik geleneksel yaklaşımlar, uzun süre morfolojik varyasyonların epifenomenal doğasına hapsolmuş durumdaydı. Morfolojik varyasyonlar aynı türün bireyleri arasındaki dış görünüş, şekil, yapı ve boyut farklarıdır. Bu farklar, evrimsel sürecin yan ürünü olan, ancak o ana sürece hiçbir şekilde etki edemeyen durumların içine hapsolmuştu.

Oysa genetik bilimi, insanlık tarihine ilişkin daha derin bir görüş açısı veriyor.

Bunu nasıl yapıyor?     

Genetik polimorfizmlerin frekans analizine odaklanarak, fiziksel antropolojinin yüzeysel ölçümlerini aşan bir "derin zaman" (deep time) perspektifi sunarak yapıyor.[2]

Oldukça karmaşık bir açıklama değil mi?

İnsan evrimiyle ilgili bu açıklamayı anlamak için bilimsel verilere biraz daha yakından bakalım.


Önce genetik bilimi nedir, ondan bahsedelim...

Genetik bilimi canlılardaki kalıtımı, genetik çeşitliliği ve ebeveynlerden nesillere aktarılan özellikleri inceleyen bir bilim dalıdır. Daha çok biyolojinin kapsamı içindedir.

Kalıtım (Heredite), Fiziksel ve biyolojik özelliklerin ana babadan çocuklara geçiş sürecidir.

DNA ve Genler, yaşamın şifresini barındıran DNA molekülünü, bu molekül üzerindeki genleri ve kromozomları inceler.

Varyasyon, Canlılar arasındaki genetik farklılıkların ve çeşitliliğin nedenlerini araştırır.

Modern genetik, 19. yüzyılda Gregor Mendel'in bezelyelerle yaptığı kalıtım deneyleriyle başlamıştır. 1953 yılında James Watson ve Francis Crick'in DNA'nın ikili sarmal yapısını çözmesiyle büyük bir hız kazanmıştır.

Genetik bilimi günümüzde tıp, tarım, adli tıp ve biyoteknoloji alanlarında, hastalıkların tedavisinden bitki ıslahına kadar pek çok alanda kullanıldığı gibi, insanlık tarihini ve insan evrimini çözümlemek amacıyla da kullanılmaktadır.


 

Tarihi Yeniden kurmanın Üçayağı

 

Günümüzde insan evrimini anlayabilmek için Darwinci evrim teorisi tek başına yeterli görülmemektedir. Genetik uzmanı yazarlar; Luigi Luca Cavalli - Sforza, Paolo Menozzi, Alberto Piazza’nın 1994’te yayımlanan İnsan Genlerinin Tarihi ve Coğrafyası adlı eseri, elimizde konuya ışık tutan temel kaynaklardan biridir.

Bu esere göre, insanlık tarihinin gerçek anlamda anlaşılabilmesi için üç disiplinin bir araya gelmesi ve birbirleriyle örtüşmesi gerekir.

Bu üç disiplin; Arkeoloji, Genetik Bilimi ve Dilbilim’dir.

Genetik Bilimi nüfus füzyonlarını, birleşmelerini ve göç hareketlerini takip eder. Kesin soy ağaçları sunar ama tek başına tarih veremez.

Arkeoloji, karbon testi ve kazılarla belirli tarihler ve demografik veriler (nüfus yoğunluğu vb.) sağlar. Ancak kültürel yayılım ile fiziksel insan göçünü ayırt etmekte zorlanır.

Dilbilim ise kültürel alışverişi ve eski temasları gösterir. Ancak genetik evrime göre çok daha hızlı değişir ve kısa sürede tamamen yerini başka bir dile bırakır.

Üç disiplinin bir araya gelmesiyle insanlık tarihinin genetik atlası ortaya çıkarılır. DNA’mızdaki mikroskobik varyasyonlar atalarımızın binlerce yıllık göç haritasını çiziyor. Çünkü kemikler dahil insan kalıntıları değişir, genler hatırlar.  

Fiziksel antropoloji yanıltıcı olabilir. Kafatası ölçümleri, boy gibi özellikler kısa vadeli çevresel değişikliklere (örneğin beslenme) hızla uyum sağlayabilir. Buna karşın genler, olağanüstü bir kalıcılılığa sahiptir. Çevresel değişimlere anında yepki vermezler, bu nedenle türümüzün 100.000 yıldan geriye giden bölünme ve birleşme geçmişini korur


 

Genetik Verilerin Temel Dinamikleri

 

Genetik veriler, insan yaşamına kılavuzluk eden varyasyonlar içerir. En küçük birimi, her hücrede 23 çift bulunan kromozomlardır. Biri anneden, bir diğeri babadan gelir. İnsan genomundaki varyasyonun derinliği, rastgele seçilen iki kromozom arasında ortalama "her 500 nükleotidden birinin" farklı olması ile karakterizedir. Bu mikro düzeydeki çeşitlilik, popülasyonların tarihsel kökenlerini izlemek için eşsiz bir enformasyon derinliği sağlar.

İnsan DNA’sı, 3 milyar bazdan (A,C,G,T) oluşan devasa bir zincirdir. Gen, DNA üzerinde belirli bir işlevi (örneğin bir proteini) kodlayan bölgedir.

Evrimin temel hammadddesi, işte bu verilerdir. Evrim sürecindeki genetik kodlama yahut kopyalama sırasındaki küçük hatalar (“Mutasyon”) yeni varyasyonlar yaratır. Bu genin farklı versiyonlarına Alel denir.  

Gen frekanslarındaki değişim, evrimsel sürecin nicel izdüşümüdür. Bu değişimleri yöneten temel faktörden biri Mutasyon’dur. Düşük frekansta gerçekleşse de (nükleotid başına yaklaşık 200 milyonda 1), moleküler saat çalışmaları için temel veri sağlar.



Mutasyon ile birlikte evrimin diğer ham maddeleri: Doğal Seçilim, Genetik Sürüklenme ve Göç’tür.

Doğal Seçilim (Selection): Çevreye uyumu doğuran tek güçtür. Seçilim katsayısının (s) yayılma hızı üzerindeki etkisi dramatiktir: 1150 yılda (yaklaşık 46 nesil) sağlayabilir. Uyum dışı kalanlar, elenir.

Genetik Sürüklenme (Drift): Küçük popülasyonlardaki rastgele dalgalanmalardır. Bütün bir kıtanın genetik peyzajını nasıl domine ettiği, genetik sürüklenme ile açıklanır.

Göç (Migration): Genetik izolasyon endeksi, bir popülasyonun aldığı göç oranını ve dolayısıyla genetik izolasyon derecesini belirler. Bu endeks, sürüklenmenin (drift) yarattığı farklılaşmayı tamponlayan bir güçtür.

 

Sonuç: Multidisipliner Yaklaşım

 

Genetik yapılanma, doğası gereği insan "ırkları" kavramının bilimsel bir kategori olarak iflas ettiğini kanıtlamıştır. Genetik veriler, zaman içinde kararlı (stable) yapılarıyla popülasyonların fizyon, füzyon ve göç süreçlerini anlamada temel bir "çapa" görevi görür.

Ancak bu biyolojik verilerin tek başına kullanılması, demografik yoğunluk ve kesin tarihlendirme için arkeolojiye, kültürel sınıflandırma içinse dilbilime olan muhtaçlığı ortadan kaldırmaz.

İnsan Genlerinin Tarihi ve Coğrafyası adlı eser, söz konusu disiplinlerin metodolojik entegrasyonu için stratejik bir çerçeve sunmaktadır.

İnsanlık tarihini araştırmak, küreselleşmenin yarattığı homojenleşme baskısı altında hiç olmadığı kadar acildir. M.S. 1492 öncesi popülasyon yapısının korunması, evrimsel kurgu için vazgeçilmez bir eşiktir. Modern ulaşım ve kitlesel göçler, binlerce yıllık izolasyonun ürünü olan genetik imzaları hızla eritmektedir.

"Human Genome Diversity Project"[3] gibi girişimler, bu "kaybolan" (vanishing) aboriginal popülasyonların verilerini, küresel gen havuzunda tamamen erimeden önce kayıt altına almayı amaçlar. DNA sekanslama ve PCR teknolojileri bize devasa bir veri seti sunsa da, bu verileri anlamlı kılan disiplinler arası sentezdir. Bu metodoloji, insanlık tarihini sadece bir veri seti olmaktan çıkarıp; biyoloji, kültür ve coğrafyanın kesiştiği yaşayan bir büyük anlatıya dönüştürmektedir.

 Kaynak: Luigi Luca Cavalli - Sforza, Paolo Menozzi, Alberto Piazza, (1994) “THE HISTORY AND GEOGRAPHY OF HUMAN GENES” (İnsan Genlerinin Tarihi ve Coğrafyası), Princeton University Press, Princeton, New Jersey

30.09.2026, Ünye Kent

 

Dipnot:

[1] Ahmet Özdemir, Kur’ân ve Bazı İslâm Âlimleri açısından Yaratılış ve Evrimci Görüş, Bitlis İslamiyat Dergisi, c. 2, s. 1, Haziran 2020; s. 61-76

[2] Luigi Luca Cavalli - Sforza, Paolo Menozzi, Alberto Piazzi (1994), THE HISTORY AND GEOGRAPHY OF HUMAN GENES (İnsan Genlerinin Tarihi ve Coğrafyası), Princeton University Press, P. 151

[3] İnsan Genomu Çeşitliliği Projesi: 1990'larda Stanford Üniversitesi Morrison Enstitüsü tarafından dünyanın dört bir yanından bilim insanlarının iş birliğiyle başlattığı proje.

23 Eylül 2026 Çarşamba

12 Eylül Darbesi ve Türkçe Öğretmenim

 


12 Eylül Darbesi ve Türkçe Öğretmenim

  

Bizim kuşağın yaşadığı en önemli travmalardan biriydi 12 Eylül darbesi…

1980 yılında Orgeneral Kenan Evren tarafından yönetime el konularak, işkenceler ve idamlarla gelmişti bu faşist darbe…

Üzerinden 46 yıl geçmesine rağmen belleğimizden silinmedi. Ülkemizin toplumsal ve siyasi yapılanmasında bugün dahi hissedilen belirleyici izler bıraktı.  

Bugün anlatacağım öykü, bu dönemde yaşanan bir mahpusluk anısıdır ki o dönemi yaşayan kuşağın geçmişinde mutlaka benzer bir durum yaşanmıştır.


 

Eylül Fırtınası

 

1980 Eylül’ünde havalar birden değişti, soğudu sanki… Dışarısı fırtına, yağmur. İki “siyasi” tutuklu geldi, dediler kapıaltına. Sivas’tan gönderilmiş, suç yerleri Ege olduğu için buraya sevk edilmiş. Alıp getirdiler. İki genç öğretmen, yorgun ve yıpranmış. Sıcak bir çorbanın ardından çay sohbetine koyuluyoruz.

Doğrudan soruyoruz, Sivas’ta durumlar nasıl?

Darbenin ilk günlerinde, devrimci demokrat kim varsa okulda, toplamışlar, bodrumdaki kazan dairesine kapatmışlar. Oradan sorgu sual, gerekli işlemler yapılmış. Kimisi esas eylem yerlerine sevk edilmiş.

- Ortaokul’dan Türkçe öğretmenim vardı, diyorum. Sivaslıydı ve orada görev yapıyordu.

- Ha O mu? Diyorlar. TÖBDER Başkanıydı, aynı okuldaydık.

Tanıdık bir isme rastlamanın heyecanıyla gözlerimiz ışıldıyor. Birden ısınıyor ortam,..

- O içimizde en deneyimli olandı. Bizden omuz vermemizi istedi. Bir adam boyu yukarıda küçük bir havalandırma penceresine tırmandı. Bize de aynı şeyi tavsiye etti ama katılan olmadı, biraz sonra bırakılırız diye.

- Yani ellerinden kurtuldu.

- Evet, ele geçiremediler. Bastı gitti. Biz de O’nunla gitmeliydik.

 

Soğuk bir Eylül gecesinde içimizi ısıtan bir mahpushane öyküsü olarak kaldı o anı. Yıllar sonra da olsa, öğretmenime sorup, bu durumu doğrulama imkânı bulamadım.

Acaba Ege Mahpushanesinde iki genç öğretmenin sözünü ettiği kişi, benim Türkçe öğretmenim miydi?

 

Şimdi öyküyü biraz geriye saralım. Aynı öğretmenimle ilgili, bu defa 55 yıl önceki 12 Mart Muhtırasına gidelim.

 

12 Mart 1971 Ünye

 

Lise’ye o yıl başlamıştık ve Ortaokul’la aynı mekânda eğitim görüyorduk. 12 Eylül benzeri bir darbeydi ama yaşımız küçüktü, ne olduğunu tam anlayamadık. Balyoz Harekâtı deniyordu, devrimci-demokrat unsurları topluyorlardı. Okula bir polis ekibi geldi. Türkçe öğretmenimizi dersten alıp ekip otosuna koydular, alıp götürdüler.

Öğretmenimizin o şekilde alıp götürülmesi hepimizin belleğine kazındı. Zaten kitap okumayı, şiiri O’nun sayesinde öğrenmiş ve sevmiştik. Kendisi gibi Sivaslı olan şair Cahit Külebi’nin öğrencisiydi. Külebi’nin şiirini dişlerini sıkarak okurken hatırlıyorum:

 

Sivas yollarında geceleri

Katar katar kağnılar gider.

 

Birkaç yıl önce öğretmenimin Ünye’ye geldiğini duydum, Ünye’de değildim. Bir araya gelemedik bir türlü ama sosyal medyadan takip ettik birbirimizi. Geçtiğimiz hafta bana bir mesaj gönderdi:

“Merhaba Derya, Ünye şiirleri üzerine kitap hazırlıyorum. Varsa bu konuda yayımlanmış şiirin eklemek isterim...”

Tereddütsüz kabul ettim. Sonra düşündüm; yayınlanmış birkaç şiirim vardı ama Ünye üzerine değildi. Öğretmenim tam da 12 Eylül’ün 46. Yıl Dönümü’nde istemişti benden şiirlerimi. Talebini karşılamaz, biliyorum… Yine de 46 yıl önceye ait birkaç şiirimi gönderdim.

İnsanın önünde kutup yıldızı gibi duran bir öğretmeni olması ne kadar güzel.

Darbelerin olmadığı, sağlıklı ve uzun bir ömür diliyorum kendisine.

 

                                                                      Eylül 2026, Ünye  






 

Ek:

 

Yönetime El Konulması ve Askeri Cunta Yapısı

12 Eylül 1980 sabahı saat 03.00’te Türk Silahlı Kuvvetleri, Süleyman Demirel başbakanlığındaki hükümeti görevden alarak yönetime el koydu. TBMM feshedildi, milletvekili dokunulmazlıkları kaldırıldı ve ülke genelinde sıkıyönetim ilan edildi. Ülke yönetimi, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren liderliğindeki ve kuvvet komutanlarından oluşan Milli Güvenlik Konseyi'nin (MGK) eline geçti.

İlginç bir tarihi detay olarak, ABD'nin dönemin Ankara Büyükelçisi James Spain, darbeden birkaç saat sonra Washington'a gönderdiği diplomatik notta askeri liderleri iyi tanıdıklarını ve Türkiye'nin NATO üyeliği dâhil dış politika veya savunma politikalarında bir değişim olmayacağını belirterek "endişelenmeye gerek olmadığını" yazmıştı. Bu durum, darbenin uluslararası diplomatik çevrelerdeki kabulünü ve uluslararası desteğin arka planını açıkça göstermektedir.

 

Ağır Hak İhlalleri ve 12 Eylül Darbesi’nin Bilançosu

 

12 Eylül dönemi, cumhuriyet tarihinin en yaygın ve sistemli hak ihlallerine sahne oldu. Haklarında ölüm cezası istenen binlerce kişiden 517'sine idam cezası verildi; bu cezalardan 49'u (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu) infaz edildi. Yaşı küçültülerek asıldığı iddia edilen Erdal Eren ve solcu Necdet Adalı'ya "denge olsun diye" asılan Mustafa Pehlivanoğlu gibi isimler, bu dönemin adaletsiz yargılamalarının sembolü haline geldi.

İdari yetkiler kullanılarak gerçekleştirilen diğer hak ihlallerinin genel bilançosu şu şekildedir:

·         Kitlesel Gözaltılar: 650 bin kişi gözaltına alındı ve 90 güne varan sürelerde ağır işkencelere maruz kaldı.

·         Fişleme ve Sürgün: 1 milyon 683 bin kişi düşünceleri, mezhepleri veya etnik kökenleri nedeniyle fişlendi. 30 bin kişi mülteci olarak yurtdışına kaçtı, 14 bin kişi ise vatandaşlıktan çıkarıldı.

·         Akademik ve Siyasi Kıyım: 30 bin kişi işten atıldı, binlerce öğretmen ve akademisyenin görevine son verildi. YÖK bu dönemde üniversiteleri kontrol altında tutmak için kuruldu.

·         Medya ve Kültür Sansürü: Gazetecilere toplam binlerce yıl hapis cezası verildi, tonlarca gazete ve kitap imha edildi, 937 film yasaklandı.

 

Cezaevleri ve Sistematik İşkence Rejimi

 

12 Eylül rejiminin en karanlık yüzü, cezaevlerinde kurulan sistematik işkence mekanizmalarıydı. Özellikle Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi, Mamak ve Metris gibi cezaevleri, tutukluların kişiliklerini ezmek ve asimilasyon politikalarını uygulamak için tasarlanmış birer işkence laboratuvarına dönüştü. Resmi kayıtlara göre 171 kişinin doğrudan işkence sonucu öldüğü belgelendi.

Diyarbakır Cezaevi'nde bizzat ağır işkenceler gören Avukat Hüseyin Yıldırım'ın tanıklığı, dönemin dehşetini gözler önüne sermektedir. Gözleri bağlı bir şekilde günlerce hücrelerde tutulan, lağım sularına maruz bırakılan ve ağır fiziksel darp alan Yıldırım, askeri personelin kendilerine uyguladığı yöntemleri "yeryüzünde en dayanıklı canlı insandır" diyerek anlatmaktadır. Cezaevi İç Güvenlik Amiri Esat Oktay Yıldıran ve Albay Raci Tetik gibi isimler, bu sistematik şiddetin baş sorumluları olarak tarihe geçmiştir.

 

23.09.2026, Ünye Kent