20 Şubat 2026 Cuma

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XXIII (Lozan Mübadilleri - 1)


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XXIII

(Lozan Mübadilleri - 1)

 

Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinde karşılaştığı en önemli sorunların başında, tebaası olan bazı toplulukların ayrılıkçı isyan girişimleri gelir. Balkanlarda başlayan ulusalcı ayaklanmalar Arap Yarımadası ve Ön Asya’ya sıçrar. Birinci Dünya Savaşı henüz sürerken, Karadeniz’de Rusların etkisiyle önce Ermeniler ve ardından İngiltere - Yunanistan etkisiyle Rumlar, kurdukları cemiyetler aracılığı ile çeteler halinde faaliyete geçerler.  

24 Nisan 1915’te Ermeni toplum liderlerinin İstanbul’da tutuklanmasıyla başlayan süreç, “Tehcir Kanunu” ve “Müsadere ve El Koyma Kanunu” gibi yasal düzenlemelerle desteklenmiştir. Bu uygulamalar, Osmanlılar tarafından savaş koşullarında askerin arka cephesini sağlama almak için Ermeni isyancılara karşı bir tedbir olarak görülmüş ve “meşru” sayılmıştır. Batılı devletler ise bu durumu “Soykırım” olarak nitelendirmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Jön Türk hükümeti (İttihat ve Terakki Cemiyeti) tarafından Ermeni halkına karşı planlı ve sistematik bir imha politikası uygulandığı ve bunun sonucunda 1,5 milyon Ermeni’nin hayatını kaybettiğini ileri sürülür.

Aynı tedbirler ayaklanan Rum çeteleri için söz konusu olsa da yerleşik Rum ahali için toplu göç yahut “Tehcir” olayı kısmen uygulanır.

Ancak Kurtuluş Savaşı’ndan zaferle çıkmış Türkiye’de, Cumhuriyet’in ilânına yakın, 30 Ocak 1923’te Türkiye ile Batılı devletlerarasında sürdürülen Lozan Konferansı sırasında Yunanistan’la “Halkların Mübadelesi Sözleşmesi” imzalanır.

Bu top yekûn bir göç ettirme olayıdır; 1923’te başlar ve 1924’te zirveye yükselir.

Batı’dan (Yunanistan) yaklaşık 500 bin Müslüman Anadolu’ya göç ettirilir.

Anadolu’dan da 1,5 milyon Rum, Batı’ya göç eder.

Karşılıklı göç 1924 sonrasında devam eder, 1960’lı yıllara kadar sürer.


 

Sessiz Tanıklar

 

Birkaç sokak ötemizde, Kilise Tepesi’ne çıkan yokuşun başında bir ev…

Üç katlı, yarı-kâgir; 1901 yazısı kazılmış duvarına, zamana yenik düşmüş, terk edilmiş bir Rum evi...

Bunun gibi daha birçok ev vardı Ünye’de; çoğu yıkıldı, çok azı restore edildi.  

Bir zamanlar düğün salonu olarak kullanılan Yalı’daki Rum Ortodoks Kilisesi mesela, Ünye’de ayakta kalan tek kiliseydi, yıllarca düğün salonu olarak kullanıldı ve sonunda restore edildi, bir kültür mekânına dönüştürüldü…  

Mevcudunu çeşitli belgelerden bildiğimiz ama yerlerinde olmayan kiliselere gelince.

Ünye’nin batısında, küçük bir adada bulunan Ayanikola Kilisesi bunlardan biri; yuvarlak, kâgir bir kilisedir diyor, Bijişkyan: “Eski zamanlardan” kalma.[1]

Ünye’nin ilk Ortaokulu olarak kullanılan ahşap bina ise bir zamanlar Tepe’deki kilisenin yanındaymış. Ünye’de Kilise Tepesi denilen bu yerde, 1938’de Meçhul Asker Ortaokulu kurulmuş. Bahçe duvarlarının bir kısmı, 1954’te yıkılan bu kilisenin duvarlardır.

Ayanikola Kilisesi’nin ise, sadece duvar kalıntılarını görebilmekteyiz. Denizcilere atfedilen bu kilise, Osmanlı öncesinden kalan bir Doğu Roma ibadethanesidir.[2]

İçinde bir zamanlar oturulan ev kalıntıları dâhil, her biri 1923’te kaybolan bir topluluğun sessiz tanıklarıdır.


 

Mübadele Öncesi Ünye

 

Papalık özel emri ile Timur'un sarayına elçi olarak gönderilen Ruy Gonzales Clavijo, 6 Nisan 1404’de Ünye limanına sığınır. Clavijo, Ünye (Hinio) halkının tamamen Rum olmasına karşın kalesinde 300 kadar Türk’ün yaşadığını, sahilde demirci dükkânlarının varlığını, kale ve kentin Timur’a vergi veren Melaseno adlı bir Rum beyine ait olduğunu bildirir.[3]

Evliya Çelebi 1640 yılında Ünye’yi ziyaret ettiğinde kentin Ünyes adında bir kral (Trabzon Tekfuru) tarafından kurulduğunu anlatır. Canik Sancağı toprağında Voyvodalıktır. 100 akça Bijişkyan, 1998; 75lık kazadır. Başkaca Yeniçeri Serdarı, Kale Dizdarı, neferi vardır. Müftüsü, Nakîbi yok. Kalesi deniz kıyısında, kare şeklinde kâgir bir yapıdır. Nispi bağımsızlıkla yönetildiğini söylediği şehrin umumi nüfusunun Rumlardan teşkil olduğu ve sahilde tam tekâmülü kalesinde Osmanlı askerlerinin bulunduğu anlaşılmaktadır.[4]   

Rahip Per Minas Bijişkyan ise, 1817’de esasen yerlisi olduğu Karadeniz mıntıkasında vikerlik görevi münasebetiyle bölgeyi adım adım gezerken, Ünye’de 800 Rum ile 40 Ermeni evinin varlığını bildirir.[5]

1870 Tarihli Trabzon Vilayeti Salnamesi’nde Ünye’de 9 kilise ve 14 rahip olduğu kayıtlıdır. Aynı kayıtlarda Ünye’nin kendisine bağlı Fatsa, Bolaman ve Karakuş nahiyeleriyle birlikte toplam nüfusunun 34.309 olduğu görülmektedir. Ünye kazasına ait 14.354 kişi bulunmaktadır. Kazanın İslam nüfusu 10.998, Çerakis (Kuzey Kafkasya’dan göç gelen Çerkezler) 573, Ermeni 1.269 ve Rum nüfus 1.514 olarak belirtilmektedir.

Ermeni nüfusun daha çok köylerde ve Rumların şehir merkezinde ikamet ettiği bilinmektedir. Demek ki Ünye kent merkezinde ikamet eden yaklaşık 1.500 Rum vardır.

Bu sayı artarak 1923 yılına kadar, 53 yılda birkaç katına varır. 1902 Tarihli 20. cilt, sayfa 665 Trabzon Vilayet Salnamesi’nde Ünye’nin toplam nüfusu 60.443 olarak gösterilmekte ve Rum nüfus 4.554 olarak belirtilmektedir.

Mübadele öncesi, 1920 – 1923 yılları rakamıyla Ünye’de 8.500 Rum olduğu tahmin edilmektedir.

1923 Yılında başlayan “zorunlu göç” nedeniyle Ünye’de bir tek Rum kalmaz.



 

Mübadele’yi Hazırlayan Koşullar

 

Lozan Barış Konferansı’nın öncelikli konusu sığınmacılar ve esirlerdi. Zaten Rumların çoğu, protokol imzalanmadan önce Yunan Ordusu’yla birlikte Anadolu’yu terk etmişti. Büyük bir karmaşa içinde gerçekleşen ilk Rum göçü, daha çok kaçıp kurtulma amaçlıydı. Tren istasyonları, vapur iskeleleri dolmuş, bir milyona yakın Rum, Yunanistan’a geçmek için sınıra yığılmıştı. Yunan hükümeti gelenleri barındırmakta zorlanıyor, okul ve kiliseler dolup taşıyordu. Göçmenlerin bir kısmı aç sefil sokaklarda yatarken, diğer yandan, özellikle Ege’den gelenler sadece kendi mallarını değil, işgal altındaki komşularının mallarını da gasp ederek beraberlerinde getirmişlerdi.

Tıpkı 93 Harbi (1877- 78 Osmanlı –Rus Savaşı) sonrası, Doğu Anadolu’nun işgalci Rus Ordularına kılavuzluk yapan Ermeni Çeteleri gibi, Batı’daki Yunan Ordusu’nu Yunan bayraklarıyla karşılayan Rumların Türk topraklarında yaşayabilmeleri zora girmişti. Akıbet belliydi. Batı’da yaşayan Müslümanlar da aynı zor koşullarla karşı karşıyaydı. Lozan Protokol’ü böyle bir ortamın gereği doğdu ve göçe zorlanan mübadiller hayvanlarını ve ürünlerini köylerinde bırakarak, ani bir emirle sahillere döküldüler.

 


Lozan Konferansı

 

Lozan’da İngiltere temsilcisi Lord Curzon’un teklifi ve Milletler Cemiyeti görevlisi Nansen’in raporu doğrultusunda “mübadele” anlaşması görüşülür.

30 Ocak 1923 tarihinde, Yunanistan’daki Müslümanlarla Türkiye’deki Ortodoks Rumların değişimini öngören “Mübadele Sözleşmesi” imzalanır.[6]

Sözleşme gereği; İstanbul’daki Ortodoks Rumlar ile Batı Trakya’daki Müslümanlar mübadeleden muaf tutulur.

Karşılıklı nüfus değişiminde ölçüt, sadece dindir: Müslümanlara karşı Ortodoks Hristiyanlar.

Amaç: Her iki tarafın da daha homojen bir ulus oluşturabilme çabasıdır.

Yunanistan’da yerleşik bütün Müslümanlar Türkiye’ye, Türkiye’de yerleşik bütün Ortodoks Rumlar Yunanistan’a gönderilir.

Kafa kâğıdında “Milleti” karşılığında “Ortodoks” yazan ve Türkçeden başka dil bilmeyen Hıristiyan Karamanlı bir grup Türk de mübadeleden nasibini alır, Rumlarla aynı göçe tabi tutulur.

İki milyon civarında insan göç yollarına koyulur.

 

Devam Edecek: Lozan Mübadilleri – 2

 

Kaynaklar:

 

Clavijo, Ruy Gonzales, 2008, Timur’un Hayatı, Kadiz’den Semerkant’a Seyahatler, 1. Baskı, Pozitif Yay.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nden Seçmeler, 1971, Hazırlayan Nihal Atsız, 1. Cilt, 1000 Temel Eser, MEB Devlet Kitapları, İstanbul

Bijişkyan, P. Minas, 1998, Pontos Tarihi, 2. Baskı, Çivi Yazıları

Varilci-Kabayel, Ünye Kent Yazıları  

18.02.2026, Ünye Kent


Dipnot:

[1] Bijişkyan, 1998; 76

[2] Kilise Tepesi’ndeki ve Yalı’daki Ortodoks kiliseleri 1830 yılı sonrası (Meşrutiyet Dönemi) kiliseleridir.

[3] Clavijo, 2008; 122

[4] Evliya Çelebi Seyahatnamesi, 1971; 165

[5] Bijişkyan, 1998; 75

[6] 1923 yılında Lozan Barış Antlaşması'na ek olarak yapılan bu sözleşme uyarınca Türkiye Cumhuriyeti ve Yunanistan Krallığı'nın kendi ülkelerinin yurttaşları, din esası üzerinden tehcir ve zorunlu göçe tabi tutulur. Göçün adı “Mübadele”dir, göçe tabi tutulanlar ise “Mübadil” olarak adlandırılır.


11 Şubat 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi – XXII (Ermeni Kız Çocukları ve Ünye Lokumu. Harut Usta'ya Veda)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi – XXII

(Ermeni Kız Çocukları ve Ünye Lokumu.)

 

 

Belki anlatılanlar kurgudan ibarettir…

Belki de gerçeğin küçük bir bölümünü yansıtıyor, bilemiyoruz.

Kulaktan kulağa yayılan bu öykülerin özneleri bugün hayatta değilse bile bazılarının çocukları ve torunları aramızda yaşıyor.

Bize büyük annelerinden duydukları, Tehcir sırasında öleceklerine kesin gözüyle bakılan Ermeni kız çocuklarının hazin öykülerini anlatıyorlar.

Bu öyküler, siyasi tartışmaların, suçlamaların ve spekülasyonların ötesinde, herkesin kabul etmek zorunda kaldığı gerçeklerdir.

 

Çünkü herkesin bir gideni vardır,

İçinden bir türlü uğurlayamadığı…[1]

 

Ünyeli Ermeni Kız Çocukları

 

Köylerde ve Ünye’de, Ermeni ve Türk aileler, öylesine iç içe, öylesine saygılı ve öylesine dostça bağlı idiler ki birbirlerine…

Tehcir adı verilen zorunlu göç olayında bile Ünye’de bu bağlılıklar kopmadı.

Göçenlerin götüremediği malları, evleri, tarlaları, yatak ve yorganları, kazan ve kepçeleri, kedi ve köpekleri, dana ve inekleri birçok yerde yağmalandı ama bazı yerlerde emanet alındı.

Ünye, gidenlerin mallarını ve bebeklerini emanet bıraktığı yerlerden biriydi.

Anneler yavrularını canlarından kopararak, yürekleri yırtan haykırışlarla, sel olup akan gözyaşlarıyla terk etmişlerdi yavrularını…

Ünyeli bazı aileler alıp kendi yavruları gibi kollayıp korudu, yedirip doyurdu, büyütüp eğitti bu kimsesizleri.

Gidenler gitti. Bir daha hiç ama hiç dönmediler. Eşyalar ve bebekler kaldı.[2]




 

Tehcirden Geriye Kalanlar

 

Tehcir edilen Ermeni ailelerin bebekleri, en iyi görüştükleri komşu Müslüman ailelere bırakılmışlardı. Bu çocuklar, bırakıldığı ailelerin terbiyesiyle büyüdü, genç kız oldular.

Kökenlerini bilseler de adları Müslüman adıydı.

Hiçbiri Ermeni adını kullanmadı.

Himayelerine alan aileler, onları öz çocuklarından ayırmadı. Ellerinden geleni esirgemediler. Eğitim almalarını sağladılar. Sonra çeyizleyip kısmetini bulmasını sağladılar.[3]

Aynı durumu İrfan Işık hocamızdan farklı değerlendiren hemşerimiz Cafer Sarıkaya, Agos dergisiyle yaptığı söyleşide şöyle diyor:

Komşulara bırakılan çocukların aileleri hiçbir zaman dönememiş, emanet bırakılan çocuklar Müslüman ailelerin yanında, Türk gibi yetiştirilmiştir. Ünye’de, kendi ailemde ve tanıdığım bazı diğer ailelerde, bu şekilde büyütülmüş çok sayıda çocuk var. … Müslüman aileler tarafından sahiplenilen ya da alıkonan Ermeni kadınlar ve çocukların çoğu o şekilde yaşamaya devam edip, o şekilde öldüler. Müslüman olarak mı? Orası net değil. Geride kalanlar ile konuştuğunuzda aynı kadın için “Bizden daha Müslümandı, namazında niyazındaydı” diyenlerin yanında “Odasına gider gizli gizli kendi duasını ederdi” diyenler de oluyor.[4]

Hikâyelerden birine göre, tehcirden yıllar sonra Ünye’ye dönen Ermeni bir kadın, beş yaşındayken orada bıraktığı kızı Arpi’yi bulur, onunla Ermenice konuşur, onu Fransa’ya götürmek ister ama Müslüman biriyle evlendirilmiş ve çoluk çocuk sahibi olmuş olan Arpi, Ünye’den ayrılmak istemez. Gözü yaşlı anne, kızını ve torunlarını öpüp koklar, eski komşularına ve Ünye’ye veda eder. Üç ay sonra Paris’ten gelen bir mektupla, yaşlı kadının Ünye’yi ve kızını sayıklayarak hayata veda ettiği bildirilir.[5]

Özlemle andığımız Gazeteci-Yazar Yaşar Karaduman da, Ünye’de duyup derlediği ve kurguladığı Ermeni Kızların öykülerini yazmıştır.

Aileler dört veya beş yaşın altında çocuklarını çok çetin yol ve mevsim koşullarına dayanamazlar, burada bırakırsak biz dönemesek bile en azından onların hayatta kalma şansları olur diye bilinçli olarak bırakmışlardır. Bu hikâyelerden an acıklısı ikiz kardeşini burada bırakarak anne ve babası ile giden Magda’nin 80 yil sonra Ünye’ye gelişini ve kardeşini buluşunu anlatan hikâyedir.[6]

Bırakılan çocukların bir kısmı (sahiplenilmeyenler), yetimhanelere yerleştirildiler. 

Bunların dışında Ermeni kimlikleri, Ermeni dini ve âdetleriyle Ünyelilerce korunarak kalan ailelerden de söz edilmektedir.

 

Ünye Lokumu; Ermeni Kızların Ünye’ye Mirası mı?

 

Ünye lokumu olarak bilinen tatlandırılmış mayalı hamur, rulo yapılarak avuç içine sığacak biçimde kesilir, fırında pişirilirdi. Mahalledeki fırınlarda yahut evlerde yapılan Ünye lokumu, her bayram evlerden eksik olmaz, ancak o dönemde pastanelerde satılmazdı.[7]

Türkçede geçen lokma veya lokum kelimeleri, Arapçadan gelmektedir. Osmanlıca karşılığı, Arapçadan gelen rahat ul-hulkümdür ve boğaz rahatlatan anlamına gelir.

Afyon Lokumu olarak bilinen Osmanlı Lokumu, Ünye’de Rahat Lokumu adıyla geçer. Ünye Lokumundan farklıdır. Ünye Lokumu daha çok kurabiye yahut çörek sınıfına girer ama Bayramların vazgeçilmez ikram ürünü olduğu için “Lokum” olarak adlandırılır.

Ünye Lokumunun orijini, Ünye’de ne zamandan beri yapıldığı bilinmemektedir.

Agos Gazetesindeki söyleşide Sarıkaya, Ünye Lokumu için “1915 yılında hayatlarını kurtarmak ve yurtlarından uzaklaşmamak için Müslüman olan ya da olmak zorunda bırakılan Ermeni kadınlar sayesinde bugüne kadar gelebilmiştir” diyor. Ermenilerin bir zamanlar Paskalya yortuları için yaptığı lokumların, Ünye mutfağı ve kültürünün bir parçası olarak yaşamaya hala devam ediyor. Müslümanlaş(tırıl)mış kadınlar, torunlarından ve çocuklarından saklasalar da, bir geleneği kendi aralarında sessizce yaşatmış, kutsal günlerini unutmamaya çalışmışlar.[8]

Tamamen sözlü tarihe dayalı bu bilgi teyit edilmeye (doğrulanmaya) muhtaçtır.

Ermeni tarihçi Kévorkian’a göre Ünye ve hinterlandına Ermenilerin gelişi 18. Yüzyıl’ın (1700’lü yıllar) başındadır. Oysa hamur işi börek, çörek ve kurabiyeler, yörede yüzyıllardır bilinmekte, Rumlar ve Türkler tarafından yapılıp yenilmektedir. Üstelik Ermenilerin Paskalya Çörekleri (lokum değil, çörek), Ünye Lokumuna benzemez, saç örgüsü, yahut simit biçimindedir.

Ünye’nin kadim bir tadını, dayanağı olmadan belli bir kesime mal etmek, Ünye’deki diğer topluluklara haksızlıktır.

Bırakın Ünye’nin lokumu, Ünyelilerin olsun!

İlle de arkasında bir etnisite yahut trajik bir öykü aramayın.   


 

Harut Usta’ya Veda

 

Ordu Ermenilerinden Harutyun Artun, 5 Şubat 2026’da İstanbul’da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Harutyun Artun ya da bilinen ismiyle Bakırcı Harut Usta için 7 Şubat Cumartesi günü cenaze töreni düzenlendi.


Selçuk Küpçük’ün kaleminden geçen haftaki yazımızda aktarmıştık Bakırcı Harut Usta’nın Tehcir ile ilgili söylediklerini. O şimdi anılarda ve kitap sayfalarında yaşıyor.[9]  

Ordulu Bakırcı Mıgırdıç Usta'nın oğlu Harutyun Artun'la 2010 yılı tanışmıştık. Tehcir yıllarını bizzat yaşamamıştı ama yaşayanlardan bire bir dinlemişti. Her iki tarafın da derin acılar yaşadığını söyledi, bize…

Harut Usta, o dönem acılarının hakkaniyetli bir örneğiydi.[10]

2011 yılı Mayıs’ında, Ahmet Kabayel'le birlikte, değerli kardeşimiz Coşkun Çetinalp'in çağrısı üzerine Ordu'ya gitmiştik ve yerel bir TV kanalında yaptığımız keyifli bir söyleşinin ardından Harut Usta'ya uğradık.

Bizi karşıladığı mekân, Harut Usta'yla adeta bütünleşmişti. Müzeyi andıran, eski eşyalarla dolu bu mekânda çaylarımızı içerken bir dönemin tarihine tanıklık ediyorduk. Harut Usta için neredeyse her eşyanın ayrı bir öyküsü vardı.

Bizim asıl öğrenmek istediğimiz, Usta'nın Ünye'ye uzanan akrabalık ilişkileri, sürgünlerle, acılarla geçen yıllarıydı. Nedense o kısmı geçiştiriyor, daha çok eşyaları ve masasının üzerindeki fotoğraflarda yer alan insanları anlatmayı yeğliyordu.

Henüz yapım aşamasındaki Ünye Müze Evi'nden söz ettik... Kalktı, eşyaları arasında kısa bir yolculuğa çıktı. Eline eski bir gemici feneri aldı. Sağını solunu kurcaladı, düzeltti, kontrol etti. Bize uzattı. "Bu da benden Müze Ev'e hatıra olsun." dedi. Böylece yapım aşamasındaki müzemiz, Harut Usta'dan antik bir eşya kazandı. Bizi Usta'yla tanıştıran arkadaşımız Coşkun daha sonra bize: "Harut Usta asla böyle bir şey yapmaz, bu eşyaları evladı gibi saklar." diyecekti. Biz de "Merak etmesin, Müze evde bu emanetini gözümüz gibi koruyacağız." dedik.[11]





Harut Usta'nın öyküsünü, hemşerisi İbrahim Dizman’ın kitabından aktararak bitiriyoruz Tehcir konusunu:

"Ermeniler arasında sürgün konu edilmezdi. Büyükler konuşmazdı, bizi de konuşturmazlardı. Biz çocuklar bazı şeylerin farkına varınca soruyorduk, dedemiz, amcamız, teyzemiz nerde, filan diye. Öldüler, deyip kestirip atıyorlardı büyükler. Sonraları anladık ki huzur içinde yaşayabilelim, intikam peşinde koşmayalım diye anlatmıyorlarmış. 18-20 yaşına gelince, sağdan soldan duyduklarımızla yaşanan felaketi biraz olsun öğrenmiştik ama artık kin güdecek yaşı geçmiştik. Çünkü Türklerle iç içe yaşıyorduk, en yakın arkadaşlarımız, komşularımız Türk’tü. Kime kızacaksın, kimden intikam alacaksın? Böyle olması, büyüklerimizin sağduyulu davranması çok doğru oldu tabii. Yoksa gençlik var, sağda solda birilerine çatar başımızı büyük belaya sokardık."[12]

 

Devam Edecek: Lozan Mübadilleri

 

Kaynaklar:

Pala, Fatih. 2023, Tutaste “Dolunayın kız kardeşi”, Paşa Yayınları

Işık, İrfan. 2013, Anılardan Taşan Yıllar, Ünye Belediyesi Kültür Yay.

Karaduman, Yaşar. 2020, Tarihin Kayıp Kızları Ünye’den gidenler bir daha Geri dönmediler, 20.06.2020, Ünye Kent Gazetesi

Sarıkaya, Cafer. Ekim 2016, AGOS Gazetesi

Kabayel-Varilci, 21.01.2008 Hizmet Gazetesi, Ünye’de Pastacılık ve Şekerciliğin Tarihi - I

Varilci, 15.01.2025, Ünye Kent; Karadeniz Arkeolojisi - Pontus Sorunu IV

Varilci, 25.05.2016, Ünye Kent; Harut Usta

Biryol, Uğur (Derleme), 2014, Karadeniz’in Kaybolan Kimliği, İletişim Yay.

Dizman, İbrahim. 2016, Adı Başka Acı Başka, İletişim Yay.

 

11.02.2026, Ünye Kent

 

Dipnot:

[1] Fatih Pala, 2023

[2] Işık, 2013; 315

[3] Işık, 2013; 316

[4] Sarıkaya, Agos Dergisi, Söyleşi

[5] Sarıkaya, 2016

[6] Karaduman, 2020

[7] Kabayel-Varilci, 2008 (Aslında Ünye Lokumu yerine Ünye Çöreği yahut kurabiyesi denilmeliydi. Bayram ikramı olarak üretilen bu yerel ürünü dillendirirken Ünyeliler, iskeleye “köprü” deyişindeki metaforu kullanmışlardır.)

[8] Sarıkaya, 2016

[9] Biryol – Küpçük, 2014; 147-177

[10] Varilci, 2025, Ünye Kent Köşe Yazısı

[11] Varilci, 2016, Ünye Kent Köşe Yazısı

[12] Dizman, 2016; 123

4 Şubat 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi – XXI (1915’te Ünye’de Neler Oldu?)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi – XXI

(1915’te Ünye’de Neler Oldu?)

 

 

Bizans döneminde Ermeniler, imparatorluğun tahakkümü altında yaşamış olsalar da bağımsız bir krallıktı. 387 ve 428 yılları arasında hüküm süren Ermeni Krallığı Bizans ve Sasani imparatorlukları arasında ikiye bölündü. Batı Ermenistan Bizans yönetimine, Doğu Ermenistan ise Sasani kontrolüne geçti.  Karadeniz’de bazı bölgeler Ermeni Bagratuni Krallığı'nın (880’lerin başı) kurulmasından sonra da Bizans yönetimi altında kaldı. Ancak Ermeniler 451 yılındaki Kalkedon Konsili'nde temsil edilmediler. Bu nedenle Ermeni ve Bizans Hristiyanlığı arasında teolojik bir kayma ortaya çıktı. Bizans’ın çoğunluğu Ortodoks olurken, Ermeniler çoğunlukla Gregoryen olmayı tercih etti.[1]

Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Ermeniler yüzyıllar boyunca Türklerle barış içinde yaşadılar. Osmanlı Döneminde (Osmanlı Barışı), yönetim kademesinde Ermeni devlet adamları hiç eksik olmadı.[2]

Osmanlılar, Millet-i Sadıka olarak niteledikleri Ermeniler’e üst düzeyde değer vermişler, devlet idaresindeki en sorumlu mevkilerde görev yapmalarına olanak tanımışlardır. O kadar ki: Osmanlı İmparatorluğu'nda 19. yy sonlarına doğru 22 Bakan, 33 Milletvekili, 7 Büyükelçi, 11 Konsolos, 29 Paşa ile 11 Profesör vardı. Ayrıca 803 Ermeni Okulu'nda 2.088 öğretmen, binlerce Ermeni öğrenciye eğitim vermekteydiler.[3]

Bu girizgâhın ardından, bunca Ermeni nüfusa he olduğunu, Ünye özelinden hareketle görmeye çalışalım.


 

Tehcir Kanunu

 

Tehcir Kanunu veya resmî adıyla Sevk ve İskân Kanunu, 27 Mayıs 1915'te Osmanlı Hükûmeti tarafından I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı ordusu ile karşı karşıya gelebilecek iç unsurların savaş bölgelerinden uzak yerlere devlet eliyle gönderilmesi için çıkarılan göç kanunu olarak bilinir.

1 Haziran 1915 tarihinde Takvim-i Vekâyi'de yayımlanarak yürürlüğe giren kanunun içeriğinde Osmanlı Ermenilerinden bahsedilmemesine rağmen, doğrudan imparatorlukta yaşayan Ermeni halkı hedef alır. Ermenilerin yaşadığı şehirlerden başka yerlere sürülmesine yol açar ve bu nedenle Ermeni Tehciri adıyla anılır. 

Tehcir’in amacı Ruslarla savaşan ordunun gerisini emniyete almak ve Ermenilerin Ruslarla işbirliğini önlemek olarak belirtildi.

Tehcir, önceleri tüm Ermeniler'e uygulanmadı. Katolik ve Protestanların yanı sıra subay ve sıhhiye sınıfı olarak Osmanlı ordusunda görev yapanlar, Osmanlı Bankası çalışanları, sakatlar, yaşlılar, dul kadınlar, çocuklar göçe tâbi tutulmadılar.

Milli Savunma Bakanlığı, Arşiv ve Askeri Tarih Daire Başkanlığı Arşivi’nde bulunan belgelere göre 9 Haziran 1915’ten 8 Şubat 1916’ya kadar tehcire tabi tutulanların sayısı 395.000 kişidir. Bunlardan 356.084 kişi yeni yerleşim bölgelerine ulaşmışlardır. Yani kayıp sayılan Ermeni 35.000 kadardır.

Cumhurbaşkanlığı Arşiv belgelerinde ise, 1915’te Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan Ermeni sayısı 1 milyon 250 bin kişidir. Bunlardan İstanbul, Bursa ve diğer Batı Anadolu illerinde yaşayan 167.778 kişi tehcire tabi tutulmamıştır.[4]

Yine aynı belgelerde ölümler kış şartlarının zorluğu, Ermeni, Rum, Türk soygun çetelerinin baskınları sonucu gerçekleşmiştir.

 

Ünye’de 1915 Tehciri

 

Elimizdeki bilgiler, tehcirle birlikte Ermeni nüfusun Ünye’nin neresinden ve nasıl göçe tabi tutuldukları konusunu yeterince açıklayamamaktadır. Daha çok “Ünye’den yasa gereği göç ettirilmeyen” Ermeniler’den bahsedilmektedir. Kimdi göçe tabi tutulmayanlar? “Dönme” tabir edilen, din değiştirerek Müslüman olan Ermeniler idi. Ayrıca, Ünye’nin hatırlı eşraflarının koruma ve kefillikleriyle Ünye’de kalan Ermeniler mevcuttu.[5] 

Bölgemizdeki 1915 Olayları’na ilişkin benzer bir yaklaşım, Ermeni tarihçi Hovagimyan’dan geliyor:

“Büyük Felaket günlerinde (Medz Yeğern) hemen hemen bütün Ermeniler Müslümanlığı kabul edip yaşadıkları yerde kalmaya devam ettiler. Ünye’de yaşayan akrabalarına mektup yazıp ‘Allah’ın dinini kabul ettik, siz de bizi takip edin’ diyenler oldu. Hükümet başka yerlerde de bu üçkâğıtçı oyuna başvurup sonrasında katliamı organize etmişti. Burada da aynısını yapıp, 3 yaşından büyük kimseyi hayatta bırakmadılar, şehirden sürgün edip katlettiler, çocukları ise Türk ailelerine dağıttılar. Sadece Fatsa’nın çevre köylerinden birkaç genç Sahag Hamalyan, Mesrob Yazıcıyan ve Harutyun Minasyan’ın önderliğinde dağlarda saklanmayı başardılar.”[6]

Bu ifadeler oldukça önemli. Çünkü bölgemiz nüfusunun azımsanmayacak bir bölümünün Müslümanlaşmış Ermeni olduğunu ileri sürüyor. Müslümanlığı kabul etmeyenlerin de katledildiğini. En azından Ermeni çocukları öldürülmemiş, Türk ailelerine dağıtılmış. Sadece birkaç genç dağlarda saklanmayı başarmış. Beyrut’ta yaşayan Ermeni tarihçi Hovagimyan’ın kitabı yayınlanırsa, epey tartışılacağa benzer. 

 

Ordu’da Yaşanan Tehcir Olayı

 

1915 tarihli gazetelerde Ordu’dan toplam on iki bin Ermeni’nin tehcire tabi tutulduğunu öğreniyoruz. Bu göçten on beş hanelik kadın, çocuk ve sigardan oluşan son Ermeni kafilesinin Mesudiye’ye vardığında, arzû-yı vicdanlarıyla İslamiyet’i kabul ettiklerine dair bir telgraf çekilir. Telgraf, kasaba müftüsü ve imamın da dâhil olduğu Mesudiyeli bir grup tarafından İstanbul hükümetine çekilmiştir. Bakırcı Harut Usta’nın öyküsüyle harmanlanan tehcir olayı ise, Ordu’dan Gölköy’e doğrudur.

“Kafile, Gölköy’e ulaşmıştır bu arada. Karabayır/Karadere denilen mevkie gelindiğinde ise Perşembe’den hareket eden 200 kişilik çete korumasız ve savunmasız, silahsız Ermenilere saldırır. Çocukları ise kafileden ayırıp öne almışlardır. Geride kalan anneler, babalar, kardeşler, yaşlılar büyük bir katliama maruz kalırlar. Çocuklar can havli ile hiç bilmedikleri arazilere dağılırlar korku içinde. Harut Amca’nın 7 yaşındaki annesi, teyzesi ile beraber kilometrelerce çıplak ayakla yürüyerek bir sonraki yerleşim yeri olan Mesudiye’ye ulaşır. Mesudiye’de bir postacı sahip çıkar annesine ve teyzesine. Bir dayısını ise çok daha aşağılardaki köylerden birisi alır büyütmek için.”[7]

 

Topal Osman Ağa


Tehcir Sonrası Ünye’de Gayrimüslim Nüfus

 

1914’te Ünye kazasında 7.700 Ermeni (1.130 hane), on dört kilise ve yirmi bir eğitim kurumu bulunmaktayken,  Haziran 1915’te ise, Ünye Kazası Ermeni nüfusu hakkında hiçbir bilgi mevcut değildir.

Tehcir Kanunu sonrasında Ünye Ermeni nüfusuna ne oldu?

Şüphesiz tehcire tabi tutuldular.

Ne yazık ki çoğunluğu çocuk, yaşlı ve kadınlardan oluşan bu nüfus, bir ölüm yolculuğuna çıkarıldılar.

Tehcire rağmen bazı Ermeni aileleri Ünye’de kaldı.  

Bir görüşe göre, Ünyeliler tarafından korundukları için bazı Ermeni aileleri tehcirden etkilenmedi. Ermeni kimlikleri, Ermeni dini ve âdetlerine rağmen, Ünye’de kalmayı başardılar.[8]

Bir başka görüşe göre, Ünye’deki mahut Ermeni aileleri, Ünye’ye tehcirden sonra geldi.[9]  

Belki de Lozan Mübadelesi’nin ardından geldiler.

Geldiler ama kendi kiliseleri artık yoktu.

Terk edilen Rum Ortodoks Kiliseleri’ni de kullanamadılar.

Özel günlerde Samsun’da yahut İstanbul’daki belirli kiliselerde buluştular.

Ancak herkesçe bilinen bir gerçek vardı:

Türk ailelerin büyüttüğü Ermeni kız çocukları...

 

Devam edecek: Ermeni Kız Çocukları ve Ünye Lokumu.

 

Kaynaklar:

 

Koçaş, Sadi. 1970, Tarih Boyunca Ermeniler ve Selçuklulardan Beri Türk-Ermeni İlişkileri, 3. Baskı, Truva Yay.

Işık, İrfan. 2013, Anılardan Taşan Yıllar, Ünye Belediyesi Kültür Yay.

Biryol, Uğur (Der.) – Küpçük, Selçuk, 2014, Karadeniz’in Kaybolan Kimliği, İletişim Yay.

 

04.02.2026, Ünye Kent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/karadeniz_arkeolojisi_bizans_donemi_xxi_1915te_unyede_neler_oldu-5774.html

 



[1] Bu noktada bir hatırlatma yapmak gerekiyor. 1054’te Roma Katolik ve Rum Ortodoks kiliselerinin ayrılmasıyla Batı ve Doğu arasında büyük bir gerginlik doğdu. Batılı tarihçiler, bu nedenle Doğu Roma’yı “Roma” olarak anmak istemedi. Oysa Doğu roma halkı kendisini hep “Romalı” addetti. Türkler ve Araplar, Doğu Romalılar için “Rum” kelimesini kullandı. Alman tarihçi Hieronymus Wolf'un 1557 yılında “Corpus Historiae By­zantinæ” adlı eserinin yayımlanmasının ardından, Doğu Roma’dan “Bizans" diye bahsedilmeye başlandı. Aslında Bizans, başkentin en eski adıydı: Byzantion! Doğu Romalılar kendilerine hiçbir zaman “Bizanslı” demedi. Tıpkı Mithradates krallığının kendilerine “Pontus” demediği gibi.

[2] Koçaş, 1970; 12-

[3] Işık, 2013; 312

[4] TC. Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Sevkiyata Tabi Tutulmayan Ermeniler.

[5] Işık, 2013; 314

[6] Hovagim Hovagimyan’ın henüz Türkçeye çevrilmeyen ‘Badmutyun Haygagan Bondosi’ [Ermeni Pontusu’nun Tarihi, Beyrut: 1967, s.720-21] kitabından aktaran Güven Bayar, Agos, 14 Aralık 2023

[7] Biryol, 2014; 154-161

[8] Kurtuluş Savaşı sırasında, Rum-Ermeni demeden, Gayrimüslim nüfus tehlike altındaydı. Topal Osman Ağa ve maiyetindeki silahlı grup, o dönemde Ünye’ye geldiği ve Keşaplı Sokak’ta ağırlandığı bilinmektedir. (Bkz. Keşaplı Sokak ve Topal Osman, 21.12.2022 Ünye Kent). Ünye’deki Elekçi Deresi’nin o günlerde günlerce kanlı aktığı söylenir. O tarihte, Ermeni Vatandaşların bir kısmı o sokakta ikamet etmekteydi. Ünye’nin hatırlı insanları tarafından mı korunup, kefil olunmuştu?

[9] Cafer Sarıkaya, Agos Dergisi, Söyleşi.