Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi – XXII
(Ermeni Kız Çocukları ve Ünye Lokumu.)
Belki anlatılanlar kurgudan ibarettir…
Belki de gerçeğin küçük bir bölümünü yansıtıyor, bilemiyoruz.
Kulaktan kulağa yayılan bu öykülerin özneleri bugün hayatta
değilse bile bazılarının çocukları ve torunları aramızda yaşıyor.
Bize büyük annelerinden duydukları, Tehcir sırasında öleceklerine
kesin gözüyle bakılan Ermeni kız çocuklarının hazin öykülerini anlatıyorlar.
Bu öyküler, siyasi tartışmaların, suçlamaların ve
spekülasyonların ötesinde, herkesin kabul etmek zorunda kaldığı gerçeklerdir.
Çünkü herkesin bir gideni
vardır,
İçinden bir türlü
uğurlayamadığı…[1]
Ünyeli Ermeni Kız Çocukları
Köylerde ve Ünye’de, Ermeni ve Türk aileler, öylesine iç içe,
öylesine saygılı ve öylesine dostça bağlı idiler ki birbirlerine…
Tehcir adı verilen zorunlu göç olayında bile Ünye’de bu
bağlılıklar kopmadı.
Göçenlerin götüremediği malları, evleri, tarlaları, yatak ve
yorganları, kazan ve kepçeleri, kedi ve köpekleri, dana ve inekleri birçok yerde
yağmalandı ama bazı yerlerde emanet alındı.
Ünye, gidenlerin mallarını ve bebeklerini emanet bıraktığı
yerlerden biriydi.
Anneler yavrularını canlarından kopararak, yürekleri yırtan
haykırışlarla, sel olup akan gözyaşlarıyla terk etmişlerdi yavrularını…
Ünyeli bazı aileler alıp kendi yavruları gibi kollayıp korudu,
yedirip doyurdu, büyütüp eğitti bu kimsesizleri.
Gidenler gitti. Bir daha hiç ama hiç dönmediler. Eşyalar ve
bebekler kaldı.[2]
Tehcirden Geriye Kalanlar
Tehcir edilen Ermeni ailelerin bebekleri, en iyi görüştükleri komşu
Müslüman ailelere bırakılmışlardı. Bu çocuklar, bırakıldığı ailelerin terbiyesiyle
büyüdü, genç kız oldular.
Kökenlerini bilseler de adları Müslüman adıydı.
Hiçbiri Ermeni adını kullanmadı.
Himayelerine alan aileler, onları öz çocuklarından ayırmadı.
Ellerinden geleni esirgemediler. Eğitim almalarını sağladılar. Sonra çeyizleyip
kısmetini bulmasını sağladılar.[3]
Aynı durumu İrfan Işık hocamızdan farklı değerlendiren
hemşerimiz Cafer Sarıkaya, Agos
dergisiyle yaptığı söyleşide şöyle diyor:
Komşulara bırakılan çocukların aileleri hiçbir zaman
dönememiş, emanet bırakılan çocuklar Müslüman ailelerin yanında, Türk gibi
yetiştirilmiştir. Ünye’de, kendi ailemde ve tanıdığım bazı diğer ailelerde, bu
şekilde büyütülmüş çok sayıda çocuk var. … Müslüman aileler
tarafından sahiplenilen ya da alıkonan Ermeni kadınlar ve çocukların çoğu o
şekilde yaşamaya devam edip, o şekilde öldüler. Müslüman olarak mı? Orası net
değil. Geride kalanlar ile konuştuğunuzda aynı kadın için “Bizden daha
Müslümandı, namazında niyazındaydı” diyenlerin yanında “Odasına gider gizli
gizli kendi duasını ederdi” diyenler de oluyor.[4]
Hikâyelerden
birine göre, tehcirden yıllar sonra Ünye’ye
dönen Ermeni bir kadın, beş yaşındayken orada bıraktığı kızı Arpi’yi bulur,
onunla Ermenice konuşur, onu Fransa’ya götürmek ister ama Müslüman biriyle
evlendirilmiş ve çoluk çocuk sahibi olmuş olan Arpi, Ünye’den ayrılmak istemez.
Gözü yaşlı anne, kızını ve torunlarını öpüp koklar, eski komşularına ve Ünye’ye
veda eder. Üç ay sonra Paris’ten gelen bir mektupla, yaşlı kadının Ünye’yi ve
kızını sayıklayarak hayata veda ettiği bildirilir.[5]
Özlemle andığımız Gazeteci-Yazar Yaşar Karaduman da, Ünye’de duyup derlediği ve kurguladığı Ermeni
Kızların öykülerini yazmıştır.
Aileler dört veya beş yaşın altında çocuklarını çok çetin yol
ve mevsim koşullarına dayanamazlar, burada bırakırsak biz dönemesek bile en
azından onların hayatta kalma şansları olur diye bilinçli olarak
bırakmışlardır. Bu hikâyelerden an acıklısı ikiz kardeşini burada bırakarak
anne ve babası ile giden Magda’nin
80 yil sonra Ünye’ye gelişini ve kardeşini buluşunu anlatan hikâyedir.[6]
Bırakılan çocukların bir kısmı (sahiplenilmeyenler),
yetimhanelere yerleştirildiler.
Bunların dışında Ermeni kimlikleri, Ermeni dini ve âdetleriyle
Ünyelilerce korunarak kalan ailelerden de söz edilmektedir.
Ünye Lokumu; Ermeni Kızların Ünye’ye Mirası mı?
Ünye lokumu olarak bilinen tatlandırılmış mayalı
hamur, rulo yapılarak avuç içine sığacak biçimde kesilir, fırında pişirilirdi. Mahalledeki
fırınlarda yahut evlerde yapılan Ünye lokumu, her bayram evlerden eksik olmaz,
ancak o dönemde pastanelerde satılmazdı.[7]
Türkçede geçen lokma veya lokum kelimeleri, Arapçadan
gelmektedir. Osmanlıca karşılığı, Arapçadan gelen rahat ul-hulkümdür ve boğaz
rahatlatan anlamına gelir.
Afyon Lokumu olarak bilinen Osmanlı Lokumu, Ünye’de Rahat
Lokumu adıyla geçer. Ünye Lokumundan farklıdır. Ünye Lokumu daha çok kurabiye
yahut çörek sınıfına girer ama Bayramların vazgeçilmez ikram ürünü olduğu için
“Lokum” olarak adlandırılır.
Ünye Lokumunun orijini, Ünye’de ne zamandan beri yapıldığı
bilinmemektedir.
Agos Gazetesindeki söyleşide Sarıkaya, Ünye Lokumu için “1915 yılında hayatlarını kurtarmak ve
yurtlarından uzaklaşmamak için Müslüman olan ya da olmak zorunda bırakılan
Ermeni kadınlar sayesinde bugüne kadar gelebilmiştir” diyor. Ermenilerin bir
zamanlar Paskalya yortuları için yaptığı lokumların, Ünye mutfağı ve kültürünün
bir parçası olarak yaşamaya hala devam ediyor. Müslümanlaş(tırıl)mış kadınlar,
torunlarından ve çocuklarından saklasalar da, bir geleneği kendi aralarında
sessizce yaşatmış, kutsal günlerini unutmamaya çalışmışlar.[8]
Tamamen sözlü tarihe dayalı bu bilgi teyit edilmeye
(doğrulanmaya) muhtaçtır.
Ermeni tarihçi Kévorkian’a
göre Ünye ve hinterlandına Ermenilerin gelişi 18. Yüzyıl’ın (1700’lü yıllar)
başındadır. Oysa hamur işi börek, çörek ve kurabiyeler, yörede yüzyıllardır
bilinmekte, Rumlar ve Türkler tarafından yapılıp yenilmektedir. Üstelik Ermenilerin
Paskalya Çörekleri (lokum değil, çörek), Ünye Lokumuna benzemez, saç örgüsü, yahut
simit biçimindedir.
Ünye’nin kadim bir tadını, dayanağı olmadan belli bir kesime
mal etmek, Ünye’deki diğer topluluklara haksızlıktır.
Bırakın Ünye’nin lokumu, Ünyelilerin olsun!
İlle de arkasında bir etnisite yahut trajik bir öykü aramayın.
Harut Usta’ya Veda
Ordu Ermenilerinden Harutyun
Artun, 5 Şubat 2026’da İstanbul’da tedavi gördüğü hastanede hayatını
kaybetti. Harutyun Artun ya da bilinen ismiyle Bakırcı Harut Usta için 7 Şubat Cumartesi günü cenaze töreni
düzenlendi.
Selçuk Küpçük’ün kaleminden geçen haftaki yazımızda
aktarmıştık Bakırcı Harut Usta’nın Tehcir ile ilgili söylediklerini. O şimdi
anılarda ve kitap sayfalarında yaşıyor.[9]
Ordulu Bakırcı Mıgırdıç Usta'nın oğlu Harutyun Artun'la 2010 yılı
tanışmıştık. Tehcir yıllarını bizzat yaşamamıştı ama yaşayanlardan bire bir
dinlemişti. Her iki tarafın da derin acılar yaşadığını söyledi, bize…
Harut Usta, o dönem acılarının hakkaniyetli bir örneğiydi.[10]
2011 yılı Mayıs’ında, Ahmet
Kabayel'le birlikte, değerli kardeşimiz Coşkun Çetinalp'in çağrısı üzerine Ordu'ya gitmiştik ve yerel bir
TV kanalında yaptığımız keyifli bir söyleşinin ardından Harut Usta'ya uğradık.
Bizi karşıladığı mekân, Harut Usta'yla adeta bütünleşmişti.
Müzeyi andıran, eski eşyalarla dolu bu mekânda çaylarımızı içerken bir dönemin
tarihine tanıklık ediyorduk. Harut Usta için neredeyse her eşyanın ayrı bir
öyküsü vardı.
Bizim asıl öğrenmek istediğimiz, Usta'nın Ünye'ye uzanan
akrabalık ilişkileri, sürgünlerle, acılarla geçen yıllarıydı. Nedense o kısmı
geçiştiriyor, daha çok eşyaları ve masasının üzerindeki fotoğraflarda yer alan
insanları anlatmayı yeğliyordu.
Henüz yapım aşamasındaki Ünye
Müze Evi'nden söz ettik... Kalktı, eşyaları arasında kısa bir yolculuğa
çıktı. Eline eski bir gemici feneri
aldı. Sağını solunu kurcaladı, düzeltti, kontrol etti. Bize uzattı. "Bu da
benden Müze Ev'e hatıra olsun." dedi. Böylece yapım aşamasındaki müzemiz,
Harut Usta'dan antik bir eşya kazandı. Bizi Usta'yla tanıştıran arkadaşımız
Coşkun daha sonra bize: "Harut Usta asla böyle bir şey yapmaz, bu eşyaları
evladı gibi saklar." diyecekti. Biz de "Merak etmesin, Müze evde bu
emanetini gözümüz gibi koruyacağız." dedik.[11]
Harut Usta'nın öyküsünü, hemşerisi İbrahim Dizman’ın kitabından aktararak
bitiriyoruz Tehcir konusunu:
"Ermeniler arasında sürgün konu edilmezdi. Büyükler
konuşmazdı, bizi de konuşturmazlardı. Biz çocuklar bazı şeylerin farkına
varınca soruyorduk, dedemiz, amcamız, teyzemiz nerde, filan diye. Öldüler,
deyip kestirip atıyorlardı büyükler. Sonraları anladık ki huzur içinde
yaşayabilelim, intikam peşinde koşmayalım diye anlatmıyorlarmış. 18-20 yaşına
gelince, sağdan soldan duyduklarımızla yaşanan felaketi biraz olsun öğrenmiştik
ama artık kin güdecek yaşı geçmiştik. Çünkü Türklerle iç içe yaşıyorduk, en
yakın arkadaşlarımız, komşularımız Türk’tü. Kime kızacaksın, kimden intikam
alacaksın? Böyle olması, büyüklerimizin sağduyulu davranması çok doğru oldu
tabii. Yoksa gençlik var, sağda solda birilerine çatar başımızı büyük belaya
sokardık."[12]
Devam Edecek: Lozan Mübadilleri
Kaynaklar:
Pala, Fatih. 2023, Tutaste “Dolunayın kız kardeşi”, Paşa Yayınları
Işık, İrfan. 2013, Anılardan Taşan Yıllar, Ünye Belediyesi Kültür
Yay.
Karaduman, Yaşar. 2020, Tarihin Kayıp Kızları Ünye’den gidenler bir
daha Geri dönmediler, 20.06.2020, Ünye Kent Gazetesi
Sarıkaya, Cafer. Ekim 2016, AGOS Gazetesi
Kabayel-Varilci, 21.01.2008 Hizmet Gazetesi, Ünye’de Pastacılık
ve Şekerciliğin Tarihi - I
Varilci, 15.01.2025, Ünye Kent; Karadeniz Arkeolojisi - Pontus Sorunu
IV
Varilci, 25.05.2016, Ünye Kent; Harut Usta
Biryol, Uğur (Derleme), 2014, Karadeniz’in Kaybolan Kimliği,
İletişim Yay.
Dizman, İbrahim. 2016, Adı Başka Acı Başka, İletişim Yay.
[1] Fatih
Pala, 2023
[2] Işık,
2013; 315
[3] Işık,
2013; 316
[4]
Sarıkaya, Agos Dergisi, Söyleşi
[5] Sarıkaya,
2016
[6]
Karaduman, 2020
[7]
Kabayel-Varilci, 2008 (Aslında Ünye Lokumu yerine Ünye Çöreği yahut kurabiyesi
denilmeliydi. Bayram ikramı olarak üretilen bu yerel ürünü dillendirirken
Ünyeliler, iskeleye “köprü” deyişindeki metaforu kullanmışlardır.)
[8]
Sarıkaya, 2016
[9] Biryol –
Küpçük, 2014; 147-177
[10] Varilci,
2025, Ünye Kent Köşe Yazısı
[11] Varilci,
2016, Ünye Kent Köşe Yazısı
[12] Dizman,
2016; 123



%20Topra%C4%9F%C4%B1%20Bol%20Olsun.jpg)
,%202014,%20Karadeniz%E2%80%99in%20Kaybolan%20Kimli%C4%9Fi,%20%C4%B0leti%C5%9Fim%20Yay..jpg)












