31 Aralık 2025 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVI (Osmanlı Barışı’nın Sonu: Tehcir ve Mübadele)

 



Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVI

(Osmanlı Barışı’nın Sonu: Tehcir ve Mübadele)

 

 

Roma Barışı (Pax Romana), MÖ. 27’de Agustus ile başladı, Marcus Aurelius'un ölümüyle MS. 180’de sona erdi. Benzer biçimde Osmanlı Barışı da 1453’te II. Mehmet’le (Fatih) başladı, 1699’da Karlofça Antlaşması ile sona erdi. Her iki imparatorluğun tebaası birçok dine ve dile mensup insan topluluklarını barındırıyordu. Devlet, bu toplulukların barış içinde yaşamalarını sağlamakla yükümlüydü.

Osmanlı imparatorluğu, güçlü olduğu dönem boyunca tebaası bulunan Müslim ve Gayrimüslimlerin bir arada yaşamalarını başarıyla temin etmekteydi. Ancak 17. Yy.’a gelindiğinde Avrupa devletlerinin askeri ve teknik gücü ve aralarında kurduğu güçlü ittifakları karşısında duraklayan Osmanlı İmparatorluğu, bu tarih itibariyle toprak kaybına uğramaya başladı. 1789 Fransız İhtilali sonrası ortaya çıkan milliyetçilik akımı, Osmanlı tebaası sayılan gayrimüslimleri harekete geçirdi. Özellikle Balkanlarda kendini gösteren bu durum 20. Yüzyıl’a girildiğinde Müslüman topluluklar bakımından Anadolu’ya doğru tersine bir göç başlattı.

Türklerin yüzyıllardır yurt olarak kullandığı Anadolu’da ise, imparatorluğun uç noktaları kadar olmasa da durum istenildiği kadar parlak değildi. Anadolu’daki Gayrimüslimler artık eskisi gibi yaşamak istemiyorlardı. Tanzimat sonrası yeni düzenlemelerle birlikte bu kesim, oldukça önemli haklar kazandı.


 

Osmanlı Tebaası Gayrimüslimler ve Zimmilik

 

Zimmî, İslâm devletinin egemenliğini kabul eden gayrimüslim kişilerdir. Zimmîlerin can, mal ve namus güvenliği, uyrukluğuna girdikleri İslâm devleti tarafından sağlanır. Buna karşılık zimmîler de devlete cizye vermekle yükümlüdür. Osmanlı Devletinde bulunan Hristiyan ve Yahudilere zimmi denilir.

Osmanlı hâkimiyetinde gayrimüslimler ilk dönemden itibaren dini ritüellerini özgürce yerine getirebiliyorlardı ve kutsal günlerine saygı duyuluyordu. Dinleri, kamu sisteminde sıklıkla batıl inanç olarak görülse de aşağılanmıyordu.

Hristiyanlar arasındaki davalarda tanıklık statüleri kabul edilirken, Müslümanlar veya karma dinler arasındaki davalarda Hristiyanların tanıklığı geçerli sayılmıyordu. Bu, Osmanlı İmparatorluğu'nda Hristiyan olmanın en olumsuz yanıydı. Bununla birlikte, genel olarak Müslümanlardan daha zengin oldukları için, Müslüman tanıkları satın alarak bazen davayı kazanabildikleri ileri sürülmektedir.

Hristiyanlar işletmelerinde Müslüman işçiler çalıştırabiliyordu. Bu da Müslümanların gerçek hayatta daha yüksek bir statüye sahip olmadığını gösteriyor.

Hristiyanlar, normal Osmanlı vatandaşları gibi köle sahibi olabiliyorlardı.

Osmanlı Hristiyanlarını köle olarak almak yasaktı. En güçlü askeri lider bile ataerkilliğin bir tebaasını köle yapamazdı. (Devşirme yeniçerileri hariç, ama onlar gerçek anlamda köle değillerdi.)

Mülk sahibi olmakta özgürdüler. Zimmilerin ticaret yapmalarına izin veriliyordu, hatta Rumları ticaret yapmaya teşvik etmek için bazı özel vergisiz bölgeler bile vardı. Buğday ticareti gibi sektörler tamamen onların kontrolündeydi.

Osmanlıların vergi oranı Venediklilerden çok daha düşüktü. Birçok kişi aksini iddia etse de, vergi sistemi Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında eşitlik sağlıyordu. Hristiyanların ödediği tüm vergilerin Müslümanlar için de bir karşılığı vardı, sadece cizye hariç. Ancak cizye, askerlik görevinin karşılığıydı. Çünkü Gayrimüslimler askerlik yapmak zorunda değildi.

Osmanlılar, askeri güçleri olduğu ve askeri güç ile paranın birleşmesinin hanedanlığı değiştirebileceği gerekçesiyle, Müslümanların para üzerinde kontrol sahibi olmasını istemiyorlardı. Bu nedenle para ve deniz ticaretinin kontrolünü Hristiyanlara verdiler. Osmanlı deniz tüccarlarının neredeyse tamamı Rum’du.

Patriklerin ataması devlet tarafından yapılırdı. Ancak atanacak patrik kendi toplumları tarafından seçilir, seçme işine devlet karışmazdı. Seçme hakkı tamamen kiliseye aitti. Devlet sadece patrikleri veya hahambaşıları atardı. Yalnız patrik veya hahambaşıların görevden alınma işi kiliseye, hahamhaneye veya buraları yöneten meclislere danışılmadan da yapılabilirdi. Görevden alma nedeni genellikle devlet ve ülke aleyhine davranışlar ve patrik veya hahambaşının kendi toplumunu iyi idare etmemesi idi. Kuşkusuz görevden alma, patrik için bir ceza idi. Patrik devlete ve ülkeye karşı suç işlediği zaman sadece azledilmez, gerekirse idam da edilebilirdi.[1]


 

1839 Tanzimat Fermanı

 

Tanzimat’ın başlangıcı III. Selim (1789-1807) veya II. Mahmud (1808-1839) dönemleridir. Hatta Yeniçeri Ocağı'nın 1826'da lağvı (Vaka-i Hayriye) reform atılımının gerçek başlangıç noktasıdır.

Tanzimat Fermanı, Türk tarihinde Batılılaşmanın ilk somut adımıdır. 3 Kasım 1839'da Sultan Abdülmecid döneminde Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşid Paşa tarafından okunmuştur. Tanzimat’ın sözcük anlamı "düzenlemeler, reformlar" demektir. Batı dillerinde genellikle Osmanlı Reformu (Ottoman Reform) deyimi kullanılmaktadır.

Tanzimat Dönemi, her ne kadar 1876'da II. Abdülhamit'in tahta çıkması ve Meşrutiyet'in ilânıyla sona ermiş kabul edilse de 1922'de Osmanlı Devleti'nin sona ermesine dek sürdüğü de söylenebilir.

Tanzimat’la birlikte bir dizi hukuki, mali ve iktisadi yenileşme hareketine girişilmiş, askeri alanda ve eğitim camiasında düzenlemeler yapılmıştır. Eski kurumlar lağvedilmeyerek yenileriyle birlikte bir süre daha kullanılmaya devam edilmiştir.

Hülasa bizce, yenileşmiş bir Avrupa karşısında, Orta Zaman şark müesseselerine dayanan imparatorluğun zaruri inhilali hadisesini, bu imparatorluğun temel taşını teşkil eden bir müessesenin, timar ve arazi rejiminin bozuluşu ile birleştirmek en makul yoldur.[2] 

Tanzimat’ın asıl sorunu Avrupa ile arasındaki güç dengesini koruma ve imparatorluğu ayakta tutma çabasıdır. Bu nedenle sosyal yapıyı ve farklı dine mensup tebaayı da gözetmek durumundaydı.

“Tanzimatı Hayriye’nin tesisinden muradı âli bilcümle sunufu tebaanın refahı hal ve mamuriyet ahvalleri” idi.[3]   

Tanzimat tarihinde ikinci merhaleyi teşkil eden 1856 Islahat Fermanı okunursa görülür ki, doğrudan doğruya gayrımüslim reayayı alakadar eden meseleler hattın esasını teşkil etmekte ve bunlar için tam ve sarih bir hukuk müsavatı tanınmaktadır.[4]

Müslümanlarla gayrimüslimler arasında tam bir eşitlik temininden söz edilmektedir ve bu konuda harici telkinlerin hatta tazyiklerin tesiri vardır.[5]  

Nedir bu eşitlik temini ve nasıl uygulandı?


 

1856 Islahat Fermanı

 

31. Osmanlı Padişahı Abdülmecid (1939-1861) döneminde gerçekleşen ıslahatlar, gayrimüslimlere tanınan haklarla öne çıkmaktaydı. 1853-56 yıllarını kapsayan Osmanlı-Rus Savaşı I, Abdülmecid’in 22 yıla yaklaşan saltanatında önemli bir yıkım noktası oldu. Yine de Tanzimat ve Islahat fermanlarının uygulanmasından vazgeçilmedi.     

Öncelikle her eyaletten iki temsilci İstanbul'a çağrıldı. Merkezden her bölgeye imar meclisleri gönderildi. Hukuk ve mâliye, Fransa'dan örnek alınarak düzenlendi. İlk defa kanunlar, padişahtan da güçlüydü. Fransız ceza yasaları ve yargı kurumları incelendi. Kadılık kurumu merkeze daha sıkı bağlanarak, tüm yurttaşlar için “yargı hakkı” getirildi. Mâli yetkililer, idare amirlerinden alınarak defterdarlara verildi. Vergilerin saptanması vilâyet meclislerine, toplanması da muhassıl adı verilen vergi memurlarına bırakıldı. İltizam yöntemi kaldırıldı. Aşar, her yerde eşit olarak alınmaya başladı. Hristiyanlardan alınan vergilerin toplanmasında patrikhanelerin aracılığı kabul edildi. Ticaret meclisleri kuruldu.[6]

Meclis-i Maarif-i Umumiye toplandı (1845). İlk idâdiler açıldı. 1847'de Maârif-i Umûmiye Nezâreti kuruldu. 1848'de ilk muallim mektebi, aynı yıl Harbiye'de kurmay sınıfı, 1850'de Darülmaarif adı verilen lise, 1851'de ilk bilim akademisi sayılan Encümen-i Daniş açıldı. 1846'da Darülfünun binasının temeli atıldı. Askerlik yasası çıkarılarak (6 Eylül 1843) kura yöntemi benimsendi, azınlıklar da asker olabileceklerdi, askerlik süresi 4-5 yıl olarak sınırlandı.[7]

Islahat gereği Gayrimüslimler, Osmanlı hâkimiyetinden itibaren kavuşamadıkları kendi ibadethanelerini inşa etme hakkına sahip oldular. Osmanlı tebaası gayrimüslimler kendi ibadethanelerini inşa edemezler hatta onarım bile yapamazlardı. Gerekli hallerde bu işi Osmanlı resmi kanaldan kendisi gerçekleştiriyordu.

Karadeniz Bölgesinde görülen ayakta kalabilmiş kiliselerin neredeyse tamamı Tanzimat sonrası Hristiyanların inşa ettirdiği kiliselerdir.

Buna karşın Osmanlı topraklarında Gayrimüslimlerle barış tesis edilemedi.

Zimmi kabul edilen Ermeni kesiminin Devlet-i Ali’ye karşı duruşu, “tehcir” adı verilen göç ettirme uygulamasına yol açtı.

Rum ahali ise, içlerinden bazılarının çete kurup Kurtuluş Savaşı esnasında Osmanlı’ya karşı ayaklandığı gerekçesiyle artık Müslümanlarla bir arada yaşayamayacakları kararlaştırıldı. Lozan barış Antlaşması gereği Yunanistan’la karşılıklı Mübadele edildi.

 

Devam edecek: Osmanlı’da Tehcir Uygulaması.

31.12.2025, Ünye Kent

 

Kaynaklar:

 

Ercan Yavuz, 2001, Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, Turhan Kitabevi, Ankara

İnalcık Halil, Seyitdanlıoğlu Mehmet, 2014, Tanzimat, Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu, İş. B. Yay. 4. Basım, İstanbul

Barkan, Ömer Lütfi, 1940, Tanzimat I, Maarif Vekâleti, İst.

Doğan, Semih, 2022, Sened-i İttifak Tanzimat Fermanı Islahat Fermanı –Sapiens Yay.

Engelhardt, Edouard-Philippe, 1976, Tanzimat, Milliyet Yay. İst.





DİPNOT:


[1] Ercan 2001; 75

[2] İnalcık, 2014; 35

[3] 15 Safer 1256 tarihli ilmühaber (Ömer L. Barkan, Tanzimat, I, s. 355, not 18.)

[4] İnalcık, 2014; 45

[5] Engelhardt, 1976; 111-112

[6] Doğan, 2022; 82

[7] İnalcık, 2014; 171-179

24 Aralık 2025 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XV (Hristiyanlığın Karadeniz’e etkileri; Ünye Kızılkaya Saklı Kiliseleri)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XV

(Hristiyanlığın Karadeniz’e etkileri; Ünye Kızılkaya Saklı Kiliseleri)

  

Hıristiyan dininin peygamberi Hz. İsa’nın Kudüs yakınlarında ortaya çıktığı söylense de bu dinin yayılmaya başladığı topraklar öncelikle Anadolu’dadır. Bu yayılımda Karadeniz Bölgesi, Akdeniz’deki ilk yayılım alanları olan Tarsus, Hatay ve Kapadokya bölgeleri kadar önemli bir yer tutar.

 

Hristiyanlığın İlk Dönemi

 

İlk yıllarında Hristiyanlık dini Romalılar tarafından, biraz da Yahudilerin kışkırtmasıyla büyük bir zulümle karşılaşmıştır. Yüzyıllar süren bu baskılar karşısında yayılımı oldukça yavaş ve gizli gerçekleşmiştir.

Hristiyan topluluklarının kendilerine gizleyerek tecrit ettikleri dönem en az 250yıl sürmüştür. İbadetlerini gözlerden uzak, ulaşılması güç sarp tepelerdeki kaya kovuklarında ve mağaralarda yapmışlardır. En bariz örnekleri Kapadokya Bölgesindeki Hristiyan yerleşimleridir. Ihlara Vadisi, Ürgüp ve Göreme’deki sığınaklar, Kaymaklı ve Derinkuyu yeraltı şehirleri baskı altında dini yaşamlarını ifade etmeye çalışan toplulukların barınaklarıdır. 

Hristiyanlığın ilk döneminde Karadeniz’de şapel yahut küçük boyutlu kiliselere gözlerden uzak dağlık arazide yer alan mağara ve kaya oyuklarına rastlanılmaktadır.  

 

Karadeniz’deki İlk Hristiyan Sığınakları

 

Roma zulmünden korkan ilk Hristiyanlar oldukça yavaş ve gizli biçimde örgütlenmeye başlamışlardı. Karadeniz’in sarp ve gizlenmeye elverişli coğrafyası, bölgedeki ilk Hristiyanlara adeta kucak açmıştı. Sonraki yüzyıllarda bu coğrafya merkezi otoriteye karşı koyan asilerin mekânı olacaktı. Tarih boyunca hep böyle olmamış mıydı? Kuzey Anadolu’nun bu geleneksel işlevi, Kaşkalardan başlayarak tarihin her döneminde mahalli güçlere ve asilere yurt olmasıydı.

Osmanlı resmi belgelerinde ahali halkını “etraki bi idrak” olarak belirten, Sufi, Çapanoğlu vb. ayaklanmaların Canik bölgesinde ortaya çıkışı, Kurtuluş Savaşı öncesi Rum ve Ermeni çetelerinin bölgede boy göstermesi tesadüf değildir. Bu dönemde bölgeye Mustafa Kemal’in müfettiş olarak düşünülmesi ve Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nı buradan başlatması da tesadüf olamaz.

Haliyle bölgenin bu elverişli konumu, Karadeniz’in ilk Hristiyanlarını engebeli dağların doğal oyuklarına, mağara kovuklarına ve gizlice ibadet edebilecekleri mekânlara yönlendirdi.

Bunlardan birkaçı Ünye Kalesi çaprazında, kaleden daha yüksek konumdaki Kızılkaya’da bulunmaktadır.  


 

Ünye Kızılkaya Saklı Kiliseler

 

Ünye kent merkezine yakın en yüksek tepe Kızılkaya’dır. Bu nedenle “Ünye’nin terası” dersek, yanlış olmaz. Ünye-Niksar karayolunun 4. km.’sinde yer alan Çatalpınar Köyü üzerindedir. Ünye Kalesi ile karşı karşıyadır. Altından Çevre Yolu tüneli geçer. Doğal bitki örtüsünden arta kalan kısımları kırmızı kalker rengindedir. Bu nedenle Kızılkaya adıyla anılır.[1]

Kızılkaya’da insan yerleşimine ait çok sayıda doğal oyuklar, geçitler ve mağaralar mevcuttur. Bu mağaraların ikisinde, duvara resmedilmiş “kilise freskleri” bulunur. Yıllar öncesinden günümüze kavuşurken zamana yenik düşmüş, tahrip görmüş olmalarına rağmen inatla var olmayı sürdürmektedir. Erken dönem Hıristiyan tapınağı gibi kullanılan bu mağaralarda önemli bir tarih gizlidir. Sadece duvarlarına çizilen resimlerle değil, çevrede meşe-pelit ağaçlarının, çalıların ve dikenlerin gizlediği çömlek kırıklarından eski yerleşimlere ait bulgular taşır.

Tepeye ulaşıldığında Ünye ayaklarınızın altındadır. Batı terasından Terme tarafını, Doğu yönünde ise Fatsa’ya ve Yason’a kadar uzanan sahil şeridini görürsünüz.

Ünye Kızılkaya, Ünye Tarih Araştırma Grubu ve Kent Konseyi’nin girişimleri sonucu 2019 yılı Mart ayında “sit alanı” olarak tescillenmiştir.

“Ünye’nin 5 km. kadar güneybatısında, Ordulular Mahallesi’nde bulunan Kızılkaya Kale’si (Resim 8) ile Kızılkaya’nın farklı yükseltilerinde iki şapel bulunarak incelenmiştir. (Şapel I, 37 351300 doğu, 45 52209 kuzey; yükseklik 264 m. ve Şapel II, 37 351286 doğu, 45 52171 kuzey; yükseklik 325 m. olarak GPS verileri alınmıştır). Kayalığın yüksek, ulaşımı güç ve tehlikeli olan sarp bir kesimine, doğal yapıdan yararlanılarak yapılan Şapel II bir rahip hücresi olmalıdır. Şapel I ve Şapel II’de tahrip edilmiş fresk kalıntılarına rastlanmıştır.”[2]

Kızılkaya'da Arkeolojik YüzeyAraştırması, Tem. 2006
Prof. Dr. Mehmet Özsait ve  Arkeolog Nesrin Özsait


Kızılkaya mağara şapellerinin freskleri

Kızılkaya'da mağara veya in,

Ünye Haritası

 

Ordu Kurul Kayalığı (Şapel Mağaraları)

 

Kurul Kayalığı, Karadeniz sahilinin yaklaşık 9 km. güneyinde konumlanmaktadır. Doğu ve Orta Karadeniz bölümlerini birbirinden ayıran Melet Irmağı (Melanthios) Kurul Kalesi’nin doğu eteğinden geçerek Karadeniz’e ulaşmaktadır. Yoğun bir bitki örtüsü tarafından kaplanmış olan kayalığın zirvesi tüm çevreye hâkim manzarası nedeniyle daha önceki yıllarda mesire alanı olarak kullanılmıştır.[3]

Helenistik bir yerleşim olan kale yakınında, zirvede bulunan doğal mağaraların (küçük oyuntular) şapel olarak kullanıldığı izlenimi yaratmaktadır. Bu kanının yaratılmasında belli belirsiz kilise fresk kalıntıların rolü vardır.

 

Trabzon Beşikdüzü Mağara Şapeli

 

Günümüzde yol kenarında bulunan ana kayanın oyulmasıyla oluşturulmuştur. Yapıda bir adet giriş açıklığı bir adet de pencere açıklığı bulunmaktadır. Giriş açıklığı güney yönünde pencere açıklığı doğu yönünde yer almaktadır. Yapı iç mekânda iki bölümden oluşmaktadır. Yapının içten üst örtüsü beşik tonoz şeklinde oyulmuştur. İç mekânda fresk kalıntılarına rastlanmaktadır.[4]

 

İlk Hristiyanlardan Mübadele Yıllarına

 

Karadeniz’in ulaşımı zor olan sarp yükseltilerinde çoğu ciddi bir incelemeden geçmemiş, sayısız mağara ve kaya oyukları bulunmaktadır. Karadeniz Kapadokya’sı yahut Pontus havalisi, o dönemden başlayarak oldukça muhafazakâr Hristiyan cemaatlere sahip olmuştur. Roma yönetimi Hristiyanlığı resmi din olarak benimseyince, bu cemaatler kent merkezlerinde ve köylerde hızla çoğalmaya başladılar.

Bölgenin Türkler tarafından fetih ve iskânından sonraki yıllarda da Hristiyan cemaatlerin ibadetlerini serbestçe yapabildiği, kiliselerin sayıca azalmadığı, aksine arttığı görülmektedir. Aynı paralelde Hristiyan nüfus da çoğalmış, yüzlerce yıl Müslümanlarla bir arada yaşamayı sürdürmüşlerdir.

Bir arada sürdürdükleri yaşam, Osmanlı’nın son döneminde barışçıl olmaktan çıkıp daha farklı bir biçiminde kendini gösterir.

Karadeniz’de Merzifon, Samsun ve Trabzon gibi merkezlerde Piskoposluklar açılmış, Hristiyan okulları ve manastırlar Ünye dâhil pek çok yerleşimde boy göstermeye başlamıştır.     

 

Devam edecek: Osmanlı Barışı’nın Sonu; Tehcir ve Mübadele

 

Kaynaklar:

 

Kabayel, A, Varilci, A D. 2006, Kızılkaya, ÜTAG Araştırma Yazısı, Ünye Kent Gazetesi

Özsait, Prof. Dr. Mehmet. 2007, Arkeolojik Verilerin Işığı Altında Ünye, 25. Araştırma Sonuçları Toplantısı, 2. Cilt, Kocaeli.

Şenyurt, Prof. Dr. S. Yücel. 2017, Ordu Kurul Kalesi, Türk Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü, S. 43

 

24.12.2025, Ünye Kent


Dipnot:

[1] Kabayel, Varilci, 2006; 1

[2] Özsait, 2007; 297-298

[3] Şenyurt, 2017;

[4] DOKAP Karadeniz Kültür Envanteri.

17 Aralık 2025 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XIV (İsa Yaşadı mı?)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XIV

(İsa Yaşadı mı?)

  

İsa Gerçekten Yaşadı mı?

 

Tarihi kaynaklarda yer almayıp daha çok dinsel metinlerde sözü edilen İsa, sadece teolojik alanda tartışılan bir figür değildir. Halen dünyada en büyük taraftara sahip din olmasına rağmen, Hristiyanlığın lideri Hz. İsa’nın gerçekten yaşayıp yaşamadığı günümüzde sorgulanmaktadır, özellikle de Batı dünyasında…

“İncillerdeki İsa anlatısı, tamamen mitolojik bir yapıya sahiptir ve tarihsel bir kişiliğe dayanmamaktadır.”[1]

On sekizinci yüzyıldan beri, İncil metinlerini inceleyen akademisyenler ve tarihçiler, orada anlatılan mitoloji ve mucizelerden tarihsel gerçekleri ve biyografiyi çıkarmaya çalışmışlardır. Bu eğilim günümüzde de devam etmektedir; "İsa Semineri"ndeki akademisyenler gibi akademisyenler, "tarihsel İsa"yı "imanın Mesihi"nden ayırmak için İnciller'i ve diğer erken dönem Hristiyan yazılarını incelemektedir. Ancak, ünlü İncil bilgini Thomas L. Thompson, Mesih Efsanesi'nde, İnciller'deki İsa'nın hiçbir zaman var olmadığı için tarihsel İsa arayışının konu dışı olduğunu savunur. Thompson, kendisinden önceki Kral Davut gibi, İncil'deki İsa'nın da Yakın Doğu mitolojisi ile krallık ve tanrısallık geleneklerinden gelen temaların bir karışımı olduğunu söyler. Mesih teması -dünyayı mükemmelliğe kavuşturan, ilahi olarak atanmış bir kral- Tunç Çağı'na kadar uzanan Mısır ve Babil kraliyet ideolojisinin tipik bir örneğidir. Thompson'a göre, Eski ve Yeni Ahit'in yazıldığı çağdaş kitle, doğal olarak Davut ve İsa'yı tarihsel figürler olarak değil, köklü mesihçi gelenekleri temsil eden metaforlar olarak yorumlamış olmalıydı.

Thompson’un eserinin önsözünde İncil'in kaynakları ve tarihsel İsa arayışı hakkındaki yaygın varsayımlara meydan okuyan Mesih Mitolojisi, ilgi ve hararetli tartışmalara yol açacaktır, ifadesi yer almaktadır.

“Erken dönem Hristiyan metinlerindeki çelişkiler ve tutarsızlıkları İsa’nın gerçek bir tarihsel figürden ziyade edebi bir kurgu olduğunu göstermektedir.”[2]

Yeni Ahit'te anlatılan mucize yaratan İsa'nın hiç var olmadığından oldukça emin olabiliriz. Bilimsel bir bakış açısıyla büyücülüğünün a priori olarak reddedilebileceği gerçeğini göz ardı ettiğimizi düşünelim. Eğer gerçekten tüm o cüzzamlıları "temizlemiş", doğuştan körlere görme yeteneği vermiş, kalabalık bir topluluğa biraz balık yemi ve güvercin yemi vermiş, topallara ve sakatlara hareket kabiliyetini geri kazandırmış olsaydı mutlaka bir yerlere not düşülür, belgelenirdi.

Suyu şaraba çevirmiş, suyun üzerinde yürümüş, iki bin domuzu yok ederek yabancı bir ülkede maddi yıkıma yol açmış ve nefesiyle bir incir ağacını kurutmuş olsaydı, en azından biri o zamanlar bunu kaydeder ve bu tür olayların şokundan yeterince etkilenerek haberleri yayınlar ve raporların gelecek nesillere aktarılmasını sağlardı.




 

Nasıralı İsa Gerçeği

 

Bildiğimiz kadarıyla, Nasıralı İsa'nın hayatına dair günümüze ulaşan tüm anlatılar, Markos İncili olarak adlandırılan ilk anlatıya dayanmaktadır. Matta ve Luka İncilleri, Markos İncili'nin yeniden yazımlarıdır. Yuhanna İncili ise daha gevşek bir yeniden yazımdır, ancak yazarın en azından Luka İncili'ne aşina olduğu anlaşılıyor. Sonraki anlatılar çeşitli şekillerde, bazen de büyük ölçüde, birbirinden ayrılsa da, hemen hemen benzer bir hikâye örgüsünü takip eder ve elbette ayrıntılarda farklılık gösterir. Hiçbiri Markos İncili'nden bağımsız değildir ve Nasıralı İsa hakkında tüm bilinenler, İncil’deki dört metine dayanır.[3]

Antik çağda bu tür birçok mucize bildirilmiş olsa da, hiçbiri "Nasıralı İsa"ya atfedilmemiştir ve atfedilemezdi de, çünkü Nasıra adlı bir yerin varlığına milattan sonra ikinci yüzyıldan çok sonrasına kadar tanıklık edilmemiştir. Günümüz Filistin topraklarında olduğu bilinen Nasıra adlı yerleşim, İsa’dan çok sonra var edilmiştir. İsa’nın mucizeleri ise, çeşitli tanrılara ve kahramanlara atfedilir ve iddia edilen mesihimizin yaşadığı varsayılan zamandan önce bile sık sık anlatılan hikâyeler haline gelmiştir. Antik Yahudiler, Nasıralı İsa'yı hiç duymamışlardı. Nitekim Nasıra'yı da duymamışlardı. Bu, antik çağlardan günümüze ulaşan Yahudi kayıtlarının kapsamlı bir incelemesinin çarpıcı sonucudur. Ciddi akademisyenler tarafından tarihi İsa'ya atıf yaptığı öne sürülen her edebi kaynak incelenmiş ve Babil Talmud'unun son katmanları dışında hiçbir şekilde böyle olmadığı görülmüştür. Açıkça görülüyor ki, bu atıflar Mesih'e değil, Hristiyanlığa tepkilerdi.[4]



 

Tyanalı Apollonius

 

Roma imparatoru Septimus Severus (193-211) döneminde, Kapadokya ilindeki Tuvana’da (Niğde) doğmuş Yenipisagorcu düşünürdür. Severus'un eşi İmparatoriçe Julia Domna'nın isteği üzerine Sofist Filostratus tarafından kaleme alınan “Tyanalı Apollon'un Hayatı” bilinen en ayrıntılı kaynaktır.

Apollonius, Tarsus'ta Pisagor'un okulunda okudu ve yenipisagorcu öğretinin önemli savunucularından biri olarak birçok ülkeyi dolaştı. Bir okul kurduğu Efes kentinde öldü. Yaşamı İsa ile aynı döneme denk geldiği ve hakkında söylenenlerin İsa ile paralellik oluşturması, bu iki ismin karıştırılmasına sebep olmaktadır.

Apollonius, İsa’nın doğduğu varsayılan yıllarda (MÖ. 4 civarı) aynı gizemli tarz içinde, tıpkı İsa gibi günahsız bir bakireden doğmuştur.


Mısır ve Sümer mitolojilerinde de bazı önemli figürler, Tanrı tarafından babasız doğmuşlardır. Örneğin Mısır’da, Luxor yakınındaki Hatşepsut Tapınağı ikinci terasın kuzeyinde, Hatşepsut’un Amon-Ra’nın kızı olarak ilahi doğumunu resmeden bir sahne bulunmaktadır. Güneş Tanrısı Amon – Ra, Hatşepsut’un annesi Ahmose’ye kutsal nefesini üfleyerek onu hamile bırakmıştır.

Her şey Apollonius ile İsa’nın mucizevi güçlerine boyun eğmiştir ve her ikisi de körlerin gözlerini açmıştır. Tıpkı çoğunlukla İsa’nın keskin bir bıçakla vücuda çizikler atarak akan kanın içindeki ruhu dışarı çıkardığı gibi, Apollonius da cin çıkarmıştır. İsa ve Apollonius, topalı yürütmüş, ölmüşü hayata geri döndürmüş, seyircilerinin düşüncelerini okuyabilmiş, bazen mucizevi bir şekilde gözden kaybolmuş, şarap içme alışkanlığından ve kadınlardan uzak durmuşlar, gösteriş için süslenmekten ve tutumsuz bir yaşam sürmekten sakınmışlardır. İsa gibi Apollonius da asla çalışarak öğrenmediği pek çok lisanı konuşabilmiştir, daha bir bebekken tanrı olduğunun kanıtlarını sunmuştur, çocukluğunda olağanüstü bilgelik göstermiştir, içsel hayatın aynı öğretisini öğretmiştir, ölümden dirilmiştir, ölüp dirildikten sonra havarilerine görünmüştür.[5]

Apollonius birçok Batılı kaynakta yer aldığı gibi İslami kaynaklarda Balinas, Balinus vb. isimlerle anılır.

Apollonius, aynı zamanda tarihin ilk vejetaryeni olarak da bilinir.

Önceleri sayısı 30’u bulan İncillerin Konsil’de sayıları dörde indirildi. Gospeller ile Apokrif sayılmayarak Kutsal hale getirildi. İsa ölümünden sonra (eğer gerçekten de böyle biri yaşayıp öldüyse) önce Mesih, sonra Tanrının Biricik Oğlu en sonra da Tanrı yapıldı.

Türk yazar Aytunç Altındal’a ait bu değerlendirmenin devamı şöyledir:

“İsa’nın hayatında söyledikleri ile Grek filozoflarının söyledikleri arasında hiçbir fark yok. İsa’nın söylediklerini pagan filozoflar ondan yıllar önce söylüyorlardı.”[6]

İsa hakkındaki görüşlerin başlangıç noktası aslen Batılı yazar ve araştırmacılardır.

James George Frazer (1854 – 1941), İngiliz antropolog, halkbilimci ve klasik dönem bilimcisiydi. [7]  En çok “The Golden Bough” (Altın Dal) adlı eserin yazarı olarak hatırlanır ve İsa ile Apollonius arasındaki benzerliğe ilk dikkat çekenler arasındadır.

“Apollonius’un mucizeleri ve yaşamı, İsa’nınkiyle öylesine örtüşüyor ki, ikisinin de aynı tarihsel kişilikten türediği düşünülebilir.”[8]

Batılı yazarların önemli bir kısmı Frazer’le aynı düşüncededir:

 “Apollonius’un yaşamındaki olaylar, İsa’nın hikâyesinin birçok unsuruyla neredeyse bire bir örtüşüyor.” Kersey Graves, “The World’s Sixteen Crucifield Saviors” 

“İsa, Roma’nın Yahudilere ve diğer alt sınıflara hükmetmek için tasarladığı bir karakter olabilir. Bu figür, Roma’nın baskıcı politikalarını meşrulaştırmak için kullanıldı.” (Bruno Bauer, “Christ and Caesars”)

Batılı araştırmacıların düşüncesi bu doğrultudadır; Hz. İsa önceleri zulüm gören, çile çeken bir insan figürü iken, daha sonra ilah mertebesine çıkarılmış, tanrı yapılmıştır. Tıpkı Antik dönem önderlerinin tanrılaştırılması; Apotheosis gibi… 

 

Devam edecek: Hristiyanlığın Karadeniz’e etkileri; Ünye Kızılkaya (Saklı Kiliseler) ve Ordu Kurul Kayalığı Şapel Mağaraları.

17.12.2025, Ünye Kent

 

Kaynaklar:

 

Batuk, Cengiz. 2020, Ders Notları, OMÜ İlahiyat Fakültesi.

Kur’an-ı Kerim, Diyanet İşleri Başkanlığı

Thompson, Thomas L. 2006, The Messiah Myth: The Near Eastern Roots of Jesus and David. Jonathan Cape Press.

McKellar, Scott. 2024,  Quora.com

Zindler, Frank R. 2003, The Jesus the Jews Never Knew: Sepher Toldoth Yeshu and the Quest of the Historical Jesus in Jewish Sources, Amer Atheist Pr.

Akalın, Kürşat Haldun, 2015, Yeni Ahitteki Tyanalı Apollonius, Dergi Park Yay.

Altındal, Aytunç, 2006,  Hangi İsa, Destek Yay.

Frazer, James George, 1890, The Golden Bough, University of Cambridge Press.


Dipnot:

[1] Thompson, 2006; 17

[2] Zindler, 2003; 36

[3] McKellar, 2024; 1

[4] Zindler, 2003; 1

[5] Akalın, 2015; 1

[6] Altındal, 2006: 16

[7] Klasik Dönem, Milattan Önce yaklaşık 5. ve 4. yüzyıllar için kullanılsa da genel olarak Arkaik Dönem’den sonra, Helenistik Dönem’den önceki yılları kapsar.

[8] Frazer, 1890; 25