30 Eylül 2026 Çarşamba

İnsan Evriminin Yeniden Kurgulanması

 


İnsan Evriminin Yeniden Kurgulanması

  

Diyanet İşleri Başkanlığı, Darwin’in evrim teorisini ve canlıların tesadüflerle başka türlere dönüştüğü fikrini İslam’ın yaratılış inancına aykırı bularak reddetse de Hristiyan dünyası konuya daha esnek yaklaşmaktadır. Diyanet ise, resmi fetvalarında, yayınlarında ve Diyanet TV gibi platformlarındaki akademik programlarında evrim konusuna net bir sınır çizmektedir.

Öte yandan ülkemizdeki akademik çevreler (konuyla bağlantılı kürsüler) öznel tavırlar sergiliyor. Kimileri sadece “bilgi” aktarımında” bulunurken, bazıları karşı tezlerle “evrim yasası”nı çürütmeye çalışabiliyor.

Diyanet’le devam edelim...

Diyanet, Kur'an-ı Kerim'deki ayetleri esas alarak ilk insan Hz. Adem'in topraktan, doğrudan ve özel bir şekilde yaratıldığı inancını savunuyor. İnsanın başka bir canlı türünden (primatlardan/maymunlardan) evrilerek meydana geldiği fikrini, İslam'a aykırı buluyor.

Herşeye rağmen bu konuda İslami çevreler tümüyle rijit bir tavır içinde değil.

Örneğin Diyanet ve geleneksel İslam alimleri evrimsel süreçleri ikiye ayırarak inceleyebiliyor:

 • Tür içi değişim (Mikro Evrim): Canlıların çevreye uyum sağlaması (adaptasyon) veya kendi genetik sınırları içinde değişime uğraması kabul edilir. Bu, Allah'ın canlılara bahşettiği bir çeşitlilik mekanizması olarak görülür.

• Türler arası geçiş (Makro Evrim): Bir canlı türünün zamanla tamamen başka bir canlı türüne dönüşmesi (örneğin balıktan kurbağaya veya maymundan insana geçiş) ise reddedilir. Sünni kelam inancına göre Allah her türü ayrı ayrı ve kendi özellikleriyle yaratmıştır.[1]

Bilimi rehber edinen çevreler ise, kısır tartışmalara girmeyip bilimsel verilere dayanmayı tercih ediyor.

Bilim dünyası,  işte bu veriler ışığında  insan evrimini yeniden kurguluyor.


 

İnsan Evriminde Yeni Paradigma

 

İnsan evrimini ve küresel göç yollarını anlamaya yönelik geleneksel yaklaşımlar, uzun süre morfolojik varyasyonların epifenomenal doğasına hapsolmuş durumdaydı. Morfolojik varyasyonlar aynı türün bireyleri arasındaki dış görünüş, şekil, yapı ve boyut farklarıdır. Bu farklar, evrimsel sürecin yan ürünü olan, ancak o ana sürece hiçbir şekilde etki edemeyen durumların içine hapsolmuştu.

Oysa genetik bilimi, insanlık tarihine ilişkin daha derin bir görüş açısı veriyor.

Bunu nasıl yapıyor?     

Genetik polimorfizmlerin frekans analizine odaklanarak, fiziksel antropolojinin yüzeysel ölçümlerini aşan bir "derin zaman" (deep time) perspektifi sunarak yapıyor.[2]

Oldukça karmaşık bir açıklama değil mi?

İnsan evrimiyle ilgili bu açıklamayı anlamak için bilimsel verilere biraz daha yakından bakalım.


Önce genetik bilimi nedir, ondan bahsedelim...

Genetik bilimi canlılardaki kalıtımı, genetik çeşitliliği ve ebeveynlerden nesillere aktarılan özellikleri inceleyen bir bilim dalıdır. Daha çok biyolojinin kapsamı içindedir.

Kalıtım (Heredite), Fiziksel ve biyolojik özelliklerin ana babadan çocuklara geçiş sürecidir.

DNA ve Genler, yaşamın şifresini barındıran DNA molekülünü, bu molekül üzerindeki genleri ve kromozomları inceler.

Varyasyon, Canlılar arasındaki genetik farklılıkların ve çeşitliliğin nedenlerini araştırır.

Modern genetik, 19. yüzyılda Gregor Mendel'in bezelyelerle yaptığı kalıtım deneyleriyle başlamıştır. 1953 yılında James Watson ve Francis Crick'in DNA'nın ikili sarmal yapısını çözmesiyle büyük bir hız kazanmıştır.

Genetik bilimi günümüzde tıp, tarım, adli tıp ve biyoteknoloji alanlarında, hastalıkların tedavisinden bitki ıslahına kadar pek çok alanda kullanıldığı gibi, insanlık tarihini ve insan evrimini çözümlemek amacıyla da kullanılmaktadır.


 

Tarihi Yeniden kurmanın Üçayağı

 

Günümüzde insan evrimini anlayabilmek için Darwinci evrim teorisi tek başına yeterli görülmemektedir. Genetik uzmanı yazarlar; Luigi Luca Cavalli - Sforza, Paolo Menozzi, Alberto Piazza’nın 1994’te yayımlanan İnsan Genlerinin Tarihi ve Coğrafyası adlı eseri, elimizde konuya ışık tutan temel kaynaklardan biridir.

Bu esere göre, insanlık tarihinin gerçek anlamda anlaşılabilmesi için üç disiplinin bir araya gelmesi ve birbirleriyle örtüşmesi gerekir.

Bu üç disiplin; Arkeoloji, Genetik Bilimi ve Dilbilim’dir.

Genetik Bilimi nüfus füzyonlarını, birleşmelerini ve göç hareketlerini takip eder. Kesin soy ağaçları sunar ama tek başına tarih veremez.

Arkeoloji, karbon testi ve kazılarla belirli tarihler ve demografik veriler (nüfus yoğunluğu vb.) sağlar. Ancak kültürel yayılım ile fiziksel insan göçünü ayırt etmekte zorlanır.

Dilbilim ise kültürel alışverişi ve eski temasları gösterir. Ancak genetik evrime göre çok daha hızlı değişir ve kısa sürede tamamen yerini başka bir dile bırakır.

Üç disiplinin bir araya gelmesiyle insanlık tarihinin genetik atlası ortaya çıkarılır. DNA’mızdaki mikroskobik varyasyonlar atalarımızın binlerce yıllık göç haritasını çiziyor. Çünkü kemikler dahil insan kalıntıları değişir, genler hatırlar.  

Fiziksel antropoloji yanıltıcı olabilir. Kafatası ölçümleri, boy gibi özellikler kısa vadeli çevresel değişikliklere (örneğin beslenme) hızla uyum sağlayabilir. Buna karşın genler, olağanüstü bir kalıcılılığa sahiptir. Çevresel değişimlere anında yepki vermezler, bu nedenle türümüzün 100.000 yıldan geriye giden bölünme ve birleşme geçmişini korur


 

Genetik Verilerin Temel Dinamikleri

 

Genetik veriler, insan yaşamına kılavuzluk eden varyasyonlar içerir. En küçük birimi, her hücrede 23 çift bulunan kromozomlardır. Biri anneden, bir diğeri babadan gelir. İnsan genomundaki varyasyonun derinliği, rastgele seçilen iki kromozom arasında ortalama "her 500 nükleotidden birinin" farklı olması ile karakterizedir. Bu mikro düzeydeki çeşitlilik, popülasyonların tarihsel kökenlerini izlemek için eşsiz bir enformasyon derinliği sağlar.

İnsan DNA’sı, 3 milyar bazdan (A,C,G,T) oluşan devasa bir zincirdir. Gen, DNA üzerinde belirli bir işlevi (örneğin bir proteini) kodlayan bölgedir.

Evrimin temel hammadddesi, işte bu verilerdir. Evrim sürecindeki genetik kodlama yahut kopyalama sırasındaki küçük hatalar (“Mutasyon”) yeni varyasyonlar yaratır. Bu genin farklı versiyonlarına Alel denir.  

Gen frekanslarındaki değişim, evrimsel sürecin nicel izdüşümüdür. Bu değişimleri yöneten temel faktörden biri Mutasyon’dur. Düşük frekansta gerçekleşse de (nükleotid başına yaklaşık 200 milyonda 1), moleküler saat çalışmaları için temel veri sağlar.



Mutasyon ile birlikte evrimin diğer ham maddeleri: Doğal Seçilim, Genetik Sürüklenme ve Göç’tür.

Doğal Seçilim (Selection): Çevreye uyumu doğuran tek güçtür. Seçilim katsayısının (s) yayılma hızı üzerindeki etkisi dramatiktir: 1150 yılda (yaklaşık 46 nesil) sağlayabilir. Uyum dışı kalanlar, elenir.

Genetik Sürüklenme (Drift): Küçük popülasyonlardaki rastgele dalgalanmalardır. Bütün bir kıtanın genetik peyzajını nasıl domine ettiği, genetik sürüklenme ile açıklanır.

Göç (Migration): Genetik izolasyon endeksi, bir popülasyonun aldığı göç oranını ve dolayısıyla genetik izolasyon derecesini belirler. Bu endeks, sürüklenmenin (drift) yarattığı farklılaşmayı tamponlayan bir güçtür.

 

Sonuç: Multidisipliner Yaklaşım

 

Genetik yapılanma, doğası gereği insan "ırkları" kavramının bilimsel bir kategori olarak iflas ettiğini kanıtlamıştır. Genetik veriler, zaman içinde kararlı (stable) yapılarıyla popülasyonların fizyon, füzyon ve göç süreçlerini anlamada temel bir "çapa" görevi görür.

Ancak bu biyolojik verilerin tek başına kullanılması, demografik yoğunluk ve kesin tarihlendirme için arkeolojiye, kültürel sınıflandırma içinse dilbilime olan muhtaçlığı ortadan kaldırmaz.

İnsan Genlerinin Tarihi ve Coğrafyası adlı eser, söz konusu disiplinlerin metodolojik entegrasyonu için stratejik bir çerçeve sunmaktadır.

İnsanlık tarihini araştırmak, küreselleşmenin yarattığı homojenleşme baskısı altında hiç olmadığı kadar acildir. M.S. 1492 öncesi popülasyon yapısının korunması, evrimsel kurgu için vazgeçilmez bir eşiktir. Modern ulaşım ve kitlesel göçler, binlerce yıllık izolasyonun ürünü olan genetik imzaları hızla eritmektedir.

"Human Genome Diversity Project"[3] gibi girişimler, bu "kaybolan" (vanishing) aboriginal popülasyonların verilerini, küresel gen havuzunda tamamen erimeden önce kayıt altına almayı amaçlar. DNA sekanslama ve PCR teknolojileri bize devasa bir veri seti sunsa da, bu verileri anlamlı kılan disiplinler arası sentezdir. Bu metodoloji, insanlık tarihini sadece bir veri seti olmaktan çıkarıp; biyoloji, kültür ve coğrafyanın kesiştiği yaşayan bir büyük anlatıya dönüştürmektedir.

 Kaynak: Luigi Luca Cavalli - Sforza, Paolo Menozzi, Alberto Piazza, (1994) “THE HISTORY AND GEOGRAPHY OF HUMAN GENES” (İnsan Genlerinin Tarihi ve Coğrafyası), Princeton University Press, Princeton, New Jersey

30.09.2026, Ünye Kent

 

Dipnot:

[1] Ahmet Özdemir, Kur’ân ve Bazı İslâm Âlimleri açısından Yaratılış ve Evrimci Görüş, Bitlis İslamiyat Dergisi, c. 2, s. 1, Haziran 2020; s. 61-76

[2] Luigi Luca Cavalli - Sforza, Paolo Menozzi, Alberto Piazzi (1994), THE HISTORY AND GEOGRAPHY OF HUMAN GENES (İnsan Genlerinin Tarihi ve Coğrafyası), Princeton University Press, P. 151

[3] İnsan Genomu Çeşitliliği Projesi: 1990'larda Stanford Üniversitesi Morrison Enstitüsü tarafından dünyanın dört bir yanından bilim insanlarının iş birliğiyle başlattığı proje.

23 Eylül 2026 Çarşamba

12 Eylül Darbesi ve Türkçe Öğretmenim

 


12 Eylül Darbesi ve Türkçe Öğretmenim

  

Bizim kuşağın yaşadığı en önemli travmalardan biriydi 12 Eylül darbesi…

1980 yılında Orgeneral Kenan Evren tarafından yönetime el konularak, işkenceler ve idamlarla gelmişti bu faşist darbe…

Üzerinden 46 yıl geçmesine rağmen belleğimizden silinmedi. Ülkemizin toplumsal ve siyasi yapılanmasında bugün dahi hissedilen belirleyici izler bıraktı.  

Bugün anlatacağım öykü, bu dönemde yaşanan bir mahpusluk anısıdır ki o dönemi yaşayan kuşağın geçmişinde mutlaka benzer bir durum yaşanmıştır.


 

Eylül Fırtınası

 

1980 Eylül’ünde havalar birden değişti, soğudu sanki… Dışarısı fırtına, yağmur. İki “siyasi” tutuklu geldi, dediler kapıaltına. Sivas’tan gönderilmiş, suç yerleri Ege olduğu için buraya sevk edilmiş. Alıp getirdiler. İki genç öğretmen, yorgun ve yıpranmış. Sıcak bir çorbanın ardından çay sohbetine koyuluyoruz.

Doğrudan soruyoruz, Sivas’ta durumlar nasıl?

Darbenin ilk günlerinde, devrimci demokrat kim varsa okulda, toplamışlar, bodrumdaki kazan dairesine kapatmışlar. Oradan sorgu sual, gerekli işlemler yapılmış. Kimisi esas eylem yerlerine sevk edilmiş.

- Ortaokul’dan Türkçe öğretmenim vardı, diyorum. Sivaslıydı ve orada görev yapıyordu.

- Ha O mu? Diyorlar. TÖBDER Başkanıydı, aynı okuldaydık.

Tanıdık bir isme rastlamanın heyecanıyla gözlerimiz ışıldıyor. Birden ısınıyor ortam,..

- O içimizde en deneyimli olandı. Bizden omuz vermemizi istedi. Bir adam boyu yukarıda küçük bir havalandırma penceresine tırmandı. Bize de aynı şeyi tavsiye etti ama katılan olmadı, biraz sonra bırakılırız diye.

- Yani ellerinden kurtuldu.

- Evet, ele geçiremediler. Bastı gitti. Biz de O’nunla gitmeliydik.

 

Soğuk bir Eylül gecesinde içimizi ısıtan bir mahpushane öyküsü olarak kaldı o anı. Yıllar sonra da olsa, öğretmenime sorup, bu durumu doğrulama imkânı bulamadım.

Acaba Ege Mahpushanesinde iki genç öğretmenin sözünü ettiği kişi, benim Türkçe öğretmenim miydi?

 

Şimdi öyküyü biraz geriye saralım. Aynı öğretmenimle ilgili, bu defa 55 yıl önceki 12 Mart Muhtırasına gidelim.

 

12 Mart 1971 Ünye

 

Lise’ye o yıl başlamıştık ve Ortaokul’la aynı mekânda eğitim görüyorduk. 12 Eylül benzeri bir darbeydi ama yaşımız küçüktü, ne olduğunu tam anlayamadık. Balyoz Harekâtı deniyordu, devrimci-demokrat unsurları topluyorlardı. Okula bir polis ekibi geldi. Türkçe öğretmenimizi dersten alıp ekip otosuna koydular, alıp götürdüler.

Öğretmenimizin o şekilde alıp götürülmesi hepimizin belleğine kazındı. Zaten kitap okumayı, şiiri O’nun sayesinde öğrenmiş ve sevmiştik. Kendisi gibi Sivaslı olan şair Cahit Külebi’nin öğrencisiydi. Külebi’nin şiirini dişlerini sıkarak okurken hatırlıyorum:

 

Sivas yollarında geceleri

Katar katar kağnılar gider.

 

Birkaç yıl önce öğretmenimin Ünye’ye geldiğini duydum, Ünye’de değildim. Bir araya gelemedik bir türlü ama sosyal medyadan takip ettik birbirimizi. Geçtiğimiz hafta bana bir mesaj gönderdi:

“Merhaba Derya, Ünye şiirleri üzerine kitap hazırlıyorum. Varsa bu konuda yayımlanmış şiirin eklemek isterim...”

Tereddütsüz kabul ettim. Sonra düşündüm; yayınlanmış birkaç şiirim vardı ama Ünye üzerine değildi. Öğretmenim tam da 12 Eylül’ün 46. Yıl Dönümü’nde istemişti benden şiirlerimi. Talebini karşılamaz, biliyorum… Yine de 46 yıl önceye ait birkaç şiirimi gönderdim.

İnsanın önünde kutup yıldızı gibi duran bir öğretmeni olması ne kadar güzel.

Darbelerin olmadığı, sağlıklı ve uzun bir ömür diliyorum kendisine.

 

                                                                      Eylül 2026, Ünye  






 

Ek:

 

Yönetime El Konulması ve Askeri Cunta Yapısı

12 Eylül 1980 sabahı saat 03.00’te Türk Silahlı Kuvvetleri, Süleyman Demirel başbakanlığındaki hükümeti görevden alarak yönetime el koydu. TBMM feshedildi, milletvekili dokunulmazlıkları kaldırıldı ve ülke genelinde sıkıyönetim ilan edildi. Ülke yönetimi, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren liderliğindeki ve kuvvet komutanlarından oluşan Milli Güvenlik Konseyi'nin (MGK) eline geçti.

İlginç bir tarihi detay olarak, ABD'nin dönemin Ankara Büyükelçisi James Spain, darbeden birkaç saat sonra Washington'a gönderdiği diplomatik notta askeri liderleri iyi tanıdıklarını ve Türkiye'nin NATO üyeliği dâhil dış politika veya savunma politikalarında bir değişim olmayacağını belirterek "endişelenmeye gerek olmadığını" yazmıştı. Bu durum, darbenin uluslararası diplomatik çevrelerdeki kabulünü ve uluslararası desteğin arka planını açıkça göstermektedir.

 

Ağır Hak İhlalleri ve 12 Eylül Darbesi’nin Bilançosu

 

12 Eylül dönemi, cumhuriyet tarihinin en yaygın ve sistemli hak ihlallerine sahne oldu. Haklarında ölüm cezası istenen binlerce kişiden 517'sine idam cezası verildi; bu cezalardan 49'u (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu) infaz edildi. Yaşı küçültülerek asıldığı iddia edilen Erdal Eren ve solcu Necdet Adalı'ya "denge olsun diye" asılan Mustafa Pehlivanoğlu gibi isimler, bu dönemin adaletsiz yargılamalarının sembolü haline geldi.

İdari yetkiler kullanılarak gerçekleştirilen diğer hak ihlallerinin genel bilançosu şu şekildedir:

·         Kitlesel Gözaltılar: 650 bin kişi gözaltına alındı ve 90 güne varan sürelerde ağır işkencelere maruz kaldı.

·         Fişleme ve Sürgün: 1 milyon 683 bin kişi düşünceleri, mezhepleri veya etnik kökenleri nedeniyle fişlendi. 30 bin kişi mülteci olarak yurtdışına kaçtı, 14 bin kişi ise vatandaşlıktan çıkarıldı.

·         Akademik ve Siyasi Kıyım: 30 bin kişi işten atıldı, binlerce öğretmen ve akademisyenin görevine son verildi. YÖK bu dönemde üniversiteleri kontrol altında tutmak için kuruldu.

·         Medya ve Kültür Sansürü: Gazetecilere toplam binlerce yıl hapis cezası verildi, tonlarca gazete ve kitap imha edildi, 937 film yasaklandı.

 

Cezaevleri ve Sistematik İşkence Rejimi

 

12 Eylül rejiminin en karanlık yüzü, cezaevlerinde kurulan sistematik işkence mekanizmalarıydı. Özellikle Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi, Mamak ve Metris gibi cezaevleri, tutukluların kişiliklerini ezmek ve asimilasyon politikalarını uygulamak için tasarlanmış birer işkence laboratuvarına dönüştü. Resmi kayıtlara göre 171 kişinin doğrudan işkence sonucu öldüğü belgelendi.

Diyarbakır Cezaevi'nde bizzat ağır işkenceler gören Avukat Hüseyin Yıldırım'ın tanıklığı, dönemin dehşetini gözler önüne sermektedir. Gözleri bağlı bir şekilde günlerce hücrelerde tutulan, lağım sularına maruz bırakılan ve ağır fiziksel darp alan Yıldırım, askeri personelin kendilerine uyguladığı yöntemleri "yeryüzünde en dayanıklı canlı insandır" diyerek anlatmaktadır. Cezaevi İç Güvenlik Amiri Esat Oktay Yıldıran ve Albay Raci Tetik gibi isimler, bu sistematik şiddetin baş sorumluları olarak tarihe geçmiştir.

 

23.09.2026, Ünye Kent

16 Eylül 2026 Çarşamba

Ayanikola’da Ne Yapılıyor?

 

Ayanikola’da Ne Yapılıyor?

  

Ünye’de, Atatürk Mahallesi sahilindeki Ayanikola Adası’nda bir tür inşaat çalışması yürütülüyor. Bu çalışmayla ilgili yerel basınımızda aylardır haberler yer alıyor: “Ayanikola Adası turizme kazandırılıyor!” biçiminde…

 

Ünye Ayanikola Adası turizme kazandırılıyor

Ünye’de 1700lü yıllara ait kilise kalıntılarını barındıran Ayanikola Adası için hazırlanan restorasyon ve çevre düzenleme projesi, Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından onaylandı. 30.03.2026, Ünye Kent.

 

Bu düzenlemeyi kim, nasıl ve ne biçimde gerçekleştiriyor?

Yapılmak istenen nedir?

Restorasyon mu (yenileme), rekonstrüksiyon mu (yeniden kurma)?

Yoksa başka bir şey mi?



 

Kim Yapıyor?

 

Proje sahibi: Ordu Büyükşehir Belediyesi.

Aslında yeni bir proje değil. Enver Yılmaz Başkanlığındaki dönemde, ucube bir proje ileri sürülmüş, gelen tepkiler üzerine geri çekilmişti.

Ordu Büyükşehir Belediyesi, yıllar sonra yeniden, başka bir projeyle Ayanikola’ya el attı.

Ayanikola’nın tasarrufu kimin elinde?

Tarihi ada, ne yazık ki Ordu Büyükşehir Belediyesi mülkiyetinde…

“Mal benim, istediğimi yaparım!” anlayışıyla hazırladıkları bu projeyi de -ne yazık ki- Samsun Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu onaylamış…

(OMÜ Arkeoloji Bölüm Başkanı sevgili Vedat hocam bu kurulun üyesiydi, nasıl onay vermiş böyle bir projeye, anlayamadım!)

Projeyi kim koordine ediyor?

Ordu Büyükşehir Belediyesi İmar ve Şehircilik Dairesi Başkanlığı’na bağlı KUDEB birimi tarafından koordine ediliyor.

Nihai olarak bu proje, Ordu Valiliği Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı (YİKOB) desteğiyle hayata geçiriliyor.

Ne kadar çetrefilli değil mi?

İnşaat ilerledikçe, yapılmak istenenler açıklığa kavuşuyor. Sorulduğunda ise, ne yapıldığı konusunda somut bir bilgi alamıyorsunuz…

(Adayı karaya bağlayan “ahşap köprü” iptal edilmiş, onu öğrendik. “Aslına uygun biçimde” ada, anakaraya taş köprü ile bağlanacakmış.)



 

“Aslına Uygun” Biçimde…

 

Yerel basına pompalanan haberlerin en trajik ayrıntısı “aslına uygun biçimde” ibaresinin yer almasıdır. Haber, yerel basının tamamında şu cümleyle veriliyor:

“Samsun Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'ndan onay alan proje ile adadaki tarihi yapılar aslına uygun şekilde ihya edilecek.”

Gelelim işin aslına…

Yıllardır bu konuyu yazar dururuz. Adadaki tarihi kalıntılara ait tek belge, sevgili Gülay Sümer Birben kardeşimin arşivinden alınmış, 1930’lu yıllara ait olduğunu zannettiğimiz bir fotoğraftır.

(Piyasada dolaşan fotoğrafın orijinali yıpranmış, lekeli ve yer yer silinmişti. Alıp onarmıştım yıllar önce, işte o onardığım haliyle kullanılıyor sosyal medyada.)

O fotoğrafta görülen kilise kalıntısından asıl mimari yapıyı açığa çıkarmak asla mümkün değil. Osmanlı öncesine tarihlenen yapının ayakta kalan benzerleriyle eşleştirilmesi de olası değil. Çünkü çeşitli dönemlerde defalarca tamir görmüş, yeniden inşa edilmiş. Günümüze kalan kısmı sadece söz konusu fotoğrafta görülen yıkık bir yapı parçası ve adayi çevreleyen duvarlar…

Dolayısıyla rölevesini hazırlamak imkânsız.

Rölevesi olmayan bir yapının restorasyonundan yahut rekonstrüksiyonundan bahsetmek mümkün mü?

 O halde yapılmak istenen ne, neye göre, nasıl olacak?

 Yine basında yer alan haliyle yapılmak istenenleri aktaralım:

“Onaylanan proje kapsamında, adanın doğal ve kültürel dokusunu bozmayacak şekilde tasarlanan mimari dokunuşlar ön plana çıkıyor. Adaya ulaşım, çevreyle uyumlu bir ahşap köprü aracılığıyla sağlanacak. [Neyse ki “ahşap köprüden” vaz geçilmiş!] Ayrıca ada çevresine yerleştirilecek ahşap basamaklar ve seyir alanlarıyla ziyaretçilerin tarihi mekânı güvenle gezmesi hedefleniyor.

Tarihi adanın gece siluetini belirginleştirmek amacıyla özel aydınlatma sistemlerinin kurulacağı projede, alanın estetik bir görünüme kavuşturulması planlanıyor.”


 
 







Tarihi Mekânların Turistik Kaderi

 

Anlaşılan bu tarihi mekânı turistik amaçlarla sıradan bir seyir terasına yahut mesire alanına dönüştürecekler.

Ünye Tarih Araştırma Grubu adı altında, değerli çalışma arkadaşım Ahmet Kabayel ile birlikte yıllardır Ünye’nin bu ve benzeri yerleri için araştırmalar yapıyoruz, dilimiz döndüğünce düşüncelerimizi aktarmaya çalışıyoruz. Ancak böyle bir düzenlemeyi hayal etmedik.


Sayın Ordu Büyükşehir Belediyesi, Ünye için yararlı bir faaliyet yürütmek istiyorsa, önünde devasa görevler duruyor.

Çamurdan girilemeyen mahalle ve köy yollarımıza ilgi gösterebilirler.

İçinden çıkılamayan kent trafiğini düzenleyebilirler.

Batı Park benzerini Doğu’ya da yapabilirler.

Bir türlü bitirilemeyen Kültür Sarayı’nı hizmete hazır hale getirebilirler!


İlle de tarihi bir mekânı ihya etmek istiyorlarsa, önerimizdir:

Cevizdere’deki Tozkoporan Kaya Mezarı’nı ihya edebilirler.

Fındıklık içindeki bu tarihi mezarın özel arazisini kamulaştırabilirler. Tüm araziyi tarihi bir çevre düzenine kavuşturabilirler.

[Fındık para etmediği için arazi sahipleri de yararlanmış olur.]

Düzenleme yapılacak mevkide, Cumhuriyet Dönemi öncü arkeologlarından hemşerimiz İ. Kılıç Kökten adıyla bir Tarih Parkı oluşturabilirler.

Böylece Prof. Kökten’in bölgemizde ilk çalışmalarını başlattığı Cevizdere Vadisi’ne de gereken tarihi özeni göstermiş ve değerli hocamızın vasiyetini yerine getirmiş oluruz.

Umarız Samsun Tekkeköy’deki Kalkolitik mağaradan daha fazla ilgi uyandırır.


16.09.2026, Ünye Kent




8 Eylül 2026 Salı

Assos Nekropolü ve Et Yiyen Lahitler

 


Assos Nekropolü ve Et Yiyen Lahitler

 

Çanakkale'nin Ayvacık ilçesindeki Assos Antik Kenti'nde üretilen ve yöreye özgü volkanik andezit/trakit taşından (Assos taşı) yapılan lahitler, içine konulan cesetleri diş ve kemikler hariç yaklaşık 40 günde tamamen çürüttüğü için halk arasında "et yiyen lahitler" (sarkofagus) olarak anılır.

Yunancada et yiyen/etobur anlamına gelen "sarcophagus" kelimesinin kökeninin Assos'taki bu taşlara dayandığı düşünülür. Taşın yapısındaki yoğun kimyasal maddelerin ve şap bileşenlerinin cesetlerin yumuşak dokularını çok kısa sürede eritip yok ettiği bilinir.

Lahitlerin boyut ve ağırlığı: Genellikle 2 metre 30 santim boyunda, 80-90 santim genişliğinde ve yaklaşık 3 ton ağırlığındadır. Bu lahitler Assos’un ihracat ürünüdür. Assos'tan Roma, Yunanistan, Mısır, Suriye ve Lübnan gibi dönemin büyük merkezlerine yoğun bir lahit ticareti yapılmıştır. Antik dönemde aristokratlar ve zengin tüccarlar bedenlerinin hızla erimesi ve kemiğe dönüşmesi için bu lahitlere özel siparişler vermiştir. Dönemin inancına göre, ruhun bir an önce serbest kalması ve hadese (ölüler diyarı) ulaşabilmesi için bedenin çürümesi gerekiyordu.


 

Nekropol

 

Assos kentinin denize bakan yönü hariç olmak üzere, diğer bölgelere ölüler gömülmüştür. Nekropol denilen “Ölüler Şehri”, Helenistik ve Roma dönmelerinden kalmadır. Kentin Batı ve Doğu Kapısı boyunca uzanan caddelerin iki yakası, konumları yüzünden en yoğun gömülerin yapıldığı alanlardır. Nekropolün 900 yıl boyunca mezarlık olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. En eski gömülerde yakılan cesetlerin (kremasyon) küllerinin küplere konularak ağızlarının kapanması şeklinde gömüldüğü ve sonraki dönemlerde daha büyük küplere (pitos), ana karnındaki pozisyonda (hacker tarzı) yerleştirilerek defnedildiği görülmüştür. Küplerin içine ölüler için hediyeler konduğu ve define avcıları tarafından çoğunun tahrip edildiği tespit edilmiştir.


 

Assos Nekropolü ve Lahitlerin Gizemi

 

Assos nekropolünde ana kapı önünden başlayan (Batı Nekropolü) cadde, batıya doğru uzanır (Resim-1). 200 metresi açığa çıkarılan caddenin zemini yol boyunca andezit taş bloklarla kaplanmıştır. Bu yol, MÖ. 500’den önce inşa edilmiştir. Batı Nekropolündeki bu yol “Arkaik Cadde” olarak isimlendirilmiştir.

Arkaik Cadde’ye paralel uzanan iki caddenin kenarlarındaki çok sayıda anıt mezarlar ve lahitler, Clarke ve Bacon ikilisince kazılmıştır. Batı Nekropolü’ndeki en eski mezarlar, MÖ. 7.yy. ortalarına tarihlendirilmektedir ve geneli yakılarak urnelerle gömülmüştür.

MÖ. 6.yy. ortalarından itibaren yetişkinler, pithos içerisine yakılmadan gömülmeye başlanır. Arkaik Çağ sonlarında lahit kullanımı ortaya çıkar.

Assos’ta Hellenistik Çağ’da daha da yaygınlaşacak olan yerel malzemeden üretilen bu lahitlerin farklı bir özelliği keşfedildi. Bölgeye özgü volkanik andezit/trakit içinde bulunan kimyasal maddeler, içine konulan cesetleri kısa sürede çürütmekteydi. Dönemin inancına göre bu özellik, aristokratlar tarafından tercih edilmekteydi. Assos’ta lahit üretimi hızla arttı, çevre ülkelere ihraç edilmeye başladı.

Pitos ve sandık tipi mezarların ardından Assos’ta sıkça kullanılan andezit lahitler ve üzerine girland (çelenk) kabartmaları işlenen ihraç ürünü lahitler tüm antik dünyaya yayıldı. Peloponnesos'un güneyinde Methoni açıklarındaki bir gemi batığının Assos'tan alınmış lahitlerle yüklü olduğu saptanmıştır. [1]

Roma Çağı’nda lahitler yanında, MS. 1.-3. yüzyılda anıt mezarlar inşa edilmeye başlanır. Bu mezarların biri Romalı tüccar Publius Varius’a aittir (Resim-2).[2]

 

Assos Sarkofagusları (Et Yiyen Lahitler )

 

Assos Antik Kenti'nde üretilen ve yöreye özgü volkanik andezit/trakit (Assos taşı) taşından yapılan lahitler, içine konulan cesetleri diş ve kemikler hariç yaklaşık 40 günde tamamen çürüttüğü için halk arasında "et yiyen lahitler" (sarkofagus) olarak anılır.

Assos denilince arkeoloji dünyasında akla gelen ilk şey, ünü antik çağda kıtaları aşmış olan sarkofaguslardır. Yunanca kökeniyle "et yiyen" (sarcophagus) anlamına gelen bu kelime, ismini bizzat Assos’un andezit taşından alır. Ancak antik literatürde bu mucizevi maddeye çok daha görkemli bir isim verilmiştir: Asya Taşı (Lapis Assius). Bölgeye özgü volkanik andezit/trakit (Assos taşı), içinde barındırdığı yoğun kimyasal maddeler ve özellikle alunit (şap) bileşeni sayesinde cesetlerin yumuşak dokularını inanılmaz bir hızla eritme özelliğine sahipti.

Bu lahitlerin içine konulan bir beden, kemik ve dişler hariç, yaklaşık 40 gün gibi kısa bir sürede tamamen çözülüp yok oluyordu. Antik dönemde bu durum, bedenlerinin bir an önce toprağa karışmasını isteyen aristokratlar ve zengin tüccarlar için prestijli bir "teknoloji" olarak görülüyordu. Öyle ki, bu ağır ve görkemli lahitler Assos'tan Lübnan, Suriye, Mısır ve Roma gibi dönemin büyük merkezlerine ihraç edilen en önemli ticaret kalemlerinden biriydi. Taşın gizemi sadece etle sınırlı değildi; içine konulan eşyaların bile zamanla form değiştirdiği iddia edilirdi.

Bu isimlendirmenin ciddiyetini, Pollux’un aktardığı mektuplarda, Platon’un öğrencilerinin hocalarına sunduğu şu rapor özetlemektedir:

"Platon'un öğrencileri... hocalarına yazdıkları mektupta bir Asya Lahitinden söz ederler. Öğrenciler bu mektuplarında et yiyen taştan bahsetmektedir."

Rome döneminde de bu taşlardan söz edilir:

"[...] Troas’da bir şehir olan Assos’ta Sarkofak taşları dilimlenebilir damarlarından kırılırlar. Bu taşın içerisinde ölülerin vücutlarının, dişleri hariç, kırk gün gibi bir sürede tamamen çözüldükleri saptanmıştır. Mucianus; ayna, ustura, giysi ve mücevher gibi ölü gömülerinin de bu lahit içinde taşa dönüştüğünü belirtir."[3]

Taşın yapısındaki yoğun alunit (potasyum alüminyum sülfat) minerali, bedenin çürüme esnasında yaydığı nem ile temas ettiğinde bir geri besleme döngüsü başlatır. Bu nemli ortamda açığa çıkan sülfürik asit (H2SO4), yumuşak dokuları ve zamanla kemik yapısını eriterek yok eder. Antik dönem aristokratları için bu, bir "temizlenme" biçimiydi; bedenlerinin kokuşmuş bir sürece hapsolmadan, hızla doğanın sonsuz döngüsüne karışması en büyük lükstü.[4]

 

Antik Çağın Antibiyotiği: Romatizmadan Vereme Lahit Tedavisi

 

Assos taşının tek mahareti bedenleri yok etmek değildi; antik kaynaklar bu taşın şaşırtıcı tıbbi kullanım alanlarından da bahseder. Taşın yapısındaki şap/alunit, antik çağın adeta doğal antibiyotiği olarak kabul ediliyordu. Öyle ki bu mineral, Orta Çağ’a kadar Foça üzerinden tüm dünyaya ihraç edilen çok kıymetli bir tıbbi malzemeydi. Taşın yüzeyinde oluşan ve "taşın çiçeği" (flos) denilen un benzeri tozun, yaralar üzerinde kurutucu ve iyileştirici bir gücü olduğuna inanılıyordu.

Assos Taşının Tıbbi Tarifleri:

Gut (Podagra): Hastalar, ayaklarını bu taştan oyulmuş özel kapların içine sokarak ağrılarından kurtulmaya çalışırlardı.

Cilt Tedavisi: Taşın tozunun bal, terebentin veya katranla karıştırılmasıyla elde edilen merhem; eski çıbanların ve urların tedavisinde kullanılırdı.

Solunum Yolları: Taşın tozu (flos) bal ile karıştırılıp emilerek, o dönem "phthisis" olarak adlandırılan verem benzeri akciğer hastalıklarında şifa aranırdı.

Zayıflama: Taşın çiçeği banyo suyuna katılarak vücuttaki fazla yağların atılması sağlanırdı.


 

Assos’ta Felsefenin ve Ticaretin Gücü

 

Assos, antik dünyada sadece bir felsefe merkezi değil, aynı zamanda devasa bir sanayi deviydi. Standartları 2.30 metre boyunda ve yaklaşık 3 ton ağırlığında olan bu devasa lahitler, adeta "3 tonluk ölüm kutuları" olarak Roma, Mısır, Suriye ve Lübnan gibi merkezlere ihraç ediliyordu. Vinçlerin ve modern lojistiğin olmadığı bir çağda, bu dev andezit blokların denizleri aşarak dünyanın dört bir yanına gönderilmesi, Assos’un ulaştığı ticari dehanın ve mühendislik başarısının kanıtıdır.

 

09.09.2026, Ünye Kent

 

Kaynaklar:

 

Koch, Guntram (2001), Roma İmparatorluk Dönemi Lahitleri, Arkeoloji ve Sanat Yay.

Arslan, Nurettin (2014), Assos Taşın Hayat Verdiği Kent, Homer Yay.

Plinius, Gaius Secundus (2022), Doğa Tarihi, Doğubatı Yay.

Savaşçın, MY. –Er, Selman (2023), Et Yiyen Lahitler, Jeoloji Müh. Odası Yay.


Dipnot:

[1] Koch, 2001; 23

[2] Arslan. 2014; 122

[3] Plinius, 2022; 151

[4] Savaşçın, MY. –Er, Selman, 2023; 50