28 Ocak 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XX (Ünye Ermenileri’nin Sonu)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XX

(Ünye Ermenileri’nin Sonu)

 

 

Kars yöresindeki bir Ermeni ailesinin 111 yıl önceki öyküsünü anlatırken: “İnsanlık tarihinin insana en yakışmayan, en vahşi, en kanlı, en karanlık günleri nasıl anlatılır?” diye soruyor Agos’taki yazısında Maral Dink.

Ne yazık ki benzer acılar o dönemde ülkenin birçok yerinde yaşandı.

Bu yerlerden biri de Ünye’ydi...

Ermeni tarihçi Kévorkian’a göre Samsun, Bafra, Çarşamba, Ünye ve Fatsa gibi şehir merkezlerinde varlık gösteren Ermeni toplumu, kırsal alanlara da yerleşmişti. Ünye civarındaki on köy, Terme dolaylarında bulunan dört bucak ve Çarşamba kazasındaki yirmi yerleşim yerinin hemen hemen tümü 18. Yüzyılın başında (1700’lerin başı) Hemşin ve Sevked’den (Rize-Kalkandere) gelen sığınmacılar tarafından kurulmuştu.[1]

Fransız coğrafyacı ve oryantalist Vital Cuinet, 1890’larda Ünye kasabasının nüfusunu 10.000 kişi olarak belirtir. 3.000’i İslam, 5.000’i Rum ve 2.000’i Ermeni’dir. Ünye kazasında ise 40.000 kişinin yaşadığını bildirir; 25.000’i İslam, 8.000’i Rum, 7.000’i Gregoryen Ermeni’dir. (5.000’i göçmen olarak gelmiştir.)[2]

1904 Trabzon Vilayet Salnamesi’nde Ünye nüfusu toplam 45.821 kişidir; 36.344’i İslam, 4.711’i Rum, 4.766’sı Ermeni’dir.

1914’te Ünye kazasında 7.700 Ermeni (1.130 hane), on dört kilise ve yirmi bir eğitim kurumu bulunmaktaydı.[3]  

1915 yılına gelindiğinde Ünye ve çevresinde yaşayan Ermeni nüfus, Maral Dink’in deyimiyle insanlık tarihinin insana en yakışmayan, en vahşi, en kanlı, en karanlık günlerini yaşadı.




Mardiros Baygın

 

Ünye’nin Son Ermenileri

 

Çocukluk ve ilkgençlik yıllarım Ünye Ortayılmazlar Mahallesi’nde geçti. Dede mirası, Baba ocağı mahallemizde 1701’den kalma bir cami (Hacı Osman Ağa Cami) ve iki kilise mevcuttu. Kiliselerden biri 1938’de kurulan Meçhul Asker Ortaokulu yanında, Kilise Tepesi denilen yerdeydi ve okulun deposu olarak kullanılmaktaydı. Doğduğum yıl, tepedeki kilise yıkıldı.

Diğer kilise, Yalı Mevkiindeydi ve günümüze kadar ayakta kaldı. 2010’da restore edildi. Ünye’de 1930’larda faaliyete geçen ilk elektrik santrali burada kuruldu. 70’li yıllarda Yalı Kilisesi düğün salonuna dönüştürüldü. 90’lı yılların sonunda kadar düğün salonu olarak işlevini sürdürdü. Yalı Kilisesi, Meryem Ana'ya adandığı için Panagia Rum Ortodoks Kilisesi veya Meryem Ana Kilisesi olarak bilinir. 2010 yılında Ünye Belediyesi tarafından on yıllığına Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devredildi ve ardından restore edilerek 2015’te kültür ve sanat merkezi haline getirildi.

Her iki kilise de Tanzimat sonrası (1839) inşa edildi ve 1923 Lozan Mübadelesi’nin ardından ibadete kapandı.  

Çocukluk yıllarında mahallenin neredeyse bütün çocuklarıyla bir aradaydık. Kimlerin Ermeni olduğunu bilsek te önemsemezdik. Ermeni ailelerin evleri Ortaokul civarındaydı, bazıları da çarşıda, Kazancılar arastasındaydı. Yıllar sonra bu aile mensuplarından Annik ile Lise’de okul arkadaşlığı yaptık.

60’lı yıllarda, babamın işyerine yakın, Belediye Caddesi üzerinde, Bakırcılar Çarşısı’nda ve Orta Çarşı’da Ermeni esnaflar vardı.

Tehcir sonrası Ünye’ye dönen yahut gelen Ahbap ve Baygın ailelerinin Belediye Caddesi üzerinde, Döner Çeşme Meydanı’na yakın dükkânları vardı. Terzi Levon Baygın ve Minas Ahbap; terzi ve şapkacılardı.

Bakırcılar Çarşısı’nda soğuk demir işiyle uğraşan (yaygın adıyla tenekeci) Mıgırdiç Usta’nın oğlu Karakin Gülezyan vardı. Oğulları Berç ve Aret halen Ünye’de ikamet etmekte olan Ünye’nin Son Ermenileridir. Diğer Ermeni aileleri çeşitli nedenlerle Ünye’den ayrıldılar. Çoğunluğu İstanbul’a taşındı, bir kısmı da yurtdışına yerleşti.

Bir de Ünye’de Bakırcılar Çarşısı’nda ve Orta Çarşı yakınında Sobacılık ve soğuk demirle iştigal eden Murat ustayı hatırlıyorum. (Adını sonradan değiştirmişti.)

Rahmetli öğretmenim Osman İrfan Işık, Ünye’deki Ermeni ailelerini şöyle anlatıyor:

“Mıgırdiç Usta'nın Nerser (Murat Usta), Karakin, Nubar isimli 3 oğlu vardı. Nubar çocuk yaşta İstanbul’da yaşamaya başlamıştı, ama Murat ve Karakin Ustalar hep Ünye'deydiler. Ve Ünye’nin vazgeçilmezleriydiler. O yıllarda Ünyeliler'in çoğu, kış aylarında ocakta ısınıyor, sobayı bilmiyorlardı. Mıgırdiç Usta bu iki oğluyla teneke sobayı getirdi Ünye’ye. Özellikle de Murat Usta, yaptığı fındıkkabuğu yakan, ördek soba ve borularını bizzat kendi elleriyle evlere kurmak suretiyle yıllarca çalıştı Ünye’de.

Murat Usta'nın Alis, Aznif, Anayif isimli üç kızı, Gayzak isimli bir oğlu vardı. Gayzak da çok hizmet verdi Ünye’de. O, soba dışında daha çok evlere su bağladı. Şimdi İstanbul’da yaşıyor. Alis ve Aznif Tokatlı Ermenilerle evlendiler. Anayif İstanbul’da. Aznif ve Alis eşimin candan arkadaşları idi genç kızlıklarında. Evlilikten sonra koptular.

Karakin Ustanın Bahar ve Ayda isimli iki kızı, Berç ve Aret isimli iki oğlu vardı.

Terzi Maksut Usta'nın dört oğlu Hampar, Minas, Mıgır ve Vahan Ahbap kardeşler uzun yıllar terzilik ve şapkacılık yaptılar. Ölen iki kardeşten sonra Minas ve Vahan İstanbul’a göçtüler.

3. Ermeni ailesi Terzi Leon Usta’ydı. Onun da Paylon Hanım'dan Gazaros, Mardiros, Mari isimli 2 oğlu ile dünyalar güzeli 1 kızı vardı. Leon Usta öldü. Çocuklarının hepsi Kanada’da yaşıyorlar. Mardiros benim öğrencimdi. Çok zeki ve çok çalışkandı. Mimar oldu. Kanada’ya gitti.”[4]

 

Özetle söylersek, 60’lı 70’li yıllarda Ünye’de yaklaşık 6-7 hane Ermeni ailesi mevcuttu.

70’li yılların ortasında onların önemli bir kısmı Ünye’yi terk etti.

Kimi İstanbul’a, kimi de yurt dışına gitti.

Ünye’de kala kala Bakırcılar Çarşısı’nda Gülezyan ailesinden iki kişi kaldı.

 


Ünye Yalı Mevki Panagia Orftodoks Rum Kilisesi

Ünye Meçhul Asker Ortaokulu Kilise Tepesi

Ünye Çakırtepe-Pelitpark arsası Ermeni Mezarlığı
Arşiv: Hayrettin Varilci


Ünye’deki Ermenilere Ne Oldu?

 

Ünye’de 1914’te 7.700 Ermeni (1.130 hane), on dört kilise ve yirmi bir eğitim kurumu bulunmaktayken, ne olmuştu da 70’li yılların sonunda sayıları bir elin parmakları kadar kalmıştı?

1915 yılı itibariyle Ünye’deki Ermeni Nüfusun önemli bir bölümü, elbet te yaşanan kargaşa ve Ermeni Tehciri nedeniyle bölgeyi terk etmişlerdi. Daha doğrusu göç etmek zorunda kalmışlardı.

Hatta bunlardan Rusya’ya kaçan bir kısım Ermeni firarinin kaçak yolla bölgeye (evine, köyüne) dönmeye çalışırken yakalandıkları arşivlerde kayıtlıdır.

1914’te Ünye kazasında bulunan 7.700 Ermeni nüfusunun (1.130 hane) çoğunluğu Ünye köylerinde bulunmaktaydı. BM, Soykırım Sözleşmesi raportörü Benjamin Whitaker’ın 1985 yılında sunduğu raporda, 1915-1923 yılları arasında Osmanlı Ermenilerine yönelik olaylar (Tehcir, vb.) "20. yüzyılın ilk soykırımı" olarak nitelendirilir.

Ancak tehcir olayında Osmanlı devletinin öne sürdüğü önemli bir etken vardı. Ermeni ahali özellikle 1915-1923 yılları arasında bölgedeki Rum-Ermeni çetelerinin faaliyetleri nedeniyle tehcire tabi tutulmuşlardı.

Osmanlı arşivlerine göre Ünye’nin Gürgen köyünde Moris, Çakal köyünde Mihail, Gazar, Serkis, Madiloğlu Rafael, Çarşambalı Tahmazoğlu Haçik, Baltacıoğlu Kiragus, Zil Ohannes, Kiraztepe köyünden Yavas Çakır, Hristo, Nikola, Derebaşı köyünden Harigo, Murad, Köklük köyünden Avadis, Karahoca, Serob, Asador, Kalos, Artin, Vartan, Vesken, Ovakim, Misak, Çökükburun Akaryan çeteleri mevcuttu.

Bu çeteler özellikle Niksar yolu üzerinde soygun ve cinayet hadiselerini, köylerdeki mal ve hayvan gasplarını icra ediyorlardı.[5]


 

24 Nisan 1915, Sonun Başlangıcı

 

"Polis kapıyı çaldı… 'Birkaç saat kalıp dönecekseniz, yanınıza bir şey almanıza gerek yok' dendi." BBC Türkçe'ye konuşan tarihçiler 24 Nisan 1915'te İstanbul'da tutuklanan Ermeni aydınlarının polisle ilk karşılaşmalarını bu sözlerle anlatıyor.

O gün Osmanlı İmparatorluğu'nun başkentinde 250 Ermeni'nin tutuklanmasıyla başlayan süreç daha sonra farklı kesimlerin "tehcir" ya da "Ermeni soykırımı" olarak anacağı trajedinin habercisi oldu.

Bu olaylarda devlet kaynaklarına göre 350 bin, bazı tarihçilere göreyse 1,5 milyon Ermeni öldü.

Ermeniler 24 Nisan'daki tutuklamaları "soykırımın" fiili başlangıcı kabul ediyor ve 1915'te hayatını kaybedenleri her sene bu gün anıyor.[6]

Ermeniler 24 Nisan 1915 için Medz Yeğern (Büyük Felaket Günleri) demektedir. 24 Nisan günü, Osmanlı vatandaşı Ermeniler’in büyük felaketinin başladığı gündür.

Ermeni toplumuna göre, çıktıkları ölüm yolculuğunda çoğunluğu çocuk ve kadınlardan oluşan 2,5 milyon Ermeni’nin can verdiği gündür.

“Yolların büyük kısmını yürüyerek geçiyorlar. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar… yollarda devamlı soyguncu çeteler var. Bu giden insanların malına mülküne saldırıyor, karısını, çocuğunu alıyor. Böyle bir tablo düşünün. Yukarıdan aşağı, kuzeyden güneye akan bir sel var. Bu sel yollarda devamlı tacize uğruyor.”[7]

24 Nisan 1915’te özellikle İstanbul’daki Ermeni aydınları, yazarlar, sanatçılar, avukatlar, doktorlar, mebuslar evlerinden alınıp götürülürler ve çoğu bir daha geri dönmez: İstanbul’da tutuklanıp Çankırı ve Ayaş’taki toplama merkezlerine gönderilen bu Ermeniler, yaşanacak büyük dram ve acıların başlangıç noktasında yer alırlar...

Osmanlı resmi makamlarınca, birtakım olayların çıkmasını engellemek için böyle bir tedbir alındığı ileri sürülse de, Sarafian’a göre 24 Nisan 2015 tarihli Tehcir Kanunu başlı başına bir infaz olayına dönüşüyor.

1915 olaylarını "soykırım" olarak tanımlayan tarihçi Ara Sarafian "Maalesef eleştirel diyalog kuramıyoruz çünkü mesele siyasileştirildi. Ermeniler tarafından da siyasileştirildi. Türkiye'den siyasi, ideolojik talepleri oluyor. İdeolojik yaklaşımlar meşru tartışmaların altını kazıdı ve bu, iki taraftaki milliyetçi kampın da işine geldi."[8]

 

Devam Edecek: 1915’te Ünye’de Neler Oldu?

 

28.01.2026, Ünye Kent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/karadeniz_arkeolojisi_bizans_donemi_-_xx_unye_ermenilerinin_sonu-5763.html

 

Kaynaklar:

 

Kévorkian, Raymond H.- Paboudjian, Paul B. 2012, 1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler, Aras Yay.

Hovagimyan, Hovagim. 1967, Ermeni Pontus Tarihi, Beyrut (Türkçeye çevrilmedi.)

Cuinet, Vital Casimir, 1892, La Turquie d'Asie, Maison d'édition Leroux, Paris

Bacacı, Sabri. 2008, Tarihin Bir Döneminde Ünye ve Çevresinde Yaşanan Olaylar (1864 - 1920), Ünsev Yay.

Işık, İrfan. 2013, Anılardan Taşan Yıllar, Ünye Belediyesi Kültür Yay.

İzrail, Nesim Ovadya, 2014, 24 Nisan 1915, İstanbul, Çankırı, Ayaş, Ankara, İletişim Yay.

Sarafian, Ara. 2025, Geç Dönem Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermeniler ve Kürtler, Aras Yay.



[1] Kévorkian, Paboudjian. 2012; 199

[2] Cuinet, 1892; 525

[3] Kévorkian, Paboudjian. 2012; 204

[4] Işık, 2013; 316-317

[5] Bacacı, 2008; 45-112

[6] BBC News Türkçe, 24 Nisan 2025

[7] İzrail, 2014; 40

[8] Sarafian, 2025; Önsöz

20 Ocak 2026 Salı

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XIX (Son Dönem Anadolu Arkeolojisi ve Ermeniler)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XIX

(Son Dönem Anadolu Arkeolojisi ve Ermeniler)

 

Planlanmış cinayetlere kurban edilen tüm Ahparigler anısına!

 

Antik ve modern Ermeni ulusu, Hint-Avrupalı Proto-Ermeni dili konuşmacıları ve diğer Anadolu halklarından olan Luviler ile beraber, yukarı Mezopotamya menşeli Urartu ve Hurri halklarının etnik ve dilsel çözülmeleri ile başlayan bireşimine dayanarak oluştu.

MÖ 1500-500 yılları arasında Ermeni Yaylalarının tarihi: Hititler, Luviler, Proto-Ermeniler ve Ermenistan konusunda yapılan son dönem araştırmaları, yeni ve şaşırtıcı bilgiler sunmaktadır.[1]



 

Bronz Çağı’ndan Günümüze Doğu Anadolu Arkeolojisi

 

"Biz kimiz ve nereden geldik?" Bu soru, insanlık tarihinin en kadim ve en büyüleyici arayışlarından biridir.

Günümüz arkeolojik verileri ve antropolojinin sunduğu modern araçlar bizi tarihöncesine kadar götürdü. Genetik araştırmalar ve fosil kayıtlar ışığında, insanın da üyesi olduğu primat takımının evrim sürecinde, günümüzden yaklaşık 65-55 milyon yıl öncesinde (Paleosen dönemde) insanın ortaya çıktığı tespit edilmiştir.[2]

Evrimin en önemli bölgelerinden biri, Bereketli Hilal'in kuzeyinde yer alan Ermeni Yaylalarıdır. Burası sadece coğrafi bir bölge değil; insan evrimi, tarımın yayılışı ve dillerin şekillenmesi açısından tarihin akışını değiştiren bir kavşak noktasıdır.

Ermeni topluluklarının yerleştiği bu alan, Hint-Avrupa dillerinin ve kültürünün dünyaya yayıldığı "Proto-Hint-Avrupa" dünyasını şekillendirmiştir.

Yapılan son araştırmalar, bu coğrafyada yapılan DNA analizlerinin, antik dünyaya ışık tuttuğunu göstermektedir. Marc Haber liderliğindeki uluslararası bir bilim insanı ekibi (İngiltere, İspanya, İtalya ve Lübnan'dan), Ermeni genlerini analiz ederek, bazı antik DNA örnekleri de dâhil olmak üzere dünya çapındaki 78 farklı popülasyonla karşılaştırdı.[3]

Bu araştırmaya göre Ermeniler, günümüz Yakın Doğu popülasyonlarından ziyade, binlerce yıl önce yaşamış antik Avrupalı çiftçilere daha yüksek genetik yakınlık göstermektedir.

 

Ötzi ile Genetik Akrabalık ve Neolitik Avrupa Bağlantısı

 

5.300 yıl önce Alpler'de yaşamış olan ünlü "Buz Adam" Ötzi ile yapılan eşleştirmede, Ermenilerin Neolitik Avrupalılarla daha yakın bir DNA yapısına sahip olduğu anlaşılmıştır.

Ermeniler, Avrupa'yı iskân eden Neolitik çiftçilerle güçlü bir akrabalık paylaşırken, İspanya'daki La Braña örneğinde görülen Mesolitik avcı-toplayıcı gruplarla benzer bir yakınlık göstermezler. Yapılan analizler, Ermeni soyunun yaklaşık %29'unun bu antik Avrupalı çiftçi popülasyonları tarafından temsil edilen bir atadan geldiğini gösteriyor.

"Ermenilerin diğer günümüz Yakın Doğulularından daha çok Neolitik Avrupalılara genetik yakınlık gösterdiğini ve Ermeni soyunun %29'unun Neolitik Avrupalılar tarafından en iyi temsil edilen bir atadan kaynaklanabileceğini gösteriyoruz."[4]

Ermenilerin tarihlerinin başlarında kendine özgü bir kültürü benimsemeleri, onları çevrelerinden genetik olarak izole etmiştir. Günümüzde Yakın Doğu'daki diğer genetik olarak izole olmuş topluluklara genetik olarak benzemeleri, ancak diğer Yakın Doğuluların çoğuna benzememeleri, son dönemdeki karışımın bölgedeki çoğu popülasyonun genetik yapısını değiştirdiğini göstermektedir.

Bu sonuçlar, Ermenilerin (Yakın Doğu'daki genetik olarak izole edilmiş kişiler) muhtemelen Yakın Doğu'da, günümüz Yakın Doğu nüfuslarının çoğundan daha fazla Avrupa'ya yakınlık gösteren eski bir genetik manzaranın özelliklerini koruduğunu göstermektedir.

Ermenilerin genetik olarak izole edilmiş olmaları, çevrelerindeki komşularından farklı bir etnik dilsel ve dini bir grup olmalarıyla doğrudan ilişkilidir. MS. 1. yüzyılda kurulan ve MS 301'de devlet dini haline gelen ilk Hristiyanlık kolu yine Ermeni toplumunun karakteristik özelliğidir. Kendi kiliselerini (Ermeni Apostolik Kilisesi) Hristiyan dinin ilk kilisesi kabul ederler. Ayrıca, Hint-Avrupa dil ailesinin bağımsız bir kolu olarak sınıflandırılan kendi alfabeleri ve dilleri de vardır.


 

Efsane ile Bilimin Buluşması: MÖ 2492

 

Ermeni tarihçisi Movses Khorenatsi, Ermeni ulusunun kuruluşunu efsanevi patrik Hayk'ın Babil Kralı Bel'i mağlup etmesine dayandırır ve bu tarihi MÖ 2492 olarak verir.

Efsaneye göre Babil kralı Bel, Ermeni Patrik Hayk'ın halkına zulmünü dayatmaya çalıştı. Ancak gururlu Hayk, Bel'e boyun eğmeyi reddetti. Oğlu Aramaneak doğar doğmaz, Hayk ayağa kalktı ve halkını atalarının toprakları Ararad'a geri götürdü. Dağın eteğinde bir köy kurdu ve ona kendi adını verdi: "Haykashen".

Ortaçağ Ermeni tarihçisi Movses Khorenatsi (yaklaşık 410-490'lar) Ermeni ulusunun efsanevi kuruluşunu MÖ. 2492'ye tarihlendirerek böyle anlatıyor. Efsane doğrulanmamış olsa da, Ermeni ulusunun kuruluşunun tarihlendirilmesi, yakın zamanda yapılan bir genetik çalışmayla güvenilirlik kazanmış gibi görünüyor.

Uzun süre bir halk efsanesi olarak görülen bu tarih, modern genetik verilerle bire bir uyum içindedir. Ermeni soyundaki büyük popülasyon karışımı bu dönemde, yani MÖ 3000 ile 2000 yılları arasındaki Bronz Çağı'nda gerçekleşir. Atın evcilleştirilmesi, savaş arabalarının ortaya çıkışı ve ilk yazı sistemlerinin geliştiği bu teknolojik sıçrama dönemi, Ermeni etnik kimliğinin genetik temellerinin atıldığı zaman dilimiyle birebir örtüşmektedir.[5]


Antik Anadolu’dan günümüze kadar işleyen süreçte Ermeniler kadim bir halk olarak kalan ender topluluklardan biridir. Yakın Doğu'nun genetik manzarası, yüzyıllar boyunca süren büyük göçlerle sürekli yeniden şekillenmiştir. Örneğin, modern Türklerde yaklaşık 800 yıl önce Selçukluların gelişiyle başlayan %7,9 oranında bir Doğu Asya gen akışı görülür. Benzer şekilde Suriye, Filistin ve Ürdün popülasyonlarında, Arap genişlemesi sonrası yaklaşık 850 yıl önce gerçekleşen Sahra altı Afrika etkisi saptanmaktadır.

Ermeniler ise bu tür dış etkilerden uzak kalarak, bölgenin Bronz Çağı çöküşü öncesindeki genetik yapısını günümüze taşıyan bir "genetik ada" görevi görmektedir.

Bu özellikleri sayesinde Ermeniler, modern popülasyonlar arasında antik Yakın Doğu ve Anadolu sakinlerinin en berrak genetik görüntüsünü sunan temsilcilerdir.[6]

Ermeni popülasyonu dışarıya kapalı kalsa da, kendi içinde 1425–1550 yılları arasında şekillenen bir iç yapılaşma yaşamıştır. Bu tarih aralığı, siyasi tarihin biyoloji üzerindeki silinmez izini temsil eder: Osmanlı İmparatorluğu ile Safevi İmparatorluğu arasındaki savaşlar ve Ermenistan'ın Doğu ile Batı olarak ikiye bölünmesi. Bu siyasi ayrışma, Ermeni genetik yapısında bugün bile tespit edilebilen ve yaklaşık 500 yıl önce mühürlenmiş olan ince farklılıkların oluşmasına yol açmıştır.[7]


 

Ünye Ermenileri

 

1914’te Ünye kazasında 7.700 Ermeni (1.130 hane), on dört kilise ve yirmi bir eğitim kurumu bulunmaktaydı. Demir madenleriyle ünlü kaza merkezi, Khalyblerin ülkesinin eski başkenti olan antik Oinoe, bir körfezin gerisine hilal şeklinde yayılmıştı. Vaktiyle refah kaynağı olan gemi kızakları, buharlı gemilerin ortaya çıkmasıyla modern dönemde iş yapamaz oldu. Böylece Ünye’nin çoğunluğu denizci ve doğramacı olan sakinleri, 19. Yüzyılın ikinci yarısında mecburen göç ettiler. Orada kalan 120 Ermeni ailesi (700 kişi), 18. Yüzyılda inşa edilip 1835’te restore edilen Surp Minas Kilisesi’yle Mesrobyan Okulu’nun (1914’te 175 öğrenci) çevresinde toplanmışlardı.

Ozan, Yamurcan (Surp Garabed Kilisesi), Eyrubeyle, Tekedam (Surp Kevork Kilisesi), Düztarlan (Surp Haç Kilisesi), Khaçdur, Yusuflar (Surp Krikor Kilisesi), Seylen (Surp Garabed Kilisesi), Gözderen ve Manasdere olmak üzere, iç kesimlerdeki on Ermeni köyünde yaşayanlar, taş yontmacılığı, dokumacılık, fındık ve tütün tarımıyla uğraşıyorlardı.[8]   

Samsun, Bafra, Çarşamba, Ünye ve Fatsa gibi şehir merkezlerinde varlık gösteren Ermeni toplumu, kırsal alanlara da yerleşmişti. Ünye civarındaki on köy, Terme dolaylarında bulunan dört bucak ve Çarşamba kazasındaki yirmi yerleşim yerinin hemen hemen tümü 18. Yüzyılın başında Hemşin ve Sevked’den (Kalkandere) gelen sığınmacılar tarafından kurulmuştu. 1914’te buralarda kırk dokuz kiliseyle 3.254 öğrencili yetmiş dört eğitim kurumu bulunmaktaydı.[9]


Kaynaklar, Ünye’ye ve çevre ilçelere Ermeni nüfusun 18. Yüzyılın başında Hemşin ve Sevked’den (Rize-Kalkandere) geldiklerini göstermektedir. Bu tarihten önce bölgede kayıtlı bir Ermeni nüfusa rastlanmamaktadır. 19. Yüzyılın ikinci yarısında, Ünye’deki ekonomik koşullar nedeniyle bir kısım Ermeni ailesinin diğerleri gibi başka yerlere göç ettiği anlaşılmaktadır.

Yine de Kévorkian’ın belgelediği gibi, Ünye’de kalan 120 Ermeni ailesi (700 kişi) mevcuttur.

Evet, Osmanlı Barışı sona erdi!

1915 yılı gelip çattığında Ünye ve çevresinde yaşayan Ermeni nüfusa ne oldu?

Özellikle 1. Dünya Savaşı yıllarında bölgemizdeki Ermeni nüfus neler yaşadı?

O dönemin tartışmaları sürse de yaşananlar tarihin tozlu sayfalarında yavaş yavaş yerlerini almaya başladı.

Oysa çocukluk yıllarımızda büyüklerimizden dinlediğimiz dönemin acıklı öyküleri hala kulaklarımızdadır.

Sahiden ne olmuştu, neler yaşanmıştı Ünye’de?

 

19 Ocak 2007, Ünye

 

Devam Edecek: Ünye Ermenileri’nin Sonu

 

Kaynaklar:

 

Dyakonov, Igor Mikhailovich. 1968, Ermeni Halkının Tarih Öncesi Dönemi, SSR Bilimler Akademisi, Erivan Yayınevi

Huxley, Thomas H. 1862, Man’s Place In Nature, D. Appleton & Company, New York  

Haber, M. ve diğerleri. 2016, Ermenilerin Bronz Çağı'nda birden fazla popülasyonun karışımından kaynaklandığına dair genetik kanıtlar. Avrupa İnsan Genetiği Dergisi 24, 931-936 (2016).

Bournoutian, George A. 2011, Ermeni Tarihi, Aras Yay.

Hovagimyan, Hovagim. 1967, Ermeni Pontus Tarihi, Beyrut (Türkçeye çevrilmedi.)

Kévorkian, Raymond H.- Paboudjian, Paul B. 2012, 1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler, Aras Yay.

 

21.01.2026, Ünye Kent

 

Dipnot:

[1] Dyakonov, 1968; 1-14

[2] Huxley, 1863; 137-184

[3] Dr. Marc Haber, Kanser ve Genomik Bilimler Bölümü'nde Doçenttir ve Dubai Kampüsü'ndeki Sağlık Veri Bilimi Programı'nı yönetmektedir.

[4] Haber, M. 2016; 935

[5] Horenli Musa (410-490), Antik Çağ Ermeni tarihçisi ve Ermenistan Tarihi adlı eserin yazarıdır.

[6] Haber, M. 2016; 931

[7]  Bournoutian, 2011; 133

[8] Hovagimyan, 1967; 658, Akt. Kévorkian, Paboudjian. 2012; 204

[9] Kévorkian, Paboudjian. 2012; 199

14 Ocak 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVIII (Tehcir mi, Soykırım mı?)


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVIII

(Tehcir mi, Soykırım mı?)

 

 

1915 olaylarını Türk resmi tarihindeki gibi, sadece tehcir (sürgün) sözcüğüyle açıklamak mümkün değildir. Çünkü “etnik temizlik” yapıldığını iddia eden ve olayları “Soykırım” (Genocide) olarak niteleyen karşıt bir tez bulunmaktadır.

Temelden farklı iki görüş, birbirleriyle çelişen iki karşıt tarih tezi bulunmaktadır.

Üstelik bu tezler aynı Osmanlı arşivlerine dayanır.

Farklı görüşlerden biri, bölgedeki etnik temizlik modelinin ilk olarak 19. yüzyılın başlarında Müslüman nüfusa karşı uygulandığını ileri sürer.

Bu görüş, Louisville Üniversitesi'nden Amerikalı tarih profesörü Justin A. McCarthy’den gelir. Profesörün uzmanlık alanları arasında Osmanlı İmparatorluğu, Balkanlar ve Orta Doğu tarihi bulunmaktadır.


Tarihçi Justin McCarthy, 1821 Yunan Bağımsızlık Savaşı sırasında yaşananları belgeleriyle ortaya koyar. O’na göre bu savaş, homojen bir ulus-devlet yaratma amacıyla Müslüman sivil halkın toplu olarak katledildiği ve sürüldüğü ilk modern örneklerden biridir.

1821’de yaşananlar sadece askeri bir çatışma değil, aynı zamanda sivil halkı hedef alan ve bölgeyi etnik olarak "arındırmayı" amaçlayan hesaplı bir politika niteliğindedir.[1]

Dönemin İskoç tarihçisi George Finlay, bu trajediyi şu sözlerle açıklar:

"1821 Nisanı'nda 20.000 kişiye yakın bir Müslüman nüfus, Yunanistan'da dağınık olarak yaşıyordu ve tarımda çalışıyordu. Ayaklanmanın çıkmasının üzerinden daha iki ay geçmeden bunların çoğu kırımdan geçirildiler, adamlar, kadınlar, çocuklar, hiç acımadan ve sonra da hiç pişmanlık duyulmadan öldürüldüler."[2]

Bu olay, etnik-dinsel şiddeti kullanarak homojen ulus-devletler kurmanın stratejisini yaratmıştır. Bu modelin ortaya çıkışı, bölgeyi bir asır boyunca kasıp kavuracak karşılıklı mezalimler zincirindeki trajik ilk domino taşı olmuş ve daha sonraki Balkan ayaklanmaları için kanlı bir şablon oluşturmuştur.

Bu başlangıç halkasının göz ardı edilmesi, 1915'e giden sürecin ve tarihsel bağlamının eksik anlaşılmasına neden olur.[3]


 

Tehcirin Öteki Yüzü: Çarlık Rusya’sının Genişleme Politikası

 

Osmanlı-Ermeni gerilimini sadece iç dinamiklerle açıklamak, sürecin en önemli parçasını eksik bırakır. 19. ve 20. yüzyılda, bölgedeki en etkili dış aktör şüphesiz Çarlık Rusya’sıdır. Rusya'nın güneye doğru genişleme politikası, Kafkaslar ve Doğu Anadolu'daki demografik yapıyı temelden değiştirmeyi hedefliyordu. Bu strateji, Müslüman nüfusu (Türk, Kürt, Çerkez vb.) zorla topraklarından sürerek yerlerine Hristiyan nüfusu, özellikle de Ermenileri yerleştirmeye dayanıyordu. Rusya'nın, kendi emperyalist hedefleri için Osmanlı Ermenilerinin bağımsızlık arayışını bir "beşinci kol" faaliyetine dönüştürerek onları silahlandırması, isyana teşvik etmesi ve onlara sürekli destek vaadinde bulunması, bölgedeki gerilimi geri dönülmez bir noktaya taşımıştır.

Dönemin gözlemcilerinden Ivan Golovin, Rusya'nın bu ikiyüzlü politikasını şu çarpıcı sözlerle tanımlar:

"Rusya yarı maymun, yarı ayıdır. Yabancı krallıklarda Avrupa'yı maymun gibi taklit eder; ama kendi yurdunda; ayının pençeleri her yerde kendini gösterir."[4]

Bu jeopolitik boyut, yaşananları sadece yerel bir etnik çatışma olarak değil, aynı zamanda büyük güçlerin stratejik çıkarları için yürüttüğü bir vekâlet savaşı olarak da görmeyi gerektirir.


 

Kasıtlı Provokasyonlar

 

Tarihsel kaynaklarda yer alan en sarsıcı iddialardan biri, Hınçak gibi bazı radikal Ermeni devrimci komitelerinin izlediği stratejiye ilişkindir. Bu örgütlerin, büyük Avrupa devletlerinin Osmanlı'ya müdahalesini sağlamak amacıyla bilinçli bir provokasyon taktiği güttüğü belirtilmektedir. Bu stratejinin temel mantığı son derece acımasızdı: Müslüman köylerine saldırılar düzenleyerek misillemeleri kışkırtmak. Plana göre, öfkelenen Müslümanlar savunmasız Ermeni sivillere saldırdığında ortaya çıkacak vahşet tablosu, Avrupa kamuoyunu ve devletlerini "insanlık adına" bölgeye müdahale etmeye zorlayacaktı.

Bu strateji, Hınçak mensubu bir devrimcinin Amerikalı misyoner Dr. Hamlin'e anlattığı şu sözlerde açıkça görülmektedir:

"Hınçak çeteleri fırsat bulunca Türklerle Kürtleri öldürecekler, onların köylerini ateşe verecekler ve sonra dağlara kaçacaklardır. Öfke içinde kalan Müslümanlar ayağa kalkacak, savunmasız Ermenilerin üzerine çullanacak ve onları öylesine bir vahşetle kırımdan geçirecektir ki, sonuçta Rusya, insanlık ve Hristiyan uygarlığı adına, işe karışacaktır."[5]

Bu stratejinin varlığı, olayları analiz ederken failliğin tek bir merkezde toplanamayacağını, aksine birden fazla aktörün trajediyi derinleştiren kararlar aldığını hesaba katmamızı zorunlu kılar.

 

Yeniden "Tehcir" Kelimesi Üzerine

 

"Tehcir" kelimesi, 1915 olaylarıyla özdeşleşmiş olsa da hukuki ve tarihsel kökeni daha eskiye dayanır. Osmanlı hukukunda tehcir, bir topluluğu ülke dışına sürmeyi (deport) değil, devletin egemenliği altındaki topraklar içinde bir yerden başka bir yere zorunlu olarak göç ettirmeyi ifade eder.

Daha da şaşırtıcı olan, bu uygulamanın Osmanlı tarihi boyunca en çok Türk topluluklarına uygulandığıdır. İkinci sırayı Kürtler alır.

Osmanlı döneminde Ermeniler arasındaki ilk kitlesel zorunlu göç hareketinin bizzat Ermeniler arasındaki bir anlaşmazlıktan kaynaklanır. 19. yüzyılda, misyonerlik faaliyetleri sonucu Katolikliği benimseyen Ermeniler, bağlı oldukları ana Gregoryen Kilisesi'nin yoğun baskı ve takibatına maruz kaldı. Bu süreç, bizzat Ermeni Patriği'nin Katolikliği seçenlerin isimlerini içeren bir listeyi Bâbıâli'ye (Osmanlı hükümetine) sunarak bu kişilerin sürgüne gönderilmesini talep etmesiyle sonuçlandı. Bu olay, zorunlu göç ettirme politikasının sadece devletin azınlıklara yönelik bir aracı olmadığını, aynı zamanda bizzat cemaatlerin kendi içlerindeki iktidar mücadelelerinde dahi başvurabildikleri bir yöntem olduğunu göstererek, failliğin karmaşıklığını bir kez daha ortaya koymaktadır.

 

Osmanlı Arşivleri Üzerinden İki Zıt Görüş

 

Günümüzde dahi tartışma, tek bir anlatıya sıkıştırılamayacak kadar canlıdır ve ilginç bir şekilde, zıt görüşleri savunan tarihçiler sıklıkla aynı Osmanlı arşiv belgelerine dayanmaktadır. Bu durum, tarihin nasıl yorumlandığına dair çarpıcı bir örnek sunar.

Justin McCarthy gibi tarihçiler, olayları Birinci Dünya Savaşı'nın zorlu koşulları, yaygın isyanlar, kaynak yetersizliği, salgın hastalıklar ve karşılıklı katliamların yol açtığı trajik bir sonuç olarak değerlendirir. McCarthy, aynı dönemde milyonlarca Müslümanın da benzer şekilde hayatını kaybettiğini ve sürgüne uğradığını vurgulayarak acının tek taraflı olmadığını savunur.


Taner Akçam
gibi tarihçiler, yine Osmanlı belgelerine dayanarak, tehcirin İttihat ve Terakki yönetimi tarafından Anadolu'yu etnik olarak homojenleştirmek amacıyla merkezi olarak planlanmış, organize edilmiş ve sistemli bir şekilde uygulanmış bir politika olduğunu ileri sürer. Akçam'a göre yaşananlar, savaş koşullarının yarattığı kaotik bir sonuç değil, bilinçli bir devlet politikasıdır.

Bu iki farklı akademik bakış açısının aynı arşivlerden doğmasının temel nedeni, belgelerin farklı katmanlara işaret etmesidir. Osmanlı arşivleri hem tehcir edilenlerin korunmasına yönelik üst düzey emirleri (McCarthy'nin perspektifini destekleyebilecek) hem de organize katliamları detaylandıran vilayet düzeyindeki telgrafları ve Divan-ı Harb-i Örfi zabıtlarını (Akçam'ın tezinin merkezinde yer alan) içerir.

Dolayısıyla tarihsel tartışmanın özü, yaşanan vahşetin savaş kaosunda trajik bir kontrol kaybı mı, yoksa merkezi olarak yönetilen ve niyet edilen bir sonuç mu olduğunda düğümlenmektedir.

Dönemin kendi içindeki ahlaki çatışmayı en iyi yansıtan anlardan biri, Akçam'ın aktardığı Yozgat Müftüsü Abdullahzade Mehmed'in mahkemedeki ifadesidir:

"[Kaymakam Kemal Bey] bir gün; ‘Müftü Efendi’, dedi bana, ‘neden bu kadar üzgünsünüz, siz Hükümet’ten daha mı merhametlisiniz?’ Ben de onu – ‘Hayır, üzgün değilim, ancak Allah’ın gazabından korkarım’, diye cevapladım."[6]

 

Tarihi Anlamak: Ortak Acıdan Ortak Anlayışa

 

Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş dönemi, sınırları içinde yaşayan Türk, Ermeni, Kürt, Rum, Arap ve diğer tüm halklar için büyük acıların, kayıpların ve felaketlerin yaşandığı bir dönemdi. Tartışılan konu, tarihin ne kadar karmaşık olduğunu ve olayları tek bir "doğru" anlatıya sığdırmanın imkânsızlığını göstermektedir. Basit suçlamalar ve sloganlar yerine, bu çok katmanlı, çok aktörlü ve acı dolu geçmişi anlama çabası, bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeydir.

Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

"Tarihin ortak bir acılar yumağı olduğu bu topraklarda, gelecekte ortak bir anlayış mirası inşa etmek mümkün müdür?"

 

Devam Edecek: Son Dönem Anadolu Arkeolojisi ve Ermeniler

 

Kaynaklar:

 

McCarthy. Justin. 2015, Ölüm ve Sürgün (1821 - 1922), Türk Tarih Kurumu

Finlay, George. 1861, History Of The Revolution, Vol. 1, W. Blackwood & Sons Press, London

Golovin, Ivan, 18854, The Nations Of Russia And Turkey And Their Destiny, London, Trubner & Co. New York, John Wiley.

Hamlin, Cyrus. 1878, Among the Turks, Robert Carter & Bros. Press, New York

Hamlin, Cyrus. 2014, Among the Turks, Boğaziçi Üniversitesi Yay. İstanbul

Akçam, Taner, 1991, Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu, İletişim Yayınları

Akçam, Taner, 2015, 1915 Yazıları. 3. Baskı, İletişim Yay.

Akçam, Taner, 2020, ‘Ermeni Meselesi Hallolunmuştur’, 8. Baskı. İletişim Yay.

Akçam, Taner, 2021, Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması, Sessizlik, İnkâr ve Asimilasyon, 3. Baskı, İletişim Yay.

14.01.2026, Ünye Kent




Dipnot:

[1] McCarthy, 2015; 355

[2] Finlay, 1861; 348

[3] McCarthy, 2015; 360

[4] Golovin, 1854

[5] Hamlin, 1878; 95

[6] Akçam, 1991; 92