15 Nisan 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi VI (Osmanlı’nın Dokusal Çerçevesi)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi VI

(Osmanlı’nın Dokusal Çerçevesi)

 

Orta Çağ'dan Yakın Çağ'a uzanan Osmanlı toplumu,  İslam inancına dayalı, Müslüman-gayrimüslim unsurları barındıran (millet sistemi)  ve üç kıtaya hükmeden çok kültürlü bir yapıydı.[1]

1299'da çekirdeklenen Osmanlı devleti baştan itibaren merkeziyetçi bir yönetime sahipti ve dokusal çerçevesini “padişah ile divan”  ikilisi oluşturuyordu.[2]

Bir başka deyişle Osmanlı İmparatorluğu; merkezî monarşi, güçlü bürokrasi ve tımar sistemi (dirlik) üzerine kurulu, çok dinli bir millet yapısına sahip, merkeziyetçi bir devletti.

Padişahın mutlak otoritesi altında,  reayanın (halk) üretim yapıp vergi verdiği, askerî sınıfın devleti yönettiği üç ana sınıflı toplum yapısına sahipti (Asker, Reaya ve İlmiye).[3]

Bu yapı, Anadolu Selçuklu mirasına dayanıyordu. Bizans sınır ilişkisiyle yoğrulmuş ve Mimar Sinan’ın mekân kültürüyle zirveye ulaşmıştı.

Osmanlı toplumunun dokusal çerçevesini oluşturan temel unsurlar şunlardı:

·         Siyasi ve İdari Yapı: Padişah mutlak otoritedir. Devlet, merkeziyetçi bir yönetim anlayışına sahiptir.

·         Toplumsal Yapı (Millet Sistemi): Toplum, Müslümanlar (Ümmet-i Muhammed) ve gayrimüslimler olarak temel iki gruba ayrılmıştır.

·         Kuruluş Dokusu (Uç Beyliği): Bizans sınırında (uçlarda) kurulan devlet, gaza geleneği ve Ahilerin-Dervişlerin (kolonizatör Türk dervişleri) etkisiyle zaviye kültürü temelinde gelişmiştir. [4]

·         Üretim ve Arazi yapısı (Tımar Sistemi): Yaklaşık 480 yıl süren, toprağın devlet mülkü (miri arazi) olduğu, işlenmesinin köylüye (reaya), vergi toplama ve asker yetiştirme hakkının ise tımarlı sipahiye bırakıldığı sistemdir.

·          Mekân ve Mimari Doku: Anadolu Beylikler Devri ve Selçuklu mirası, Osmanlı mimarisin ana yapısını oluşturur. Mimaride merkezi konumlama; mihrap önü kubbe ve gelişmiş avlu ile son cemaat yeri olan cami gövdesine entegre edilmiş yapıdır. Bu mimari yapı, Mimar Sinan’la zirveye ulaşmıştır.

·         Hukuki ve Toplumsal Düzen: Şer’i ve örfi hukuk temeline dayanır.

·         Kültürel Doku: Minyatür, İznik çinisi, hattatlık gibi sanatlar ve kendine has giyim-kuşam ile mimari kafes tarzı dokusal yüzeyler kültürel çerçeveyi oluşturmuştur. 

Bu çerçeve, Balkanlar'dan Orta Doğu'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada, özgün bir sentez (Osmanlı İmparatorluğu) meydana getirmiştir.


 

Osmanlı Üretim Tarzının Üst-Dokusal Çerçevesi

 

Osmanlı üretim tarzının üst-dokusal çerçevesi, merkezi otoritenin yerel güç odaklarını (feodalleşmeyi) engellemek amacıyla oluşturduğu mutlak merkeziyetçi bir idari, hukuki ve siyasi yapıdan ibarettir. Bu yapı, Batı feodalitesinin aksine, iktidarın parçalanmasını önleyen ve tüm güç kaynaklarını padişahın şahsında toplayan mekanizmalar üzerine kurulmuştur.

Osmanlı üst-dokusal yapısını belirleyen temel unsurlar şunlardır:

1. Kul Sistemi ve Devşirme Bürokrasisi

Merkeziyetçilik Aracı: Osmanlı merkezi, yerel bir soy asaletinin oluşmasını engellemek için yönetim ve ordu kademelerini padişahın kulları olan devşirmelerden oluşturmuştur. Bu unsurlar köksüz oldukları ve doğrudan padişaha bağlı kaldıkları için merkezkaç güçlere karşı merkezin en sadık dayanağı olmuşlardır.

Soy veya Asaletinin Engellenmesi: Padişahlar, hanedan dışından bir soylu sınıf çıkmasını önlemek için üst düzey görevlileri ve askerleri sık sık yer değiştirmiş (rotasyon) ve dirliklerin babadan oğula mülkiyet olarak geçmesini engellemişlerdir.

2. Hukuki Yapı ve Yasama Tekeli

Kanunname ve Örfi Hukuk: Osmanlı düzeni sadece Şeriat ile değil, padişahın iradesiyle konulan örfi hukuk ve Kanunnameler ile yönetilmiştir. Fatih Sultan Mehmet döneminde tescil edilen bu sistemle padişah, devletin tek kanun koyucusu haline gelmiş ve Batı'daki feodal parçalanmışlığın aksine hukuk birliği sağlanmıştır.

Yargı ve Yasama: Sipahinin reayayı yargılama veya cezalandırma yetkisi yoktur. Adalet ve hukuk tekeli tamamen merkeze bağlı kadıların elindedir. Bu durum, sipahinin reaya üzerinde feodal bir cebir uygulamasını imkânsız kılmıştır.

İlmiye Sınıfı: Yargı, eğitim ve din görevlerinden oluşan ilmiye sınıfı, merkezin bir parçası haline getirilmiştir. Kadılar, merkezden (kazaskerlik kanalıyla) atanarak yerel güçlerden bağımsızlaştırılmış ve tımarlardaki dirlik sahiplerini bile yargılayabilir hale getirilerek devletin adalet tekeli korunmuştur.

3. Siyasi İdeoloji: Rum Sultanlığı

Roma Mirasçılığı: Osmanlı sultanları, özellikle I. Bayezid ve Fatih döneminden itibaren kendilerini Bizans ve Roma'nın mirasçısı olarak görerek "Rum Sultanı" (Kayser-i Rum) unvanını kullanmışlardır. Bu ideoloji, devleti basit bir aşiret beyliğinden evrensel bir imparatorluk merkezine dönüştürme ve Anadolu'daki merkezkaç Türkmen beylerine karşı mutlak otorite kurma amacını taşımaktadır.

4. Tımar Sisteminin Siyasi Fonksiyonu

Anti-Feodal Düzenleme: Tımar, bir mülkiyet devri değil, merkezin vergi toplama yetkisini bir görevliye devretmesidir. Bu sistemle merkez, toprağı işleyen reayayı doğrudan kendine bağlı (miri) tutarken, sipahinin toprak üzerinde yargı yetkisi kurmasını ve köylüyü serfleştirmesini yasalarla engellemiştir.

Miri Rejim: Devlet, mülk ve vakıf topraklarını sistemli olarak miriye (kamu mülküne) dönüştürerek, ekonomik gücün yerel ellerde toplanıp bir aristokrasiye dönüşmesini engellemiştir.

5. Adalet ve Zulüm Kavramı

Reayanın Korunması: Resmi ideolojide, askeri sınıfın (yöneticilerin) reayaya kanun dışı yükümlülük yüklemesi "zulüm" sayılmıştır. Merkez, yerel yöneticilerin güçlenmesini ve reayaya el koymasını engellemek için Adaletnameler yayınlamış ve "Yevmlü Teftişi" gibi mekanizmalarla dirlik sahiplerini denetlemiştir. Bu yolla doğrudan üretici, yerel feodal unsurların değil, doğrudan devletin kulu ve vergi mükellefi olarak kalmıştır.

Özetle, Osmanlı üst-dokusu, iktidarın bölünmezliği ilkesine dayanarak feodaliteye geçişi kilitleyen, bürokrasiyi devşirmelerle, hukuku ise merkezi bir kadılık teşkilatıyla tahkim eden pre-feodal bir imparatorluk aygıtıdır,


 

Osmanlı Üretim Tarzının Alt-Dokusal Çerçevesi

 

Osmanlı üretim tarzının alt-dokusal çerçevesi, esas olarak tımar sistemi ve bu sistemin belirlediği üretim ilişkileri üzerine kuruludur. Kaynaklara göre bu çerçeve, merkezi otoritenin yerel güç odaklarını (feodalleşmeyi) engellemek amacıyla kullandığı güçlü bir anti-feodal araç olarak işlev görmüştür.

Osmanlı üretim tarzının alt-dokusal (iktisadi) yapısını belirleyen temel unsurlar şunlardır:

1. Tımar Sistemi ve Miri Rejim

Tanım ve İşlev: Tımar, belirli bir toprağın mülkiyeti değil, o toprak üzerindeki doğrudan üreticilerin (reaya) devlete ödemekle yükümlü olduğu vergilerin tahsil yetkisinin bir görevliye (sipahi) devredilmesidir.

Mülkiyet Yapısı: Toprağın çıplak mülkiyeti (rakabesi) devlete (miri), kullanım hakkı tapulu reayaya, vergi toplama yetkisi ise sipahiye aittir.

Merkeziyetçi Denetim: Tımarlar, Batı’daki "fief" sisteminin aksine, sipahilerin yerel birer soylu sınıfı (lord, baron) haline gelmesini önlemek için sık sık değiştirilir (rotasyon). Ayrıca yüksek gelirli dirlikler (has ve zeamet) büyük oranda devşirme kökenli merkez kullarına verilerek yerel güçlenmenin önüne geçilmiştir.[5]

2. Üretimin Ekonomik İşleyişi (Fief’e karşı Tımar)

Rezerv (Hassa Çiftlik) Yokluğu: Batı feodalitesinin temel taşı olan, baronun doğrudan işlettiği ve serfleri angaryayla çalıştırdığı büyük "reserve" alanları Osmanlı tımarında kural olarak bulunmaz. Tımar topraklarının tamamına yakını reaya çiftliklerinden oluşur.

Pazarla İlişki: Malikâne ekonomisi (manoir), kapalı ve otarşik bir yapıdayken, tımar ekonomisi kentsel üretime ve mübadeleye çok daha açıktır.

Üretimin Denetimi: Sipahi, üretimin doğrudan bir ajanı değildir; üretimi reaya örgütler, sipahi ise sadece yasal sınırları belirlenmiş vergileri toplar.

3. Doğrudan Üretici: Reaya

Statü: Osmanlı reayası, şahıslara değil toprağa bağlıdır. Bu yönüyle Batı serfinden ziyade Roma'daki colonus statüsüne benzer. Toprağı terk edememeleri, kişisel kölelikten değil, devletin vergi sürekliliğini sağlama amacından dolayıdır.

Üretim Araçları: Reaya, toprak hariç tüm üretim araçlarının ve iş aletlerinin (çift, öküz, saban vb.) mülkiyetine sahiptir.

Farklılaşan Sömürü Oranı: Feodalitede sömürü oranı her serf için eşitken (gerekli emek = artık emek), Osmanlı'da reayanın elindeki toprak büyüklüğü ve verime göre sömürü oranları bireysel düzeyde farklılık gösterir.

4. Angaryanın Tasfiyesi ve Adalet Tekeli

Bedensel Yükümlülüklerin Kaldırılması: Osmanlı merkezi, fethettiği yerlerdeki feodal kalıntılar olan angaryaları (yedi kulluk gibi) "bi'dat" sayarak kaldırmış ve bunları resm-i çift gibi sabit nakdi vergilere çevirmiştir.


 

Sonuç: Pre-Feodal Bir Yapı

 

Osmanlı üretim tarzı, toprak-emek oranının Batı Avrupa'ya göre ters yönde olması (emeğin nispeten bol, toprağın kıt olması) nedeniyle feodaliteye geçememiş, ancak feodalleşme öğeleri de barındıran pre-feodal bir oluşum olarak kalmıştır.[6]

Osmanlı eşrafının, bu alt-dokusal çerçevede artığın tamamına el koyması mümkün olmamış, toplumsal sömürü yasalarla ve merkezi denetimle sınırlandırılmıştır.

Osmanlı toplumundaki bu nispi refah dönemi birkaç yüz yıl sonra sona ermiştir.

Ayni ürüne dayalı Tımar Sistemi giderek günün koşullarına uymadığı için Tımar yerine, nakdi işleme dayalı İltizam Sistemi’ne geçilmiştir.

 

Devam edecek: Osmanlı Dönemi VII (Tımar Sistemi’nin Sonu)

 

Kaynaklar:

 

İnalcık, Halil. 1958 "Osmanlı Hukukuna Giriş: Örfi -Sultani Hukuk ve Fatih'in Kanunları". Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 13/02 (Şubat 1958)

İnalcık, Halil. 1993, "İslam Arazi ve Vergi Sisteminin Teşekkülü ve Osmanlı Devrindeki Şekillerle Mukayesesi", Eren Yay.

Kılıçbay, Mehmet Ali. 1985, Feodalite ve Klasik Dönem Osmanlı Üretim Tarzı, 2. Yazım 1. Baskı, Verso Teori Yay.

 

15.04.2026, Ünye Kent

 

Dipnot:

[1] Osmanlı’da “millet” anlayışı,  klasik millet yahut  “ulus” kavramıyla örtüşmez. Dolayısıyla Osmanlı Millet Sistemi, Eski Türk “Budun” geleneğinin yeni toprak düzeniyle ve İslami normlarla biçimlenmiş halidir.

[2] Çerçeveleme kuramı, bilginin sunuluş biçimiyle ilgili bir kavramdır. Bu kurama göre, gerçekliğin belirleyici yönleri ele alınarak, önemsiz bulunan tali kısımları ihmal edilebilir. (Bkz. Erving Goffman, 1974) 

[3] Kılıçbay, 1985; 373-374

[4] İnalcık, 1993; 17-28

[5] İnalcık, 1958; 22-28. (Halil İnalcık'ın çalışmalarına göre İslam arazi sistemi, fethedilen toprakların devlete ait sayılması (emlak-i emîriyye) ve kullanım hakkının reayaya bırakılması esasına dayanır. Osmanlılar,  öşür (Müslüman) ve haraç (gayrimüslim) gibi şer'i vergileri timar sistemi içinde uygularken, örfi ihtiyaçlara göre avârız gibi vergilerle sistemi geliştirip merkeziyetçi yapıya uyarlamıştır.)  

[6] 1960’lı yıllarda tartışılan pre-feodalizm konusu, farklı tanımlamaları da beraberinde getirmiştir. Bazılarınca İlkel Feodalizm (Taner Timur) olarak adlandırılmıştır. Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) diyenler (Sencer Divitçioğlu, İdris Küçükömer) yahut mülkiyet biçimini ATÜT şeklinde ele alanlar (Muzaffer İlhan Erdost) olmuştur.

8 Nisan 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi V (Avrupa Feodalizmi ve Osmanlı Tımar Sistemi)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi V

(Avrupa Feodalizmi ve Osmanlı Tımar Sistemi)

 

Feodalizm kavramı, Batı Avrupa'nın Orta Çağ'daki sosyo-ekonomik ve siyasi düzenini tanımlamak için modern tarihçilikle birlikte ortaya çıkmış, ancak zamanla içeriği ve geçerliliği tartışmalara konu olmuş bir terimdir.[1]

Kavramın kökeni, Orta Çağ'da taşınabilir mülkiyeti ifade eden Latince feodum kelimesine dayanmaktadır; bu kelime zamanla bir senyöre bağlılık karşılığında vasallara verilen geçici mülkiyet (beneficium) anlamını kazanmıştır.[2]

Feodalizm kavramının gelişimi ve bu kavrama yönelik yaklaşımlar iki temel kaynak altında toplanabilir:

Marc Bloch’ta feodalizm, sadece teknik bir hukuki düzenleme olarak değil, toplumsal bir yapı ve zihniyet olarak ele alınmıştır. İstikrarsızlık ve güvenlik arayışı sonucunda ortaya çıkan bu yapı, tabiiyet bağları etrafında şekillenmiştir.[3]

François-Louis Ganshof ise, feodalizmi daha dar, hukuki ve askeri bir çerçevede tanımlamıştır. Klasik yaklaşımın en önemli temsilcilerinden biri olan Ganshof’a göre sistem, üst aristokratın askeri hizmet karşılığında alt aristokrata toprak (fief) vermesi esasına dayanan, aristokrasiye özgü bir hiyerarşidir.[4]

Her iki kaynakta da feodalizm, Köleci Roma ekonomisinin çöküşü üzerine formüle edilmiştir. Her ikisinde de ana alt-doku; eşitsiz, toprağa bağlı ve parçalanmış bir toprak düzenidir.

Oysa Osmanlı toprak düzeni, merkeziyetçi bir otoriteye bağlıdır. Bu yönüyle Avrupa feodalizmiyle örtüşmez ve farklı bir gelişim şeması izler.

Avrupa feodalizmini krala biat eden Aristokrat otoritesi temsil ederken,  Osmanlı klasik üretim tarzını Tımar Sistemi karakterize ediyordu.



 

Osmanlı Tımar Sistemi

 

Osmanlı tımar sistemi, devletin belirli vergi gelirlerini hizmet karşılığında asker ve memurlara devretmesi esasına dayanan, hem idari hem de ekonomik nitelikte bir yapıdır. Klasik dönemde bu sistem, sadece bir mali çözüm değil, aynı zamanda merkezi otoritenin yerel güç odaklarının oluşmasını (feodalleşmeyi) engellemek için kullandığı en güçlü anti-feodal araçlardan biridir.

Sistemin temel işleyişi ve karakteristik özellikleri şu şekildedir:

  • Üçlü Mülkiyet Yapısı: Tımar sisteminde toprak mülkiyeti parçalanmıştır; toprağın mülkiyeti (rakabe) devlete (miri), kullanım hakkı (tasarruf) tapu bedeli ödeyen köylüye (reaya), vergi toplama yetkisi ise devlet adına görev yapan sipahiye aittir.
  • Gelir Kategorileri: Dirlik sisteminde devlete ait olan topraklar, yıllık gelirlerine göre 3 vergi sınıfına ayrılır:

Yıllık geliri 20.000 akçeye kadar olanlar tımar,

Yıllık geliri 20.000-100.000 akçe arası zeamet,

Yıllık geliri 100.000 akçeden fazlası ise has.                      

·         Dirlik sisteminde toprağın; Mülkiyeti DEVLETE, Vergisi DİRLİK SAHİBİNE, Kullanım hakkı KÖYLÜYE aittir. Bu topraklar devredilip, satılamazlar.

·         Osmanlı vakıf toprakları (arazi-i mevkûfe), geliri cami, medrese, kervansaray gibi hayır kurumlarına (vakıf) bırakılan, satılamayan, devredilemeyen ve haczedilemeyen mülk veya mirî arazilerdir.

·         Merkeziyetçi Denetim ve Adalet: Batı feodalitesinin aksine, Osmanlı sipahisinin toprağı üzerinde yargı yetkisi bulunmaz. Adalet ve yargı yetkisi, merkezden atanan kadıların tekelindedir; bu durum devletin adalet tekelini korumasını ve sipahinin köylüyü serfleştirmesini engellemesini sağlar.

  • Sınıfsal Yapı ve Rotasyon: Osmanlı merkezi, yerel bir soy asaletinin oluşmasını engellemek için dirlik sahiplerini ve görevlileri sık sık yer değiştirmiş (rotasyon) ve bu dirliklerin babadan oğula mülkiyet olarak geçmesine izin vermemiştir.
  • Reayanın Statüsü: Osmanlı köylüsü (reaya) Batı'daki "serf" statüsünde değildir; daha çok Roma'daki colonus yapısına benzer şekilde kişilere değil, vergi devamlılığı için toprağa bağlıdır. Reaya, kendi üretim araçlarının mülkiyetine sahiptir ve devlet tarafından yayınlanan Adaletnameler ile sipahilerin hukuk dışı "zulüm" olarak nitelendirilen taleplerine karşı korunmuştur.
  • Askeri ve Ekonomik Kazanımlar: Bu sistem sayesinde devlet, hazinesinden nakit para çıkmadan büyük bir atlı ordu (tımarlı sipahi) beslemiş, aynı zamanda taşrada asayişi ve üretim sürekliliğini teminat altına almıştır. Tahrir sistemi ile tüm toprak ve nüfus kaynakları periyodik olarak kaydedilerek, sipahinin belirlenen gelir dışında reayadan fazladan ürün veya emek talep etmesi denetlenmiştir.

Özetle tımar sistemi, toprağın mülkiyetini devletin elinde tutan (miri rejim), gücü merkezde toplayan ve feodaliteye geçişi engelleyen pre-feodal bir imparatorluk mekanizmasıdır.

Osmanlı’nın feodalleşmeyi başarıyla engelleyen bu pre-feodal yapısı, bugünkü Türkiye’nin siyasal genetiğindeki "güçlü devlet" algısının ve merkeziyetçi yönetim tarzının gerçek mimarıdır.

Yerel güç odaklarının tarih boyunca sistemli bir şekilde tasfiyesi, toplumsal sınıfların organik gelişimini engellemiş, tüm imtiyazların kaynağını devlete bağlamıştır.

Klasik Dönem Osmanlı Üretim Tarzı’nın yazarı M. Ali Kılıçbay’a göre:

“Tarihin "gürültüsünden" sıyrılıp "sesine" kulak verdiğimizde karşımıza çıkan soru şudur: Eğer Osmanlı, gücü merkezde toplamak için bu kadar direnmeseydi ve Batı tarzı bir feodal parçalanmaya izin verseydi; bugün daha demokratik bir yerinden yönetim mi miras alırdık, yoksa çoktan tarihin tozlu sayfalarına karışmış bir imparatorluğun enkazını mı?"[5]

Tam bu noktada Osmanlı Devlet gücünün merkezde toplanması ve Batı Feodalizmi’nden ayrılması, bize yeniden Asya Tipi Üretim Tarzı’nı hatırlatıyor.

Osmanlı’nın Orta Asya’dan getirdiği bu yönetim geleneği üzerinde biraz durmak gerekiyor.



 

Asya Tipi Üretim Tarzı

 

Günümüzde “Asya Despotizmi”  denen bu modele, Doğu Despotizmi yahut Merkeziyetçiliği de denmektedir. Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) olarak geçmişte tartışılan bu konunun kaynağı Karl Marx’tır. Özel mülkiyetin olmadığı, merkezi despotik bir devletin köylü komünleri üzerinde egemenlik kurduğu ve artık ürüne el koyduğu tarihi bir üretim biçimidir. Temelinde tarım, sulama altyapısı ve kolektif iş gücünün devlet eliyle yönetimi vardır.[6]

 

Asya Tipi Üretim Tarzının Temel Özellikleri:

 

·         Özel Mülkiyetin Yokluğu: Toprak mülkiyeti bireylerde değil, doğrudan devletin veya köy komününün elindedir.

·         Despotik Merkezi Devlet: Devlet, geniş sulama projelerini ve kamu yatırımlarını yöneten merkezi bir güçtür.

·         Köylü Komünleri: Tarımsal üretim, kendi kendine yeten (otarşik) köy toplulukları tarafından yapılır.

·         Artık Ürüne El Konulması: Köylülerin ürettiği fazlalığa, devlet memurları veya hükümdar tarafından vergi adı altında el konulur.

·         Sömürü Biçimi: Bireysel kölelikten ziyade, köyün devlete "kulluk" bağımlılığı söz konusudur. 

 

Tarihsel Bağlam ve Tartışmalar:

 

·         Genellikle antik Doğu toplumlarında (eski Mısır, Mezopotamya, Çin, Osmanlı) görüldüğü savunulan bir kavramdır.

·         Batı Avrupa'daki feodalizmden farklı olarak, bireysel toprak mülkiyeti ve sınıf farklılaşması gelişmemiştir.

·         Türkiye'de özellikle 1960'larda, Osmanlı tarihinin feodal mi yoksa ATÜT mü olduğu tartışmalarında kullanılmıştır. 

·         ATÜT yanlıları, toplumsal gelişimin kapitalizm öncesi Batı toplumlarından farklı olarak, merkeziyetçi ve durağan bir yapıda tarihsel bir diyalektik izlediğini ileri sürer.

 

Marx’ın gençlik yıllarında ele alarak işlediği bu üretim tarzına bir daha hiç değinmediği, daha çok Avrupa kapitalizminin işleyişine odaklandığını görmekteyiz. Kılıçbay, bu üretim tarzını iki yönden yetersiz ve yanlış bulmaktadır:

Bu konudaki birinci nedenimiz, «Asya tipi üretim tarzı» modelinin henüz olgun bir model düzeyine ulaşmamış olması ve birçok alanda büyük belirsizlikler içinde bulunmasıdır. İkinci neden, yöntemsel açıdan ve bilimsel tutarlılık yönünden, bu modelin anlamlı olamayacak kadar geniş bir coğrafya ve zamanı kapsama eğilimidir.”[7]

Osmanlı Üretim Tarzı’nı analiz ederken, Asya Tipi Üretim Tarzı’nın bir kez daha göz ardı edilmemesi gerektiği kanısındayız.

Osmanlı üretim tarzının dokusal çerçevesini incelediğimizde, Batı Feodalizmi’nden ziyade Doğu topluluklarıyla ortak özellikler taşıdığını görmekteyiz.

 

Devam edecek: Osmanlı Dönemi VI (Osmanlı’nın Dokusal Çerçevesi)

 

Kaynaklar:

 

Bloch, Marc. 1983, Feodal Toplum, Çev. M. Ali Kılıçbay, 1. Baskı, Savaş Yay.

Ganshof, François- Louis, 1996, Feudalism, çev. Philip Grierson, University of Toronto Press, 3. Baskı, Toronto

Kılıçbay, Mehmet Ali. 1985, Feodalite ve Klasik Dönem Osmanlı Üretim Tarzı, 2. Yazım 1. Baskı, Verso Teori Yay.

Durgun, Fatih. 2022, Avrupa Tarihçiliğinde Feodalizm Kavramı Üzerine, ORCID: Makale

Erdost, Muzaffer İlhan. 1989, Osmanlı İmparatorluğunda Mülkiyet İlişkileri-Asya Biçimi ve Feodalizm, Onur Yay.

Barkan, Ömer L. 1980, Türkiye'de Toprak Meselesi, Toplu Eserler 1, Gözlem Yay. s. 136.

08.0,4.2026, Ünye Kent


Dipnot:

[1] Durgun, 2022; 175

[2] Bloch, 1983; 230

[3] Bloch, 1983

[4] Ganshof, 1996

[5] Kılıçbay, 1985; 270

[6] Erdost, 1989; 51

[7] Kılıçbay, 1985; 3