15 Temmuz 2026 Çarşamba

Bekle İstanbul: Bir Dönem Romanı İncelemesi

 


Bekle İstanbul: Bir Dönem Romanı İncelemesi

 

Dönem romanları, tarihte yaşanmış olayların ve bunlara tanıklık eden, yön veren yahut mimarı olan kişilerin günümüz yazarları tarafından ele alınmasıyla oluşan edebi türdür.  Dünya edebiyatında dönem romanı yahut tarihi roman türünün ilk örneği, İskoç yazar Walter Scott’ın 1814’te yayımlanan Waverly isimli eseridir. Türk edebiyatının ilk tarihi romanı ise Namık Kemal’in 1880 yılında kaleme aldığı Cezmi adlı eseri olarak bilinse de Ahmet Mithat Efendi’nin 1871 yılında kaleme aldığı Yeniçeriler isimli eseridir.[1]

Bir başka kaynakta tarihi roman, geçmişte belirli bir zaman diliminde olup bitmiş olayların, yaşantıların, belirgin dönemlerin, önemli kişilerin hayat hikâyelerinin tarihi gerçekliğe bağlı kalınarak, romancı muhayyilesinde zenginleştirilip yeniden üretildiği metin olarak belirtilir. Tarihi romanda olaylar ve kişiler tarihten alınır, ancak bunlar olduğu gibi nakledilmek yerine belirli bir amaca göre yeniden düzenlenir, canlı yaşantı sahnesinde dönüştürülerek sunulur.[2]

Bu tanımlamalar ışığında Gazanfer Oktay’ın ilk romanı Bekle İstanbul, bir dönem romanı olmanın tüm özelliğini karşılıyor. Mart 2023’te Perseus Yayınevi’nden çıkan romanın yazarını bir ay önce Antalya’da tanıma fırsatını buldum. Görev yaptığı okulun bahçesinde Sayın Oktay’la kısa bir muhabbetimiz oldu. Tarihi dönem itibariyle ilgimi çeken eseri en kısa zamanda okuyacağımı söyledim. İzmir, Çanakkale ve Ayvalık derken… Ünye’ye dönmem yaklaşık bir ayımı aldı. Kitabı elime aldım, bırakamadım. Hızla okuyup bitirdim.

Şimdi artıları ve eksileriyle önümde duruyor.

 

Yazarın İlk Eseri Olarak “Bekle İstanbul”

 

İlk roman zordur, önemlidir. İlk olmanın getirdiği eksiklik ve aksaklıklar kadar taşıdığı gizemli güç sayesinde daima yazarların başeseri olma adayıdır. Üstelik bir dönem romanı olması nedeniyle, zorluk derecesi en üst noktadır.

Öncelikle karşımıza “zaman” ve “mekân” kavramları çıkıyor.

1918 yılının Kasım ayında İstanbul’dayız. Osmanlı 1. Dünya Savaşı’nı kaybetmiştir. Filistin Cephesi’nden İstanbul’a dönen Yüzbaşı Fikret, daha evine varmadan bu yenilginin sonuçlarını iliklerine kadar hissederken, İstanbul işgal edilir.   

İstanbul’un işgali 13 Kasım 1918'de başlar, 16 Mart 1920'de resmiyet kazanır.

İlk olarak stratejik noktalar kontrol altına alınır, resmi binalar ve haberleşme merkezleri ele geçirilir. Beş yıla yaklaşan işgal sürecinde Yüzbaşı Fikret, ailesi, gönül ilişkisi ve Kurtuluş Savaşı mücadelesi ile iç içe hummalı bir hayat yaşar.

Bunca yoğun bir örgüyü bazı iniş ve çıkışlarıyla vermek ve bu anlatımı tarihi bir atmosfer içinde yansıtmak öncelikle cesaret işi… Bu açıdan tebrik ediyorum Gazanfer öğretmenimi… Eksikleri, gedikleri elbet te olacak.

 

Üslup Sorunu

 

Ünlü Alman düşünürü Schopenhauer “Üslûp, aklın fizyonomisidir” diyor. Edebiyat dünyasındaki karşılığı, bir kişinin duygu, düşünce ve hayallerini sözle ya da yazıyla kendine özgü bir tarzda ifade ediş biçimidir. Edebiyatçı üslubunu kullandığı dille açığa vurur. Kendine özel kullanılış tarzıyla yeni bir dünya kurar. Her yazarın üslubu, onun dünya görüşünün, hayata bakış açısının, yaşama biçiminin dildeki yansımasıdır. Üslup, yazarın sanatçının içten gelen samimi duygularının tercümanıdır ve onun kişiliğinin ifadesidir.

Yazarımızın 20. Yüzyıl’ın başlangıcında, işgal altındaki İstanbul’u anlatırken günümüz Türkçesi’ni kullanıyor. Aynı dili, Osmanlı alt bürokrasisinden varlıklı bir ailenin konuşma biçiminde de görüyoruz. Zaman ve mekânı yansıtırken, günümüz dilini kullanması, yazarın tercihidir ve üslubuna yormak gerekiyor. Sonuçta günümüz Türkçesi de İstanbul Türkçesi’ni temel almıyor mu?[3] 

 




Tarihsel Konum

 

Tarihsel romanlarda işlenen dönemin çok iyi incelenmesi gerekir. Tanıdığım yazarlar arasında Ahmet Ümit en iyilerden biri. Yazarımız da kronolojik açıdan titiz davranmış. Ancak sık sık vurguladığı “çay içme” konusu henüz o dönemde kahve kadar yaygın değil. İstanbul’u anlatırken sözünü ettiği neon ışıkları ise o dönemde hiç yok, 1940’larda ancak…

Tarihsel konum tasvir edilirken, özellikle romanın girişinde yapıldığı gibi yer yer edebi yana ağırlık verilmiş. Ancak romanın tamamına düz bir anlatım hâkim. Uzun metrajlı bir film yahut dizi film gibi… Araya merak uyandıran adventure tarzı atraksiyonlar eklenmiş ki okunma kolaylığı sağlıyor. Zaten roman baştan itibaren akıcı bir anlatıma sahip...

Roman türünün olmazsa olmazı, fazla derinliği olmayan aşk öyküleridir. Aradaki aşk büyük olabilir ancak tutkulu bir aşkı okuyucuya hissettirmek kolay değildir. Bu ayrıntıyı 315 sayfaya sığdırmak oldukça zor olsa gerek.

Öte yandan nakıs bir eyleme yer verilmesi yahut sonuçsuz kalan eylem hazırlıkları romana fazla bir özellik kazandırmıyor.  



 

Tema (İzlek)

 

Romanın ana teması, yazarın okura verdiği ileti yahut mesajdır. Her roman ille de bir mesaj içermeli mi? Elbet te hayır, mesajı olmasa da olur. Ama bu romanın bir teması (mesajı) var; beş yıla yaklaşan bir İstanbul İşgali

Hem de ne işgal! Adım adım ilerleyen, giderek şiddetini artıran; işkence ve idamlarla ilerleyen bir işgal süreci…

Gazanfer öğretmenin eseri işte bu işgal ve Mustafa Kemal’in “Geldikleri gibi giderler!” sözüyle özdeşleşen önemli bir mesaj üzerine kurgulanmış…

Yeterince bilinmeyen İstanbul’un işgali olayını renkli anlatımıyla okura sunan yazar, eseri sıradan bir roman olmaktan çıkarıyor.

Aklıma mütareke yıllarını anımsatan süreç geliyor. Henüz kucağında bebesiyle babaannemi alıp İstanbul’u terk eden Hasan dedem geliyor. Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore’si geliyor. O dönem ki sadece maddi yıkım ve ölümlerle gelmedi. Bıraktığı ruhsal yıkımlarla da özel bir öneme sahiptir.


Yalnızca romanı yazılmamalı, Bekle İstanbul filme çekilmeli hatta dizi film yapılmalı. 

 

Not: Elinize, kaleminize sağlık Gazanfer öğretmenim. Yeni bir baskısı yapılırsa romanın, bazı sözcükler (az da olsa) yanlış yazılmış. Klavye hatası gibi duruyor. Örneğin birkaç yerde “alnını” diyecek yerde “anlını” demişsiniz. Esenlik dileğiyle…

 

15.07.2026 Ünye  

 

Kaynaklar: 

Demir, Berrin (2021), Bir Harem Bestekârı Sadullah Ağa: Bir Tarihi Roman İncelemesi, Diyalektolog, Ulusal Sosyal Bilimler Dergisi, Yaz 2021, Sayı 7

Çetin, N. (2011). Roman Çözümleme Yöntemi, (10. Baskı). Öncü Kitap, Ankara

İlhan, Attila (2010), Dersaadet’te Sabah Ezanları, İş Bankası Yay. 3. Baskı

Karaosmanoğlu, Yakup Kadri (1928), Sodom ve Gomore, İletişim Yayıncılık, 2004

Criss, Bilge (2020), İşgal Altında İstanbul (1918-1923), İletişim Yayıncılık

Karayaka, Ali (2016), İşgal Altında İstanbul, İnkılap Kitabevi.


15.07.2026, Ünye kent
https://www.unyekent.com/kose-yazilari/bekle-istanbul-bir-donem-romani-incelemesi-6014


Dipnot:

[1] Demir, 2021; 71

[2] Çetin, 2011: 220

[3] Yazarımızla sohbet sırasında, usta yazar Attila İlhan’dan örnek vermiştim; Dersaadet’te Sabah Ezanları; dönem romanı olarak bu eserde A. İlhan’ın dili oldukça ağdalıydı.

1 Temmuz 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi XII (Osmanlı Dönemi Kazıları - 2)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi XII

(Osmanlı Dönemi Kazıları - 2)

 

Ülkemizde Osmanlı Dönemi’nde başlanan ve günümüzde de devam eden Troia ve Pergamon kazıları gibi önemli arkeolojik kazılardan ikisi Ephesos ve Hattuşa kazılarıdır.

 

Ephesos  (1863-1874)

 

17. ve 19. yüzyıllarda Londra’daki British Museum, Efes’teki ilk arkeolojik araştırmaları başlatan kurumdur. Ekipten Mimar John Turtle Wood, 1863–1874 yılları arasında özellikle Artemision’un bulunması amacına yönelik kazıları yürütmüştür. 1869 yılının yılbaşında Wood yaklaşık 7 m. derinlikte tapınağın mermer kaplamalarına rastlamıştır. Ne var ki umulan buluntularla karşılaşılmayınca 1874’te kazılara ara verilmiştir.[1]

1904'ten itibaren British Museum bünyesinde D.G. Hogarth kazılara devam etmiştir.

 Efes, Viyana Üniversitesi’nde Klasik Arkeoloji Profesörü ve Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nün ilk başkanı olan Otto Benndorf sayesinde Avusturya biliminin araştırma alanı haline gelmiştir; kendisinin bu insiyatifi hem Türkler hem de Almanlarca desteklenmiştir. İlk çalışmaların başlatılmasını ise Nisan 1895’te müteşebbis Karl Mautner Ritter von Markhof’un yaptığı bağış sağlamıştır. İlk kazı yıllarına ait buluntuların bir kısmı Viyana’ya getirilmiş, günümüzde Kunsthistorisches Museum’un Ephesos-Museum bölümünde sergilenmektedir.[2]

1898’den beri ev sahibi ülkenin yıllık olarak çıkardığı kazı izniyle şehrin topografik, tarihi ve mimari araştırması Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nün hedefi haline gelmiştir. Kazılara ara verildiği yıllar 1909/10, 1914–1925 ve 1936–1953 yıllarıdır.

İlk kazı başkanları Otto Benndorf ve Rudolf Heberdey araştırmalarını limanla agora arasında kalan kısımla Artemision’a odaklamışlardır. 1926’dan sonra Josef Keil ise büyük gymnasionlar, Yedi Uyurlar Mezarlığı ile Aziz Yuhanna (St. Jean) Bazilikasının kazılarını başlatmıştır. Franz Miltner’in başkanlığında 1954 yılında başlatılan yeni kazılarda ise Kuretler Caddesi civarıyla Bizans şehrinde büyük çaplı kazıların yanısıra Hadrianus Tapınağı ile Aziz Yuhanna Bazilikası gibi bazı anıtlar ilk kez yeniden ayağa kaldırılmıştır. Fritz Eichler’in başkanlığında 1960 yılında yeni bir kazı ekibi oluşturularak Yamaç Evler civarıyla Artemision’da uzun vaadeli projelere başlanması sağlanmıştır. 1969’dan itibaren onun halefi Hermann Vetters Yamaç Evler 1 ve 2’de araştırmaları sürdürmüştür; başkanlığı sırasında Celsus Kütüphanesi de yeniden ayağa kaldırılmıştır. Gerhard Langmann ile Stefan Karweise’nin başkanlığında ise tarihsel topografya konusundaki araştırmalar derinleştirilerek Agora, Artemision, Tiyatro, Aziz Meryem Kilisesi ile Stadion civarında kazılara devam edilmiştir. 1998’den bu yana araştırmaları Friedrich Krinzinger yürütmektedir.[3]

Arkeoloji biliminin hedef profilinin geçirdiği değişim gözönüne alındığında günümüzde antik harabelerin büyük çaplı kazıları yerine bir zamanlar Asya  metropolü olan bu kentin bin yıldan uzun süren tarihine ait dönemlerin sistemli araştırması ve yayınlanması kazıların ağırlık noktasını oluşturmaktadır. Bunun yanısıra buluntuların ve anıtların konservasyon ve restorasyonu ile anıtların korunmasına yönelik önlemler, etrafı turistik açıdan gelişmiş bir bölgeyle çevrili olan Efes açısından anlamlıdır.

Araştırma bütçesi Avusturya Cumhuriyeti ile Avusturya Bilimler Akademisi‘nin imkanları, Bilimsel Araştırmaların Geliştirilmesi Fonları ve özel sponsorların bağışlarından oluşmaktadır.[4]

Artemis Tapınağı ve Ephesus

 

Bölgede yaklaşık MÖ 1200 yıllarından beri Grek yerleşimcileri olsa da Efes (ya da Ephesos), MÖ 8. yüzyılda Küçük Asya'nın doğu kıyısında kurulmuş bir Yunan kolonisiydi. Grek tanrıçası Artemis (Romalılar için Diana) Efesliler için özellikle önemliydi, aslında onlar tarafından Artemis’in doğum yeri olarak yakındaki Ortygia kabul edilirdi (diğer Yunanlılar için Delos idi). Artemis iffet, avcılık, vahşi hayvanlar, ormanlar, doğum ve doğurganlık tanrıçasıydı. Efes'teki tanrıça kültü, sanattaki temsilinde olduğu gibi doğu unsurları içeriyordu (İsis, Kibele ve “Hayvanların Metresi”(ç.n. Potnia Theron) gibi tanrıçalardan ödünç alındı). Yunanistan'ın başka yerlerinin aksine, yumurtalarla kaplı heykel olarak doğurganlık tanrıçası biçiminde günümüze ulaştı. Bu nedenle, Efes'te tapılan tanrıçaya sıklıkla Artemis Ephesia adı verilir.[5]

Yaklaşık MÖ 550 yılında başlayan mermer tapınağın tamamlanması 120 yıl sürdü ve öncülleri gibi Artemis’e ithaf olundu ve bu nedenle bazen Artemisium olarak da adlandırıldı.

Kentin komşu Lydia krallığı ile inişli çıkışlı bir ilişkisi vardı, birçok saldırıya direnirken aynı zamanda bazı kültürel unsurları da içine aldı. Lidya kralı Kroisos (MÖ 560-546), MÖ 560 ile 550 arasında Efes'i fethetti ve ardından Artemis için büyük bir yeni tapınak da dahil olmak üzere yeni binaların inşasını finanse etti ya da Yunan tarihçi Herodot'un dediği gibi, “bir çok sütun adadı” (Tarihler, 1.92). Alanda ilginç bir arkeolojik buluntu, 'Kroisos tarafından adanan' yazıtını taşıyan bir sütun tamburuydu.

Efes'te yüzyıllar boyunca tapınağın birkaç versiyonu zaten vardı ve Herodot, Efeslilerin eski tapınak ile şehir arasına 1243 metre (4081 ft) uzunluğunda bir ipi, Artemis’in tüm kenti Lidya’lılardan koruyacağına dair çaresizce ve boşuna bir umut bağlama biçimi olarak bağladıklarını ve kendilerini ona adadıklarını anlatıyor.[6]

 


Hattuşa ve Alacahöyük (1834 - 1894)

 

Hattuşa, 1834 yılında Fransız mimar Charles Texier tarafından keşfedildi. Böylece tamamen unutuş olan Hititler de tarih sahnesine çıkarılmış oldu. 1893-94’te Ernest Chantre’nin birkaç sondaj yapmasına ve ilk çivi yazılı tabletleri yayınlamasına kadarki dönemde pek çok bilim adamı ve gezgin Hattuşa’yı ziyaret etti.[7]

Müze-i Humayun müdürü Osman Hamdi Bey, 1906’da müze adına Teodor Makridi’nin sorumluluğunda Boğazköy kazılarını başlattı. Çiviyazısı uzmanı Assuriyolog Hugo Winckler’i de kazı heyetine alındı, burasının Hitit başkenti Hattuşa olduğu tespit edildi.[8]

1931-39 yılları arasında ve 2. Dünya Savaşı nedeniyle verilen aradan sonra 1952’de yeniden başlatılan kazılar kesintisiz olarak Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından yaklaşık 100 yıldır sürdürülmektedir.

Alacahöyük ise, bilim dünyasına ilk kez 1835 yılında İngiliz W.C. Hamilton tarafından tanıtıldı. Orta Anadolu'da ve Alacahöyük’te 1881, 1893 yıllarında G. Perrot, W. Ramsey ve E. Chantre incelemelerde bulundu.

1906 yılından beri Boğazköy-Hattuşa kazılarında çalışan H. Winckler ve Makridi Bey, İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü Halil Ethem Bey'in teklifi üzerine Höyük'te araştırma yapmaya karar verirler. 1907 yılında Makridi Bey sfenksli kapıda yaklaşık 15 gün süren bir çalışma yapar.

Höyük'te gerçek anlamda ilk sistemli kazılar, Cumhuriyet Döneminde Atatürk tarafından başlatılmıştır.

1935 yılında Türk Tarih Kurumu adına Hamit Zübeyr Koşay, Remzi Oğuz Arık ve Mahmut Akok’un gerçekleştirdiği ilk kazı çalışmaları 1983 yılına kadar sürdürülmüştür.

Bu tarihten itibaren ara verilen kazılara 1996 yılında Prof. Dr. Aykut Çınaroğlu tarafından tekrar başlanmış olup 3 yıl aradan sonra 2021 yılında  Prof.Dr. Tayfun Yıldırım tarafından devam ettirilmektedir.[9]

 

Devam edecek: Atatürk ve Arkeoloji

 

Kaynaklar:

 :

Wood, John Turtle (2014), J. T. Wood'un Anıları Efes Kazıları, Arkeoloji ve Sanat Yay.

İzmir İl Kültür Müdürlüğü (2009-2014), Avusturya Arkeoloji Enstitüsü / Efes Kazıları

TC. Kültür Bakanlığı Arşivi

Ladstaetter, Sabine (2017), Efes Artemis Tapınagı. Aktuel Arkeoloji Dergisi, Eylül 2017

World History Encyclopedia, 2026

Fontanille, lsabelle Klock (2005), Hititler, Dost Yay.

Alparslan Meltem Doğan- Metin (2015), Hititler Bir Anadolu İmparatorluğu, YK. Yay.


01.07.2026, Ünye Kent

 

 

Dipnot:

[1] Wood, 2014; 75-90

[2] İzmir İl Kültür Müdürlüğü: (1906’dan bu yana Efes’teki tüm buluntular bulundukları ülke olan Türkiye’de kalmakta ve Selçuk’taki Ephesos Müzesi’nde teşhir edilmektedir.)

[3] TC. Kültür Bakanlığı Arşivi

[4] İzmir İl Kültür Müdürlüğü

[5] Ladstaetter, 2017;52-61

[6] World History Encyclopedia, Server Costs Fundraiser 2026

[7] lsabelle Klock-Fontanille, 2005; 8

[8] Alparslan, 2015; 85

[9] TC. Kültür Bakanlığı Arşivi

24 Haziran 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi XI (Osmanlı Dönemi Kazıları-1)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi XI

(Osmanlı Dönemi Kazıları-1)

  

Osmanlı'da arkeolojik kazılar 19. yüzyıl ortalarına kadar genellikle Batılı araştırmacıların izinli veya izinsiz define arama faaliyetleri şeklindeydi. Devletin ilk resmi müzesinin kurulması ve Osman Hamdi Bey’in çalışmalarıyla modern arkeolojik kazıların temelleri atılmış, Asâr-ı Atîka Nizamnameleri ile tarihi eserlerin yurt dışına kaçırılması yasaklanmıştır.

Osmanlı dönemindeki arkeolojik faaliyetlerin tarihsel gelişimi şu şekilde özetlenebilir:

Batılıların İlk Kazıları: 19. yüzyılın ortalarında İngiliz ve Alman arkeologlar Bergama, Nemrut, Halikarnas ve Efes gibi antik kentlerde büyük çaplı kazılar yaptı.

Babil Kazıları: 19. yüzyılın sonlarına doğru Almanlar Babil harabelerinde sistematik kazılar yürüttü. Alman bilim insanları Robert Koldewey ve Eduard Sachau öncülüğünde Babil harabelerinde büyük çaplı kazılara başlandı.

Troia, Efes ve Bergama Kazıları: Avusturyalı ve Alman ekipler tarafından yürütülen bu kazılarda ortaya çıkarılan eserlerin (örneğin Bergama Sunağı) birçoğu Avrupa'ya götürüldü. Aynı zamanda Miletos ve Priene gibi bölgelerde Alman ve Avusturyalı ekipler kalıcı kazı evleri kurarak uzun soluklu bilimsel projeler başlattı.

Günümüzde devam eden arkeolojik çalışmalarda Osmanlı dönemine ait katmanlar ve kalıntılar da titizlikle incelenmektedir. İzmir Smyrna Agorası ve Eskişehir Karacahisar Kalesi gibi yerleşkelerde Osmanlı dönemi yapıları bilimsel ekiplerce gün yüzüne çıkarılmaya devam etmektedir.

Osman Hamdi Bey Dönemi: İlk Türk arkeolog olarak kabul edilen Osman Hamdi Bey’in Nemrut Dağı ve Sayda (Sidon) Kazıları Türk bilim insanlarının gerçekleştirdiği ilk sistemli ve büyük arkeolojik kazılardır. İstanbul Arkeoloji Müzesi'ni (Müze-i Hümayun) kuran Osman Hamdi Bey, İskender Lahdi gibi önemli eserleri müze koleksiyonuna kazandırdı.

Ayrıca bu dönemde, ülkedeki arkeolojik faaliyetlerle ilgili oldukça önemli kararlar alındı.

1846’da Sultan Abdülmecid döneminde, Fethi Ahmet Paşa'nın öncülüğünde İstanbul Aya İrini Kilisesi'nde ilk resmi Osmanlı müzesi kuruldu. Kazılar yeni bir sisteme bağlandı. Osman Hamdi Bey'in katkılarıyla çıkarılan Asâr-ı Atîka Nizamnameleri ile (1869, 1874 ve 1884); tarihi eserlerin mülkiyeti devlete (Osmanlı'ya) bağlandı ve izinsiz kazı yapılması ile yurt dışına eser çıkarılması yasaklandı.

Yine de ilk dönem başlatılmış olan kazılarının tahribatı ve talanı tümüyle engellenemedi.


 

Troia (1871-1873)

 

Türkiye topraklarında yabancılar tarafından gerçekleştirilen ilk kazı 1871 yılında Çanakkale'deki Troia (Truva) Antik Kenti'nde Alman Heinrich Schliemann tarafından başlatılmıştır.

Alman tüccar ve define arayıcısı Heinrich Schliemann, Homeros’un İlyada destanındaki efsanevi Troya'yı bulmak amacıyla 1870'lerde Çanakkale Hisarlık Tepe'de kazılara başladı. Schliemann, destansı şehri ortaya çıkarma tutkusuyla çok sayıda tarihi katmanı tahrip etse de, "Priamos Hazinesi" zannettiği buluntuları kaçak yollarla Osmanlı topraklarından çıkardı.

Hisarlık Tepe mevkinde 1871-1890 yılları arasında yürüttüğü kazılarda, antik kentin izini sürmek için höyüğü derinlemesine yaran devasa bir çukur açtı. Modern arkeolojik yöntemlerden yoksun bir şekilde, Homeros'un Troya'sını bulmak amacıyla daha derinlere inmeye çalışırken üst katmanlardaki paha biçilemez kalıntıların zarar görmesine yol açtı.

Schliemann, Osmanlı Devleti'nin hak taleplerini hiçe sayarak hazineyi yurt dışına kaçırdı. Günümüzde bu eserlerin önemli bir kısmı Rusya'daki Puşkin Müzesi'nde bulunmaktadır.

Schliemann, bulduğu hazinenin Troya Savaşı dönemine ait olduğunu iddia etse de, daha sonra yapılan bilimsel incelemeler bu eserlerin Troya Savaşı'ndan yaklaşık 1000 yıl öncesine ait olduğunu kanıtlamıştır.

Yaptığı tahribata rağmen Troya'nın varlığını ispatlayan ilk adımı atmış olsa da, günümüzde "amatör bir yağmacı" olarak anılmakta ve mirası çok yönlü eleştirilere konu olmaktadır.


 

Pergamon  (1869-1878)

 

Bergama (Pergamon) kazısı, arkeoloji tarihinin en eski, en köklü ve aynı zamanda Osmanlı döneminin en çok tartışılan, en dramatik kazı süreçlerinden biridir. Geçmişi 19. yüzyılın ortalarına dayanan bu çalışmalar, hem dünya çapında muazzam bir antik kentin gün yüzüne çıkmasını sağlamış hem de modern Türk müzeciliğinin ve eski eser yasalarının (Asar-ı Atika) şekillenmesinde dönüm noktası olmuştur.

Kazıların Başlangıcı ve Carl Humann: Bergama’daki ilk hareketlilik, Osmanlı Devleti'nin yol yapımı çalışmaları için bölgeye gönderdiği Alman mühendis Carl Humann ile başlar.

İlk Keşif (1864-1865): Humann, Bergama Akropolü'ndeki Bizans surlarının içinde üst üste yığılmış antik mermer kabartmaları fark etti. Bu parçaların, antik dünyanın yedi harikasından biri sayılan Bergama Zeus Sunağı'na ait olduğu anlaşıldı.

Resmi Kazılar (1878): Berlin Müzesi'nin desteği ve Osmanlı Devleti’nden alınan resmi izinlerle (1874 nizamnamesindeki boşluklar ve dönemin siyasi/maddi diplomatik ilişkileri kullanılarak) ilk büyük ve sistemli kazılar 1878 yılında Carl Humann ve Alexander Conze başkanlığında başlatıldı.Eserlerin Berlin'e Taşınması: Kazılardan çıkan devasa Zeus Sunağı parçaları, Akropol'den at arabalarıyla Dikili Limanı'na, oradan da gemilerle Berlin'e taşındı. Bugün bu eserler, Almanya'daki meşhur Berlin Pergamon Müzesi içinde sergilenmektedir.

Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte Bergama kazıları çok daha sıkı denetimlerle ve bilimsel iş birlikleriyle devam etti. Uzun yıllar boyunca Türk uzmanların katılımı ve Alman Arkeoloji Enstitüsü'nün (DAI)kurumsal başkanlığında (W. Dörpfeld, Th. Wiegand gibi isimlerle) yürütüldü. İlk dönemlerde sadece kraliyet ailesinin ve tapınakların yer aldığı "Yukarı Kent" (Akropol) kazılırken; sonraki süreçlerde halkın yaşadığı "Orta ve Aşağı Kent", devasa sağlık merkezi Asklepieion ve Mısır tanrılarına adanan tapınak kompleksi Kızıl Avlu (Serapeion) tamamen açığa çıkarıldı.

Bergama, sahip olduğu Helenistik, Roma, Bizans ve Osmanlı katmanlarının bütünlüğü sayesinde UNESCO Dünya Miras Listesi'ne dahil edilmiştir. Bergama (Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı), 22 Haziran 2014 tarihinde Katar'ın Doha kentinde düzenlenen 38. Dünya Miras Komitesi Toplantısı'nda UNESCO Dünya Miras Listesi'ne dahil edilmiştir.

Günümüzde Bergama kazıları, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın "Geleceğe Miras Projesi" kapsamında, Türk ve yabancı bilim insanlarının ortaklığında yıl boyunca kesintisiz olarak sürdürülmektedir.

1.400 Yıllık Bronz Kazan (2025): Kızıl Avlu yakınlarındaki "Mozaikli Ev" olarak adlandırılan Roma dönemi yapı kompleksinde, taş avludaki havuzun içinde orijinal konumunda hiç bozulmamış 1400 yıllık dev bir bronz kazan bulunmuştur.

Antik Roma Yolu ve Helenistik Kale: Bölgede yapılan yüzey araştırmaları ve kazılarda, antik Pergamon ile bağlantılı yeni bir Roma yolu ve savunma amaçlı kullanıldığı düşünülen Helenistik döneme ait bir kale kalıntısı keşfedilmiştir.

Yeni Koruma Alanları: Bergama ile Kınık ilçeleri sınırındaki Kurttepe Mevkii'nde tespit edilen Pergamon bağlantılı yeni arkeolojik kalıntılar, birinci derece arkeolojik sit alanı ilan edilerek koruma altına alınmıştır.

 

Devam edecek: Osmanlı Dönemi Kazıları-2 (Ephesos, Hattuşaş)

 

Kaynaklar:

 

Duchêne, Hervé (2002), Troia Hazineleri veya Schliemann’ın Düşü, YKY Yay.

TC. Kültür Bakanlığı Arşivi

World History Encyclopedia, 2026

 




24.06.2026, Ünye Kent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/karadeniz-arkeolojisi-osmanli-donemi-xi-osmanli-donemi-kazilari-1-5982

17 Haziran 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi X (Osmanlı Dönemi’nde Arkeoloji)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi X

(Osmanlı Dönemi’nde Arkeoloji)

 

“Osmanlı Arkeolojisi” olur da “Osmanlı Dönemi’nde Arkeoloji” olmaz mı?

Günümüzde “Osmanlı Arkeolojisi”nin ayrı bir bilim dalı haline geldiğini gördük. Batı’da arkeoloji biliminin doğuşuyla birlikte Osmanlı’ya yansıması nasıl oldu; arkeoloji alanında Osmanlı Dönemi çalışmaları nelerdi?

Şimdi de onu ele alalım.

 

Arkeoloji Biliminin Doğuşu ve Osmanlı ile İlgisi

 

Her şey İtalya’nın Pompei kentiyle başladı.

MS. 79'da Vezüv Yanardağı patlamasıyla küller altında kalan Pompei kentiyle yüzlerce yıl kimse ilgilenmedi, adeta unutuldu. Ancak 16. Yy.’da yeniden keşfedildi ve 1763’te Arkeoloji biliminin doğuşuna neden oldu.

İlk etapta definecilik veya hazine avcılığıyla başlayan eski kentlere olan ilgi, giderek  günlük yaşam nesneleri, freskler ve insan kalıntılarının açığa çıkarılmasıyla bilimsel bir araştırmaya dönüştü. Antik Roma kültürünü günümüze konservatif özellikleriyle taşıyan Pompei’nin ardından gözler, Arkeoloji için en cazip bölge olan Antik Yunan, Mısır ve Mezopotamya’ya yöneldi. Ancak bu topraklar, dünyanın en büyük imparatorluklarından birine sahip olan Osmanlı İmparatorluğu’na aitti.

Arkeolojik araştırmalar Osmanlı topraklarına gelip dayandığında, İmparatorluk “En Uzun Yüzyıl”ını yaşıyordu. 19. Yy.’da gelindiğinde Batı Emperyalizmi, Osmanlı’daki eski eserleri yağma yanında, casusluk ve imparatorluk topraklarını işgal amacı taşıyordu.

 

Osmanlı Topraklarında Arkeoloji

 

Osmanlı coğrafyası, Mezopotamya, Mısır, Antik Yunan ve Helenistik Dönem’e ait önemli kültür varlıklarına sahipti. Tarihin kaydettiği medeniyetlerin çok kıymetli eserleri bu imparatorluğun elindeydi. Roma ve İslâm Eserleri kategorisine dâhil edebileceğimiz eserleri de katınca Batı’nın gözü bir kez daha Osmanlı’ya çevrildi.

Fransız İhtilali sonrası gelişen milliyetçilik akımıyla birlikte toplumlar, etnik kimliklerini yaşadıkları coğrafyadaki eski eserlerle özdeşleştirmeye başladı. Avrupa devletleri arasındaki eski eser toplama yarışı ve müzelerin kurulması (British Museum, Louvre), Osmanlı topraklarındaki eserlere olan talebi artırdı.

Osmanlı yönetimi bu dönemde başlangıçta Batılıların taleplerine boyun eğdi, hatta bazı eserleri hediye olarak verdi; ancak zamanla eski eserlerin siyasi boyutunu keşfetmeye başladı.

1753 yılında British Museum’un kurulmasıyla birlikte eski eser toplayıcılığı başladı. Bu mücadele aynı zamanda Yakındoğu’daki güç rekabetiyle de bağlantılıydı. Öte yandan, özellikle Grek ya da Roma eserleri söz konusu olduğunda Avrupalılar bunlara kendi tarihlerinin geçmişe yönelik uzantıları olarak görmekteydi.

İlk başlarda Avrupa başkentlerinde kurulan müzelere eser toplama yarışının yanı sıra, bu durum geçmişteki Batı’nın ve Batı uygarlığının meşru ve paylaşımsız mülkü olduğunu iddia etmenin yolunu açmaktaydı.

Osmanlı Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Luksor dikilitaşını 1830’da Fransa’ya hediye etmesi, 1857’de Abdülmecid’den alınan izinle Halikarnas Mozolesi  (Halikarnasos Mausoleion) kabartma ve heykellerin İngiltere’ye götürülmesi, Pergamon Zeus Sunağı’nın Berlin’e taşınması resmi kanalla yapılan antik eser yağmalarıydı.

Fransa’ya hediye edilen Luksor dikilitaşını taşıyan geminin komutanı Verninac de Saint-Maur’un sözleri, tarihe düşülmüş acı bir ifadedir:

“Fransa, bir dikilitaşı, Nil Nehri’nin taşıdığı ve durmadan yükselmekte olan çamurdan veya bugün bile bu zarif taştan iğnelere sadece devrilmelerinden korktukları ve devrildikleri takdirde döküntülerini yontmaktan aciz olacakları için saygı gösteren Türklerin vahşi cehaletinden kaçırmakla, antik eserlerin kıymetini bilen yegâne kişiler oldukları için hepsine sahip olmayı hak eden Avrupa’nın ilim çevrelerinin minnettarlığına layıktır. Eskiçağ, meyvelerini toplamak amacıyla onun toprağını sürenlerin doğal hakkı olan bir ülkedir.“

 

Tanzimat’tan Önce Osmanlı’nın Eski Eserlere Bakışı

 

Bu dönemde Osmanlı devletinin eski eserler konusunda bir bilgiye sahip olmadığı görülmektedir. Osmanlı yöneticileri antik şehirleri, daima yapı malzemesi sağlanan bir taş ocağı olarak görmektedirler.

Bu durum, daha Selçuklular devrinde başlamıştır. Osmanlı, Baalbek ve Mısır’dan getirilen sütunlar Süleymaniye Camii’nde, Girit Savaşından sonra elde edilen iki sütun yerinden sökülerek Yeni Cami’de, Bergama’daki kilise harabesinden sökülen sütunlar Nuriosmaniye Camii’nin yapımında kullanılmıştır. Kaynaklara bakmaksızın bu örnekler çoğaltılabilir: Civarımızdan pek çok tarihi yapıda olduğu kadar pek çok eski yapı da antik çağın yazılı ve süslemeli malzemesinin sökün edilerek kullanıldığı görülebilmektedir.

Dış ülkelerden gelen eski eser avcılarına ise Padişah hükmüyle “ikram” söz konusudur. “Bu taşlardan ziyadesiyle bulunduğundan isteyene verilmesi” hükmolunmuştur. Hatta bazı nadir parçalar, sarayın özel konuklarına hediye verilmektedir.

Özetle; Osmanlı yöneticileri antik şehirleri, yeni binalar için bedava yapı malzemesi sağlayan birer "taş ocağı" olarak görmekteydiler.





 

19. Yüzyıl Başında Avrupa Etkisiyle Arkeolojinin Keşfi

 

Fransız İhtilali sonrası gelişen milliyetçilik akımıyla birlikte toplumlar, etnik kimliklerini yaşadıkları coğrafyadaki eski eserlerle özdeşleştirmeye başlamıştır.

Avrupa devletleri arasındaki eski eser toplama yarışı ve müzelerin kurulması (British Museum, Louvre), Osmanlı topraklarındaki eserlere olan talebi artırmıştır.

Osmanlı yönetimi bu dönemde başlangıçta Batılıların taleplerine boyun eğmiş, hatta bazı eserleri hediye olarak vermiştir; ancak zamanla eski eserlerin siyasi boyutunu keşfetmeye başlamıştır.

Eski eserlerin yurt dışına kaçırılması ve kazıların suistimal edilmesi, devlette bir kızgınlık uyandırmış ve ilk yasal adımların atılmasına zemin hazırlamıştır.

Müzecilik ve Kanuni Düzenlemeler Dönemi (1869 ve Sonrası): 1869 yılında Müze-i Hümayun'un kurulması ile eserlerin devlet eliyle toplanması ve korunması süreci resmen başlamıştır. Aynı yıl çıkarılan fermanla, eyaletlerdeki arkeolojik buluntuların merkeze gönderilmesi zorunlu kılınmıştır.

Osman Hamdi Bey'in müze müdürlüğü döneminde, bilimsel arkeolojik çalışmalar (Nemrut Dağı, Sayda kazıları) hız kazanmıştır.

1874 Nizamnamesi ve hukuki yaklaşımlar: Eski eserlerin 1/3'ünü bulana, 1/3'ünü arazi sahibine verilirken; 1884 Âsâr-ı Atîka Nizamnamesi ile tüm eserlerin mülkiyetinin tamamen devlete ait olması ilkesi getirilmiş ve yurt dışına çıkarılması kesin olarak yasaklanmıştır.

Son dönemde müzeler, sadece bilimsel kurumlar değil, aynı zamanda Avrupalı ziyaretçilere devletin varlığı ve gücü hakkında mesaj veren ideolojik araçlar haline gelmiştir. Osmanlı toplumunun son dönemdeki bu uyanışı, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum sancılarını içinde barındırır.

 

Devam edecek: Osmanlı Dönemi Kazıları

 

Kaynaklar:

 

Shaw, Wendy M. (2004), Osmanlı Müzeciliği, İletişim Yay. İstanbul

Hisar, Abdülhak Şinasi (2010), Türk Müzeciliği, (Yayına haz. Necmettin Turinay), YKY, İst.

Türker, Atila (2022), Osmanlı’nın Gözünde Arkeoloji, Samsun, OMÜ Ders Notları

Özbalaban, Onur Sefer (2004), Çanakkale Onsekiz Mart Üni. Yük. Lis. Pr.

17.06.2026, Ünye Kent