21 Ekim 2026 Çarşamba

Christopher Nolan’ın "The Odyssey" Uyarlaması

 


Christopher Nolan’ın "The Odyssey" Uyarlaması

  

Teknolojinin, iletişim araçlarının ve günlük yaşam pratiklerinin baş döndürücü bir hızla dönüştüğü dijital çağda, binlerce yıllık antik mitler neden hâlâ ruhumuzda bu kadar derin bir karşılık buluyor?

İnsanlığın en eski hikayeleri, modern dünyanın karmaşasında yolumuzu aydınlatmaya nasıl devam edebiliyor?

Usta yönetmen Christopher Nolan, Homeros’un ölümsüz eseri Odysseia’yı sinemaya uyarlarken, sadece göz alıcı bir görsel şov sunmakla kalmıyor; anlatının katmanlarına inerek hikayenin en insani, karanlık ve duygusal özünü yakalamayı başarıyor.

Filmin açılışını Antik Çağ’ın görkemli bir ziyafet masasında başlatan, hatta kadrosunda rap sanatçısı Travis Scott gibi (anlatıcı) sürpriz figürlere yer vererek daha ilk saniyede izleyiciyi Bertolt Brecht tiyatrosunun  deneysel uygulamasına götüren Nolan, klasik mitolojiyi modern sinema diliyle yeniden tanımlıyor.

Geleneksel kalıpları yıkan reji tercihlerinden psikolojik derinliğe, analog film teknolojisinden (IMAX ) aykırı oyuncu seçimlerine kadar Nolan’ın bu epik uyarlamasından öne çıkan (kimilerine göre) bir başyapıt The Odyssey...

Geçtiğimiz hafta bıraktığımız yerden devam ediyoruz.


 

1. Savaşın Asıl Bedeli Eve Dönünce Ödenir:

 

"Görkemli Bir Kahramanlık" değil, ağır bir psikolojik travmayı

Nolan'ın uyarlamasındaki en büyük tematik sıçrama, anlatıyı yüzeysel bir kahramanlık gösterisi veya sığ bir görsel şölen olarak ele almamasıdır. Yönetmen, verdiği röportajlarda projelendirme aşamasındaki ana kıvılcımı, akıl hocası olarak gördüğü akademisyen Emily Wilson’ın 2017 tarihli Odyssey çevirisinden aldığını ifade eder. Wilson'ın eserinin girişinde yer alan "Tell me about a complicated man" (Bana karmaşık bir adamı anlat) cümlesi, filmin tüm duygusal ve tematik aksını belirler.

Uyarlamanın merkezinde savaşın yıkıcı görkeminden ziyade; insanın iç dünyasında bıraktığı ruhsal izler, vicdan azabı ve yaşanan ağır travmalar yer alır. Nitekim Agamemnon’un Troya’ya giriş sahnesi, Nolan’ın ikonik The Dark Knight (Kara Şövalye) üçlemesindeki o karanlık, tehditkar ve tekinsiz görsel atmosferi birebir beyazperdeye taşır. Savaş kazanılmıştır ama zafer, kasvetli bir psikolojik yükten ibarettir:

·         Odysseus (Matt Damon): Fiziksel olarak evine dönmeye çalışsa da ruhu hâlâ savaş alanında ve kıyımlarda kalmış, son derece yorgun bir adam olarak karşımıza çıkar.

·         Penelope (Anne Hathaway): Sadece evde çaresizce yol bekleyen pasif bir eş değildir; sabrı, zekası ve direnciyle bu ağır duygusal yükün en kritik taşıyıcılarından biridir.

·         Telemakhos (Tom Holland): Babasının arkasında bıraktığı bu ağır travmatik mirasla yüzleşmek zorunda kalan bir genç olarak anlatıya derinlik katar.

Savaşın insani yıkımını ve hissettirdiği ağır duygusal yükü özetleyen en sarsıcı değerlendirmelerden biri, gazeteci Ömür Gedik'in Hürriyet'teki eleştirisinde şu cümlelerle yer bulur:

"Üç saat boyunca savaşlar, yıkımlar, insan kayıpları izliyorsunuz ama benim gözyaşım tek bir sahnede aktı: Yıllarca bekleyen o yaşlı köpeğin ölüm sahnesinde..."


 

2. Kaba Güçle Kazanan Akhilleus’a Karşılık Akıl Oyunlarıyla Hayatta Kalan Odysseus

 

Mitolojik arka planı ve Nolan’ın reji tercihlerini doğru bir zemine oturtabilmek için Homeros’un iki büyük eseri olan İlyada ve Odysseia arasındaki temel yapısal zıtlıkları kavramak gerekir.

İlyada, tamamen savaşın getirdiği yıkımı, doğrusal bir zaman akışında kaba güç ve kontrolsüz öfkesiyle öne çıkan Akhilleus üzerinden anlatır.

Odysseia ise zeka, kurnazlık (metis), sabır ve geriye dönüşlerle (in medias res) örülü, modern roman tarzına öncülük eden karmaşık bir anlatıma sahiptir.

İki destan arasındaki bu temel farklar şu şekilde özetlenebilir:

 

Özellik

İlyada Destanı

Odysseia Destanı

Odağı ve Teması

Savaş, Askeri İhtişam ve Trajik Öfke

Eve Dönüş (Nostos), Hayatta Kalma ve Sabır

Kahraman Tipi

Akhilleus (Fiziksel Güç)

Odysseus (Akıl, Kurnazlık/Metis ve Strateji)

Kurgusal Zaman

Doğrusal ve Düz Zaman Akışı

Flashback'ler İçeren Karmaşık Zaman Akışı

Kader Algısı

Tanrıların Kesin Hükmü

Bireysel Seçimler ve Ahlaki Sorumluluklar

 


3. Aykırı Oyuncu Seçimleri ve "Evrensel" İnsan Teması

 

Nolan, alışılagelmiş klasik anlatı normlarının dışına çıkarak son derece görkemli ve ezber bozan bir oyuncu kadrosuyla karşımıza çıkar. Film afişlerinde öne çıkan Matt Damon, Tom Holland, Anne Hathaway, Robert Pattinson, Lupita Nyong'o, Zendaya ve Charlize Theron gibi tanınmış isimler, yapımın prodüksiyon ölçeğini gözler önüne serer. Yönetmenin bilinen normların dışına çıkan bu aykırı oyuncu seçimleri, Homeros’un eserinin "evrensel" bir insan teması üzerine kurulu olmasıyla açıklanmaktadır.

Filmde öne çıkan en aykırı oyuncu ve karakter yorumları şunlardır:

·         Zendaya (Athena): Yunan mitolojisinde zırhıyla babası Zeus'un başından doğan; miğfer, kalkan ve mızrakla simgelenen savaş tanrıçası Athena, bu filmde tamamen farklı yorumlanır. Dune (Çöl Gezegeni) filmiyle tanınan siyahi/melez oyuncu Zendaya'nın canlandırdığı Athena; yalnızca Odysseus'a görünen, başında örtüsü ve uzun elbisesiyle bir tapınak rahibesini andıran mistik bir tasvire sahiptir.

·         Lupita Nyong’o (Çifte Rol): Siyahi oyuncu Nyong'o, filmde iki kritik rolü birden üstlenir. Hem Troya Savaşı'nın çıkış nedeni olarak gösterilen Paris'in kaçırdığı Helen’i hem de Agamemnon’un sadakatsizlik ve trajedilerle sarsılan eşi Clytemnestra’yı canlandırır.


 

4. Dijital Çağda Analog Direniş: 640 Kilometrelik Ham Film

 

Yapay zeka üretimi efektlerin ve dijital bilgisayar teknolojilerinin sinemayı kuşattığı bir dönemde Christopher Nolan, analog çekim tekniklerine ve doğal ortamlara sadık kalarak adeta teknolojik bir direniş sergiler. Filmin çekimleri için yaklaşık 640 kilometre (2,1 milyon fit) uzunluğunda film kullanılmıştır. Bu miktar, her biri yaklaşık iki buçuk ila üç dakika çekim yapabilen devasa IMAX kameralarının magazinlerinin çekim boyunca aralıksız değiştirilmesini gerektirmiştir.

Nolan'ın sinema deneyimini fiziksel bir gerçekliğe dönüştürmek için kullandığı IMAX teknolojisinin öne çıkan 4 temel özelliği şunlardır:

Dev Ekranlar: Standart sinema ekranlarından çok daha büyüktür ve izleyicilere her ayrıntıyı kapsayan geniş bir görüntüleme alanı sunar.

Yüksek Çözünürlük: Standart film formatlarına kıyasla çok daha yüksek çözünürlükte çekim yapılarak inanılmaz derecede net ve keskin görüntüler elde edilir.

Özel Ses Sistemleri: Özel hoparlör konfigürasyonları ve ses efektleri ile izleyiciyi anlatının tam ortasına bırakan etkileyici bir atmosfer yaratır.

Özel Kamera Teknolojileri: Yüksek çözünürlüklü devasa film formatlarıyla çekim yapan bu oldukça iri ve ağır kameralar, set boyunca altı kişilik özel bir ekip tarafından taşınmıştır.

 

5. Tanrılara Meydan Okuma ve 10 Yıl Süren Pişmanlık

 

The Odyssey afişlerinde öne çıkan iki temel görsel simge bulunur: Tahta at hilesi ve Troya’nın külleri arasında yer alan Athena heykelinin kesik, tahrip edilmiş başı.

Film, bu iki görsel üzerinden ahlaki bir sorgulama yürütüyor.

Mitolojide konukları ağırlamakla ve masumiyeti korumakla ilgili sarsılmaz bir ilke olan "Zeus Yasası" (Tanrı misafiri imgesi), zafer kazanmak uğruna kurgulanan tahta at hilesiyle çiğneniyor.

Zeka ve bilgeliğe yaslandırılan bu stratejik eylem; Troya kentiyle birlikte Tanrıça Athena heykelinin tahrip edilmesine ve masum bir kızın öldürülmesine yol açıyor.

Afişlerde yer alan "Tanrılara meydan oku" (Defy the gods) mottosuyla işlenen bu durum, Odysseus’un 10 yıl süren zorlu dönüş yolculuğunda ağır bir vicdan yüküne, pişmanlık ve bedel ödeme sürecine dönüşüyor.

 

6. Değişmeyen 3 Bin Yıllık Anlatı ve Farklı Yorumlar

 

İletişim araçlarımız ve yaşam biçimlerimiz ne kadar değişirse değişsin; insana dair kibir, kayıp, aşk, güç arzusu ve statükoyu koruma gibi temel temalar MÖ 800’lerden beri aynı sağlam kurgusal kalıpla bizlere ulaşmaktadır. Aristoteles’in Poetika eserinde teorize ettiği ve Joseph Campbell’ın "Kahramanın Sonsuz Yolculuğu" çalışmasıyla formüle ettiği bu kadim anlatı, bugün tükettiğimiz hemen hemen tüm çağdaş hikayelerin temelini oluşturur.

Öyle ki, filmin ideolojik ve rejisel tercihlerini en sert dille eleştiren sinema yazarlarından Orkun Alp Eğinlioğlu (Ortakoltuk) dahi, klasik anlatı kalıplarına mesafeli durmasına rağmen hikayenin sonunda bu kadim yapının kaçınılmaz gücü sayesinde bir "katharsis" (ruhsal arınma) yaşadığını itiraf etmiştir.

Bu mitolojik destan, tarih boyunca edebiyat dünyasında da çok farklı biçimlerde yorumlanmıştır:

Yannis Ritsos ("Umarsız Penelope" Şiiri): Ritsos, 20 yıl boyunca "sadık eş" rolüne hapsedilen Penelope'nin gözünden bakar. Penelope, dönen adamın kılığının ve görünüşünün değiştiğini fark eder ve karşısındaki kişinin zihnindeki kahraman olmadığını anlar. Toplumsal beklentilerle "Hoş geldin" dese de, özgürlüğü ve refahı bir "kafes"e dönüşür; istemediği bir adamla ömrünün sonuna kadar yaşamak zorunda kalışının trajedisini anlatır.

James Joyce (Ulysses): Odysseus'un Latin karşılığı olan Ulysses; çağdaş bir romanın adı olur ve modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri kabul edilir. Yazar, Dublin'de geçen tek bir gün üzerinden (16 Haziran 1904), üç ana karakter etrafında insanın içsel yolculuğunu epik bir dille anlatır.

Her birinde sonuç, anakronik (zamansız) bir insanlık hikayesidir.

Sinema sektörü devasa bütçelerle, gelişmiş IMAX kameralarla veya analog çekim teknolojileriyle ne kadar ilerlerse ilerlesin; bizleri sinema salonlarındaki o karanlıkta tutan asıl unsur teknolojik gövde gösterileri değildir. Bizi büyüleyen şey, Homeros’un binlerce yıl önce kurguladığı yalın, sarsıcı ve son derece insani hikaye temelleridir. Savaşın yıkıcılığı, eve dönme arzusu ve insanın kendi hatalarının bedeliyle yüzleşmesi çağlar değişse de ilk günkü tazeliğini korumaktadır.

Christopher Nolan bize şunu soruyor olsa gerek:

Binlerce yıldır şekil değiştiren ama özü değişmeyen yaşam yolculuğumuzda; modern insan olarak bizler kendi içsel savaşlarımızdan sonra gerçekten "eve" dönebiliyor muyuz?

Yoksa Odysseus gibi ruhumuzu o savaş alanlarında bırakmaya devam mı ediyoruz?

 

21.10.2026, Ünye Kent

14 Ekim 2026 Çarşamba

Odyssey

 

Odyssey

 

Ünlü yönetmen Christopher Nolan’ın "Odyssey" uyarlaması, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yoğun bir ilgi uyandırdı. Bizi asıl ilgilendiren yanı, yaklaşık bir buçuk yıl önce, film henüz çekim aşamasındayken bazı sahnelerin Ordu’da çekilecek olmasıydı.

Hatırlatayım, 19 Şubat 2026 tarihli Ünye Kent’te “Christopher Nolan'ın yeni filmi 'The Odyssey”'in bazı sahneleri, Türkiye'nin Ordu ilinin Perşembe ilçesine bağlı Yason Burnu'nda çekilecek.” haberi üzerinden bir makale yazmıştık...

Başlık: “Nolan’ın Odyssey Filmi ve Ordu” idi.

Maalesef çekimler için Yason Burnu tercih edilmedi.

Filmin lokasyonu IMDb’de Ordu-Türkiye olarak ilk sırada yer almasına rağmen, çekimler Yunanistan, ABD, Fas, İskoçya, Malta ve İtalya’da gerçekleşti. 

Ordu olarak Odyssey için bayağı bir beklentiye girmiştik...

Nolan’ın Ordu’da çekim yapacak olması, bölge turizmcileri tarafından büyük bir fırsat olarak görülüyordu. Turizmciler, Yason Burnu gibi tarihi ve doğal güzellikleriyle dikkat çeken şehrin, bu önemli film sayesinde uluslararası arenada tanınırlığını artıracağı görüşündeydi.

Olmadı. (Tıpkı 2004 yapımı Wolfgang Petersen’in Troy filminde olduğu gibi, Türkiye bu önemli yapımda da ıskalandı. )

(Ayrıntılı bilgi için bkz. https://www.unyekent.com/kose-yazilari/nolanin_odyssey_filmi_ve_ordu-5206.html)



Neyse, biz Odyssey filmine dönelim.




3 Bin Yıllık Destanın Nolan Sineması ile Buluşması

17 Temmuz’da vizyona giren 172 dakikalık (yaklaşık 3 saat süren) film, önemli bir mitolojik anlatıya sahip.

İzmirli Homeros’a atfedilen İlyada ve Odyssey Destanları, Antik Yunan edebiyatının en zengin yapıya sahip eserlerindendir. İlyada, MÖ. 1200’lerde yaşandığı düşünülen Troya savaşını konu alır. Akhileus ve Hector’un kavgasını işleyen destan, çağın özelliğini yansıtan zengin içeriğiyle öne çıkar.

Odysseia Destanı, İthaka Kralı Odysseus'un 10 yıl süren Troya Savaşı'ndan sonra vatanına dönmek için çıktığı 10 yıllık tehlikeli ve maceralı dönüş yolculuğunu anlatır.

10 yıl boyunca düşmeyen kent, Odysseus'un buluşu devasa tahta at hilesiyle fethedilir. Destanda doğrudan yer almasa da filmde bu konu ayrıntısıyla işlenir. Kentin nasıl yakalıp yıkıldığına da tanıklık eder.

10 yıl daha süren eve dönüş yolculuğu sırasında Odysseus, insan yiyen tek gözlü devler (Kykloplar), büyücü Kirke, deniz perisi Kalypso, canavarlar (Scylla ve Charybdis) ile denizcileri büyüleyen Sirenler gibi birçok tehlikeyle mücadele eder.

İthaka’da oğlu Telemakhos ile birlikte Odysseus’un dönmesini bekleyen karısı Penelope, 10 yıl boyunca ülkeyi yönetir ve Krallık tahtına göz diken taliplerini oyalamaya çalışır.

Christopher Nolan’ın 2023 yılında Oppenheimer ile kazandığı En İyi Film Oscar'ının ardından hayata geçirdiği bu ilk proje olan Odyssey, 2026 yazında vizyona girdiği andan itibaren muazzam bir merak ve devasa bir beklenti dalgası yarattı.

Homeros’un 3 bin yıllık destanını Nolan yeniden yazıyor. Filmin sadece yönetmeni değil senaristi ve eşi Emma Thomas ile birlikte yapımcısıdır. Nolan'ın "The Odyssey" filmi, mitolojik dünyanın ihtişamını, denizin gücünü ve karakterlerin yalnızlığını en gerçekçi ve etkileyici şekilde yansıtabilmek amacıyla tamamı IMAX film kameralarıyla çekildiği iddia edilmiştir.

IMAX formatı, dev negatif alanı sayesinde doğanın büyüklüğü ve denizin gücü gibi unsurların daha etkileyici hissedilmesini sağlar. Ayrıca, bu format "gözlüksüz üç boyut hissi" vererek izleyiciyi filmin içine çeker. Ancak, filmin çekildiği IMAX 70 mm formatını destekleyen salon sayısı sınırlıdır; dünya genelinde yalnızca 41 sinema salonu bu sisteme sahiptir.

Ünye’de gösterilme giren filmi ancak iki ay sonra Ankara’da izleme olanağı buldum.

Adından bunca söz ettiren Odyssey filmini Başkentin gözde mekânlarından Paribu Cineverse Atakule’de izledim. Ne yazık ki bu gözde mekan, IMAX 70 mm formatını destekleyen bir salona sahip değildi. Üstelik o matinede filmi izleyen sadece dört kişiydik. Böyle bir yapımın bu kadar çabuk izleyici kıtlığına düşmesi şaşırtıcıydı ve yapımın bizi derinden sarstığını söylemek oldukça zordu. Buna karşın bilet fiyatlarının “sarsıcı” olduğunu söylemek mümkün.

Filmle ilgili eleştirilere gelirsek...




Sinema Eseri olarak Odyssey Destanı

Daha önce birçok kez filme uyarlanan Odyssey Destanı, adından fazla söz ettirmemişti. Nolan’ın elinde bu yapım, sinema dünyasını radikal bir şekilde ikiye böldü. Peki, MÖ. 800’lerde yazılmış bir destan, nasıl oluyor da 2026 yılında sinema salonlarını doldurabiliyor ve eleştirmenleri yoğun bir tartışmanın içine çekiyor?

Sinema tarihinin iddialı uyarlamalarından biri olan bu yapımı ve arkasındaki binlerce yıllık kadim mirası daha iyi anlamanızı sağlayacak ayrıntılara daha yakından bakalım.

 1- Filmdeki en unutulmaz savaş sahnesi aslında Odysseia Destanı’nda Yok!

Film, görkemli bir ziyafet salonunda masanın üzerine çıkıp hikaye anlatan bir adamla açılıyor. Müzisyen Travis Scott’ın canlandırdığı (aynı zamanda filmin kapanış jenerik müziğini besteleyip seslendiren) bu anlatıcının aktardığı Troya Atı hikayesi, filmin en akılda kalıcı anlarından biri. Ancak Troya Atı olayı, Homeros’un Odysseia veya onun öncülü olan İlyada eserlerinde yer almaz! Nolan bu anlatıyı, Homeros'tan yüzyıllar sonra kaleme alınan Vergilius’un Aeneis adlı eserinden ve diğer antik şairlerin aktarımlarından derleyerek kurgusuna eklemiştir.

Görsel anlatımda ise Nolan geleneksel sinema kalıplarını tamamen yıkıyor. Zihnimizde yer eden "dört tekerlekli oyuncak at" imajı yerine; deniz kıyısında sığ sulara kısmen gömülmüş, sanki dalgaların arasından ve kumların altından arka ayakları üzerinde şahlanıyormuş gibi duran, yuvarlanan kütüklerden oluşan bir platform üzerinde taşınan devasa bir ahşap at tasarımıyla karşılaşıyoruz.

Bu ahşap yapının içine tıkıştırılmış olan Odysseus (Matt Damon) ve Menelaos (Jon Bernthal) gibi Yunan savaşçılarının klostrofobik halleri son derece fiziksel bir gerçeklikle işleniyor. Birbirine karışmış uzuvlar, havasızlık, günlerce süren bekleyiş ve hatta içeride Troya askerleri gelmeden önce ölen birkaç Greek askerinin çürüyen ceset kokusu... Sinema eleştirmeni Matt Zoller Seitz’ın da vurguladığı üzere Nolan, ceset kokusunun diğer insani kokuları bastırdığı bu ham ve klostrofobik anlatıyla, eski bir masalı tamamen taze, rahatsız edici ve dokunsal bir gerçeklikle sunmayı başarıyor.


          2. Eleştirmenler neden ikiye bölündü? "Başyapıt" mı, "Ruhsuz bir teknik fetişizmi" mi?

Odyssey, vizyona girmesiyle birlikte hem dünya basınını hem de yerli sinema yazarlarını radikal bir şekilde iki farklı cepheye ayırdı.

Övgü Cephesi: The Telegraph filmi tereddütsüz "yılın filmi" ilan ederken, The Times "her anlamda bir başyapıt" olarak niteledi. Guardian yazarı Peter Bradshaw filme 5 yıldız vererek yapımın heyecan verici bir hırs, cesaret, ciddiyet, cömertlik ve yetenek barındırdığını belirtti. Filmin IMAX çekimleriyle yaratılan devasa ölçek, analog görsel atmosfer ve zamanın akışıyla oynama yeteneği büyük takdir topladı. Filmde bilgisayar efektleri veya yapay zeka kullanılmaması, sinemanın hala bir sanat eseri olduğunu gösteriyor. İnsan emeğine ve dehasına dayanması, onun sıradan bir ürün olmadığını kanıtlıyor. 

Eleştiri Cephesi: Diğer tarafta ise rejisel ve anlatısal boyutlarda sert eleştiriler yükseldi. Nolan filmlerinin kronikleşen boğuk ses miksajı (oyuncuların sette kaydedilen diyaloglarının yüksek ses efektleri arasında kaybolması) ve Financial Times’tan Danny Leigh’in belirttiği çağdaş dil tercihlerinin dönem atmosferini zedelemesi filmi sıradanlaştırdığı biçiminde yoğun eleştiriler aldı. OrtaKoltuk yazarı Orkun Alp Eğinlioğlu ise filmin rejisel kusurlarını vurgulayarak; Akdeniz dünyasının Baltık coğrafyasıyla harmanlanmasını, kostüm ve mekanlardaki eklektizmi ve aksiyonun "2000 sonrası Hollywood savaş estetiğine" hapsedilmesini sertçe eleştirdi. Eğinlioğlu, filmin Homeros’un felsefi ve ahlaki öğretilerini yok sayıp "Katolik ögeler" ve "beyaz adamın tahakkümünü" merkeze alan bir teknik fetişizme dönüştüğünü savundu.

"Buradaki ölçek ve kapsam, açıkçası insanı hayrete düşürüyor. Bu, günümüz yönetmenlerinin çok azının hayal edebileceği, göze alabileceği veya gerçekleştirebileceği büyüklükte bir sinema örneği." — John Nugent, Empire

 Devam edecek: Yerli ve yabancı eleştirmenlerin Odyssey filmini değerlendirmelerine devam ve bize göre Nolan’ın Odyssey filmi nasıl bir yapım?

 

14.10.2026, Ünye Kent

 

           

6 Ekim 2026 Salı

Hangi Liberalizm?

 


Hangi Liberalizm?

 

 

“II. Dünya Savaşı faşist anlatıyı devirdi ve 194o'ların sonlarından 198o'lerin sonlarına kadar dünya sadece iki anlatının savaş alanıydı: komünizm ve liberalizm. Sonra komünist anlatı çöktü ve liberal anlatı baskın bir biçimde, en azından dünya çapındaki seçkinlere göre, insanlığın geçmişine rehber ve dünyanın geleceğinin olmazsa olmaz kılavuzu haline geldi.”[1]

 

İsrailli tarihçi ve yazar Yuval Noah Harari’nin “21. Yüzyıl İçin 21 Ders” adlı yapıtından alıntıladığım bu sözlere hak vermemek elde değil.

Hayvanlardan İnsanlara Sapiens’in ünlü yazarı Hariri’nin bu yapıtında liberalizmin çağımızda aldığı biçim yahut biçimleri, en kritik teknolojik, siyasi ve sosyal sorunlarını ele almaktadır. Yazar, insanlığın geçmişini incelediği Sapiens ve geleceğini öngördüğü Homo Deus adlı kitaplarının ardından, doğrudan "bugüne ve şimdiki zamana" odaklanan bir üçleme ile karşımızdadır.

Kudüs İbrani Üniversitesi Tarih Bölümü profesörü Haririnin bu eseri ilk kez 2018 yılında yayımlandı. Her ne kadar İsrail, Filistinlilere yaptığı zulüm ve katliamlarla anılsa da herkes bu ulusta Netanyahu hükümeti gibi değil.

Harari, küresel liderler, teknoloji devleri ve akademisyenler tarafından fikirlerine sıkça başvurulan, yapay zekanın kontrolsüz gelişimi ve insan iradesinin geleceği konusunda güçlü uyarılarda bulunan günümüzün en etkili düşünürlerinden biridir.

Hariri’nin önermelerine tümüyle katılmasak ta öngörülerini ve günümüzde liberalizmin aldığı biçimleri bu bağlamda irdelemek gerekir.

Öncelikle liberal düşünce nedir, onu ele alalım.  

 

Liberalizm Nedir?

 

En kısa tanımıyla Liberalizm, bireysel özgürlüğü, insan haklarını ve özel mülkiyeti en üstün değer kabul eden siyasi ve ekonomik bir felsefedir.

Liberal anlayışa göre birey, toplumdan önce gelir ve bireyin kendi hayatını istediği gibi yaşama hakkı vardır. Devletin görevi çok azdır. Devlet sadece güvenliği, adaleti ve temel hakları korumalıdır. Ekonomiye ve günlük hayata çok karışmamalıdır. Ekonomide özel mülkiyet ve serbest ticaret esastır. Fiyatları devlet değil, serbest piyasa koşulları belirler. İfade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, basın özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü savunulur.

Şimdi de liberal düşüncenin tarihsel köklerine inelim...

 

Klasik Liberalizm

 

Klasik liberalizmin kurucusu ve babası olarak John Locke kabul edilir. 17. yüzyılda yaşamış İngiliz filozof John Locke (1632–1704), siyasi liberalizmin ve doğal haklar teorisinin ilk temellerini atan isimdir. İnsanların doğuştan özgür ve eşit olduğunu, mülkiyet hakkının ve rızaya dayalı yönetim anlayışının (toplum sözleşmesi) temel alınması gerektiğini savunmuştur. Devletin yetkilerinin minimal ve sınırlı olması gerektiğini belirtmiştir.


Klasik liberalizmin ikinci çizgisi İskoçyalı düşünürler David Hume (ö. 1776) ve Adam Smith (ö. 1790) ile hayat buldu. Bu çizgi anti-rasyonalist veya evrimci rasyonalist denen bir akım oluşturdu. Soyut akla dayanan ilkelerle toplumsal hayatın-düzenin yeni baştan ve en ince ayrıntılarına kadar yaratılacağına inanan rasyonalizmi reddeden bu akım, (para, mülkiyet, ticaret, devlet gibi) beşerî kurumların çıplak akıldan fışkıran soyut düşüncelerin ve teorilerin değil insanî hayatın ürünü olarak doğduğunu kabul etti.

Buna göre, insan hayatında akıl yanında his, heyecan, ihtiras gibi şeylerin de yeri vardır. Beşerî kurumlar insan tabiatının ve insanın içinde yaşadığı eko-sistemin özelliklerinin sonucu olarak doğar. İnsan sınırlı bencil (yani çoğu zaman bencil bazen diğergam), kısa vadeyi uzun vadeye yeğleyen, görüneni görünmeyene tercih eden ve sınırlı bilgiye sahip olan bir varlıktır. İnsanın içinde yaşadığı dünyada ise bir kıtlık vakıası vardır. Liberalizmin savunduğu beşerî kurumlar işte bunların bir ürünüdür. Bu çizgi Carl Menger (ö. 1921) ve F. A. Hayek (ö. 1992) ile zamanımıza kadar gelen güçlü bir liberal fikir geleneği oluşturdu.

Bunlardan Adam Smith, iktisadi liberalizmin gelişiminde ön plana çıkmış ve serbest piyasa ekonomisi ile görünmez el teorisini savunmuştur.

 

Liberté, Égalité, Fraternité

 

Fransız Devrimi'nin üç şiarı (mottosu) "Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik" (Liberté, égalité, fraternité) kavramlarıdır. Tüm çağını etkileyen bu devrimin yansımaları, Osmanlı’da Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet biçimindedir.

Bu devrim; John Locke, David Hume ve Adam Smith’in formüle ettiği liberal düşünce felsefesinin ilk uygulama alanıdır. Ancak 1789 Fransız Devrimi topluma sağladığı özgürlük-eşitlik yanında kardeşliği değil karmaşayı ve ölçüsüz bir terörü getirdi. Kısa zamanda Bonapartizm ile sonuçlandı. Feodal kesim yerle bir edilmiş ama karşılarına bu defa işçi sınıfı dikilmişti.[2]

Böylece devleti küçültmek (minimalize etmek) yerine devlet terörünü ve / veya diktatörlüğü ikame ettiler.

Tıpkı devletin sönmesi gerektiğini formule eden sosyalist sistemde devletin daha da güçlendirilmesi gibi... Yahut sosyal düzenin aksadığı hallerde Antikçağ’ın egemenlerinin kendilerine bir Tiran icat etmeleri gibi.

Yabancı gelmedi değil mi?

Asos adlı makalemizde, Assos’un Tarihçesi’ni anlatırken “Assos tarihinin en dikkat çekici dönemi, MÖ. 4. yüzyılda kentin yönetimini üstlenen tiranlar ve dünyaca ünlü filozof Aristoteles ile olan bağıdır” demiştik.[3]

Assos Antik Kenti, önce zengin bir banker olan Eubulos, ardından onun halefi (ve eski kölesi) Hermeias tarafından yönetilmiştir. Tiranlık olarak bilinen bu yönetim, Aristoteles’in Assos’a gelip okul kurduğu ve Hermeias’ın yeğeni Pythias ile evlendiği döneme denk gelmektedir.


Aslında Aristoteles'e göre tiranlık, hukukun üstünlüğünü hiçe sayarak yalnızca tek bir yöneticinin kişisel çıkarını ve mutlak iktidarını savunan en yozlaşmış yönetim biçimidir.


Platon, Devlet adlı eserinde ideal aristokrasiden (bilgelerin yönetimi) tiranlığa doğru giden bir bozulma süreci tanımlar. Aristokratların yönetimi timokrasi, gücün ve yönetim hakkının bireylerin servetine, mülkiyetine veya onur/şöhret gibi güç gösterilerine dayandığı bir hükumet biçimidir. Timokrasinin bozulmasıyla oligarşi ortaya çıkar; güç ve yönetim zenginlerin elindedir. Erdem değil, servet sahibi olmak temel kriterdir. Toplum zenginler ve fakirler olarak ikiye bölünür. Oligarşide yoksullaşan halkın ayaklanıp zenginleri alt etmesiyle demokrasi doğar. Platon demokrasiye mesafelidir; çünkü ona göre e aşırı özgürlük ve niteliksiz çoğunluğun bilgisizce yönetimi, demagogların (halk avcılarının) önünü açar ve kaosa yol açar. Demokrasinin yarattığı başıboşluk ve kaos ortamından beslenen bir "halk koruyucusunun" gücü tekeline alıp zorbaya dönüşmesiyle en kötü rejim olan tiranlık ortaya çıkar.

Antik Çağ’dan Günümüze Demokrasi ve Diktatörlük

 

Hariri’nin sözünü ettiği liberal anlatı hiç te yeni bir buluş değil. Demokrasi ile karıştırmayalım, o çok daha eski bir yönetim anlayışı. Kime ve neye göre olduklarına bakmak gerekir. Örneğin Atina Demokrasisi, Solon Yasaları tam da köleci egemenliğin doruğunda, köle sahipleri arasında kararlaştırılan bir uygulama.

Global Çağ’da (finans kapital-emperyalizm dönemi) ise durum daha karmaşık.

Günümüzde liberal anlatının dünya çapındaki seçkinlere göre, insanlığın geçmişine rehber ve “dünyanın geleceğinin olmazsa olmazı” olması ne anlama geliyor?

Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler biçimindeki liberal motto hâlâ geçerliğini koruyor. Uluslararası sermaye (yani emperyalizm) vurucu gücü sayesinde dünyanın en ücra köşelerine “özgürlük” götürmeye devam ediyor.

Günümüzün liberalizmi bu olsa gerek...

Öte yandan varoşlardan yükselen uğultu tırmalıyor kulakları.

Esirler dünyası kendi türkülerini söylüyor.

Garp cephesinde değişen bir şey yok!

 

Kaynaklar:

 

Harari, Yuval Noah, (2018), 21. Yüzyıl İçin 21 Ders, Kolektif Kitap,

Aristoteles, 2024, Nikomakhos'a Etik, Say Yay.

Platon, 2017, Devlet, İş Bankası Kültür Yayınları

John Locke, 2020, Yönetim Üzerine İki İnceleme: Siyaset Felsefesi Klasikleri, Litera Yay.

David Hume, 2017, İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, İş Bankası Kültür Yay.

Adam Smith, 2000, Ulusların Zenginliği, Alan Yay.

Carl Menger, 2019, Principles of Economics, Ludwig von Mises Institute Press

F. A. Hayek, 2011, The Constitution of Liberty, University of Chicago Press

  

07 10.2026, Ünye Kent

 

Dipnot:

[1] Harari, 2018; 21

[2] Bonapartizm, ana sınıfların (özellikle burjuvazi ile işçi sınıfının) siyasal alanda birbirini dengeleyip yenişemediği kriz anlarında, devletin ve yürütme organının (askeri/sivil bürokrasi ve güçlü bir liderin şahsında) sınıflar üzerinde göreceli bir özerklik kazanarak diktatörce yönetmesi rejimidir

[3] Bkz. Ünye Kent, 22 Temmuz 2026; Assos