1 Nisan 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi IV

 


Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi IV

  

Antik Çağ Yunan düşüncesinin idealist üçlüsü; Sokrates-Platon-Aristoteles’in ortak yanı toplumu düzenlemeye çalışmalarıdır. Köle ve Devlet ikileminde her üç düşünür de devleti onarmaya çalışıyorlar. Bu devlet, antik çağ Yunanlılarının köleci devleti’dir.

Devlet, kölelik düzeninde kölelerin sayıca artması sonucu zorunlu bir baskı örgütü olarak belirmiştir.

Feodal düzende ise bu örgüt (devlet), köle sahipleri yerine büyük toprak sahiplerinin hizmetinde bir düzenleyicidir.[1]

Peki, Osmanlı devlet düzeninde durum nasıldı?

Ortaçağ ve Yeniçağ’da feodal bir Osmanlı devletinden söz edebilir mi?

Köleci toplum düzeni, Osmanlı’da yahut eski Türk toplumlarında yaşanmış mıydı? 






 

Osmanlı Üretim Tarzı

 

Toprağın altındaki Osmanlı bulgularına göre, Osmanlı üretim ilişkilerinin toprağa bağlı olduğunu söyleyebiliriz.Mimari kalıntılar ve arşiv belgelerine bakarak, Üretim biçimini toprağa bağlasak da Osmanlı toprak rejimini feodal olarak nitelendiremeyiz.

Çünkü köleci düzenden evrilen Batı toplumlarının klasik feodal yapısı, Osmanlı’da oldukça farklıdır.

Bir dönem Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) tartışmalarına konu olan Osmanlı Üretim ve yönetim yapısı, ülkemizde halen açıklığa kavuşmuş değildir.[2]

İktisat tarihi araştırmalarında olayları kronolojik olarak sıralamak yetmez; üretim, mülkiyet ve artık ürünün nasıl paylaşıldığını gösteren yapısal modeli de (üretim tarzını) ortaya koymak gerekir.

Bilim insanı "gündeliğin" peşinden koşmaz; gündelik olayların birikerek nasıl bir "yapı" oluşturduğunu inceler.

Bugünü anlamak, dünü bugünün kurucu unsuru olarak kavramaktan geçer. Modern Türkiye’nin dokusunu anlamak istiyorsak, 600 yıllık Osmanlı mirasının ve onun dayandığı ekonomik temellerin derinliklerine inmek zorundayız.

Bu pencereden bakıldığında, Batı feodalizmini ve Osmanlı tarzını ait oldukları yere oturtmak gerekir.

 

Batı Feodalizmi’nin Kökleri

 

Batı Feodalizmi’nin köklerini anlamak için, köleci imparatorluk Roma’nın kuruluşuna kadar gitmek gerekir.

Roma’nın kuruluşu, İtalya’da Etrüsk istilası ve site devletlerinin kurulumu ile başlar.

MÖ. 8. Yy. öncesi Latin çoban klanlarında toprak kolektif olarak sahiplenilirdi.

Geleneksel klan mülkiyeti parçalanınca toprak, devlet mülkiyetine geçer.

Site devleti, toprağı site adına üretim yapması için ailelere (pater familas) paylaştırır.

Sonuçta iki keskin sınıf doğar: Patrici ile Plepler.

 Toprak sahibi vatandaşlar Patricilerdi.

Mülksüzleşen klan üyeleri Pleplerdi.

İlk toprak dağılımı eşitliğe dayanıyordu. Her aileye 0,5 hektarlık (Heredium) küçük tarlalar verilirdi. Bu ölçekte üretim Pazar için değil, salt hayatta kalmak içindi. Artık ürün (surplus) yoktu. Sitenin varlığını sürdürebilmesi ve pazar yaratabilmesi için yeni toprakların fethedilmesi gerekiyordu. Bu da “sürekli savaşlar” demekti.

Savaşa yönelim, küçük çiftçinin yapısal iflasını ve köleleşmesini getirdi.

Şöyle ki, Plepler zorunlu askerdi, kendi teçhizatını sağlamak zorundaydı. Savaş nedeniyle tarlaların ihmal eder, Patrici’ye borçlanırdı.

Sonuçta iflas eder, tarlalarını elden çıkarıp Roma’ya göç ederek köle haline gelirdi.

Cumhuriyet dönemindeki sürekli savaş hali, Roma ordusunun belkemiği olan özgür çiftçiyi kendi zaferiyle yok eden bir tuzağa dönüştürdü.

Köle, “küçük toprak sahibini kovmak” anlamına geliyordu.[3]

Köleleştirilen küçük toprak sahipleri ve savaşlarda alınan esirler, tasfiye edilen yahut fethedilen topraklarda istihdam edildi.

Böylece Roma’da köleci üretim tarzı doğdu.

Patrici sınıfı, köylülerin elinden çıkan toprakları ve devletin fethettiği yeni alanları devasa işletmelerde (Latifundium) birleştirdi. Savaşın getirdiği esir bolluğu, bu dev toprakların gerektirdiği eksik emek sorununu bedava köle gücüyle çözdü.

MÖ. 486’da çıkan Plep İsyanı, kamu topraklarının (ager publicus) devlete iadesini sağladıysa da bazı Pleplere vatandaşlık hakkı verilince bölündü ve MÖ. 104’te tarihsel bir kırılma yaşandı. Roma hür köylüyü tamamen yok ederek, üretimi tümüyle köle emeğine bağladı. Ancak bu durum Roma köleciliğinin sonunu hazırladı. 

İmparatorluğun aşırı genişlemesi, yayılmacı fetihlerinin durması ve yönetim zaafları nedeniyle Roma bunalıma girdi. Yeni köle akışının kesilmesi, köle maliyetlerinin artması ve ekonomik durgunluk köleci yapıyı çökertti.

İşgücü ihtiyacının köleler yerine kolon (kiracı çiftçi) sistemine kayması ve Hristiyanlığın etkisiyle köleliğe bakışın değişmesi, köleci sistemin çöküşünü hızlandırdı.

Köle emeğine dayalı dev mülkiyetler (Latifundium), Batı feodalizminin ana kaynağını oluşturdu.

Feodalizmin ihtiyaç duyduğu eşitsiz, toprağa bağlı ve parçalı yapı,  Latifundium adı verilen dev toprak işletmelerinde ortaya çıktı.

Osmanlı sistemi, işte bu “Latifundium ve köle” mekanizmasını üretemediği için feodaliteye giden yapısal yola asla tam olarak giremeyecekti.

 

Asya Tipi Üretim Tarzı ve İktâ Sistemi

 

Tarihsel analizlerde sıkça başvurulan Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) kavramı, Doğu toplumları için önemli ipuçları barındırsa da bazı çevrelerce benimsenmedi. Ciddi metodolojik hatalar içeren bu modelin zaman ve mekân sınırlandırması olmadığı ileri sürüldü. MÖ. 5.000 yılındaki Mısır ile MS. 1.500 yılındaki Osmanlı’yı aynı kefeye koyduğu, Mısır’dan Aztekler’e, Afrika kabilelerine kadar Batı dışı her şeyi aynı torbaya koyduğu ileri sürüldü.

Bu teorinin kökeninde Marx’ın Hint toplumu üzerine yazdığı notlar yatmaktadır. Karl Wittfogel’in "hidrolik toplum" teorisiyle merkezi sulama projelerine hapsettiği bu model, her araştırmacının kendine göre bir ATÜT tanımı yapmasına neden olmaktadır.[4]

İktâ Sistemi ise, İslam’ın ilk yıllarında Hz. Ömer dönemiyle şekillenen bir modeldir. Mülkiyetin bireylerde temerküz etmesini engelleyen bir devlet kalkanı olarak kabul edilir. Arazi kişilere mülk (temlik) olarak değil, bir hizmet karşılığı “kira/intifa” olarak verilir.

Selçuklu iktâ sistemi Hz. Ömer’e dayandırılır.

Model olarak Abbasiler’den Selçuklulara geçtiği savunulsa da Selçuklu ikta’nın göçebe kökenli olduğu ve göçebelerde otlakların paylaşılması olgusuna dayandığı ileri sürülür.[5]

Nizamülmülk’ün kurduğu Selçuklu sisteminde, iktâ sahipleri yerel birer derebeyine (feodal lord) dönüşmesin diye topraklar onlara miras bırakılmaz ve periyodik rotasyona tabi tutulurdu.

Hizmet karşılığı olarak iktâ sahibinden arazi durumuna göre, örneğin 400.000 kişilik asker (sipahi) beslemesi istenirdi. Böylece hazineye yük olmadan devasa bir düzenli ordu oluşturulurdu.

Aynı zamanda bu sistemle göçebe Türkmenler toprağa bağlanır, tarımsal üretime entegre edilirdi.

Anadolu’da hüküm süren Bizans (Doğu Roma) Pronoia sistemi de, iktâ sistemine benzetilir. Batı feodalizminin uzantısı olan bu sistem, 11. yüzyıldan itibaren (özellikle Komnenoslar dönemi) merkezi otoriteyi güçlendirmek ve orduya asker sağlamak amacıyla, devletin vergi gelirlerini veya arazilerini askeri hizmet karşılığında kişilere (Pronoia sahipleri) devrettiği bir toprak ve askeri yönetim mekanizmasıdır.

İlhanlı Defterhane ve Rûznamçe (Kayıt ve Tahrir Kültürü), aynı dönem Anadolu toprak rejimine ait olgulardı. Anadolu Beylikleri, Akkoyunlu Soyurgal / Divanî sistemi gibi toprak rejimlerinin tümü, bir sentez olarak Osmanlı Tımar sistemini oluşturan başlıca etkenlerdi.

 

Devam edecek: Osmanlı Dönemi V (Osmanlı Tımar Sistemi)

 

Kaynaklar:

 

Bloch, Marc. 1983, Feodal Toplum, Çev. M. Ali Kılıçbay, 1. Baskı, Savaş Yay.

Kılıçbay, Mehmet Ali. 1985, Feodalite ve Klasik Dönem Osmanlı Üretim Tarzı, 2. Yazım 1. Baskı, Verso Teori Yay.

Engels, Friedrich. 1977, Anti-Dühring, Sol Yay.

 

01.04.2026, Ünye Kent

 

Dipnot:

[1]Bloch, 1983; 524

[2] Kılıçbay, 1985; 3

[3] Engels, 1977; 292

[4] Kılıçbay, 1985; 4

[5] Kılıçbay, 1985; 262



25 Mart 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi - III

 


Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi - III

 

Osmanlı Arkeolojisi denince, Osmanlı Dönemi arkeoloji çalışmalarını değil, Osmanlı topraklarını kapsayan sahada yapılan arkeolojik kazıları ve araştırmaları anlarız.

Bu bağlamda Osmanlı Arkeolojisi günceldir ve arkeolojik açısından yeni bir alandır.

Ortadoğu ve Balkanlarda yapılan kazılarda, üst tabaka buluntuları (stratigrafik kabuk), çoğunlukla kazıya engel teşkil eden moloz yığını olarak görülür, süpürülüp atılırdı.

Aslında bu tabakada Osmanlı Dönemi seramikleri, yapı kalıntıları ve günlük yaşam nesneleri bulunmaktadır.

Bu tabakanın Osmanlı Dönemi’ni anlama açısından son derece önemli olduğu sonradan anlaşılacak ve Osmanlı Arkeolojisi adında yeni bir disiplin ortaya çıkacaktı.

Son dönem Yunanistan ve Balkan kazıları yanında, Ortadoğu’da ve Türkiye’de Osmanlı Arkeolojisi adı altında kazılar yapılmaya başlandı.

Osmanlı Arkeolojisi’nin önemli bir çalışma alanı da Filistin’de (günümüz İsrail toprakları) üzerindedir.

ABD’li Arkeolog Prof. Dr. Uzi Baram ve ekibi: “Küresel Tarihsel Arkeolojiye Katkılar” adı altında “Osmanlı İmparatorluğu'nun Tarihsel Arkeolojisi Yeni Bir Çığır Açıyor” başlığıyla Osmanlı arkeolojisini bilim dünyasına duyuruldu.[1]      


 

İsrail’de Arkeoloji ve Uzi Baram

 

ABD Massachusetts Üniversitesi'nden Antropolog Uzi Baram ve Lynda Carroll’un 2002 tarihli “A Historical Archaeology of the Ottoman Empire: Breaking New Ground“ adlı derlemesi, İsrail'de tarihsel arkeolojinin gelişimini anlatır.

Türkçe açılımıyla: “Osmanlı İmparatorluğu'nun Tarihsel Arkeolojisi:  Yeni Bir Çığır Açmak” adlı derleme (2002), Filistin’de tarihsel arkeolojinin gelişimini ele alır. Bu derlemede, orada yaşayan Yahudilerin arkeolojisi değil, 1917'ye kadar Filistin'i yöneten Osmanlı İmparatorluğu'na ait arkeolojik veriler ele alınır.  

Osmanlı İmparatorluğu, 1516'dan 1917'ye kadar Filistin'i yönetmiştir; imparatorluk kontrolünün niteliği ve Osmanlı yüzyıllarının mirası tartışmalıdır. İsrail'de arkeolojinin Osmanlı dönemini de içermesi yönündeki çeşitli çağrılardan on yıl sonra, kısmen bu tartışmaların bazılarını ele almak amacıyla, çeşitli arkeolojik projeler İsrail'de tarihsel arkeolojinin parametrelerini ortaya koymuştur. Orta Doğu'da tarihsel arkeoloji terminolojisiyle ilgili zorluklar kısaca ele alınmış ve bölgedeki tarihsel arkeolojinin Osmanlı İmparatorluğu arkeolojisi olarak tanımlanması savunulmuştur.

Bu amaçla Filistin'i bölgesel ve küresel değişim süreçleri bağlamında dört arkeolojik örnek kullanılmıştır: Tel el-Hesi, Ti'innik, Yocne'am ve Akko.


 

İsrail’deki Arkeolojik Çalışmalar ve Karşıt Eleştiri

 

İsrail'de arkeoloji, uzun süredir ulusal kimlik inşası ve tarihsel hak iddiaları (özellikle İncil dönemi) için araçsallaştırıldığından, Osmanlı dönemi gibi daha yakın tarihli İslam kültürü mirasları uzun süre göz ardı edilmiştir. Ancak, İsrail Eski Eserler İdaresi'nin son yıllardaki çalışmalarıyla Osmanlı dönemi arkeolojisine ilgi artmıştır.

Ulusal Kimlik Odaklı İsrail arkeolojisi, "demir çağı" ve "İncil arkeolojisi"ne odaklanarak, Yahudi tarihiyle doğrudan bağlantılı dönemleri (Yahuda Krallığı, İkinci Tapınak dönemi) ön plana çıkarmıştır.

Osmanlı Dönemi bu arkeolojik çalışmalarda ihmal edilmiştir.

Osmanlı dönemi, uzun süre "sömürgecilik" veya "yabancı yönetim" dönemi olarak görülüp, bilimsel kazılarda katman olarak dahi önemsenmemiştir.

Son dönem çalışmalarıyla durum değişmiştir.

Özellikle Kudüs, Yafa ve Akka gibi şehirlerde yapılan kurtarma kazılarında Osmanlı yapıları, seramikleri ve günlük yaşam kalıntıları üzerinde akademik çalışmalar artmaya başlamıştır.

İsrail’de bilim dünyası ile resmi ideoloji arasındaki bu karşıtlık, günümüz Netanyahu rejiminde daha da belirgin bir hal alır.

Soruna Antisemitizm’e yakın çevreler (Yahudi Düşmanı), oldukça ağır eleştiride bulunurlar:

Tanah’ın seçilmiş millet, vadedilmiş topraklar, Masada ve Bar Kohba gibi kahramanlık anlatıları ve öğretileri, İsrail devleti için hem övünülecek bir geçmiş hem de ortak bir ulusal ve kültürel kimlik inşası fırsatı sunmuştur. Bu fırsatların hayat geçirilmesinde temel aktörlerden biri, Kitab-ı Mukaddes arkeolojisi olmuştur.[2]

Vadedilmiş topraklar (Arz-ı Mevud), Yahudilik inancına göre Tanrı'nın Hz. İbrahim ve soyuna (İsrailoğulları) vermeyi vadettiği, Tevrat'da geçen kutsal bölgedir. Nil Nehri'nden Fırat Nehri'ne kadar uzanan, günümüzde Filistin, İsrail, Lübnan, Ürdün ve Türkiye'nin güneydoğusunu kapsayan geniş bir alanı ifade eder.

İsrail devletinin arkeolojik kazı, restorasyon ve tanıtım için tercih ettiği sitelerin, Yahudi tarihinde ve ulus kimliğinde etkili ve önemli olduğu açık bir şekilde görülmektedir.[3]

Bu konu (Osmanlı Arkeolojisi), aslında İsrail'de büyük ölçüde yok, zira arkeoloji uzun zamandır ulusal kimliği desteklemek için kullanılıyor. Örneğin, Silberman ve Small 1997), 1948 öncesi Filistin köylerinin (Kletter ve Sulimani 2016) ve sanayi alanlarının (Sasson 2019) incelenmesi dışında çok az çalışma yapılmıştır. Avrupa'da da, dini binalar ve yapılar (Silberman 2005) ve çeşitli toplama kamplarındaki Holokost'un (Shoah) maddi kalıntıları (Bernbeck 2018) araştırılmış olmasına rağmen, Orta Çağ sonrası Yahudi evlerinin arkeolojisi büyük ölçüde yok gibi görünüyor.[4]

Bazı araştırmacılar ise, İsrail’deki arkeoloji çalışmalarını siyasete bulaşmış bir olgu, Filistin topraklarının işgalini meşrulaştıran bir yöntem olarak ele almaktadır.[5]

 

Baram ve Carroll’un Osmanlı Arkeolojisi

 

İsrail Arkeolojisi’nde Osmanlı katmanları sıklıkla göz ardı ediliyor, hatta daha da kötüsü, uygun belgeleme yapılmadan mekanik yöntemlerle ortadan kaldırılıyor. Bu durum, kısmen, 1700 yılından sonraki Geç Osmanlı buluntularının İsrail yasaları uyarınca 'antik eserlere' sağlanan korumadan yararlanamamasıyla açıklanabilir, diyor Uzi Baram.

Bu ihmalin bir diğer nedeni ise bu maddi kalıntıların Arap ötekiyle, İsrail/Filistin üzerindeki rekabet halindeki ulusal iddialarla siyasi olarak ilişkilendirilmesidir.[6]

Tüm bu nedenlerin bir sonucu olarak 600 yıllık Osmanlı varlığı, Baran-Carroll derlemesine göre görmezlikten geliniyor. Klasik Arkeoloji Antik Çağ’ı yüceltirken; Yunanistan, Mısır, Mezopotamya üzerinden Tunç Çağı, Helenistik ve Roma dönemleri gibi “Altın Çağlar”a odaklanıyor. Oysa Tarihi Arkeoloji, küresel oluşumu salt Avrupa etkisine indirgemez. Kendi başına bağımsız bir dünya egemenliğinin üretim ilişkileriyle ve dünya pazarlarıyla olan etkileşimini (entanglement) inceler. Bunu yaparken geçmiş ile günümüz arasında bağlantı kurar, gündelik davranışların, tarımsal geleneklerin ve maddi kültürün toplumsal yapıdaki devamlılığını (etnoarkeoloji) araştırır.  Modern ulus-devletlerin inşa ettiği resmi “tarih “söylencelerine meydan okuyarak, etnik sınırların ve kimliklerin aslında ne kadar değişken olduğunu gösterir. 

 

Tarihin Sessiz Üreticileri

 

Baram ve Carroll’un derlemesi, sıradan insanların yaşamına odaklanır. Tarih genellikle seçkinler, devletler ve resmi belgeler tarafından yazılır. Arkeoloji ise belgelerde yer almayanların-köylülerin, kadınların, azınlıkların ve kırsal işçilerin-gerçek hikâyesini gün yüzüne çıkarır.

Kalıntılar (üretim araçları, seramikler, mimari) bu toplulukların pasif kurbanlar olmadığını, değişen dünya ekonomisine aktif uyum sağlayan direnişçi kitleler olduğunu kanıtlar.

Derlemede ayrıca 1699-1898 Osmanlı Girit’i ele alınıyor. 24 yıllık zorlu Kandiye kuşatmasının ardından, Venediklilerden alınan Girit’te yeni bir toprak rejimi uygulanıyor: Kiracı “çiftçi” sistemi ve devasa tarım arazileri. Köylü, kötü pişmiş arpa ekmeği, tuzlu zeytin, yabani otlar ve su tüketirken, et neredeyse bilinmiyor. Vergilerini ödemek için en iyi ürünlerini satıyorlar. Kaliteli buğday ekmeği ise yönetici elitlere ve kentlilere ayrılıyor.

Bu sisteme Doğu Girit’teki Vrokastro Bölgesi direniyor.

Köylüler, metochi denen mevsimlik, kuru taş evler inşa ediyor ve hasat-ekim zamanı bu evleri kullanıyorlar. Üretim merkezi konumunda metochilerden sonra en önemli yapı tahıl değirmenleridir. Bu değirmenler sadece tahıl öğütülen yerler değil, köyler arası buluşma noktasıdır. Devletin Haraç (onda bir) tarım vergisi ayni olarak bu değirmenlerde veya harman yerinde tahsil edilirdi.

En önemli üretim araçlarından biri tamamen ahşap ve taştan yapılan, hayvan gücüyle dönen zeytinyağı presleri idi. 19. yy.’da İtalya’dan gelen metal bağlantılarla, daha hızlı ve daha az emek gerektiren verimli ezme (kırma) makinalarına geçildi.

Bu maddi kalıntılar; dünya pazarlarının baskılarına, doğanın zorluklarına ve imparatorluğun vergi yüküne karşı sürekli uyum sağlayan, dinamik ve esnek bir hayatta kalma sisteminin kanıtlarıdır. Toprağın altındaki tarih bize gösteriyor ki, geçmişi şekillendiren asıl kahramanlar saraylarda değil, bu tarlalardadır.

 

Devam edecek: Osmanlı Dönemi III

 

Kaynaklar:

 

Baram, Uzi- Carroll, Lynda. 2010, Osmanlı Arkeolojisi,          Kitap Yay.

Baram, Uzi – Carroll, Lynda (Editors) – 2002, A Historical Archaeology of the Ottoman Empire Breaking New Ground (Contributions To Global Historical Archaeology), Kluwer Academic Publishers, New York; Created in the United States of America

Toprak, Bilal. (2023). İsrail’e Dönüş Miti Bağlamında Kutsal Metnin Araçsallaştırılması, Artuklu Akademi, Makale

Yahya, A. H. (2010). Heritage Appropriation in the Holy Land, Controlling the Past, Owning the Future: The Political Uses of Archaeology in the Middle East. ed. Bradley J. Parker vd., University of Arizona Press. Tucson.

Güler, Mehmet Emin. 2024,  İsrail’in Arkeoloji Disiplini Üzerinden Ulus Kimliği Oluşturma Çabası, TYB Akademi; 41: 168 -185

Kurt, Menderes. 2020, Filistin’deki İşgale Meşruiyet Üreten Bir Yöntem Olarak İsrail Arkeolojisi, Dergi Park, 35, Sayı: 1, 213 – 242

 

26.03.2026, Ünye Kent

Dipnot:

[1] Baram, Uzi – Carroll, Lynda (Editors) – 2002

[2] Toprak, 2023; 170

[3] Yahya, 2010: 143-144

[4] Güler, 2024; 168 -185

[5] Kurt, 2020; 2013

[6] Baram, 2002; 12-20

18 Mart 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi - II

 


Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi - II

 

Arşiv belgeleri her zaman tarihsel gerçekleri yansıtmaz. Çünkü arşivler daha çok onu oluşturan kesimin sübjektif görüşlerini yansıtır. Bilindiği üzere arşivler, yönetici erkin resmi tarih yazıcıları tarafından denetlenir ve gerçeklikten uzak olabilirler. Oysa toprağın altından çıkarılan günlük yaşam nesneleri objektiftir ve asla yalan söylemez.

Bu nedenle Prof. Dr. Halil İnalcık, çizmelerini giyerek bizzat sahaya inmiştir. Osmanlı’nın kabileden devlete geçtiği Bapheus (Koyunhisar) Savaşı’nın gerçekleştiği bölgeyi taramış, savaşın konumunu tam olarak saptayabilmiştir. Yapığı saha araştırmasıyla, savaşının asıl mekânını ve nasıl gerçekleştiğini belirlemiş, elindeki diğer belgelerle karşılaştırarak koyun hisar savaşını gerçek boyutlarına oturtmuştur.  

Koyunhisar’dan sonra çalışmalarını Karacahisar Kalesi kazılarına danışmanlık yaparak sürdürmüştür.

 


İnalcık ve Karacahisar Kalesi

 

İnalcık, sadece kuramsal düzeyde kalmamış, kuruluş dönemiyle ilgili stratejik noktalarda kazılar yapılmasını aktif olarak teşvik etmiştir.

Bu kapsamda, 1999 yılında başlatılan Eskişehir Karacahisar Kalesi kazılarında danışmanlık görevini üstlenerek arkeolojik verilerin tarih yazımına entegre edilmesine doğrudan katkı sağlamıştır

Halil İnalcık, Türk tarihçiliğinde yazılı belgeye dayalı klasik anlatımın dışına çıkarak, arkeolojik veriyi tarihin asli bir kaynağı haline getiren yeni ve farklı bir anlayışın öncüsü olmuştur.

Eskişehir Karacahisar Kalesi kazıları, Türkiye’de doğrudan Osmanlı dönemini araştırmaya yönelik en önemli arkeolojik çalışmalardan biri olarak kabul edilmektedir

Kaynaklarda bu kazılarda ulaşılan buluntulara dair şu bilgiler yer almaktadır:

·         Küçük Buluntular ve Seramikler: Kazılarda Osmanlı dönemine ait çeşitli küçük buluntulara ve seramiklere ulaşılmıştır.

·         Özellikle kaynaklarda yer alan görsellerde, bu kazılardan elde edilen Osmanlı dönemine ait bir lüle (toprak tütün piposu) örneği açıkça görülmektedir.

·         Maddi Kültür Verileri: Karacahisar gibi Osmanlı arkeolojisi kazıları; yazılı belgelerin eksik kaldığı konularda ekonomi, maddi kültür, askeri teçhizat, yerleşim ve nüfus gibi pek çok alana ışık tutan fiziki kanıtlar sağlamaktadır.

·         Tarihsel Kanıtlar: Prof. Dr. Halil İnalcık’ın danışmanlığında yürütülen bu çalışmalar, sadece nesnel buluntular elde etmekle kalmamış, aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemindeki stratejik yerleşim modellerini ve tarihi olayların geçtiği mekânları arkeolojik verilerle doğrulamıştır.

Karacahisar Kalesi kazılarında, kalenin sur duvarlarının yanı sıra yerleşim düzenine dair önemli mimari yapılar ve temeller gün yüzüne çıkarılmıştır. Kaynaklarda paylaşılan görsellerde, kale içerisinde birbirine bitişik nizamda inşa edilmiş çok sayıda oda ve mekândan oluşan yapı gruplarının temelleri açıkça görülmektedir.

Bu kazılar genel olarak şu yapısal ve kültürel verilere odaklanmaktadır:

·         Yerleşim Birimleri: Kaledeki sosyal yaşamı ve yerleşim modelini aydınlatan konut veya hizmet amaçlı kullanılan yapı kalıntıları.

·         Askeri Mimari: Kalenin savunma sistemine ve stratejik konumuna dair fiziki kanıtlar.

·         Maddi Kültür Kalıntıları: Yapıların yanı sıra bu mekânlarda gündelik yaşamda kullanılan seramikler ve lüle (tütün piposu) gibi küçük buluntular.

·         Bu arkeolojik veriler, Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemindeki yerleşim, nüfus ve askeri teçhizat gibi konularda, yazılı belgelerin eksik kaldığı noktaları tamamlamaktadır.

Bu kazılar, arşiv belgelerine yansıyan bilgilerin arkeolojik buluntularla desteklenmesi ve Osmanlı tarihinin maddi belgeler üzerinden yeniden yorumlanması açısından kritik bir rol oynamaktadır

Eskişehir Karacahisar Kalesi yanında Türkiye’de birçok Osmanlı kazısı projesi mevcuttur.

 

Türkiye’deki Diğer Osmanlı Kazı Projeleri

 

Türkiye'de Osmanlı dönemine ait kalıntıların incelenmesi, başlangıçta antik kent kazılarındaki üst tabakaların araştırılmasıyla başlamış, zamanla doğrudan Osmanlı odaklı projelere dönüşmüştür.

·         Harput Kalesi Kazıları: Kazıyı yürüten ekip tarafından doğrudan "Osmanlı Arkeolojisi" olarak adlandırılan bu çalışma; tarihçiler, sanat tarihçileri ve arkeologlardan oluşan disiplinlerarası bir kurul tarafından yönetilmektedir.

·         Edirne Yeni Saray (Saray-ı Cedîd-i Âmire): Edirne'de Osmanlı saray mimarisini ve yaşamını anlamaya yönelik devam eden kapsamlı kazılardır.

·         Kırklareli Demirköy Fatih Demir Dökümhanesi: Osmanlı askeri sanayisine ve teknoloji tarihine ışık tutan önemli bir endüstriyel arkeoloji projesidir.

·         İznik Çini Fırınları: Prof. Dr. Oktay Aslanapa tarafından başlatılan bu kazılar, arkeolojik yöntemlerin Osmanlı maddi kültür kalıntıları üzerine uygulandığı ilk çalışmalardan biri kabul edilir.

·         İstanbul Saraçhane Kazıları: Martin Harrison tarafından yürütülen bu kazılarda, Bizans tabakalarının yanı sıra Osmanlı İstanbul’una ait önemli buluntular ortaya çıkarılmış ve yayınlanmıştır.

·         Savaş Alanları Arkeolojisi (Gelibolu): Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi tarafından yürütülen; Conkbayırı, Anzak ve Arıburnu gibi bölgeleri kapsayan uluslararası projeler, Osmanlı askeri tarihine yeni bir boyut katmaktadır.

 

Dış Ülkelerde Osmanlı Kazı ve Araştırma Projeleri

 

Osmanlı arkeolojisi, özellikle imparatorluktan ayrılan ulus devletlerin kendi tarihlerindeki Osmanlı tabakalarını incelemeye başlamasıyla yurt dışında ivme kazanmıştır.

·         Yunanistan (Atina Agorası): Amerikalı arkeologlar tarafından yürütülen bu kazılar, prehistorik dönemden modern zamanlara kadar kesintisiz bir tabakalaşma (stratigrafi) sunması bakımından en iyi örneklerdir. Bu kazılarda bulunan Osmanlı dönemi seramikleri üzerine yapılan yayınlar, günümüzde halen bu alanda en fazla başvurulan temel kaynaklar arasında yer almaktadır. . Özellikle Alison Frantz'ın 1942 tarihli "Turkish Pottery from the Agora" adlı çalışması bu alandaki en önemli referanslardan biridir.

·         Ayrıca Mora, Mesennia ve Boeotia gibi bölgelerde geniş kapsamlı yüzey araştırmaları yürütülmüştür. Yunanistan, Osmanlı arkeolojisi ve özellikle Osmanlı seramikleri üzerine yapılan bilimsel çalışmalar açısından öncü konumdadır. Bu alandaki araştırmalar, Osmanlı dönemine ait maddi kültür kalıntılarının antik kalıntılarla birlikte tasnif edilip değerlendirildiği ilk örnekleri sunmaktadır.

·         Korint ve Kerameikos Çalışmaları: Atina Agorası'nın yanı sıra Korint (Corinth) ve Kerameikos bölgelerinde yapılan kazılarda da Osmanlı seramikleri ve lüleleri (toprak tütün pipoları) üzerine kapsamlı incelemeler yapılmıştır. Rebecca Robinson'un bu bölgelerdeki tütün pipoları üzerine yaptığı çalışmalar literatürde önemli bir yere sahiptir. Ayrıca Korint'te erken Osmanlı dönemine ait bir mezarlık da tespit edilmiştir. Bölgesel Yüzey Araştırmaları ve Yerleşim Modelleri, son yıllarda geliştirilen yeni metodolojilerle, arkeolojik seramik buluntuları arşiv kaynaklarıyla birleştirilerek değerlendirilmektedir. Bu kapsamda Mora (Morea), Mesennia, Boetia ve Argos gibi bölgelerde ve Ege adalarında (Sisam, Midilli, Kiklad Adaları) çok önemli sonuçlara ulaşılmıştır. Araştırmacı Athanasios Vionis, Orta Yunanistan'daki (Boeotia) Osmanlı köyleri üzerine yaptığı çalışmalarda seramikleri; konut dokusu ve gündelik yaşamla ilişkilendirerek incelemiştir. . Benzer şekilde Kiklad Adaları'ndaki Orta Çağ ve sonrası dönem maddi kültür varlıkları üzerine de kapsamlı araştırmalar yürütmüştür.

·         Adalar ve Diğer Bölgeler: Hector Williams tarafından Midilli'de (Mytilene) yürütülen çalışmalar, bölgedeki Osmanlı seramik varlığını aydınlatmıştır. Ayrıca Girit (Crete) ve Kıbrıs gibi adalarda da arazi kullanımı ve yerleşim modellerini anlamaya yönelik seramik odaklı araştırmalar mevcuttur. Bu çalışmaların en büyük özelliği, Osmanlı dönemini diğer kültür katlarından ayırmadan, aynı bilimsel arkeolojik yöntemlerle araştırması ve bu verileri tarihsel belgelerle entegre etmesidir.

·         Bosna Hersek (Saraybosna): Saraybosna Müzesi tarafından yürütülen çalışmalarda Uzun Hacı Mustafa Camisi, Kalın Hacı Ali Mektebi, Taşlıhan ve Firuz Bey Hamamı gibi pek çok yapı gün yüzüne çıkarılmıştır.

·         Macaristan ve Balkanlar: Budapeşte (Víziváros), Romanya (Timișoara Kalesi ve Osmanlı mezarlığı), Arnavutluk (Delvina ve Butrint Ali Paşa Kalesi) ve Kosova (Üsküp Kalesi) bölgelerinde Osmanlı izlerini araştıran kazılar mevcuttur.

·         Orta Doğu ve İsrail: İsrail’deki Tel Zeitah kazıları ve Lübnan’daki Qala’t Tibnin gibi projeler bölgedeki Osmanlı etkisini araştırmaktadır.

·         Ürdün ve Mısır: Ürdün’deki Osmanlı Hac Yolu araştırmaları ve Kahire’nin doğusunda bulunan Osmanlı lüle (tütün piposu) atölyesi kazıları dikkat çekici projelerdir.

Bu kazılar Osmanlı’nın ekonomisi, sosyal yaşamı ve yerleşim modelleri hakkında önemli bilgiler veriyor. Sadece mimari yapıları değil, aynı zamanda seramikler, lüleler, sikkeler ve askeri teçhizat gibi küçük buluntular üzerinden de bize kritik ayrıntılar sunuyor.

 

Devam edecek: Osmanlı Dönemi - III 

 

Kaynaklar:

 

Körpe, Reyhan. 2010, Tarih Araştırmalarında Yeni Bir Metot: Osmanlı Arkeolojisi, Uluslararası Prof. Dr. Halil İnalcık Tarih ve Tarihçilik Sempozyumu Bildiriler, II. Cilt, TTK. Yay. VIII. Dizi – Sayı: 32b

Körpe, Reyhan. 2022, Dünyada ve Türkiye’de Osmanlı Arkeolojisi çalışmaları ve Osmanlı Arkeolojisinin Geleceği, Çelebi Dergisi, Sayı 9, Sayfa 223-236

 

18.03.2026, Ünye Kent