20 Ocak 2026 Salı

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XIX (Son Dönem Anadolu Arkeolojisi ve Ermeniler)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XIX

(Son Dönem Anadolu Arkeolojisi ve Ermeniler)

 

Planlanmış cinayetlere kurban edilen tüm Ahparigler anısına!

 

Antik ve modern Ermeni ulusu, Hint-Avrupalı Proto-Ermeni dili konuşmacıları ve diğer Anadolu halklarından olan Luviler ile beraber, yukarı Mezopotamya menşeli Urartu ve Hurri halklarının etnik ve dilsel çözülmeleri ile başlayan bireşimine dayanarak oluştu.

MÖ 1500-500 yılları arasında Ermeni Yaylalarının tarihi: Hititler, Luviler, Proto-Ermeniler ve Ermenistan konusunda yapılan son dönem araştırmaları, yeni ve şaşırtıcı bilgiler sunmaktadır.[1]



 

Bronz Çağı’ndan Günümüze Doğu Anadolu Arkeolojisi

 

"Biz kimiz ve nereden geldik?" Bu soru, insanlık tarihinin en kadim ve en büyüleyici arayışlarından biridir.

Günümüz arkeolojik verileri ve antropolojinin sunduğu modern araçlar bizi tarihöncesine kadar götürdü. Genetik araştırmalar ve fosil kayıtlar ışığında, insanın da üyesi olduğu primat takımının evrim sürecinde, günümüzden yaklaşık 65-55 milyon yıl öncesinde (Paleosen dönemde) insanın ortaya çıktığı tespit edilmiştir.[2]

Evrimin en önemli bölgelerinden biri, Bereketli Hilal'in kuzeyinde yer alan Ermeni Yaylalarıdır. Burası sadece coğrafi bir bölge değil; insan evrimi, tarımın yayılışı ve dillerin şekillenmesi açısından tarihin akışını değiştiren bir kavşak noktasıdır.

Ermeni topluluklarının yerleştiği bu alan, Hint-Avrupa dillerinin ve kültürünün dünyaya yayıldığı "Proto-Hint-Avrupa" dünyasını şekillendirmiştir.

Yapılan son araştırmalar, bu coğrafyada yapılan DNA analizlerinin, antik dünyaya ışık tuttuğunu göstermektedir. Marc Haber liderliğindeki uluslararası bir bilim insanı ekibi (İngiltere, İspanya, İtalya ve Lübnan'dan), Ermeni genlerini analiz ederek, bazı antik DNA örnekleri de dâhil olmak üzere dünya çapındaki 78 farklı popülasyonla karşılaştırdı.[3]

Bu araştırmaya göre Ermeniler, günümüz Yakın Doğu popülasyonlarından ziyade, binlerce yıl önce yaşamış antik Avrupalı çiftçilere daha yüksek genetik yakınlık göstermektedir.

 

Ötzi ile Genetik Akrabalık ve Neolitik Avrupa Bağlantısı

 

5.300 yıl önce Alpler'de yaşamış olan ünlü "Buz Adam" Ötzi ile yapılan eşleştirmede, Ermenilerin Neolitik Avrupalılarla daha yakın bir DNA yapısına sahip olduğu anlaşılmıştır.

Ermeniler, Avrupa'yı iskân eden Neolitik çiftçilerle güçlü bir akrabalık paylaşırken, İspanya'daki La Braña örneğinde görülen Mesolitik avcı-toplayıcı gruplarla benzer bir yakınlık göstermezler. Yapılan analizler, Ermeni soyunun yaklaşık %29'unun bu antik Avrupalı çiftçi popülasyonları tarafından temsil edilen bir atadan geldiğini gösteriyor.

"Ermenilerin diğer günümüz Yakın Doğulularından daha çok Neolitik Avrupalılara genetik yakınlık gösterdiğini ve Ermeni soyunun %29'unun Neolitik Avrupalılar tarafından en iyi temsil edilen bir atadan kaynaklanabileceğini gösteriyoruz."[4]

Ermenilerin tarihlerinin başlarında kendine özgü bir kültürü benimsemeleri, onları çevrelerinden genetik olarak izole etmiştir. Günümüzde Yakın Doğu'daki diğer genetik olarak izole olmuş topluluklara genetik olarak benzemeleri, ancak diğer Yakın Doğuluların çoğuna benzememeleri, son dönemdeki karışımın bölgedeki çoğu popülasyonun genetik yapısını değiştirdiğini göstermektedir.

Bu sonuçlar, Ermenilerin (Yakın Doğu'daki genetik olarak izole edilmiş kişiler) muhtemelen Yakın Doğu'da, günümüz Yakın Doğu nüfuslarının çoğundan daha fazla Avrupa'ya yakınlık gösteren eski bir genetik manzaranın özelliklerini koruduğunu göstermektedir.

Ermenilerin genetik olarak izole edilmiş olmaları, çevrelerindeki komşularından farklı bir etnik dilsel ve dini bir grup olmalarıyla doğrudan ilişkilidir. MS. 1. yüzyılda kurulan ve MS 301'de devlet dini haline gelen ilk Hristiyanlık kolu yine Ermeni toplumunun karakteristik özelliğidir. Kendi kiliselerini (Ermeni Apostolik Kilisesi) Hristiyan dinin ilk kilisesi kabul ederler. Ayrıca, Hint-Avrupa dil ailesinin bağımsız bir kolu olarak sınıflandırılan kendi alfabeleri ve dilleri de vardır.


 

Efsane ile Bilimin Buluşması: MÖ 2492

 

Ermeni tarihçisi Movses Khorenatsi, Ermeni ulusunun kuruluşunu efsanevi patrik Hayk'ın Babil Kralı Bel'i mağlup etmesine dayandırır ve bu tarihi MÖ 2492 olarak verir.

Efsaneye göre Babil kralı Bel, Ermeni Patrik Hayk'ın halkına zulmünü dayatmaya çalıştı. Ancak gururlu Hayk, Bel'e boyun eğmeyi reddetti. Oğlu Aramaneak doğar doğmaz, Hayk ayağa kalktı ve halkını atalarının toprakları Ararad'a geri götürdü. Dağın eteğinde bir köy kurdu ve ona kendi adını verdi: "Haykashen".

Ortaçağ Ermeni tarihçisi Movses Khorenatsi (yaklaşık 410-490'lar) Ermeni ulusunun efsanevi kuruluşunu MÖ. 2492'ye tarihlendirerek böyle anlatıyor. Efsane doğrulanmamış olsa da, Ermeni ulusunun kuruluşunun tarihlendirilmesi, yakın zamanda yapılan bir genetik çalışmayla güvenilirlik kazanmış gibi görünüyor.

Uzun süre bir halk efsanesi olarak görülen bu tarih, modern genetik verilerle bire bir uyum içindedir. Ermeni soyundaki büyük popülasyon karışımı bu dönemde, yani MÖ 3000 ile 2000 yılları arasındaki Bronz Çağı'nda gerçekleşir. Atın evcilleştirilmesi, savaş arabalarının ortaya çıkışı ve ilk yazı sistemlerinin geliştiği bu teknolojik sıçrama dönemi, Ermeni etnik kimliğinin genetik temellerinin atıldığı zaman dilimiyle birebir örtüşmektedir.[5]


Antik Anadolu’dan günümüze kadar işleyen süreçte Ermeniler kadim bir halk olarak kalan ender topluluklardan biridir. Yakın Doğu'nun genetik manzarası, yüzyıllar boyunca süren büyük göçlerle sürekli yeniden şekillenmiştir. Örneğin, modern Türklerde yaklaşık 800 yıl önce Selçukluların gelişiyle başlayan %7,9 oranında bir Doğu Asya gen akışı görülür. Benzer şekilde Suriye, Filistin ve Ürdün popülasyonlarında, Arap genişlemesi sonrası yaklaşık 850 yıl önce gerçekleşen Sahra altı Afrika etkisi saptanmaktadır.

Ermeniler ise bu tür dış etkilerden uzak kalarak, bölgenin Bronz Çağı çöküşü öncesindeki genetik yapısını günümüze taşıyan bir "genetik ada" görevi görmektedir.

Bu özellikleri sayesinde Ermeniler, modern popülasyonlar arasında antik Yakın Doğu ve Anadolu sakinlerinin en berrak genetik görüntüsünü sunan temsilcilerdir.[6]

Ermeni popülasyonu dışarıya kapalı kalsa da, kendi içinde 1425–1550 yılları arasında şekillenen bir iç yapılaşma yaşamıştır. Bu tarih aralığı, siyasi tarihin biyoloji üzerindeki silinmez izini temsil eder: Osmanlı İmparatorluğu ile Safevi İmparatorluğu arasındaki savaşlar ve Ermenistan'ın Doğu ile Batı olarak ikiye bölünmesi. Bu siyasi ayrışma, Ermeni genetik yapısında bugün bile tespit edilebilen ve yaklaşık 500 yıl önce mühürlenmiş olan ince farklılıkların oluşmasına yol açmıştır.[7]


 

Ünye Ermenileri

 

1914’te Ünye kazasında 7.700 Ermeni (1.130 hane), on dört kilise ve yirmi bir eğitim kurumu bulunmaktaydı. Demir madenleriyle ünlü kaza merkezi, Khalyblerin ülkesinin eski başkenti olan antik Oinoe, bir körfezin gerisine hilal şeklinde yayılmıştı. Vaktiyle refah kaynağı olan gemi kızakları, buharlı gemilerin ortaya çıkmasıyla modern dönemde iş yapamaz oldu. Böylece Ünye’nin çoğunluğu denizci ve doğramacı olan sakinleri, 19. Yüzyılın ikinci yarısında mecburen göç ettiler. Orada kalan 120 Ermeni ailesi (700 kişi), 18. Yüzyılda inşa edilip 1835’te restore edilen Surp Minas Kilisesi’yle Mesrobyan Okulu’nun (1914’te 175 öğrenci) çevresinde toplanmışlardı.

Ozan, Yamurcan (Surp Garabed Kilisesi), Eyrubeyle, Tekedam (Surp Kevork Kilisesi), Düztarlan (Surp Haç Kilisesi), Khaçdur, Yusuflar (Surp Krikor Kilisesi), Seylen (Surp Garabed Kilisesi), Gözderen ve Manasdere olmak üzere, iç kesimlerdeki on Ermeni köyünde yaşayanlar, taş yontmacılığı, dokumacılık, fındık ve tütün tarımıyla uğraşıyorlardı.[8]   

Samsun, Bafra, Çarşamba, Ünye ve Fatsa gibi şehir merkezlerinde varlık gösteren Ermeni toplumu, kırsal alanlara da yerleşmişti. Ünye civarındaki on köy, Terme dolaylarında bulunan dört bucak ve Çarşamba kazasındaki yirmi yerleşim yerinin hemen hemen tümü 18. Yüzyılın başında Hemşin ve Sevked’den (Kalkandere) gelen sığınmacılar tarafından kurulmuştu. 1914’te buralarda kırk dokuz kiliseyle 3.254 öğrencili yetmiş dört eğitim kurumu bulunmaktaydı.[9]


Kaynaklar, Ünye’ye ve çevre ilçelere Ermeni nüfusun 18. Yüzyılın başında Hemşin ve Sevked’den (Rize-Kalkandere) geldiklerini göstermektedir. Bu tarihten önce bölgede kayıtlı bir Ermeni nüfusa rastlanmamaktadır. 19. Yüzyılın ikinci yarısında, Ünye’deki ekonomik koşullar nedeniyle bir kısım Ermeni ailesinin diğerleri gibi başka yerlere göç ettiği anlaşılmaktadır.

Yine de Kévorkian’ın belgelediği gibi, Ünye’de kalan 120 Ermeni ailesi (700 kişi) mevcuttur.

Evet, Osmanlı Barışı sona erdi!

1915 yılı gelip çattığında Ünye ve çevresinde yaşayan Ermeni nüfusa ne oldu?

Özellikle 1. Dünya Savaşı yıllarında bölgemizdeki Ermeni nüfus neler yaşadı?

O dönemin tartışmaları sürse de yaşananlar tarihin tozlu sayfalarında yavaş yavaş yerlerini almaya başladı.

Oysa çocukluk yıllarımızda büyüklerimizden dinlediğimiz dönemin acıklı öyküleri hala kulaklarımızdadır.

Sahiden ne olmuştu, neler yaşanmıştı Ünye’de?

 

19 Ocak 2007, Ünye

 

Devam Edecek: Ünye Ermenileri’nin Sonu

 

Kaynaklar:

 

Dyakonov, Igor Mikhailovich. 1968, Ermeni Halkının Tarih Öncesi Dönemi, SSR Bilimler Akademisi, Erivan Yayınevi

Huxley, Thomas H. 1862, Man’s Place In Nature, D. Appleton & Company, New York  

Haber, M. ve diğerleri. 2016, Ermenilerin Bronz Çağı'nda birden fazla popülasyonun karışımından kaynaklandığına dair genetik kanıtlar. Avrupa İnsan Genetiği Dergisi 24, 931-936 (2016).

Bournoutian, George A. 2011, Ermeni Tarihi, Aras Yay.

Hovagimyan, Hovagim. 1967, Ermeni Pontus Tarihi, Beyrut (Türkçeye çevrilmedi.)

Kévorkian, Raymond H.- Paboudjian, Paul B. 2012, 1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler, Aras Yay.

 

21.01.2026, Ünye Kent

 

Dipnot:

[1] Dyakonov, 1968; 1-14

[2] Huxley, 1863; 137-184

[3] Dr. Marc Haber, Kanser ve Genomik Bilimler Bölümü'nde Doçenttir ve Dubai Kampüsü'ndeki Sağlık Veri Bilimi Programı'nı yönetmektedir.

[4] Haber, M. 2016; 935

[5] Horenli Musa (410-490), Antik Çağ Ermeni tarihçisi ve Ermenistan Tarihi adlı eserin yazarıdır.

[6] Haber, M. 2016; 931

[7]  Bournoutian, 2011; 133

[8] Hovagimyan, 1967; 658, Akt. Kévorkian, Paboudjian. 2012; 204

[9] Kévorkian, Paboudjian. 2012; 199

14 Ocak 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVIII (Tehcir mi, Soykırım mı?)


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVIII

(Tehcir mi, Soykırım mı?)

 

 

1915 olaylarını Türk resmi tarihindeki gibi, sadece tehcir (sürgün) sözcüğüyle açıklamak mümkün değildir. Çünkü “etnik temizlik” yapıldığını iddia eden ve olayları “Soykırım” (Genocide) olarak niteleyen karşıt bir tez bulunmaktadır.

Temelden farklı iki görüş, birbirleriyle çelişen iki karşıt tarih tezi bulunmaktadır.

Üstelik bu tezler aynı Osmanlı arşivlerine dayanır.

Farklı görüşlerden biri, bölgedeki etnik temizlik modelinin ilk olarak 19. yüzyılın başlarında Müslüman nüfusa karşı uygulandığını ileri sürer.

Bu görüş, Louisville Üniversitesi'nden Amerikalı tarih profesörü Justin A. McCarthy’den gelir. Profesörün uzmanlık alanları arasında Osmanlı İmparatorluğu, Balkanlar ve Orta Doğu tarihi bulunmaktadır.


Tarihçi Justin McCarthy, 1821 Yunan Bağımsızlık Savaşı sırasında yaşananları belgeleriyle ortaya koyar. O’na göre bu savaş, homojen bir ulus-devlet yaratma amacıyla Müslüman sivil halkın toplu olarak katledildiği ve sürüldüğü ilk modern örneklerden biridir.

1821’de yaşananlar sadece askeri bir çatışma değil, aynı zamanda sivil halkı hedef alan ve bölgeyi etnik olarak "arındırmayı" amaçlayan hesaplı bir politika niteliğindedir.[1]

Dönemin İskoç tarihçisi George Finlay, bu trajediyi şu sözlerle açıklar:

"1821 Nisanı'nda 20.000 kişiye yakın bir Müslüman nüfus, Yunanistan'da dağınık olarak yaşıyordu ve tarımda çalışıyordu. Ayaklanmanın çıkmasının üzerinden daha iki ay geçmeden bunların çoğu kırımdan geçirildiler, adamlar, kadınlar, çocuklar, hiç acımadan ve sonra da hiç pişmanlık duyulmadan öldürüldüler."[2]

Bu olay, etnik-dinsel şiddeti kullanarak homojen ulus-devletler kurmanın stratejisini yaratmıştır. Bu modelin ortaya çıkışı, bölgeyi bir asır boyunca kasıp kavuracak karşılıklı mezalimler zincirindeki trajik ilk domino taşı olmuş ve daha sonraki Balkan ayaklanmaları için kanlı bir şablon oluşturmuştur.

Bu başlangıç halkasının göz ardı edilmesi, 1915'e giden sürecin ve tarihsel bağlamının eksik anlaşılmasına neden olur.[3]


 

Tehcirin Öteki Yüzü: Çarlık Rusya’sının Genişleme Politikası

 

Osmanlı-Ermeni gerilimini sadece iç dinamiklerle açıklamak, sürecin en önemli parçasını eksik bırakır. 19. ve 20. yüzyılda, bölgedeki en etkili dış aktör şüphesiz Çarlık Rusya’sıdır. Rusya'nın güneye doğru genişleme politikası, Kafkaslar ve Doğu Anadolu'daki demografik yapıyı temelden değiştirmeyi hedefliyordu. Bu strateji, Müslüman nüfusu (Türk, Kürt, Çerkez vb.) zorla topraklarından sürerek yerlerine Hristiyan nüfusu, özellikle de Ermenileri yerleştirmeye dayanıyordu. Rusya'nın, kendi emperyalist hedefleri için Osmanlı Ermenilerinin bağımsızlık arayışını bir "beşinci kol" faaliyetine dönüştürerek onları silahlandırması, isyana teşvik etmesi ve onlara sürekli destek vaadinde bulunması, bölgedeki gerilimi geri dönülmez bir noktaya taşımıştır.

Dönemin gözlemcilerinden Ivan Golovin, Rusya'nın bu ikiyüzlü politikasını şu çarpıcı sözlerle tanımlar:

"Rusya yarı maymun, yarı ayıdır. Yabancı krallıklarda Avrupa'yı maymun gibi taklit eder; ama kendi yurdunda; ayının pençeleri her yerde kendini gösterir."[4]

Bu jeopolitik boyut, yaşananları sadece yerel bir etnik çatışma olarak değil, aynı zamanda büyük güçlerin stratejik çıkarları için yürüttüğü bir vekâlet savaşı olarak da görmeyi gerektirir.


 

Kasıtlı Provokasyonlar

 

Tarihsel kaynaklarda yer alan en sarsıcı iddialardan biri, Hınçak gibi bazı radikal Ermeni devrimci komitelerinin izlediği stratejiye ilişkindir. Bu örgütlerin, büyük Avrupa devletlerinin Osmanlı'ya müdahalesini sağlamak amacıyla bilinçli bir provokasyon taktiği güttüğü belirtilmektedir. Bu stratejinin temel mantığı son derece acımasızdı: Müslüman köylerine saldırılar düzenleyerek misillemeleri kışkırtmak. Plana göre, öfkelenen Müslümanlar savunmasız Ermeni sivillere saldırdığında ortaya çıkacak vahşet tablosu, Avrupa kamuoyunu ve devletlerini "insanlık adına" bölgeye müdahale etmeye zorlayacaktı.

Bu strateji, Hınçak mensubu bir devrimcinin Amerikalı misyoner Dr. Hamlin'e anlattığı şu sözlerde açıkça görülmektedir:

"Hınçak çeteleri fırsat bulunca Türklerle Kürtleri öldürecekler, onların köylerini ateşe verecekler ve sonra dağlara kaçacaklardır. Öfke içinde kalan Müslümanlar ayağa kalkacak, savunmasız Ermenilerin üzerine çullanacak ve onları öylesine bir vahşetle kırımdan geçirecektir ki, sonuçta Rusya, insanlık ve Hristiyan uygarlığı adına, işe karışacaktır."[5]

Bu stratejinin varlığı, olayları analiz ederken failliğin tek bir merkezde toplanamayacağını, aksine birden fazla aktörün trajediyi derinleştiren kararlar aldığını hesaba katmamızı zorunlu kılar.

 

Yeniden "Tehcir" Kelimesi Üzerine

 

"Tehcir" kelimesi, 1915 olaylarıyla özdeşleşmiş olsa da hukuki ve tarihsel kökeni daha eskiye dayanır. Osmanlı hukukunda tehcir, bir topluluğu ülke dışına sürmeyi (deport) değil, devletin egemenliği altındaki topraklar içinde bir yerden başka bir yere zorunlu olarak göç ettirmeyi ifade eder.

Daha da şaşırtıcı olan, bu uygulamanın Osmanlı tarihi boyunca en çok Türk topluluklarına uygulandığıdır. İkinci sırayı Kürtler alır.

Osmanlı döneminde Ermeniler arasındaki ilk kitlesel zorunlu göç hareketinin bizzat Ermeniler arasındaki bir anlaşmazlıktan kaynaklanır. 19. yüzyılda, misyonerlik faaliyetleri sonucu Katolikliği benimseyen Ermeniler, bağlı oldukları ana Gregoryen Kilisesi'nin yoğun baskı ve takibatına maruz kaldı. Bu süreç, bizzat Ermeni Patriği'nin Katolikliği seçenlerin isimlerini içeren bir listeyi Bâbıâli'ye (Osmanlı hükümetine) sunarak bu kişilerin sürgüne gönderilmesini talep etmesiyle sonuçlandı. Bu olay, zorunlu göç ettirme politikasının sadece devletin azınlıklara yönelik bir aracı olmadığını, aynı zamanda bizzat cemaatlerin kendi içlerindeki iktidar mücadelelerinde dahi başvurabildikleri bir yöntem olduğunu göstererek, failliğin karmaşıklığını bir kez daha ortaya koymaktadır.

 

Osmanlı Arşivleri Üzerinden İki Zıt Görüş

 

Günümüzde dahi tartışma, tek bir anlatıya sıkıştırılamayacak kadar canlıdır ve ilginç bir şekilde, zıt görüşleri savunan tarihçiler sıklıkla aynı Osmanlı arşiv belgelerine dayanmaktadır. Bu durum, tarihin nasıl yorumlandığına dair çarpıcı bir örnek sunar.

Justin McCarthy gibi tarihçiler, olayları Birinci Dünya Savaşı'nın zorlu koşulları, yaygın isyanlar, kaynak yetersizliği, salgın hastalıklar ve karşılıklı katliamların yol açtığı trajik bir sonuç olarak değerlendirir. McCarthy, aynı dönemde milyonlarca Müslümanın da benzer şekilde hayatını kaybettiğini ve sürgüne uğradığını vurgulayarak acının tek taraflı olmadığını savunur.


Taner Akçam
gibi tarihçiler, yine Osmanlı belgelerine dayanarak, tehcirin İttihat ve Terakki yönetimi tarafından Anadolu'yu etnik olarak homojenleştirmek amacıyla merkezi olarak planlanmış, organize edilmiş ve sistemli bir şekilde uygulanmış bir politika olduğunu ileri sürer. Akçam'a göre yaşananlar, savaş koşullarının yarattığı kaotik bir sonuç değil, bilinçli bir devlet politikasıdır.

Bu iki farklı akademik bakış açısının aynı arşivlerden doğmasının temel nedeni, belgelerin farklı katmanlara işaret etmesidir. Osmanlı arşivleri hem tehcir edilenlerin korunmasına yönelik üst düzey emirleri (McCarthy'nin perspektifini destekleyebilecek) hem de organize katliamları detaylandıran vilayet düzeyindeki telgrafları ve Divan-ı Harb-i Örfi zabıtlarını (Akçam'ın tezinin merkezinde yer alan) içerir.

Dolayısıyla tarihsel tartışmanın özü, yaşanan vahşetin savaş kaosunda trajik bir kontrol kaybı mı, yoksa merkezi olarak yönetilen ve niyet edilen bir sonuç mu olduğunda düğümlenmektedir.

Dönemin kendi içindeki ahlaki çatışmayı en iyi yansıtan anlardan biri, Akçam'ın aktardığı Yozgat Müftüsü Abdullahzade Mehmed'in mahkemedeki ifadesidir:

"[Kaymakam Kemal Bey] bir gün; ‘Müftü Efendi’, dedi bana, ‘neden bu kadar üzgünsünüz, siz Hükümet’ten daha mı merhametlisiniz?’ Ben de onu – ‘Hayır, üzgün değilim, ancak Allah’ın gazabından korkarım’, diye cevapladım."[6]

 

Tarihi Anlamak: Ortak Acıdan Ortak Anlayışa

 

Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş dönemi, sınırları içinde yaşayan Türk, Ermeni, Kürt, Rum, Arap ve diğer tüm halklar için büyük acıların, kayıpların ve felaketlerin yaşandığı bir dönemdi. Tartışılan konu, tarihin ne kadar karmaşık olduğunu ve olayları tek bir "doğru" anlatıya sığdırmanın imkânsızlığını göstermektedir. Basit suçlamalar ve sloganlar yerine, bu çok katmanlı, çok aktörlü ve acı dolu geçmişi anlama çabası, bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeydir.

Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

"Tarihin ortak bir acılar yumağı olduğu bu topraklarda, gelecekte ortak bir anlayış mirası inşa etmek mümkün müdür?"

 

Devam Edecek: Son Dönem Anadolu Arkeolojisi ve Ermeniler

 

Kaynaklar:

 

McCarthy. Justin. 2015, Ölüm ve Sürgün (1821 - 1922), Türk Tarih Kurumu

Finlay, George. 1861, History Of The Revolution, Vol. 1, W. Blackwood & Sons Press, London

Golovin, Ivan, 18854, The Nations Of Russia And Turkey And Their Destiny, London, Trubner & Co. New York, John Wiley.

Hamlin, Cyrus. 1878, Among the Turks, Robert Carter & Bros. Press, New York

Hamlin, Cyrus. 2014, Among the Turks, Boğaziçi Üniversitesi Yay. İstanbul

Akçam, Taner, 1991, Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu, İletişim Yayınları

Akçam, Taner, 2015, 1915 Yazıları. 3. Baskı, İletişim Yay.

Akçam, Taner, 2020, ‘Ermeni Meselesi Hallolunmuştur’, 8. Baskı. İletişim Yay.

Akçam, Taner, 2021, Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması, Sessizlik, İnkâr ve Asimilasyon, 3. Baskı, İletişim Yay.

14.01.2026, Ünye Kent




Dipnot:

[1] McCarthy, 2015; 355

[2] Finlay, 1861; 348

[3] McCarthy, 2015; 360

[4] Golovin, 1854

[5] Hamlin, 1878; 95

[6] Akçam, 1991; 92


7 Ocak 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVII (Osmanlı’da Tehcir Uygulaması)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVII

(Osmanlı’da Tehcir Uygulaması)

 

 

Tehcir, bir topluluğu yaşadığı yerden göç ettirmektir. Göçe sebep olma yahut sürme anlamına da gelir. Osmanlı devletinin özellikle son dönemlerinde başvurduğu ve dünya hukuk literatürüne soktuğu bir kavramdır. Osmanlı Devlet Hukukunda kökenini Kur'an'dan aldığı ve Haşr Suresi 11 Ayet'ine dayandığı ileri sürülür.

Tehcir yahut sürgün olayı, Osmanlıların dışında diğer imparatorluklarda da görülen bir iskân ve cezalandırma yöntemi olup yurt toprakları içinde yapılan bir uygulamadır. Asla yurt dışına sürmeyi (deport) içermez.

 

Osmanlı’da Tehcir Uygulaması

 

  24 Nisan 1915’te Ermeni toplulukları için çıkarılan kanununa kadar Osmanlılarda tehcir kelimenin fazla bir kullanım alanı yoktur. Kitlesel sevk ve nakilleri tanımlamak için daha çok sürgün tabirine yer verilmiştir. Bireysel cezalandırmaları ifade etmek üzere nefy ve iclâ gibi kelimeler kullanılmıştır.

Osmanlı idaresinde Ermenilerle ilgili meseleler, özellikle XVIII. yüzyılda yoğunluk kazanan misyonerlik faaliyetleri neticesinde ortaya çıkmıştır. Katolik ve Protestan misyonerlerinin etkin çalışmaları sonucu ana kilisenin parçalanmasına giden yol sancılı geçmiş, bu süreçte mezhep değiştirenler karşılarında devletten ziyade eski kiliselerini bulmuş ve onların ağır yaptırımlarıyla karşılaşmıştır. Zamanla sayıları artan, ancak resmen tanınmayan Katolik Ermeniler’in ana kilisenin takibatına mâruz kalmaları, aforoz edilmeleri ve nihayet patrik tarafından hazırlanan, Katolik olanları içeren bir listenin Bâbıâli’ye verilmesi ve bunların sürgüne gönderilmesinin istenmesi üzerine XIX. yüzyılda Ermeniler arasında ilk kitlesel göç hareketi yaşanmıştır.[1]

 




Tehcir mi Soykırım mı?

 

1915 tarihinde yaşanan Ermeni Olayları, Türk resmi tarihinde karşılığını “Tehcir” olarak bulurken, o tarihten bu yana Batı’da “Soykırım” olarak görülmüştür.

Çünkü Batı’ya göre Ermeni Tehcirinin merkezinde "İnsanlığa Karşı Suçlar" kavramı yatıyor.

"İnsanlığa Karşı Suçlar" kavramı için 1915 Olayları bir Milat’tır.

Uluslararası hukukun temel taşlarından biri olan "İnsanlığa Karşı Suçlar", aslında Osmanlı’nın 1915 Ermeni Olaylarına bakılarak keşfedilmiş bir kavramdır.

Bu kavram, hukuki bir terim olarak ilk kez 24 Mayıs 1915'te kullanıldı.

Müttefik Devletler (İngiltere, Fransa ve Rusya), Osmanlı İmparatorluğu'ndaki 1915 olaylarına tepki olarak ortak bir bildiri yayınladı.

Bu metinde Osmanlı hükümetinin ve olaylara karışan yetkililerinin kişisel olarak “Ermeni Katliamları”ndan sorumlu tutulacağı ilan ediyor. Sèvres Antlaşması ve benzeri girişimlerin topladığı belgelerle bu suçtan malum kişilerin yargılanmasına zemin hazırlıyordu.

Böylece, İnsanlığa Karşı Suçlar kavramı uluslararası ceza hukukunda ilk kez yer alıyor ve İnsanlık Tarihi’nde bir dönüm noktası olarak kabul ediliyordu.

Tartışmanın en somut ve en çelişkili noktalarından biri, dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa'ya atfedilen ve imha emirleri içerdiği iddia edilen telgraflardır.

1915 Olaylarının bir tehcir olmadığı, Osmanlı Devletinin sistemli ve planlı bir biçimde Ermenileri katletme, yok etme politikası (jenosit, soykırım) olduğu ileri sürülmektedir.

Her soykırım şiddeti vakasının itaat ettiği ve onu eşsiz kılan bir iç mantık vardır. Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Ermeni halkının fiziksel imhasının da ayırt edici bir özelliği vardır: [Bu fiziksel imha] Jön Türklerin nihai hedefi olan Türk ulus-devletinin kurulması için gerekli bir koşul olarak düşünülmüştür. Bir başka deyişle bu iki olgu birbiriyle ayrışmaz bir şekilde bağlantılıdır: Birini es geçerek diğerini anlayamayız.[2]

“Soykırım” suçunu tanımlayan sözleşme, “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” adıyla, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 9 Aralık 1948’de onaylandı.

İngiliz Avukat ve İnsan Hakları Savunucusu Benjamin Whitaker, 1982’de BM İnsan Hakları Komisyonu için bir rapor hazırladı. Günümüzde adı “İnsan Hakları Konseyi” olan bu kuruşun bir alt komisyonuna hazırladığı raporda, Ermeni Soykırımı'nı 20. yüzyılın ilk soykırımı olarak tanımladı.[3]

Whitaker Raporu, Birleşmiş Milletler nezdinde “Ermeni Soykırımı”nın zımnen tanınması yolunda atılmış en önemli adımlardan biri oldu. Nitekim Almanya, Arjantin, Belçika, Fransa, Hollanda, İsviçre, İtalya, Kanada, Kıbrıs Rum Kesimi, Litvanya, Lübnan, Polonya, Rusya, Slovakya, Şili, Uruguay, Vatikan, Venezuela ve Yunanistan peş peşe “Ermeni Soykırımı”nı tanıdılar.  

 

"Ermeni Meselesi"

 

Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde yaşanan "Ermeni Meselesi", tarihin en tartışmalı ve duygusal konularından biri olarak bilinir.

Bu konu, derin acılar, ulusal çekişmeler ve bir asrı aşan siyasi tartışmalarla yüklüdür.

Amacımız, konuyu içeren argümanların tamamını inceleyerek, sorunun kaynağına inmek değildir. “Kim haklı?” gibi çoklukla kullanılan manşet ve sloganlar üzerinden bir sonuca varmak da değildir.

Ancak kullanılan temel iddialar ve kanıtlar ölçeğinde yaşanan tarihi süreci anlamaya yönelik bir çabanın içindeyiz. Tarihi belgelere ve arkeolojik verilere dayanarak tehcir konusuna farklı bir açıdan bakmayı tercih ediyoruz.

 

Tarihi Anlamak

 

Olaylar bir iç güvenlik meselesi miydi? Soykırım teorisyenleri bu konudan hiç bahsetmez. Türk tezi, olayları savaş koşullarında devletin bekasına yönelik yaygın bir isyanı bastırmaya çalışan Osmanlı hükümetinin meşru bir iç güvenlik operasyonu olarak görür. Bu perspektifte, yaşananlar uluslararası bir suç değil, bir devletin kendi topraklarındaki ayrılıkçı ve silahlı isyanlara karşı aldığı askeri ve idari tedbirlerdir. Dolayısıyla, "insanlığa karşı suç" gibi dış bir hukuki kavramın bu olaylara uygulanması reddedilir.

Soykırım suçlaması, egemen bir devletin meşru müdafaa eylemine anakronik ve dışarıdan dayatılmış bir etikettir. Olayların hukuki anlamda nasıl adlandırılacağı önemli değildir. Önemli olan bu olayların hangi ahlaki, siyasi ve tarihi bağlamda ele alınacağıdır.

Savaştan yenik çıkan Osmanlı devleti, zaten firarda bulunan İttihatçıları Tehcir’den sorumlu tutmuş ve yargılayarak konumlarından dolayı idama mahkûm etmiştir.

Üstelik bu mahkemelerde, iddiaların en önemlilerinden biri olan, dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa'ya atfedilen ve imha emirleri içerdiği iddia edilen telgraflar çürütülmüştür.

Aram Andonian adlı bir Ermeni tarafından ortaya çıkarılan bu belgelerin "kaba sahtekârlık" olduğu ortaya çıkmıştır. Bu iddiayı güçlendiren en önemli noktalardan biri, savaş sonrası Malta'ya sürgün edilen Osmanlı yetkililerine karşı "delil bulmak için umutsuz bir arayışa giren" İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın, bu Andonian belgelerini araştırmasına rağmen, sanıklara karşı hiçbir zaman kullanmamış olmasıdır. Bu durum, İngilizlerin dahi belgelerin sahte olduğunu bildiğini güçlü bir şekilde ima etmektedir.[4]

Öte yandan Talat Paşa'yı Berlin'de öldüren Soğomon Tehliryan'ın 1921'deki duruşmasında bu belgeler, "Talât'ın Ermenileri yok etmeye yönelik resmi emirlerini ifşa eden olağanüstü belgeler” olarak kullanılmıştır.

 

Osmanlı Mahkemeleri Kendi Yetkililerini Neden Yargıladı?

 

Savaşın ardından İstanbul'da Müttefik işgali altında kurulan Osmanlı Askeri Mahkemeleri (Divan-ı Harb-i Örfi), kendi subaylarını ve bürokratlarını yargılamıştır.

Bu mahkemeler, Osmanlı resmi belgelerini ve tanıklıkları kullanarak, İttihat ve Terakki liderlerinin imha politikasını kanıtlamıştır. Talât, Enver ve Cemal Paşalar gibi ana sorumlular, yurtdışına kaçtıkları için gıyaplarında idama mahkûm edilmiştir.

Müttefiklere göre bu mahkemeler, savaş suçlularını ve tehcir sırasında yaşanan katliamların sorumlularını yargılamak üzere kurulmuştur. "İnsanlığa karşı işlenmiş suçlar"dan dolayı yargılanmaktadırlar. Müttefikler, suçluları yargılama niyetini gösteren Sèvres Antlaşması'ndaki gibi uluslararası baskıyı bir kanıt olarak sunar. Antlaşma, bu mahkemelerin sadece bir iç siyasi hesaplaşma olmadığını, aynı zamanda uluslararası bir adalet talebine yanıt olduğunu gösterir.[5]

Farklı bir görüşe göre ise bu mahkemeler, adalet arayışından çok, savaş sonrası iktidara gelen Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın, siyasi rakipleri olan İttihat ve Terakki Fırkası'nı ve liderlerini yok etmeyi amaçlayan siyasi bir araçtı. Müttefik baskısı altında kurulan bu mahkemeler, adil yargılama ilkelerini ihlal etmiştir ve mahkûmiyetler "sahte kanıtlara" dayandırılmıştır. Amaç, savaşın sorumluluğunu birkaç kişiye yükleyerek yeni yönetimin kendini aklamasıdır.

 

Devam edecek: Tehcir mi, Soykırım mı?

 

 

Kaynaklar

 

Whitaker, Benjamin. (1985), Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sorunu Üzerine. Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu. 1986'da Gözden Geçirildi. BM Belgesi E/CN.4/Sub.2/1985/6.

Dadrian, Vahakn N. 2005, Türk Kaynaklarında Ermeni Soykırımı, Belge Yay.

Dadrian, Vahakn N. 2003, The History of the Armenian Genocide, Ethnic Conflict from the Balkans to Anatolia to the Caucasus Paperback, Berghahn Books

Dadrian, Vahakn N. 2020,Ermeni Soykırımının İnkârında Anahtar Unsurlar / Toplu Makaleler 4, Belge Yay.

Kévorkian, Raymond H. 2015, Ermeni Soykırımı, 2. Baskı, İletişim Yay.

Center for Strategic Research – 2005, Stratejik Araştırma Merkezi, Ermeni İddiaları ve Tarihsel Gerçekler, Sorular-Cevaplar, Ankara

 

07.01.2026, Ünye Kent


Dipnot:

[1] İslam Ansiklopedisi, c. 40, s. 319

[2] Kévorkian, 2015;

[3] Whitaker, 1985

[4] Bu hukuki başarısızlığın yanı sıra olayların siyasi bir boyutu vardır. İngilizler, Kemalist hükümet tarafından rehin alınan İngiliz subaylarını kurtarmak amacıyla bir esir takası yapar ve Malta tutuklularını serbest bırakmak zorunda kalır.

[5] Sèvres Antlaşması, Madde 230: " Türk Hükümeti, 1 Ağustos 1914'te Türk İmparatorluğu'nun bir parçası olan topraklarda savaş halinin devam ettiği süre boyunca işlenen katliamlardan sorumlu olan ve Müttefik Devletler tarafından teslim edilmesi talep edilebilecek kişileri Müttefik Devletlere teslim etmeyi taahhüt eder."