29 Temmuz 2026 Çarşamba

Assos Kazıları

 


Assos Kazıları

 

Arkeoloji bilimi adına Anadolu’da ilk resmi kazı Assos’ta gerçekleşti.

1881 yılında J.T. Clarke ve F.H. Bacon adlı iki genç mimar, yanlarına aldıkları 500 dolarlık mütevazı bir birikim ve "Dorian" adını verdikleri bir yelkenliyle İngiltere’den yola çıktı.  26 yaşlarındaki bu iki genç, Assos’ta ilk bilimsel çalışmayı başlattı: kentin surları, agorası ve Athena Tapınağı gibi önemli yapıları ortaya çıkardı.

Assos'ta (Behramkale) ilk sistemli kazı 1881-1883 yıllarında J. T. Clarke ve F. H. Bacon önderliğindeki Amerikan Arkeoloji Enstitüsü tarafından yapılmasının ardından uzun bir ara verildi. İkinci dönem, 1981'de Prof. Dr. Ümit Serdaroğlu ile başlayıp 2005'e kadar sürdü. Üçüncü ve son dönem kazıları 2006'da Prof. Dr. Nurettin Arslan başkanlığında başladı ve halen sürmektedir.




 

Assos'ta Arkeolojik Araştırmaların Tarihçesi

 

Modern arkeolojinin en romantik ve öncü hikâyesi 1881 yılında bir yelkenliyle başlar. “Amerikan Kazıları” adıyla Assos’ta başlayan kazıların kahramanı J.T. Clarke ve F.H. Bacon adlı iki genç mimardır. Yanlarına aldıkları 500 dolarlık mütevazı bir birikim ve "Dorian" adını verdikleri bir yelkenliyle İngiltere’den yola çıkarlar. Bu macera, Osmanlı topraklarındaki ilk resmi Amerikan kazısı olma özelliğini taşır.


Koldewey
’in çektiği 1902 tarihli fotoğrafta yer alan eski kazı atmosferi, arkeolojinin o dönemdeki tutkulu ruhunu yansıtır. Başlangıçta 500 dolarla yola çıkan ekip, zamanla Boston Güzel Sanatlar Müzesi ve çeşitli enstitülerin desteğiyle 19.121 dolarlık bir bütçeye ulaşmış; bu da çalışmanın maceraperestlikten profesyonel bilimsel bir modele evrilmesini sağlamıştır. Hatta o dönemde bölgeyi ziyaret eden Alman define avcısı Schliemann’ın "buradan önemli bir şey çıkmaz" şeklindeki kuşkucu tavrına rağmen, bu ekip Athena Tapınağı’nın frizlerini dünyaya tanıtmayı başarmıştır.

1879 yılında kurulan Amerikan Arkeoloji Enstitüsü, J. T. Clarke ve F. H. Bacon’u dor mimarisini araştırmak üzere Ege kıyılarına göndermişti.[1]

Joseph Thacher Clarke 13 Ocak 1856'da Boston'da bir doktorun oğlu olarak doğdu. Babası 12 yaşındayken öldü ve annesi onu eğitim için Almanya'ya götürdü; burada Dresden'de okula gitti. 16 yaşında Boston'a döndü. Münih'teki Politeknik Okulu'nda mimarlık okudu ve sanat tarihçisi Franz Reber'den ilham alarak antik Yunan mimarisine ilgi duydu. 1876'da mimar olarak çalışmak üzere Boston'a döndü. 1878'de Boston Mimarlar Derneği'nden Yunanistan ve Küçük Asya'daki Dorik binaları incelemek için bir seyahat bursu kurdu. Başka bir genç Amerikalı mimar F. H. Bacon ile birlikte Clarke, Londra'dan Hollanda, Ren, Tuna ve Karadeniz üzerinden Ege Denizi'ne yelken açtı.[2]

Francis Henry Bacon (1856-1940), 1881-1883 yılları arasında Assos'ta çalışmış, detaylı çizimler yapmış ve 1921'de ünlü "Investigations at Assos" kitabını yayımlamıştır. 1856 yılında Massachusetts'te doğan Bacon, 1876 yılında Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden (MIT) mimar olarak mezun oldu. Arkeolojiye duyduğu büyük tutku, onu arkadaşı Joseph Thacher Clarke ile birlikte Ege'yi gezmeye ve 1881 yılında America Arkeoloji Enstitüsü (AIA) adına Assos'ta ilk büyük kazı çalışmasını başlatmaya itti. Assos'taki çalışmaları sırasında çektiği fotoğraflar, yaptığı haritalar ve mimari çizimler, arkeoloji dünyasında çizim standartlarını belirledi. Bacon, Assos kazılarının tamamlanmasının ardından Amerika'ya dönerek başarılı bir iç mimar ve tasarımcı olarak kariyerine devam etti. Ancak hayatı boyunca Türkiye'yi ve antik kalıntıları unutamadı. Son yıllarında Türkiye'ye geri dönen Bacon, eşiyle birlikte Çanakkale Boğazı'na bakan bir evde yaşamını yitirdi.

Clarke ve Bacon’un daveti üzerine 1 Nisan 1882 tarihinde Assos’a gelen Alman mimar ve arkeolog R. Koldewey de kazıda görev alır. Münih ve Viyana’da mimarlık, arkeoloji ve sanat tarihi eğitimi almış olan Koldewey bu iki arkadaşını çok geride bırakarak 20. yy’ın en ünlü arkeologları arasında yer almayı başarmıştır (Ceram 1949: 378-379). Bacon’ın “Koldewey’i insan tanıdıkça daha çok seviyor, Clarke ve bana uygun bir adam” diye tanımladığı 27 yaşındaki bu Alman arkeolog sayesinde daha düzenli ve programlı çalışmak mümkün olmuştur.[3] (Ceram 1949:379; Andreia 1952: 22).

Robert Koldewey (1855–1925), antik Babil kazıları ve Anadolu'daki bilimsel mimari araştırmalarıyla tanınan öncü bir Alman mimar ve arkeologdur. Assos, Lesbos (Midilli), Neandreia ve Zincirli gibi merkezlerde erken dönem arkeolojik ve mimari incelemeler yaptı.

 

Clarke ve Bacon’ın Assos Çalışmaları

 

Sultan II. Mahmut tarafından 1835 yılında Athena Tapınağı’na ait kabartmalı bloklar Fransızlara hediye olarak verilmiştir. Raoul-Rochette İstanbul’da gerekli hazırlıkları tamamlayarak 1838 yılında Assos’taki mimari parçaları Paris’e götürmüştür. 1878 yılında yirmi bir yaşındaki J. T. Clarke ve ona çizimlerde yardım edecek olan arkadaşı F. H. Bacon, Yunanistan ve Türkiye’deki Dor mimarisi üzerinde bir çalışma yapmaya karar verirler. Boston Mimarlar Derneği’nin verdiği küçük bir avans ve her birinin biriktirdiği beş yüzer doları vardır. İngiltere’de ellerindeki paranın projeyi gerçekleştirmek için yeterli olmadığını düşünürler. Yolculuğu daha ucuza getirmek ve aynı zamanda konaklamak için Dorian adını verdikleri bir yelkenli tekne alarak İngiltere’den yolculuğa çıkarlar. Manş Denizi, Ren Nehri, Tuna Nehri, İstanbul ve Çanakkale Boğazı’ndan sonra 1879 yılında Assos’u ziyaret ederler. Ülkelerine dönüşte yirmi sayfalık raporu Amerikan Arkeoloji Enstitüsü başkanı E. Norton’a sunarlar ve onu Assos’ta kazı yapmak için ikna ederler.[4]

Amerikan Arkeoloji Enstitüsü’nün İtalya ve Yunanistan gibi ülkeler yerine Osmanlı topraklarındaki bir antik kenti seçmesinin bir nedeni de Osmanlı Devleti yasalarının daha uygun olmasıdır. E. Norton’a göre Yunanistan’dan antik eserleri çıkarmak mümkün değildir. Buna karşın Türkiye’den her şeyi çıkartmak doğru ilişkilerle mümkündür. O yıllardaki yasaya göre bulunan eserler kazı yapan, arazi sahibi ve Osmanlı Devleti arasında üçe bölünmekteydi.[5]

Clarke ve Bacon’un daveti üzerine 1 Nisan 1882 tarihinde Assos’a gelen Alman mimar ve arkeolog R. Koldewey de kazıda görev alır. Münih ve Viyana’da mimarlık, arkeoloji ve sanat tarihi eğitimi almış olan Koldewey bu iki arkadaşını çok geride bırakarak 20. yy’ın en ünlü arkeologları arasında yer almayı başarmıştır. Bacon’ın “Koldewey’i insan tanıdıkça daha çok seviyor, Clarke ve bana uygun bir adam” diye tanımladığı 27 yaşındaki bu Alman arkeolog sayesinde daha düzenli ve programlı çalışmak mümkün olmuştur.[6]

1881 yılında Clarke başkanlığında başlatılan arkeolojik kazılar, 1883 yılı baharına kadar devam etmiştir. Yüz yıl sonra (1981) Ü. Serdaroğlu’nun başlattığı kazılar 2005 yılına kadar kesintisiz devam etmiştir.


 

Assos’ta Yüz Yıllık Yalnızlık

 

Prof. Dr. Ümit Serdaroğlu Dönemi (1981-2005): Yaklaşık yüz yıllık aradan sonra kazıları yeniden başlatan isimdir. Bu dönemde tiyatro, nekropol (mezarlık alanı) ve surlarda büyük çaplı kazı ve restorasyon çalışmaları gerçekleştirildi.[7]

Prof. Dr. Nurettin Arslan Dönemi (2006-Günümüz): Kazılar Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) adına sürdürülmektedir. Kentin yerleşim dokusu, Kuzey Stoa alanı ve günlük yaşam alanları incelenip restore edilmektedir.

2006 yılından sonraki üçüncü dönemde antik kentteki tekil yapılardan çok, kenti bir bütün olarak anlamaya yönelik araştırmalara öncelik verilmiştir.[8]

Bu amaç doğrultusunda Assos’ta farklı disiplinlerden oluşan araştırma grupları çalışmalarını sürdürmektedir. 2024 yılı ve sonrası N. Arslan, kentin ticari ve siyasi faaliyetlerinin icra edildiği agoranın kullanım evrelerini araştırmaktadır. Yapılan kazılarda agorayı çevreleyen binaların Erken Hellenistik Çağ’dan Bizans Çağı’na kadar devam eden uzun bir imar faaliyetinin ürünü olduğu tespit edilmiştir. Söz konusu araştırmalarda Agora ve onun güneyindeki yamaca yaslanmış tiyatronun da MÖ 4. yüzyılın sonlarındaki bir yapı programında inşa edildiği belirlenmiştir.[9]


Assos’ta gezginlerin en çok dikkatlerini çeken yapı, kabartmalarını tanımlamakta zorlandıkları Athena Tapınağı’dır. Clarke ve Bacon’ın çıktığı arkeolojik serüvenin de en önemli nedenidir.

 

Devam edecek: Asos’ta Athena Tapınağı, Agora ve Tiyatro  

 

29.07.2026, Ünye Kent

 

Kaynaklar:

 

Clarke, Joseph Thacher (2025), A Doric Shaft And Base Found At Assos, Myrina Yay.

Bacon, Francis Henry (1921), Investigations at Assos, America Arc. Inst.

Allen, Susan Heuck (2002), “Doğudaki Amerikalılar”: Francis Henry Bacon, Joseph Thacher Clarke ve Assos'taki AIA. Boston 2002

Arslan, Nurettin (2010), Troas Bölgesi’ndeki Taşın Hayat Verdiği Kent Assos: 1881-2009 Yılları Arasındaki Kazılara Genel Bakış, Colloquium Anatolicum IX 2010

Arslan, Nurettin (2014), Assos Taşın Hayat Verdiği Kent, Homer Yay.

Serdaroğlu, Ümit (1996), Assos Behramkale, Arkeoloji ve Sanat Yay.

 

Dipnot:

[1] Clarke 1882; Clarke 1898; Clarke-Bacon-Koldewey 1902; Allen 2002, 63-92.

[2] Allen 2002, s. 63–92.

[3] Ceram 1949:379; Andreia 1952: 22

[4] Arslan, 2010; 114-115

[5] Dyson, 1998; 68, Allen, 2002; 67

[6] Arslan 2010; 114-116

[7] Serdaroğlu 1983, 81-182; Serdaroğlu 1992, 43-51.

[8] Arslan 2010, 13-139; Arslan 2012, 231-247; Arslan-Rheidt, 2013, 195-246; Arslan-Mohr-Rheidt 2016.

[9] Arslan-Eren 2012, 273-286; Arslan 2016, 85-116; Arslan 2019, 139-161.

22 Temmuz 2026 Çarşamba

Assos

 


Assos

 

2026 Yaz tatiline erken başladık. Mayıs’ın son haftasına girmeden Antalya’daydık. Haziran’ın sonuna doğru (20 Haziran) Laodikeia ve Hierapolis’i gezdik. 21 Haziran’da İzmir’deydik. Oradan Bergama’ya geçtik. Bergama Müzesi, Pergamon Antik Kenti ve Asklepion’u gördük. Aynı gün, 22 Haziran’da Çanakkale’ye geçtik.

Şehitlikleri ziyaret ettikten sonra Çanakkale’den ayrıldık. Troia Antik Kenti ve Müzesi’ni gördük.

Gün batımına doğru Assos’ta olmayı planladık.  

Assos’a vardığımızda güneş batmak üzereydi ve Antik Kent’in gişeleri kapanmıştı.

Bunca yolu Assos için gelmiştik ve en güzel saatinde Assos kapalıydı.

Behramkale’ye tırmandık. Midilli’ye doğru gün batımını görüntüledik.


Uzak diyarlardan bir yelkenliyle gelip 150 yıl önce Assos’ta ilk kazıyı başlatan J.T. Clarke ve F.H. Bacon kadar şanslı değildik.

Ancak bu kadarıyla yetinecektik…


 

O an bir mucize gerçekleşti. Gişe görevlilerinden biri, görev yerine döndü. Yarım saatlik bir işi vardı. Bize ancak o kadarlık izin verebilirdi ve o süre bizim için gerçek bir fırsattı.

(Yine de bize yol gösteren yaşlı amcaya ve akropoldeki Hüdavendigar Camii’ne minnettarız!)


 

İşte Assos’tayız!

 

Ege Denizi’nin kuzey kıyılarında, Edremit Körfezi’ne hâkim 236 metre yükseklikteki volkanik bir kayalığın üzerindeyiz. Ege rüzgârlarıyla savrulan bu dik yamaçta ilk yerleşimin izleri MÖ 2. bin yıla kadar uzanmaktadır. Burası, Hitit metinlerinde "Assuwa" olarak anılan, Homeros’un İlyada’sında ise sarp kayalıklar üzerine kurulu bir Leleg kenti olarak betimlenen Assos…

Karşımızda Midilli (Lesbos) adasının sisli silueti, ayaklarımızın altında ise antik limanın asırlık taşları uzanmakta...

Assos, sıradan bir antik kent değil. Yöreye özgü andezit taşıyla hayat bulan, Aristoteles’in Felsefe Okulu’yla nefes alan önemli bir liman kenti.

Behramkale’nin kuşattığı zirvede kentin koruyucusu ve Anadolu’daki dor düzenli tek tapınak olan Athena Tapınağı’na ulaştığımızda mutluktan uçuyorduk.

İşte Anadolu’da Antik Dünya’nın en önemli yerleşimlerinden birindeyiz, Assos’tayız!


 

Assos’un Tarihçesi

 

Assos’un kent olarak ortaya çıkışı MÖ 7. yüzyıl ortalarında Lesbos (Midilli) adasındaki Methymna kentinden gelen Aioller tarafından kolonize edilmesine dayanır. Egemenlik değişimleri, Anadolu'daki diğer birçok kent gibi Assos da MÖ 560 dolaylarında Lidya Krallığı'nın, ardından MÖ 547'de Perslerin kontrolüne girmiştir. Böylece Arkaik ve Klasik dönemlerin ardından Pers Dönemi gelir.

MÖ 477-401 yılları arasında kent, Pers baskısına karşı kurulan Attik-Delos Deniz Birliği'nin bir üyesi olur. Ancak MÖ 387'deki Antalkidas Barışı ile yeniden Pers egemenliğine girer.

 

Tiranlar ve Aristoteles Dönemi

 

Assos tarihinin en dikkat çekici dönemi, MÖ 4. yüzyılda kentin yönetimini üstlenen tiranlar ve dünyaca ünlü filozof Aristoteles ile olan bağıdır:

Eubulos ve Hermeias: Kent önce zengin bir banker olan Eubulos, ardından onun halefi (ve eski kölesi) Hermeias tarafından yönetilmiştir.

Felsefe Okulu: Hermeias, dostu Aristoteles'i MÖ 347 yılında Assos'a davet etmiş ve burada bir akademi kurulmasını sağlamıştır. Aristoteles, burada yaklaşık üç yıl kalmış, Hermeias’ın akrabası Pythia ile evlenmiş ve önemli felsefi çalışmalar yürütmüştür. MÖ 345 yılında Perslerin Hermeias’ı yakalayıp öldürmesi üzerine Aristoteles kentten ayrılmak zorunda kalmıştır.


 

Hellenistik ve Roma Dönemleri

 

Büyük İskender ve Pergamon: MÖ 334 yılında Büyük İskender'in Persleri mağlup etmesiyle bağımsızlığına kavuşan kent, daha sonra Lysimakhos ve Pergamon (Bergama) Krallığı'nın yönetimine girmiştir.

Roma Hâkimiyeti: MÖ 133 yılında Pergamon Kralı III. Attalos'un vasiyetiyle Roma topraklarına katılmıştır. Roma döneminde de önemini koruyan kenti MS 18'de Germanicus ve Caligula, MS 56/57 yıllarında ise Aziz Paulus ziyaret etmiştir.

 

Bizans ve Osmanlı Dönemleri

 

Bizans: Erken Bizans döneminde bir piskoposluk merkezi olan Assos, zamanla stratejik önemini kaybetmeye başlamıştır.

Türk Hâkimiyeti: Kent 14. yüzyılda Türklerin (Osmanlı) eline geçmiştir. Bu dönemden günümüze ulaşan en önemli yapılar akropoldeki Hüdavendigar Camii ve Tuzla Çayı üzerindeki köprüdür.




 

Devam edecek: Assos Kazıları, Athena Tapınağı ve Aristoteles

 

22.07.2026, Ünye kent

 

Kaynaklar:

Serdaroğlu, Ümit (1996), Assos Behramkale, Arkeoloji ve Sanat Yay.

Arslan, Nurettin (2014), Assos Taşın Hayat Verdiği Kent, Homer Yay.

Cömert, Sinan (2017), Bin Tanrılı Ülkeye Bisikletle Yolculuk, Paris Yay.

Clarke, Joseph Thacher (2025), A Doric Shaft And Base Found At Assos, Myrina Yay.

Boyut Yayın Grubu (2003), Assos: Türkiye Gezi Kitaplığı, Boyut Yay.

 

15 Temmuz 2026 Çarşamba

Bekle İstanbul: Bir Dönem Romanı İncelemesi

 


Bekle İstanbul: Bir Dönem Romanı İncelemesi

 

Dönem romanları, tarihte yaşanmış olayların ve bunlara tanıklık eden, yön veren yahut mimarı olan kişilerin günümüz yazarları tarafından ele alınmasıyla oluşan edebi türdür.  Dünya edebiyatında dönem romanı yahut tarihi roman türünün ilk örneği, İskoç yazar Walter Scott’ın 1814’te yayımlanan Waverly isimli eseridir. Türk edebiyatının ilk tarihi romanı ise Namık Kemal’in 1880 yılında kaleme aldığı Cezmi adlı eseri olarak bilinse de Ahmet Mithat Efendi’nin 1871 yılında kaleme aldığı Yeniçeriler isimli eseridir.[1]

Bir başka kaynakta tarihi roman, geçmişte belirli bir zaman diliminde olup bitmiş olayların, yaşantıların, belirgin dönemlerin, önemli kişilerin hayat hikâyelerinin tarihi gerçekliğe bağlı kalınarak, romancı muhayyilesinde zenginleştirilip yeniden üretildiği metin olarak belirtilir. Tarihi romanda olaylar ve kişiler tarihten alınır, ancak bunlar olduğu gibi nakledilmek yerine belirli bir amaca göre yeniden düzenlenir, canlı yaşantı sahnesinde dönüştürülerek sunulur.[2]

Bu tanımlamalar ışığında Gazanfer Oktay’ın ilk romanı Bekle İstanbul, bir dönem romanı olmanın tüm özelliğini karşılıyor. Mart 2023’te Perseus Yayınevi’nden çıkan romanın yazarını bir ay önce Antalya’da tanıma fırsatını buldum. Görev yaptığı okulun bahçesinde Sayın Oktay’la kısa bir muhabbetimiz oldu. Tarihi dönem itibariyle ilgimi çeken eseri en kısa zamanda okuyacağımı söyledim. İzmir, Çanakkale ve Ayvalık derken… Ünye’ye dönmem yaklaşık bir ayımı aldı. Kitabı elime aldım, bırakamadım. Hızla okuyup bitirdim.

Şimdi artıları ve eksileriyle önümde duruyor.

 

Yazarın İlk Eseri Olarak “Bekle İstanbul”

 

İlk roman zordur, önemlidir. İlk olmanın getirdiği eksiklik ve aksaklıklar kadar taşıdığı gizemli güç sayesinde daima yazarların başeseri olma adayıdır. Üstelik bir dönem romanı olması nedeniyle, zorluk derecesi en üst noktadır.

Öncelikle karşımıza “zaman” ve “mekân” kavramları çıkıyor.

1918 yılının Kasım ayında İstanbul’dayız. Osmanlı 1. Dünya Savaşı’nı kaybetmiştir. Filistin Cephesi’nden İstanbul’a dönen Yüzbaşı Fikret, daha evine varmadan bu yenilginin sonuçlarını iliklerine kadar hissederken, İstanbul işgal edilir.   

İstanbul’un işgali 13 Kasım 1918'de başlar, 16 Mart 1920'de resmiyet kazanır.

İlk olarak stratejik noktalar kontrol altına alınır, resmi binalar ve haberleşme merkezleri ele geçirilir. Beş yıla yaklaşan işgal sürecinde Yüzbaşı Fikret, ailesi, gönül ilişkisi ve Kurtuluş Savaşı mücadelesi ile iç içe hummalı bir hayat yaşar.

Bunca yoğun bir örgüyü bazı iniş ve çıkışlarıyla vermek ve bu anlatımı tarihi bir atmosfer içinde yansıtmak öncelikle cesaret işi… Bu açıdan tebrik ediyorum Gazanfer öğretmenimi… Eksikleri, gedikleri elbet te olacak.

 

Üslup Sorunu

 

Ünlü Alman düşünürü Schopenhauer “Üslûp, aklın fizyonomisidir” diyor. Edebiyat dünyasındaki karşılığı, bir kişinin duygu, düşünce ve hayallerini sözle ya da yazıyla kendine özgü bir tarzda ifade ediş biçimidir. Edebiyatçı üslubunu kullandığı dille açığa vurur. Kendine özel kullanılış tarzıyla yeni bir dünya kurar. Her yazarın üslubu, onun dünya görüşünün, hayata bakış açısının, yaşama biçiminin dildeki yansımasıdır. Üslup, yazarın sanatçının içten gelen samimi duygularının tercümanıdır ve onun kişiliğinin ifadesidir.

Yazarımızın 20. Yüzyıl’ın başlangıcında, işgal altındaki İstanbul’u anlatırken günümüz Türkçesi’ni kullanıyor. Aynı dili, Osmanlı alt bürokrasisinden varlıklı bir ailenin konuşma biçiminde de görüyoruz. Zaman ve mekânı yansıtırken, günümüz dilini kullanması, yazarın tercihidir ve üslubuna yormak gerekiyor. Sonuçta günümüz Türkçesi de İstanbul Türkçesi’ni temel almıyor mu?[3] 

 




Tarihsel Konum

 

Tarihsel romanlarda işlenen dönemin çok iyi incelenmesi gerekir. Tanıdığım yazarlar arasında Ahmet Ümit en iyilerden biri. Yazarımız da kronolojik açıdan titiz davranmış. Ancak sık sık vurguladığı “çay içme” konusu henüz o dönemde kahve kadar yaygın değil. İstanbul’u anlatırken sözünü ettiği neon ışıkları ise o dönemde hiç yok, 1940’larda ancak…

Tarihsel konum tasvir edilirken, özellikle romanın girişinde yapıldığı gibi yer yer edebi yana ağırlık verilmiş. Ancak romanın tamamına düz bir anlatım hâkim. Uzun metrajlı bir film yahut dizi film gibi… Araya merak uyandıran adventure tarzı atraksiyonlar eklenmiş ki okunma kolaylığı sağlıyor. Zaten roman baştan itibaren akıcı bir anlatıma sahip...

Roman türünün olmazsa olmazı, fazla derinliği olmayan aşk öyküleridir. Aradaki aşk büyük olabilir ancak tutkulu bir aşkı okuyucuya hissettirmek kolay değildir. Bu ayrıntıyı 315 sayfaya sığdırmak oldukça zor olsa gerek.

Öte yandan nakıs bir eyleme yer verilmesi yahut sonuçsuz kalan eylem hazırlıkları romana fazla bir özellik kazandırmıyor.  



 

Tema (İzlek)

 

Romanın ana teması, yazarın okura verdiği ileti yahut mesajdır. Her roman ille de bir mesaj içermeli mi? Elbet te hayır, mesajı olmasa da olur. Ama bu romanın bir teması (mesajı) var; beş yıla yaklaşan bir İstanbul İşgali

Hem de ne işgal! Adım adım ilerleyen, giderek şiddetini artıran; işkence ve idamlarla ilerleyen bir işgal süreci…

Gazanfer öğretmenin eseri işte bu işgal ve Mustafa Kemal’in “Geldikleri gibi giderler!” sözüyle özdeşleşen önemli bir mesaj üzerine kurgulanmış…

Yeterince bilinmeyen İstanbul’un işgali olayını renkli anlatımıyla okura sunan yazar, eseri sıradan bir roman olmaktan çıkarıyor.

Aklıma mütareke yıllarını anımsatan süreç geliyor. Henüz kucağında bebesiyle babaannemi alıp İstanbul’u terk eden Hasan dedem geliyor. Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore’si geliyor. O dönem ki sadece maddi yıkım ve ölümlerle gelmedi. Bıraktığı ruhsal yıkımlarla da özel bir öneme sahiptir.


Yalnızca romanı yazılmamalı, Bekle İstanbul filme çekilmeli hatta dizi film yapılmalı. 

 

Not: Elinize, kaleminize sağlık Gazanfer öğretmenim. Yeni bir baskısı yapılırsa romanın, bazı sözcükler (az da olsa) yanlış yazılmış. Klavye hatası gibi duruyor. Örneğin birkaç yerde “alnını” diyecek yerde “anlını” demişsiniz. Esenlik dileğiyle…

 

15.07.2026 Ünye  

 

Kaynaklar: 

Demir, Berrin (2021), Bir Harem Bestekârı Sadullah Ağa: Bir Tarihi Roman İncelemesi, Diyalektolog, Ulusal Sosyal Bilimler Dergisi, Yaz 2021, Sayı 7

Çetin, N. (2011). Roman Çözümleme Yöntemi, (10. Baskı). Öncü Kitap, Ankara

İlhan, Attila (2010), Dersaadet’te Sabah Ezanları, İş Bankası Yay. 3. Baskı

Karaosmanoğlu, Yakup Kadri (1928), Sodom ve Gomore, İletişim Yayıncılık, 2004

Criss, Bilge (2020), İşgal Altında İstanbul (1918-1923), İletişim Yayıncılık

Karayaka, Ali (2016), İşgal Altında İstanbul, İnkılap Kitabevi.


15.07.2026, Ünye kent
https://www.unyekent.com/kose-yazilari/bekle-istanbul-bir-donem-romani-incelemesi-6014


Dipnot:

[1] Demir, 2021; 71

[2] Çetin, 2011: 220

[3] Yazarımızla sohbet sırasında, usta yazar Attila İlhan’dan örnek vermiştim; Dersaadet’te Sabah Ezanları; dönem romanı olarak bu eserde A. İlhan’ın dili oldukça ağdalıydı.

1 Temmuz 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi XII (Osmanlı Dönemi Kazıları - 2)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi XII

(Osmanlı Dönemi Kazıları - 2)

 

Ülkemizde Osmanlı Dönemi’nde başlanan ve günümüzde de devam eden Troia ve Pergamon kazıları gibi önemli arkeolojik kazılardan ikisi Ephesos ve Hattuşa kazılarıdır.

 

Ephesos  (1863-1874)

 

17. ve 19. yüzyıllarda Londra’daki British Museum, Efes’teki ilk arkeolojik araştırmaları başlatan kurumdur. Ekipten Mimar John Turtle Wood, 1863–1874 yılları arasında özellikle Artemision’un bulunması amacına yönelik kazıları yürütmüştür. 1869 yılının yılbaşında Wood yaklaşık 7 m. derinlikte tapınağın mermer kaplamalarına rastlamıştır. Ne var ki umulan buluntularla karşılaşılmayınca 1874’te kazılara ara verilmiştir.[1]

1904'ten itibaren British Museum bünyesinde D.G. Hogarth kazılara devam etmiştir.

 Efes, Viyana Üniversitesi’nde Klasik Arkeoloji Profesörü ve Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nün ilk başkanı olan Otto Benndorf sayesinde Avusturya biliminin araştırma alanı haline gelmiştir; kendisinin bu insiyatifi hem Türkler hem de Almanlarca desteklenmiştir. İlk çalışmaların başlatılmasını ise Nisan 1895’te müteşebbis Karl Mautner Ritter von Markhof’un yaptığı bağış sağlamıştır. İlk kazı yıllarına ait buluntuların bir kısmı Viyana’ya getirilmiş, günümüzde Kunsthistorisches Museum’un Ephesos-Museum bölümünde sergilenmektedir.[2]

1898’den beri ev sahibi ülkenin yıllık olarak çıkardığı kazı izniyle şehrin topografik, tarihi ve mimari araştırması Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nün hedefi haline gelmiştir. Kazılara ara verildiği yıllar 1909/10, 1914–1925 ve 1936–1953 yıllarıdır.

İlk kazı başkanları Otto Benndorf ve Rudolf Heberdey araştırmalarını limanla agora arasında kalan kısımla Artemision’a odaklamışlardır. 1926’dan sonra Josef Keil ise büyük gymnasionlar, Yedi Uyurlar Mezarlığı ile Aziz Yuhanna (St. Jean) Bazilikasının kazılarını başlatmıştır. Franz Miltner’in başkanlığında 1954 yılında başlatılan yeni kazılarda ise Kuretler Caddesi civarıyla Bizans şehrinde büyük çaplı kazıların yanısıra Hadrianus Tapınağı ile Aziz Yuhanna Bazilikası gibi bazı anıtlar ilk kez yeniden ayağa kaldırılmıştır. Fritz Eichler’in başkanlığında 1960 yılında yeni bir kazı ekibi oluşturularak Yamaç Evler civarıyla Artemision’da uzun vaadeli projelere başlanması sağlanmıştır. 1969’dan itibaren onun halefi Hermann Vetters Yamaç Evler 1 ve 2’de araştırmaları sürdürmüştür; başkanlığı sırasında Celsus Kütüphanesi de yeniden ayağa kaldırılmıştır. Gerhard Langmann ile Stefan Karweise’nin başkanlığında ise tarihsel topografya konusundaki araştırmalar derinleştirilerek Agora, Artemision, Tiyatro, Aziz Meryem Kilisesi ile Stadion civarında kazılara devam edilmiştir. 1998’den bu yana araştırmaları Friedrich Krinzinger yürütmektedir.[3]

Arkeoloji biliminin hedef profilinin geçirdiği değişim gözönüne alındığında günümüzde antik harabelerin büyük çaplı kazıları yerine bir zamanlar Asya  metropolü olan bu kentin bin yıldan uzun süren tarihine ait dönemlerin sistemli araştırması ve yayınlanması kazıların ağırlık noktasını oluşturmaktadır. Bunun yanısıra buluntuların ve anıtların konservasyon ve restorasyonu ile anıtların korunmasına yönelik önlemler, etrafı turistik açıdan gelişmiş bir bölgeyle çevrili olan Efes açısından anlamlıdır.

Araştırma bütçesi Avusturya Cumhuriyeti ile Avusturya Bilimler Akademisi‘nin imkanları, Bilimsel Araştırmaların Geliştirilmesi Fonları ve özel sponsorların bağışlarından oluşmaktadır.[4]

Artemis Tapınağı ve Ephesus

 

Bölgede yaklaşık MÖ 1200 yıllarından beri Grek yerleşimcileri olsa da Efes (ya da Ephesos), MÖ 8. yüzyılda Küçük Asya'nın doğu kıyısında kurulmuş bir Yunan kolonisiydi. Grek tanrıçası Artemis (Romalılar için Diana) Efesliler için özellikle önemliydi, aslında onlar tarafından Artemis’in doğum yeri olarak yakındaki Ortygia kabul edilirdi (diğer Yunanlılar için Delos idi). Artemis iffet, avcılık, vahşi hayvanlar, ormanlar, doğum ve doğurganlık tanrıçasıydı. Efes'teki tanrıça kültü, sanattaki temsilinde olduğu gibi doğu unsurları içeriyordu (İsis, Kibele ve “Hayvanların Metresi”(ç.n. Potnia Theron) gibi tanrıçalardan ödünç alındı). Yunanistan'ın başka yerlerinin aksine, yumurtalarla kaplı heykel olarak doğurganlık tanrıçası biçiminde günümüze ulaştı. Bu nedenle, Efes'te tapılan tanrıçaya sıklıkla Artemis Ephesia adı verilir.[5]

Yaklaşık MÖ 550 yılında başlayan mermer tapınağın tamamlanması 120 yıl sürdü ve öncülleri gibi Artemis’e ithaf olundu ve bu nedenle bazen Artemisium olarak da adlandırıldı.

Kentin komşu Lydia krallığı ile inişli çıkışlı bir ilişkisi vardı, birçok saldırıya direnirken aynı zamanda bazı kültürel unsurları da içine aldı. Lidya kralı Kroisos (MÖ 560-546), MÖ 560 ile 550 arasında Efes'i fethetti ve ardından Artemis için büyük bir yeni tapınak da dahil olmak üzere yeni binaların inşasını finanse etti ya da Yunan tarihçi Herodot'un dediği gibi, “bir çok sütun adadı” (Tarihler, 1.92). Alanda ilginç bir arkeolojik buluntu, 'Kroisos tarafından adanan' yazıtını taşıyan bir sütun tamburuydu.

Efes'te yüzyıllar boyunca tapınağın birkaç versiyonu zaten vardı ve Herodot, Efeslilerin eski tapınak ile şehir arasına 1243 metre (4081 ft) uzunluğunda bir ipi, Artemis’in tüm kenti Lidya’lılardan koruyacağına dair çaresizce ve boşuna bir umut bağlama biçimi olarak bağladıklarını ve kendilerini ona adadıklarını anlatıyor.[6]

 


Hattuşa ve Alacahöyük (1834 - 1894)

 

Hattuşa, 1834 yılında Fransız mimar Charles Texier tarafından keşfedildi. Böylece tamamen unutuş olan Hititler de tarih sahnesine çıkarılmış oldu. 1893-94’te Ernest Chantre’nin birkaç sondaj yapmasına ve ilk çivi yazılı tabletleri yayınlamasına kadarki dönemde pek çok bilim adamı ve gezgin Hattuşa’yı ziyaret etti.[7]

Müze-i Humayun müdürü Osman Hamdi Bey, 1906’da müze adına Teodor Makridi’nin sorumluluğunda Boğazköy kazılarını başlattı. Çiviyazısı uzmanı Assuriyolog Hugo Winckler’i de kazı heyetine alındı, burasının Hitit başkenti Hattuşa olduğu tespit edildi.[8]

1931-39 yılları arasında ve 2. Dünya Savaşı nedeniyle verilen aradan sonra 1952’de yeniden başlatılan kazılar kesintisiz olarak Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından yaklaşık 100 yıldır sürdürülmektedir.

Alacahöyük ise, bilim dünyasına ilk kez 1835 yılında İngiliz W.C. Hamilton tarafından tanıtıldı. Orta Anadolu'da ve Alacahöyük’te 1881, 1893 yıllarında G. Perrot, W. Ramsey ve E. Chantre incelemelerde bulundu.

1906 yılından beri Boğazköy-Hattuşa kazılarında çalışan H. Winckler ve Makridi Bey, İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü Halil Ethem Bey'in teklifi üzerine Höyük'te araştırma yapmaya karar verirler. 1907 yılında Makridi Bey sfenksli kapıda yaklaşık 15 gün süren bir çalışma yapar.

Höyük'te gerçek anlamda ilk sistemli kazılar, Cumhuriyet Döneminde Atatürk tarafından başlatılmıştır.

1935 yılında Türk Tarih Kurumu adına Hamit Zübeyr Koşay, Remzi Oğuz Arık ve Mahmut Akok’un gerçekleştirdiği ilk kazı çalışmaları 1983 yılına kadar sürdürülmüştür.

Bu tarihten itibaren ara verilen kazılara 1996 yılında Prof. Dr. Aykut Çınaroğlu tarafından tekrar başlanmış olup 3 yıl aradan sonra 2021 yılında  Prof.Dr. Tayfun Yıldırım tarafından devam ettirilmektedir.[9]

 

Devam edecek: Atatürk ve Arkeoloji

 

Kaynaklar:

 :

Wood, John Turtle (2014), J. T. Wood'un Anıları Efes Kazıları, Arkeoloji ve Sanat Yay.

İzmir İl Kültür Müdürlüğü (2009-2014), Avusturya Arkeoloji Enstitüsü / Efes Kazıları

TC. Kültür Bakanlığı Arşivi

Ladstaetter, Sabine (2017), Efes Artemis Tapınagı. Aktuel Arkeoloji Dergisi, Eylül 2017

World History Encyclopedia, 2026

Fontanille, lsabelle Klock (2005), Hititler, Dost Yay.

Alparslan Meltem Doğan- Metin (2015), Hititler Bir Anadolu İmparatorluğu, YK. Yay.


01.07.2026, Ünye Kent

 

 

Dipnot:

[1] Wood, 2014; 75-90

[2] İzmir İl Kültür Müdürlüğü: (1906’dan bu yana Efes’teki tüm buluntular bulundukları ülke olan Türkiye’de kalmakta ve Selçuk’taki Ephesos Müzesi’nde teşhir edilmektedir.)

[3] TC. Kültür Bakanlığı Arşivi

[4] İzmir İl Kültür Müdürlüğü

[5] Ladstaetter, 2017;52-61

[6] World History Encyclopedia, Server Costs Fundraiser 2026

[7] lsabelle Klock-Fontanille, 2005; 8

[8] Alparslan, 2015; 85

[9] TC. Kültür Bakanlığı Arşivi