14 Ocak 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVIII (Tehcir mi, Soykırım mı?)


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVIII

(Tehcir mi, Soykırım mı?)

 

 

1915 olaylarını Türk resmi tarihindeki gibi, sadece tehcir (sürgün) sözcüğüyle açıklamak mümkün değildir. Çünkü “etnik temizlik” yapıldığını iddia eden ve olayları “Soykırım” (Genocide) olarak niteleyen karşıt bir tez bulunmaktadır.

Temelden farklı iki görüş, birbirleriyle çelişen iki karşıt tarih tezi bulunmaktadır.

Üstelik bu tezler aynı Osmanlı arşivlerine dayanır.

Farklı görüşlerden biri, bölgedeki etnik temizlik modelinin ilk olarak 19. yüzyılın başlarında Müslüman nüfusa karşı uygulandığını ileri sürer.

Bu görüş, Louisville Üniversitesi'nden Amerikalı tarih profesörü Justin A. McCarthy’den gelir. Profesörün uzmanlık alanları arasında Osmanlı İmparatorluğu, Balkanlar ve Orta Doğu tarihi bulunmaktadır.


Tarihçi Justin McCarthy, 1821 Yunan Bağımsızlık Savaşı sırasında yaşananları belgeleriyle ortaya koyar. O’na göre bu savaş, homojen bir ulus-devlet yaratma amacıyla Müslüman sivil halkın toplu olarak katledildiği ve sürüldüğü ilk modern örneklerden biridir.

1821’de yaşananlar sadece askeri bir çatışma değil, aynı zamanda sivil halkı hedef alan ve bölgeyi etnik olarak "arındırmayı" amaçlayan hesaplı bir politika niteliğindedir.[1]

Dönemin İskoç tarihçisi George Finlay, bu trajediyi şu sözlerle açıklar:

"1821 Nisanı'nda 20.000 kişiye yakın bir Müslüman nüfus, Yunanistan'da dağınık olarak yaşıyordu ve tarımda çalışıyordu. Ayaklanmanın çıkmasının üzerinden daha iki ay geçmeden bunların çoğu kırımdan geçirildiler, adamlar, kadınlar, çocuklar, hiç acımadan ve sonra da hiç pişmanlık duyulmadan öldürüldüler."[2]

Bu olay, etnik-dinsel şiddeti kullanarak homojen ulus-devletler kurmanın stratejisini yaratmıştır. Bu modelin ortaya çıkışı, bölgeyi bir asır boyunca kasıp kavuracak karşılıklı mezalimler zincirindeki trajik ilk domino taşı olmuş ve daha sonraki Balkan ayaklanmaları için kanlı bir şablon oluşturmuştur.

Bu başlangıç halkasının göz ardı edilmesi, 1915'e giden sürecin ve tarihsel bağlamının eksik anlaşılmasına neden olur.[3]


 

Tehcirin Öteki Yüzü: Çarlık Rusya’sının Genişleme Politikası

 

Osmanlı-Ermeni gerilimini sadece iç dinamiklerle açıklamak, sürecin en önemli parçasını eksik bırakır. 19. ve 20. yüzyılda, bölgedeki en etkili dış aktör şüphesiz Çarlık Rusya’sıdır. Rusya'nın güneye doğru genişleme politikası, Kafkaslar ve Doğu Anadolu'daki demografik yapıyı temelden değiştirmeyi hedefliyordu. Bu strateji, Müslüman nüfusu (Türk, Kürt, Çerkez vb.) zorla topraklarından sürerek yerlerine Hristiyan nüfusu, özellikle de Ermenileri yerleştirmeye dayanıyordu. Rusya'nın, kendi emperyalist hedefleri için Osmanlı Ermenilerinin bağımsızlık arayışını bir "beşinci kol" faaliyetine dönüştürerek onları silahlandırması, isyana teşvik etmesi ve onlara sürekli destek vaadinde bulunması, bölgedeki gerilimi geri dönülmez bir noktaya taşımıştır.

Dönemin gözlemcilerinden Ivan Golovin, Rusya'nın bu ikiyüzlü politikasını şu çarpıcı sözlerle tanımlar:

"Rusya yarı maymun, yarı ayıdır. Yabancı krallıklarda Avrupa'yı maymun gibi taklit eder; ama kendi yurdunda; ayının pençeleri her yerde kendini gösterir."[4]

Bu jeopolitik boyut, yaşananları sadece yerel bir etnik çatışma olarak değil, aynı zamanda büyük güçlerin stratejik çıkarları için yürüttüğü bir vekâlet savaşı olarak da görmeyi gerektirir.


 

Kasıtlı Provokasyonlar

 

Tarihsel kaynaklarda yer alan en sarsıcı iddialardan biri, Hınçak gibi bazı radikal Ermeni devrimci komitelerinin izlediği stratejiye ilişkindir. Bu örgütlerin, büyük Avrupa devletlerinin Osmanlı'ya müdahalesini sağlamak amacıyla bilinçli bir provokasyon taktiği güttüğü belirtilmektedir. Bu stratejinin temel mantığı son derece acımasızdı: Müslüman köylerine saldırılar düzenleyerek misillemeleri kışkırtmak. Plana göre, öfkelenen Müslümanlar savunmasız Ermeni sivillere saldırdığında ortaya çıkacak vahşet tablosu, Avrupa kamuoyunu ve devletlerini "insanlık adına" bölgeye müdahale etmeye zorlayacaktı.

Bu strateji, Hınçak mensubu bir devrimcinin Amerikalı misyoner Dr. Hamlin'e anlattığı şu sözlerde açıkça görülmektedir:

"Hınçak çeteleri fırsat bulunca Türklerle Kürtleri öldürecekler, onların köylerini ateşe verecekler ve sonra dağlara kaçacaklardır. Öfke içinde kalan Müslümanlar ayağa kalkacak, savunmasız Ermenilerin üzerine çullanacak ve onları öylesine bir vahşetle kırımdan geçirecektir ki, sonuçta Rusya, insanlık ve Hristiyan uygarlığı adına, işe karışacaktır."[5]

Bu stratejinin varlığı, olayları analiz ederken failliğin tek bir merkezde toplanamayacağını, aksine birden fazla aktörün trajediyi derinleştiren kararlar aldığını hesaba katmamızı zorunlu kılar.

 

Yeniden "Tehcir" Kelimesi Üzerine

 

"Tehcir" kelimesi, 1915 olaylarıyla özdeşleşmiş olsa da hukuki ve tarihsel kökeni daha eskiye dayanır. Osmanlı hukukunda tehcir, bir topluluğu ülke dışına sürmeyi (deport) değil, devletin egemenliği altındaki topraklar içinde bir yerden başka bir yere zorunlu olarak göç ettirmeyi ifade eder.

Daha da şaşırtıcı olan, bu uygulamanın Osmanlı tarihi boyunca en çok Türk topluluklarına uygulandığıdır. İkinci sırayı Kürtler alır.

Osmanlı döneminde Ermeniler arasındaki ilk kitlesel zorunlu göç hareketinin bizzat Ermeniler arasındaki bir anlaşmazlıktan kaynaklanır. 19. yüzyılda, misyonerlik faaliyetleri sonucu Katolikliği benimseyen Ermeniler, bağlı oldukları ana Gregoryen Kilisesi'nin yoğun baskı ve takibatına maruz kaldı. Bu süreç, bizzat Ermeni Patriği'nin Katolikliği seçenlerin isimlerini içeren bir listeyi Bâbıâli'ye (Osmanlı hükümetine) sunarak bu kişilerin sürgüne gönderilmesini talep etmesiyle sonuçlandı. Bu olay, zorunlu göç ettirme politikasının sadece devletin azınlıklara yönelik bir aracı olmadığını, aynı zamanda bizzat cemaatlerin kendi içlerindeki iktidar mücadelelerinde dahi başvurabildikleri bir yöntem olduğunu göstererek, failliğin karmaşıklığını bir kez daha ortaya koymaktadır.

 

Osmanlı Arşivleri Üzerinden İki Zıt Görüş

 

Günümüzde dahi tartışma, tek bir anlatıya sıkıştırılamayacak kadar canlıdır ve ilginç bir şekilde, zıt görüşleri savunan tarihçiler sıklıkla aynı Osmanlı arşiv belgelerine dayanmaktadır. Bu durum, tarihin nasıl yorumlandığına dair çarpıcı bir örnek sunar.

Justin McCarthy gibi tarihçiler, olayları Birinci Dünya Savaşı'nın zorlu koşulları, yaygın isyanlar, kaynak yetersizliği, salgın hastalıklar ve karşılıklı katliamların yol açtığı trajik bir sonuç olarak değerlendirir. McCarthy, aynı dönemde milyonlarca Müslümanın da benzer şekilde hayatını kaybettiğini ve sürgüne uğradığını vurgulayarak acının tek taraflı olmadığını savunur.


Taner Akçam
gibi tarihçiler, yine Osmanlı belgelerine dayanarak, tehcirin İttihat ve Terakki yönetimi tarafından Anadolu'yu etnik olarak homojenleştirmek amacıyla merkezi olarak planlanmış, organize edilmiş ve sistemli bir şekilde uygulanmış bir politika olduğunu ileri sürer. Akçam'a göre yaşananlar, savaş koşullarının yarattığı kaotik bir sonuç değil, bilinçli bir devlet politikasıdır.

Bu iki farklı akademik bakış açısının aynı arşivlerden doğmasının temel nedeni, belgelerin farklı katmanlara işaret etmesidir. Osmanlı arşivleri hem tehcir edilenlerin korunmasına yönelik üst düzey emirleri (McCarthy'nin perspektifini destekleyebilecek) hem de organize katliamları detaylandıran vilayet düzeyindeki telgrafları ve Divan-ı Harb-i Örfi zabıtlarını (Akçam'ın tezinin merkezinde yer alan) içerir.

Dolayısıyla tarihsel tartışmanın özü, yaşanan vahşetin savaş kaosunda trajik bir kontrol kaybı mı, yoksa merkezi olarak yönetilen ve niyet edilen bir sonuç mu olduğunda düğümlenmektedir.

Dönemin kendi içindeki ahlaki çatışmayı en iyi yansıtan anlardan biri, Akçam'ın aktardığı Yozgat Müftüsü Abdullahzade Mehmed'in mahkemedeki ifadesidir:

"[Kaymakam Kemal Bey] bir gün; ‘Müftü Efendi’, dedi bana, ‘neden bu kadar üzgünsünüz, siz Hükümet’ten daha mı merhametlisiniz?’ Ben de onu – ‘Hayır, üzgün değilim, ancak Allah’ın gazabından korkarım’, diye cevapladım."[6]

 

Tarihi Anlamak: Ortak Acıdan Ortak Anlayışa

 

Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş dönemi, sınırları içinde yaşayan Türk, Ermeni, Kürt, Rum, Arap ve diğer tüm halklar için büyük acıların, kayıpların ve felaketlerin yaşandığı bir dönemdi. Tartışılan konu, tarihin ne kadar karmaşık olduğunu ve olayları tek bir "doğru" anlatıya sığdırmanın imkânsızlığını göstermektedir. Basit suçlamalar ve sloganlar yerine, bu çok katmanlı, çok aktörlü ve acı dolu geçmişi anlama çabası, bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeydir.

Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

"Tarihin ortak bir acılar yumağı olduğu bu topraklarda, gelecekte ortak bir anlayış mirası inşa etmek mümkün müdür?"

 

Devam Edecek: Son Dönem Anadolu Arkeolojisi ve Ermeniler

 

Kaynaklar:

 

McCarthy. Justin. 2015, Ölüm ve Sürgün (1821 - 1922), Türk Tarih Kurumu

Finlay, George. 1861, History Of The Revolution, Vol. 1, W. Blackwood & Sons Press, London

Golovin, Ivan, 18854, The Nations Of Russia And Turkey And Their Destiny, London, Trubner & Co. New York, John Wiley.

Hamlin, Cyrus. 1878, Among the Turks, Robert Carter & Bros. Press, New York

Hamlin, Cyrus. 2014, Among the Turks, Boğaziçi Üniversitesi Yay. İstanbul

Akçam, Taner, 1991, Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu, İletişim Yayınları

Akçam, Taner, 2015, 1915 Yazıları. 3. Baskı, İletişim Yay.

Akçam, Taner, 2020, ‘Ermeni Meselesi Hallolunmuştur’, 8. Baskı. İletişim Yay.

Akçam, Taner, 2021, Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması, Sessizlik, İnkâr ve Asimilasyon, 3. Baskı, İletişim Yay.

14.01.2026, Ünye Kent




Dipnot:

[1] McCarthy, 2015; 355

[2] Finlay, 1861; 348

[3] McCarthy, 2015; 360

[4] Golovin, 1854

[5] Hamlin, 1878; 95

[6] Akçam, 1991; 92


7 Ocak 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVII (Osmanlı’da Tehcir Uygulaması)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVII

(Osmanlı’da Tehcir Uygulaması)

 

 

Tehcir, bir topluluğu yaşadığı yerden göç ettirmektir. Göçe sebep olma yahut sürme anlamına da gelir. Osmanlı devletinin özellikle son dönemlerinde başvurduğu ve dünya hukuk literatürüne soktuğu bir kavramdır. Osmanlı Devlet Hukukunda kökenini Kur'an'dan aldığı ve Haşr Suresi 11 Ayet'ine dayandığı ileri sürülür.

Tehcir yahut sürgün olayı, Osmanlıların dışında diğer imparatorluklarda da görülen bir iskân ve cezalandırma yöntemi olup yurt toprakları içinde yapılan bir uygulamadır. Asla yurt dışına sürmeyi (deport) içermez.

 

Osmanlı’da Tehcir Uygulaması

 

  24 Nisan 1915’te Ermeni toplulukları için çıkarılan kanununa kadar Osmanlılarda tehcir kelimenin fazla bir kullanım alanı yoktur. Kitlesel sevk ve nakilleri tanımlamak için daha çok sürgün tabirine yer verilmiştir. Bireysel cezalandırmaları ifade etmek üzere nefy ve iclâ gibi kelimeler kullanılmıştır.

Osmanlı idaresinde Ermenilerle ilgili meseleler, özellikle XVIII. yüzyılda yoğunluk kazanan misyonerlik faaliyetleri neticesinde ortaya çıkmıştır. Katolik ve Protestan misyonerlerinin etkin çalışmaları sonucu ana kilisenin parçalanmasına giden yol sancılı geçmiş, bu süreçte mezhep değiştirenler karşılarında devletten ziyade eski kiliselerini bulmuş ve onların ağır yaptırımlarıyla karşılaşmıştır. Zamanla sayıları artan, ancak resmen tanınmayan Katolik Ermeniler’in ana kilisenin takibatına mâruz kalmaları, aforoz edilmeleri ve nihayet patrik tarafından hazırlanan, Katolik olanları içeren bir listenin Bâbıâli’ye verilmesi ve bunların sürgüne gönderilmesinin istenmesi üzerine XIX. yüzyılda Ermeniler arasında ilk kitlesel göç hareketi yaşanmıştır.[1]

 




Tehcir mi Soykırım mı?

 

1915 tarihinde yaşanan Ermeni Olayları, Türk resmi tarihinde karşılığını “Tehcir” olarak bulurken, o tarihten bu yana Batı’da “Soykırım” olarak görülmüştür.

Çünkü Batı’ya göre Ermeni Tehcirinin merkezinde "İnsanlığa Karşı Suçlar" kavramı yatıyor.

"İnsanlığa Karşı Suçlar" kavramı için 1915 Olayları bir Milat’tır.

Uluslararası hukukun temel taşlarından biri olan "İnsanlığa Karşı Suçlar", aslında Osmanlı’nın 1915 Ermeni Olaylarına bakılarak keşfedilmiş bir kavramdır.

Bu kavram, hukuki bir terim olarak ilk kez 24 Mayıs 1915'te kullanıldı.

Müttefik Devletler (İngiltere, Fransa ve Rusya), Osmanlı İmparatorluğu'ndaki 1915 olaylarına tepki olarak ortak bir bildiri yayınladı.

Bu metinde Osmanlı hükümetinin ve olaylara karışan yetkililerinin kişisel olarak “Ermeni Katliamları”ndan sorumlu tutulacağı ilan ediyor. Sèvres Antlaşması ve benzeri girişimlerin topladığı belgelerle bu suçtan malum kişilerin yargılanmasına zemin hazırlıyordu.

Böylece, İnsanlığa Karşı Suçlar kavramı uluslararası ceza hukukunda ilk kez yer alıyor ve İnsanlık Tarihi’nde bir dönüm noktası olarak kabul ediliyordu.

Tartışmanın en somut ve en çelişkili noktalarından biri, dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa'ya atfedilen ve imha emirleri içerdiği iddia edilen telgraflardır.

1915 Olaylarının bir tehcir olmadığı, Osmanlı Devletinin sistemli ve planlı bir biçimde Ermenileri katletme, yok etme politikası (jenosit, soykırım) olduğu ileri sürülmektedir.

Her soykırım şiddeti vakasının itaat ettiği ve onu eşsiz kılan bir iç mantık vardır. Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Ermeni halkının fiziksel imhasının da ayırt edici bir özelliği vardır: [Bu fiziksel imha] Jön Türklerin nihai hedefi olan Türk ulus-devletinin kurulması için gerekli bir koşul olarak düşünülmüştür. Bir başka deyişle bu iki olgu birbiriyle ayrışmaz bir şekilde bağlantılıdır: Birini es geçerek diğerini anlayamayız.[2]

“Soykırım” suçunu tanımlayan sözleşme, “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” adıyla, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 9 Aralık 1948’de onaylandı.

İngiliz Avukat ve İnsan Hakları Savunucusu Benjamin Whitaker, 1982’de BM İnsan Hakları Komisyonu için bir rapor hazırladı. Günümüzde adı “İnsan Hakları Konseyi” olan bu kuruşun bir alt komisyonuna hazırladığı raporda, Ermeni Soykırımı'nı 20. yüzyılın ilk soykırımı olarak tanımladı.[3]

Whitaker Raporu, Birleşmiş Milletler nezdinde “Ermeni Soykırımı”nın zımnen tanınması yolunda atılmış en önemli adımlardan biri oldu. Nitekim Almanya, Arjantin, Belçika, Fransa, Hollanda, İsviçre, İtalya, Kanada, Kıbrıs Rum Kesimi, Litvanya, Lübnan, Polonya, Rusya, Slovakya, Şili, Uruguay, Vatikan, Venezuela ve Yunanistan peş peşe “Ermeni Soykırımı”nı tanıdılar.  

 

"Ermeni Meselesi"

 

Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde yaşanan "Ermeni Meselesi", tarihin en tartışmalı ve duygusal konularından biri olarak bilinir.

Bu konu, derin acılar, ulusal çekişmeler ve bir asrı aşan siyasi tartışmalarla yüklüdür.

Amacımız, konuyu içeren argümanların tamamını inceleyerek, sorunun kaynağına inmek değildir. “Kim haklı?” gibi çoklukla kullanılan manşet ve sloganlar üzerinden bir sonuca varmak da değildir.

Ancak kullanılan temel iddialar ve kanıtlar ölçeğinde yaşanan tarihi süreci anlamaya yönelik bir çabanın içindeyiz. Tarihi belgelere ve arkeolojik verilere dayanarak tehcir konusuna farklı bir açıdan bakmayı tercih ediyoruz.

 

Tarihi Anlamak

 

Olaylar bir iç güvenlik meselesi miydi? Soykırım teorisyenleri bu konudan hiç bahsetmez. Türk tezi, olayları savaş koşullarında devletin bekasına yönelik yaygın bir isyanı bastırmaya çalışan Osmanlı hükümetinin meşru bir iç güvenlik operasyonu olarak görür. Bu perspektifte, yaşananlar uluslararası bir suç değil, bir devletin kendi topraklarındaki ayrılıkçı ve silahlı isyanlara karşı aldığı askeri ve idari tedbirlerdir. Dolayısıyla, "insanlığa karşı suç" gibi dış bir hukuki kavramın bu olaylara uygulanması reddedilir.

Soykırım suçlaması, egemen bir devletin meşru müdafaa eylemine anakronik ve dışarıdan dayatılmış bir etikettir. Olayların hukuki anlamda nasıl adlandırılacağı önemli değildir. Önemli olan bu olayların hangi ahlaki, siyasi ve tarihi bağlamda ele alınacağıdır.

Savaştan yenik çıkan Osmanlı devleti, zaten firarda bulunan İttihatçıları Tehcir’den sorumlu tutmuş ve yargılayarak konumlarından dolayı idama mahkûm etmiştir.

Üstelik bu mahkemelerde, iddiaların en önemlilerinden biri olan, dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa'ya atfedilen ve imha emirleri içerdiği iddia edilen telgraflar çürütülmüştür.

Aram Andonian adlı bir Ermeni tarafından ortaya çıkarılan bu belgelerin "kaba sahtekârlık" olduğu ortaya çıkmıştır. Bu iddiayı güçlendiren en önemli noktalardan biri, savaş sonrası Malta'ya sürgün edilen Osmanlı yetkililerine karşı "delil bulmak için umutsuz bir arayışa giren" İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın, bu Andonian belgelerini araştırmasına rağmen, sanıklara karşı hiçbir zaman kullanmamış olmasıdır. Bu durum, İngilizlerin dahi belgelerin sahte olduğunu bildiğini güçlü bir şekilde ima etmektedir.[4]

Öte yandan Talat Paşa'yı Berlin'de öldüren Soğomon Tehliryan'ın 1921'deki duruşmasında bu belgeler, "Talât'ın Ermenileri yok etmeye yönelik resmi emirlerini ifşa eden olağanüstü belgeler” olarak kullanılmıştır.

 

Osmanlı Mahkemeleri Kendi Yetkililerini Neden Yargıladı?

 

Savaşın ardından İstanbul'da Müttefik işgali altında kurulan Osmanlı Askeri Mahkemeleri (Divan-ı Harb-i Örfi), kendi subaylarını ve bürokratlarını yargılamıştır.

Bu mahkemeler, Osmanlı resmi belgelerini ve tanıklıkları kullanarak, İttihat ve Terakki liderlerinin imha politikasını kanıtlamıştır. Talât, Enver ve Cemal Paşalar gibi ana sorumlular, yurtdışına kaçtıkları için gıyaplarında idama mahkûm edilmiştir.

Müttefiklere göre bu mahkemeler, savaş suçlularını ve tehcir sırasında yaşanan katliamların sorumlularını yargılamak üzere kurulmuştur. "İnsanlığa karşı işlenmiş suçlar"dan dolayı yargılanmaktadırlar. Müttefikler, suçluları yargılama niyetini gösteren Sèvres Antlaşması'ndaki gibi uluslararası baskıyı bir kanıt olarak sunar. Antlaşma, bu mahkemelerin sadece bir iç siyasi hesaplaşma olmadığını, aynı zamanda uluslararası bir adalet talebine yanıt olduğunu gösterir.[5]

Farklı bir görüşe göre ise bu mahkemeler, adalet arayışından çok, savaş sonrası iktidara gelen Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın, siyasi rakipleri olan İttihat ve Terakki Fırkası'nı ve liderlerini yok etmeyi amaçlayan siyasi bir araçtı. Müttefik baskısı altında kurulan bu mahkemeler, adil yargılama ilkelerini ihlal etmiştir ve mahkûmiyetler "sahte kanıtlara" dayandırılmıştır. Amaç, savaşın sorumluluğunu birkaç kişiye yükleyerek yeni yönetimin kendini aklamasıdır.

 

Devam edecek: Tehcir mi, Soykırım mı?

 

 

Kaynaklar

 

Whitaker, Benjamin. (1985), Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sorunu Üzerine. Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu. 1986'da Gözden Geçirildi. BM Belgesi E/CN.4/Sub.2/1985/6.

Dadrian, Vahakn N. 2005, Türk Kaynaklarında Ermeni Soykırımı, Belge Yay.

Dadrian, Vahakn N. 2003, The History of the Armenian Genocide, Ethnic Conflict from the Balkans to Anatolia to the Caucasus Paperback, Berghahn Books

Dadrian, Vahakn N. 2020,Ermeni Soykırımının İnkârında Anahtar Unsurlar / Toplu Makaleler 4, Belge Yay.

Kévorkian, Raymond H. 2015, Ermeni Soykırımı, 2. Baskı, İletişim Yay.

Center for Strategic Research – 2005, Stratejik Araştırma Merkezi, Ermeni İddiaları ve Tarihsel Gerçekler, Sorular-Cevaplar, Ankara

 

07.01.2026, Ünye Kent


Dipnot:

[1] İslam Ansiklopedisi, c. 40, s. 319

[2] Kévorkian, 2015;

[3] Whitaker, 1985

[4] Bu hukuki başarısızlığın yanı sıra olayların siyasi bir boyutu vardır. İngilizler, Kemalist hükümet tarafından rehin alınan İngiliz subaylarını kurtarmak amacıyla bir esir takası yapar ve Malta tutuklularını serbest bırakmak zorunda kalır.

[5] Sèvres Antlaşması, Madde 230: " Türk Hükümeti, 1 Ağustos 1914'te Türk İmparatorluğu'nun bir parçası olan topraklarda savaş halinin devam ettiği süre boyunca işlenen katliamlardan sorumlu olan ve Müttefik Devletler tarafından teslim edilmesi talep edilebilecek kişileri Müttefik Devletlere teslim etmeyi taahhüt eder."

31 Aralık 2025 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVI (Osmanlı Barışı’nın Sonu: Tehcir ve Mübadele)

 



Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVI

(Osmanlı Barışı’nın Sonu: Tehcir ve Mübadele)

 

 

Roma Barışı (Pax Romana), MÖ. 27’de Agustus ile başladı, Marcus Aurelius'un ölümüyle MS. 180’de sona erdi. Benzer biçimde Osmanlı Barışı da 1453’te II. Mehmet’le (Fatih) başladı, 1699’da Karlofça Antlaşması ile sona erdi. Her iki imparatorluğun tebaası birçok dine ve dile mensup insan topluluklarını barındırıyordu. Devlet, bu toplulukların barış içinde yaşamalarını sağlamakla yükümlüydü.

Osmanlı imparatorluğu, güçlü olduğu dönem boyunca tebaası bulunan Müslim ve Gayrimüslimlerin bir arada yaşamalarını başarıyla temin etmekteydi. Ancak 17. Yy.’a gelindiğinde Avrupa devletlerinin askeri ve teknik gücü ve aralarında kurduğu güçlü ittifakları karşısında duraklayan Osmanlı İmparatorluğu, bu tarih itibariyle toprak kaybına uğramaya başladı. 1789 Fransız İhtilali sonrası ortaya çıkan milliyetçilik akımı, Osmanlı tebaası sayılan gayrimüslimleri harekete geçirdi. Özellikle Balkanlarda kendini gösteren bu durum 20. Yüzyıl’a girildiğinde Müslüman topluluklar bakımından Anadolu’ya doğru tersine bir göç başlattı.

Türklerin yüzyıllardır yurt olarak kullandığı Anadolu’da ise, imparatorluğun uç noktaları kadar olmasa da durum istenildiği kadar parlak değildi. Anadolu’daki Gayrimüslimler artık eskisi gibi yaşamak istemiyorlardı. Tanzimat sonrası yeni düzenlemelerle birlikte bu kesim, oldukça önemli haklar kazandı.


 

Osmanlı Tebaası Gayrimüslimler ve Zimmilik

 

Zimmî, İslâm devletinin egemenliğini kabul eden gayrimüslim kişilerdir. Zimmîlerin can, mal ve namus güvenliği, uyrukluğuna girdikleri İslâm devleti tarafından sağlanır. Buna karşılık zimmîler de devlete cizye vermekle yükümlüdür. Osmanlı Devletinde bulunan Hristiyan ve Yahudilere zimmi denilir.

Osmanlı hâkimiyetinde gayrimüslimler ilk dönemden itibaren dini ritüellerini özgürce yerine getirebiliyorlardı ve kutsal günlerine saygı duyuluyordu. Dinleri, kamu sisteminde sıklıkla batıl inanç olarak görülse de aşağılanmıyordu.

Hristiyanlar arasındaki davalarda tanıklık statüleri kabul edilirken, Müslümanlar veya karma dinler arasındaki davalarda Hristiyanların tanıklığı geçerli sayılmıyordu. Bu, Osmanlı İmparatorluğu'nda Hristiyan olmanın en olumsuz yanıydı. Bununla birlikte, genel olarak Müslümanlardan daha zengin oldukları için, Müslüman tanıkları satın alarak bazen davayı kazanabildikleri ileri sürülmektedir.

Hristiyanlar işletmelerinde Müslüman işçiler çalıştırabiliyordu. Bu da Müslümanların gerçek hayatta daha yüksek bir statüye sahip olmadığını gösteriyor.

Hristiyanlar, normal Osmanlı vatandaşları gibi köle sahibi olabiliyorlardı.

Osmanlı Hristiyanlarını köle olarak almak yasaktı. En güçlü askeri lider bile ataerkilliğin bir tebaasını köle yapamazdı. (Devşirme yeniçerileri hariç, ama onlar gerçek anlamda köle değillerdi.)

Mülk sahibi olmakta özgürdüler. Zimmilerin ticaret yapmalarına izin veriliyordu, hatta Rumları ticaret yapmaya teşvik etmek için bazı özel vergisiz bölgeler bile vardı. Buğday ticareti gibi sektörler tamamen onların kontrolündeydi.

Osmanlıların vergi oranı Venediklilerden çok daha düşüktü. Birçok kişi aksini iddia etse de, vergi sistemi Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında eşitlik sağlıyordu. Hristiyanların ödediği tüm vergilerin Müslümanlar için de bir karşılığı vardı, sadece cizye hariç. Ancak cizye, askerlik görevinin karşılığıydı. Çünkü Gayrimüslimler askerlik yapmak zorunda değildi.

Osmanlılar, askeri güçleri olduğu ve askeri güç ile paranın birleşmesinin hanedanlığı değiştirebileceği gerekçesiyle, Müslümanların para üzerinde kontrol sahibi olmasını istemiyorlardı. Bu nedenle para ve deniz ticaretinin kontrolünü Hristiyanlara verdiler. Osmanlı deniz tüccarlarının neredeyse tamamı Rum’du.

Patriklerin ataması devlet tarafından yapılırdı. Ancak atanacak patrik kendi toplumları tarafından seçilir, seçme işine devlet karışmazdı. Seçme hakkı tamamen kiliseye aitti. Devlet sadece patrikleri veya hahambaşıları atardı. Yalnız patrik veya hahambaşıların görevden alınma işi kiliseye, hahamhaneye veya buraları yöneten meclislere danışılmadan da yapılabilirdi. Görevden alma nedeni genellikle devlet ve ülke aleyhine davranışlar ve patrik veya hahambaşının kendi toplumunu iyi idare etmemesi idi. Kuşkusuz görevden alma, patrik için bir ceza idi. Patrik devlete ve ülkeye karşı suç işlediği zaman sadece azledilmez, gerekirse idam da edilebilirdi.[1]


 

1839 Tanzimat Fermanı

 

Tanzimat’ın başlangıcı III. Selim (1789-1807) veya II. Mahmud (1808-1839) dönemleridir. Hatta Yeniçeri Ocağı'nın 1826'da lağvı (Vaka-i Hayriye) reform atılımının gerçek başlangıç noktasıdır.

Tanzimat Fermanı, Türk tarihinde Batılılaşmanın ilk somut adımıdır. 3 Kasım 1839'da Sultan Abdülmecid döneminde Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşid Paşa tarafından okunmuştur. Tanzimat’ın sözcük anlamı "düzenlemeler, reformlar" demektir. Batı dillerinde genellikle Osmanlı Reformu (Ottoman Reform) deyimi kullanılmaktadır.

Tanzimat Dönemi, her ne kadar 1876'da II. Abdülhamit'in tahta çıkması ve Meşrutiyet'in ilânıyla sona ermiş kabul edilse de 1922'de Osmanlı Devleti'nin sona ermesine dek sürdüğü de söylenebilir.

Tanzimat’la birlikte bir dizi hukuki, mali ve iktisadi yenileşme hareketine girişilmiş, askeri alanda ve eğitim camiasında düzenlemeler yapılmıştır. Eski kurumlar lağvedilmeyerek yenileriyle birlikte bir süre daha kullanılmaya devam edilmiştir.

Hülasa bizce, yenileşmiş bir Avrupa karşısında, Orta Zaman şark müesseselerine dayanan imparatorluğun zaruri inhilali hadisesini, bu imparatorluğun temel taşını teşkil eden bir müessesenin, timar ve arazi rejiminin bozuluşu ile birleştirmek en makul yoldur.[2] 

Tanzimat’ın asıl sorunu Avrupa ile arasındaki güç dengesini koruma ve imparatorluğu ayakta tutma çabasıdır. Bu nedenle sosyal yapıyı ve farklı dine mensup tebaayı da gözetmek durumundaydı.

“Tanzimatı Hayriye’nin tesisinden muradı âli bilcümle sunufu tebaanın refahı hal ve mamuriyet ahvalleri” idi.[3]   

Tanzimat tarihinde ikinci merhaleyi teşkil eden 1856 Islahat Fermanı okunursa görülür ki, doğrudan doğruya gayrımüslim reayayı alakadar eden meseleler hattın esasını teşkil etmekte ve bunlar için tam ve sarih bir hukuk müsavatı tanınmaktadır.[4]

Müslümanlarla gayrimüslimler arasında tam bir eşitlik temininden söz edilmektedir ve bu konuda harici telkinlerin hatta tazyiklerin tesiri vardır.[5]  

Nedir bu eşitlik temini ve nasıl uygulandı?


 

1856 Islahat Fermanı

 

31. Osmanlı Padişahı Abdülmecid (1939-1861) döneminde gerçekleşen ıslahatlar, gayrimüslimlere tanınan haklarla öne çıkmaktaydı. 1853-56 yıllarını kapsayan Osmanlı-Rus Savaşı I, Abdülmecid’in 22 yıla yaklaşan saltanatında önemli bir yıkım noktası oldu. Yine de Tanzimat ve Islahat fermanlarının uygulanmasından vazgeçilmedi.     

Öncelikle her eyaletten iki temsilci İstanbul'a çağrıldı. Merkezden her bölgeye imar meclisleri gönderildi. Hukuk ve mâliye, Fransa'dan örnek alınarak düzenlendi. İlk defa kanunlar, padişahtan da güçlüydü. Fransız ceza yasaları ve yargı kurumları incelendi. Kadılık kurumu merkeze daha sıkı bağlanarak, tüm yurttaşlar için “yargı hakkı” getirildi. Mâli yetkililer, idare amirlerinden alınarak defterdarlara verildi. Vergilerin saptanması vilâyet meclislerine, toplanması da muhassıl adı verilen vergi memurlarına bırakıldı. İltizam yöntemi kaldırıldı. Aşar, her yerde eşit olarak alınmaya başladı. Hristiyanlardan alınan vergilerin toplanmasında patrikhanelerin aracılığı kabul edildi. Ticaret meclisleri kuruldu.[6]

Meclis-i Maarif-i Umumiye toplandı (1845). İlk idâdiler açıldı. 1847'de Maârif-i Umûmiye Nezâreti kuruldu. 1848'de ilk muallim mektebi, aynı yıl Harbiye'de kurmay sınıfı, 1850'de Darülmaarif adı verilen lise, 1851'de ilk bilim akademisi sayılan Encümen-i Daniş açıldı. 1846'da Darülfünun binasının temeli atıldı. Askerlik yasası çıkarılarak (6 Eylül 1843) kura yöntemi benimsendi, azınlıklar da asker olabileceklerdi, askerlik süresi 4-5 yıl olarak sınırlandı.[7]

Islahat gereği Gayrimüslimler, Osmanlı hâkimiyetinden itibaren kavuşamadıkları kendi ibadethanelerini inşa etme hakkına sahip oldular. Osmanlı tebaası gayrimüslimler kendi ibadethanelerini inşa edemezler hatta onarım bile yapamazlardı. Gerekli hallerde bu işi Osmanlı resmi kanaldan kendisi gerçekleştiriyordu.

Karadeniz Bölgesinde görülen ayakta kalabilmiş kiliselerin neredeyse tamamı Tanzimat sonrası Hristiyanların inşa ettirdiği kiliselerdir.

Buna karşın Osmanlı topraklarında Gayrimüslimlerle barış tesis edilemedi.

Zimmi kabul edilen Ermeni kesiminin Devlet-i Ali’ye karşı duruşu, “tehcir” adı verilen göç ettirme uygulamasına yol açtı.

Rum ahali ise, içlerinden bazılarının çete kurup Kurtuluş Savaşı esnasında Osmanlı’ya karşı ayaklandığı gerekçesiyle artık Müslümanlarla bir arada yaşayamayacakları kararlaştırıldı. Lozan barış Antlaşması gereği Yunanistan’la karşılıklı Mübadele edildi.

 

Devam edecek: Osmanlı’da Tehcir Uygulaması.

31.12.2025, Ünye Kent

 

Kaynaklar:

 

Ercan Yavuz, 2001, Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, Turhan Kitabevi, Ankara

İnalcık Halil, Seyitdanlıoğlu Mehmet, 2014, Tanzimat, Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu, İş. B. Yay. 4. Basım, İstanbul

Barkan, Ömer Lütfi, 1940, Tanzimat I, Maarif Vekâleti, İst.

Doğan, Semih, 2022, Sened-i İttifak Tanzimat Fermanı Islahat Fermanı –Sapiens Yay.

Engelhardt, Edouard-Philippe, 1976, Tanzimat, Milliyet Yay. İst.





DİPNOT:


[1] Ercan 2001; 75

[2] İnalcık, 2014; 35

[3] 15 Safer 1256 tarihli ilmühaber (Ömer L. Barkan, Tanzimat, I, s. 355, not 18.)

[4] İnalcık, 2014; 45

[5] Engelhardt, 1976; 111-112

[6] Doğan, 2022; 82

[7] İnalcık, 2014; 171-179