Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi X
(Osmanlı Dönemi’nde Arkeoloji)
“Osmanlı Arkeolojisi” olur da “Osmanlı Dönemi’nde Arkeoloji”
olmaz mı?
Günümüzde “Osmanlı Arkeolojisi”nin ayrı bir bilim dalı
haline geldiğini gördük. Batı’da arkeoloji biliminin doğuşuyla birlikte Osmanlı’ya
yansıması nasıl oldu; arkeoloji alanında Osmanlı Dönemi çalışmaları nelerdi?
Şimdi de onu ele alalım.
Arkeoloji Biliminin Doğuşu ve Osmanlı ile İlgisi
Her şey İtalya’nın Pompei kentiyle başladı.
MS. 79'da Vezüv Yanardağı patlamasıyla küller altında kalan
Pompei kentiyle yüzlerce yıl kimse ilgilenmedi, adeta unutuldu. Ancak 16. Yy.’da
yeniden keşfedildi ve 1763’te Arkeoloji biliminin doğuşuna neden oldu.
İlk etapta definecilik veya hazine avcılığıyla başlayan eski
kentlere olan ilgi, giderek günlük yaşam
nesneleri, freskler ve insan kalıntılarının açığa çıkarılmasıyla bilimsel bir
araştırmaya dönüştü. Antik Roma kültürünü günümüze konservatif özellikleriyle
taşıyan Pompei’nin ardından gözler, Arkeoloji
için en cazip bölge olan Antik Yunan, Mısır ve Mezopotamya’ya yöneldi. Ancak bu
topraklar, dünyanın en büyük imparatorluklarından birine sahip olan Osmanlı İmparatorluğu’na
aitti.
Arkeolojik araştırmalar Osmanlı topraklarına gelip
dayandığında, İmparatorluk “En Uzun Yüzyıl”ını yaşıyordu. 19. Yy.’da gelindiğinde
Batı Emperyalizmi, Osmanlı’daki eski eserleri yağma yanında, casusluk ve imparatorluk
topraklarını işgal amacı taşıyordu.
Osmanlı Topraklarında Arkeoloji
Osmanlı coğrafyası, Mezopotamya,
Mısır, Antik Yunan ve Helenistik Dönem’e ait önemli kültür varlıklarına sahipti.
Tarihin kaydettiği medeniyetlerin çok kıymetli eserleri bu imparatorluğun
elindeydi. Roma ve İslâm Eserleri kategorisine dâhil edebileceğimiz
eserleri de katınca Batı’nın gözü bir kez daha Osmanlı’ya çevrildi.
Fransız İhtilali sonrası gelişen
milliyetçilik akımıyla birlikte toplumlar, etnik kimliklerini yaşadıkları
coğrafyadaki eski eserlerle özdeşleştirmeye başladı. Avrupa devletleri
arasındaki eski eser toplama yarışı ve müzelerin kurulması (British Museum,
Louvre), Osmanlı topraklarındaki eserlere olan talebi artırdı.
Osmanlı yönetimi bu dönemde
başlangıçta Batılıların taleplerine boyun eğdi, hatta bazı eserleri hediye
olarak verdi; ancak zamanla eski eserlerin siyasi
boyutunu keşfetmeye başladı.
1753 yılında British Museum’un kurulmasıyla birlikte eski
eser toplayıcılığı başladı. Bu mücadele aynı zamanda Yakındoğu’daki güç
rekabetiyle de bağlantılıydı. Öte yandan, özellikle Grek ya da Roma eserleri
söz konusu olduğunda Avrupalılar bunlara kendi tarihlerinin geçmişe yönelik
uzantıları olarak görmekteydi.
İlk başlarda Avrupa başkentlerinde kurulan müzelere eser
toplama yarışının yanı sıra, bu durum geçmişteki Batı’nın ve Batı uygarlığının
meşru ve paylaşımsız mülkü olduğunu iddia etmenin yolunu açmaktaydı.
Osmanlı Mısır Valisi Kavalalı
Mehmed Ali Paşa’nın Luksor dikilitaşını 1830’da Fransa’ya hediye etmesi, 1857’de Abdülmecid’den alınan izinle Halikarnas
Mozolesi (Halikarnasos Mausoleion) kabartma
ve heykellerin İngiltere’ye götürülmesi, Pergamon Zeus Sunağı’nın
Berlin’e taşınması resmi kanalla yapılan antik eser yağmalarıydı.
Fransa’ya hediye edilen Luksor
dikilitaşını taşıyan geminin komutanı Verninac
de Saint-Maur’un sözleri, tarihe düşülmüş acı bir ifadedir:
“Fransa, bir dikilitaşı, Nil Nehri’nin taşıdığı ve durmadan
yükselmekte olan çamurdan veya bugün bile bu zarif taştan iğnelere sadece
devrilmelerinden korktukları ve devrildikleri takdirde döküntülerini yontmaktan
aciz olacakları için saygı gösteren Türklerin vahşi cehaletinden kaçırmakla,
antik eserlerin kıymetini bilen yegâne kişiler oldukları için hepsine sahip
olmayı hak eden Avrupa’nın ilim çevrelerinin minnettarlığına layıktır. Eskiçağ,
meyvelerini toplamak amacıyla onun toprağını sürenlerin doğal hakkı olan bir
ülkedir.“
Tanzimat’tan Önce
Osmanlı’nın Eski Eserlere Bakışı
Bu dönemde Osmanlı devletinin eski eserler konusunda bir bilgiye
sahip olmadığı görülmektedir. Osmanlı yöneticileri antik şehirleri, daima yapı malzemesi
sağlanan bir taş ocağı olarak görmektedirler.
Bu durum, daha Selçuklular devrinde başlamıştır. Osmanlı, Baalbek
ve Mısır’dan getirilen sütunlar Süleymaniye Camii’nde, Girit Savaşından sonra elde
edilen iki sütun yerinden sökülerek Yeni Cami’de, Bergama’daki kilise harabesinden
sökülen sütunlar Nuriosmaniye Camii’nin yapımında kullanılmıştır. Kaynaklara bakmaksızın
bu örnekler çoğaltılabilir: Civarımızdan pek çok tarihi yapıda olduğu kadar pek
çok eski yapı da antik çağın yazılı ve süslemeli malzemesinin sökün edilerek kullanıldığı
görülebilmektedir.
Dış ülkelerden gelen eski eser avcılarına
ise Padişah hükmüyle “ikram” söz konusudur. “Bu taşlardan ziyadesiyle
bulunduğundan isteyene verilmesi” hükmolunmuştur. Hatta bazı nadir parçalar,
sarayın özel konuklarına hediye verilmektedir.
Özetle; Osmanlı yöneticileri
antik şehirleri, yeni binalar için bedava yapı malzemesi sağlayan birer
"taş ocağı" olarak görmekteydiler.
19. Yüzyıl Başında Avrupa Etkisiyle Arkeolojinin
Keşfi
Fransız İhtilali
sonrası gelişen milliyetçilik akımıyla birlikte toplumlar, etnik kimliklerini
yaşadıkları coğrafyadaki eski eserlerle özdeşleştirmeye başlamıştır.
Avrupa devletleri
arasındaki eski eser toplama yarışı ve müzelerin kurulması (British Museum,
Louvre), Osmanlı topraklarındaki eserlere olan talebi artırmıştır.
Osmanlı yönetimi bu
dönemde başlangıçta Batılıların taleplerine boyun eğmiş, hatta bazı eserleri
hediye olarak vermiştir; ancak zamanla eski eserlerin siyasi boyutunu
keşfetmeye başlamıştır.
Eski eserlerin yurt
dışına kaçırılması ve kazıların suistimal edilmesi, devlette bir kızgınlık
uyandırmış ve ilk yasal adımların atılmasına zemin hazırlamıştır.
Müzecilik
ve Kanuni Düzenlemeler Dönemi (1869 ve Sonrası): 1869 yılında Müze-i Hümayun'un kurulması ile eserlerin
devlet eliyle toplanması ve korunması süreci resmen başlamıştır. Aynı yıl
çıkarılan fermanla, eyaletlerdeki arkeolojik buluntuların merkeze gönderilmesi
zorunlu kılınmıştır.
Osman Hamdi Bey'in müze müdürlüğü döneminde, bilimsel
arkeolojik çalışmalar (Nemrut Dağı, Sayda kazıları) hız kazanmıştır.
1874 Nizamnamesi ve hukuki yaklaşımlar: Eski eserlerin
1/3'ünü bulana, 1/3'ünü arazi sahibine verilirken; 1884 Âsâr-ı Atîka Nizamnamesi ile tüm eserlerin mülkiyetinin
tamamen devlete ait olması ilkesi getirilmiş ve yurt dışına çıkarılması kesin
olarak yasaklanmıştır.
Son dönemde müzeler,
sadece bilimsel kurumlar değil, aynı zamanda Avrupalı ziyaretçilere devletin
varlığı ve gücü hakkında mesaj veren ideolojik araçlar haline gelmiştir.
Osmanlı toplumunun son dönemdeki bu uyanışı, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin
doğum sancılarını içinde barındırır.
Devam
edecek:
Osmanlı Dönemi Kazıları
Kaynaklar:
Shaw, Wendy M. (2004), Osmanlı Müzeciliği, İletişim Yay. İstanbul
Hisar, Abdülhak Şinasi (2010), Türk Müzeciliği, (Yayına haz.
Necmettin Turinay), YKY, İst.
Türker, Atila (2022), Osmanlı’nın Gözünde Arkeoloji, Samsun, OMÜ
Ders Notları
Özbalaban, Onur Sefer (2004), Çanakkale Onsekiz
Mart Üni. Yük. Lis. Pr.
.jpg)














.jpg)







