Tarih Nedir?
İnsanoğlunun önüne çıkan en büyük buluşlardan biri tekerleğin icadıdır. Saatte 300 kilometre hız yapan otomobillerin teknolojisi bu birikim sayesinde basit bir bilgi üretimi sürecine indirgenmiştir. Tekerleğin günümüzden 7.000 yıl önce bulduğunu farz edersek, bu süreç hiç de kısa sayılmaz. Ama bir Homo Sapiens’in tekerliği bulabilmesi için en az 45. 000 yıl geçmesi gerektiğini düşünürsek, bilimsel bilginin tarih içinde nasıl ortaya çıktığını daha net anlarız.

Tarihin tanımı
“Geçmiş zamanlarda yaşayan insan topluluklarının her türlü faaliyetlerini yer ve zaman bildirerek, sebep-sonuç ilişkisi içinde anlatan bilim dalıdır.” [1]
Okul kitaplarındaki tarih tanımı budur. Halbuki insanlığın en büyük buluşlarından tekerleğin nerede ve hangi tarihte icat edildiğini bilmemekteyiz. Sonuçları itibariyle hızlı seyahat merakımız bizi bir noktaya ulaştırıyorsa da, tekerleğin icadının hangi sebebe dayandığı konusu düşünürleri (tarihçileri) ayrıştırmaktadır.
Ayrışma konusu bununla bitmeyip, her ülkenin kendi “resmi tarih” ini yazması ve karşıt görüşte olanların “karşı tarih” tezleri, ülke içinde ve uluslararası boyutta tarihsel bir karmaşaya neden olmaktadır.
Bir kez daha, “tarih nedir” sorusuyla muhatap olmaktayız.
Tarih için, sıkı sıkıya sahih (açık) bilgi ve belgelere dayanma zarureti hasıl olmuştur. Bu nedenle “tarih belgedir” anlayışı öne çıkmıştır. Arkeolojik belgeler, özellikle yazılı tabletler esas alınarak tarih yazının icadına endekslenmiştir.
Tarihte bilinen ilk yazılı antlaşma MÖ. 1280 tarihli Kadeş Antlaşması’dır. Okunan belgelerden Mısır Kralı II. Ramses’in mi, Hitit Kralı Mutavallis’in mi galip geldiği muammadır. Ebu Simbel tapınağındaki hiyerogliflerden savaşı Ramses’in kazandığı zannedilirken, yıllar sonra bulunan Hitit kil yazılarında bunun tam tersi okunmuştur.
Tarih bir bilimdir
Tarihi ulusal ya da ideolojik bir malzeme olmaktan kurtardığımız anda, reel ve rasyonel bir araştırmanın kapılarını aralarız ki, tarih denen kavramın bir bilim olduğu sonucuna ulaşırız. Bertrand Russell’ın tanımladığı bilim kavramı, aynıyla Tarih için de geçerlidir.
Bir başka açıdan bilimsel çalışmayı, Teorik Fiziğin Esasları adlı yapıtında Albert Einstein şöyle görür:
“Her türlü düzenden yoksun duyu verileri ile düzenli düşünceler arasında uygunluk sağlama çabasıdır.” [3]
Bir bilim olarak tarih, bu ilişki ve gelişmeleri yöntemli bir biçimde inceleyen, ayrıştıran ve açıklayan bir bilim dalıdır. Bu anlamıyla tarih, yöntem sorununu önümüze koyar:
“Ne yapacağız, nasıl yapacağız?”
Tarihin yöntemi, tarihi olayları kaynağından araştırarak, ana ve ikincil unsurları, arşivleri, yazılı, görsel ve sözel materyalleri kullanarak doğru bilgiye ulaşmaktır. Bu nedenle verilerin düzenlenmesi, incelenmesi, kritik edilmesi ve sentezlenmesi gerekir. Sadece kaynaklarla yetinmek, arşivciliktir; ham maddeye gömülmektir. Tarihin gerçek bir bilgi ve bir bilim halini alması için, verilerin mutlak suretle doğru bir yöntemle ele alınması, işlenmesi gerekir.
Tarih bilimi, diğer bilim dallarıyla ilişki içerisindedir. İbn-i Haldun'un dediği gibi:

" Tarih bilimlerin anasıdır (ümmü’l ulum). Tarih, zahiri yani yüzeysel görüntüsüyle değil, batini yani tarihin kendi içinde saklanan gizemlerinin incelenmesi ve araştırılmasıdır. Tarihin görevi olayları kronolojik olarak sıralamak değil, olayların sebep sonuç ilişkilerini dikkatle irdeleyerek bir tertip içinde illiyet rabıtalarını bulup çıkartmaktır. Vak’a ve hadiseler yalnız nakil ve rivayete dayanır ise tarih yanlışlıklardan asla kurtulamaz.” [4]
Tarih öncesi (prehistorya) döneminin sona ermesi, çeşitli bilim dallarının ortaya çıkmasıyla gerçekleşir. Dini yönü de olan, matematik ve astronomi çalışmalarının antik çağlarda boy göstermesi, bilimsel bilgi sürecinin başlangıcı sayılır. Zaman kavramı, takvimin kullanıma girmesi, gezginlerin coğrafya günlükleri o dönemde başlar. Tarih bir bilim olarak ortaya çıkmaya başladığı andan itibaren, felsefe, mantık ve sosyoloji ile etkileşimdedir. Bilimin giderek geliştiği ve bilimsel dalların çoğaldığı aşamada tarih; arkeoloji, antropoloji, etnoloji, filoloji gibi çağdaş bilimlerle birlikte ele alınır. Doğa bilimlerinin (fizik, kimya, biyoloji) imkanlarından da yararlanarak, (laboratuar analizleri, Karbon 15 yöntemi ve benzeri gibi) çağdaş teknolojinin bütün imkanlarını kullanır. Daha önce üretilmiş bilgilerin yeniden ve daha üst biçimde üretilmesi, tarih biliminin faaliyetleri arasına girer. Bu çaba, bilimsel doğruları bilimsel gereçlerle kullanmayı ve doğru bir yöntemle hareket etmeyi zorunlu kılar. Aksi halde bilimin imkanlarını, önümüzü aydınlatan bir fener gibi önümüze tutamayız. Gereksiz ayrıntılarla uğraşarak, siyasi çıkar çekişmeleri içinde asıl olanı gözden kaybederiz.
Tarih, her ulusun her daim kendine bir övünme payı çıkardığı, sadece ulus bilincinin pekiştirildiği argümanlar değildir. Tarih, geçmişte yapılan hataların irdelenmesi, dersler çıkarılarak tekerrür etmesinin önlendiği bir alandır. Böylece tarih, diğer bilimlerde olduğu gibi tamamen insanlığın hizmetine sunulan objektif bir bilim haline gelir.
Haftaya:
Sözlü Tarih ve Yerel Tarih



Birbirinle pöğreklerle bağlanan havuzlardaki su akımı, seviyenin yüksek olduğu depodan diğerine doğru olmakta, böylece şehrin tamamına su eşit olarak dağıtılmaktadır. Havuzların yanında yer alan çeşmelerin musluklarından şehrin su ihtiyacı karşılanmaktadır. Oldukça görkemli bir görünüşe sahip olan bu anıtsal çeşmeler, Cumhuriyet öncesi dönemden kalma ve çoğunluğu varlıklı kişiler tarafından hayrat ya da sebil olarak yaptırılmışlardır. Hiçbiri günümüze ulaşamamıştır, sadece Döner Çeşme olarak bilinen çeşmenin olduğu yere, eskisine izafeten yeni bir çeşme inşa edilmiştir. Döner Çeşme dışındaki çeşmelerin kimler tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. Kuyu ve sarnıç suları yanında, Ünye halkı içme suyunu on yıllarca bu çeşmelerden ve kaynağı farklı yerlerden gelen mahalle çeşmelerinden sağlamıştır.
Terazi görevi gören havuzların yanında Anıtsal Çeşmeler yer alır. Çeşmelerden biri Eski Hamamın yakınındadır. Ona benzer iki anıtsal çeşme daha vardır. Biri Orta Cami ile eski iskele arasında kalan yerdedir. Dört musluklu ve görkemli bu çeşmenin olduğu yerde bugün, Karagöz Giyim Mağazası yer almaktadır. Diğer anıtsal çeşme, adını verdiği meydanda bulunan Döner Çeşme’dir.
Ulemazade Ahmet Efendi tarafından annesi Hatice Hanım için yaptırılan Döner Çeşme, dörtkenarında, kendi ekseninde dönen sütunlar olduğu için bu adı almıştır. 1940’li yıllarda çeşme yıkılmış, ancak, çeşmenin bulunduğu meydan çeşmenin adı ile anılmıştır. Döner Çeşmeye ait kitabe yıllar sonra kanalizasyon kapağı olarak bulunmuş ve Murat Ocak isimli bir hemşerimiz tarafından muhafaza edilmiştir. Araştırmalarımız sonucunda, bu kitabenin Döner çeşme’ye ait olduğu anlaşılmış ve transkribe edilmiştir:
Büyük Cami ve Orta Cami şadırvanlarına su, şehir suyu şebekesi terazisinden gelir.
Saray Camisi, Anasu’dan, Kaşbaşı Camisi yakınındaki terazi havuzundan suyunu alırken, Hacı Osman Ağa Cami ve Çömlekçi Cami Çakırtepe kaynak sularından yararlanır.






1869 Trabzon Vilayet Salnamesi, cilt 1, s. 103




Belediye tarafından kiraya verilen sinemayı 80’li yıllardan itibaren İsmail Güven çalıştırmaktadır. Halen sinema, düğün ve tiyatro salonu olarak kullanılan mekânda, Ramazanda tombala gibi etkinliklere yer verilmektedir. Binanın diğer bölümlerinde Şehir Kulübü, barlar ve çeşitli iş yerleri mevcuttur.
Ünye’de modern anlamda ilk sinema Tan Sineması adıyla 1948’de açılır. Samsun’dan gelen Yusuf Bulut, karakolun yanına (şimdiki Akbank’ın olduğu yer), Ünye’nin ilk sinemasını açar. (Fotoğrafları günümüze aktaranlar, Nazlı Şenalp, Eren Tokgöz)
Tan Sineması açıldıktan birkaç ay sonra, bu defa Ünyelilerin kendisi Yalıkahvesi’nde Belediye’nin depo olarak kullandığı binayı sinema olarak kullanıma açarlar. Zaten bu bina geçmiş yıllarda, bando ve musiki kuruluşlarının konser verdiği, zaman zaman sinema gösteriminin yapıldığı eski bir binadır. Bir tarafıyla denizin içinde kalan, yalı kazıklarıyla desteklenen binada çok eski zamanlarda sinema izlendiği söylenmektedir. Eski radyoculardan Fatalis Ahmet (Akbulut) ve tüccar Mustafa Kalemen ortaklığında modernize edilen ve hizmete açılan bu sinemanın adı Yeni Sinema olur.
Raj Kapoor’dan 47 yıl sonra, Hindistan’ı anlatan bir film sinema dünyasını yeniden sarsmaya başladı.
Dünyanın en fakir ülkeler sıralamasında başı çeken Hindistan için sinema, hayatın vazgeçilmezleri arasındadır. Sinema, Hindistan Rüyası’nın önemli bir parçası, görünürdeki yüzüdür. Rüyaları gerçekleşmenin belki de tek yoludur... Hint kast'ının kırılabileceği en zayıf halka olan sinema, katı kast sistemi içinde sunulan bir hayal dünyadır. Avuntu da olsa, eldeki tek güzelliktir.
Anlaşılan 21. yüzyılın ilk çeyreğinde Hindistan’da değişen fazla bir şey yok! Filmin senaryosu, bir zamanlar Türkiye’nin Hindistan Elçiliği’nde görevli Vikas Swarup’un “Kim Bir Milyar Kazanmak İster” adlı romanından uyarlanmıştır.
En iyi uyarlama senaryo dahil, on dalda Oscar’a aday gösterilen film, Altın Küre’de dört ödül kazanmış, bir çok yarışmadan ödülle dönmüştür.
Filmin senaryosu Hintli bir yazarın romanından uyarlanmış, Loveleen Tandan adlı bir Hintli yönetmenin yardımcılığında çekilmiştir. ABD ve İngiltere ortak yapımıdır. İngiliz yönetmen Danny Boyle, Trainspotting (1996), The Beach (2001) ve 28 Days Later (2002) adlı filmlere imza atmış önemli bir yönetmendir.
Filmin tüm aşamalarında, özellikle son sahnedeki müzik ve dansla Boyle, karşımıza Bolywood tarzı bir film çıkarır.
Jamal Malik ve bir yaş büyük ağabeyi Salim, Bombay (Mumbai)’ın gecekondularında yaşayan Müslüman bir ailenin çocuklarıdır.
Ağabeyi silahlı çetelere katılan Jamal, kendisi gibi sahipsiz Latika’yı Salim’e bırakmak zorunda kalır.