1 Nisan 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi IV

 


Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi IV

  

Antik Çağ Yunan düşüncesinin idealist üçlüsü; Sokrates-Platon-Aristoteles’in ortak yanı toplumu düzenlemeye çalışmalarıdır. Köle ve Devlet ikileminde her üç düşünür de devleti onarmaya çalışıyorlar. Bu devlet, antik çağ Yunanlılarının köleci devleti’dir.

Devlet, kölelik düzeninde kölelerin sayıca artması sonucu zorunlu bir baskı örgütü olarak belirmiştir.

Feodal düzende ise bu örgüt (devlet), köle sahipleri yerine büyük toprak sahiplerinin hizmetinde bir düzenleyicidir.[1]

Peki, Osmanlı devlet düzeninde durum nasıldı?

Ortaçağ ve Yeniçağ’da feodal bir Osmanlı devletinden söz edebilir mi?

Köleci toplum düzeni, Osmanlı’da yahut eski Türk toplumlarında yaşanmış mıydı? 






 

Osmanlı Üretim Tarzı

 

Toprağın altındaki Osmanlı bulgularına göre, Osmanlı üretim ilişkilerinin toprağa bağlı olduğunu söyleyebiliriz.Mimari kalıntılar ve arşiv belgelerine bakarak, Üretim biçimini toprağa bağlasak da Osmanlı toprak rejimini feodal olarak nitelendiremeyiz.

Çünkü köleci düzenden evrilen Batı toplumlarının klasik feodal yapısı, Osmanlı’da oldukça farklıdır.

Bir dönem Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) tartışmalarına konu olan Osmanlı Üretim ve yönetim yapısı, ülkemizde halen açıklığa kavuşmuş değildir.[2]

İktisat tarihi araştırmalarında olayları kronolojik olarak sıralamak yetmez; üretim, mülkiyet ve artık ürünün nasıl paylaşıldığını gösteren yapısal modeli de (üretim tarzını) ortaya koymak gerekir.

Bilim insanı "gündeliğin" peşinden koşmaz; gündelik olayların birikerek nasıl bir "yapı" oluşturduğunu inceler.

Bugünü anlamak, dünü bugünün kurucu unsuru olarak kavramaktan geçer. Modern Türkiye’nin dokusunu anlamak istiyorsak, 600 yıllık Osmanlı mirasının ve onun dayandığı ekonomik temellerin derinliklerine inmek zorundayız.

Bu pencereden bakıldığında, Batı feodalizmini ve Osmanlı tarzını ait oldukları yere oturtmak gerekir.

 

Batı Feodalizmi’nin Kökleri

 

Batı Feodalizmi’nin köklerini anlamak için, köleci imparatorluk Roma’nın kuruluşuna kadar gitmek gerekir.

Roma’nın kuruluşu, İtalya’da Etrüsk istilası ve site devletlerinin kurulumu ile başlar.

MÖ. 8. Yy. öncesi Latin çoban klanlarında toprak kolektif olarak sahiplenilirdi.

Geleneksel klan mülkiyeti parçalanınca toprak, devlet mülkiyetine geçer.

Site devleti, toprağı site adına üretim yapması için ailelere (pater familas) paylaştırır.

Sonuçta iki keskin sınıf doğar: Patrici ile Plepler.

 Toprak sahibi vatandaşlar Patricilerdi.

Mülksüzleşen klan üyeleri Pleplerdi.

İlk toprak dağılımı eşitliğe dayanıyordu. Her aileye 0,5 hektarlık (Heredium) küçük tarlalar verilirdi. Bu ölçekte üretim Pazar için değil, salt hayatta kalmak içindi. Artık ürün (surplus) yoktu. Sitenin varlığını sürdürebilmesi ve pazar yaratabilmesi için yeni toprakların fethedilmesi gerekiyordu. Bu da “sürekli savaşlar” demekti.

Savaşa yönelim, küçük çiftçinin yapısal iflasını ve köleleşmesini getirdi.

Şöyle ki, Plepler zorunlu askerdi, kendi teçhizatını sağlamak zorundaydı. Savaş nedeniyle tarlaların ihmal eder, Patrici’ye borçlanırdı.

Sonuçta iflas eder, tarlalarını elden çıkarıp Roma’ya göç ederek köle haline gelirdi.

Cumhuriyet dönemindeki sürekli savaş hali, Roma ordusunun belkemiği olan özgür çiftçiyi kendi zaferiyle yok eden bir tuzağa dönüştürdü.

Köle, “küçük toprak sahibini kovmak” anlamına geliyordu.[3]

Köleleştirilen küçük toprak sahipleri ve savaşlarda alınan esirler, tasfiye edilen yahut fethedilen topraklarda istihdam edildi.

Böylece Roma’da köleci üretim tarzı doğdu.

Patrici sınıfı, köylülerin elinden çıkan toprakları ve devletin fethettiği yeni alanları devasa işletmelerde (Latifundium) birleştirdi. Savaşın getirdiği esir bolluğu, bu dev toprakların gerektirdiği eksik emek sorununu bedava köle gücüyle çözdü.

MÖ. 486’da çıkan Plep İsyanı, kamu topraklarının (ager publicus) devlete iadesini sağladıysa da bazı Pleplere vatandaşlık hakkı verilince bölündü ve MÖ. 104’te tarihsel bir kırılma yaşandı. Roma hür köylüyü tamamen yok ederek, üretimi tümüyle köle emeğine bağladı. Ancak bu durum Roma köleciliğinin sonunu hazırladı. 

İmparatorluğun aşırı genişlemesi, yayılmacı fetihlerinin durması ve yönetim zaafları nedeniyle Roma bunalıma girdi. Yeni köle akışının kesilmesi, köle maliyetlerinin artması ve ekonomik durgunluk köleci yapıyı çökertti.

İşgücü ihtiyacının köleler yerine kolon (kiracı çiftçi) sistemine kayması ve Hristiyanlığın etkisiyle köleliğe bakışın değişmesi, köleci sistemin çöküşünü hızlandırdı.

Köle emeğine dayalı dev mülkiyetler (Latifundium), Batı feodalizminin ana kaynağını oluşturdu.

Feodalizmin ihtiyaç duyduğu eşitsiz, toprağa bağlı ve parçalı yapı,  Latifundium adı verilen dev toprak işletmelerinde ortaya çıktı.

Osmanlı sistemi, işte bu “Latifundium ve köle” mekanizmasını üretemediği için feodaliteye giden yapısal yola asla tam olarak giremeyecekti.

 

Asya Tipi Üretim Tarzı ve İktâ Sistemi

 

Tarihsel analizlerde sıkça başvurulan Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) kavramı, Doğu toplumları için önemli ipuçları barındırsa da bazı çevrelerce benimsenmedi. Ciddi metodolojik hatalar içeren bu modelin zaman ve mekân sınırlandırması olmadığı ileri sürüldü. MÖ. 5.000 yılındaki Mısır ile MS. 1.500 yılındaki Osmanlı’yı aynı kefeye koyduğu, Mısır’dan Aztekler’e, Afrika kabilelerine kadar Batı dışı her şeyi aynı torbaya koyduğu ileri sürüldü.

Bu teorinin kökeninde Marx’ın Hint toplumu üzerine yazdığı notlar yatmaktadır. Karl Wittfogel’in "hidrolik toplum" teorisiyle merkezi sulama projelerine hapsettiği bu model, her araştırmacının kendine göre bir ATÜT tanımı yapmasına neden olmaktadır.[4]

İktâ Sistemi ise, İslam’ın ilk yıllarında Hz. Ömer dönemiyle şekillenen bir modeldir. Mülkiyetin bireylerde temerküz etmesini engelleyen bir devlet kalkanı olarak kabul edilir. Arazi kişilere mülk (temlik) olarak değil, bir hizmet karşılığı “kira/intifa” olarak verilir.

Selçuklu iktâ sistemi Hz. Ömer’e dayandırılır.

Model olarak Abbasiler’den Selçuklulara geçtiği savunulsa da Selçuklu ikta’nın göçebe kökenli olduğu ve göçebelerde otlakların paylaşılması olgusuna dayandığı ileri sürülür.[5]

Nizamülmülk’ün kurduğu Selçuklu sisteminde, iktâ sahipleri yerel birer derebeyine (feodal lord) dönüşmesin diye topraklar onlara miras bırakılmaz ve periyodik rotasyona tabi tutulurdu.

Hizmet karşılığı olarak iktâ sahibinden arazi durumuna göre, örneğin 400.000 kişilik asker (sipahi) beslemesi istenirdi. Böylece hazineye yük olmadan devasa bir düzenli ordu oluşturulurdu.

Aynı zamanda bu sistemle göçebe Türkmenler toprağa bağlanır, tarımsal üretime entegre edilirdi.

Anadolu’da hüküm süren Bizans (Doğu Roma) Pronoia sistemi de, iktâ sistemine benzetilir. Batı feodalizminin uzantısı olan bu sistem, 11. yüzyıldan itibaren (özellikle Komnenoslar dönemi) merkezi otoriteyi güçlendirmek ve orduya asker sağlamak amacıyla, devletin vergi gelirlerini veya arazilerini askeri hizmet karşılığında kişilere (Pronoia sahipleri) devrettiği bir toprak ve askeri yönetim mekanizmasıdır.

İlhanlı Defterhane ve Rûznamçe (Kayıt ve Tahrir Kültürü), aynı dönem Anadolu toprak rejimine ait olgulardı. Anadolu Beylikleri, Akkoyunlu Soyurgal / Divanî sistemi gibi toprak rejimlerinin tümü, bir sentez olarak Osmanlı Tımar sistemini oluşturan başlıca etkenlerdi.

 

Devam edecek: Osmanlı Dönemi V (Osmanlı Tımar Sistemi)

 

Kaynaklar:

 

Bloch, Marc. 1983, Feodal Toplum, Çev. M. Ali Kılıçbay, 1. Baskı, Savaş Yay.

Kılıçbay, Mehmet Ali. 1985, Feodalite ve Klasik Dönem Osmanlı Üretim Tarzı, 2. Yazım 1. Baskı, Verso Teori Yay.

Engels, Friedrich. 1977, Anti-Dühring, Sol Yay.

 

01.04.2026, Ünye Kent

 

Dipnot:

[1]Bloch, 1983; 524

[2] Kılıçbay, 1985; 3

[3] Engels, 1977; 292

[4] Kılıçbay, 1985; 4

[5] Kılıçbay, 1985; 262