25 Şubat 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XXIV (Lozan Mübadilleri - 2)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XXIV

(Lozan Mübadilleri - 2)

  

17. Yüzyıla kadar Osmanlı’nın Batı’ya doğru ilerleyişinden söz etmekteyiz. Bu süreçte Doğu’dan Batı’ya doğru ilerleyen bir Osmanlı göçü görülür. İkinci Viyana Kuşatması (1683) sonrası rota tersine döner, Batı’dan Anadolu’ya doğru göç başlar. Kademeli bir biçimde gerçekleşen bu göç, en uç noktalardan başlayarak, merkeze doğru gerçekleşir.

Balkanlar, özellikle de Selanik, Batı’dan gelenlerin toplanma merkezi haline gelir. Bu nedenle Lozan Mübadilleri dendiğinde, Anadolu’da Selanik Muhacirleri akla gelmektedir.[1]

 



 

Büyük Göç

 

Batı’dan ilk büyük göç dalgası 1804’te Sırp isyanıyla başladı. Bu isyanda Fransız Devrimi’nin ve dalga dalga yayılan ulusalcı hareketlerin rolü büyüktür. Bosna – Hersek ve Rumeli’ye göçün ikinci dalgası, yine aynı nedenle 1826 yılında oldu. 1867’de ise, Sırp baskısından kaçan Boşnakların bir bölümü Türklerle birlikte Anadolu’ya kadar göç etti.

Yunanistan’dan ilk göç 1820 yılında Mora isyanından sonra başladı. 1826 yılında İngiltere ve Rusya ile yapılan antlaşmalar sonucunda bağımsız Yunan devleti kuruldu. Evlad-ı Fatihan, yüzlerce yıl yaşadığı topraklardan sürgün edilmeye başlandı. Üstelik bu sürgün büyük bir kıyım ve katliamla gerçekleşti.[2]

Türkçe konuşmayı bilmeyen 60 bin Müslüman, 1864 Yılında Girit’ten göç etmek zorunda kaldı.[3]

Birinci Dünya Savaşı sonrası başlayan yeni göç dalgasının ardından, 1923 yılında Yunan askerinin Anadolu’yu terk etmesiyle başlayan süreç 1923 Lozan mübadele antlaşmasıyla sonuçlandı. Lozan’ın ek maddesi “mübadele” içerikliydi.

1923 -33 yılları arası 384 bin Türk ve Müslüman, Yunanistan’dan Türkiye’ye zorunlu göçe tabi tutuldu.[4]

Buna karşılık 1,2 milyon Ortodoks Rum Anadolu’yu terk etmek zorunda kaldı.

Lozan Mübadele’si sayıca en kalabalık göç dalgası olmasına rağmen, göçler 1970 yılına kadar sürdü. 1934 – 60 arası 23 bin 788 kişi, 1960 – 70 arasında ise 20 bin kişi Yunanistan’dan Türkiye’ye göç etti.

Yugoslavya’dan 1946 – 68 arası ve 1970’te resmi kayıtlara göre 305 bin 158 kişi, Romanya’da 1812 sonrası 200 bin, 1877 – 78 Savaşı sonrası 80 bin, 1923 -33 arası 33 bin 852, 1934 – 60 arası 87 bin 476 kişi göç etti.  

Bulgaristan’dan ise, yine 1828 sonrası 30 bin, 1876 -78 arası 200 bin, 1885 – 23 arası 500 bin, 1923- 33 arası 101 bin, 1934 – 1960 arası 273 bin, 1968 – 79 arası 115 bin 500 kişi göç etmiştir.

Göç yollarında bir kısım göçmen hastalık ve açlıktan ölmüş yahut uğradıkları saldırılar sonucunda ağır kayıplar vererek Türkiye’ye gelebilmişlerdir.[5]




Aynı zorlu ve zorunlu yolculuk, Türk Kurtuluş Savaşı sonrası Rumlar için de geçerliydi.

Lozan göçleri her ne kadar resmi kanalla ve Hilal-i Ahmer (Kızılay) gibi yardım yahut sağlık kuruluşları aracılığıyla organize edilmeye çalışılsa da mağduriyeti gideremedi.

Mübadiller gittikleri topraklarda da rahat edemedi.

 


Göç Yollarında

 

Lozan'da 30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan sözleşme ve protokol gereği "Türk-Yunan nüfus mübadelesi”ne karar verilir. 1 Mayıs 1923 tarihinden başlayarak, Türk topraklarında yerleşmiş Rum-Ortodokslar ile Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman Türkler zorunlu göçe tabi tutulurlar.

Yunanistan savaşı kaybedince Anadolu’dan Yunanistan’a, Yunanistan da Türkiye’ye karşılıklı göç başlar. Her iki tarafta da büyük bir yığılmalar oluşur. Gelenler düzenli iskân edilemeyince, resmi yoldan karşılıklı göç, “mübadele” kararına varılır.

İstanbul'da oturan Rumlar ve Batı Trakya'da oturan Müslümanlar mübadeleden muaf tutulur.

Muafiyet kararı düzenli işlemez; Kıbrıs Sorunu ve 6-7 Eylül 1955 olayları gibi dönem dönem yaşananlar dolayısıyla aksar ve “göç” günümüze kadar uzar.[6]

Daha önceki yıllarda yaşanan göç perişanlığı göz önünde tutularak, 13 Ekim 1923 tarihinde Tunalı Hilmi Bey’in önergesiyle “Mübadele İmar ve İskân Bakanlığı” kurulur. Mustafa Necati’nin Bakanlığında merkezde ve taşrada örgütlenerek birçok yasal düzenleme gerçekleştirildi. Zaten baskı altında oldukları için Türklerin bir kısmı resmi göç kararını ve tarihini beklemeden kıyı kentlere yığılmışlardı.[7]

Ağırlıklı olarak deniz yoluyla yapılan taşıma Hilal-i Ahmer (Kızılay) kuruluşunun yardımlarıyla gerçekleşti. Müslüman göçmenler Selanik, Kalikratya ve Kavala'dan gemilere alınarak Tekirdağ, İstanbul, Mudanya, Zonguldak, Sinop, Samsun, Ordu, Giresun, İzmit, Gelibolu, Bandırma ve Burhaniye’ ye taşınırken, Girit ve Kandiye ‘den alınanlar ise Mersin, Silifke, Marmaris, Bodrum, Güllük, Ayvalık, Çanakkale ve Erdek iskelelerine taşınır. Deniz yoluyla yapılan taşımalar, her iki ülkeye güçlü bir deniz filosu yaratma konusunda yardımcı olmuştur. Başlangıçta yeterli olmayan Türk gemileri nedeniyle açılan ihaleyi İtalyan Lloyd Tristino Vapur Şirketi kazanmışsa da, gelen tepki üzerine ihale iptal edilerek, görev Seyr-i Sefain İdaresi ile Türk Vapurcularına verilir. Selanik Limanı’ndan Samsun ve Ordu Limanlarına Türk ve Müslüman Mübadillerini taşıyan araçlardan biri de Gülcemal Vapuru’dur.[8]


Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre, mübadele yoluyla Türkiye’ye gelen göçmen sayısı toplam 456.720 kişidir. İllere göre dağılımı şöyledir:

Edirne'ye 40.041, Balıkesir'e, 33.138, Bursa'ya 32.075, Tekirdağ’a 22.237, İstanbul’a 32.773, İzmir'e 31.867, Kırklareli'ne 19.920, Samsun'a 16.277, Kocaeli’ne 15.530, Niğde’ye 15.668, Manisa'ya 11.872, diğer il ve ilçelere 185.322 kişi yerleştirilir.[9]

Yolculuk esnasında 269 kişi, konakladıkları yerlerde 870 kişi, iskân edilişlerinin hemen ertesinde 2.680 kişi olmak üzere toplam 3.819 kişi hayatını kaybetmiştir. (Mübadele, İmar ve İskân ikinci Bakanı Refet Bey'in (Canıtez) basın açıklaması.)[10]


 

Devam Edecek: Lozan Mübadilleri – 3 (Ünye Mübadilleri / Ortak Acılar )

 

Kaynaklar:

 

Anadol, Kemal. 2003, Büyük Ayrılık, Doğan Kitap

Arı, Kemal. 1995, Büyük Mübadele Türkiye'ye Zorunlu Göç, Tarih Vakfı Yurt Yayınları

Gökaçtı, Mehmet Ali, 2005, Nüfus Mübadelesi, Kayıp Bir Kuşağın Hikâyesi, İletişim Yay.

Belli, Mihri. 2004, Türkiye - Yunanistan Nüfus Mübadelesi, Ekonomik Açıdan Bir Bakış, Belge Yay.

İpek, Nedim. 2000, Mübadele ve Samsun, Türk Tarih Kurumu

Tosun, Ramazan. 2002, Türk-Yunan İlişkileri ve Nüfus Mübadelesi (1821-1930), Berikan Elektronik Basım Yay.

Karakoyunlu, Yılmaz. 2005, Güz Sancısı, 5. Baskı, Doğan Kitap

Varilci-Kabayel, 2009, Ünye Kent Yazıları  

Samsun Mübadele Derneği, 2011, Mübadele: Şen Gittik Yaslı Döndük, Yayın ve Demeçler.

Lozan Mübadilleri Vakfı, 2025, Yayın ve Demeçleri.

 

25.02.2026, Ünye Kent

 

Dipnot:

[1] Anadol, 2003

[2] Arı, 1995

[3] Gökaçtı, 2005

[4] Belli, 20004

[5] İpek, 2000

[6] 6-7 Eylül Olayları veya İstanbul Pogromu, İstanbul'da yaşayan Rum azınlığa karşı 6-7 Eylül 1955'te gerçekleşen organize toplu saldırı için bkz. Karakoyunlu, 2005

[7] Tosun, 2002

[8] Varilci-Kabayel, 2009

[9] Samsun Mübadele Derneği, 2011

[10] Lozan Mübadilleri Vakfı, 2025

18 Şubat 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XXIII (Lozan Mübadilleri - 1)


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XXIII

(Lozan Mübadilleri - 1)

 

Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinde karşılaştığı en önemli sorunların başında, tebaası olan bazı toplulukların ayrılıkçı isyan girişimleri gelir. Balkanlarda başlayan ulusalcı ayaklanmalar Arap Yarımadası ve Ön Asya’ya sıçrar. Birinci Dünya Savaşı henüz sürerken, Karadeniz’de Rusların etkisiyle önce Ermeniler ve ardından İngiltere - Yunanistan etkisiyle Rumlar, kurdukları cemiyetler aracılığı ile çeteler halinde faaliyete geçerler.  

24 Nisan 1915’te Ermeni toplum liderlerinin İstanbul’da tutuklanmasıyla başlayan süreç, “Tehcir Kanunu” ve “Müsadere ve El Koyma Kanunu” gibi yasal düzenlemelerle desteklenmiştir. Bu uygulamalar, Osmanlılar tarafından savaş koşullarında askerin arka cephesini sağlama almak için Ermeni isyancılara karşı bir tedbir olarak görülmüş ve “meşru” sayılmıştır. Batılı devletler ise bu durumu “Soykırım” olarak nitelendirmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Jön Türk hükümeti (İttihat ve Terakki Cemiyeti) tarafından Ermeni halkına karşı planlı ve sistematik bir imha politikası uygulandığı ve bunun sonucunda 1,5 milyon Ermeni’nin hayatını kaybettiğini ileri sürülür.

Aynı tedbirler ayaklanan Rum çeteleri için söz konusu olsa da yerleşik Rum ahali için toplu göç yahut “Tehcir” olayı kısmen uygulanır.

Ancak Kurtuluş Savaşı’ndan zaferle çıkmış Türkiye’de, Cumhuriyet’in ilânına yakın, 30 Ocak 1923’te Türkiye ile Batılı devletlerarasında sürdürülen Lozan Konferansı sırasında Yunanistan’la “Halkların Mübadelesi Sözleşmesi” imzalanır.

Bu top yekûn bir göç ettirme olayıdır; 1923’te başlar ve 1924’te zirveye yükselir.

Batı’dan (Yunanistan) yaklaşık 500 bin Müslüman Anadolu’ya göç ettirilir.

Anadolu’dan da 1,5 milyon Rum, Batı’ya göç eder.

Karşılıklı göç 1924 sonrasında devam eder, 1960’lı yıllara kadar sürer.


 

Sessiz Tanıklar

 

Birkaç sokak ötemizde, Kilise Tepesi’ne çıkan yokuşun başında bir ev…

Üç katlı, yarı-kâgir; 1901 yazısı kazılmış duvarına, zamana yenik düşmüş, terk edilmiş bir Rum evi...

Bunun gibi daha birçok ev vardı Ünye’de; çoğu yıkıldı, çok azı restore edildi.  

Bir zamanlar düğün salonu olarak kullanılan Yalı’daki Rum Ortodoks Kilisesi mesela, Ünye’de ayakta kalan tek kiliseydi, yıllarca düğün salonu olarak kullanıldı ve sonunda restore edildi, bir kültür mekânına dönüştürüldü…  

Mevcudunu çeşitli belgelerden bildiğimiz ama yerlerinde olmayan kiliselere gelince.

Ünye’nin batısında, küçük bir adada bulunan Ayanikola Kilisesi bunlardan biri; yuvarlak, kâgir bir kilisedir diyor, Bijişkyan: “Eski zamanlardan” kalma.[1]

Ünye’nin ilk Ortaokulu olarak kullanılan ahşap bina ise bir zamanlar Tepe’deki kilisenin yanındaymış. Ünye’de Kilise Tepesi denilen bu yerde, 1938’de Meçhul Asker Ortaokulu kurulmuş. Bahçe duvarlarının bir kısmı, 1954’te yıkılan bu kilisenin duvarlardır.

Ayanikola Kilisesi’nin ise, sadece duvar kalıntılarını görebilmekteyiz. Denizcilere atfedilen bu kilise, Osmanlı öncesinden kalan bir Doğu Roma ibadethanesidir.[2]

İçinde bir zamanlar oturulan ev kalıntıları dâhil, her biri 1923’te kaybolan bir topluluğun sessiz tanıklarıdır.


 

Mübadele Öncesi Ünye

 

Papalık özel emri ile Timur'un sarayına elçi olarak gönderilen Ruy Gonzales Clavijo, 6 Nisan 1404’de Ünye limanına sığınır. Clavijo, Ünye (Hinio) halkının tamamen Rum olmasına karşın kalesinde 300 kadar Türk’ün yaşadığını, sahilde demirci dükkânlarının varlığını, kale ve kentin Timur’a vergi veren Melaseno adlı bir Rum beyine ait olduğunu bildirir.[3]

Evliya Çelebi 1640 yılında Ünye’yi ziyaret ettiğinde kentin Ünyes adında bir kral (Trabzon Tekfuru) tarafından kurulduğunu anlatır. Canik Sancağı toprağında Voyvodalıktır. 100 akça Bijişkyan, 1998; 75lık kazadır. Başkaca Yeniçeri Serdarı, Kale Dizdarı, neferi vardır. Müftüsü, Nakîbi yok. Kalesi deniz kıyısında, kare şeklinde kâgir bir yapıdır. Nispi bağımsızlıkla yönetildiğini söylediği şehrin umumi nüfusunun Rumlardan teşkil olduğu ve sahilde tam tekâmülü kalesinde Osmanlı askerlerinin bulunduğu anlaşılmaktadır.[4]   

Rahip Per Minas Bijişkyan ise, 1817’de esasen yerlisi olduğu Karadeniz mıntıkasında vikerlik görevi münasebetiyle bölgeyi adım adım gezerken, Ünye’de 800 Rum ile 40 Ermeni evinin varlığını bildirir.[5]

1870 Tarihli Trabzon Vilayeti Salnamesi’nde Ünye’de 9 kilise ve 14 rahip olduğu kayıtlıdır. Aynı kayıtlarda Ünye’nin kendisine bağlı Fatsa, Bolaman ve Karakuş nahiyeleriyle birlikte toplam nüfusunun 34.309 olduğu görülmektedir. Ünye kazasına ait 14.354 kişi bulunmaktadır. Kazanın İslam nüfusu 10.998, Çerakis (Kuzey Kafkasya’dan göç gelen Çerkezler) 573, Ermeni 1.269 ve Rum nüfus 1.514 olarak belirtilmektedir.

Ermeni nüfusun daha çok köylerde ve Rumların şehir merkezinde ikamet ettiği bilinmektedir. Demek ki Ünye kent merkezinde ikamet eden yaklaşık 1.500 Rum vardır.

Bu sayı artarak 1923 yılına kadar, 53 yılda birkaç katına varır. 1902 Tarihli 20. cilt, sayfa 665 Trabzon Vilayet Salnamesi’nde Ünye’nin toplam nüfusu 60.443 olarak gösterilmekte ve Rum nüfus 4.554 olarak belirtilmektedir.

Mübadele öncesi, 1920 – 1923 yılları rakamıyla Ünye’de 8.500 Rum olduğu tahmin edilmektedir.

1923 Yılında başlayan “zorunlu göç” nedeniyle Ünye’de bir tek Rum kalmaz.



 

Mübadele’yi Hazırlayan Koşullar

 

Lozan Barış Konferansı’nın öncelikli konusu sığınmacılar ve esirlerdi. Zaten Rumların çoğu, protokol imzalanmadan önce Yunan Ordusu’yla birlikte Anadolu’yu terk etmişti. Büyük bir karmaşa içinde gerçekleşen ilk Rum göçü, daha çok kaçıp kurtulma amaçlıydı. Tren istasyonları, vapur iskeleleri dolmuş, bir milyona yakın Rum, Yunanistan’a geçmek için sınıra yığılmıştı. Yunan hükümeti gelenleri barındırmakta zorlanıyor, okul ve kiliseler dolup taşıyordu. Göçmenlerin bir kısmı aç sefil sokaklarda yatarken, diğer yandan, özellikle Ege’den gelenler sadece kendi mallarını değil, işgal altındaki komşularının mallarını da gasp ederek beraberlerinde getirmişlerdi.

Tıpkı 93 Harbi (1877- 78 Osmanlı –Rus Savaşı) sonrası, Doğu Anadolu’nun işgalci Rus Ordularına kılavuzluk yapan Ermeni Çeteleri gibi, Batı’daki Yunan Ordusu’nu Yunan bayraklarıyla karşılayan Rumların Türk topraklarında yaşayabilmeleri zora girmişti. Akıbet belliydi. Batı’da yaşayan Müslümanlar da aynı zor koşullarla karşı karşıyaydı. Lozan Protokol’ü böyle bir ortamın gereği doğdu ve göçe zorlanan mübadiller hayvanlarını ve ürünlerini köylerinde bırakarak, ani bir emirle sahillere döküldüler.

 


Lozan Konferansı

 

Lozan’da İngiltere temsilcisi Lord Curzon’un teklifi ve Milletler Cemiyeti görevlisi Nansen’in raporu doğrultusunda “mübadele” anlaşması görüşülür.

30 Ocak 1923 tarihinde, Yunanistan’daki Müslümanlarla Türkiye’deki Ortodoks Rumların değişimini öngören “Mübadele Sözleşmesi” imzalanır.[6]

Sözleşme gereği; İstanbul’daki Ortodoks Rumlar ile Batı Trakya’daki Müslümanlar mübadeleden muaf tutulur.

Karşılıklı nüfus değişiminde ölçüt, sadece dindir: Müslümanlara karşı Ortodoks Hristiyanlar.

Amaç: Her iki tarafın da daha homojen bir ulus oluşturabilme çabasıdır.

Yunanistan’da yerleşik bütün Müslümanlar Türkiye’ye, Türkiye’de yerleşik bütün Ortodoks Rumlar Yunanistan’a gönderilir.

Kafa kâğıdında “Milleti” karşılığında “Ortodoks” yazan ve Türkçeden başka dil bilmeyen Hıristiyan Karamanlı bir grup Türk de mübadeleden nasibini alır, Rumlarla aynı göçe tabi tutulur.

İki milyon civarında insan göç yollarına koyulur.

 

Devam Edecek: Lozan Mübadilleri – 2

 

Kaynaklar:

 

Clavijo, Ruy Gonzales, 2008, Timur’un Hayatı, Kadiz’den Semerkant’a Seyahatler, 1. Baskı, Pozitif Yay.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nden Seçmeler, 1971, Hazırlayan Nihal Atsız, 1. Cilt, 1000 Temel Eser, MEB Devlet Kitapları, İstanbul

Bijişkyan, P. Minas, 1998, Pontos Tarihi, 2. Baskı, Çivi Yazıları

Varilci-Kabayel, Ünye Kent Yazıları  

18.02.2026, Ünye Kent


Dipnot:

[1] Bijişkyan, 1998; 76

[2] Kilise Tepesi’ndeki ve Yalı’daki Ortodoks kiliseleri 1830 yılı sonrası (Meşrutiyet Dönemi) kiliseleridir.

[3] Clavijo, 2008; 122

[4] Evliya Çelebi Seyahatnamesi, 1971; 165

[5] Bijişkyan, 1998; 75

[6] 1923 yılında Lozan Barış Antlaşması'na ek olarak yapılan bu sözleşme uyarınca Türkiye Cumhuriyeti ve Yunanistan Krallığı'nın kendi ülkelerinin yurttaşları, din esası üzerinden tehcir ve zorunlu göçe tabi tutulur. Göçün adı “Mübadele”dir, göçe tabi tutulanlar ise “Mübadil” olarak adlandırılır.


11 Şubat 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi – XXII (Ermeni Kız Çocukları ve Ünye Lokumu. Harut Usta'ya Veda)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi – XXII

(Ermeni Kız Çocukları ve Ünye Lokumu.)

 

 

Belki anlatılanlar kurgudan ibarettir…

Belki de gerçeğin küçük bir bölümünü yansıtıyor, bilemiyoruz.

Kulaktan kulağa yayılan bu öykülerin özneleri bugün hayatta değilse bile bazılarının çocukları ve torunları aramızda yaşıyor.

Bize büyük annelerinden duydukları, Tehcir sırasında öleceklerine kesin gözüyle bakılan Ermeni kız çocuklarının hazin öykülerini anlatıyorlar.

Bu öyküler, siyasi tartışmaların, suçlamaların ve spekülasyonların ötesinde, herkesin kabul etmek zorunda kaldığı gerçeklerdir.

 

Çünkü herkesin bir gideni vardır,

İçinden bir türlü uğurlayamadığı…[1]

 

Ünyeli Ermeni Kız Çocukları

 

Köylerde ve Ünye’de, Ermeni ve Türk aileler, öylesine iç içe, öylesine saygılı ve öylesine dostça bağlı idiler ki birbirlerine…

Tehcir adı verilen zorunlu göç olayında bile Ünye’de bu bağlılıklar kopmadı.

Göçenlerin götüremediği malları, evleri, tarlaları, yatak ve yorganları, kazan ve kepçeleri, kedi ve köpekleri, dana ve inekleri birçok yerde yağmalandı ama bazı yerlerde emanet alındı.

Ünye, gidenlerin mallarını ve bebeklerini emanet bıraktığı yerlerden biriydi.

Anneler yavrularını canlarından kopararak, yürekleri yırtan haykırışlarla, sel olup akan gözyaşlarıyla terk etmişlerdi yavrularını…

Ünyeli bazı aileler alıp kendi yavruları gibi kollayıp korudu, yedirip doyurdu, büyütüp eğitti bu kimsesizleri.

Gidenler gitti. Bir daha hiç ama hiç dönmediler. Eşyalar ve bebekler kaldı.[2]




 

Tehcirden Geriye Kalanlar

 

Tehcir edilen Ermeni ailelerin bebekleri, en iyi görüştükleri komşu Müslüman ailelere bırakılmışlardı. Bu çocuklar, bırakıldığı ailelerin terbiyesiyle büyüdü, genç kız oldular.

Kökenlerini bilseler de adları Müslüman adıydı.

Hiçbiri Ermeni adını kullanmadı.

Himayelerine alan aileler, onları öz çocuklarından ayırmadı. Ellerinden geleni esirgemediler. Eğitim almalarını sağladılar. Sonra çeyizleyip kısmetini bulmasını sağladılar.[3]

Aynı durumu İrfan Işık hocamızdan farklı değerlendiren hemşerimiz Cafer Sarıkaya, Agos dergisiyle yaptığı söyleşide şöyle diyor:

Komşulara bırakılan çocukların aileleri hiçbir zaman dönememiş, emanet bırakılan çocuklar Müslüman ailelerin yanında, Türk gibi yetiştirilmiştir. Ünye’de, kendi ailemde ve tanıdığım bazı diğer ailelerde, bu şekilde büyütülmüş çok sayıda çocuk var. … Müslüman aileler tarafından sahiplenilen ya da alıkonan Ermeni kadınlar ve çocukların çoğu o şekilde yaşamaya devam edip, o şekilde öldüler. Müslüman olarak mı? Orası net değil. Geride kalanlar ile konuştuğunuzda aynı kadın için “Bizden daha Müslümandı, namazında niyazındaydı” diyenlerin yanında “Odasına gider gizli gizli kendi duasını ederdi” diyenler de oluyor.[4]

Hikâyelerden birine göre, tehcirden yıllar sonra Ünye’ye dönen Ermeni bir kadın, beş yaşındayken orada bıraktığı kızı Arpi’yi bulur, onunla Ermenice konuşur, onu Fransa’ya götürmek ister ama Müslüman biriyle evlendirilmiş ve çoluk çocuk sahibi olmuş olan Arpi, Ünye’den ayrılmak istemez. Gözü yaşlı anne, kızını ve torunlarını öpüp koklar, eski komşularına ve Ünye’ye veda eder. Üç ay sonra Paris’ten gelen bir mektupla, yaşlı kadının Ünye’yi ve kızını sayıklayarak hayata veda ettiği bildirilir.[5]

Özlemle andığımız Gazeteci-Yazar Yaşar Karaduman da, Ünye’de duyup derlediği ve kurguladığı Ermeni Kızların öykülerini yazmıştır.

Aileler dört veya beş yaşın altında çocuklarını çok çetin yol ve mevsim koşullarına dayanamazlar, burada bırakırsak biz dönemesek bile en azından onların hayatta kalma şansları olur diye bilinçli olarak bırakmışlardır. Bu hikâyelerden an acıklısı ikiz kardeşini burada bırakarak anne ve babası ile giden Magda’nin 80 yil sonra Ünye’ye gelişini ve kardeşini buluşunu anlatan hikâyedir.[6]

Bırakılan çocukların bir kısmı (sahiplenilmeyenler), yetimhanelere yerleştirildiler. 

Bunların dışında Ermeni kimlikleri, Ermeni dini ve âdetleriyle Ünyelilerce korunarak kalan ailelerden de söz edilmektedir.

 

Ünye Lokumu; Ermeni Kızların Ünye’ye Mirası mı?

 

Ünye lokumu olarak bilinen tatlandırılmış mayalı hamur, rulo yapılarak avuç içine sığacak biçimde kesilir, fırında pişirilirdi. Mahalledeki fırınlarda yahut evlerde yapılan Ünye lokumu, her bayram evlerden eksik olmaz, ancak o dönemde pastanelerde satılmazdı.[7]

Türkçede geçen lokma veya lokum kelimeleri, Arapçadan gelmektedir. Osmanlıca karşılığı, Arapçadan gelen rahat ul-hulkümdür ve boğaz rahatlatan anlamına gelir.

Afyon Lokumu olarak bilinen Osmanlı Lokumu, Ünye’de Rahat Lokumu adıyla geçer. Ünye Lokumundan farklıdır. Ünye Lokumu daha çok kurabiye yahut çörek sınıfına girer ama Bayramların vazgeçilmez ikram ürünü olduğu için “Lokum” olarak adlandırılır.

Ünye Lokumunun orijini, Ünye’de ne zamandan beri yapıldığı bilinmemektedir.

Agos Gazetesindeki söyleşide Sarıkaya, Ünye Lokumu için “1915 yılında hayatlarını kurtarmak ve yurtlarından uzaklaşmamak için Müslüman olan ya da olmak zorunda bırakılan Ermeni kadınlar sayesinde bugüne kadar gelebilmiştir” diyor. Ermenilerin bir zamanlar Paskalya yortuları için yaptığı lokumların, Ünye mutfağı ve kültürünün bir parçası olarak yaşamaya hala devam ediyor. Müslümanlaş(tırıl)mış kadınlar, torunlarından ve çocuklarından saklasalar da, bir geleneği kendi aralarında sessizce yaşatmış, kutsal günlerini unutmamaya çalışmışlar.[8]

Tamamen sözlü tarihe dayalı bu bilgi teyit edilmeye (doğrulanmaya) muhtaçtır.

Ermeni tarihçi Kévorkian’a göre Ünye ve hinterlandına Ermenilerin gelişi 18. Yüzyıl’ın (1700’lü yıllar) başındadır. Oysa hamur işi börek, çörek ve kurabiyeler, yörede yüzyıllardır bilinmekte, Rumlar ve Türkler tarafından yapılıp yenilmektedir. Üstelik Ermenilerin Paskalya Çörekleri (lokum değil, çörek), Ünye Lokumuna benzemez, saç örgüsü, yahut simit biçimindedir.

Ünye’nin kadim bir tadını, dayanağı olmadan belli bir kesime mal etmek, Ünye’deki diğer topluluklara haksızlıktır.

Bırakın Ünye’nin lokumu, Ünyelilerin olsun!

İlle de arkasında bir etnisite yahut trajik bir öykü aramayın.   


 

Harut Usta’ya Veda

 

Ordu Ermenilerinden Harutyun Artun, 5 Şubat 2026’da İstanbul’da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Harutyun Artun ya da bilinen ismiyle Bakırcı Harut Usta için 7 Şubat Cumartesi günü cenaze töreni düzenlendi.


Selçuk Küpçük’ün kaleminden geçen haftaki yazımızda aktarmıştık Bakırcı Harut Usta’nın Tehcir ile ilgili söylediklerini. O şimdi anılarda ve kitap sayfalarında yaşıyor.[9]  

Ordulu Bakırcı Mıgırdıç Usta'nın oğlu Harutyun Artun'la 2010 yılı tanışmıştık. Tehcir yıllarını bizzat yaşamamıştı ama yaşayanlardan bire bir dinlemişti. Her iki tarafın da derin acılar yaşadığını söyledi, bize…

Harut Usta, o dönem acılarının hakkaniyetli bir örneğiydi.[10]

2011 yılı Mayıs’ında, Ahmet Kabayel'le birlikte, değerli kardeşimiz Coşkun Çetinalp'in çağrısı üzerine Ordu'ya gitmiştik ve yerel bir TV kanalında yaptığımız keyifli bir söyleşinin ardından Harut Usta'ya uğradık.

Bizi karşıladığı mekân, Harut Usta'yla adeta bütünleşmişti. Müzeyi andıran, eski eşyalarla dolu bu mekânda çaylarımızı içerken bir dönemin tarihine tanıklık ediyorduk. Harut Usta için neredeyse her eşyanın ayrı bir öyküsü vardı.

Bizim asıl öğrenmek istediğimiz, Usta'nın Ünye'ye uzanan akrabalık ilişkileri, sürgünlerle, acılarla geçen yıllarıydı. Nedense o kısmı geçiştiriyor, daha çok eşyaları ve masasının üzerindeki fotoğraflarda yer alan insanları anlatmayı yeğliyordu.

Henüz yapım aşamasındaki Ünye Müze Evi'nden söz ettik... Kalktı, eşyaları arasında kısa bir yolculuğa çıktı. Eline eski bir gemici feneri aldı. Sağını solunu kurcaladı, düzeltti, kontrol etti. Bize uzattı. "Bu da benden Müze Ev'e hatıra olsun." dedi. Böylece yapım aşamasındaki müzemiz, Harut Usta'dan antik bir eşya kazandı. Bizi Usta'yla tanıştıran arkadaşımız Coşkun daha sonra bize: "Harut Usta asla böyle bir şey yapmaz, bu eşyaları evladı gibi saklar." diyecekti. Biz de "Merak etmesin, Müze evde bu emanetini gözümüz gibi koruyacağız." dedik.[11]





Harut Usta'nın öyküsünü, hemşerisi İbrahim Dizman’ın kitabından aktararak bitiriyoruz Tehcir konusunu:

"Ermeniler arasında sürgün konu edilmezdi. Büyükler konuşmazdı, bizi de konuşturmazlardı. Biz çocuklar bazı şeylerin farkına varınca soruyorduk, dedemiz, amcamız, teyzemiz nerde, filan diye. Öldüler, deyip kestirip atıyorlardı büyükler. Sonraları anladık ki huzur içinde yaşayabilelim, intikam peşinde koşmayalım diye anlatmıyorlarmış. 18-20 yaşına gelince, sağdan soldan duyduklarımızla yaşanan felaketi biraz olsun öğrenmiştik ama artık kin güdecek yaşı geçmiştik. Çünkü Türklerle iç içe yaşıyorduk, en yakın arkadaşlarımız, komşularımız Türk’tü. Kime kızacaksın, kimden intikam alacaksın? Böyle olması, büyüklerimizin sağduyulu davranması çok doğru oldu tabii. Yoksa gençlik var, sağda solda birilerine çatar başımızı büyük belaya sokardık."[12]

 

Devam Edecek: Lozan Mübadilleri

 

Kaynaklar:

Pala, Fatih. 2023, Tutaste “Dolunayın kız kardeşi”, Paşa Yayınları

Işık, İrfan. 2013, Anılardan Taşan Yıllar, Ünye Belediyesi Kültür Yay.

Karaduman, Yaşar. 2020, Tarihin Kayıp Kızları Ünye’den gidenler bir daha Geri dönmediler, 20.06.2020, Ünye Kent Gazetesi

Sarıkaya, Cafer. Ekim 2016, AGOS Gazetesi

Kabayel-Varilci, 21.01.2008 Hizmet Gazetesi, Ünye’de Pastacılık ve Şekerciliğin Tarihi - I

Varilci, 15.01.2025, Ünye Kent; Karadeniz Arkeolojisi - Pontus Sorunu IV

Varilci, 25.05.2016, Ünye Kent; Harut Usta

Biryol, Uğur (Derleme), 2014, Karadeniz’in Kaybolan Kimliği, İletişim Yay.

Dizman, İbrahim. 2016, Adı Başka Acı Başka, İletişim Yay.

 

11.02.2026, Ünye Kent

 

Dipnot:

[1] Fatih Pala, 2023

[2] Işık, 2013; 315

[3] Işık, 2013; 316

[4] Sarıkaya, Agos Dergisi, Söyleşi

[5] Sarıkaya, 2016

[6] Karaduman, 2020

[7] Kabayel-Varilci, 2008 (Aslında Ünye Lokumu yerine Ünye Çöreği yahut kurabiyesi denilmeliydi. Bayram ikramı olarak üretilen bu yerel ürünü dillendirirken Ünyeliler, iskeleye “köprü” deyişindeki metaforu kullanmışlardır.)

[8] Sarıkaya, 2016

[9] Biryol – Küpçük, 2014; 147-177

[10] Varilci, 2025, Ünye Kent Köşe Yazısı

[11] Varilci, 2016, Ünye Kent Köşe Yazısı

[12] Dizman, 2016; 123