6 Ağustos 2025 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi- Antik Roma Ekonomisi

 


Karadeniz Arkeolojisi- Antik Roma Ekonomisi

  

Antik Roma ekonomisini belirleyen süreç, Pax Romana denilen Roma Barışı dönemidir. 200 yıl süren bu dönem, Antik Roma’nın sosyal yapısını, ekonomik  ve siyasi durumunu yansıtan uzun ve karakteristik aşamadır. Antik Roma’nın ekonomik yapısı, yönetim biçimi, üretici güç ve üretim tarzı kavramını bu dönemle birlikte açıklamak gerekir.[1]

Roma bu dönemde güçlü askeri yapıya sahipti. Ekonomik olarak dünyaya hakimdi. Roma İmparatorluğu bu dönemde gücünü çevresindeki devletlerle savaşmak için değil, daha çok barış içinde yaşamak için kullandı.   

Uzun süren barış dönemi Roma’nın yıkılmasını da kolaylaştırdı. İmparatorluk, içteki karmaşa ve dış saldırılar karşısında kolayca yıkıldı. Yine de "Pax Romana" devlette, MS. 3. yy'daki gibi sürekli, ıstıraplı iç savaşların olmadığı ve ayrıca Roma'nın dış baskılar altında kargaşaya düşmediği bir barış ve sükûnet dönemi olarak kabul edildi.  

Karadeniz’e yansıması, tarihi bir paradoksla gerçekleşti. Pontus kralı VI. Mithradates yenildi ve Mitridat Krallığına son verildi.    

Sosyal yapıda ise Roma Barışı, soylular ile köylüler arasındabarış”ın  gerçekleştirildiği bir dönem oldu.

Bu barış nasıl sağlandı?

Roma tarihine bakarak, bu dönemi biraz daha yakından inceleyelim.

 

Cumhuriyet’ten İmparatorluğa: Roma

 

Kartaca Savaşları sonrası Roma Cumhuriyeti gücünü artırmış ve Akdeniz’de yayılmacı bir politika izlemeye başlamıştı. Roma’nın emperyal politikalarıyla birlikte yönetim yapısı da değişikliğe uğramıştı.  

MÖ. 2.yüzyılın başlarında Roma Cumhuriyeti, MÖ. 190’da İskender İmparatorluğu’nun bir parçası ve devamı olan Selevkos Kralı 3.Antiokhos ile yaptığı savaştan galip çıktı. Bu tarih itibariyle Roma’nın Anadolu üzerinde hakimiyeti başladı.

MÖ. 188 yılında yapılan Apameia Antlaşması ile birlikte Selevkoslar Torosların güneyine çekildi ve Roma Anadolu’da müttefikleriyle birlikte gücünü hissettirdi.[2]

Roma’nın Anadolu’daki en önemli müttefikleri Pergamon (Bergama) ve Rodos Krallıklarıydı. Müttefiklerine diplomatik destekler sağlayan Roma aynı zamanda askeri gücünü de kullanarak esnek bir politika izledi.

Apameia Barışı ile birlikte Roma’nın yüzlerce yıl sürecek olan Anadolu’daki varlığı başlamış oldu. M.Ö. 133’de Pergamon Krallığı, son kralları III. Attalos’un ölümü ve vasiyeti doğrultusunda Roma’ya bırakıldı.  

 Böylece MÖ. 129’da Roma’nın Anadolu’daki ilk eyaleti olan “Asia” eyaleti kuruldu.[3]

Ancak bu tarihte Roma, Anadolu’da istikrarı sağlayamadı. En önemli engel, Roma’nın baskın askeri gücüne karşı, asilerden oluşan bir Mithradates ordusunun varlığıydı. VI. Mithradates, Roma egemenliğini kırarak Ege’ye kadar ilerledi. Adeta Roma’dan hesap sordu; katledilen,  ezilen, halkların özgürlük bayrağı gibiydi.

42 yıl hiç yılmadan savaşan VI. Mithridates, MÖ. 63’te Roma ordusu karşısında yenildi. Pontus Krallığını ortadan kaldıran Romalı komutan Pompeius, bütün Anadolu'yu fiilen Roma egemenliği altına aldı.

MÖ 29 yılından itibaren imparator olarak tek başına Roma’ya hükmeden Augustus, Fırat (Euphrates) Irmağı’nın batısında kalan tüm Anadolu’yu Roma İmparatorluğu’nun bir parçası hâline getirdi. İşte bu aşamada Roma Barışı’nın temelleri atıldı.


 

Roma Barışı’nın Toplumsal Kökeni

 

Roma Barışı denen olgu aslında köle emeği üzerinde kurulu bir sistemdir. Köleci üretim tarzına dayanan bu ekonomik yapı, latifundiaların ortaya çıkışı ve topraksızlaşan köylüler sayesinde  gerçekleşti. Kendi yapısının ürünü olan ekonomik ve toplumsal ilişkilerle birlikte, köle emeğine dayanan bir imparatorluk kuruldu. Bu sürecin ilk adımı İtalya’da köle el emeği ile işlenen büyük tarım malikânelerinin oluşmasıdır.

Köleler, şehirde, kırsalda, evlerde ve işyerlerinde de vardı ve kölelere sahip olmak yalnızca soylulara ait değildi. Ancak zenginleşmiş soylular ve atlılar (asker ve yönetim erki) parasal kaynaklarının ve köle el emeğinin artan bölümünü, köleler tarafından işlenen büyük kırsal mülkler ya da “villalar” (çiftlikler) almaya harcıyorlardı. Faizciliği ve vergi müstelzimliği vurgunculuğunu yeğleyen elitler, gerçekten de, sermayelerinin bir bölümünü sanayi ve ticarete yatırıyorlardı. Toprak sahibi olmak, gelir sağlamanın en uygun, en emin ve hatta en “soylu” yolu sayılıyordu. Büyük topraklara sahip olmak yüksek görevlere giden yolu açıyordu: Bir toprak zengininin korunaklarını oluşturan kolonların, çiftçilerin, küçük toprak sahiplerinin ve komşu kentlerin varlığında, kendisine bağımlı seçmen elde edebilir ve bunların oyları magistrates (yüksek memurluk) hiyerarşisine bir aşama daha yükselmesine yol açabilir ve eyalet yönetiminde kendisine bu aşamaya denk bir görev sağlayarak, zengin ganimet toplamasına olanak yaratabilirdi.

Kamu toprakların büyük bir bölümünü ellerinde bulunduran ve bu toprakların kendilerinden uzun bir süre geri alınmayacağı umuduna bağlanan zenginler, ister dinar ödeyip satın alarak, ister zorla ele geçirerek, yoksul komşularının toprak paylarını kendi topraklarına katmaya başladılar ve sonunda uçsuz bucaksız latifundiaların efendisi durumuna geldiler.

Borçlanma ve faiz sistemi Roma ve İtalya köylülerini topraksızlaştırdı. Aynı mülksüzleşme şehirlerde de sürdü; “kent plebi” ortaya çıktı.

Roman toplumu patrici ile plep olmak üzere iki ana sınıfa ayrıldı.

Patriciler “seçkinler”in yer aldığı sınıf oluyordu. Zengin, büyük arazi sahipleri olan patriciler sayılarının az olmasına rağmen her zaman erki (yönetim gücü) ellerinde bulundurup idare edenler sınıfını oluşturuyorlardı. Plebler ise halkın yer aldığı sınıf oluyordu. Roma toplumu sınıf ve servete göre yapılandırılmıştı. Hiyerarşik sistemi,  senatör aristokrat sınıfını sosyal piramidin en tepesine yerleştiriyordu. Ortada, atlılar, plebler ve azat edilmiş köleler (özgürlüklerini kazanmış köleler) vardı. Köleler en düşük sosyal statüye sahipti. Birçok Romalı köle, akıl almaz bir zulümle yaşadı. Roma hukuku, köleleri insan değil, mal olarak tanımlıyordu. Ancak, antik Roma'daki kölelik, toplumun başarısının büyük bir kısmını oluşturuyordu ve Roma'nın özgür doğmuş vatandaşları, dünyalarının etkili bir şekilde işlemesi için kölelere büyük ölçüde bağımlıydı.

Kölelik Roma toplumunun ayrılmaz bir parçasıydı, kölelerin sayısı Roma'daki özgür vatandaşlardan fazlaydı. Kölelerin hiçbir sosyal hakları yoktu. Efendiler kölelerine iyi davranmayı tercih etseler de, köleler birer mal olarak görülüyordu ve kaçmaya çalışmanın cezası ağırdı. İsterse sahibi kölelerini satabilir hatta öldürebilirdi.

Köleler azat edilebilir ve özgür bırakılabilirlerdi, ancak yine de eski efendilerine karşı yükümlülükleri vardı ve toplumsal bir damga taşıyorlardı. İmparatorluk köleleri ve azatlı köleler, imparator için yaptıkları çalışmalarla büyük güç elde edebiliyorlardı.[4]

MS 2. yüzyılda imparatorluk kölelerinin ve azatlı kölelerin etkisi o kadar artmıştı ki, Hadrianus onların siyasetteki katılımlarını yasalarla sınırlandırdı. Ayrıca, kölelerin pezevenklere veya gladyatör yöneticilerine rızaları dışında satılmasını engelleyen yasalar çıkardı; bu da, bir köle bile olsa, herhangi birine bu tür bir yaşamı dayatmanın insanlık dışı kabul edildiğini gösteriyordu.[5]


 

Roma’da Köle İsyanları

 

MÖ. II.yy.’ın başında Roma’da ve eyaletlerde uçsuz bucaksız bir köleci imparatorluğun kurulması, çok sert çelişkiler yarattı. Bu çelişkilerin ilki ve en önemlisi, köle emeğinin artan kullanımı nedeniyle II. yüzyılın başından itibaren özellikle şiddetlenen, köleler ve efendileri arasındaki karşıtlıktı. 200 yılından itibaren, büyük malikânelerin çoğalmasıyla birlikte, kölelerin hareketi, büyük boyutlu yerel ayaklanmalar niteliği kazandı; bu ayaklanmalara yüzlerce, binlerce kölenin katılmasına karşın yaygınlık alanı nispeten sınırlıydı. Bu tür ilk patlamanın, 198 yılına doğru, Latium’daki Sei Setia adlı Roma kolonisinde meydana geldiğini Titus Livius’tan (XXXII, 26) öğreniyoruz.[6]

Roma tarihinin bu kısmını Plinius, Strabon ve Tacitus adlı antik tarihçi ve coğrafyacılardan öğrenmek mümkündür.[7]

Roma’daki köle ayaklanmalarının en büyüğü tam yedi yıl süren Sicilya köle ayaklanmasıdır (138-132). Kölelerin çalıştığı büyük tarım işletmeleri sisteminin kökleri Sicilya’da çok eskilere gidiyordu, daha Grek ve Kartaca kolonizasyonu döneminde başlamıştı. Köleleştirilen yerli halk yanında usta, işçi ve iyi çiftçi niteliğine sahip çok sayıda Suriyeli köle satın alınıyordu.


Diodoros, bu dönemde yüz elli kölenin Roma’da ayaklanmasından, bin kölenin katıldığı Attika’daki hareketten, Delos’taki ve başka yerlerdeki isyanlardan söz etmektedir. Roma İmparatorluğu’nda, aynı dönemde ortaya çıkan öteki köle ayaklanma merkezleriyle ilişkiler kuracak yetenekten yoksun olmasından dolayı köle ayaklanmaları sürekli yeniliyordu.

133 yılında Roma’nın “Asya eyaleti” olan Pergamon’da (Bergama) başlayan Aristonikos ayaklanması da bu nedenle yenildi.

Roma’yı köle ayaklanmaları karşısında güçlü kılan faktör, henüz Roma Barışı’nın yeni temellendiği 77-73 yılları arasında  başlayan Spartacus isyanından çıkardığı dersti. Roma cumhuriyetinin yıkılışını hazırlayan koşullar içinde, köleci Roma yönetimi bütün İtalya’ya yayılan ve Spartacus tarafından yönetilen yeni ve büyük bir köle ayaklanmasıyla sarsılmıştı. 

Bu hareketin gücünün ve niteliğinin bilincinde olan İlkçağ tarihçileri ona genel olarak “kölelerin savaşı” (bellum servile) ya da “Spartacus savaşı” adını vermektedirler ve MS 4. yüzyılda yaşamış olan Romalı tarihçi Eutropius “belki de Hannibal savaşı kadar güç bir savaş” olduğunu yazmaktadır.

 

Kaynaklar:

 

Tekin, Oğuz. 2008, Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş, İletişim Yay.

Badian, E. 1968, Roman Emperialism in the Late Republic. Oxford Univ. Press

Diakov. V.-Kovalev, S. 2011, İlkçağ Tarihi – 2, Roma, Yordam Kitap

Livius, Titus. (yaklaşık MÖ 59 - MS 17), Ab Urbe Condita (Şehrin Kuruluşundan İtibaren).

Plinius, Gaius, Secundus. 2022, Doğa Tarihi (1.-2.) [Naturalis Historia VI, III], Say Yay. İst.

Strabon, 1993, Antik Anadolu Coğrafyası (Geographika XII-XII-XIV), Ark. ve Sanat Yay. İst.

Tacitus, 2003, The Annals of Imperial Rome, Penguin Classics Press

Eutropius, MS. 4. Yy. Historiae Romanae Breviarium.

 

06.08.2025, Ünye Kent

Dipnot:

[1] Pax Romana (MÖ 27 - MS 180), Latince "Roma Barışı" anlamına gelir. M.Ö. 27'de Roma İmparatoru Augustus Caesar'ın tahta çıkışıyla başlayan bu süreç, Roma'nın cumhuriyet olmaktan çıkıp imparatorluğa dönüştüğü dönemdir. M.S. 180 yılında Marcus Aurelius'un ölümüne kadar sürer. Bu terim, Roma yönetimi ve Roma hukuku altında, aralarında kavga eden rakip liderlerin ve eyaletlerin  (bazen sert bir şekilde) barıştırılmasından çıkmıştır.

[2] Tekin, 2008; s. 148

[3] Badian, 1968; 22

[4] Bazı azatlı köleler istisnai de olsa devlet yönetiminde üst kademelere kadar yükselebiliyordu.

[5] The Collector: Slavery in Ancient Rome: An Integral Part of Roman Society

[6] Diakov-Kovalev, 2011; 79

[7] Genç Plinius'un mektupları , Roma köleliği hakkında en iyi kaynaklardan biridir, ancak bu yazarların eserleri bazı sırlamalar içerir. Plinius’ta ve diğer antik yazarlarda efendi-köle ilişkisi idealleştirilmiştir.

 

30 Temmuz 2025 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi - Hellenistik Dönem Ekonomisi

 


Karadeniz Arkeolojisi - Hellenistik Dönem Ekonomisi

 

Karadeniz’in toplumsal yapısı Helenistik Dönem’de de önemli bir değişim geçirmedi. Hellenistik Dönem, Karadeniz’de daha çok kültürel alanda önemli bir etkileşim gösterdi, dolayısıyla dönemin egemen unsurlarıyla eski sosyo-ekonomik yapıya benzer bir ilişki içine girildi. Bölgeye bir dönem egemen olan Pontus Krallığı, Pers kökenli olmasına rağmen Grek kültürünün uygulayıcısıydı. Kendilerinden sonra bölgede hâkimiyet sürdürecek olan Romalılar gibi Helenistik kültürün bir parçasıydılar. Klasik Grek kültürü (din, sanat ve yazın olarak) Pontus krallıklarında baskındı, Roma hâkimiyetinde bile Karadeniz’de Latince değil, daha çok Grekçe konuşulmaya ve yazılmaya başlanmıştı. Dönem boyunca Karadeniz kentlerinde Helenistik Grekçe olarak da bilinen Koini lehçesi, bir bakıma ortak dil “lingua franca” olarak gelişmiştir.[1]


 

Antik Çağ’ın Baskın Üretim Tarzı

 

Antik Çağ boyunca baskın üretim tarzı köle emeği üzerine kurulmuştu. Antik Çağ öncesinin avcı-toplayıcı toplumlarında “köle” anlayışı yoktu. Bazı araştırmacıların “asalak” olarak nitelendirdiği bu toplumlarda herkes eşitti ve elde ettiklerini ortaklaşa harcarlardı.[2]

Toprağı işlemeyi öğrenerek “üretim” yapan insan, yerleşik topluma geçince durum değişti. Emeğin üretkenliği arttıkça, ürün birikti (depolama) ve gelir eşitsizliği ortaya çıktı. Toplumlar sınıflara bölündü, topluluklar arası yağma ve talan başladı. Savaş esirleri bu defa öldürülmeyip esir alındı ve üretime seferber edilerek köleleştirildi.

Eskiçağlarda köleliğin ortaya çıkmasının çok farklı nedenleri vardı. Savaşlar, ticari ilişkiler, mülkiyet kavramı, yoksulluk, borç nedeniyle köleleştirme, korsanlık veya haydutluk, köle ana-babadan doğma gibi etkenler bir kesim insanların diğerleri tarafından köle yapılmasına neden olmaktaydı.[3]

Kölelik kurumu, toprağın işlenerek ürün fazlası elde edildiği andan itibaren insanlık tarihinin toplumsal yapısına girmeye başladı. Köleliğe ait en eski kayıtlara Eski Mısır, Sümer, Akkad ve Antik Yunan gibi toplumlarda ter almaktadır.

Böylece Antik Çağ’da köleci üretim ilişkileri baskın üretim tarzı oldu.

Köleci üretim tarzı, Antik Çağ’ın her döneminde ve her toplumda aynı ölçüde ve aynı biçimde değildi. Arkeolojik kazılardan elde edilen belgelere göre köleliğin tarihi MÖ. 4.000 yılı başlarına değin gitmektedir. Tarihin bir paradigması olsa gerek, bu aşamaya “uygar” toplumlara geçiş dönemi denilmektedir.

Eski Mısır’da da kölelik M.Ö. 4.000’li yıllarda başladı.

Mısır köleleri tamamen Firavun’a aitti ve sadece iş yapmak için kullanılan bir alet gibiydi. Üretim araçları (toprak, iş aletleri vb.) gibi köleler de efendinin mülkiyetindeydiler.[4]

Kölelerin hiçbir sivil hakkı yoktu ve efendilerini ilâh olarak görürlerdi. Gerek Mısır piramitleri gerekse Mısırlı yöneticilerin günümüzde de mevcut olan heykelleri Mısır’da köleliğin ne denli yüksek bir boyutta olduğunun en önemli kanıtlarındandır.

Yine aynı dönemde, M.Ö. 4.000 yıllarında Sümerlerde görülen köle edinme tamamen “köle emeği” üzerine kuruluydu. Sümerler, Asurlular ve Akkadlar kölelerini tarlalarda, sulama düzenlerinin yapımında ve soyluların hizmetinde kullanıyorlardı.[5]

Köle emeğinin Anadolu’da yaygınlaşması MÖ. 2000’lerde Hititler sayesinde oldu. oldu. Kızılırmak havzasında yerleşim gösteren Hititler’de kölelik egemen üretim biçimiydi. Ev hizmetinde kullanılanlar, Hitit metinlerinde Sümerce bir kelime olan Namra ile ifade edilirdi ve Hititçesi Arnuwala olan “savaş tutsakları” ile sağlanmaktaydı. Bu insanlar Hititlerin fethettikleri topraklardan sürüp Anadolu içlerine getirdikleri canlı ganimetlerdir. Özellikle zanaatçı ve çoban halktan kişilerin köle olduğu Hititlerde kölelik oldukça ağır şartlara sahipti. Köleler alınıp satılabiliyor, bir suç işlediklerinde dövülebiliyor, hatta öldürülebiliyordu.

MÖ. 3.000’li yıllarda Kuzey Mezopotamya’da kurulan Asurlara baktığımızda köle sayısının Hitit ve Eski Mısır’daki kadar fazla olmamakla birlikte özellikle hamal, katırcı ve kervan koruyucusu olarak köleler edinildiği görülmüştür. Anadolu’ya sirayeti Kültepe merkezli Asur Ticaret kolonileri aracılığıyla olmuş ve “köle pazarları” kurulmuştur.  “Harran envanteri”  adıyla anılan belgenin hayvanlar, sulama araçları ve köleler de içinde olmak üzere Asurlu sömürgecilerin topraklarını kapsayan listenin ayrı bir önemi vardır.[6]

Hititler Dönemi2nde Kuzey Anadolu’da (Karadeniz kıyı kesimi) yaşayan ve düzenli bir toplumsal yapıya sahip olmayan Kaşkalar hakkında net bilgiye sahip değiliz. Hitit metinleri dışında bilgi edinilemeyen Kaşka topluluklarının sosyal yapısı, dönemin “uygar” toplumlarına göre daha “barbar” olmalıdır. Haliyle sistemli bir köle emeğinden söz etmek mümkün değildir. 


 

Hellenistik Krallıklarda Sosyal Yapı

 

Hellenistik dönem krallıkları, İskender politikasının aksine “fetih hakkı”na göre örgütlenmişlerdi. Bu krallıkların hâkimiyet alanlarında, değişik kültürlerden farklı halklar bulunduğu için sadece bir merkezi otorite altında (krallık) yönetilebilirdi. Böylece Pers kalıntısı “satrap” yönetimi terk edildi, imparatorluk krallıklara bölündü. Daha etkili bir deyişle “Doğu tipi bir merkezi monarşiler” oluşturuldu. Hellenistik devletlerde yönetici tabaka; Yunanlılardan, Makedonlardan ve Hellenleşmiş yerel soylulardan meydana geliyordu.  

Hellenistik krallıklarda yaşayan yerli halklar ise, vergi ve angaryaya bağlı bir köylü kitlesinden oluşuyordu. Bu kesim öncekinden daha istikrarlı, barışın tesis edildiği daha iyi bir yönetime kavuşmuş gibiydi. Mısır ve Mezopotamya’daki imkânlar iyi değerlendiriliyor, sulama şebekeleri daha doğru yönetiliyordu. Ancak, halkın yaşam biçiminde değişen fazla bir şey yoktu. Pers boyunduruğunun yerine, yeni istilacıların getirdiği, daha ustaca ama daha ezici bir başka sömürü geçti. Her ikisinde de üretici güçler aynıydı. Ekonomi temelde köle emeğine dayanıyordu. Bütün doğal zenginlikler, tarım arazileri, madenler, tuzlalar, taş ocakları hükümdarın mülküydü. Ticari faaliyet, dokuma ve yağ endüstrileri kral tekellerinin elindeydi. Tarım, sanayi ve ticari işletmeler kiralama yöntemiyle bazı imtiyazlılara veriliyor ve burada çalışan kesim ya doğrudan kölelerden yahut köleleştirilmiş vergi ve angarya mükelleflerinden oluşuyordu. Köle ticareti pek gelişmişti: Büyük çoğunluğu da özellikle Nubya’dan (Sudan'ın kuzeydoğu kesiminde yer alan bir çöl) getiriliyordu. İskender’in imparatorluğu, istikrarsız ve geçici bir nitelik taşısa da, köleci toplumun gelişiminde yeni bir aşamayı temsil eden, yeni sosyal ve siyasal ilişkilerin doğuşunu engelleyemedi.[7] 

Nüfuslarının azlığı nedeniyle yerli halk içinde eriyip yok olmaktan çekinen Makedonlar, krallık otoritesine bağlı siteler halinde örgütlenmişlerdi. Geniş bir özerkliğe sahip ve uzun bir süre vergiden bağışık olan bu kentler, Akdeniz’den Türkistan’a kadar hızla çoğalmışlardı. Bu siteler, yerlilerden zorla aldıkları ve aynı yerlileri köleliğe mahkûm ettikleri topraklarda zenginleşmiş birer idari ve ticari merkez durumundaydı. Bu süreçte Doğu ülkeleriyle Batı arasında yoğun bir ticari ilişki ağı kuruldu. Doğu ülkeleriyle Yunanlıların iktisadi ilişkileri, kültürleri arasında karşılıklı etkileşim oluştu. Bu devletlerden bazılarında büyük bir gelişmeye yaşandı.

Hellenistik devletlerin en önemli merkezleri yeni kentlerdi; Babil ve Memphis gibi Doğu’nun eski kentleri ikinci plana düşmüştü. Antiokheia ve Aleksandreia dünya çapında merkezler oldular.[8]

Bunlardan biri de Karadeniz’de hüküm süren Amasia ve Sinope’yi merkez edinen Mitridates Krallıklarıydı. Her ne kadar dönemin en büyük köleci imparatorluğu Roma’ya karşı isyan bayrağını açmış asilerin öncüsü gibi görünse de Pontus Krallığı köleci bir üretim tarzına sahipti.

Ancak bu krallıklar böyle sürüp gitmedi, Örneğin başlangıçta Akdeniz’den Hindistan’a dek uzayan Seleukoslar Krallığına MÖ. 63’te Romalılar son verdiğinde, ellerinde yalnızca Suriye’nin birkaç iliyle Kilikya’nın doğu kesimi kalmıştı.

Aynı yıllarda Roma komutanı Pompeius, VI. Mithradates’i yenerek Pontus Krallığına son verdi.

Batı kökenli Roma İmparatorluğu da benzer bir örgütlenmeye sahipti ve ekonomisi köle emeğine dayanıyordu. Onların Anadolu’daki varlığına da doğudan gelen Türkler son verdi. 

Şüphesiz İlkçağ’ın doğu toplumlarında da “köle emeği” mevcuttu. Ancak batıdakiler gibi kurumsallaşmamıştı. Köle emeği, Çin ve Hindistan hariç Asya toplumunun tamamında ekonomiyi belirleyen unsur değildi. Doğu’da henüz kabile sisteminin bir varyasyonu olan Asya tipi üretim tarzı mevcuttu. 

 

Kaynaklar:

 

Hadas, Moses, Hellenistic Culture; Fusion and Diffusion, Columbia University Press, 1959.

Tanilli, Server. Yüzyılların Gerçeği Ve Mirası, İnsanlık Tarihine Giriş, Cilt I, Say Yay. İst. 1984.

Zubritski, Mitropolski, Kerov, İlkel Topluluk, Köleci Toplum, Feodal Toplum, Sol Yay. 1979.

Nikitin, Paul. Ekonomi Politik, Principes d’Economie Politique, 1962, Eriş Yay.

Biestry, Stephen, Antik Dünya – Mısır, Roma, Yunan, İş Bankası Kültür Yay. 2009.

Diakov, V.-Kovalev, S. İlkçağ Tarihi 1, Yordam Kitap, 2017. 

 

30.7.2025, Ünye Kent

 

Dipnotlar:

[1] Hadas, 1959; 201

[2] Zubritski, Mitropolski, Kerov, 1979; 34

[3] Zubritski, Mitropolski, Kerov, 1979; 61

[4] Nikitin, 1979; 37

[5] Biestry, 2009; 101

[6] Diakov-Kovalev, 2017; 87

[7] Tanilli, 1984; 378

[8] Diakov-Kovalev, 2017; 486

23 Temmuz 2025 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi - Antik Yunan, Persler ve İskitler

Antk Yunan'da domestik köle. 
(Sahibinden daha küçük betimlenmiştir.)

 

Karadeniz Arkeolojisi - Antik Yunan, Persler ve İskitler

 



Antik Dönem boyunca Karadeniz’den birçok kavmin geldi geçti. Bu süre zarfında egemen üretim biçimi eski Yunan kolonilerinin dayattığı ticari yapıyla benzerlikler gösterdi. Koloni öncesi ve sonraki dönemlerin Antik Karadeniz ekonomilerini, tüm Antik Dünya’da olduğu gibi köleci üretim tarzıyla açıklamak mümkündür.     

 

Koloni Kentleri, Persler ve İskit Toplumu

 

Eski Yunan'da egemenliğini sürdüren köleci mülkiyet biçimi, eski site-devleti sistemine dayanıyordu. Orada, topluluk kavramı, site kavramı ile karışıyordu. Ama bu, artık Doğuda olduğu gibi emekçilerin bir birliği (association) değil, köle sahiplerinin topluluğuydu. Bütün yurttaşlık haklarına sahip olan bu topluluk üyeleri, ayrıcalıklı bir azınlık oluşturuyorlardı. Onların dışında kalanlar, yalnızca köleler değil, aynı zamanda, haklardan yararlanamayan özgür halktı.[1]

Dolayısıyla Atina Demokrasisi, köle sahipleri arasındaki eşitlikten başka bir şey değildi. Atina'nın Altın Çağı olarak bilinen Perikles Dönemi (MÖ. 440-429), köle ekonomisinin doruğuydu. Sokrates’in öğrencisi Perikles iyi bir asker ve politikacıydı. Grek-Pers Savaşları ve Peloponez Savaşı arasında öne çıkmış ve etkili olmuştur. Kendisinden yaklaşık 200 yıl önce Solon Reformları gerçekleştirilmiş ve borçları yüzünden köleleştirilen halkın borçları silinmişti. Bu dönemde ortaya çıkan köle emeği açığı, Perikles Dönemi’nde savaşlardan sağlanan esirlerle sağlandı.

Sitelerdeki siyasi yapı tamamlanınca, kolonilerin kurulması da başlamıştı. Kolonlar (Koloni kuranlar) en başta, Yunanistan'ın, klan aristokrasisinin iktidarı ele geçirdiği bölgelerinden geliyorlardı. Klan aristokrasisi, toprağı kendi ellerinde toplayarak ve topluluk üyeleri yığınını yoksulluğa mahkûm ederek, onları, yurtlarını bırakmaya zorluyordu. Göçenlerin arasında, hem yoksullaşmış yurttaşlar, hem de köle emeğinin rekabeti karşısında iflâs eden zanaatçılar, küçük ve orta çiftçiler vardı. Kolonlar arasında, siyasal nedenlerle göçen aristokratlar da bulunuyordu.

Perikles ile birlikte köle ekonomisinin bu ve benzeri engelleri aşıldı. Hepsinden öte İlkçağ’ın en azgın köleci imparatorluğunu kuran Persler karşısında sağlanan askeri zaferler de Atina yönetimini rahatlatıyordu.

Yunan ana kıtasındaki “köleci üretim ilişkileri” elbet de uzak diyarlarda kurdukları kolonilerde de aynen uygulanıyordu, üstelik daha da katmerli olarak. Atina döneminin (M.Ö. 454-404) önemli olaylarından biri de Perikles'in MÖ. 436/5 tarihinde düzenlediği Karadeniz Seferi’dir. Bu konuda bilgi veren tek kaynak eskiçağ biyografı yazarı Plutarkhos ‘tur (M.S. 50-120).[2]

 

Antk Yunan'da köle emeği ve köle ticareti. 
(Yasal bir statü haline geldi.)

Tarım, Antik Yunan'da kölelerin çalıştırıldığı temel alandır. 
(Siyah Figürlü Amfora, British Museum.)

Antik Yunan’da Köle Ekonomisi

 

Kölelik, Pilos’ta (Navarin) ortaya çıkarılan çok sayıda tablette belgelendiği üzere Miken uygarlığı boyunca mevcuttu.[3]

Eski Yunanistan'daki bazı yazarlar (en belirgin olarak Aristoteles) köleliği doğal ve hatta gerekli görmüşlerdir. Kölelerin başlıca kullanıldığı yer tarımdı ama yüzlerce köle de taş ocaklarında veya madenlerde çalıştırıldı. Atina, yoksul aileler dışında, hane başına üç veya dört köle olmak üzere, MÖ 6. ve 5. yüzyıllarda en çok 80.000 köle ile en büyük köle nüfusa sahipti. Atina’nın klasik dönemde (M.Ö. 5. yüzyıl) köleci bir toplum haline geldiği kesin olarak söylenebilir. Kölelerin nüfusuna ilişkin olarak ise Demetrios’un Attika’daki nüfus sayımında 400.000 köle sayıldığı bilinmektedir.[4]

Antik Yunan’da köle ticareti en önemli gelirler arasında yer almış ve bundan çok büyük kazançlar sağlanmıştır. Özellikle Karadeniz’in önemli kentlerinden Sinope (Sinop) ve Trapezous (Trabzon) köle ticaretinin merkezi durumundaydı.

Antik Dönem ekonomisi “her türlü ürünün ve malın yoğun bir şekilde değiştirildiği ve bunlardan özellikle tahıl, şarap, yağ ve köle gibi dört unsurun ticaretin önemli elemanları olduğu” belirtilmektedir.[5]

Eski Yunan toplumunda köle ekonomisinin ayrıntılarını; Homeros destanlarında, Herodotos’un Historia’sında, Hesiodos’un İşler ve Günler (Theogonia) adlı eserinde ve Ksenephon’un Oeconomicus’unda görmek mümkündür.


 

Grekler ve İskitler (Skythai-Skythler)

 

Grekler, M.Ö. VII. yüzyılda, Karadeniz’in kuzey kıyısını değerlendirmeye başladılar. Başlangıçta İonya tüccarları buğday, balık, köle almaya ve Grek malları satmaya geliyorlardı. İlk ticaret acentaları, örneğin Bierezan adasındaki (Dinyeper ağzında) acentaları bu dönemde ortaya çıktı. Daha sonra VI. yüzyılda, kent devletlerinin düzenlediği ve yeni toprakların nüfuslandırılmasıyla sonuçlanan kolonizasyon başladı.

Pontos’un yerli halkından çekindikleri için Eski Yunanların bu bölgede koloni kurmaları kolay olmamıştır. Örneğin Strabon (VII. 298), “...işkillerin yabancıları kurban ettiklerini, insan eti yediklerini, kafataslarından içki içtiklerini...", anlatmaktadır. Keza Kırım’daki Tauri ve Kafkaslardaki Kolkhisliler de Eski Yunanların çekindikleri kabilelerdendi. Karadeniz bölgesindeki en önemli koloni Miletosluların kurduğu Sinope (Sinop) idi.[6]

Kolonizasyon, deniz havzasının kuzeyindeki yerli halkla Greklerin çok yakın ilişkiler kurmalarına yol açtı. Bu halkların en önemlileri Don ve Tuna nehirleri arasında kalan geniş topraklara VIII. yüzyıldan itibaren yerleşmiş olan İskitlerdi. Bu boyların çoğu, klanlar düzeninin yıkılışı ve sınıflara bölünmüş topluma geçiş döneminde bulunuyordu. Karadeniz kıyılarındaki steplerde hayvan yetiştiriciler yaşıyordu. İskitlerde, ataerkil biçimde kölelik vardı ve toplumsal farklılaşma artık ortaya çıkmıştı. Zanaatın (dericilik, yüncülük, çömlekçilik) ve Eukseinos Pontos kolonileriyle yapılan ticaretin (özelikle buğday, hayvan, balık ve köle ticareti) gelişmesi, İskit toplumunun doruğunun özellikle doğuştan soylu asker sınıfının ve boy başkanlarının zenginleşmesini sağlıyordu.[7]

Herodotos da Diakov ve Kovalev gibi İskit toplumunu “ataerkil” ve “köleci” olarak nitelendirir. Ancak Herodotos, Troya’ya destek olan kadın savaşçıları, Amazonları, İskitlerle ilişkilendirir. İskit erkekleriyle beraber Sauromatları oluşturan Amazonlar, İskit Ordusun kadın askerleridir. Thermodon Irmağı havzasında yaşayan Amazonları (günümüzde Terme civarı), İskitlerin ataerkil-köleci yapısıyla bağdaştırılması ne derece doğru olabilir? Öte yandan Herodotos, İskitleri Grek soyuna bağlayıp, Herakles efsanesiyle ilişkilendirir.

Sonuçta Ön-Türk olduğu ileri sürülen İskit toplumu da köle emeğine dayanıyordu. Şatafatlı kral mezarları, kurganlar, altın elbiseli adam vb. bu tezleri doğrular niteliktedir.  

 

Esik Kurganı ve Altın Elbiseli Adam Zırhı

 

Literatüre “Altın Elbiseli adam” adıyla giren bu buluntu, Kazakistan’ın Almatı yakınlarındaki Esik (Issyk) Kurgan’da 1969-70 yıllarında yapılan kazılarda ele geçirildi.

Radyo karbon analizine göre kurgan MÖ. 5. Yüzyıl’da inşa ediliyor. Genç yaşta ölen Tigin veya Tegin (Eski Türklerde Han’ın varisine verilen unvan) ait olduğu sanılan kurganda “Han Uya” yazılı bir de gümüş kap bulunuyor. Bu kapta “Tigin 23’ünde öldü, Esik halkına başsağlığı diliyorum” yazılıdır. Proto-Türk alfabesiyle yazılan bu yazı MÖ. 5. Yy.’a tarihlenmektedir. Bu yazı örneği Göktürk alfabesiyle MS. 681-744’de yazılan Orhun anıtlarından bin yıl daha eskidir. Gümüş kaptaki yazı, yazının İskitler ve Eski Türk kabileleri tarafından oldukça eski dönemlerde kullanıldığını ortaya koymaktadır.[8]

Türklerin Sibirya’nın Güney batısına M. Ö. 2. Yy ‘da Asya’nın iç taraflarından batıya doğru sefer yapan Hunlar döneminde geldikleri bilinmektedir. İskitler ise Karadeniz ile Altay arasındaki geniş alanlarda hüküm sürmüşlerdir.[9]

Altın Elbiseli Adam Türkiye'de Sergileniyor: Eylül-Ekim 2019.

Her ne kadar Doğu toplumlarında ve Kuzey Asya steplerindeki sosyal yapı ve ekonomik ilişkiler Ön Asya ve Batı dünyasıyla bire bir örtüşmese de temel üretim tarzı köle emeği üzerinde biçimleniyordu.

İskender İmparatorluğu ve Hellenistik Krallıklar için de aynı üretim tarzı geçerlidir. Yönetici sınıf her ne kadar Makedon kökenli olsa da İskender İmparatorluğu Perslerden kalma yönetim sistemine dayanıyordu. Yunan kültürüne yakın ancak doğuya özgü yeni bir soylu sınıfı yaratılmıştı. Antik dönem tarihçisi Plutarkhos’a göre 70 civarında yeni kent kuruldu. Yönetici kesim Yunan koine lehçesiydi. Günümüzde Herat, Kandahar ve Semerkant adı taşıyan kentler İskenderiye adıyla o dönemde kurulmuştu.

 

Kaynaklar:

 

Zubritski, Mitropolski, Kerov, İlkel Topluluk, Köleci Toplum, Feodal Toplum, Sol Yay. 1979

Demir, Muzaffer, 2006, Perikles’in Karadeniz Seferi Üzerine Yeni Bir Yorum, Belleten, 2001.

Burkert, Walter. 1985, Greek Religion. Oxford: Blackwell Publishing.

Bonnard, André, 2004, Antik Yunan Uygarlığı I, Evrensel Basım Yayın,

Finley, Moses I., 2007, Antik Çağ Ekonomisi, Arkeoloji ve Sanat Yay.

Tekin, Oğuz, 2008, Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş, İletişim Yay.

Diakov, V., Kovalev, S. 2017,  İlkçağ Tarihi 1, Yordam Kitap

Rásonyi, László, 2007, Tarihte Türklük, Örgün Yay.

Grakov, Boris Nikolayeviç, 2020, İskitler, Selenge Yay.



23.07.2025, Ünyekent

 

 

 

 

DİPNOT

[1] Zubritski, Mitropolski, Kerov, 1979, S. 100

[2] Demir, 2006. S. 2

[3] Burkert, 1985

[4] Bonnard, 2004, s. 303

[5] Finley, 2007, S. 18

[6] Tekin, 2008, S. 70

[7] Diakov, V., Kovalev, S., S.400

[8] Altın Elbiseli Adam 1969 tarihinde, Kazakistan’ın eski başkenti Almatı şehrine yaklaşık 50 kilometre mesafedeki Esik Kurgan’da yapılan kazı çalışmaları esnasında ortaya çıkartılmıştır. Kazak arkeolog Kemal Akisev başkanlığında yapılan kazılar sonucu gün yüzüne kavuşturulan buluntuların Türklerin ilk ataları arasında gösterilen ve tarihçiler arasında Proto-Türk olarak adlandırılan İskitlere ait olduğu düşünülmektedir. 26 harften oluşan Esik Yazıtı tam olarak çözümlenememiş olsa da Orhun Yazıtlarına giden sürecin erken bir aşamasını ifade etmektedir. 

[9] Rásonyi, 2007 - Grakov, 2020