7 Ocak 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVII (Osmanlı’da Tehcir Uygulaması)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVII

(Osmanlı’da Tehcir Uygulaması)

 

 

Tehcir, bir topluluğu yaşadığı yerden göç ettirmektir. Göçe sebep olma yahut sürme anlamına da gelir. Osmanlı devletinin özellikle son dönemlerinde başvurduğu ve dünya hukuk literatürüne soktuğu bir kavramdır. Osmanlı Devlet Hukukunda kökenini Kur'an'dan aldığı ve Haşr Suresi 11 Ayet'ine dayandığı ileri sürülür.

Tehcir yahut sürgün olayı, Osmanlıların dışında diğer imparatorluklarda da görülen bir iskân ve cezalandırma yöntemi olup yurt toprakları içinde yapılan bir uygulamadır. Asla yurt dışına sürmeyi (deport) içermez.

 

Osmanlı’da Tehcir Uygulaması

 

  24 Nisan 1915’te Ermeni toplulukları için çıkarılan kanununa kadar Osmanlılarda tehcir kelimenin fazla bir kullanım alanı yoktur. Kitlesel sevk ve nakilleri tanımlamak için daha çok sürgün tabirine yer verilmiştir. Bireysel cezalandırmaları ifade etmek üzere nefy ve iclâ gibi kelimeler kullanılmıştır.

Osmanlı idaresinde Ermenilerle ilgili meseleler, özellikle XVIII. yüzyılda yoğunluk kazanan misyonerlik faaliyetleri neticesinde ortaya çıkmıştır. Katolik ve Protestan misyonerlerinin etkin çalışmaları sonucu ana kilisenin parçalanmasına giden yol sancılı geçmiş, bu süreçte mezhep değiştirenler karşılarında devletten ziyade eski kiliselerini bulmuş ve onların ağır yaptırımlarıyla karşılaşmıştır. Zamanla sayıları artan, ancak resmen tanınmayan Katolik Ermeniler’in ana kilisenin takibatına mâruz kalmaları, aforoz edilmeleri ve nihayet patrik tarafından hazırlanan, Katolik olanları içeren bir listenin Bâbıâli’ye verilmesi ve bunların sürgüne gönderilmesinin istenmesi üzerine XIX. yüzyılda Ermeniler arasında ilk kitlesel göç hareketi yaşanmıştır.[1]

 




Tehcir mi Soykırım mı?

 

1915 tarihinde yaşanan Ermeni Olayları, Türk resmi tarihinde karşılığını “Tehcir” olarak bulurken, o tarihten bu yana Batı’da “Soykırım” olarak görülmüştür.

Çünkü Batı’ya göre Ermeni Tehcirinin merkezinde "İnsanlığa Karşı Suçlar" kavramı yatıyor.

"İnsanlığa Karşı Suçlar" kavramı için 1915 Olayları bir Milat’tır.

Uluslararası hukukun temel taşlarından biri olan "İnsanlığa Karşı Suçlar", aslında Osmanlı’nın 1915 Ermeni Olaylarına bakılarak keşfedilmiş bir kavramdır.

Bu kavram, hukuki bir terim olarak ilk kez 24 Mayıs 1915'te kullanıldı.

Müttefik Devletler (İngiltere, Fransa ve Rusya), Osmanlı İmparatorluğu'ndaki 1915 olaylarına tepki olarak ortak bir bildiri yayınladı.

Bu metinde Osmanlı hükümetinin ve olaylara karışan yetkililerinin kişisel olarak “Ermeni Katliamları”ndan sorumlu tutulacağı ilan ediyor. Sèvres Antlaşması ve benzeri girişimlerin topladığı belgelerle bu suçtan malum kişilerin yargılanmasına zemin hazırlıyordu.

Böylece, İnsanlığa Karşı Suçlar kavramı uluslararası ceza hukukunda ilk kez yer alıyor ve İnsanlık Tarihi’nde bir dönüm noktası olarak kabul ediliyordu.

Tartışmanın en somut ve en çelişkili noktalarından biri, dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa'ya atfedilen ve imha emirleri içerdiği iddia edilen telgraflardır.

1915 Olaylarının bir tehcir olmadığı, Osmanlı Devletinin sistemli ve planlı bir biçimde Ermenileri katletme, yok etme politikası (jenosit, soykırım) olduğu ileri sürülmektedir.

Her soykırım şiddeti vakasının itaat ettiği ve onu eşsiz kılan bir iç mantık vardır. Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Ermeni halkının fiziksel imhasının da ayırt edici bir özelliği vardır: [Bu fiziksel imha] Jön Türklerin nihai hedefi olan Türk ulus-devletinin kurulması için gerekli bir koşul olarak düşünülmüştür. Bir başka deyişle bu iki olgu birbiriyle ayrışmaz bir şekilde bağlantılıdır: Birini es geçerek diğerini anlayamayız.[2]

“Soykırım” suçunu tanımlayan sözleşme, “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” adıyla, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 9 Aralık 1948’de onaylandı.

İngiliz Avukat ve İnsan Hakları Savunucusu Benjamin Whitaker, 1982’de BM İnsan Hakları Komisyonu için bir rapor hazırladı. Günümüzde adı “İnsan Hakları Konseyi” olan bu kuruşun bir alt komisyonuna hazırladığı raporda, Ermeni Soykırımı'nı 20. yüzyılın ilk soykırımı olarak tanımladı.[3]

Whitaker Raporu, Birleşmiş Milletler nezdinde “Ermeni Soykırımı”nın zımnen tanınması yolunda atılmış en önemli adımlardan biri oldu. Nitekim Almanya, Arjantin, Belçika, Fransa, Hollanda, İsviçre, İtalya, Kanada, Kıbrıs Rum Kesimi, Litvanya, Lübnan, Polonya, Rusya, Slovakya, Şili, Uruguay, Vatikan, Venezuela ve Yunanistan peş peşe “Ermeni Soykırımı”nı tanıdılar.  

 

"Ermeni Meselesi"

 

Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde yaşanan "Ermeni Meselesi", tarihin en tartışmalı ve duygusal konularından biri olarak bilinir.

Bu konu, derin acılar, ulusal çekişmeler ve bir asrı aşan siyasi tartışmalarla yüklüdür.

Amacımız, konuyu içeren argümanların tamamını inceleyerek, sorunun kaynağına inmek değildir. “Kim haklı?” gibi çoklukla kullanılan manşet ve sloganlar üzerinden bir sonuca varmak da değildir.

Ancak kullanılan temel iddialar ve kanıtlar ölçeğinde yaşanan tarihi süreci anlamaya yönelik bir çabanın içindeyiz. Tarihi belgelere ve arkeolojik verilere dayanarak tehcir konusuna farklı bir açıdan bakmayı tercih ediyoruz.

 

Tarihi Anlamak

 

Olaylar bir iç güvenlik meselesi miydi? Soykırım teorisyenleri bu konudan hiç bahsetmez. Türk tezi, olayları savaş koşullarında devletin bekasına yönelik yaygın bir isyanı bastırmaya çalışan Osmanlı hükümetinin meşru bir iç güvenlik operasyonu olarak görür. Bu perspektifte, yaşananlar uluslararası bir suç değil, bir devletin kendi topraklarındaki ayrılıkçı ve silahlı isyanlara karşı aldığı askeri ve idari tedbirlerdir. Dolayısıyla, "insanlığa karşı suç" gibi dış bir hukuki kavramın bu olaylara uygulanması reddedilir.

Soykırım suçlaması, egemen bir devletin meşru müdafaa eylemine anakronik ve dışarıdan dayatılmış bir etikettir. Olayların hukuki anlamda nasıl adlandırılacağı önemli değildir. Önemli olan bu olayların hangi ahlaki, siyasi ve tarihi bağlamda ele alınacağıdır.

Savaştan yenik çıkan Osmanlı devleti, zaten firarda bulunan İttihatçıları Tehcir’den sorumlu tutmuş ve yargılayarak konumlarından dolayı idama mahkûm etmiştir.

Üstelik bu mahkemelerde, iddiaların en önemlilerinden biri olan, dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa'ya atfedilen ve imha emirleri içerdiği iddia edilen telgraflar çürütülmüştür.

Aram Andonian adlı bir Ermeni tarafından ortaya çıkarılan bu belgelerin "kaba sahtekârlık" olduğu ortaya çıkmıştır. Bu iddiayı güçlendiren en önemli noktalardan biri, savaş sonrası Malta'ya sürgün edilen Osmanlı yetkililerine karşı "delil bulmak için umutsuz bir arayışa giren" İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın, bu Andonian belgelerini araştırmasına rağmen, sanıklara karşı hiçbir zaman kullanmamış olmasıdır. Bu durum, İngilizlerin dahi belgelerin sahte olduğunu bildiğini güçlü bir şekilde ima etmektedir.[4]

Öte yandan Talat Paşa'yı Berlin'de öldüren Soğomon Tehliryan'ın 1921'deki duruşmasında bu belgeler, "Talât'ın Ermenileri yok etmeye yönelik resmi emirlerini ifşa eden olağanüstü belgeler” olarak kullanılmıştır.

 

Osmanlı Mahkemeleri Kendi Yetkililerini Neden Yargıladı?

 

Savaşın ardından İstanbul'da Müttefik işgali altında kurulan Osmanlı Askeri Mahkemeleri (Divan-ı Harb-i Örfi), kendi subaylarını ve bürokratlarını yargılamıştır.

Bu mahkemeler, Osmanlı resmi belgelerini ve tanıklıkları kullanarak, İttihat ve Terakki liderlerinin imha politikasını kanıtlamıştır. Talât, Enver ve Cemal Paşalar gibi ana sorumlular, yurtdışına kaçtıkları için gıyaplarında idama mahkûm edilmiştir.

Müttefiklere göre bu mahkemeler, savaş suçlularını ve tehcir sırasında yaşanan katliamların sorumlularını yargılamak üzere kurulmuştur. "İnsanlığa karşı işlenmiş suçlar"dan dolayı yargılanmaktadırlar. Müttefikler, suçluları yargılama niyetini gösteren Sèvres Antlaşması'ndaki gibi uluslararası baskıyı bir kanıt olarak sunar. Antlaşma, bu mahkemelerin sadece bir iç siyasi hesaplaşma olmadığını, aynı zamanda uluslararası bir adalet talebine yanıt olduğunu gösterir.[5]

Farklı bir görüşe göre ise bu mahkemeler, adalet arayışından çok, savaş sonrası iktidara gelen Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın, siyasi rakipleri olan İttihat ve Terakki Fırkası'nı ve liderlerini yok etmeyi amaçlayan siyasi bir araçtı. Müttefik baskısı altında kurulan bu mahkemeler, adil yargılama ilkelerini ihlal etmiştir ve mahkûmiyetler "sahte kanıtlara" dayandırılmıştır. Amaç, savaşın sorumluluğunu birkaç kişiye yükleyerek yeni yönetimin kendini aklamasıdır.

 

Devam edecek: Tehcir mi, Soykırım mı?

 

 

Kaynaklar

 

Whitaker, Benjamin. (1985), Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sorunu Üzerine. Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu. 1986'da Gözden Geçirildi. BM Belgesi E/CN.4/Sub.2/1985/6.

Dadrian, Vahakn N. 2005, Türk Kaynaklarında Ermeni Soykırımı, Belge Yay.

Dadrian, Vahakn N. 2003, The History of the Armenian Genocide, Ethnic Conflict from the Balkans to Anatolia to the Caucasus Paperback, Berghahn Books

Dadrian, Vahakn N. 2020,Ermeni Soykırımının İnkârında Anahtar Unsurlar / Toplu Makaleler 4, Belge Yay.

Kévorkian, Raymond H. 2015, Ermeni Soykırımı, 2. Baskı, İletişim Yay.

Center for Strategic Research – 2005, Stratejik Araştırma Merkezi, Ermeni İddiaları ve Tarihsel Gerçekler, Sorular-Cevaplar, Ankara

 

07.01.2026, Ünye Kent


Dipnot:

[1] İslam Ansiklopedisi, c. 40, s. 319

[2] Kévorkian, 2015;

[3] Whitaker, 1985

[4] Bu hukuki başarısızlığın yanı sıra olayların siyasi bir boyutu vardır. İngilizler, Kemalist hükümet tarafından rehin alınan İngiliz subaylarını kurtarmak amacıyla bir esir takası yapar ve Malta tutuklularını serbest bırakmak zorunda kalır.

[5] Sèvres Antlaşması, Madde 230: " Türk Hükümeti, 1 Ağustos 1914'te Türk İmparatorluğu'nun bir parçası olan topraklarda savaş halinin devam ettiği süre boyunca işlenen katliamlardan sorumlu olan ve Müttefik Devletler tarafından teslim edilmesi talep edilebilecek kişileri Müttefik Devletlere teslim etmeyi taahhüt eder."

31 Aralık 2025 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVI (Osmanlı Barışı’nın Sonu: Tehcir ve Mübadele)

 



Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVI

(Osmanlı Barışı’nın Sonu: Tehcir ve Mübadele)

 

 

Roma Barışı (Pax Romana), MÖ. 27’de Agustus ile başladı, Marcus Aurelius'un ölümüyle MS. 180’de sona erdi. Benzer biçimde Osmanlı Barışı da 1453’te II. Mehmet’le (Fatih) başladı, 1699’da Karlofça Antlaşması ile sona erdi. Her iki imparatorluğun tebaası birçok dine ve dile mensup insan topluluklarını barındırıyordu. Devlet, bu toplulukların barış içinde yaşamalarını sağlamakla yükümlüydü.

Osmanlı imparatorluğu, güçlü olduğu dönem boyunca tebaası bulunan Müslim ve Gayrimüslimlerin bir arada yaşamalarını başarıyla temin etmekteydi. Ancak 17. Yy.’a gelindiğinde Avrupa devletlerinin askeri ve teknik gücü ve aralarında kurduğu güçlü ittifakları karşısında duraklayan Osmanlı İmparatorluğu, bu tarih itibariyle toprak kaybına uğramaya başladı. 1789 Fransız İhtilali sonrası ortaya çıkan milliyetçilik akımı, Osmanlı tebaası sayılan gayrimüslimleri harekete geçirdi. Özellikle Balkanlarda kendini gösteren bu durum 20. Yüzyıl’a girildiğinde Müslüman topluluklar bakımından Anadolu’ya doğru tersine bir göç başlattı.

Türklerin yüzyıllardır yurt olarak kullandığı Anadolu’da ise, imparatorluğun uç noktaları kadar olmasa da durum istenildiği kadar parlak değildi. Anadolu’daki Gayrimüslimler artık eskisi gibi yaşamak istemiyorlardı. Tanzimat sonrası yeni düzenlemelerle birlikte bu kesim, oldukça önemli haklar kazandı.


 

Osmanlı Tebaası Gayrimüslimler ve Zimmilik

 

Zimmî, İslâm devletinin egemenliğini kabul eden gayrimüslim kişilerdir. Zimmîlerin can, mal ve namus güvenliği, uyrukluğuna girdikleri İslâm devleti tarafından sağlanır. Buna karşılık zimmîler de devlete cizye vermekle yükümlüdür. Osmanlı Devletinde bulunan Hristiyan ve Yahudilere zimmi denilir.

Osmanlı hâkimiyetinde gayrimüslimler ilk dönemden itibaren dini ritüellerini özgürce yerine getirebiliyorlardı ve kutsal günlerine saygı duyuluyordu. Dinleri, kamu sisteminde sıklıkla batıl inanç olarak görülse de aşağılanmıyordu.

Hristiyanlar arasındaki davalarda tanıklık statüleri kabul edilirken, Müslümanlar veya karma dinler arasındaki davalarda Hristiyanların tanıklığı geçerli sayılmıyordu. Bu, Osmanlı İmparatorluğu'nda Hristiyan olmanın en olumsuz yanıydı. Bununla birlikte, genel olarak Müslümanlardan daha zengin oldukları için, Müslüman tanıkları satın alarak bazen davayı kazanabildikleri ileri sürülmektedir.

Hristiyanlar işletmelerinde Müslüman işçiler çalıştırabiliyordu. Bu da Müslümanların gerçek hayatta daha yüksek bir statüye sahip olmadığını gösteriyor.

Hristiyanlar, normal Osmanlı vatandaşları gibi köle sahibi olabiliyorlardı.

Osmanlı Hristiyanlarını köle olarak almak yasaktı. En güçlü askeri lider bile ataerkilliğin bir tebaasını köle yapamazdı. (Devşirme yeniçerileri hariç, ama onlar gerçek anlamda köle değillerdi.)

Mülk sahibi olmakta özgürdüler. Zimmilerin ticaret yapmalarına izin veriliyordu, hatta Rumları ticaret yapmaya teşvik etmek için bazı özel vergisiz bölgeler bile vardı. Buğday ticareti gibi sektörler tamamen onların kontrolündeydi.

Osmanlıların vergi oranı Venediklilerden çok daha düşüktü. Birçok kişi aksini iddia etse de, vergi sistemi Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında eşitlik sağlıyordu. Hristiyanların ödediği tüm vergilerin Müslümanlar için de bir karşılığı vardı, sadece cizye hariç. Ancak cizye, askerlik görevinin karşılığıydı. Çünkü Gayrimüslimler askerlik yapmak zorunda değildi.

Osmanlılar, askeri güçleri olduğu ve askeri güç ile paranın birleşmesinin hanedanlığı değiştirebileceği gerekçesiyle, Müslümanların para üzerinde kontrol sahibi olmasını istemiyorlardı. Bu nedenle para ve deniz ticaretinin kontrolünü Hristiyanlara verdiler. Osmanlı deniz tüccarlarının neredeyse tamamı Rum’du.

Patriklerin ataması devlet tarafından yapılırdı. Ancak atanacak patrik kendi toplumları tarafından seçilir, seçme işine devlet karışmazdı. Seçme hakkı tamamen kiliseye aitti. Devlet sadece patrikleri veya hahambaşıları atardı. Yalnız patrik veya hahambaşıların görevden alınma işi kiliseye, hahamhaneye veya buraları yöneten meclislere danışılmadan da yapılabilirdi. Görevden alma nedeni genellikle devlet ve ülke aleyhine davranışlar ve patrik veya hahambaşının kendi toplumunu iyi idare etmemesi idi. Kuşkusuz görevden alma, patrik için bir ceza idi. Patrik devlete ve ülkeye karşı suç işlediği zaman sadece azledilmez, gerekirse idam da edilebilirdi.[1]


 

1839 Tanzimat Fermanı

 

Tanzimat’ın başlangıcı III. Selim (1789-1807) veya II. Mahmud (1808-1839) dönemleridir. Hatta Yeniçeri Ocağı'nın 1826'da lağvı (Vaka-i Hayriye) reform atılımının gerçek başlangıç noktasıdır.

Tanzimat Fermanı, Türk tarihinde Batılılaşmanın ilk somut adımıdır. 3 Kasım 1839'da Sultan Abdülmecid döneminde Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşid Paşa tarafından okunmuştur. Tanzimat’ın sözcük anlamı "düzenlemeler, reformlar" demektir. Batı dillerinde genellikle Osmanlı Reformu (Ottoman Reform) deyimi kullanılmaktadır.

Tanzimat Dönemi, her ne kadar 1876'da II. Abdülhamit'in tahta çıkması ve Meşrutiyet'in ilânıyla sona ermiş kabul edilse de 1922'de Osmanlı Devleti'nin sona ermesine dek sürdüğü de söylenebilir.

Tanzimat’la birlikte bir dizi hukuki, mali ve iktisadi yenileşme hareketine girişilmiş, askeri alanda ve eğitim camiasında düzenlemeler yapılmıştır. Eski kurumlar lağvedilmeyerek yenileriyle birlikte bir süre daha kullanılmaya devam edilmiştir.

Hülasa bizce, yenileşmiş bir Avrupa karşısında, Orta Zaman şark müesseselerine dayanan imparatorluğun zaruri inhilali hadisesini, bu imparatorluğun temel taşını teşkil eden bir müessesenin, timar ve arazi rejiminin bozuluşu ile birleştirmek en makul yoldur.[2] 

Tanzimat’ın asıl sorunu Avrupa ile arasındaki güç dengesini koruma ve imparatorluğu ayakta tutma çabasıdır. Bu nedenle sosyal yapıyı ve farklı dine mensup tebaayı da gözetmek durumundaydı.

“Tanzimatı Hayriye’nin tesisinden muradı âli bilcümle sunufu tebaanın refahı hal ve mamuriyet ahvalleri” idi.[3]   

Tanzimat tarihinde ikinci merhaleyi teşkil eden 1856 Islahat Fermanı okunursa görülür ki, doğrudan doğruya gayrımüslim reayayı alakadar eden meseleler hattın esasını teşkil etmekte ve bunlar için tam ve sarih bir hukuk müsavatı tanınmaktadır.[4]

Müslümanlarla gayrimüslimler arasında tam bir eşitlik temininden söz edilmektedir ve bu konuda harici telkinlerin hatta tazyiklerin tesiri vardır.[5]  

Nedir bu eşitlik temini ve nasıl uygulandı?


 

1856 Islahat Fermanı

 

31. Osmanlı Padişahı Abdülmecid (1939-1861) döneminde gerçekleşen ıslahatlar, gayrimüslimlere tanınan haklarla öne çıkmaktaydı. 1853-56 yıllarını kapsayan Osmanlı-Rus Savaşı I, Abdülmecid’in 22 yıla yaklaşan saltanatında önemli bir yıkım noktası oldu. Yine de Tanzimat ve Islahat fermanlarının uygulanmasından vazgeçilmedi.     

Öncelikle her eyaletten iki temsilci İstanbul'a çağrıldı. Merkezden her bölgeye imar meclisleri gönderildi. Hukuk ve mâliye, Fransa'dan örnek alınarak düzenlendi. İlk defa kanunlar, padişahtan da güçlüydü. Fransız ceza yasaları ve yargı kurumları incelendi. Kadılık kurumu merkeze daha sıkı bağlanarak, tüm yurttaşlar için “yargı hakkı” getirildi. Mâli yetkililer, idare amirlerinden alınarak defterdarlara verildi. Vergilerin saptanması vilâyet meclislerine, toplanması da muhassıl adı verilen vergi memurlarına bırakıldı. İltizam yöntemi kaldırıldı. Aşar, her yerde eşit olarak alınmaya başladı. Hristiyanlardan alınan vergilerin toplanmasında patrikhanelerin aracılığı kabul edildi. Ticaret meclisleri kuruldu.[6]

Meclis-i Maarif-i Umumiye toplandı (1845). İlk idâdiler açıldı. 1847'de Maârif-i Umûmiye Nezâreti kuruldu. 1848'de ilk muallim mektebi, aynı yıl Harbiye'de kurmay sınıfı, 1850'de Darülmaarif adı verilen lise, 1851'de ilk bilim akademisi sayılan Encümen-i Daniş açıldı. 1846'da Darülfünun binasının temeli atıldı. Askerlik yasası çıkarılarak (6 Eylül 1843) kura yöntemi benimsendi, azınlıklar da asker olabileceklerdi, askerlik süresi 4-5 yıl olarak sınırlandı.[7]

Islahat gereği Gayrimüslimler, Osmanlı hâkimiyetinden itibaren kavuşamadıkları kendi ibadethanelerini inşa etme hakkına sahip oldular. Osmanlı tebaası gayrimüslimler kendi ibadethanelerini inşa edemezler hatta onarım bile yapamazlardı. Gerekli hallerde bu işi Osmanlı resmi kanaldan kendisi gerçekleştiriyordu.

Karadeniz Bölgesinde görülen ayakta kalabilmiş kiliselerin neredeyse tamamı Tanzimat sonrası Hristiyanların inşa ettirdiği kiliselerdir.

Buna karşın Osmanlı topraklarında Gayrimüslimlerle barış tesis edilemedi.

Zimmi kabul edilen Ermeni kesiminin Devlet-i Ali’ye karşı duruşu, “tehcir” adı verilen göç ettirme uygulamasına yol açtı.

Rum ahali ise, içlerinden bazılarının çete kurup Kurtuluş Savaşı esnasında Osmanlı’ya karşı ayaklandığı gerekçesiyle artık Müslümanlarla bir arada yaşayamayacakları kararlaştırıldı. Lozan barış Antlaşması gereği Yunanistan’la karşılıklı Mübadele edildi.

 

Devam edecek: Osmanlı’da Tehcir Uygulaması.

31.12.2025, Ünye Kent

 

Kaynaklar:

 

Ercan Yavuz, 2001, Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, Turhan Kitabevi, Ankara

İnalcık Halil, Seyitdanlıoğlu Mehmet, 2014, Tanzimat, Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu, İş. B. Yay. 4. Basım, İstanbul

Barkan, Ömer Lütfi, 1940, Tanzimat I, Maarif Vekâleti, İst.

Doğan, Semih, 2022, Sened-i İttifak Tanzimat Fermanı Islahat Fermanı –Sapiens Yay.

Engelhardt, Edouard-Philippe, 1976, Tanzimat, Milliyet Yay. İst.





DİPNOT:


[1] Ercan 2001; 75

[2] İnalcık, 2014; 35

[3] 15 Safer 1256 tarihli ilmühaber (Ömer L. Barkan, Tanzimat, I, s. 355, not 18.)

[4] İnalcık, 2014; 45

[5] Engelhardt, 1976; 111-112

[6] Doğan, 2022; 82

[7] İnalcık, 2014; 171-179

24 Aralık 2025 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XV (Hristiyanlığın Karadeniz’e etkileri; Ünye Kızılkaya Saklı Kiliseleri)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XV

(Hristiyanlığın Karadeniz’e etkileri; Ünye Kızılkaya Saklı Kiliseleri)

  

Hıristiyan dininin peygamberi Hz. İsa’nın Kudüs yakınlarında ortaya çıktığı söylense de bu dinin yayılmaya başladığı topraklar öncelikle Anadolu’dadır. Bu yayılımda Karadeniz Bölgesi, Akdeniz’deki ilk yayılım alanları olan Tarsus, Hatay ve Kapadokya bölgeleri kadar önemli bir yer tutar.

 

Hristiyanlığın İlk Dönemi

 

İlk yıllarında Hristiyanlık dini Romalılar tarafından, biraz da Yahudilerin kışkırtmasıyla büyük bir zulümle karşılaşmıştır. Yüzyıllar süren bu baskılar karşısında yayılımı oldukça yavaş ve gizli gerçekleşmiştir.

Hristiyan topluluklarının kendilerine gizleyerek tecrit ettikleri dönem en az 250yıl sürmüştür. İbadetlerini gözlerden uzak, ulaşılması güç sarp tepelerdeki kaya kovuklarında ve mağaralarda yapmışlardır. En bariz örnekleri Kapadokya Bölgesindeki Hristiyan yerleşimleridir. Ihlara Vadisi, Ürgüp ve Göreme’deki sığınaklar, Kaymaklı ve Derinkuyu yeraltı şehirleri baskı altında dini yaşamlarını ifade etmeye çalışan toplulukların barınaklarıdır. 

Hristiyanlığın ilk döneminde Karadeniz’de şapel yahut küçük boyutlu kiliselere gözlerden uzak dağlık arazide yer alan mağara ve kaya oyuklarına rastlanılmaktadır.  

 

Karadeniz’deki İlk Hristiyan Sığınakları

 

Roma zulmünden korkan ilk Hristiyanlar oldukça yavaş ve gizli biçimde örgütlenmeye başlamışlardı. Karadeniz’in sarp ve gizlenmeye elverişli coğrafyası, bölgedeki ilk Hristiyanlara adeta kucak açmıştı. Sonraki yüzyıllarda bu coğrafya merkezi otoriteye karşı koyan asilerin mekânı olacaktı. Tarih boyunca hep böyle olmamış mıydı? Kuzey Anadolu’nun bu geleneksel işlevi, Kaşkalardan başlayarak tarihin her döneminde mahalli güçlere ve asilere yurt olmasıydı.

Osmanlı resmi belgelerinde ahali halkını “etraki bi idrak” olarak belirten, Sufi, Çapanoğlu vb. ayaklanmaların Canik bölgesinde ortaya çıkışı, Kurtuluş Savaşı öncesi Rum ve Ermeni çetelerinin bölgede boy göstermesi tesadüf değildir. Bu dönemde bölgeye Mustafa Kemal’in müfettiş olarak düşünülmesi ve Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nı buradan başlatması da tesadüf olamaz.

Haliyle bölgenin bu elverişli konumu, Karadeniz’in ilk Hristiyanlarını engebeli dağların doğal oyuklarına, mağara kovuklarına ve gizlice ibadet edebilecekleri mekânlara yönlendirdi.

Bunlardan birkaçı Ünye Kalesi çaprazında, kaleden daha yüksek konumdaki Kızılkaya’da bulunmaktadır.  


 

Ünye Kızılkaya Saklı Kiliseler

 

Ünye kent merkezine yakın en yüksek tepe Kızılkaya’dır. Bu nedenle “Ünye’nin terası” dersek, yanlış olmaz. Ünye-Niksar karayolunun 4. km.’sinde yer alan Çatalpınar Köyü üzerindedir. Ünye Kalesi ile karşı karşıyadır. Altından Çevre Yolu tüneli geçer. Doğal bitki örtüsünden arta kalan kısımları kırmızı kalker rengindedir. Bu nedenle Kızılkaya adıyla anılır.[1]

Kızılkaya’da insan yerleşimine ait çok sayıda doğal oyuklar, geçitler ve mağaralar mevcuttur. Bu mağaraların ikisinde, duvara resmedilmiş “kilise freskleri” bulunur. Yıllar öncesinden günümüze kavuşurken zamana yenik düşmüş, tahrip görmüş olmalarına rağmen inatla var olmayı sürdürmektedir. Erken dönem Hıristiyan tapınağı gibi kullanılan bu mağaralarda önemli bir tarih gizlidir. Sadece duvarlarına çizilen resimlerle değil, çevrede meşe-pelit ağaçlarının, çalıların ve dikenlerin gizlediği çömlek kırıklarından eski yerleşimlere ait bulgular taşır.

Tepeye ulaşıldığında Ünye ayaklarınızın altındadır. Batı terasından Terme tarafını, Doğu yönünde ise Fatsa’ya ve Yason’a kadar uzanan sahil şeridini görürsünüz.

Ünye Kızılkaya, Ünye Tarih Araştırma Grubu ve Kent Konseyi’nin girişimleri sonucu 2019 yılı Mart ayında “sit alanı” olarak tescillenmiştir.

“Ünye’nin 5 km. kadar güneybatısında, Ordulular Mahallesi’nde bulunan Kızılkaya Kale’si (Resim 8) ile Kızılkaya’nın farklı yükseltilerinde iki şapel bulunarak incelenmiştir. (Şapel I, 37 351300 doğu, 45 52209 kuzey; yükseklik 264 m. ve Şapel II, 37 351286 doğu, 45 52171 kuzey; yükseklik 325 m. olarak GPS verileri alınmıştır). Kayalığın yüksek, ulaşımı güç ve tehlikeli olan sarp bir kesimine, doğal yapıdan yararlanılarak yapılan Şapel II bir rahip hücresi olmalıdır. Şapel I ve Şapel II’de tahrip edilmiş fresk kalıntılarına rastlanmıştır.”[2]

Kızılkaya'da Arkeolojik YüzeyAraştırması, Tem. 2006
Prof. Dr. Mehmet Özsait ve  Arkeolog Nesrin Özsait


Kızılkaya mağara şapellerinin freskleri

Kızılkaya'da mağara veya in,

Ünye Haritası

 

Ordu Kurul Kayalığı (Şapel Mağaraları)

 

Kurul Kayalığı, Karadeniz sahilinin yaklaşık 9 km. güneyinde konumlanmaktadır. Doğu ve Orta Karadeniz bölümlerini birbirinden ayıran Melet Irmağı (Melanthios) Kurul Kalesi’nin doğu eteğinden geçerek Karadeniz’e ulaşmaktadır. Yoğun bir bitki örtüsü tarafından kaplanmış olan kayalığın zirvesi tüm çevreye hâkim manzarası nedeniyle daha önceki yıllarda mesire alanı olarak kullanılmıştır.[3]

Helenistik bir yerleşim olan kale yakınında, zirvede bulunan doğal mağaraların (küçük oyuntular) şapel olarak kullanıldığı izlenimi yaratmaktadır. Bu kanının yaratılmasında belli belirsiz kilise fresk kalıntıların rolü vardır.

 

Trabzon Beşikdüzü Mağara Şapeli

 

Günümüzde yol kenarında bulunan ana kayanın oyulmasıyla oluşturulmuştur. Yapıda bir adet giriş açıklığı bir adet de pencere açıklığı bulunmaktadır. Giriş açıklığı güney yönünde pencere açıklığı doğu yönünde yer almaktadır. Yapı iç mekânda iki bölümden oluşmaktadır. Yapının içten üst örtüsü beşik tonoz şeklinde oyulmuştur. İç mekânda fresk kalıntılarına rastlanmaktadır.[4]

 

İlk Hristiyanlardan Mübadele Yıllarına

 

Karadeniz’in ulaşımı zor olan sarp yükseltilerinde çoğu ciddi bir incelemeden geçmemiş, sayısız mağara ve kaya oyukları bulunmaktadır. Karadeniz Kapadokya’sı yahut Pontus havalisi, o dönemden başlayarak oldukça muhafazakâr Hristiyan cemaatlere sahip olmuştur. Roma yönetimi Hristiyanlığı resmi din olarak benimseyince, bu cemaatler kent merkezlerinde ve köylerde hızla çoğalmaya başladılar.

Bölgenin Türkler tarafından fetih ve iskânından sonraki yıllarda da Hristiyan cemaatlerin ibadetlerini serbestçe yapabildiği, kiliselerin sayıca azalmadığı, aksine arttığı görülmektedir. Aynı paralelde Hristiyan nüfus da çoğalmış, yüzlerce yıl Müslümanlarla bir arada yaşamayı sürdürmüşlerdir.

Bir arada sürdürdükleri yaşam, Osmanlı’nın son döneminde barışçıl olmaktan çıkıp daha farklı bir biçiminde kendini gösterir.

Karadeniz’de Merzifon, Samsun ve Trabzon gibi merkezlerde Piskoposluklar açılmış, Hristiyan okulları ve manastırlar Ünye dâhil pek çok yerleşimde boy göstermeye başlamıştır.     

 

Devam edecek: Osmanlı Barışı’nın Sonu; Tehcir ve Mübadele

 

Kaynaklar:

 

Kabayel, A, Varilci, A D. 2006, Kızılkaya, ÜTAG Araştırma Yazısı, Ünye Kent Gazetesi

Özsait, Prof. Dr. Mehmet. 2007, Arkeolojik Verilerin Işığı Altında Ünye, 25. Araştırma Sonuçları Toplantısı, 2. Cilt, Kocaeli.

Şenyurt, Prof. Dr. S. Yücel. 2017, Ordu Kurul Kalesi, Türk Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü, S. 43

 

24.12.2025, Ünye Kent


Dipnot:

[1] Kabayel, Varilci, 2006; 1

[2] Özsait, 2007; 297-298

[3] Şenyurt, 2017;

[4] DOKAP Karadeniz Kültür Envanteri.