12 Kasım 2025 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - IX (Hümanizm, Doğa Felsefesi ve Hristiyan Çileciliği)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - IX

(Hümanizm, Doğa Felsefesi ve Hristiyan Çileciliği)

 

“Hümanizma ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi, insan varlığının en müşahhas şekilde ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar.”

                                                  Hasan Ali Yücel, Maarif Vekili

 

Batı’da Rönesans (Renaissance), her şeyden önce yeni bir hayat duygusunun, yeni bir dünya görüşünün doğmasıdır. Bu yeni hayat duygusu temelinde, Antikçağ felsefesinin etkisiyle yeni bir insan anlayışına varılmıştır.

Rönesans felsefesi, Yeni Çağ’ın felsefesi olarak, insan sevgisini benimseyen, evrenselliği önemseyen ve insanı üstün bir varlık olarak gören hümanist felsefeydi. 

Daha önceki hümanistler Antik metinlerde ortaya atılan fikirleri taklit etme eğilimindeyken, zamanla bazıları kendi toplumlarına meydan okumak için kadim bilgeliği kullanmaya ve sorgulamaya başladı.

 

Hümanizm

 

İtalya’nın önde gelen düşünürlerinden Bruni ve Hollandalı Erasmus, bu kadim metinleri, kişinin duaya ve ahirete odaklandığı tefekkür hayatının ( vita contemplativa ) daha üstün bir hayat olduğu inancını sorgulamak için kullandılar. Cicero ve diğerlerinin fikirlerini kullanan Bruni ve Erasmus, aktif bir hayatın ( vita activa ) yalnızca birey için değil, devlet ve toplum için de iyi olduğunu savundular. Kendini tecrit etmek yerine, hayata aktif olarak katılmalı ve bunu yaparken topluma ve devletine faydalı olmayı hedeflemelidir.

Teoride son derece etkili olan bu düşünce, Batı dünyasını derinden sarstı. Toplumla birey ve devlet arasındaki ilişkili yeniden disipline edildi.

Hristiyan Avrupalıların on üçüncü yüzyıldan beri yavaş yavaş etkileşimde bulunduğu Platon, Aristoteles, Cicero, Sallustius, Livius vb. gibi çok sayıda düşünürün antik metinleri yeniden incelemeye alındı. Papalık ve Kutsal Roma İmparatorluğu arasındaki fiziksel ve ideolojik çekişme giderek şiddetini artırdı.

Bu durum, İtalyan şehir devletlerinin, her iki güçten bağımsız davranabilmeleri için önemli bir alan yarattı.

Zaten Rönesans öncesi İmparator veya Papa yönetimindeki monarşiler yerine, karma yönetimlere sahip Cumhuriyetler olarak faaliyet gösteren şehir devletleri ortaya çıkmaya başlamıştı. Örneğin Aristoteles'in Politika adlı eseri, Venedik ve Floransa'da görüldüğü gibi, mükemmel bir siyasi topluluğun erdemini ilan etmek için kullanıldı. Bu, erdemli vatandaşlık ve nasıl yönetileceği konusunda idealleri savunan Cicero gibi Romalı yazarların kullanımıyla yan yana konuldu.

13. yüzyıldan itibaren giderek artan sayıda bağımsız devletlerin yükselişe geçmesi, Erasmus ve Machiavelli gibi düşünürleri “ideal prens”i betimleyen eserler yazmaya yönlendirdi. Güçlü monarklar, 18. yüzyıla kadar popüler olan erdemli bir Hristiyan kralın geleneksel fikirlerini savundu. Machiavelli ise, başarılı olmak için gerekeni yapan ahlaksız bir prensi tasvir etti. Ancak Machiavelli, bu tür bir zorlayıcı güce aslında karşıydı ve Cumhuriyetçi karma hükümetin özgürlüğünü savunuyordu. Feodal prenslerin yönetimine karşıydı ve halkın devlet yönetimine katılmasından yanaydı. 

Yönetim ve devlet üzerine köklü düşünceler ortaya atılırken, “hukuk” kavramı ve din üzerine de büsbütün başka ve yeni düşünceler gelişmeye başlamıştır.

Rönesans felsefesi, dünyayı ortaçağdan ayrılan bir görüşle ele alıp işlemiş ve bu çalışmaların sonunda bugünkü modern doğa bilimi doğmuştur.[1]

Ancak bu süreç oldukça çetin geçmiştir.

 

Doğa Felsefesi’ne Dönüş

 

Ortaçağ’ın doğa tablosu: Aristoteles’in fiziği, Ptolemaios’un astronomisi ve Kutsal Kitap’tan alınan bir takım tasarılardan kurulmuştu. Gökyüzünde ay, güneş, gezegenler ve durağan yıldızlardan oluşan sistemin merkezinde dünya vardır ve sabittir. Diğerleri dünyanın etrafında döner. Buradan sonsuz evren anlayışına ve her biri kendi yörüngesi içinde hareket eden güneş sistemine geçildi. Yeni doğa biliminde irili ufaklı bir sıra düşünürün payı olmuş ve her biri büyük bedeller ödemiştir.


Astronominin bugüne değin değişmeyecek çağdaş modelini kuran Nikolaus Kopernikus (1473-1543) olmuştur.

Yeryüzü üç devinimle dönüyor. Biri Güneş'in çevresinde dönerek burçlar düzenine göre bir yılda yerine döndüğü büyük çember içindeki devinimi. İkinci devinimi günlük dönüşü ve üçüncü devinimi ise eksen kaymasıdır.[2]

Kopernikus, evreni uçsuz bucaksız tanımlamasına karşın, “sınırsız” olduğunu ileri sürmemiştir. Evrenin sonsuzluğu düşüncesini ortaya atan düşünür ise Giordano Bruno’dur.  


 

Giordano Bruno ve Evrenin Sonsuzluğu

 

Giordano Bruno (1548-1600), İtalyan filozof, rahip, gökbilimci ve okültist. Rönesans felsefesini biçimlendiren filozofların en önemlilerinden biridir ve şair yönüyle de edebiyata en yakın duranıdır. Ona doğacı coşkunluğun düşünürü de denilebilir. Aristotelesçi kapalı evren görüşünden ilk sıyrılanlar arasında yer alan İtalyan filozof, Kopernik'in tezini savundu. Evrenin sonsuz ve eş dağılımlı olduğunu ve evrende, dünyadan başka birçok gezegenin bulunduğunu söyledi.[3]

Aykırı görüşler beslediği için 1600 yılında Roma Katolik Kilisesi'nin Engizisyon mahkemesinde yargılanıp sapkın ilan edildi ve Roma'da konuşamaması için yüzüne demir maske geçirilerek Campo de' Fiori meydanında diri diri yakılarak idam edildi.

Bruno'nun teorileri 17. yüzyıl bilimsel ve felsefi düşüncesini etkilemiş ve 18. yüzyıldan beri birçok modern filozof tarafından benimsenmiştir. Düşünce özgürlüğünün bir simgesi olarak Bruno, 19. yüzyılın Avrupa liberal hareketlerine, özellikle de İtalyan siyasi birliğine ilham vermiştir. Bruno'nun kozmolojik vizyonu, modern evren anlayışının bazı temel yönlerini kesinlikle öngörmektedir; etik fikirleri, dini çileci etiğin aksine, modern hümanist aktivizme hitap etmektedir ve dini - felsefi hoşgörü ideali, liberal düşünürleri etkilemiştir. Bruno, Batı düşünce tarihinin önemli figürlerinden biridir ve modern medeniyetin öncüsüdür.

8 Şubat 1600'de, ölüm cezası resmen kendisine okunduğunda, hâkimlerine hitaben şöyle demiştir: "Belki de beni yargılarken duyduğunuz korku, benim onu ​​kabul etmemden daha büyüktür." Çok geçmeden dili bağlı olarak Campo de' Fiori'ye götürüldü ve diri diri yakıldı.

Bu yönüyle Bruno, kendisinden yüzlerce yıl önce, 922’de Bağdat’ta Halife Muktedir’in emriyle idam edilen Hallacı Mansur’a benzetilmektedir. “En’el Hak” (Ben Tanrı’yım!) dediği için önce kırbaçlandığı, burnu, kolları ve ayakları kesildiği, derisi yüzüldüğü ve nihayetinde yakılarak idam edildiği söylenir.

İslam coğrafyasında özellikle 11. Yy.’da yaygınlık kazanan Tasavvuf Felsefesi, insan-doğa, Tanrı ve sonsuzluk düşüncesiyle kurduğu ilişki, 17. Yy. Batı felsefesine damgasını vuran Bruno ile örtüşmektedir.

Doğu ile Batı arasında benzeşen bir başka özellik “çileci” felsefedir.


 

Hristiyan Çileciliği (Kinik Felsefe)

 

Kilise'nin dünyevi bir kurum haline gelişi; merkezi krallık ve derebeyleriyle birlikte büyük toprak sahibi olması ve yönetim kademesinde yer alması, aslında Hristiyan felsefesiyle çelişmekteydi. Yeni Ahit'in "Resullerin İşleri" bölümünde ilk Hıristiyanlığın yoksulluk içinde eşitliği kabul eden, ortaklaşa sürdürülen cemaatçi bir yaşamı idealleştirdiği görülmekteydi.[4] Kilise'nin zamanla bundan sapması, zenginlik ve güç sahibi olmasına karşı, İsa'nın bu dünyadaki yozlaşmış ilişkilerden uzak durularak, ruhun yenilenmesini öğütleyen görüşlerine ağırlık veren düşünce ve pratikler gelişmişti. Kimi zaman iyice aşırıya kaçan bir çilecilik biçiminde görülen bu düşünce ve pratikler, Hıristiyanlık tarihine damgasını vurmuş olan "manastır" olgusunu yaratmıştır. Roma ülkesinin hemen her yerine yayılan manastır uygulamalarının temelinde, bedeni değil ruhu tatmin etme, ruhu tatmin etmek için bedensel arzuları dizginleme (maddi nimetlerden uzaklaşma) ve hatta bedene acı çektirme düşüncesi yatıyordu. Kendi kendini kamçılamak, çivili korse giymek, sadece ot yiyerek veya yerden birkaç metre yükseklikteki bir sütunun tepesinde yıllarca yaşamak, bazı manastırlarda görülen çilecilik uygulamalarıydı.[5]

Sokrates’in öğrencisi Atinalı Antisthenes’e göre (İ.Ö. 444–368), insanın ereği mutluluktur, mutluluk da her türlü bağdan kurtulmuş içsel bir özgürlükle gerçekleşir. İstenilecek tek şey erdem, kaçınılacak tek şey erdemsizliktir. Gerçek erdem, insanın hiçbir değere bağlı ve tutsak olmamasıyla elde edilir. Bunu sağlamak için de insanın bütün tutkularından sıyrılması gerekir.


Kinizm, Sokrates’çi bir okuldur. Fıçı içinde yaşayan Diogenes (İ.Ö. 412–323), Kinik düşünürlerin en ünlüsüdür. Diogenes her şeyden el etek çekip bir köpek gibi yaşamıştır. Öğretiye köpeksi adı verilmişse bu Diogenes yüzündendir. Stoacılık, temel öğelerini borçlu olduğu Kiniklerin bu çileciliğini sistemleştirip bilimselleştirmiştir. Bu anlayış, İslam düşüncesinde de Melamilik akımıyla sürdürülmüştür.[6]

Zaman içinde doğudan batıya doğru yayılan manastırlar arasında, özellikle batıda belirleyici olanlardan başlıcası, Benedictus tarafından İtalya’da, Monte Cassino'da, 529 yılında kurulan manastırdı. Benedictus'un manastırında, "keşişler yoksulluk içinde yaşamaya, zihinsel ve bedeni çalışmaya ve manastırın başrahibine itaat etmeye zorunluydular. Sık sık dua etmeleri, ağır işlerde çalışmaları, az konuşmaları ve özel mülkiyeti terk etmeleri keşişler için temel koşullardandı. Batı Avrupa manastırları için sonradan belirleyici bir ölçü haline gelen Benedictus'un bu kuralları, Hıristiyanlığın hakiki kurtuluşu öbür dünyada gören anlayışının en simgeleyici uygulaması olmuştur.[7]

 

Devam edecek: Sümela Manastırı

 

Kaynaklar:

 

Gökberk, Macit. 2013, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi,

Copernicus, Nicolaus. 2017, Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine, İş Bankası Yay.

Bruno, Giordano. 2004, Küllerin Şöleni, Cem yay.

Hançerlioğlu, Orhan. 2019, Düşünce Tarihi, Remzi Kitabevi

Ağaoğulları- Köker, 1991, İmparatorluktan Tanrı Devletine, İmge Kitabevi

 

Ünye Kent, 12.11.2025

 

Dipnot:

[1] Gökberk, 2013; 191

[2] Copernicus, 2007; 275

[3] Bruno, 2004; 123

[4] Cemaatçilik bu boyutuyla günümüzde miras paylaşımında zorlanan “yerli” cemaatlerimizi çağrıştırmaktadır. 

[5] Kinik felsefe, Anadolu’da Sinoplu Diyogenes’ten başlayarak Osmanlı saraylarının inziva hücrelerine kadar uzanan bir süreç izler.

[6] Hançerlioğlu, 2019; 76,  “Mutluluk Köpekliktir”

[7] Ağaoğulları- Köker, 1991; 100-101

5 Kasım 2025 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - VIII (Rönesans, Avrupa’da Kapitalizmin Şafağı)


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - VIII

(Rönesans, Avrupa’da Kapitalizmin Şafağı)

 

1453’te Konstantinopolis’in Türkler tarafından fethi ve Doğu Roma’nın yıkılması, sadece Osmanlı devletini bir imparatorluğa dönüştürmekle kalmadı, Batı dünyasında önemli dönüşümlere neden oldu.

Orta Çağ kapandı, Yeni Çağ başladı. Avrupa’da yeniden doğuş anlamına gelen Rönesans, hemen ardından Reform hareketleri ve Coğrafi Keşifler başladı.

Yeni bir çağa adım atarken,  Osmanlı coğrafyası da bu dönüşümden etkilenecekti. Karadeniz Bölgesi, bu değişimden ne kadar nasibini alacaktı?

Yeni Çağ’ın değişimlerine kısaca bir göz atalım.



 

Rönesans, Reform ve Coğrafi Keşifler

 

Rönesans'ın Batı'da ve Okyanus ötesinde siyasi etkisi muazzam olmuştu. Avrupa toplumları bilimde ve sanatta kendini yeniden şekillendirmiş, dinsel alanda Reformlara ve Karşı-reformlara sahne olmuş, sonraki yüzyıllarda siyaseti etkileyecek olan bir dizi entelektüel siyasi fikir türemiştir.

Rönesans hümanizmi, Batı medeniyetinin şekillenmesinde kilit bir rol oynamıştır. Antik Dönem bilgisinin kullanımı toplumda yeni bir odaklanma yaratmış, insan olmanın ne anlama geldiği sorgulanırken, sanatta atılımlar ve dinde reformlar gerçekleşmiştir.

Katolik ve Ortodoks kiliselerine karşı Reform hareketleri 16. yüzyılda başlamış ve tüm Avrupa'yı etkilemiştir. Katolik Kilisesi'nin aşırı zenginleşmesi ve yozlaşması, siyasetle ve dünyasal etkinliklerle daha fazla ilgilenmeye başlaması birçok din adamının tepkisini çekmiştir.

Reform hareketleri önce Almanya'da başlamış, sonra Fransa, İngiltere ve tüm Kuzey Avrupa ülkelerinde etkili olmuştur. Almanya’da Martin Luther, Fransa’da Jean Calvin’in başını çektiği Reform hareketi Protestan mezhebini doğurmuştur.[1]

Coğrafi keşifler bu dönemde hızlanmıştır. İspanyol ve Portekizli denizciler Okyanusa açılarak, Osmanlı’nın vergilendirdiği İpek Yolu’nu deniz aşırı giderek aşmayı çalışmıştır. Kristof Kolomb, Ferdinand Macellan, Vasco de Gama gibi denizcilerin öncülüğünde dünya yeniden keşfedilmeye başlandı.

İnsanlık dünyayı keşfe yöneldiği çağda Feodalizm ve ona ait kapalı ekonomi parçalanmaya başladı. Üretim araçlarında yenilenme ve teknik gelişme, üretim güçlerin değişimini de beraberinde getirdi. Üretim araçlarının gelişmesi ve teknik yenilenme sonunda güçlü, merkezi krallıklar ortaya çıktı. Kentler yeniden büyümeye başladı; ticari ve yönetsel anlamda önemleri arttı. Feodal birimler çözülürken, ulusal yapılar yükselmeye başladı.

Feodalizmin bağrında yeni bir üretici güç doğuyordu. Tarımda feodal serflerin yerini tarım işçileri alacak, kentlerde ise sanayi işçileri bu yeni üretim tarzının üretici sınıfını oluşturacaktı.

Yeni Çağ’ın felsefesi, insan sevgisini benimseyen, evrenselliği önemseyen ve insanı üstün bir varlık olarak gören hümanist felsefeydi.  

 

Rönesans Sanatı ve Hümanizm

 

Hümanistler, Antik Dönem’in metinlerin yeniden ele alarak bu eserleri tercüme edip yorumladılar. Bu fikirlerin çoğu -farklı aşamalarda- teoloji, felsefe, bilim (doğa felsefesi) ve siyaset teorisi gibi birçok düşünce alanına nüfuz etti ve zamanla yerleşik fikirlerin sorgulanmasına yol açtı.



 

Yahuda'nın Öpücüğü ya da İsa'nın Hümanizmi

 

Rönesans’ın başlangıcını imleyen "sanatsal diriliş”, Rönesans’ın öncü ressamlardan Giotto Di Bondone tarafından gerçekleştirdi. Giotto, döneme büyük katkısından dolayı modern Batı resminin kurucusu olarak kabullenildi ve çağdaşı olan ressamları etkiledi.

Bu tabloda Hz. İsa'nın hümanizminin insancıl bir tasvirini görürüz ve Rönesans'ın karakteristik bakış açısı olan Tanrı ile insan arasındaki ilişkiye tanık oluruz. [2]


Yahuda'nın Öpücüğü ( veya İsa'nın Yakalanması ), Giotto'nun 1303-1305 yıllarına tarihlenen bir freskidir (200x185 cm) ve Padova'daki Scrovegni Şapeli'ndeki fresk döngüsünün bir parçasıdır. Alt orta kayıtta, sunağa doğru bakan sağ duvarda, İsa’nın Çilesi Hikâyeleri’ne dâhildir.

Tüm döngünün en ünlü sahnelerinden biri olan bu sahne, ihanet anını betimler,  açık havada geçmektedir. Çok sayıda karaktere rağmen, güç hatlarının (örneğin sahneyi yatay olarak kesen ve Kayafa'nın işaret ettiği merkezde birleşen üç kol çizgisi) ve gardiyanların onu tanıyıp tutuklayabilmesi için öne eğilip İsa'yı öpen Yahuda'nın cübbesinin geniş sarı alanı sayesinde merkezi çekirdek mükemmel bir şekilde tanımlanabilir. Önceki sahnelerde genç ve sakin olan Yahuda'nın yüzü, burada vahşi bir maskeye dönüşmüş ve halesi kesinlikle kaybolmuştur. İsa ile haini arasındaki hareketsiz ve yoğun göz teması, çevredeki silahlı adam kalabalığının telaşıyla tezat oluşturarak şiddetli bir drama etkisi yaratır.

Ancak daha yakından baktığımızda, Petrus’un, Başkâhin’in hizmetkârı Malkus'un kulağını bıçakla kesmesi, eğilmiş, arkadan görünen, başı gri bir pelerinle örtülü bir adam tarafından pelerininden tutulması gibi diğer eşlik eden sahneleri fark ediyoruz. Silahlı adam grupları, başlarının üst üste dizilmesiyle (bir zamanlar miğferlerinde metalik renkler vardı, şimdi karartılmış) ve her şeyden önemlisi, havaya kaldırılmış mızrak, teber, sopa ve meşalelerin sayısıyla tanınabilen iyi bir şekilde organize edilmiştir. Sağdaki gruptaki figürler biraz daha yapılandırılmıştır ve aralarında boru çalan bir adam da vardır.

İkonografi çalışmaları Batı’da geleneksel olmasına rağmen bu sahnede Giotto, içeriği derinlemesine yenilemiş, ona olağanüstü bir psikolojik ve dramatik gerilim katmıştır.



 

Michelangelo ve Âdem’in Yaratılışı

 

Âdem’in Yaratılışı ( İtalyanca: Creazione di Adamo ), İnsanın Yaratılışı olarak da bilinir, İtalyan sanatçı Michelangelo'nun Sistine Şapeli'nin tavanının bir parçasını oluşturan ve yaklaşık 1508-1512 yılları arasında boyanmış bir fresk resmidir.

Sistine şapelinin tavanını resimleyen Michelangelo, Âdem’in Yaradılışı adlı çalışmasında Tanrı’yı insan biçiminde tasvir eder. Antik dönem mitolojisinde olduğu gibi, tanrıların insan biçiminde tasvir edilmesi (antropomorfizm), Rönesans’ın paganizmle bağlantısını yeniden kurduğu anlamına gelmektedir.

 


Da Vinci ve Erminli Kadın Portresi

 

Leonardo da Vinci (1452-1519), Rönesans döneminde yaşamış İtalyan hezârfen, döneminin önemli bir filozofu, astronomu, mimarı, mühendisi, mucidi, matematikçisi, anatomisti, müzisyeni, heykeltıraşı, botanisti, jeoloğu, kartografı, yazarı ve ressamıdır.

 Hezârfen ya da polimat, pek çok farklı disiplinde engin bilgiye sahip olan kişidir. Özellikle antik dönemin bilim insanlarının çoğu, günümüz standartlarında hezârfen kabul edilir. Ancak bu günümüzde, tarihte olduğundan çok daha ulaşılması zor bir hedeftir, çünkü günümüz bilim dünyası eskisinden, eklenmiş bilgilerin sayısının yüksekliğinden dolayı, çok daha gelişmiştir ve o kadar bilgiye sahip olmak da dolayısıyla gerçekleştirmesi çok daha güç bir şeydir.

Antik Yunan bilim insanlarından Aristoteles ilk homo universalis (Latince: evrensel veya bütün insan) olarak biliniyor. Ancak homo universalis idealinin vücut bulmuş hâli olarak bilinen kişi Rönesans hümanistlerinden İtalyan bilim insanı ve ressam Leonardo da Vinci'dir.[3]

En tanınmış yapıtları Vitruvius Adamı (1490-1492), Mona Lisa (1503-1507) ve Son Akşam Yemeği'dir (1495-1497). Rönesans sanatını doruğuna ulaştırmış, yalnız sanat yapısına değil, çeşitli alanlardaki araştırmaları ve buluşlarıyla da tanınan, gelmiş geçmiş en büyük sanatçı ve dehalardan biri kabul edilir.[4]

Erminli Genç Kadın Portresi: Yaklaşık 1492, ahşap üzerine yağlıboya, Czortoryski Müzesi, Krakow. Saflığın ve erdemin simgeleştiği bu portrenin ressamı ünlü Leonardo da Vinci’dir. Bilimsel deneyleriyle tanınan da Vinci’nin çalışmaları, Rönesans hümanizmi yanında sanat ve bilimi de aynı ölçüde önemsediğini ortaya koyar.[5]

 

15. yy.’da Karadeniz

 

Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi, bu dönem Karadeniz’in Trabzon Rum İmparatorluğu ve Türk beyliklerinin egemenliğinden Osmanlı himayesine geçtiği dönemdir.  Bizans yönetimine son verilmiş ancak yüzyıllardır bu topraklarda yaşamış Gayrimüslim unsurlar; Rum ve Ermeni topluluklarının Türklerle bir arada yaşadığı çağ olmuştur. Bölgeye Kuzey Doğu’dan gelen Lazki, Çerkez ve Gürcü toplulukları da eklenince, karşılıklı sosyal ve kültürel etkileşim iyice renklenmiştir.

Ayrıca bu dönemde Karadeniz toplumunu dışa bağlayan deniz ticareti sayesinde İstanbul’la, oradan da Batı’yla muazzam bir iletişim ağı kurulmuştur. Buna rağmen bölgede feodal yapı kendi oluşumunu yeni yapılandırmakta, Ayanlar Dönemi olarak adlandırılan 17. yy.’ın ortalarına kadar gelişimini sürdürmektedir.   

 

Kaynaklar:

Kaya, Murat. 2020, Protestan Reformunun Almanya’da Ortaya Çıkış Süreci, Anasay Dergisi, Sayı 11, Şubat 2020

Labno, Jeannie. 2013, Rönesans Ayrıntıda Sanat, İş Bankası Yay.

Oxford Dictionary of English 2e, 2003, Oxford University Press.

Britannica,  Encyclopædia. 2011, Ultimate Reference Suite, Chicago.

  

 

Ünye Kent, 05.11.2025


Dipnot:

[1] Kaya, 2020; 177

[2]  Labno, 2013; 11

[3] Oxford Dictionary, 2003

[4] Britannica, 2011

[5] Da Vinci’nin döneme damgasını vuran en önemli eseri Milano’da Santa Maria delle Grazie Manastırı’nın yemekhane duvarındaki Son Akşam Yemeği’dir. Ancak ayrı ve daha detaylı bir makale konusudur.


29 Ekim 2025 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - VII (Patristik ve Skolastik Felsefe, Kiliselerin Ayrışması)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - VII

(Patristik ve Skolastik Felsefe, Kiliselerin Ayrışması)

 

Hristiyan felsefesi, Hristiyanlık dininin ortaya çıkışıyla başlayan ve 15. yüzyıla kadar geçen sürede Batı felsefesi için kullanılan bir adlandırmadır. Hristiyanlık, yayılma sürecinde bazı felsefi görüşlerle karşı karşıya gelmiştir. Hristiyan dinine karşı yapılan eleştirileri savunmak adına bu din içinden bazı filozoflar çıkmıştır. Bu filozofların felsefesi, apoloji (savunma) olarak bilinir. Bu savunma felsefesi, ilk zamanlarda “putperestlik” yahut bazı felsefi görüşlere karşı yapılsa da zamanla dini açıklama felsefesine dönüşmüştür.

Dinî inanç ile felsefi düşüncelerin kaynaşması yaşanmış ve felsefenin tüm alanlarında din etkili olmaya başlamıştır. Bu etkinin olumsuz yansımaları da olmuştur. Felsefeye karşı alınan bu tutumdan dolayı bu dönemde felsefenin yanında bilim de dışlanmıştır. Felsefe ve bilim merkezleri bir bir kapatılmıştır. Hristiyan düşüncesine zarar verdiği gerekçesiyle 6. yüzyılda Yunan Akademisi de kapatılmıştır. Dinî inanç ile felsefi düşüncelerin kaynaşması yaşanmış ve felsefenin tüm alanlarında din etkili olmaya başlamıştır.

Bu dönemde temel olarak inancın bilgiyi mümkün kıldığı düşünülür. Amaç yeni bilgiler oluşturmak değil, kutsal olanı anlamaya çalışmaktır. Uzun bir zamana (ortalama olarak bin yıl) denk gelen Hristiyan felsefesi, Patristik ve Skolastik felsefe olarak iki temel dönemle sınıflandırılır.


 

Patristik Felsefe

 

Patristik Dönem, MS 2-MS 8. yüzyıl arasında kalan ilk dönem Hristiyan felsefesidir. Bu dönem Hristiyan filozofları aynı zamanda din adamlarıdır. Tertullian, Cellemens ve Augustinus, bunların önde gelenleridir ve “Kilise Babaları” olarak da adlandırılırlar. İsmini bu adlandırmadan alan Patristik Dönem’de özellikle Augustinus’un izlediği akılla dini açıklama yolu, inancın temel öğretisi hâline gelmiştir.

Patristik felsefe, Hristiyanlık öğretisini meydana çıkarmak, bu öğretiyi felsefenin kavramsal araçlarını kullanarak temellendirmek ve bu amaçla onu putperestlerin saldırılarına karşı korumak yönündeki çabalardan oluşur.

Hristiyanlığa karşı yapılan saldırıları, Platon’un ve Plotinos’un görüşlerinden yola çıkarak karşılamaya çalışır.

Kilise'nin ileri gelenleri Ortaçağ’da “aziz" (Sanctus, Saint) sayılmış ve girişimleri “Patristik Felsefe" (ya da "Kilise Babaları"nın öğretisi) olarak kabul görmüştü.

Patristik felsefe bağlamında, Augustinus'tan önce dikkatleri çeken bir diğer düşünür, Kilise'nin ilk tarihçisi olarak kabul edilen Caeserea piskoposu Eusebios'tur (263-339) . İmparator Constantinus'un ve Hristiyan Roma İmparatorluğu'nun ilk ve en önde gelen savunucusu olan Eusebios, "bir bilgin, kronikçi ve Kilise tarihçisi olarak, Constantinus'un saltanatını, insanlık tarihinin doruk noktalarından biri, Eski Ahit'teki kehanetlerin gerçekleşmesi olarak" görmüştü.

Eusebios’un görüşü Ortodoks Kilisesince benimsenmiştir.

Patristik düşüncenin en ünlü ismi, Ambrosius'un öğrencisi ve onun etkisi altında Hristiyanlığı seçmiş olan Augustinus ise (354-430), Kilise Babaları'nın düşüncelerinde görülen antik felsefenin kavramlarıyla Hıristiyanlığı felsefi olarak temellendirme girişimlerinden en sistematik olanını ortaya koymuştur.

Augustinus’un "Tanrı Devleti" kavramı Katolik kilisesinin temel öğretisi olmuştur.


 

Skolastik Felsefe

 

Skolastik Dönem, 8. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar olan ikinci dönem Hristiyan felsefesidir. Skolastik ismi, Hristiyanlığın öğretilmesi için bu dönemdeki okullaşma hareketinden gelir. Skolastik “okul yolu” veya “okullaşma” anlamlarına gelir. Anselmus, Thomas Aquinas ve Ockhamlı William bu dönemin önde gelen filozoflarındandır.

Skolastik Dönem’de felsefenin eğitim alanına taşınması birçok öğrencinin dinî eğitim alarak Hristiyanlığı hızla yaymalarına neden olmuştur.

Bologna ve Oxford üniversiteleri bu dönemde kurulan ve bu geleneğin öncüsü olan yerlerdir. Skolastik Felsefe, Hristiyan kilisesinin temel inançlarını Aristoteles bilim ve felsefesine dayanarak temellendirme çabasından meydana gelir. Aristoteles, bu dönemin tek otoritesidir. Eleştiri ve araştırmaya kapalı bir felsefedir. Belli bir konuyu incelemek demek, o konuda Aristoteles’in ne yazdığını okumak demektir. Daha da derin bir inceleme, Thomas Aquinas’ın Aristoteles’in bu yazısı üzerine yazmış olduğu eseri okumak anlamına gelir.[1]


 

Kiliselerin Ayrışması; Ortodoks ve Katolik İnancı

 

  Katolikler ve Ortodokslar iki ana Hristiyanlık mezhepleridir. Temel prensip Hristiyanlık olmak üzere aralarında farklılıklar bulunur. Her iki mezhep de kendilerine Ortodoks Hristiyan demekteyse de Ortodoksluk Doğu Kiliselerine özgüdür. Batı ise, Katolik kiliseleri barındırır. Her iki ana mezhep, kendi aralarında farklı mezheplere bölünmüştür. 

Hristiyan dünyası 1054 yılında Doğu ve Batı kiliseleri olarak resmen ikiye ayrılmıştır. Katolik ayinleri Latince, Ortodoks ayinleri Yunanca yapılır. Ayrışma, daha önceki yıllarda başlamış olsa da resmileşmesi 1054 yılına rastlar ve Dördüncü Haçlı Seferiyle çatışmaya dönüşür.

Dördüncü Haçlı Seferi, 1202-1204 yılları arasında gerçekleşen ve Papa III. Innocentius çağrısıyla düzenlenen bir Latin Hristiyan seferiydi. Seferin amacı, başlangıçta Mısır'a hâkim olan güçlü Eyyubi Sultanlığını yenerek Müslümanların kontrolündeki Kudüs şehrini yeniden ele geçirmek olsa da, Ortodoks kilisesinin merkezi Konstantinopolis’i ele geçirip yağmalamakla yetindiler.

Büyük bir Haçlı ordusu, Ağustos 1203'te Konstantinopolis’i kuşattı. Ardından Aleksios ortak imparator olarak taç giydi. Ancak Ocak 1204'te bir halk ayaklanmasıyla tahttan indirildi ve Haçlıları vaat edilen ödülü ödemelerinden mahrum bıraktı. Aleksios'un 8 Şubat'ta öldürülmesinin ardından Haçlılar şehrin tamamını ele geçirdi. Nisan 1204'te Kostantinopolis’in muazzam zenginliğini ele geçirip yağmaladılar. Bundan sonra sadece bir avuç Haçlı Kutsal Topraklara gitmeye devam etti.

Konstantinopolis'in fethini Bizans İmparatorluğu'nun İznik, Trabzon ve Epir merkezli üç devlete bölünmesi izledi. Haçlılar daha sonra eski Roma topraklarında Frankokrasi olarak bilinen ve büyük ölçüde Konstantinopolis Latin İmparatorluğu'na bağlı olan birkaç yeni Haçlı devleti kurdular. Latin Haçlı devletlerinin varlığı, Bizans'ın ardılı olan devletler ve Bulgar İmparatorluğu ile hemen savaşa yol açtı. İznik İmparatorluğu sonunda Konstantinopolis'i geri aldı ve Temmuz 1261'de Bizans İmparatorluğu'nu yeniden kurdu.

Dördüncü Haçlı Seferiyle başlayan Konstantinopolis'in 60 yıllık işgal süreci hem Bizans için hem de Ortodoks-Katolik ayrımı için önemli sonuçlar doğurdu. Mezhepsel bölünmeler devam etti ve kiliselerin ayrışma süreci hızlandı.

 

Katolik Ve Ortodoks Farkı

 

Ortodokslarda halk idarede yer almaktadır. Patrik ve Baş Piskopos halk arasından seçilmektedir. Ancak bu kural Türkiye’de uygulanmamaktadır.

Katoliklerde atama yukardan aşağıya yapılmaktadır.

Katoliklerde Rahiplerin evlenmesi yasakken, Ortodokslarda Rahip evlenebilmektedir.

Katoliklerde vaftiz uygulaması su serperek yapılırken, Ortodokslarda ise tamamen suya daldırılarak vaftiz yapılmaktadır.

Katolikler İsa’nın doğumunu 25 Aralık olarak kutlarken, Ortodokslar 6 Ocak’ta kutlamaktadır.

Ortodoks ve Protestanlar Tanrı’ya affedici gözüyle bakar, Hz. İsa’nın affediciliği ön planda tutulur. Katolikler de ise, Hukuku esas alır. Tanrı, adildir. Doğru-yanlışı ayırt ederek gerektiğinde cezalandırandır.

Ortodokslarda kutsal Ruh sadece Baba’dan İsa aracılığıyla çıktığına inanılır. Katoliklerde ise hem Baba hem Oğul’dan çıktığına inanılır.

Katolikler Papa’nın Tanrı’yı temsil ettiğine, hatadan muafiyetine inanır. Ortodokslar ise karşı çıkarak, Peygamberlerin dahi hata yapabileceğine inanır.


 

Patristik Dönemde Akıl ve İnanç

 

Patristik dönemde inanç akla üstün tutulmuş olup, bilme sürecinde ilk koşul olarak inancı işaret etmektedir.

Tertullian: “Akıl almaz (saçma) olduğu için inanıyorum. ”

Clemens: “Anlamak için inanıyorum.” yargısıyla Tertullian’u eleştirmiştir.

Agustinus: Akılla inancı temellendirmeye çalışmış ve inancın akıldan önce geldiğini söyleyerek “Anlamak için inanıyorum.” yargısına katılmıştır.

 

Skolastik Dönemde Akıl ve İnanç

 

Skolastik Dönem’de Aristoteles’in etkisiyle inanç ile akıl arasındaki ilişkide ilk döneme göre aklın önemi artmış ve Hristiyan dininin bilgisi, sistemli olarak öğretilmeye çalışılmıştır. Bu açıdan akıl, inancın temellendirilmesi ve sistemli olarak öğretilmesi için kullanılmıştır. Ayrıca Skolastik Dönemi'n sonlarına doğru akıl ve inancın ayrı alanlar olduğu görüşlerine de rastlanılır.

Anselmus: “Anlamak için inanıyorum.” yargısına katılır ve inancı akıl ile temellendirmeye çalışır.

Aquinolu Thomas: “Anlamak için inanıyorum.” yargısını “İnanayım diye biliyorum.” yargısına dönüştürür. Bununla inanç ve aklın birbirinden ayrı iki bilgi alanına ait olduğunu ama bunun aralarında bir ilişki olmadığı anlamına gelmediğini ve akılla, inanç alanına ait bazı bilgilerin bilinmesinin zor olduğunu anlatmaktadır.

Ockhamlı William: İnanç ile aklın birbirinden bağımsız iki ayrı alan olduğunu belirterek inancın akla, aklın da inanca müdahalesine karşı çıkmıştır. Bu yaklaşımlar sonrasında Skolastik felsefe çözülmeye başlamış ve Rönesans’a zemin hazırlanmıştır.

 

Devam edecek: Rönesans, Doğa Felsefesi ve Hristiyan Çileciliği

 

Kaynaklar:

 

Gökberk, Macit. 2013, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi,

Yılmaz, Temel, 2019-2020, Felsefe Dersleri, 11. Sınıf MEB Yay.

Batuk, Cengiz. 2006, Pavlus'u Düşünmek, Ankara Okulu Yay.

Tanilli, Server, 1986, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, c. II, Say Yay.

 

 

29.10.2025, Ünye Kent

 

 

 

Dipnot:

[1] Yılmaz, 2019-2020;