18 Mayıs 2022 Çarşamba

Suriyeli Sığınmacılar ve Müjde Filmi


Suriyeli Sığınmacılar ve Müjde Filmi

 

 “Suriyeli Sığınmacılar” meselesine girmişken, son günlerde sıkça konuşulan “Müjde” adlı bir filmden söz edeceğim.

Alphan Eşeli'nin yönettiği ve senaryosuna da katıldığı Müjde adlı film, birkaç hafta önce bir internet platformunda yayına girdi.

Başrollerinde Lale Mansur ve Salim Kechiouche'un yer alıyor.

Filmdeki rolü yüzünden Lale Mansur sosyal medyada linç edildi.

Müjde (Lale Mansur), evini taşıttığı Suriyeli bir gence aşık oluyor ve birlikte yaşamaya başlıyorlar.

Linç edilme sebebi bu…

Filmde Türklerin kötü, Suriyelilerin iyi gösterildiği iddia ediliyor.

Öte yandan bu film, Türk toplumunun demografik ve sosyal yapısının “tümden değiştirilmek” istendiği bir aşamada, “bilinçli” bir tasarım olarak yayına girdiği ileri sürülüyor. Filmdeki çoğu detay, Suriyeli göçmenleri Türk toplumuna kabul ettirme çabası olarak yorumlanıyor.

 

Müjde Filminin Detayları

 

Taşınma işlemi sırasında Suriyelilerle İngilizce iletişim kurmaya çalışan Müjde, İngilizce bilen Suriyeli sığınmacı Sayyid’le karşılaşıyor. Bu sahneden hareketle Suriye’den gelenler dil bilen, üniversite mezunu gibi gösterilmeye çalışılıyor. Sayyid müşfik, çalışkan ve evde yemek pişiren bir erkek...

Buradan Suriyelilerin hepsi böyledir sonucuna varılabilir mi?

Said bir istisna olamaz mı?

Aynı sahnede yer alan kavga ve karmaşa durumu, Said’in bir sonraki gün yara bere içinde gelmesi; Suriyelilerin kendi içindeki çatışmasını göstermiyor mu?

Said gibi, filmdeki Müjde tiplemesi de toplumumuzda yer alan kültürlü ama yalnız bir kadın profili olarak fazla rastlanan bir durum değildir.

Bu ikilinin ilişkisinden hareketle, Suriyelilerin Türklerle entegrasyonundan bahsetmek ve buradan yeni bir toplum mühendisliğine soyunmak filmin mantalitesiyle örtüşüyor mu?

Sonuç olarak film umutsuz bir aşk hikayesi…

İyi Suriyeliler ve anlayışsız (linççi) Türkler parametresi filmin odağına yerleştirilmiş olsa da…

Said tek başına Suriyelileri, linççi Türkler de toplumun tamamını temsil etmiyor.   

45 dakikalık bir filmden hareketle “sığınmacılar” sorununu yorumlamaya çalışmak, Suriyeli sığınmacılara ait bir haberi tüm sığınmacılara mal etmek yahut onlara karşı bir hareketi toplumun genel hissiyatıymış gibi yansıtmak ne derece doğrudur?

Öte yandan sığınmacılar konusu bugün sosyal medyada büyük bir öfke fırtınası oluşmaktadır ve bu öfkenin sokağa taşması yakındır. Belki bu gerçekliğe temas ettiği için, filmin “gerçekçi” boyutu olduğunu söylemek mümkündür.

Sorunun özünde iktidar tarafından belirlenmiş net bir politikanın olmaması yatmaktadır. Batı’dan alınan teşvik ve yönlendirmeyle bu işin yürümediğini gören iktidar, bu konuda tam bir açmazın (dilemma) içindedir.[1]

 

Sanat Eseri Olarak “Müjde”

 

Yönetmenliğini Alphan Eşeli’nin yaptığı filmin senaryosu yine Alphan Eşeli, Berkay Öztürk ve Salih Bozcu tarafından yazılömıştır. Müjde’nin görüntü yönetmenliğini Florent Herry, kurgusunu Bilal Çakay üstleniyor. Filmin müzik ve ses tasarımı ise Akın Sevgör’e ait. Filmde ayrıca Burial ve Liana İsmail’e ait olan müzikler de yer alıyor. Ali Ömer Atay ve Demet Müftüoğlu Eşeli’nin yapımcılığında çekilen filmin süresi 45 dakika.

Daha önce, 2013’te 1 saat 52 dakikalık  “Eve Dönüş Sarıkamış 1915”adlı filmle ilk uzun metrajlı filmini çeken  Eşeli, bu  defa “orta metraj” denen 45 dakikalık filmle çıkıyor seyircinin karşısına. (Orta metraj, film dünyasında alışık olduğumuz bir uzunluk birimi değil.)

Yönetmen Eşeli 2015 yılında “Kıyıdakiler” adında bir projede yer aldığını söylüyor. Beş farklı yönetmenin çektiği kısa filmlerden oluşan bu projede savaştan kaçan Suriyeli bir anne ile kızının dramını anlatıyor. Bu film için İstanbul’da yaşayan, savaştan kaçan Suriyelilerle konuşan yönetmen, aralarında kadınlar ve çocukların da olduğu sığınmacılardan çok etkileniyor. 14 dakikalık kısa film “Küçük Kurşunlar” bu şekilde ortaya çıkıyor.[2] Bu kadar kapsamlı bir konuyu o kadar sürede anlatması oldukça zor. Aklının bir yerinde hep Suriye Savaşı’nı daha geniş anlatan bir film yapmak varmış. 2018 yılında Müjde’yi yazmaya başlamış.

Müjde filmi aslında Suriye Savaşı’nı anlatan bir dörtlemenin üçüncü filmi olacakmış. Projenin yalnızca Türkiye’de geçen bölümü Müjde’dir. Prodüksiyon şartları ve imkânlar neticesinde dörtlemede ilk bu film çekiliyor.

Filmin IMDB puanı da ilginç; 10 üzerinden 1,1.

İnternet üzerinden kayıtlı katılımcıların puan verdiği IMDB (İnternet Movie Database) dünyanın en büyük film bilgi bankası bilinir. Yönetmenin önceki filmi “Eve Dönüş Sarıkamış 1915” ise, 7.1 puanla epey olumlu bir puan almışken,[3] Müjde’nin dibe vurması anlaşılır gibi değil.

 

Eleştirinin Eleştirisi

 

Sosyal medyada bu yapımın bu kadar hırpalanması, belki de Lale Mansur gibi bir ismim başrole seçilmesinin sonucudur.

2010 yılında “yetmez ama evet”i savunan, Atatürkçüleri tutucu olarak tanımlayan biri olduğu hatırlanıyor.

Film için: “Tamamen Türk düşmanlığı üzerine kurulmuş”, “Bütün olumlu özellikler Suriyelilerde toplanırken, Türklerle ilgili bir tane bile olumlu yönden bahsetmiyor.” deniyor.  

Türk bayrağının ortaya çıktığı sahneyi izlerken, Lale Mansur’un bayrak açıklaması akıllara geliyor:

“İç çamaşırı gibi balkonlara, camlara neden bayrak asılır.”[4]

Ve sair, ve sair...

Suriyeli sığınmacılar konusunda bunca haklı argüman varken, “Suriyelilerin ‘Müjde’si Lale Mansur” başlığıyla yapılan eleştiriler maalesef ölçüyü kaçırıyor. Bir film eleştirisi olmaktan çıkıp, ırkçılık temelinde şekillenen komplocu bir parodiye dönüşüyor.

Sonuçta 40 dakikalık Müjde filmiyle Türkün olmadığı, laikliğin olmadığı bir ülke yaratılmak istendiği sonucuna varılıyor.

 

 

18.05.2022, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/3226-suriyeli-siginmacilar-ve-mujde-filmi.html

 



[1] Gelinen noktada iktidarın tavrı; Erdoğan’ın MÜSİAD toplantısında belirttiği gibi iki ana başlık altında toplanıyor: 1- Ucuz iş gücü olarak “işe yarayan” kesim gönderilmeyecek, 2- Arta kalan kesimden bir milyon kadarı “gönüllü” olarak ülkesine gönderilecek. 

[2] Küçük Kurşunlar, Srebrenica katliamında vurulan dört yaşında bir çocuğun ölmeden önce annesine sorduğu sorudur: “Çocukları küçük kurşunla öldürürler değil mi anne?”


 

11 Mayıs 2022 Çarşamba

Suriyeliler Gitsin mi?


Suriyeliler Gitsin mi?

  

Sayıları konusunda net bir bilgi yok.

Üç buçuk milyon mu, beş milyon mu?

(Kimilerine göre son yıllarda ülkemize kaçak yollarla sınırdan girenlerin sayısı on milyonu buluyor. Suriye’den gelenler ise altı milyon civarında.)

Zaman zaman yol kenarlarında, marketlerde rastlaşıyoruz.

Ülkelerinde kalıp savaşmaları gerekirken…

Burada “Ödediğimiz vergilerle keyif çattıkları” söylenen…

Ucuz iş gücü olarak kullanılan, asalak-kemirgen insan gözüyle bakılan bu kesim:

Günter Wallraff'’ın deyimiyle; “En Alttakiler!

Sebep oldukları karmaşayı duyuyoruz haberlerden.

Sosyal medyada yapılan yorumları okuyoruz.

Siyasetini göçmenlerin iadesi üzerine inşa eden siyasi partilerimiz  bile var.

 

Onurlu Geri Gönderiş

 

En son “Bayramlaşmaya giden Suriyelilerin” geri alınmayacağı haberini duyduk...

Neden?

İmtiyaz sağladığı ileri sürülen iktidarın bir denge politikası mı?

Yoksa iktidarın tavrı temelden değişiyor mu?

Sığınmacılar üzerinden yapılan hesaplar tutmadı…

Defolup gitsinler mi?

Yahut ılımlı bir dille söylersek:

Suriye’den gelenlerin “sığınma” sebebi ortadan kalktı mı?

Dışarıdan gelenlerin hepsi geri mi gönderilecek?

Ya ülkeyi terk eden gençlerimiz, bizden olan “okumuş” kesim…

Onlar da, giderlerse gitsinler mi?

 

Sığınmacı mı, Mülteci mi, Göçmen mi?

 

Bu kavramlar sıklıkla birbirine karıştırılmaktadır. Sığınmacı, mülteci olarak uluslararası koruma arayan ancak statüleri henüz resmi olarak tanınmamış kişilere deniyor.

“Göçmen” ise, ülkesinden ekonomik veya diğer nedenlerle gönüllü olarak ayrılan kişi demektir.

Mülteci diye tanımlanan kişi; ülkesinde ırk, din, sosyal konum, siyasal düşünce ya da ulusal kimliği nedeniyle kendisini baskı altında hissederek kendi devletine olan güvenini kaybeden, kendi devletinin ona tarafsız davranmayacağını düşüncesi ile ülkesini terk edip, başka bir ülkeye sığınma talebinde bulunan ve bu talebi o ülke tarafından 'kabul' edilen kişidir.

Sığınmacı ise; Yukarıdaki nedenlerden dolayı ülkesini terk eden ve henüz sığınma talebi, kaçtığı ülkenin yetkilileri tarafından 'soruşturma' safhasında olan kişidir. İskan Kanunu’nun ilgili maddesine göre "Türkiye'de yerleşmek maksadıyla olmayıp bir zaruret ilcasıyla muvakkat oturmak üzere sığınanlara sığınmacı denir".

Göçmen; mülteci tanımında bulunan nedenlerin dışında, çoğu zaman ekonomik gerekçelerle, ülkesini gönüllü olarak terk ederek başka bir ülkeye, o ülke yetkililerinin bilgi ve izni ile yerleşen kişidir.

Kaçak göçmen; gittikleri ülkenin otoritelerine kendilerini bildirmeden veya iznini almadan o ülkede yaşayanlardır. Türkiye'ye giriş yapanlar durumlarını 15 gün içinde valiliklere bildirmezlerse, kaçak göçmen kabul edilirler ve yakalandıkları zaman sınır dışı edilerek ülkelerine teslim edilirler. Gerekli başvuruyu yapanlar ise Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne (BMMYK) gönderilirler. Böylece de uzun ve zorlu bir süreç başlamış olur.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Bürosu (BMMYK veya diğer yazılımıyla UNHCR), 14 Aralık 1950'de Birleşmiş Milletler Genel Meclisi tarafından kurulmuştur. Bu büro mültecileri korumak amacıyla yapılan uluslararası hareketleri düzenlemek, onlara liderlik etmek ve dünya çapındaki mülteci sorunlarını çözmekle yetkilendirilmiştir.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, ırk, din, politik düşünce ve cinsiyet ayrımı yapmaksızın ve tarafsız bir şekilde mültecilere ve diğer insanlara ihtiyaçları doğrultusunda koruma ve yardım sağlamaktadır. BMMYK, bütün faaliyetleri arasında en çok çocukların ihtiyaçlarını karşılama ve kadın haklarını yükseltme çabası içindedir.

 

Batı’nın Suriyeli Sığınmacılara Karşı Tavrı

 

Komşumuz Suriye’de “iç-savaş” gibi fiiili bir durum söz konusudur ve yukarıda kavramları açıklanan 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi hükümleri açıktır.

Ne var ki, “sığınmacı” oldukları kanıtlanmış olan Suriyeli mülteciler, gitmek istedikleri Batılı ülkeler tarafından “istenmeyen insanlar” ilan edildiler.

Benzer bir durum İran üzerinden Türkiye’ye giriş yapan ve Batı’ya sığınmak isteyen Afgan yahut Iraklı göçmenler için de sçz konusudur.

Nedense Ukraynalı sığınmacılara farklı davranılmaktadır. 

Başta Kanada, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İsveç, Norveç ve Avustralya olmak üzere 5 ülke bu statüdeki yabancıları ülkesine kabul ediyor.

Ancak hepsinin yaş, eğitim, cinsiyet, sağlık vb. konularda tercihleri var.

Suriyelileri ise hiçbir ülke istemiyor.

Türkiye’ye yapacakları maddi yardımla konuyu halletme çabasındalar.

Sığınmacıların Türkiye üzerinden geçişini engellemek için Batı dünyası araya bir “demir perde” çekti. Ülkesini terk etmiş bulunan sığınmacıların iki seçeneği, var:

Türkiye’de yaşamak veya geldikleri yere dönmek.

Kimse yerini yurdunu kolay kolay terk etmez, köklerini bırakıp her şeye sıfırdan başlama kararı vermez.

Türkiye, 2011 yılından bu yana Suriye’de yaşanan iç savaş nedeniyle sayıları milyonlarla ifade edilen kitlesel bir göç hareketi ile karşılaşmıştır.

Buna karşın ülkemizde sağlıklı bir göç yönetiminden söz etmek mümkün değildir.

Sınırlarımızdan giriş yapan ve her geçen gün sayıları artarak çoğalan göçmenler, denetimsiz bir biçimde ülkemizde yaşamaktadır.  “Geçici koruma” statüsü ile Türkiye’de uluslararası koruma altına alınan bu göçmenlerin, toplum ile entegrasyonu, istihdam, barınma ve iaşe maliyetleri gibi sorunları çığ gibi büyümektedir.

Artan hayat pahalılığı, büyüyen işsizlik karşısında “ucuz iş gücü” olarak istihdam edilmeleri yahut “vatandaşlık statüsü” tanınarak seçimlerde oy deposu olarak görülmeleri halinde toplumda var olan tepkilerin daha da artacağı, çelişmelerin çatışma noktasına varacağı açıktır.

 

Sığınmacılara Karşılık Ne Alındı?

 

Avrupa Komisyonu 29 Kasım 2015’te düzenlenen Türkiye-AB Zirvesinde, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar için 3 milyar avro tutarında bir fon oluşturacağını taahhüt etmiş ve ardından 18 Mart 2016 tarihinde yapılan ikinci zirvede ise bu fonun tükenmesi durumunda ek 3 milyar avro daha sağlayacağını açıklamıştı. 3+3 milyar avro olarak planlanan fonun tamamı (6 milyar euro) projelere bağlanmış olup 4,3 milyar avroluk kısmı Türkiye’ye ödenmiştir. AB bu anlaşmada Türk vatandaşları için vize muafiyeti, AB’ye üyelik ve Gümrük Birliği’nin genişletilmesi konusunda vaatlerde de bulunmuştu. (23 Haziran 2021 tarihli Mülteciler Birliği Derneği raporundan.)

TC vatandaşlarının vergilerinden ziyade, AB’nin ve Türkiye’nin karşılıklı taahhütleriyle, bunların yerine getirilmesi yahut getirilmemesiyle biçimleniyor ülkemizde mülteci sorunu.

Son günlerde derinleşen ekonomik buhranla birlikte iktidarın mülteci politikasında da bariz değişiklikler söz konusu.

 

Haftaya: Suriyelilerin “Müjde”si…

 

 

11.05.2022, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/3208-suriyeliler-gitsin-mi.htm


İllere göre ülkemizdeki kayıtlı Suriyeliler.

İstila Sessiz mi-Gümbür Gümbür mü?

Mülteci ve Beka Sorunu.

Ne karşılığı Göçmen Deposu Olduk?



UNHCR-Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği 

UNHCR-Merkez Bürosu-Cenevre-İsviçre

11.05.2022, Ünyekent




 

19 Nisan 2022 Salı

Rus Bombardımanı ve Ünye’de Bulunan Gülle


Rus Bombardımanı ve Ünye’de Bulunan Gülle

  

18. yüzyılın son çeyreğinde ve 19. yüzyılın ilk yarısında gerçekleşen teknolojik devrim, yaşamın bütün alanlarında olduğu gibi, askeri endüstri üzerinde de büyük etkileri oldu. Bu etkilerin yarattığı sürecin temel özelliği, silah üretiminin makineleşmesi ve silah fabrikalarının kurulmasıydı. Silahlar artık başka herhangi bir tüketim nesnesi gibi kitlesel olarak üretilmeye başlamıştı.

I. Dünya Savaşı’na giden süreçte Osmanlı devleti, Akdeniz’de yitirdiği deniz üstünlüğünü takiben Karadeniz’de de savaş gücünü kaybetmişti. Yeniden toparlanma hamlesine girişen Osmanlı Devleti, Almanya yanında yer aldı. Osmanlı donanmasının 28-29 Ekim 1914 gecesi Rusya’nın Sivastopol ve Odesa limanlarını bombalaması ile fiilen I. Dünya Savaşı’na girmişti. Bu hadiseyi gerçekleştiren, Amiral Souchon komutasındaki Yavuz ve Midilli adı verilerek Osmanlı donanmasına katılan iki Alman zırhlısı, Karadeniz’deki kuvvet dengesini Osmanlı Devleti’nin lehine çevirememekle birlikte önemli bir psikolojik etki yaratmış ve 1853-1856 Kırım Savaşı’ndan sonra Rusya’ya yeniden saldırma cesaretini güdülemişti. Bu olay üzerine Rusya 2 Kasım’da, İngiltere ve Fransa 5 Kasım’da Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ettiler. Osmanlı Devleti de bunlara 12 Kasım1914’te karşılık verdi.

Ocak 1916’da Lazistan Sancağı kıyılarında başlayan Rus bombardımanı ve ardından yaşanan işgal, 18 Nisan’da Trabzon Vilayeti’nin merkez sancağı olan Trabzon şehrinin işgaliyle sonuçlanmıştır. Karadeniz kıyısında Rus bombardımanlarına hedef olan kentlerin başında Samsun ve Trabzon gelmekteydi. Tirebolu, Ünye ve Fatsa bu dönemde çeşitli defalar saldırıya maruz kalmıştı.[1]

 

Savaşın Teknolojik Boyutu ve Gemilerin Rolü


 Rusya-Ukrayna Savaşı’nda geçtiğimiz hafta “saf dışı” kalan Rus Amiral Gemisi’ne ilişkin tartışmalar halen sürmektedir. Konu önemli çünkü İngiltere-Arjantin arasında cereyan eden Falkland Savaşı’nda Arjantin Amiral Gemisi vurulmuş ve Arjantin savaştan çekilmek zorunda kalmıştı.

  20. yüzyılın başlarında, düşmanın savunma hatlarının yarılmasında en etkili yol hala ağır topçu ateşiydi. Bu nedenle ağır topların üretimi ve teknik kapasitelerinin ve tahrip güçlerinin geliştirilmesi çabaları devam ediyordu. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce 38 kalibreliğe kadar top üretilmişti. Ancak hareket kabiliyeti yüksek sahra topu, savaş öncesine kadar hala topçuluğun belkemiğini oluşturuyordu. Fransızlar 1897’de 7.5 santimetrelik ünlü sahra toplarını üretmişlerdi.

19. yüzyılın ikinci yarısı, Avrupalı silah sanayileri için oldukça önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemdir. Silah teknolojisinde hızlı bir biçimde ortaya çıkan ilerlemeler ve seri üretim, bu silahlara pazar bulma sorununu da ortaya çıkarmıştır. Özellikle Çin, Güney Afrika, Türkiye, Balkanlar, Uzakdoğu ve Güney Amerika gibi ülkeler ve çevrelerinde ortaya çıkan kriz ve çatışmalar, silahlanmayı zorunlu hale getirince, Avrupalı silah firmaları bu alanlarda Pazar kapma yarışına girdiler. Bu silah firmaları, daha sonra “silahlı barış” kavramını siyasî ve askerî literatüre sokarak, ilgili ülkelere silah satışını kolaylaştırmanın yollarını aramaya başladılar.[2]

İçten yanmalı motorların kullanımı, Birinci Dünya Savaşı’nda gittikçe gelişen büyük bir rol oynamıştır. Orduların her geçen gün daha fazla motorlu taşıt kullanmaya başlamalarına karşın, savaşın sonunda bile ata dayalı ulaşım hala ağırlıktaydı. 20. yüzyılın başında birçok Avrupa ülkesi, silahlı ve zırhlı birçok prototip motorlu taşıt üretti ve savaşta kullandı.

Uçakların henüz yaterince etkinleştirilemediği süreçte en etkili güç her dönem olduğu gibi yine deniz kuvvetleriydi.

Birinci Dünya Savaşı’nda deniz savaşlarında etkili olan en önemli iki silah, mayın ve torpil olmuştur. Torpiller ise Birinci Dünya Savaşı’nda etkin bir araç olarak kullanılan denizaltıların en önemli ve sonuç alıcı silahıydı. Yönlerini kontrol etmek amacıyla jiroskopun uyarlanmasıyla torpiller daha etkili hale getirildi.

Birinci Dünya Savaşı, sadece askerler arasında değil, savaşan tarafların bilimsel ve teknolojik birikimleri, becerileri, perspektifleri, yaratıcılıkları, ekonomik güçleri vb. arasında da süren çok yönlü bir savaş olmuştur.

 

Rus Donanması ve Rostislav Zırhlısı

Rus İmparatorluk Donanması'nın küçük bir kıyı savunma gemisi olarak tasarlanan Rostislav gemisi, sonradan 1.600 ton eklentiyle boyutları ve donanımı genişletilerek açık deniz savaş gemisi haline getirildi. Rostislav , kömür yerine akaryakıt yakan dünyanın ilk savaş gemilerinden biri oldu. Savaş kabiliyeti, fiili Rus standardı olan 12 inç (305 mm) yerine 10 inçlik (254 mm) ana topların kullanılmasıyla daha esnek ve saldırıya yönelik hale getirildi.

İmparatorluk Donanması'nın Saray üyeleri tarafından komuta edilen bu geminin ana silahı, ön ve kıçta Fransız tarzı, orta eksenli ikiz taretlere monte edilmiş iki çift 10 inç (254 mm) 45 kalibrelik Model 1891 topundan oluşuyordu. 91,4 lb (41,46 kg) ağırlığında ve 2,600 ft/s (792 m/s) namlu çıkış hızına sahip mermiler ateşlemekteydiler. Her biri +20° yükseklikte ateşlendiğinde maksimum 12.602 yarda (11.523 m) menzile sahiptiler.[3]

Gemiden ateşlenen mermi namlu içinde gittikçe hızlanarak yol almakta ve maksimum hıza ulaşarak namlu ağzından dışarı fırlamaktaydı. Merminin ateşlenmesi sırasında açığa çıkan basınçlı gazların topu geri doğru itmesi bir geri tepme düzeneği aracılığıyla önlenmekteydi. Yivli toplardan fırlatılan mermi, havada kendi ekseni çevresinde hızla dönerek yol aldığından, dengesini kendi kendine düzenliyor, mermi hedefe çarptığında patlıyor ve şiddetli basınç dalgaları gaz ya da çeşitli parçacıklar saçarak hedefi tahrip ediyordu. 240/35’lik toplar, dakikada 2 mermi atabilir duruma gelmişti. 240/35’lik topun bu mermileri arasında özellikle tahrip danesi, dip tapalı tahrip danesi ve külahlı zırh danesi kullanılıyordu.

Tahrip Danesi, malzemelere ve insanlara karşı kullanılan, içinde paralanma hakkı olarak, yüksek süratli bir infilak maddesi bulunan mermidir.

Rostislav Zırhlısı 4 Kasım 1914'te Karadeniz Filosuyla birlikte savaşın ilk muharebe harekatı için yola çıktı: Zonguldak'ın bombardımanı. Operasyon, Sivastopol'a yönelik Türk-Alman saldırısına misilleme olarak tasarlandı.

Daha sonra Kafkas Ordusu'nun kara operasyonlarını desteklemekle görevli Batum Grubu'nun amiral gemisi oldu. İlk ortak eylemleri 5 Şubat 1916'da Arhavi yakınlarında başladı. Sadece ilk gün gemi Türklere 400 top mermisi ateşledi. Rize ve Trabzon’un işgalinde  amfibik çıkarma desteğinde bulundu.

1916 Temmuz'unda Sinop’a kadar olan kıyı şeridinin bombalanmasında ve açıktaki gemilerin vurulmasında görev aldı.

1916’nın Ağustos ayında Köstence Grubu'nun amiral gemisi olarak Romanya kıyılarına transfer edildi.

Muhtemelen Ünye’yi bombalayan Rus gemilerinden biri Rostislav gemisiydi.

 

Ünye’de Bulunan Top Güllesi

 1991 yılı yazında Ünye Yalı Mevkii’nde bir gülle bulundu. Rahmetli Rüştü Akın’a ait eski bir evin (muhtemelen Rum evi) yıkımı ve yeni binanın temel kazımı sırasında bulunmuştu. Muharrem Kılıçaslan tarafından iş makinesinin kazısı sırasında bulunan ve “delikli gülle” tabir edilen mermi o tarihten itibaren ilgili şahsın muhafazası altındadır. Gülleyle ilgili olarak, Birinci Dünya Savaşı’nda maruz kalınan Rus Bombardımanına ait olduğu yorumları yapılmaktadır.

Kanımızca bu güllenin Birinci Dünya Savaşı bombardımanıyla alakası yoktur.

Delikli güllelerin kayda geçmiş olan ilk kullanımları (patlayıcı mermi olarak), Kanuni Sultan Süleyman'ın 1522 Rodos seferidir. Rodos, Osmanlı imparatorluğu tarafından fethedilmişti fakat patlayıcı mermilerin/top mermisinin fazla bir etkisi olmamıştı. Bu mermiler infilak ettiği zaman muazzam gürültü çıkarıyor, ama duvarları yıkmakta o kadar başarılı olamıyordu. Derme çatma evleri yıkabiliyor ve düştükleri yere yakın olma talihsizliğinde bulunan kimseleri darbe sonucu öldürebiliyordu. Ama çoğunlukla, savunmacıları dehşete düşürmeye yarıyordu. O dönemde patlayıcı mermilerin bir gün kara savaşında en ölümcül araç ve deniz savaşlarının başlıca silahı olacağının hiçbir emaresi yoktu.

Yalı’da bulunan top güllesinin benzerleri, Ünye’de Topyanı Burnu’nda da ele geçmişti.[4] Bugün Japon Anıtı’nın bulunduğu burnun doğu kıyısında, denizin içinden top gülleri çıkardıklarını beyan eden mahalle sakinleri, şu an bu güllelerin nerede olduğunu bilmediklerini söylemişlerdir.

 

 

ÜNYE TARİH ARAŞTIRMA GRUBU

AHMET KABAYEL – AHMET DERYA VARİLCİ

 

  

20.04.2022, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/3159-rus-bombardimani-ve-unye-de-bulunan-gulle.html

 

 



[1] Hikmet ÖKSÜZ-Veysel USTA, Türkiyat Mecmuası, C. 24/Bahar, 2014

[2] Mehmt BEŞİRLİ, I. Dünya Savaşı Öncesinde Türk Ordusu, Berlin, 1999  

[3] Adam Smigielski (1979). "İmparatorluk Rus Donanması Kruvazörü Varyag". Roberts'ta John (ed.). Savaş gemisi III . Londra: Conway Denizcilik Basını. ISBN'si 0-85177-204-8., s. 160

[4] Kıyı sakinlerinden Edip Adalı ve kardeşi rahmetli Metin Adalı’dan aldığımız bilgidir. Muhtemelen Ünye’deki bu ve benzeri top gülleleri Osmanlı’nın daha önceki dönemlerinden, kullanım dışı kalmış mermilerdir. 









Top mermisinin bulunduğu Yalı Mevkii... 


 

13 Nisan 2022 Çarşamba

Yürürler Konağı ve Prens Ahmet Bey


Yürürler Konağı ve Prens Ahmet Bey

 

21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgünü’yle gelmişti.

Gecenin karanlığında bindiler gemiye.

Bilmedikleri topraklara yelken açtılar.

Diğer kafilelerden daha şanslıydılar.

Açlık ve hastalıktan yolda ölenler olsa da…

14 yaşındaki genç Çerkes Prensi’nin beraberindekiler…

Samsun Limanı’na inmeyi başarmışlardı.

Terme’nin bir köyüne yerleştiler.

Köyün adı, genç Prens’in isminden dolayı Ahmetbey olarak anılacaktı.,

Prens Ahmet, yıllar sonra Ünye’de bir konak yaptırdı.

Süleyman Paşa’nın yıllar önce yanan sarayından sonra, Ünye’nin en görkemli eviydi.

Sabri Bey’den Hüsrev Yürür’e, bu evde Ünye’nin önemli isimleri kaldı.

Bir dönem okul olarak, bir dönem de kreş olarak kullanıldı.

İnönü İlkokulu karşısındaki konağın konservatuar ve tiyatro gösterilerinde kullanılmak üzere Ordu Büyükşehir Belediyesi tarafından kiralandığını öğrendik.

Bir süredir atıl vaziyette duran konağın önünden her geçtiğimizde, içimiz burkuluyordu.

Böyle bir amaçla kullanılacağını öğrendiğimizde sevindik.

Ancak…

Yapılan düzenlemeleri görünce sevincimiz kursağımızda kaldı.

Yeniden canlandırılmasını beklediğimiz bahçesinde çiçeklerden eser yoktu.

Çimenlerin üstüne beton dökmüşler, inanılır gibi değil…

Ya anıtsal kapının üstündeki metal yığınına ne demeli?

Hani tarihi eserlere çivi dahi çakılmazdı…

O sütunlu kapı ki, tarihi olmaktan çok “sanat eseri”dir,..

Ünye’deki bahçeli evlerin sembol taş kapısıdır.

Üzerine o demir korkuluk hangi zihniyetle, nasıl monte edilebilir?

 

[Şikayetim doğrudan konağın banisi Prens Ahmet’in torunlarından Prof. Dr. Zeynep Ahunbay hocamızadır. Kendisi restorasyon hocamız ki, bu konuda uluslararası otoritedir. Restorasyon üzerine yazdığı eserler akademik kurumların en önemli başvuru kaynağıdır. Üniversitelerimizin mimarlık, sanat tarihi ve arkeoloji bölümlerinde ders kitabı olarak kullanılmaktadır. Ne var ki, Ünye’de Zeynep hocamızla ilgili böylesine değerli bir konak hoyratça, hunharca ve bilinçsizce katledilmektedir.]

 

Konak Hakkında Ek Bilgi:

Konağın banisi; 1864 Büyük Çerkez Sürgünü ile gelen Prens Ahmet Bey’dir.

Konağın adı; Prens Ahmet Bey'in (diğer deyişle Hacı Ahmet Efendi'nin) kızından dolayı konakta bizzat ikamet eden ve sahibi bulunan ailenin adına izafeten Yürürler Konağı’dır.

Konak başka adlarla da anılmaktadır: Eski Ünye Belediye Başkanı ve Ordu milletvekili Hüsrev Yürür’ün bir dönem bu konakta ikamet etmesinden dolayı adı “Hüsrev Bey Konağı” da denilmektedir.

Hüsrev Bey, konağın banisi Prens Ahmet Bey’in torunudur. Annesi Dürdane Hanım, babası Sabri Bey'dir.

Konağın adı, banisi Prens Ahmet Bey'den dolayı Hacı Ahmet Efendi Konağı olarak da bilinir.    

Bir başka isimlendirme ise, konağa çift taraflı merdivenden çıkıldığı için “Çifte Merdivenli Konak” denilmektedir.

Kanımızca bu isimlendirme konağı nitelendirmekten uzaktır.

Çünkü Ünye’nin önde gelen tarihi evleri ekseriyetle çift merdivenlidir.

Konağın sahibi ve sakini olan ailenin adından dolayı “Yürürler Konağı” denilmesi bu tarihi yapıya daha uygun düşmektedir.

Konakta Kalan Hane Halkı: Hacı Ahmet Efendi'nin son yılları bu konakta geçmiş ve 1931 yılında vefat etmiştir. Oğlu şair Ziya Behlül Bey de bu konakta ikamet etmiş, genç yaşta ölmüştür. Her ikisinin de mezarı Türbe mezarlığındadır.

Sabri Bey, Hacı Ahmet Bey'in damadıdır ve Çerkezya'dan aynı dönemde sürgün gelmiştir. Kurtuluş Savaşı'nda Ünye Milis Taburu Kumandanlığı yaptığı ve topladığı milislerle Ünye'yi özellikle denizden tehdit eden İngiliz savaş gemisine karşı koruduğu ve Pontusçu Rum çetelerine karşı Ünye halkını savunduğu bilinmektedir. Bu nedenle İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiştir.

Sabri Bey'in Hacı Ahmet Bey'in kızı Dürdane Hanım'dan olan oğlu Hüsrev Bey de bir dönem bu evde ikamet etmiştir. 1944 yılından 1953 yılına kadar kesintisiz iki dönem Ünye Belediye Başkanlığı görevinde bulunan Hüsrev Yürür, 1957 - 1960 yılları arasında CHP'den TBMM'de 11. Dönem Ordu Milletvekilliği yapmıştır.

Hüsrev Yürür'ün milletvekilliği döneminden başlayarak, konak bir süre okul olarak kullanılmıştır.

Büyük tarihi yapıların kamusal amaçla kullanılması o dönemde Ünye'de yaygındır. 1955 ile 1965 yılları arasında Akşam Kız Sanat okulu olarak hizmet veren konak, yaşları bugün 65 ile 70 arasında olan Ünyeli bayanların eğitim gördüğü bir mekandır.

Konağın inşası: 1. Dünya Savaşı öncesi (muhtemelen 1914 yılında) yaptırılan konak için 3500 Osmanlı Lirası tahsis edilmiş olup, konağın imarı İtalya'da eğitim görmüş bir Rus mimara yaptırılmıştır. (Bilgi kaynağı: Eski Ünye Belediye Başkanı ve Ordu Milletvekili Hüsrev Yürür'dür.)

 Hacı Ahmet Efendi adıyla anılan Prens Ahmet Bey'in ise, son dönem Osmanlı Meclisi Canik Mebusu olduğu biçiminde bir bilgi mevcuttur. Bu bilginin kaynağı da, Yürürler Konağı hanedanlarından Zeynep Ahunbay’a aittir.

 

Zeynep Ahunbay Kimdir?

Prens Ahmet Bey’in kızından torunudur. Hüsrev Bey'in yeğenidir. 1946 senesinde Ünye’de dünyaya gelen Zeynep Ahunbay, orta öğreniminin ardından İTÜ'de Mimarlık okudu. 1970’de İTÜ Mimarlık Fakültesi'ndeki eğitimini tamamladı. 1971’de İTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Tarihi ve Restorasyon Kürsüsü'nde asistanlığa başladı.

1975’de Prof. Doğan Kuban denetiminde yaptığı "Osmanlı Mimarlığında Sultan Ahmed Külliyesi ve Sonrası, 1609-1690" konulu doktora çalışmasını bitirdi.

1977-78 öğretim yılında İngiltere'nin York Üniversitesi'ne bağlı Gelişmiş Mimarlık Etüdleri Enstitüsü'nde “koruma” konusunda yüksek lisans eğitimini tamamladı.

1980’de "İstanbul Medreseleri - Koruma ve Yeniden Kullanım Açısından Bir Değerlendirme" konulu tezi ile doçentlik aldı.

İTÜ Mimarlık Fakültesi Restorasyon Anabilim Dalı’nda Profesör oldu.

Ayasofya Müzesi koruma çalışmaları ve Hasankeyf'te kurtarma çalışmalarını sürdürdü.

UNESCO Projesi kapsamında Mostar Köprüsü Rekonstrüksiyonu ve Restorasyonu çalışmalarına katıldı.

2017’de Vehbi Koç Ödülü'nün sahibi oldu.

25 Aralık 2014 tarihinde kaybettiğimiz Prof. Dr. Metin Ahunbay, Zeynep Ahunbay’ın 'ın meslektaşı ve eşidir.

Bir söyleşide “Bu kadar çirkinlik nasıl yapılmış diyerek, gelecek kuşaklar bizi affetmeyecek” diyen değerli Zeynep Ahunbay hocamıza, yakından ilgili olduğunu bildiğimiz Yürürler Konağı ile ilgili gelişmeleri yazmayı görev bildik.

  









13.04.2022, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/3140-yururler-konagi-ve-prens-ahmet-bey.html