3 Kasım 2010 Çarşamba

Kim Tutar Seni OMV?





Mesudiye Kurultayı sonrası Oktay Ekşi ile Medreseönü'nde Uzunsaçlı'nın Yeri'nde karşılaştık. Baykal'ın "Kaset Olayı" tazeydi. Henüz Baykal'ın istifası ortada yoktu. Küçük bir sohbetimiz oldu. İçten, cana yakın biriydi. Ünye'de yerel basına yazdığımı öğrenince ilgisi daha da arttı. Ülkede yaşananlar O'nu kaygılandırıyordu ama gelecekten umutluydu. İyi bir gelecek temennisiyle ayrıldık.

"Bunlar analarını da satarlar!" muhabbetiyle, birden gündemin merkezine oturan Sn. Ekşi'ye iktidar destekli bir haçlı seferi başlatıldı.

Ünyekent'teki bugünkü köşe yazısında Oktay Ekşi'ye gönderme yapmam kaçınılmaz oldu...

"Ana'nı satma, al da git!"
Demeliydi galiba...




http://www.unyekent.com/koseyazi/1784/kim-tutar-seni-omv

Kim Tutar Seni OMV?

Akçay Termik santralinden, Oktay Ekşi'ye uzanan bir satış öyküsü...

27 Ekim 2010 Çarşamba

Sorunun Özü

Geçen hafta “Fatmagül’ün Suçu…” ile girdiğimiz konu, daha çok “toplumu korumak” adına devletin üzerinde kontrol sağladığı mekanizmalara yöneldi. Bu noktada bir açıklama yapma gereği ortaya çıktı…

(Köşe yazısının devamı yukarıdaki adrestedir.)

21 Ekim 2010 Perşembe

Fatmagül'ün Suçu


Fatmagül'ün Suçu


Kulağıma bir haber çalındı, inşallah doğru değildir. Ünye’nin nispeten yeni yerleşim bölgesi sayılan bir mahallede çirkin bir olay yaşanıyor. Tıpkı televizyonda birkaç hafta önce izlediğimiz “Fatmagül’ün Suçu Ne?” isimli dizide yaşanan tecavüz olayına benzer bir girişim olmuş.
.....


Yapılan bir araştırma sonucunda ülkemizde bir çocuğun 12 yaşına kadar 101 bin şiddet olayını televizyonda izlediği ortaya konmuştur. Bu olayların 13 bin 400’ü ölüm içeren olaylardır. Diğerleri tecavüz, işkence ve saldırı ağırlıklıdır.


--
Varilci
http://www.varilci.blogspot.com/
http://www.unyekent.com/index.php
http://unyetariharastrmagrubu.blogspot.com/
http://www.facebook.com/album.php?aid=219803&id=647773768&saved#!/varilci

13 Ekim 2010 Çarşamba

10.10.2010

"Hafta sonu 10 Ekim’di...
10.10.2010.
Ünye’de iki etkinlik gerçekleşti:
Biri Ordu’da kongresini yapan Avrupa Gazeteciler Birliği üyelerinin Ünye’yi ziyaretiydi.
Diğeri geleneksel hale gelen Haznedar Konferansları’nın başlaması."

“'Ünye budur!' diyebileceğimiz özellikler..."

"Ünye için yeni ama dünya ölçüsünde anlam taşıyan bir gelişme..."

Ayrıntılar için:

http://www.unyekent.com/koseyazi/1717/10102010

Ve diğer ayrıntı - fotoğraflar için:

http://www.facebook.com/album.php?aid=248105&id=647773768&saved#!/album.php?aid=248105&id=647773768&fbid=461336828768



Büyütmek için üzerlerini "tık"layın.












24 Eylül 2010 Cuma

Ünyekent Gazetesi, 24.09.2010; Sayfa 2

Ordu Kurul Kayası’ndan

Ünye Kızılkaya’ya

ÜNYE TARİH ARAŞTIRMA GRUBU
ÜNYEKENT ARAŞTIRMA YAZISI

http://www.unyekent.com/konu/226/ordu-kurul-kayasi-8217ndan-unye-kizilkaya-8217ya

Evvelki gün, vilayetimiz Ordu’daydık. Tanıtımını daha çok yaylaları üzerinden yapmaya çalışan ve oksijen (O2, Oxygen) sembolünü tanıtım logosu seçen Ordu için güzel bir buluştu ama yeterli değildi. Kaçınılmaz olarak Ordu, dikkatini tarih ve turizm noktalarına çevirdi. Ve böylece Karadeniz’de bölgenin en önemli arkeolojik kazısı başladı. Kurul Kayası kazısına yaptığımız yolculuk, aklımıza Ünye Kalesi’ni ve Kızılkaya’yı getirdi.


Kurul Kayası’ndan Ordu

Kurul Kayası kazı ekibi iş başında

Zirvenin dört yanı kazılınca burada bir kale olduğu ortaya çıkmış

Parçalanmış bir testi

Öğretmenimiz İrfan Işık bir arkeoloji öğrencisinden bilgi alırken


Kazı ekibi kalenin yamaç evleri duvarını ortaya çıkarıyor

Bir grup mastır öğrencisi verileri kayda geçiriyor

Zirveye çıkılan basamaklar

Öğretim görevlisi Atakan Bey, sunakları ve kurban kanının akıtıldığı düzeneği gösteriyor.

Melet Irmağına kadar indiği söylenen tünelin giriş bölümü

Su Sarnıcı


Ayrıntı için:

Ünyekent Gazetesi, 24.09.2010; Sayfa 2, "Ordu Kurul Kayası'ndan Ünye Kızılkaya'ya"

http://www.unyekent.com/konu/226/ordu-kurul-kayasi-8217ndan-unye-kizilkaya-8217ya



10 Ağustos 2010 Salı

Yüzücü




The Swimmer-1968

YÜZÜCÜ

Frank Perry'nin yönettiği bir filmdir... Yönetmenin bir dönem eşi olan Elanor Perry, John Cheever'in öyküsünden yola çıkarak filmin senaryosunu yazmıştır. Aynı zamanda filmin yapımcılığını da üstlenen Perryler'in hala bilinmeyen bir nedenle projeden çekilmelerinden dolayı, The Swimmer'i ünlü yönetmen Sydney Pollack (1934-2008) tamamlamıştır. Filmin cast'inde adı geçmeyen Polack, Hollywood'un "sesesiz" ikonudur. Bir çok yönetmenle çalışmış bazı yapımlarda oyuncu olarak rol almıştır. Filmi unutulmayanlar arasına sokan öykünün kahramanı Ned Merrill'i canlandıran Burt Lancaster'dir ve oldukçe zengin bir oyuncu kadrosu vardır.
The Swimmer'i sadece yönetmen, oyuncu kadrosuyla değil, içerdiği Kafkavari atmosfer nedeniyle de ele almak gerekiyor. Filmin senaryosunun uyarlandığı Johm Cheever'in "The Swimmer" adlı kısa öyküsü, gerçeküstü öğelere dayanan alegorik bir eserdir. New Yorker dergisinde yayınlandığında epey ilgi uyandırır.

Filmde Ned'i oynayan Burt Lancaster'in dediği gibi; "Pool by pool, they form a river all the way to our house." Havuzdan havuza, bu yol bir nehir gibi bizim eve gider!

Havuzdan havuza yüzerek bir zamanlar terk ettiği evine gitmek isteyen Ned, aslında geçmişiyle hesaplaşmaktadır. Bu yolculuk O'nun bir zamanlar yitirdiklerini arama sürecidir.

Franz Kafka'nın Şato'suna benzer bir atmosferde geçen film, Connecticut'ın varsıl banliyölerinden birinde geçer. Yanyana uzanan evlerin bahçesinde mutlaka bir yüzme havuzu bulunmaktadır. Yükseğe yerleştirilmiş bir kameradan gördüğümüz bu manzara sonrasında, bir havuza zoom'lanılır, suya dalan bir adama odaklanırız.

Ned bir zamanlar dostlarının olan, eski sevgilisi ve hayranlarının sahibi olduğu havuzları yüzüp evine doğru gitmektedir. Yolculuk sırasında geçmişiyle yüzleşmesi, filmin başından itibaren bir mayoyla boy gösteren Ned'in giderek enerjisini tüketir. Kendi evine vardığında gün sona ermek üzeredir. Üstelik evinin kapısı kilitlenmiş, içeride kimsecikler yoktur. Kırık camlardan içeri baktığında evin bir harabeye döndüğünü görür. Kapının önüne çömelir. Gök gürler, sağnak bir yağmur başlar. Ned, çıplak ve yalnız bir vaziyette üşümektedir. Kamera yavaş yavaş geri çekilir.

Ned'in eski sevgilisiyle diyaloğu, bir genç kızın "çocukken size aşıktım" demesi ve bazı slow-motion sahneleri; yitik zaman peşinde koşan (yüzen) kahramanımızı bazen umutlandırmaktadır. Ama beklentisi hüsranla sonuçlanır. Hiçbir şey umduğu gibi olmaz.


The Swimmer (Yüzücü) -Başlangıç 1966/ Bitirilişi 1968 ;
1969'da Aşıklar adıyla Türkiye'de gösterime girdi.

Yönetmen: Frank Perry, Sydney Pollack (Tamamlayıcı)

Öykü: John Cheever

Senaryo: Eleanor Perry

Oyuncular:

Burt Lancaster ... Ned Merrill

Janet Landgard ... Julie Ann Hooper

Janice Rule ... Shirley Abbott

Tony Bickley ... Donald Westerhazy

Marge Champion ... Peggy Forsburgh

Nancy Cushman ... Mrs. Halloran (Nüdist)

Bill Fiore ... Howie Hunsacker

David Garfield ... Gişe görevlisi

Kim Hunter ... Betty Graham

Rose Gregorio ... Sylvia Finney

Charles Drake ... Howard Graham

Bernie Hamilton ... Halloran'ın şoförü

House Jameson ... Mr. Chester Halloran (Nüdist)

Jimmy Joyce ... Jack Finney

Michael Kearney ... Kevin Gilmartin Jr.


Soundtrack: "Send for Me in Summer" (Marvin Hamlisch) .


The Swimmer’daki Ned Merrill’i belleğime iyice kazımış olmalıyım ki, ne zaman Feneraltı kayalıklarında yolculuğa çıksam aklıma gelir. Bu iç burkan öyküyle Ünye kıyısında yüzmenin ne bağlantısı olabilir ki?

Feneraltı'ndan Ayanikola'ya...


Ünye kıyısını anlatan “İskele’den Gariplere” isimli yazıyı yıllar önce yazmıştım. (Bkz. http://www.unyeses.net/igariplere.htm ) Şimdi aramızda olmayan kardeşim Murat’ın “Garipler’den İskele’ye” isimli (Bkz. http://www.unyeses.net/camlik.htm) yazısına karşılık kaleme almıştım. Ben, Ünye merkezdeki İskele’den başlayarak kıyılarımızı anlatmaya başlamıştım.

Fener'den Dikilitaş ve Fokfok


Bir kentin sırtını denize dönmemesi için, öncelikle sahili denizle ilgili alanlara ayırtmak gerekir. Örneğin Yalıkahvesi; kayıksız bir yalı, çıplak ve şekilsiz olurdu. Derme çatma kulübeleri, çadır ve branda bezleriyle görüntüsü bozulmuş bir yalı yerine, düzenli, denetlenmiş pırıl pırıl kayıklarla bezenmiş bir yalıyı yeğlemek hoş olmaz mı? Onca hoşluğun arasında, denize dökülen kanal - kanalizasyon karışımı, çirkin görüntülerin ve kokuların da halledilmesi gerekirdi.”(İskele’den Garipler’e)

“İskele’den başladığımız yolculuğu, Garipler’e doğru bir başka zamanda sürdürmek dileğiyle…” diyerek sonlandırdığımız bu yazıyı kıyılarımızdaki diğer duraklara doğru ilerleyerek defalarca yazdık.


En son İnşaat Mühendisi Eren Tokgöz'ün, “Ünye’nin Çamlığı ve Otel” isimli yazısında değindi. (Bkz. http://www.unyekent.com/koseyazi/1494/unyenın-camligi-ve-otel )


Aynı rüyayı görmenin hazzı ve heyecanı içinde; bu kıyıları düşlerken, düşünürken, gezerken ve yüzerken Ned Merrill gibi kendi içimde bir yolculuğa çıkıyorum. Rüyaları gerçekleştirmenin yolu uyanmaktan da geçse, bazen gerçekleşmesi gerekenler önümüze rüya olarak geliyor.

Bu rüyayı görmek, görebilmek de ayrı bir erdem. Hızla betonlaşan kentimizin kıyıları her türlü yağma ve istismara açıktır. (İlgili yasalara rağmen!) Hala bu rüyayı görenlerin varlığına tanıklık için, Eren Ağabey’in Topyanı’ndan Çamlık Koylarına kadar tarif ettiği şehir koruluğunu (milli park) ben Ayanikola’ya kadar uzatıyorum:


Ünyekent Gazetesi, 11.08.2010 tarihli köşe yazısı:


“Dikilitaş’tan Ayanikola’ya”


http://www.unyekent.com/koseyazi/1507/dikilitastan-ayanikolaya


İşte o yazıdan bir bölüm:

"Ertesi gün aynı parkuru biraz kısaltarak yüzüyorum. Deniz hafif bulanmış ve belli belirsiz bir çalkantı var. Beşler’i teğet geçiyorum, üzerine glubisalar tünemiş. Bir yandan onları inceliyorum. Gagalarını tuhaf bir şekilde titreştirip kanatlarını açarak güneşliyorlar. Yarı yolda bir iki tane kandirikle sıcak temas sağlıyoruz ama beni yolumdan alıkoyamıyor. Yüzerken bir yandan da kıyı şeridinde neler değiştiğini denizden gözlemliyorum. Eren Tokgöz’ün “Ünye’nin Çamlığı ve Otel” yazısını anımsıyorum.
"
Beşler'e tünemiş glubisalar!

Sonuç:

Bir gün soyunarak, ağır ağır ve rüyalarımızı eksiltmeden; aynı rüyayı gören başkalarıyla paylaşarak….

Dikitaş’tan Ayanikola’ya kadar hep beraber yüzsek!



Not: Fotoğrafların üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

13 Mart 2010 Cumartesi

2010 Oscarları ve Ölümcül Tuzak



The Hurt Locker, aldığı 6 Oscar’ın ardından ülkemizde yeniden vizyona girdi. Diğer “Irak Savaş Filmleri” gibi, fazla gişe başarısı olmayan bu filmi izledim ve hakkındaki eleştirileri yeniden gözden geçirdim; Oscar’ı hak edecek ne yapmış, merakı içinde…

Filmin Oscarlı kadın yönetmeni Bigelow, aldığı ödülü deniz aşırı ülkelerde bin bir güçlükle görev yapan Amerikan askerlerine adadığını söylese de, filmin Irak savaşıyla doğrudan bir ilgisini kuramadım. Irak işgalini baz alması, bu işgale yönelik bir mesajı olduğu anlamına gelmiyor, çünkü yok. Savaş’a (Irak işgaline) karşı tavrı net değil. Savaş karşıtı bir film olmadığı gibi, filmin apolitik tavrının arkasında, acaba inceden işlenen bir Amerikan savaş propagandası mı vardı… Yoksa, ustaca çekilmiş gibi görünen ve gerilim dozu yüksek sahneler mi Akademi Jürisini cezbetmişti…

Bu 6 önemli ödül, filmin neresine verilmişti?

Senaryo

Filmin senaryosunu yazan Mark Boal, bu öyküden dolayı Oscar'la ödüllendirilenler arasında. Boal'ın bir başka öyküsünden uyarlanarak yapılan In The Valley of Elah (2007), yine Birleşik Devletler Ordusunu ve Irak Savaşını baz alır. Irak’ta görev yapmış bir gazeteci olan Mark Boal’in elinden çıkan öykü, Paul Haggis’in ellerinde Birleşik devletler yönetimine ve Irak işgaline karşı yönelmiş rafine bir eleştiri niteliğindedir. Merak unsurunu sürekli ayakta tutan film, ağır temposuna karşın Hurt Locker’dan daha fazla ilgiyi hak ediyor ama kimse oralı değil.

Savaş karşıtı Hollywood yapımları

Savaş karşıtı Hollywood yapımlarının hiç birinde doğrudan emperyalist/kapitalist sistem ve Amerikan çıkarları hedef alınmaz. Yine de yoğun bir ilgi, önemli mesajlar ve toplumsal içerik taşırlar. Bu yönüyle her biri Amerikan Sinema Akademisi’nin kolayca ıskalayamayacağı yapımlardır. Çoğunda yalın bir savaş aleyhtarlığı ve savaşın yarattığı bireysel (psikolojik) sorunlar irdelenir. Yarattığı toplumsal etki küçümsenemeyecek düzeydedir.

The Hurt Locker filmi bu kategoride yer alsa da; kiminle, nerede ve niçin savaşıldığı sorusu önem taşımamaktadır. Olayları pekala Birinci Dünya Savaşı'na yahut Troya Savaşı'na uyarlamak mümkün ama bu haliyle yapım daha ucuza kotarılmış.

Oliver Stone- Platoon (1986) [Müfreze]

Filmin başında belirlenen “savaş bir uyuşturucudur” belirlemesi, kulağa yabancı gelmiyor. Oliver Stone’un Platoon (1986) [Müfreze] filminde ana tema “savaşta önce masumiyet kaybedilir” ile paralellik içeriyor. Klasik model “iyi” ile “kötü” arasındaki çekişmeyi ön plana alan Platoon’a karşılık, The Hurt Locker böyle bir karşıtlığa dayanmıyor. İki film arasında diğer benzerlik, her ikisi de savaş koşullarını oyuncularına olanca gerçekliğiyle yaşatmaya çalışmış. Bigelow’un filmi Ürdün’ün Irak sınırı yakınında, oldukça reel bir ortamda çekilmiş.

Francis Ford Coppala- Apocalypse Now (1979) [Kıyamet]

Savaş karşıtı filmler kategorisinde Platoon gibi Vietnam Savaşı’nı baz alan Francis Ford Coppala’nın Apocalypse Now (1979) [Kıyamet], savaşın şiddet yanını epik bir dille anlatan önemli filmlerin başında gelmektedir.

Bu tür yapımların en yaygınları, savaş sırasında yahut sonrasında ortaya çıkan travmayı anlatanlardır.

İşte birkaç örnek:

Martin Scorsese- Taxi Driver (1976) [Taksi Şoförü]

Michael Cimino- The Deer Hunter (1978) [Avcı]


Hal Ashby – Coming Home (1978) [Eve Dönüş]

Oliver Stone- Born On The Fourth of July (1989) [Doğum Günü 4 Temmuz]

Savaş temasını işleyen yapımların başta ABD olmak üzere tüm dünya kamuoyu üzerinde yarattığı etkiyi önemsememek elde değil. Yukarıdaki örnekler yanında, doğrudan kamuoyunu hedef alan yapımlara iki örnek daha:


Milos Forman- Hair (1979)

Barry Levinson- Good Morning Vietnam (1987)

Levinson’un filmiyle aynı yıl gösterime giren Jonh Irvin’in filmi, savaşın anlamsızlığını vurgular.
John Irvin- Hamburger Hill (1987) [Hamburger Tepesi]

Kubrick'in filmi ise, Coppola ve Scorsese gibi, Birleşik Devletler savaş mekanizmasını yeren, militarizmin yarattığı bireysel bozukluğu irdeleyen bir yapımdır. Stanley Kubrick, Spartacus’ün yaratıcısı bu dahi yönetmen, Full Metal Jacket ile savaş filmlerinin belki de en önemlisine imza atmıştır.

Stanley Kubrick – Full Metal Jacket (1987)


1998 Yılının Oscar çekişmesinde ödülleri Spielberg topladı. 2. Dünya Savaşı'nda akan kanı ve dehşeti gözlerimizin içine soktu. Ödüllerin diğer adayı Malick; kopan bacakları, dökülen kanı göstermeden, insanın savaşta uğradığı erozyonu gösterdi. Malick’in yarattığı etki bence daha derin ve kalıcıydı ama Oscarları diğer yapım aldı.

Steven Spielberg – Saving Privete Ryan (1998) [Er Ryan’ı Kurtarmak]

Terrence Malick- The Thin Red Line (1998) [İnce Kırmızı Hat]


Ve diğer yapımlar

Diğer yapımlardan kasıt, savaş kışkırtıcılığı yapan, Pentagon propaganda filmleri… Eğer “avantür” tabir ettiğimiz aksiyon yapımlarını bir kenara bırakırsak, “Soğuk Savaş” döneminde de devam eden ABD-Sovyet karşıtlığının ifadesi “kaba” propaganda yapımlarından söz ediyoruz. John Wayne’nin The Alamo’su gibi Amerikan tipi avant-garde kahramanlık öykülerine bu alanda örnek The Green Berets’tir.

Ray Kellogg, John Wayne ve Mervyn LeRoy- The Green Berets (1968) [Yeşil Bereliler]

Silvester Stallone’un Rambo’su yahut Rambo türevi yapımlarla The Hurt Locker’ın karşılaştırılması, hem öyküyü yazan Marc Boal’a hem de kadın yönetmen Bigelow’a haksızlıktır.

Sam Mendes- Jarhead (2005) [Kavanozkafa]

Son dönem Irak savaş filmlerinden biri olan Sam Mendes'in Jarhead'i (2005), Amerikan askerini anlatan sağlam yapımlardan biridir.



The Hurt Locker

Ülkemizde “Ölümcül Tuzak” adıyla gösterime giren film, Irak’ta bir Amerikan bomba imha ekibinin durumunu yalın bir dille anlatıyor. Leitmotivin Irak seçilmesi, işgal altındaki Irak’ı oldukça düzgün yansıtmasına karşın, mekanı irdelemiyor. Niçin orada olunduğunu sorgulamadığı gibi, oradaki sivillerin konumuyla fazla ilgili değil. Sadece 2004 yılının Irak’ını görüyoruz. Savaşın harabeye döndürdüğü; somurtkan, korku dolu, yıkılmış, toz toprak içinde ve patlayıcı tuzaklarıyla dolu bir Irak…


Daha önceki bir imha operasyonunda Çavuş Matt Thompson (Guy Pearce) görev zayiatına uğrayınca, yerine adrenalin bağımlısı William James (Jeremy Renner) getiriliyor. Gözünü budaktan esirgemeyen James’in imha ettiği patlayıcı sayısı rekor seviyede. Hemen bu noktada, işte filmin savaş makinesi (Rambo) sonucuna varırsanız, hata yaparsınız. Kendi hayatını sürekli tehlikeye atan bu askerin imha ettiği sadece infilak üzere kurulmuş öldürücü mekanizmalar. Rutin bir iş. Bu mekanizmaları devre dışı bırakıp, insan öldürmelerine engel oluyor. Canlı bombaların bile taşıyıcısıyla birlikte imha edilmesine gönlü razı değil. Üstelik bir çocuk babası ve huzurlu bir ev ortamı var. (Akademi jürisi de buraya takılmış olmalı…)


Bomba imha ekibinin diğer iki üyesi de daha farklı eğilimlerde. Kahraman Amerikan askeri imajı yok. Hayatta kalmaya çalışan, kaygılı ama Vietnam sendromunu aşmış tipler var.

Oscar mı?

Kim ne derse desin, benim bu yılki favorim James Cameron’un Avatar’ı idi. Hatta Ben-Hur’un Oscar rekorunu Titanic’le egale ettiği gibi, Cameron bu yıl da Oscar’a damgasını vuracaktı. Öyle olmadı. Eski eşi Kathryn Bigelow, Cameron’un yapımını, tüm zamanların en pahalı filmi Avatar’ı parşömen kağıdı gibi buruşturup çöpe attı.

Ve The Hurt Locker Akademi Ödülleri tarihinde bir ilki başararak, bir kadın yönetmene ilk kez bir Oscar heykelciği getirdi.

Oysa Avatar savaşı anlatan bir film olmamasına karşın, savaş karşıtı (olanca netliği ile anti militarist) ve çevreci bir yapımdı. Sinemanın ufkunu açan, teknik devrim sayılabilecek yeniliklerle doluydu.

Peki, Bigelow’a Oscar kazandıran neydi?

Irak cehenneminin patlayıcılardan, canlı bombalardan arınmış hali... Sakin bir Irak özlemi!
Seçim arifesinde Iraklılarla yapılan röportajlarda bu talep oldukça net dile getiriliyordu. Irak’a “demokrasi” vaadiyle giden Birleşik Devletler Ordusu bini aşkın Iraklının ölümü pahasına sonuçta hangi noktaya geldi?

Şimdi de bombalardan arınmış bir Irak imajı peşindeler. Tabi ki, işgal statüsü bozulmadan ve masum pozlarda ve Iraktaki Amerikan çıkarlarına bir halel gelmeden. Zaten ABD, bu “çıkarları” garanti altına alabilse, askerini niye burada tutsun?

Galiba filmin yakaladığı ana damar burası; Irak’ı bombalardan arındırma işi… Okul koridorunda yahut soyunma odasında bulunan kilitli dolapları Irak'a benzeten Bigelow, buraları temizlemek gibi zor bir görevi üstlenmiş. Bomba tuzaklarını hayli estetik bir kaygıyla verirken, imha sahnelerinde gereksiz gerilim efektlerine baş vurmamış. (Ne de olsa, önceki bazı filmleri gerilim türünde.)

Filmin bakış açısı, ABD'nin Irakta uygulamaya çalıştığı mistifikasyondur. Irak'ta yaşam, mümkünse hiç kimsenin burnu kanamadan stabilize edilmeli… Hatta futbol oynayan Beckham hayranı Iraklı çocuklara John Wayne gibi “yeşil bere” giydirilmeli.

Oscar'a giden yol bu olmalı...


2010 Oscarları

En iyi film: The Hurt Locker
En iyi yönetmen: Kathryn Bigelow (The Hurt Locker)
En iyi kadın oyuncu: Sandra Bullock (The Blind Side)
En iyi erkek oyuncu: Jeff Bridges (Crazy Heart)
En iyi yardımcı kadın oyuncu: Mo'Nique (Precious)
En iyi yardımcı erkek oyuncu: Christoph Waltz (Inglourious Basterds)
En iyi özgün senaryo: Mark Boal (The Hurt Locker)
En iyi uyarlama senaryo: Geoffrey Fletcher (Precious)
En iyi animasyon: Up
En iyi yabancı film: The Secret in Their Eyes (Arjantin)
En iyi belgesel: The Cove (Louise Psihoyos ve Fisher Stevens)
En iyi kurgu: The Hurt Locker (Bob Murawski ve Chris Innis)
En iyi sanat yönetmenliği: Rick Carter, Robert Stromberg ve Kim Sinclair (Set dekorasyonu) (Avatar)
En iyi görüntü yönetmenliği: Mauro Fiore (Avatar)
En iyi görsel efekt: Joe Letteri, Stephen Rosenbaum, Richard Baneham ve Andrew Jones (Avatar)
En iyi ses kurgusu: Paul Ottosson (The Hurt Locker)
En iyi ses miksajı: Paul Ottosson ve Ray Beckett (The Hurt Locker)
En iyi film müziği: Michael Giacchino (Up)
En iyi orijinal şarkı: The Weary Kind (Crazy Heart)
En iyi kostüm tasarımı: Sandy Powell (The Young victoria)
En iyi makyaj: Star Trek
En iyi kısa metrajlı film: The New Tenants
En iyi kısa animasyon: Logorama
En iyi kısa metrajlı Belgesel: Rabbit a la Berlin