22 Ocak 2025 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi-Pontus Sikkeleri

 


Karadeniz Arkeolojisi-Pontus Sikkeleri

  

Antik Dönem uygarlıklarını tanımak için en önemli buluntulardan biri sikke adı verilen değişim araçlarıdır. Madeni para anlamına gelen sikkeler, yazılı belgeler ve diğer arkeolojik bulgularla birlikte incelenir ve değerlendirilirse, geçmişte yaşanan tarihi olaylar hakkında oldukça net bilgilere ulaşılır.

Kazılarda ele geçirilen sikkelerin üzerindeki şekil ve yazılar sayesinde, kimin hangi tarihte egemen olduğu anlaşılabilmekte, enkaz halindeki bazı tapınakların mimari yapısı çözümlenerek yeniden ayağa kaldırılabilmektedir. Sikkeler,  üstlendiği misyondan dolayı Nümismatik adında bir bilim dalı haline gelmiştir. Nümismatik sözcüğü, para anlamına gelen Latince nümisma sözcüğünden gelmektedir. Para, madalya ve jetonların betimlenmesi ve tarihiyle uğraşan bilimdir. İlk antik para koleksiyonları, Rönesans döneminde, Roma ve Yunan tarihindeki ünlü kişilerin portrelerini araştıran hümanistler tarafından oluşturuldu.

Sikke, devletin resmi damgasıyla garantilenmiş, kullanımı kolay madeni bir alım aracıdır. MÖ. 7. yüzyılda Anadolu'da Lidyalılar tarafından icat edilmiştir. Altın ve gümüş karışımından meydana gelen elektrondan yapılmıştır. Bu doğal elektronu ilk kez altın ve gümüşe ayırarak sikke bastıran Lidya kralı Kroisos’tur (MÖ. 585-546).

Zorlu iklim koşulları nedeniyle Karadeniz’de tarihi kalıntılar oldukça azdır. Madeni yapısı nedeniyle sikkeler bu koşullara rağmen günümüze ulaşmayı başaran ender materyallerdendir.  Kaya mezarları gibi bölge arkeolojisi bakımından sikkeler özel öneme sahiptir ve Karadeniz’deki Mitridat-Pontus krallığının varlığını belgeleyen en önemli buluntular arasındadır.  

 


Antik Çağ Para Ekonomisi

 

Klasik iktisadın kuramcılarından J. Maynard Keynes: “Alışverişte sadece uygun bir mübadele aracı olarak kullanılan bir şeyin para olmaya yaklaşması, genel satın alma gücünü temsil edebilmesine dayanır.”[1] der.

Tarihte ilk kez MÖ. 650’de Anadolu’da icat edilen paranın yaygınlaşması ve tüm Anadolu’da kullanıma sokulması MÖ. 5. Yy.’da Persler ve MÖ. 4. Yy.’da B. İskender’le başlayan Hellenistik Dönem’de gerçekleşti.

Bilinen en eski electrum paralar, MÖ. 640’a tarihlendirilen ve Efes'teki Artemis Tapınağı altında bulunan Lydia sikkeleridir. Sikkenin Lydialılar tarafından icat edilmesinden sonra, sikke basımı önce lonia’ya ve giderek Anadolu’nun tüm batı kıyılarına ve oradan da Yunanistan’a geçmiş, İtalya’nın güneyindeki ve Sicilya’daki Yunan koloni kentlerine kadar yayılmıştır.[2]

İlk sikkeler günlük alışverişten veya ticaretten ziyade askerlerin maaşlarının ödenmesi için basılmıştır. Böylece Anadolu’dan basılan ilk para 2600 yıldır aralıksız bu topraklarda basılmaya devam etmiştir.

Sikkenin neden icat edilmiş olduğu sorusuna yanıt vermek hem kolay hem de zordur. Bir görüşe göre sikke, savaş giderleri (askerlerin ücreti, silah yapımı vb.) veya kamu çalışanlarının ücretlerinin ödenmesi, kamu harcamaları(yol, köprü ve bina yapımı vb.) ve vergi toplanması gibi zorunlulukların ortaya çıkardığı bir ödeme aracı idi. Bir başka görüşe göre ise, sikkenin icadının en basit nedeni, günlük ihtiyaçlar için yapılan ödemelerde standart bir ödeme aracına gereksinim duyulması idi.[3]

Sikkenin icadı her ne kadar Lydia Krallığı’na mal edilse de, ona kimlik ve kullanım alışkanlığı kazandıran; başka bir deyişle, model oluşturan Batı Anadolu’daki Ionia bölgesi kentleri olmuştur. Bu kentler ise Yunanistan’dan gelenlerce kolonize edilmişler ve bu yüzden de Yunan kültürünün etkisi altında gelişmişlerdi. Kısa süre içinde sikke basımı, Yunanistan’a, Ege ve Akdeniz’in geniş bir kesimine yayıldı. Bu nedenle Arkaik, Klasik ve Hellenistik çağlarda, Cebelitarık Boğazı’ndan kuzeybatı Hindistan’a kadar Akdeniz dünyasının çeşitli bölgelerinde basılan sikkeler ‘Yunan sikkeleri’ adı altında ele alınırlar.

M.Ö. 546 yılında Lydia Krallığı’na son veren Persler, bir süre Lydia Krallığı’nın sikkelerini basmaya ve kullanmaya devam etmişlerdir. Daha sonra üzerinde Pers kralının betiminin yer aldığı kendi altın (dareikos) ve gümüş (siglos) sikkelerini basmışlardır.

Karadeniz’de ilk Sikke, Sinop’ta muhtemelen Atinalı devlet adamı Perikles zamanında kullanılmaya başlandı. Klasik Çağ'da Atina döneminin (MÖ. 454-404) önemli olaylarından biri de Atina’nın önde gelen devlet adamlarından General Perikles'in Karadeniz Seferidir. Perikles (MÖ. 495-429) Atina demokrasisi ve emperyalizmi arkasındaki itici gücü ve ruhu sağlayan devlet adamı ve askerdir. MÖ. 443 den ölümüne kadar her yıl Atina strategosu (generali) seçilmiştir. MÖ. 440’ta Perslerle Kallias Barışı yaparak ekonomiyi düzene sokmuş ve MÖ. 436’da Karadeniz’e sefer düzenleyerek kolonileri yeniden canlandırmaya çalışmıştır.[4]


Karadeniz’de Pers etkisi, yönetim ve ticari alanda fazla etkili olmadı. Helenistik Dönemde ticari ilişkiler yeniden düzenlendi ve konuda Mitridatların Pontus krallığı etkili oldu. 

 

Pontus “Mitridat” Sikkeleri

 

Pontus sikkeleri muhtemelen Pontuslu II. Mithridates'in saltanatı sırasında başladı. Erken Pontus sikkelerinde Büyük İskender'in portreleriyle sikkeleri taklit edildi. Daha sonraki sikkelerde Pers atalarıyla gurur duyan Pontus krallarının portreleri görüldü. Helenistik gelenekten bir süre uzaklaşılsa da V. Mithridates ve oğlu VI. Mithridates sikkelerinde yeniden Büyük İskender modeline dönüldü.

Sikke basımının gerçekleştiği darphaneler, çoğunlukla eski Grek kolonileriydi. Bu darphanelerde para basımı için yeni malzemeler denendi.[5]

III. Mithridates, saltanatının sonuna kadar önemli miktarda gümüş sikke basmıştı. Ayrıca kendi portresinin bulunduğu sikkeye sahip olan ilk Pontus hükümdarıydı.

VI. Mithridates döneminde darphanelerde saf bakır ve pirinç kullanıldı. Onun döneminde pirinçten yapılmış sikkeler, en eski pirinç paralardı ve basılan para sayısında büyük bir artış kaydedildi.

Kraliyet ve şehir sikkeleri arasında bir ayrım vardı. Kraliyet sikkeleri altın ve gümüş üzerine basılırdı. Ayrıca üzerlerinde kralın resmi ve adı bulunurdu. Şehirler tarafından basılan sikkeler bronzdan yapılırdı ve sikkenin arka yüzünde şehrin adı bulunurdu.

Pontus Sikkeleri Ordu Kurul'da ele geçen 8 tip sikke


Başkent dışındaki şehirler tarafından basılan sikkeler, I. Pharnakes döneminde özerkliklerini kaybettikleri için bir süre durduruldu. VI. Mithridates, şehirlerin kendi sikkelerine sahip olma ayrıcalığını geri getirdi, ancak yerel sikkelerin standart hale getirdi ve kontrolü elinde tuttu.

VI. Mithridates döneminde Ege kıyılarına kadar sınırlar genişledi. Smyrna (İzmir) ve diğer batı kentlerinde de sikke basılmaya başlandı. Hatta kısa bir süre de olsa Ege’nin karşı kıyılarına geçilip Atina ele geçirildi. Pontus sikkeleri Doğu Akdeniz bölgesinde geniş bir kabul görmeyi başardı.

VI. Mitridates Eupator bu mücadelesinde, nasıl ki İskender o zaman Grek halklarını birleştirmek için basmış olduğu sikkeler üzerinde Zeus ve Herakles tipini kullanmışsa, VI. Mithridates Eupator da tıpkı İskender gibi aynı politikayı izleyerek Grek kentlerini birleştirici, onların ulusal duygularını okşayıcı tipler kullanmıştır. Zeus, Nike, Perseus, Pegasus, Ares başı, Dionysos başı bunlardan bazılarıdır. Hatta VI. Mitridates Eupator'un Roma'ya başkaldırması ve tıpkı da ha önce İskender'in yaptığı gibi bu halkların kurtartıcısı olarak ön plana çıkması, kralın Grekler tarafından "Hellensever" (=PhilheIlenos) olarak isimlendirilmesine neden olmuştur. VI. Mithridates Eupator'un bu sikkeleri, Hellenistik dönemde de bölgede Grek etkisinin varlığını ortaya koymaktadır.[6]

Pontus sikkesi portrelerinde önce arka yüzde tahtta oturan ve elinde asa tutan Zeus betimi görülürdü. Bazı sikkelerin arka yüzünde ise otlayan geyik veya kanatlı at (Pegasus) betimi vardı. Ancak Pontus Krallığı’nın arması olan hilal ve yıldız motifi belirleyici simgeydi.


 

Pontus Sikkelerinde Ay-Yıldız

 

Sinop sikke lejantlarında kullanılan hilal formu, çoğunlukla Pontus sikkelerinde bulunmaktadır.[7] Hilal ve yıldız figürü aynı zamanda Sümer ikonografisinin de en çok kullanılan sembollerden biridir. Antik Çağ kullanımlarında ise hilal, Ay Tanrıçası Ceres’i temsil etmektedir. Yıldız ise İştar veya Antik Yunan Tanrıçası Afrodit’i, Roma mitolojisinde ise Venüs'ü sembolize etmektedir. Aynı zamanda bu iki sembolle beraber Güneş diski olan Şamaş (Antik Yunan’da Helios) kullanılmaktadır. Birçok akademik çalışmada Sümer toplumu içerisinde "Hilal ve Yıldız" üçlü sembolün bir parçası olarak tanımlanır. Bu da Sin'in Ay'ı, İştar'ın Yıldız’ı ve Şamaş'ın Güneş'idir.


 

Pontus Darphaneleri

 

Amisos, Pharnacia, Trapezus ve Sinope şehirlerinde darphaneler vardı. VI. Mithridates zamanında sikke basan şehirlerin sayısı önemli ölçüde arttı. Bunlardan bazıları Amaseia, Abonutheichos, Cabeira, Chabakta, Comana, Gaziura, Laodikeia ve Taulara idi. Bu şehirlerden sadece Gaziura (Tarsus) önceki dönemde de sikke basmıştı.



Bölgemizde ele geçirilen ve üzerinde Chabakta yazan sikkelerin Ünye-Fatsa arasında darp edildiği zannedilmektedir. Henüz darp yeri tespit edilemeyen Chabakta sikkelerinin, Mithrapolis yahut Ünye Kalesi’nde mi, Akkuş-Erbaa sınırındaki Kekir Kalesi’nde mi darp edildiği bilinmemektedir.

 

Kaynaklar:

Keynes, John Maynard - Para Üzerine Bir İnceleme, İş Bank. Yay. VIII. Basım, İst. 2023  

Tekin, Oğuz - Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş, İletişim Yay. İst. 2018,

Tekin, Oğuz. Eski Çağda Para, Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü Yay. İst. 1998

Demir, Necati - Perikles'in Karadeniz Seferi Üzerine Yeni Bir Yorum, Belleten 45, Ank. 2001

Erciyas, D. Burcu-Studies In The Archaeology Of Hellenistic Pontus, Cincinnati Üniv. 2001

Keleş, Vedat. 2008, VI. Mithridates'in Anadolu Siyaseti" Sosyal Bil. Der. c.8, no.40. 69-78.

Varilci, A.D. Kurul Kalesi Buluntuları III [Sikkeler], Canik Dergisi, Eylül 2020,

 

Dip not:

[1] Keynes. 2023, s. 3

[2] Tekin. 2018, s. 84

[3] Tekin, 1998, s. 6

[4] Demir. 2001, s. 529

[5] Erciyas, 2001, s.157

[6] Keleş, 2008. S. 71

[7] Nümizmatikte sikke üzerinde yer alan harfler ve yazılara lejant denir. Lejantlar sikkelerin hangi imparator tarafından ve hangi yılda darp edildiğini göstermektedir.


15 Ocak 2025 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi - Pontus Sorunu IV

 


Karadeniz Arkeolojisi - Pontus Sorunu IV

 

Mübadele ve Terk Edilen Hayatlar

 

Ünye Yalı Mevkii’nden Meçhul Asker Ortaokuluna kestirmeden çıkmak isterseniz, Karanfil Sokağı tercih edersiniz. Diğerlerinden dik ama kısadır. Yokuşun sonuna doğru sizi üç katlı, terk edilmiş eski bir ev karşılar. Ayakta zor duran bu yapının sağ cephesi oldukça hasarlıdır. Önde, giriş kapısı yakınında günümüz rakamlarıyla “1901” tarihi göze çarpıyor.  

Belli ki, Ünye’de orijinal haliyle günümüze ulaşmayı başarabilen ender yapılardan biri; eski bir Rum evi

Yokuşu tırmanırken, soluklanmak için tam bu noktada “zorunlu” bir mola verir, durup düşünürüm…

Evi bin bir emek ve hevesle yaptıran Rum vatandaş, yirmi yıl sonra bu memleketi terk edeceğini hiç düşünmüş müydü?

Empatisini kurmak bile zor…

1923 Temmuz’unda imzalanan Lozan Antlaşması gereği evinden, yurdundan edilen bu insanlar, Hellenistik uygarlığın ülkemizdeki son temsilcisiydiler. Konuştukları Romeika dilinden dolayı kendilerine Rum deniyordu ve ağırlıkla Yunan kabul ediliyorlardı. Aslında eski Roma tebaası oldukları için Rum olarak adlandırılıyorlardı. Anadolu Türkler tarafından fethedilmeden önce, Doğu Roma yahut Bizans toprağıydı. Selçuklu ve Osmanlı döneminde fethedilen bu topraklar Diyar-ı Rum olarak anıldı.[1]

Anadolu insanı, Hattilerden Hititlere, Friglerden Kimmerlere yüzlerce kavmin ortak mirasıydı…

Anadolu toprağı, üzerinde yaşayan insanlar için iskân, göç ve sürgün demekti.  

Göçün öteki yüzü, Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme dönemi ile birlikte toprak kaybetmesiyle başladı. Kaybedilen topraklardaki halkın çareyi Anavatan'a sığınmakta bulması, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren göç dalgası olarak devam etti 1. Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle kontrol edilemez bir hal aldı.

Göç dalgası daha çok Yunanistan'la Türkiye arasında yaşandı; 30 Ocak 1923'de "Türk ve Rum Nüfus Mübadelesi” başladı ve 1930’a kadar sürdü. Acılar sadece mübadele öncesi ve mübadele sırasında yaşanmadı. Mübadiller gittikleri yerde de “yabancı” muamelesi gördü.[2]

 

Göç ve İskân

 

MÖ. 334’te Makedonyalı İskender, Çanakkale Boğazını geçip kısa bir sürede Anadolu’da ve Yakındoğu’daki eski devletleri ortadan kaldırdıktan sonra Yunan dili konuşan, fakat bütün Asya toplumlarının geçmiş uygarlık verilerini kapsayan sentetik bir kültür geliştirdi. Anadolu'da ortalama olarak İ.Ö. 300 - İ.Ö. 30 yılları arasında tarihlenen bu kültür çağına Hellenistik Çağ adı verilmektedir. Batı Anadolu'da bu çağın en büyük politik örgütü Bergama Krallığı (İ.Ö. 262 - 133), Doğu Anadolu'da ise Selevkoslar Devletidir (İ.Ö. 312 - 65). Bitinya, Pontus, Kapadokya ve Doğu Anadolu'da Ermenistan Krallıkları bu yüzyıllarda Anadolu'ya hâkim olan diğer politik kuruluşlardır.[3]

Pontus konusunda ise ayrıntılı bilgi bir yana, bir birleriyle çelişen bir takım yüzeysel bilgilerle karşı karşıyayız. Aslında coğrafi bir terim olan ve kadim Anadolu halklarının dilinde “deniz” anlamına gelen bu terim, koloni döneminde Grekler tarafından kullanılmaya başlandı. Greklere mal edilen “Pontos” terimi bin küsur yıl sonra etnik-siyasi bir kimliğe büründü. 11. Yüzyıl’da Komnenos hanedanının Trabzon’da kurduğu Rum krallığını Pontus’un devamı olduğunu savunanlara karşılık, Karadeniz’in Pontus olmadığını savunanlar arasında kıyasıya bir çatışma baş gösterdi.

Aslında bu savın kökeni, Kurtuluş Savaşı sırasında kışkırtılan Rum çetelerine ideolojik bir materyal bulma çabasıydı. Karşılığında Pontus sözcüğüne neredeyse düşman bir kesim ortaya çıktı. “Karadeniz neden Pontus değildir?” biçiminde, günümüzde de sürüp giden bir tartışmaya dönüştü.[4]

1202-1204 yılları arasında IV. Haçlı Seferi sırasında Konstantinopolis, Latinler tarafından ele geçirildi ve yağmalandı. Kaçarak canını zor kurtaran Konstantin’in eski yöneticilerinden Komnenos Hanedanı, Trabzon’da “Rum İmparatorluğu” adıyla bir krallık kurdu. 1461 yılında Fatih tarafından yıkılan bu krallık, yaklaşık 250 yıl ayakta kalabildi. Bu krallığın, kendilerinden 1.200 yıl önce kurulan Mitridat krallığıyla coğrafi bölge dışında aralarında hiçbir ortak yan bulunmamaktadır.

Pers kökenli Mithradates Krallığı, dönemin diğer Anadolu ve Ön Asya krallıkları gibi Hellenistik bir krallıktı. Egemenlik sürecinde Megrelli, Lazki ve Ermenilerle akrabalıkları olmuştu. Kendilerinden 1.200 yıl sonra bölgeye gelen Komnenos hanedanlarıyla soy-sop ilişkisi dâhil, etnik yahut kültürel bir bağları yoktu.[5]    

 

Mübadele Mazlumları

 

Feyza Hepçilingirler, Zesto Psomi (Sıcak Ekmek) adlı romanında bütün yakıcılığıyla mübadeleyi yazıyor. Kaderi bir gecede değişen yüz binlerce insan, kurulu sofrasında bir lokma yiyemeden yola koyuldu, kimisi "yeni" vatanına gidiş yolunda canını verdi, kimisi sağ salim vardığı yeni topraklarda "memleket" özlemiyle yaşadı. Aradan yüz yıl geçti, Yunanistan'dan Türkiye'ye gelenler, Türkiye'den Yunanistan'a gidenler acılarını ve hikâyelerini daima akıllarında tuttular.[6]



2000’li yılların başındaydık. Bearshare adında bir müzik paylaşım sitesinde Yunanistan’dan birinin Türkçe şarkı paylaştığını gördüm. Paylaştığı sayfada İstanbul-Beyoğlu 6-7 Eylül Olayları (1955), Navarin Baskını (1827) ve minaresi görünmeyen Ayasofya Camisi gibi fotoğraflar vardı…

Site’de üyeler arası iletişim kurabiliyordu, engin İngilizcemi kullanarak sordum:

“Neden burada bu fotoğrafları tercih ediyorsun?”

Sonra ekledim: “Ülkende 1974 Albaylar Cuntası gibi yakın dönem olaylar varken, neden 6-7 Eylül Olayları, neden Navarin fotoğrafları paylaşıyorsun? Üstelik Türk şarkılarını dinliyorsun, İbrahim Tatlıses vb.” diye yazdım.

Bana Türkçe bildiğini yazdı. Daha çok şaşırdım. Ailesi Türkiye’den göçmüş, muhtemelen Mübadil.[7]

“Bir gün bir araya gelirsek, oturur geçmişte yaşanan acıları konuşuruz!” demiştim.

“Ne yapacan, beni mi bombalacan!” diye yazmıştı.

İletişimimiz başlamadan bitti.


Konuyu güncel kaynaklardan biraz araştırdım…

Anladım ki suyun karşı yakasında komşum, ulusal varlığını bize olan düşmanlığa endekslemiş.

İstanbul’a hala Konstantin gözüyle bakıyor.

2015’te Çipras’ın seçilmesi, belki durumu bir parça iyileştirir diye düşünmüştüm ama karşı yakada değişen bir şey yok!   

 

Harut Usta

 

Ordulu Bakırcı Mıgırdıç Usta'nın oğlu Harutyun Artun'la on üç yıl önce tanışmıştık. Tehcir yıllarını bizzat yaşamamıştı ama yaşayanlardan bire bir dinlemişti. Her iki tarafın da derin acılar yaşadığını söyledi, bize…

Harut Usta, o dönem acılarının hakkaniyetli bir örneğiydi.   

Rum çete isyanlarının başladığı dönemde Tehcir Kanunu çıkarıldı. Ermenilerin zorunlu göçü ile ilgili Tehcir Kanunu olarak bilinen kanun, Dâhiliye Nazırı Talât Bey'in girişimleriyle 27 Mayıs 1915 tarihinde hazırlanmış ve 1 Haziranda Meclis-i Vükelâ'ca karara bağlanıp uygulamaya konulmuştu.

17 Kasım 1914'te yirmi üç parçalık Rus donanmasının Trabzon’u bombardımanı, olayların başlatan en önemli etkendir. 1915 ve 1916’da Van ve Erzurum’un Ruslar tarafından işgali, Rum ve Ermeni tebaanın bir kısmının harekete geçmesine neden oldu.

Her iki kesim de kışkırtılıyor, silahlandırılıyordu.

Kurtuluş Savaşı başladığında olaylar iyice tırmandı.

Yakın çevremizde meydana gelen fiili hadiselerden birkaçını sıralayacak olursak; 5 Şubat 1921’de Ünye Jandarma Komutanı Yüzbaşı Rüstem’in şehit edilmesi,[8] 8 Ağustos 1921'de Çarşamba Kaymakamı Abdullah Bey’in şehit edilmesi ve bu hadiselerin yanında altmış kadar köyün yakılması, binlerce insanın katledilmesi sayılabilir.[9]

 

Sonuç

 

Konu çok yönlü ve geniş… Amacımız tarihi bir yaraya neşter vurmak değil, sadece bu konu üzerinden Türk-Rum (Yunan) düşmanlığı yapanlara küçük bir uyarıda bulunmaktır. Kendi müesses nizamlarını sürdürmek üzere piyasaya çıkanlara; “Bırakın bu afaki söylemleri!” diyoruz… Yaşanan gerçekliğe odaklanın.

 

 

Kaynaklar:

 

İnalcık, Halil. Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600). İst. Yapı Kredi Yay. 2008

Aghatabay, Cahide Zengin. Mübadelenin Mazlum Misafirleri: Mübadele ve Kamuoyu 1923 – 1930, Bengi Kitap Yay. İst. 2009

Kuban, Doğan. Türkiye Sanatı Tarihi, Gerçek Yay. İst. 1970

Hepçilingirler, Feyza. Zesto Psomi (Sıcak Ekmek), Kırmızı Kedi Yay. İst. 2023

Karaarslan, S. Vedat. Karadeniz neden Pontus değildir? Hitabevi Yay.  Ank. 2021

Taş, Fahri. Milli Mücadele Döneminde Rum Ayaklanması, 

 

15.01.2025, Ünye Kent

Dipnot:

[1] İnalcık, 2008; s. 40: Fatih Sultan Mehmet, "Roma İmparatoru" anlamına gelen Kayser-i Rûm (قیصر روم) olarak anıldı. İstanbul'un Fethi'nden sonra Doğu Roma İmparatorluğu'nun bütün eski topraklarının yasal hükümdarı olduğunu ileri sürdü.

[2] Aghatabay, 2009; s. 199

[3] Doğan. 1970, S. 32

[4] Karaarslan,  2001, S. 13

[5] Karadeniz’de Roma egemenliği; Doğu Roma (Bizans) dönemi ve bu dönemde yaşanan tarihsel süreç bir sonraki bölümde ele alınacaktır.     

[6] Hepçilingirler, 2023; s. 10

[7] Göçün en çok yaşandığı ülke olan Yunanistan'la Türkiye arasında 30 Ocak 1923'de "Türk ve Rum Nüfus Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol" imzalandı. Sorun, bir bakıma çözümlenmiş ve bir formüle bağlanmış gibi görünüyordu ama çözümlenmediği belliydi.

[8] ATAŞE, KIs. 760, Dosya. 34-29, F. 83

[9] Taş, 2009; s. 97-98

8 Ocak 2025 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi-Pontus Sorunu III

 


Karadeniz Arkeolojisi-Pontus Sorunu III

 

 

Çanakkale’de kazandığı muhteşem zafere rağmen, I. Dünya Savaşı’ndan (1914-1918) mağlup çıkan Osmanlı İmparatorluğu dört yandan işgal edilmeye başladı. İmparatorluğun son döneminde örgütlenmeye başlayan Rum Cemaatleri, b u defa işgal projeleri içinde kendilerine Trabzon merkezli bağımsız bir Rum Pontus devleti oluşturma ve artan iç huzursuzluk nedeniyle silahlanarak çeteler kurmaya başladılar.

Rusların özellikle 1916 yılı 16 Şubatında Erzurum ve Muş'u, 3 Mart'ta Bitlis'i, 8 Mart'ta Rize'yi, Nisan'ın 19'unda Trabzon'u, Temmuz ayında da Gümüşhane, Kelkit ve Erzincan'ı işgal etmesi, Rum ve Ermeni çetelerin Rusya saflarında harekete geçmelerine neden oldu. Her ne kadar bu kesim kendi durumlarını katliamlar karşısında bir “direnme” biçimi olarak açıklasa da, Türk Kurtuluş Savaşı’nın ateşi asıl Sevr Anlaşması (10 Ağustos 1920) sonrası kendini belli edecekti.

Sevr Anlaşması, Türkiye’de ne imzalayanların ne de imzalatanların hiç ummadığı bir tepki yarattı ve ulusal direniş, olağanüstü bir ivme kazandı. Anadolu’daki Türk egemenliğine son verildiğini gören halk, kitleler halinde direnişe katıldı; iç ayaklanmalar eridi, ayaklanmacılar Kuvayı Milliye örgütlerine ve düzenli orduya yazıldılar. Sevr’e karşı duyulan tepki, ulusal bir öfkeye ve kararlı bir direnme istencine dönüşerek ülkenin tümüne yayıldı. Anlaşma maddelerinin ayrıntıları açıklanmıyor ya da yanlış bilgiler veriliyor olsa da, halk karşı karşıya bulunduğu tehlikeyi sıra dışı bir sezgi gücüyle görmüştü. Ülke, “en tiksinti duyduğu” Ermeni ve Rumların da içinde bulunduğu Batılı devletler tarafından paylaşılıyor, ata yurdu Anadolu elden gidiyordu.[1]


 

Kim Kimi Katlediyor?

 

1917 Ekim’inde Rus Devrimi patlak verdi ve 3 Mart 1918 Brest-Litovsk Antlaşması sonrası Rusya işgal ettiği Anadolu topraklarını terk etti. Hamisiz kalan Rum ve Ermeni kesimi, bu dönem itibariyle katliama, son dönem moda deyişle Jenosit’e (Soykırım) uğradıklarını iddia ettiler.[2]


1948'de Birleşmiş Milletler tarafından “İnsanlık Suçu” kabul edilen “Soykırım” eylemi,  Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'nde (SSECS) hukuksal bir tanıma kavuşturuluyordu:

"Ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu hareketlerden herhangi biridir: Topluluğun üyelerinin öldürülmesi, topluluğun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi, topluluğun yaşam koşullarının topluluğun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasıtlı olarak bozulması, topluluk içinde yeni doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması, topluluktaki çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi."[3]

Buna karşın Yunan askeri, Rum ve Ermeni çeteler tarafından katledilen, zulüm gören ve tecavüze uğrayan Müslüman ahali sayısı, dönemin bilgi ve belgelerine dayanak gösterilerek verilmekteydi.

Son Cüret


adlı kitabında Yılmaz Özdil, Mondros Mütarekesi’nden sonra (30 Ekim 1918) İstanbul’da adım adım işgalin gerçekleştiği bu günlerde yaşanan acı olayları, sarayın teslimiyetini ve acizliğini anlatıyor.

İstanbul’da ve Anadolu’da halka yapılan zülüm ve katliamlar, tecavüz olayları Özdil’in kitabında geniş olarak yer alıyor. Kıtlık ve yokluk yaşanmakta, Anadolu insanı kendilerine uygulanan katliam ve tecavüzlerle baş etmeye çalışmaktadırlar. Katliamı daha çok Yunanlılar yapmakta, kadınlara tecavüz etmekte, çoluk çocuk demeden herkesi vahşice katletmektedirler. Yabancıların yazdıklarına da yer veren Özdil, bir Yunan subayının hatıra defterinden hatıralarını aktarmaktadır.[4]




 

Müslüman Ahalinin Katli ve Zulme Uğraması

 

Amerikalı tarih profesörü Justin McCarthy'ye göre Kurtuluş Savaşı boyunca 640,000 Türk sivil Yunan ordusu tarafından öldürüldü.[5]

Dâhiliye Vekili Ali Fethi Bey’in 29 Aralık 1921’de Büyük Millet Meclisi’ne bilgi verir. İzmit, Adapazarı, Karamürsel, Kandıra, Yalova, İznik ve çevresinde Yunan Mezalimi ile Rum ve Ermeni terörü sonucu resmiyete intikal eden rakamlar şöyledir: Toplam 1.194 kişi Öldürülmüş, 151 kişi kaybolmuş, 314 kişi esir veya kaybolmuş, 192 kız ile 530 kadın tecavüze uğramıştır.[6]

1908’de kurulan Rum Milli Müdafaa Cemiyeti’nin Karadeniz kıyılarında ve iç kısımlarda şubeleri vardı. Ünye, Fatsa, Kırşehir, Kavak, İnebolu, Havza, Çarşamba, Bafra, Sinop, Kayseri, Ürgüp ve Tokat en etkili şubeleriydi.[7] 

Rum çetecileri, Rus ve Ermeni subaylardan silah ve bomba eğitimi almaktaydılar.[8]

Pontus lideri olarak görülen Vasil Usta Sivas’a gidip Niksar, Reşadiye-Tokat çevresinde genel ayaklanma başlatmak üzere 10 bin kadar gönüllü toplamıştır. Rumlar, Müslüman ahaliye karşı çok büyük katliamlar yaptı. Yunan kaynakları Vasil Usta başta olmak üzere diğer çete liderleri ve faaliyetleri hakkında detaylı bilgiler vermektedir.[9]

Bölgede otorite eksikliği ve bir kısmının işgal altında olmasından dolayı çetecilik olayları, 1917 yılında arttı. Canik Mutasarrıfı’nın raporuna göre, Samsun Kazası’nda 15, Bafra’da 13, Çarşamba’da 15, Ünye’de 6, Terme’de 3, Giresun ve Ordu’da birer çete mevcuttu. Bu çeteler köyleri basıyorlar, yiyecek ve hayvanlara el koyuyorlar, insanları evlere doldurup evleri ateşe veriyorlar, çocuklara ve kadınlara işkence ediyorlar, postalara ve askerlere de saldırıyorlardı.[10]

Rum çetelere karşı bölgede Teşkilatı Mahsusa veya yerli milis örgütleri aracılığıyla harekete geçilmişti. En ünlüleri Giresunlu Topal Osman çetesiydi. Aynı zamanda bu çevreden Rum sevkiyatı yapılmaktaydı. 1917 Ocak ayında Samsun’san 4.000 kişinin önce Havza’ya sonra Çorum’a gönderildiği, aynı günlerde Bafra, Çarşamba ve Ünye’den toplam 30.000 kişinin Ankara’ya sevk edildiği belirtilmektedir.[11]   

Erkan-ı Harbiye Reisi Lütfi Bey tarafından verilen bilgiye göre; Erbaa, Ünye, Çarşamba civarında eşkıyalık olayları devam ediyordu.[12] 

1920 yılı sonuna kadar Samsun’da Rum çeteleri tarafından 699 Türk öldürüldü, 59’u yaralandı, 15’i dağa kaldırıldı, 13 kadına da tecavüz edildi. Ayrıca 40 köy ve 27 çiftlik yakıldı, 111 köy yağmalandı, bir milyon liralık büyükbaş hayvan ve 10 milyon liralık gayrimenkule de zarar verildi. Aynı yıl Terme ve Çarşamba’da Rum çeteleri, 15 Türk’ü öldürdü; 335 ev, iki cami ve iki okul da yakıldı.[13]

Saldırıların en korkuncu Bafra’ya 45 km uzaklıktaki Çağşur köyünde yaşanmıştır. 500-600 kişilik Rum çete grubu 15 Ekim 1917’de Çağşur’a saldırarak köyü yakmış ve karşılarına çıkan herkesi katletmişlerdir. 20 kadar kadın ve çocuk ise doğrudan bıçaklanarak ve yakılarak vahşice öldürülmüştür.[14]

Hellenistik Kültür’le devam ettiğimiz tarih yolculuğu yine insanlık dışı katliamlar, tecavüzler ve göçlerle kirlendi. Pontus Sorunu’nda son bölüme doğru yol alırken, maalesef manzara bu...

 

Kaynaklar:

 

Tamer Çilingir, Pontos Gerçeği, 1914-1923 Yılları Arasında Karadeniz’de Yaşananlar, Belge Yay. İst. 2016

Agos Gazetesi, 10.12.2016, Resmi tarihin unutturulan sayfası: Pontos Rum Soykırımı

Adam Jones, Genocide: A Comprehensive Introduction.2006

Yılmaz Özdil, Son Cüret, Sia Kitap, İstanbul 2020

Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün Osmanlı Müslümanlarının Etnik Kıyımı (1821 - 1922), Türk Tarih Kurumu Yay. Ank. 2015

Adnan Sofuoğlu, Kurtuluş Savaşı Döneminde Kocaeli, Yalova, İznik Çevresinde Rum ve Ermeni Terörü, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 2006, Cilt. XVIII. Sayı 54, s. 795-814

Mesut Çapa, Pontus Meselesi Trabzon ve Giresun’da Milli Mücadele, TKAE Yay. Ank. 1993

Mehmet Aydın-Önder Duman, “I. Dünya Savaşı Yıllarında Çarşamba/Samsun ve Çevresinde Rum Çete Faaliyetleri”, History Studies, V. 4, July 2012

Stefanos Yerasimos, “Pontus Meselesi (1912-1923)”, Toplum ve Bilim, 43/44, 1988

Ahmet Efiloğlu, Osmanlı Rumları Göç ve Tehcir 1912-1918, Bayrak Yay. İst. 2011

Zafer Gölen, Rumların Bafra’da Gerçekleştirdikleri Çağsur (Esençay) Katliamı (1917),  Askerî Tarih Araştırmaları Dergisi (ATAD), Yıl 2023, Sayı 35: 75-93

 


08.01.2025, Ünye Kent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/karadeniz_arkeolojisi-pontus_sorunu_iii-5129.html

 



[1] Metin Aydoğan, Kuramsal Aktarım

[2] Adam Jones 2006, Tamer Çilingir ve 10.12.2016 tarihli AGOS Gazetesi; iddialara göre 2,5 milyonun üzerinde Ermeni ve Rum tebaa bu dönemde katledilmiştir.

[3] SSECS, Madde, 2

[4] Özdil, 2020, s. 317-318

[5] McCarthy 2015, s. 17 

[6] Sofuoğlu, 206, s. 814

[7] Mesut Çapa, 1993, s. 27

[8] Aydın-Duman, 2012, s. 42

[9] Yerasimos, 1988, s. 36

[10] Efiloğlu, 2011, s. 262

[11] Yerasimos, 1988, s. 363

[12] ATASE, İSH, nr. 15/91, 15 Mayıs 1335 (15 Mayıs 1919).

[13] Türk İstiklal Harbi: İstiklal harbinde ayaklanmalar (1919-1921), Ank. 1974, s. 287.

[14] Zafer Gölen s. 86