16 Ekim 2019 Çarşamba

Ortadoğu’nun En Eski Diplomasi Belgeleri

                                                                                          Milattan Önce 1380


Ortadoğu’nun En Eski Diplomasi Belgeleri
                                                         Tel Amarna Mektuplaşması

1887-1888 yıllarında Mısır’da yapılan kazılarda, Firavun Amenofis’in (ya da Amenhotep) günümüzden üç bin beş yüz önce yazılmış diplomatik yazışmalarını içeren arşivler bulunmuştu. Yaklaşık üç yüz altmış kil tabletten meydana gelmiş bu arşivler, tarihin kaydettiği en eski diplomasi belgeleridir.
Tel Amarna Mektuplaşması (MÖ. XV. Ve XIV. Yüzyıllar) adıyla bilinen bu belgeler, Mısır’ın o dönemde başkenti olan Tel Amarna’da (ya da Tel al Amarna) bulunduğu için bu adla anılır.  Orta Mısır’da, Nil’in doğu kıyısında yer alan bu kent Firavun Amenofis’in eski başkentidir.
O çağda mevcut devletlerin en büyüğü Mısır’dı. XVIII. Hanedan firavunlarından III. Amenofis ve IV. Amenofis’in diplomatik yazışmalarını içeren arşivler, bu kentin kalıntıları arasındaki Amenofis sarayında ele geçirilmiştir.
Bu arşivler, firavunlar tarafından öbür devlet başkanlarına ve Mısır’a bağımlı bulunan Suriye prenslerine yazılmış mektuplarla bu mektuplara verilmiş cevapların metinlerini kapsamaktadır.
Söz konusu arşivler bugün, Londra’daki British Museum ile Berlin Devlet Müzesi’nin koleksiyonları arasında yer almaktadır.

Bir Zamanlar Ortadoğu

Milattan Önce II. Yüzyılın ortalarına rastlayan XVIII. Hanedan döneminde Mısır, dünyanın süper gücüydü. En büyük rakibi kuzey komşusu, Anadolu’da ilk büyük imparatorluğu kuran Hitit devletiydi. O dönemde Mısır’ın sınırları Batı Toroslardan Fırat’a kadar uzanmaktaydı. Mezopotamya’nın kuzey ve güneyindeki devletlerle, Mitanni, Babil, Asur, Suriye ve Filistin prenslikleriyle, Girit krallığı ve Ege adalarıyla yoğun bir kültür, ticaret ve siyaset alışverişi içindeydiler.
Özellikle dış işlere bakan bir kançılarya (elçilik ve konsolosluklarda yönetimle ilgili görevlilerin çalıştığı yer) bulunmakta ve diplomatik yazışmalara özel önem verilmektedir. O dönem diplomasisinin ilk örneği sayılan Tel Amarna Mektupları içerikleri ve zenginlikleri bakımından tarihin en ilgi çekici belgelerindendir.
MÖ. 1278 yılında firavun II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattusil arasında yapılan Kadeş Antlaşması, tarihin kaydettiği ilk yazılı antlaşma olarak önemlidir.
Hitit kralı Şubbiluliyuma’nın Hititlerin başkenti Boğazköy’de bulunan arşivler de, Mısır arşivleri için tamamlayıcı bir materyal oluşturmaktadır.

Arşivlerin İçeriği Nasıldı?

Tel Amarna yazışmalarının büyük kısmı, o zamanki Suriye ve Filistin prensleri tarafından bağlı bulundukları Firavun’a yazılmış mektuplardan oluşmaktadır. Söz konusu prenslikler, o dönemin en kudretli iki imparatorluğu olan Hitit krallığı ile Mısır arasında birer tampon devlet rolü oynamaktaydılar.
Firavun, Suriye’deki etkisini güçlendirmek bakımından, bu prensler arasındaki düşmanlığı sürekli şekilde uyanık tutmakta yarar görüyordu.
Suriyeli ve Filistinli prensler tarafından yazılan mektuplar, genellikle firavuna yöneltilmiş övgü, selam ve bağlılık duyguları ile hükümdarlar arası evlilik tasarı ve tartışmaları ve özellikle de yardım, altın ve değerli armağan istekleriyle doludur. Öte yandan karşılıklı şikâyetler, suçlamalar, ihbarlar ve iftiralar… Danışıklı kavgalar, komplolar ve fetih siyasetinin temel ereklerine uygun “ayak oyunları” yer almaktadır.

Mesele Neydi?

Bütün mesele Hititlerin de bölge üzerinde egemenlik kurmak istemeleriydi. Hitit etkisi MÖ. 1380-1346 yılları arasında en yüksek noktasına ulaşmış bulunuyordu. Şubbiluliyuma döneminde Hititler, Mısır’ın sahip olduğu Sina Yarımadası’ndaki zengin maden yataklarına ve Lübnan’daki ormanlara göz dikmişti. Dolayısıyla Mısır firavunları, Hititlere karşı kendilerine müttefik aramaya zorlanmıştı. Bunlar da, Mitanni ve Babil devletleri olacaktı.
Ne kadar benziyor günümüz Ortadoğu’suna değil mi?
Coğrafya aynı, ilişkiler neredeyse bire bir…
Sadece günümüzden üç, bilemedin dört bin yıl önce yaşanmış.
Aktörler değişmiş.
Figüranlar da…
Ve aynı karmaşa içindeyiz hâlâ; kim aktör, kim figüran?
Belli değil.

[Kaynak: Uluslararası İlişkiler Tarihi I (Diplomasi Tarihi), Evrensel Basım Yayın, Çeviren Attila Tokatlı, Eylül 2009]


16.10.2019, Ünyekent

9 Ekim 2019 Çarşamba

Bir Yol Hikayesi


Bir Yol Hikayesi


Geçtiğimiz Cuma Samsun’dan dönüyoruz Ordu Birlik’le…
Akşamüzeri, hava kararmış. Çevreyoluna yaklaşırken muavin uyarıyor:
- Ünye şehir merkezine girmemiz yasak! Ünye yolcularını Çınarsuyu’nda indiriyoruz. Oradan dolmuşla Ünye’ye geçecekler. Biz Çaybaşı sapağından Çevreyoluna gireceğiz. İnmeyenler, Ünye Otogarı’nda bırakılacak...
(Tabi, bunları burada naklettiğimiz gibi “düzgün” bir lisan-ı hâl içinde değil de, ağır aksak, sordukça ortaya çıkan bir münakaşayla söylemeye çalışıyor.)
Haliyle Çınarsuyu’nda Ünye yolcularından bir kısmı iniyor.
Bir kısım Ünye yolcusu da inmeyip (benim gibi), durumu anlamaya çalışıyor.
Bir yandan da tepkimizi dile getiriyoruz.
- Bu nasıl şey, böyle uygulama mı olur?
- Kim almış bu saçma kararı…
- Dönüşte şehir içine girip yolcu bırakamıyorsunuz da, Samsun’a giderken nasıl şehir içinden yolcu alabiliyorsunuz?
Türünden bir dizi tartışma.

****
Tartışma büyüyor. Telefona sarılanlar, sesini yükseltenler falan…
Muavin durumu yumuşatmak istiyor, otogardan ücretsiz servis kaldırılacağını söylüyor. Şoför servisin olmadığını söylüyor. Tam bir karmaşa. Otobüs dolu, bir kısım Ünye yolcusu Çınarsuyu’nda imiş olsa bile, yolculardan bazıları koridorda ayakta… Hayli gergin bir ortam…
Geçen gün Ordu Birlik Otobüsü’ne Ünye’de ceza yazmışlar!
Velhasıl bu tartışma esnasında araç Çaybaşı sapağına sapmayıp, şehir merkezi istikametine doğru yola devam ediyor.
Meydan’da iniyorum. Durumu daha iyi anlamak için Ünye Birlik yazıhanesine uğrayıp oradaki tanıdıklardan bilgi alıyorum.

****
Ondokuz Mayıs Üniversitesi’ndeki eğitimim nedeniyle geçen yıl yoğun biçimde Samsun yollarındaydım. Seyahatlerimin çoğunu Ordu Birlik midibüsleriyle gerçekleştirmiştim, zorunlu olarak… Ünye’den Samsun’a gidişte başka alternatif yok. Geçtiğimiz yıl bu sütunlarda Samsun’a giderken yaşadığımız rezillikleri yazmıştık da, böyle bir sorunla ilk defa karşılaşıyoruz.
- Şimdi ne oldu? diye soruyorum, Ünye Birlik’teki arkadaşa…
Açıklamaya çalışıyor.
Aslında Büyükşehir Belediyeleri yasası gereği, çevreyolu olan şehirlerde şehirlerarası yolcu indirme bindirme işlemi otogarlardan olmak zorundaymış.
(İlk bakışta Otogar’a ve doğal olarak Büyükşehir Belediyesi’ne rant sağlama harekatı gibi görünüyor!)
- Şu işe bak, diyorum. Çfte kazık. Eylül sonunda Ordu Birlik hem Ünye Samsun arası yolcu taşıma ücretine zam yaptı; 18.00 TL.’en 20.00 TL’ye çıkardı, hem de Samsun dönüşü şehir içine girmeme kararı alıyor…
Ama yolcuyu şehir içine girerek alabiliyor!
Yolcuyu alırken sorun olmuyor da, dönüşte bırakırken mi sorun çıkıyor?

****
Bir başka rant iddiası da Ünye-Ordu arası yolcu taşımacılığı yapan Şirin Ünye Seyahatten geldi… Doğrudan Ünye Şoförler Odası Başkanı’nı hedef alan açıklamada, Şirin Ünye Seyahatin sözcüsü daha çok kendi sorunlarını ortaya koyuyor.
Ördek yavrusu gibi şehir girişine bırakılan Ünye yolcularına bir çözüm getirmiyor.
“Mağduriyetin giderilmesi için biz elimizi taşın altına koymaya hazırız” diyor ama çözümü Ünye Şoförler ve Otomobilciler Esnaf Odası’ndan bekliyor.
“İki tane servis araçları var. Bu yolcuları oradan alıp şehir merkezine dağıtılabilirler.” Diyor.
“Şoförler Odası bize sahip çıkmıyor!” diyerek, kendi mağduriyetlerini araya sokuyor.

****
Sonuç…
Ordu Birlik’in geçen yıl sözünü ettiğimiz sorunları katlanarak büyüyor.
Çözüme ilişkin somut bir çaba maalesef hiçbir merciden gelmedi.
Ordu’dan gelen araçlar dolu geçiyor, Ünye yolcusu ayakta yolculuk etmek zorunda bırakılıyor.
Ordu Birlikçiler kilometre bazında oldukça yüksek ücret alıyor. Fiyat karşılaştırmasını önceki yazılarımda belirtmiştim. Henüz bu güzergâhta zam yapan olmadığı halde Ordu Birlik taşıma ücretlerine zam yaptı...
Şimdi de Ünye yolcularını şehir dışında indiriyor.
Yeni dönemde Büyükşehir’in Ünyelilere attığı ilk kazık şimdilik bu mu?    



09.10.2019 Ünyekent

2 Ekim 2019 Çarşamba

Bir Başka Ünye Klasiği


Bir Başka Ünye Klasiği

İki haftadan bu yana “Ünye Klasiği” üzerine yazıyorum.
Aslında biz, Ünye Tarih Araştırma Grubu olarak yıllardır bu konuyu yazıyoruz.
Değerli çalışma arkadaşım Ahmet Kabayel’le birlikte, değerli dostlarımız İrfan Dağdelen, Osman Doğan ve Sabri Bacacı’nın yardımlarıyla yılardır Ünye’yi araştırıyoruz.
Bu çabamızda elbet de yalnız değiliz. Başta İrfan Işık hocamız olmak üzere, Yaşar Karaduman, Bilgin Hasdemir, Aynur Tan, Ufuk Mistepe, Mürselin Güney gibi (ismini burada anamadıklarım beni bağışlasın) pek çok değerli arkadaşımızın bu konuda payı var.
Ünye Klasiği derken, başta tarihi kalıntılarımız; Pontoslulardan Osmanlılara uzanan Ünye Kalesi, Tozkoparan, Balavuz ve Kadavat Kaya Mezarları, Kızılkaya olmak üzere, Asarkaya, Saray Cami, Çömlekçi Cami, Çömlek Fırınları, Yalı Kilisesi, Ahşap Camilerimiz, Anıt Ağaçlarımız, Çamlığımız, Plajlarımız, kıyı şeridimiz, Feneraltı, Fokfok ve yeni tescillenenlerle birlikte bugün sayısı 80’i bulan Eski Ünye Evleri başlıca klasiklerimiz arasında yer alıyor.
Ama ben bugün bir başka Ünye klasiğinden söz edeceğim.

İsmet Küçükoğlu ve TSM Etkinlikleri 

Geçtiğimiz hafta sonu Kızılay Ünye Şubesi’nin düzenlediği Türk Sanat Müziği Etkinliği’ne tanık olduk.
Kızılay ve “müzik”, ne alaka demeyin…
İşin başında Kızılay Ünye Şubesi Başkanı Sn. Küçükoğlu olunca, bal gibi oluyor… Çok da güzel oluyor.
Türk Kızılay’ının sadece kan bağışı ve afetzedelere barınma sağlayan bir kurum olmadığını gördük bu sayede…
Musiki, her faaliyete uyan bir katalizör, tasada ve sevinçte her zaman tamamlayıcı bir öğe.
Kızılay’ın başka şubelerinde bu tür bir etkinlik olmuş mu bilmiyoruz ama bizde, Başkan Küçükoğlu sayesinde oluyor.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Samsun Devlet Korosu’nun birlikteliğinde gerçekleşen etkinlikte, İsmet Küçükoğlu, Avukat Arif Çelik ve Samsun Devlet Klasik Türk Müziği sanatçısı Özge Altıntaş Özcan’ın solist olarak yer aldılar.
O gece bizlere nefis bir müzik ziyafeti verdiler.  
Özge Hanım, Ünye doğumlu bir sanatçımız.  Samsun Devlet Korosu’ndan yine Ünyeli hemşerimiz Kemal Yurt, Kızılay’ın Ünye Şubesi etkinliğinin gerçekleşmesine katkı sunan isimlerden. Organizasyonun önemli ismi Alparslan Öz ise, bu etkinliğin arkasındaki güç…     
İsmet ve Alparslan yıllardan bu yana arkadaşlar. Yolumuz onlarla ortaokuldayken kesişmişti. Elit Grubu dediğimiz jimnastik grubunda birlikteydik.
Sevgili İsmet’in başka bir özelliği daha vardı.
Elinde gitarı, parlak sarı saçları (ben böyle hatırlıyorum), 70’li yıllarda o dönem çok gözde olan rock yıldızlarını andırıyordu. Hepimizin idollüydü. Tıpkı Nirvana’nın solisti Kurt Cobain gibi, The Doors’un Jim Morrison’u gibi…
Sonra ata kültürü ağır bastı, Türk Sanat Musikisine yöneldi.
Ünye dışında mühendislik mesleğini sürdürdü ama iki aşkından da hiç kopmadı; biri Ünye idi diğeri musiki...
İstanbul’da TSM konserlerindeydi, duyuyorduk. Yaz akşamlarında ise Ünye’nin müzik etkinliklerinde...
Şimdi Kızılay’ın Ünye Şubesine başkanlık ediyor. O’nun başkanlığını tüm Ünyeliler, Kızılay camiası ve musikişinaslar çoktan fark etmiş olmalı.
Sevgili İsmet’i tebrik ediyor ve faaliyetlerinin devamını diliyoruz.

Ünye İskelesi veya “Köprü” onarımı


Ünyelilerin “köprü” dediği iskelenin onarımına başlandı ama daha işin başındayken şikâyetler yağıyor. Sökülen molozlar rastgele etrafa atılmaya başlanmış, hatta bir kısmı denize dökülüyormuş. Üstelik nasıl bir onarım yapılacağı da bilinmiyor. İskelenin ucuna kondurulan ucube (fener diyeceğim ama öyle bir işlevi olduğunu sanmıyorum), orada durmaya devam edecek mi?
Umarız bu defa “Köprü”  bilinçli bir onarımdan geçer. Köprü diyoruz, çünkü Ünyeliler için o da bir klasiktir.
Daha önce yazdık, “köprü” tarihi misyona sahip bir vakıadır.
Ünyelilerle dünyanın irtibatını sağlamıştır.  

Saat 22.00’den Sonra Alkollü İçki Satış Yasağı



Ünye’de bu yasak gereği birçok tekel bayisine yüksek para cezaları kesilmiş.
İlkinde 40.000 TL.’ye yakın bir cezayken, tekerrür edince 80.000 TL.’ye varan cezalar esilmekteymiş… Birçok bayi alkollü içki satışından vazgeçmiş durumda. Amaç üzüm yemek mi, bağcıyı dövmek mi, diyorlar!
Bu şekilde alkol kullanımının önüne geçeceklerini düşünüyorlar.
Gece yarısından sonra sahilde nara atan koliklere gelince…
Onlara bir çözüm gelecek mi, acaba?

Özel Araçta Sigara Yasağı

Ünye’de böyle bir ceza uygulamasına şimdilik tanık olmadık…
Ancak, haberlerde duyduklarımıza da inanamadık.
Doğru olsa gerek...
Bu nasıl yasak?
Aynı mevzu, uzun yol şoförleriyle de alakalı...
Adam tiryakiyse, tütünsüzlük başına vurur. Kaza bile yapabilir.
 “Bırakınız yapsınlar!” liberalizminden yana değiliz.
Ama yasakların da bir mantığı olmalı.
IV. Murat mertebesine ulaşmamalı!


Ünyekent, 02.10.2019


25 Eylül 2019 Çarşamba

Çamlık


Çamlık


Bir önceki yazımızda yarattığımız Ünye’den söz etmiştik, özellikle 70’li yıllarda hızla betonlaşan, bozulan bir Ünye idi anlatmak istediğimiz.
(Bkz. 18.09.2019, Ünyekent “Bir Ünye Klasiği”)
Oysa güzel şeyler de vardı bu kentin geçmişinde.
Bu kent “klasik” dediğimiz kadim kültürün izlerini taşımıştı bağrında.
Bunlardan biri işte…
“Çamlık” dediğimiz halka ait bir mesire yeri!

****
Birkaç yıl önce, Çamlık’ta neler döndüğünü yazmıştık dilimiz döndüğünce, kalemimiz yettiğince…
Dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı’nın talimatıyla imara açılan Ünye Çamlığı parsellenmiş, bölük pörçük edilmişti.
Her parçası” özel işletmelere” devredilmek üzere “rant kapısı”na dönüştürülmüştü.
Ünye halkı, asli sahibi olduğu yerin müşterisi durumuna getirilecekti.
“Çamlığı yedirtmeyeceğiz!” diyerek, belirtmiştik tepkimizi.
“Kâr” hane projesi, direkten döndü!
O günden sonra oraya tek çivi bile çakılmadı.
Mezbeleliğe dönüşen Çamlık’ta şimdi yeniden “bir çalışma” gündeme geldi.
Ve bugün Büyükşehir Belediyesi Ünyelilerden görüş istiyor.

****
Yerel basınımızda haber şu şekilde yer aldı:
”Ünye Belediye Başkanı Hüseyin Tavlı'nın girişimleriyle Büyükşehir Belediye Başkanı Hilmi Güler'in talimatı sonrası Çamlık'ta yapılması gereken çalışma masaya yatırıldı. Ünye Belediye Başkanı Hüseyin Tavlı'nın davetiyle gerçekleşen toplantıda, Çamlık'ta mevcut imar durumunun düzeltilmesinin önemine işaret edilerek, ağaçların bakımı ve doğal dokunun korunması kapsamında çalışma yapılmasının önemine dikkat çekildi.”
Toplantıya katılanların ortaya koyduğu ortak görüş, Büyükşehir Belediyesi yetkililerince göz önünde bulundurulacak…
Hatta Ünye Çamlığını biçimlendirecek proje, bu “ortak akıl” çerçevesinde vücut bulacak!
Deniyor…
Umarız öyle olur.

****
Bu anlamda “ortak akıl”ın ortaya koyduğu görüş, Ünyelileri temsil eden bir anlayış olarak önem kazanıyor.
Kısaca belirtelim:
1- Ünye Çamlığı, öncelikle Ünyelilerin uhdesinde olmalı, Ünye Belediyesi’ne devredilmelidir.
2- İmara açılan Ünye Çamlığı derhal eski statüsüne dönüştürülmeli ve “yeşil alan” ilan edilmelidir.
3- Eskisi gibi vatandaş hiçbir ücret ödemeden piknik yapabilmeli, yürüyüş, dinlenme ve benzeri ihtiyaçlarını bu alanda özgürce karşılayabilmelidir.
4- Çamlık kıyısı halk plajına dönüştürülmelidir.
5- Mezbeleliğe dönüşen Çamlığa usulüne uygun bir biçimde bakım yapılmalı, ağaçlar elden geçirilmeli ve çevre düzeni yeniden sağlanmalıdır.

****
Vatandaş Nasıl Bir Çamlık İstiyor?
Yerel basında yer alan bir kamuoyu yoklamasında cevaplardan biri şudur:
“Hiçbir şey yapılmasın, bina yıkıntıları temizlensin yeter!”
Evet, tepkisini çoklukla böyle belirtiyor vatandaş…
Korkmuş, çekinik…
Oylarıyla işbaşına getirdiği görevlilere güvenmiyor!

Oysa Çamlık vatandaşındır.
Oradan hiçbir karşılık ödemeden yararlanmak en doğal hakkıdır.

(Havuz falan deniyor ya, ne havuzu? Vazgeçin bu gereksiz sevdadan. Bakımsızlıktan ayakta zor duran çam ağaçlarına özen gösterin. Unutmayın “Kentimiz kültürümüzdür!” diyor, bir mimar duayenimiz… “Kültürümüz kimliğimizdir!” Şimdi hızla kimliksizleşiyoruz bu beton yığını arasında. Biraz nefes almak istiyoruz, birazcık nefes!)


Ünyekent, 25.09.2019


18 Eylül 2019 Çarşamba

Bir Ünye Klasiği


Bir Ünye Klasiği
                                  Yanan- yıkılan her eski Ünye evi, yok edilen tarihtir.

"Klasik, Latincede yüksek sınıftan soy eser demekmiş" diyor Nurullah Ataç, "Günlerin Getirdiği" adlı Güncesi'nde...
Klasik nedir diye sorulunca, işin içine kendi zevkimizi karıştırmadan verebileceğimiz bir tek cevap vardır:
Zamana dayanmış olan eserler!
Klasik eser, yüksek sınıftan soy bir eser olduğu için, yeni yetişenlere örnek olsun diye gösterilir. Amaç, söz konusu eserin bire bir örnek alınması değildir. Öyle olsaydı birbirine tıpa tıp benzeyen eserlerin ötesine gidilemezdi.
Amaç, klasiği bilmek ve onu aşmaya çalışma, yeni ve gelişkin bir düzeye ulaşmaktır.
(Bkz. Nurullah Ataç, Günlerin Getirdiği-Sözden Söze, Bütün Yapıtları, Yapı Kredi Yayınları, 8. Baskı, 2011, s. 53-54)

****
TDK'ye göre Klasik'in ilk anlamı: "Eski Yunan ve Roma Çağı dili ve sanatı ile ilgili olan"dır. İkinci anlamı: "XVII. Yüzyıl Fransız dili, sanatı ve yazarları ile ilgili olan"dır.
Gerçekten de "klasik" sözcüğü ilk kez Antik Çağ Yunan felsefesinin doruğu ve sonu kabul edilen ünlü düşünür Aristoteles'in  Poetika adlı eserinde geçer.
Eski Yunan'da "Klasik Dönem" MÖ. 480-330 yıllarını kapsar.
Aristoteles'in yaşadığı dönem (MÖ.384-322), Klasik Dönem'in bittiği ve Helenistik Dönem'in başladığı bir aşamaya tekabül eder. Helenistik Dönem, Aristoteles'in öğrencisi Büyük İskender'de ifadesini bulur. Sadece eski Yunan'ın değil, Roma İmparatorluğunun da Önasya ve Anadolu'daki sanat anlayışını temsil eder.
XV. Yüzyıl'da İtalya'da ortaya çıkan Rönesans, bu sanat anlayışının "yeniden doğuşu"dur.  
XVII. Yüzyıl Fransa'sında yeniden tanımlanan "klasik" sözcüğü, işte bu anlayışın yeniden ortaya çıkışıdır. Sadece Fransa'yla sınırlı değildir. O dönemde ilk klasik yapıtlardan biri kabul edilen Homeros'un İlyada ve Odysseia adlı destanları, bugün de önemli bir "klasik" eser sayılır.

****
Büyük İskender'in MÖ. 323'de ölümüne kadar Ünye'nin de içinde bulunduğu Samsun, Tokat civarı bağımsız durumda idi. Arkeolog Sümer Atasoy'un "Antik Çağ'da Amisos" adlı eserinde (İstanbul 1994, Doktora Tezi), MÖ. 750-550 tarihinde Büyük Kolonizasyon döneminde kurulan bu kentler, zaman zaman Pers hakimiyetine girse de çoğunlukla otonom yapıdadır. Pers Kralı III. Darius'la savaşmak ve çabuk sonuç almak  isteyen İskender, Doğu Seferi sırasında Karadeniz kıyısına çıkmamıştır. Her ne kadar mitolojik öykülerde İskender'le Amazon Kraliçesi Thalestris'in Karadeniz'de buluşmalarından söz edilse de   bazı kaynaklarda bu durum reddedilmektedir.
(Büyük İskender tarihçilerinden bazıları Amazon Kraliçesi Thalestris'in kendisini ziyaret edip ondan bir çocuk sahibi olduğunu yazmıştır. Ancak Büyük İskender'in diğer tarihçilerinden birkaçı ve en güvenilir ikincil kaynağı Plutarch iddiayı yalanlar. Plutarch yazılarında İskender'in ikincil deniz komutanı Onesicritus'un Büyük İskender biyografisinden Amazon pasajını İskender ile birlikte keşif gezisine katılmış olan Trakyalı kral Lysimachus'a okuduğu bir andan bahseder: Kral ona gülümsedi ve dedi ki "Peki ben neredeydim o zaman?")

****
İskender'in ölümünün ardından Babil'de yapılan toplantıda, İskender'in arşivcisi Eumenes'e Paphlagonia ve Trapezos'a kadar olan Kapadokya verilmiştir. Ancak Diadoklar (İskender'in halefleri) kendi arasında paylaşım savaşına girdiğinden, Kuzey'in satrapı Eumenes ve imparatorluk naibi Perdikkas Karadeniz'de hakimiyet kuramadılar. Bu tarihten sonra Ünye ve çevresinde 200 yıl Pontos krallığı egemen oldu. Pontos kültürü, Klasik Yunan felsefesiyle Pers kültürünün bir sentezidir.
Pontos Kralı VI. Mithridates'in Romalı komutan Pompeius'a yenilmesiyle tüm Karadeniz Roma hakimiyetine girer (MÖ. 67). Rum diye bilinen Roma tebaası ve onların kültür birikimi, 1923-24 Mübadelesine kadar sürer.
Çocukluğumuzun Ünyesi, daha çok o dönemin izlerini taşır. Henüz ayakta olan yüzlerce eski Ünye evi, "klasik" diye bildiğimiz o kültürün ürünüdür.
Bugün kendi ellerimizle yarattığımız bir felaketin eşiğindeyiz.
Özellikle 70'li yıllarda başlayan betonlaşma, klasik yapıların birer birer yok edilmesini getirdi. 
Şimdi elimizde sınırlı sayıda kültürel miras kaldı.
Onu da bilinçsiz bir restorasyonla yok etmeyelim.       


18.09.2019, Ünyekent


11 Eylül 2019 Çarşamba

Perge'nin Antik Sütunları


Perge'nin Antik Sütunları


Perge Antik Kenti, Anadolu'nun en düzenli Roma kentlerinden biri olarak bilinir. Antalya'nın Aksu Mahallesindeki bu görkemli kenti gezerken gördüğümüz yüzlerce sütun, kentten kalanların yalnızca bir bölümü. 1946'da Arif Müfid Mansel tarafından başlatılan kazılarda açığa çıkarılan sütunlar, kenti çaprazlama kuşatan iki büyük cadde boyunca sıralanıyor. Kim bilir bu sütunların ardında bir zamanlar hangi büyük yapılar yer alıyordu. Agorası, stoası, anıtsal çeşmeleri, hamamları ve amfitiyatrosuyla Perge Antik Kenti, Pamphylia Bölgesi hakkında bize önemli tarihi detaylar sunuyor.
Antalya'da Temmuz sıcağına rağmen ayrıntılı bir gezi gerçekleştiriyoruz.   
Sütunların dibindeki plaketler dikkatimizi çekiyor...
Neredeyse her sütunun altında bir plaket var. Plaketin sol tarafında "Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı" yazıyor. Sağ yanında sütunun onarılmasına katkı sağlayanların adı yer alıyor. Dolayısıyla antik kentin ayağa kaldırılmasına katkı sağlayan yüzlerce ismin varlığına tanık oluyoruz.

Ülkemde Bazen Güzel Şeyler de Oluyor!

 Plaketlerde tanıdık bir isim var mı diye bakıyoruz. Bir tanesinde "Onarım Nevhiz Pak'ın katkılarıyla gerçekleştirilmiştir." yazıyor.  "Pak", eşimin kızlık soyadı...
Araştırmaya değer diye düşünüyorum.
Eşimle uzak yakın bir ilişkini bulamıyorum. Aslen eczacı olan Nevhiz Hanım'ın Mustafa Nevzat İlaç A.Ş'nin sahibi olduğunu öğreniyorum.
Şirketin kurucusu Mustafa Nevzat Bey, yaşı ilerleyince işlerini kızı Nevhiz Hanım'a devrediyor. Mustafa Nevzat Bey 1968'de ölünce, şirket tümüyle Nevhiz hanımın kontrolüne geçiyor.
Nevhiz Hanım'ın "Pak" soyadını bir hekimle evlenmesinden dolayı almış, eşi Dr. Engin Pak... Engin Bey bu evlilikten sonra sanayiciliğe adım atmış. Eşi Nevhiz Hanım'ın da desteğiyle ünlü ekmek mayası olan Pak Maya'yı kurmuşlar. İzmit fabrikasında başlattıkları üretim genişlemiş, başka tesisleri de beraberinde getirmiş. Romanya'daki tesis dahil toplam dört fabrikada ürettikleri ekmek mayasıyla dünyanın en büyük üreticilerinden biri olmuşlar.

Nereden Nereye...

Yeniden Nevhiz Pak'ın başında bulunduğu Mustafa Nevzat İlaç A.Ş'ne dönelim...
Bu ünlü ilaç şirketinin kurucusu Mustafa Nevzat'tan, yani Nevhiz Pak'ın babasından söz edeceğim.
Mustafa Nevzat Bey 1879 da Selanik'te doğmuş.
Tıbbiyeyi Şahane'den kimyager eczacı olarak mezun olmuş. İlk görev yeri memleketi olan Selanik'tir. Selanik Askeri Hastanesinde eczacı olarak çalıştıktan sonra, 1909'daki ünlü harekat ordusuyla beraber İstanbul'a gelmiş. Önce askeri hastanelerde çalışmış, sonra tekrar akademik kariyerine devam etmiş. İstanbul Üniversitesi'ndeki görevi 1933 Üniversite Reformu'na kadar sürmüş. O yıl yapılan anlaşmayla Almanya'dan Türkiye'ye akın eden Yahudi meslektaşlarına kürsüsünü bırakmış ve ticarete atılmış. Türkiye'de yerli ilaç sektörünün öncüleri arasında yer almış.
İlk enjekte ampulü piyasaya süren Mustafa Nevzat Bey'dir. Toz insilünden enjekte ampul yapmış, şeker hastalarının halen kullandığı insilün iğnesinin Türkiye'deki mucididir.
Eczacılığımıza yaptığı öncülük, ilaç ticaretine de yansımıştır. Birçok ilacın ruhsatı Mustafa Nevzat İlaç'a aittir.
Pisak soyadını alan Mustafa Nevzat'ın iki çocuğu olur. Biri Nevhiz Hanım diğeri Mehmet Pisak.
Oğlu Mehmet işten güçten uzak bir insandır. Babasının işlerini babası gibi eczacılık mesleğine yönelen kızı Nevhiz Hanım üstlenir.

Mustafa Nevzat İlaç A.Ş'nin Sonu...

Selanik'te başlayan Mustafa Nevzat Bey'in eczacılık öyküsü, ne yazık ki 2012 yılında 700 milyon dolara yapılan satışla son bulmuştur. Ülkemizin en önemli yerli ilaç firması olan Mustafa Nevzat İlaç A.Ş, birkaç yıl önce Amerikalı ilaç devi Amgen'e satılmıştır.
Öte yandan Mustafa Nevzat'ın Selanikli olması, Sabetaycı tezlerine maruz kalmıştır.  
"Beyaz Türk" yahut "Beyaz Müslüman" tanımlamasıyla incelemeye alınan Nevhiz Hanım'ın İlaç Sanayi başka bir yazının konusu...
Perge Antik Kentinde başlayan o güzel yolculuğumuz, yerli ilaç sektörünün trajik konumuyla son buluyor. Şimdilik bu kadar olsun...
Esenlik dileklerimle.

(Nevhiz Hanım ve babası Mustafa Nevzat Bey'le ilgili bilgiler, Gürkan Hacır'ın  29 Nisan 2012 tarihli Akşam Gazetesi'ndeki yazısına dayanmaktadır.) 
  

11.09.2019, Ünyekent
http://www.unyekent.com/yazi/1177-pergenin-antik-sutunlari.html                            



 

4 Eylül 2019 Çarşamba

EYLÜL


EYLÜL

Nihayet aylardan Eylül'ü de gördük. Yaz bitti. "Bu yıl yazdan bi şey anlamadık!" diyenler, yağmurdan selden şikayet edenler çoğunlukta...
Ve Eylül'ü gördük.
"Eylül" denince aklıma Mehmet Rauf''un malum eseri geldi.
Edebiyatımızın ilk "psikolojik" romanı...
Mart 1900'de İstanbul-Boğaziçi'nde tamamlamış Mehmet Rauf  "ilk eserim" dediği bu romanı... 
"Son Üstadım" dediği Halid Ziya'ya (Uşaklıgil) atfetmiş.
(Eserin girişinde "Halid Ziya'ya… İlk eserim son üstadıma …" yazısı yer alıyor.)

****
Romantik duyguları, hayalleri ve yasak aşkları işleyen Eylül romanı sade bir dille yazılmış. Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilen roman, Türk Edebiyatı'nın ilk başarılı "ruh çözümlemesi" romanı olma özelliğini taşıyor.
(Romanda: "Eylül, esef ve özlem ayıdır. İnsan yazın artık geçtiğini anlayıp üzülür, özlem çeker." deniyor ama ayrılık bir köşk yangınıyla geliyor. Her ikisi de evli olan Suad Hanım ve Necib Bey'in yasak aşkları romanın sonunda ölümle bitiyor.)
Belki bu nedenle Eylül denince aklımıza aşk-hüzün, ayrılık ve ölüm geliyor.  

****
"En sevdiğim mevsime geldik.
Yapraklar sararacak.
Sonbahar, hüzündür;
Hüzün ise, ben demektir." diyor, Özdemir Asaf...

"Yalnızın Durumları"nda ise:

"Sen her şeyi süpürebilirsin;
Sonbaharı süpüremezsin." der. 

****
Bir başka şair Cemal Süreya...
                                                                                                     
“Dedim ya…
Eylül'dü.      
Savruluşu bundandı kimsesizliğimin…” diyor, "Eylül'dü isimli şiirinde...                     
Bir başka yerde Cemal Süreya:

"Bir gün aklına gelecek olursam, bana şiir ısmarla.
Eylül’ü konuşalım." demektedir.

****
Eylül'e tabi şairlerden biri de Ahmet Telli'dir. "Ayrılık Ayracı" adlı şiirinin bir yerinde:.                                         
"Ve ben bütün yapraklarımı döküyorken şimdi
Eylül diyorsun, tam da orda başlıyor ayrılık" diyor.

****
Ahmet Telli, daha akılcıdır Eylül şiiri faslında:

"İnsana şiir yakışır,
Yeryüzüne yağmur,
Gökyüzüne mavi." der.

****
Turgut Uyar ise umarsızdır Eylül konusunda:

"Eylül toparlandı gitti işte,
Ekim falan da gider bu gidişle." deyişi bundandır.

****
Eylül'ü sevmek için bir çok nedenimiz var aslında. Bağ bozumu, üzüm toplayan eller ve incir yiyenleriyle birlikte gelir Eylül... Bolluk ayıdır bir yanıyla.
Yine de hüzünlenmek için en uygun aydır Eylül...
Sararıp düşen yapraklar, doğanın ölümü...
Ölüm tanrısı Hades'in güzel Persephone'u kaçırarak yeraltı  dünyasına hapsettiği aydır. (Bkz. Yunan Mitolojisinde mevsim döngüsü.*)
Sonuç olarak hepimizin içinde engellenemez bir sonbahar vardır. Bu yüzdendir Eylül'e düşkünlüğümüz. 

                                                                                            
(*)Yunan mitolojine göre yeraltı tanrısı Hades, bir gün yeryüzüne çıkar ve Demeter ile Zeus’un kızları Persephone’yi kaçırarak yeraltı ülkesine götürür. Kızını kaybeden tanrıça, tanrılara ve insanlara küserek yeryüzünden bereketini çeker. Çiçekler açmaz, toprak ekin vermez... Bunun üzerine Zeus, Hades’ten Persephone'yi geri vermesini ister; ancak Hades eşi olarak seçtiği Persephone’yi temelli geri vermeyecektir. Aralarında yaptıkları anlaşmaya göre Persephone yılın yalnızca üçte ikisini yeryüzünde annesinin yanında, kalan üçte birini ise yeraltında Hades’in ölüler ülkesinde geçirecektir. Persephone’nin yeryüzüne çıktığı dönem bahar ve yaz aylarını, ölüler ülkesine döndüğü dönem ise kış mevsimini simgeler. (Kaynak: Aktüel Arkeoloji; Yunan Mitolojisinde Mevsim Döngüsü)

04.09.2019, Ünyekent

 Tekkiraz Dizdar yolu, Ünye'de sonbahar.

Hades ve Persephone
Heykeltıraş: Gian Lorenzo Bernini-
Galleria Borghese-İtalya