12 Nisan 2023 Çarşamba

Türkiye’de Buğday Üretimi

 


Türkiye’de Buğday Üretimi

 

50 yıl önceydi…

Rahmetli eniştem (teyzemin eşi) söylemişti:

“İğneden ipliğe her şeye zam yapın ama ekmeğe zam yapmayın!” demişti dönemin iktidar sahiplerine…

Yapılan her zammı makul ve mantıklı karşılardı.

Dünya piyasası, iktisadi bunalımlar ve sair…

Zamların zorunlu olduğunu anlamaya çalışır, sohbetlerde usulünce anlatırdı.

Ancak ekmek farklıydı.

Her şeyin fiyatı artsa da ekmek fiyatları belli bir seviyede kalmalıydı.

Fakir fukara, herkesin temel beslenme kaynağıydı ekmek.

Bu noktada, ayarı kaçırmamak gerekirdi.

Ekmeğe zam yapılırken yöneticiler bir kez daha düşünmeliydi! [1]  

2000’li yılların ilk çeyreğinde, yöneticilerimiz ekmeğe zam yaparken bu hassas noktayı düşünüyorlar mı?

 

Ekmek Aslanın Ağzında!

 

TMO 2013 yılında ekmeklik buğdayın fiyatı 720 TL/ton olarak açıklanmıştı.

Buna göre, 2002–2013 yıllarını kapsayan dönemde ekmeklik buğdayın fiyatı % 210 düzeyinde artmış…

11 yıllık döneme denk gelen bu artış, bugün misliyle aşılmış gibi görünüyor.

2023 yılına gelindiğinde bir yılda ekmek fiyatları % 100 arttı.

Bu artış, elbet te ülkemizde uygulanan neoliberal ekonomi politikalarının sonucuydu.

Üstelik devlet ekmeği sübvanse ediyor.

TMO 2021’de 385 dolara aldığı buğdayı değirmencilere 155 dolardan verdi. Aradaki 230 dolarlık farkı görev zararı olarak bütçesine yazdı.

Serbest piyasada 50 KG bir çuval ekmeklik un 335-350 TL arası, TMO unu ise 200-210 TL’den satılıyordu.[2]

TMO’nun 2022’nin ilk aylarında zararı 400 milyon doları aşmış, yıl ortasında 700 milyon doları bulmuştu.

Epeydir ekmeğe zam yapılmıyor, gramajı düşürülüyordu(!)

Bu defa gramajı iyice düşürüldü ve ekmek 5 TL’ye çıkarıldı.

“İkilik” ekmek diye satıldığı için, Ünye’de ekmeğin tanesini 10 TL‘den alıp yiyoruz.

Beş kişilik bir ailenin günlük ekmek tüketimi 5 ekmek civarında.

Ayda 1.500 TL sadece ekmek giderleri tutuyor.

Halk Ekmek kuyrukları boşuna değil…

Bu duruma nasıl gelindi?

Son 30 yılda tarım alanları %20 daraldı.

Daralan tarım arazileri içinde buğday en öndeydi…

16 yıl öncesine göre buğday ekilen alanlar % 25 azaldı.

Oysa buğday bu topraklarda doğmuştu.

Buğdayın anavatanı Anadolu’ydu…

Tüm dünyaya buğday bu topraklardan dağılmıştı.

Ve dünyanın önde gelen buğday üreticisiydik...

Ama bugün…

Ukrayna’dan, Rusya’dan buğday getirtiyoruz.






 

Nereden Nereye?

 

 Türkiye yüzölçümünün %30’u (23,8 milyon hektar) tarım yapılabilir özelliktedir. Bu alanın yaklaşık her yıl 5 milyon hektarı nadasa bırakılmakta, 18,8 milyon hektarı ise ekilmektedir. Ekilen alanın yaklaşık yarısında (9,6 milyon hektar) buğday tarımı yapılmaktadır.

Tarım alanlarının nadas alanları hariç %65,5’i (15,6 milyon hektar) tarla bitkilerine ayrılmıştır. Bu alanın da yaklaşık %74’ünde (11,5 milyon hektar) hububat ekilmektedir. Hububat ekim alanı içerisinde %67,2’lik pay ile ilk sırada buğday, %23,7’lik payla ikinci sırada arpa ve %5,7’lik payla mısır üçüncü sırada yer almaktadır. Bu ürünleri sırasıyla çavdar, çeltik, yulaf ve tritikale (laboratuvar ortamında yetiştirilen buğday ve çavdar melezi) izlemektedir.[3]

Hal böyleyken…

Türkiye’de son 20 yılda tarım alanları %20, buğday ekilen alanlar % 25 azaldı. Topraklarımızın azalmasına rağmen Tarım Bakanlığı’nın geliştirdiği tohumlar, tarım teknikleri ve eğitim çalışmaları nedeniyle üretimde verimlilik arttırıldı ama yetmedi.






 

Buğdayın Yarısı Dışarıdan Geliyor

 

Türkiye son yıllarda (özellikle 2020 ve sonrası), kullandığı buğdayın yaklaşık yarısını yurt dışından ithal ediyor.

Neden?

1- Buğday üretimi diğer tarım sektörlerinde olduğu gibi yeterli devlet desteği alamıyor.

2- Tarım girdileri hızla yükseliyor. Toprak kirası, akaryakıt ve gübre fiyatları, tarım makinaları ve diğer donanımların fiyatı artıyor.

3- Buğday tarımı kârlı bir alan olmaktan çıkınca, işgücü arzı da azalıyor. İşgücü maliyeti diğer ekipmanlar gibi yüksek kalıyor.

4- Tarım alanlarının daralması.

5- Un ve unlu mamullerin dışsatımda (ihracat) kullanılması.[4]

 

Aslında buğday üretiminin yetersizliğiyle ilgili ileri sürdüğümüz bu nedenler, aşağı yukarı diğer tarımsal ürünler için de geçerlidir.  

 

Sonuç

 

Arkeolojik verilere göre günümüzden 12.000 yıl önce beslenmemizin temelini oluşturan ürünlerin yaban ataları ilk olarak Anadolu topraklarında yetişmişti. Buğday, arpa, mercimek, bezelye, nohut...

Ancak Anadolu’nun bu ekolojik ve tarihsel zenginliğine rağmen, Türkiye son yıllarda buğday ithal eden bir ülke konumuna geldi. Oysa Türkiye, tarih boyunca tüm dünyanın etkilendiği savaş dönemleri dışında buğday ithal etmedi.  Neden bu konuma geldik?

Sadece buğday değil, birçok üründe dışa bağımlı bir hale gelme ihtimalimiz var.

Şu anda buğday, mercimek, mısır, fasulye, arpa, pirinç, soya ürünlerinde maalesef dışa bağımlıyız. Hayvan yiyeceği olan samanı yurt dışından alma durumundayız.

Oktay Akbal’ın dediği gibi “Önce Ekmekler Bozuldu!”

Zam furyasından ekmeği istisna tutamıyorsak; kaçınılmaz sonun başlangıcındayız, demektir. 

 

 


12.04.2023, Ünyekent

 



[1] Rahmetle anıyorum kendilerini, bilgili-aydın insanlardı. Bugün çevremize bakıp, bu tür insanları ne kadar özlediğimi fark ediyorum. Eniştem Mazhar Yılmaz, Dayılarım; Yaşar Tokaç, Sami Senayi Tokaç, akrabalarım; Fuat Yönden, Mahmut Şimşek, amcam Hayrettin Varilci ve ismini buraya yazmadığım tüm o güzel insanların özlemiyle…

[2] Haber Türk, 21.12.2021

[3] Buğday Dosyası, TMMOB Ziraat Müh. Odası, 2014

[4] Türkiye dünyanın en önde gelen un ve unlu mamuller dışsatımcısı (ihracatçı) olarak biliniyor. Ekmek tüketimi yüksek bir ülke olmamız yanında, un ve mamuller dışsatımının bu denli yüksek olması, buğday üretimini yetersiz kılan nedenlerin başında gösteriliyor.  


5 Nisan 2023 Çarşamba

Buğdayın Öyküsü


 

 Buğdayın Öyküsü


Buğday, insanlar tarafından evcilleştirilen ilk gıda maddelerinden biridir. Diğerleri arpa, çavdar ve mercimektir. Buğdayın evcilleştirildiği topraklar Anadolu’dadır. Yani buğdayın ana vatanı Anadolu’dur.

Başta buğday, arpa gibi tahıllar ile mercimekgillerin tarımı Güneydoğu Anadolu’da, özellikle Karacadağ çevresinde başladı. Bu bir rastlantı değil; Karacadağ’da yeni oluşan doğal çevre ortamının avcılıkla geçinen kalabalık insan topluluklarının bir yerden diğerine göç etmeden rahatlıkla geçinebileceği bir ortamı sağlamış olmasıdır.[1]

Güneydoğu Anadolu Bölgesi yabani tahılların ataları bakımından dünyanın en zengin alanlarındandır. Şanlıurfa ve Diyarbakır arasında bazalt ve sönmüş bir volkanik dağ olan Karacadağ’da görülen en eski tahıl, einkorn buğday çeşididir. Son dönem arkeolojik kazılarından anlaşıldığı kadarıyla Buğdayla ilgili ilk tarımsal faaliyet Urfa Karacadağ civarında başlamıştır. Halen buğdayın yabani çeşitleri Karacadağ civarı başta olmak üzere Anadolu'nun bazı bölgelerinde, Suriye ve Filistin’de (Güney Levant) yetişmektedir.


Buğday Nedir?

Buğday (Triticum), buğdaygiller (Poaceae) ailesinden bütün dünyada besin maddesi olarak kullanılan tek yıllık otsu bitkidir. Karasal iklimi tercih eder. Mısır ile birlikte dünya çapında ikinci en fazla ekimi yapılan tahıldır.

 Türkiye'de yetiştirilen buğdaylar tür ve çeşit olarak çok farklıdır. Bir zamanlar "durum" buğdayı daha fazla yetiştirildiği halde son 50 yılda ekmeklik buğday üretimi artış göstermiştir.

                    

Buğdaylar botanik yapıya göre 3 grup altında sınıflandırılır.

A - Ekmeklik Buğdaylar (Triticum Durum):

Ülkemizde yetişen ekmeklik buğday çeşitleri genellikle beyaz-sarı renkli, küçük taneli, yazlık-kışlık ekilen ve nişasta miktarı fazla buğdaylardır.

Aynı çeşitten olan fakat tane rengi kırmızı olan ve kışlık ekilen kızılca, daha küçük taneli olup yazlık ekilenler ve sünter adı verilen buğdaylar da bulunmaktadır.

B - Makarnalık Buğdaylar (Triticum Aestivum):

Memleketimizin makarnalık buğday çeşitleri Trakya, Orta Anadolu ve Güney Anadolu Bölgesi’nde, yetişmelerine göre isim almakta ve gruplaşmaktadırlar. Taneleri daha büyük ve renkleri de koyu sarı, kehribardır.

C - Topbaş veya Bisküvilik Buğday (Triticum Compactum):

Besin maddesi yönünden topbaş buğday çeşitleri fakir topraklarda, ekmeklik çeşitler orta zenginlikteki topraklarda ve makarnalık çeşitler ise zengin toprak şartlarında daha iyi yetişmektedir. Örnek olarak buğday yetiştiriciliği yapılan bir bölgede sırt yerlere topbaş çeşitleri, yamaç yerlere ekmeklik çeşitleri ve taban yerlere ise makarnalık çeşitleri ekmek uygundur.[2]

Türkiye’deki buğdayın yaklaşık 1/3’ü makarnalık buğday; kalanı çoğunlukla ekmeklik buğday; az bir kısmı topbaş buğdaylardır.

Buğday piyasasında buğdaylar diğer karakterlerine göre sınıflandırılır:

Tane sertliğine göre; Sert Buğdaylar, Yumuşak Buğdaylar. 

Tane rengine göre; Kırmızı Buğday, Beyaz Buğday.

Ekilişlerine göre; Yazlık Buğday. Kışlık Buğday gibi.



Buğdayın Evrimi (Evcilleştirme-Islah)

Tarım, binlerce yıl önceki başlangıcından bu yana evrimsel değişimin potası oldu ve bu değişim, bireysel genden tüm topluluklara kadar uzanan biyolojik organizasyonun her seviyesindeki tarımsal çabalara nüfuz etti.

Agro-ekosistemler, bu nedenle, antropojenik etkilerin türler ve topluluklar içindeki ve arasındaki biyotik etkileşimlerin ana belirleyicisi oldu ve evrim ilkelerinin uygulanması için merkezi bir rol üstlendi.

Agro-ekosistemler çiftliklerimizdeki ve bahçelerimizdeki gıda üretim sistemlerini destekleyen ekosistemlerdir. Adından da anlaşılacağı gibi, bir agro-ekosistemin özünde tarımın insan faaliyeti yatar.

Antropojenik etki ise insan kökenli eylemler için kullanılan bir terimdir; doğada insanoğlunun neden olduğu etkileri tanımlamak için kullanılmaktadır.

Tarım geliştikçe, tarla ve padok ortamı, bitki ve hayvanların evrimleştiği kendi doğal ortamlardan giderek farklılaştı. Bitkilerin besin değerleri genel olarak artarken, bitki yoğunluğu ve genetik çeşitlilikte durum değişti ve rekabetteki denge bazı türlerin azalması ile sonuçlanırken bazı türlerde çaprazlama yöntemiyle yeni ürünler elde edildi.

Canlı Bileşen biyotik faktörler veya biyotik bileşenler, başka bir organizmayı etkileyen veya ekosistemi şekillendiren herhangi bir canlı faktör olarak tanımlanabilir. Bu, hem ekosistemlerindeki diğer organizmaları tüketen hayvanları hem de tüketilen organizmaları içerir.






Buğdayın Orijini

Son Buzul Çağı’nın ardından Bereketli Hilal’in içinde yer aldığı Yakın Doğu ve Doğu Akdeniz’i kapsayan bölgede sıcak ve nemli bir iklim hüküm sürmeye başladı. Bölge iklimi yaklaşık 15.000 yıl önce değişime uğradı. 11.500 yıl önce de değişimini tamamladı. Kışları soğuk ve yazları kurak olan, yağışın ve sıcaklığın hem yıldan yıla ve hem de mevsimler arasında büyük değişimler gösterdiği bir karakter kazandı.[3]

Geçiş dönemi ve sonrasında ortaya çıkan bu olumsuz iklim şartlarına uyum sağlayan mekanizmalara sahip, tek yıllık, kendine döllenen, dormant tohumlu bitkiler doğada çoğalmaya, diğerlerinin yerini almaya başladılar.[4]

Bunların en başında yer alan buğday ve yabani ataları; genellikle kırılgan başaklı, cılız ve iğne şeklinde kavuzlu daneli, zayıf saplı ve düşük tohum verimliydiler. Danelerinin kavuzdan ayrılması oldukça zordu.

İnsanlar tarihin bu diliminde avcı ve toplayıcı (yabani tahıl, baklagil, meyve ve yumrulu bitkileri doğadan toplayan) olarak hayatlarını idame ettirmekteydiler. Araştırıcıların ortak kanaatine göre; günümüzden 11.500-11.000 yıl öncesi dönemde Bereketli Hilal’in bir yöresinde, muhtemelen Şanlıurfa’nın Siverek ilçesi sınırlarında bulunan Karacadağ’da yaşayan bir grup insan ilk kez yabani buğdayı yetiştirmeye başladı.[5]

Arkeobotanik araştırmalar, yabani emmer buğdayının   Levant bölgesinin birçok noktasında ekildiğini ve dünyanın diğer bölgelerine Anadolu üzerinden dağıldığını gösteriyor. Bunun nedenleri arasında,  Türkiye'nin güneydoğusundaki emmer buğdayının geç olgunlaşması gösterilmektedir. Güney Levant’ın daha sert, sıcağa ve kuraklığa dayanıklı erken olgunlaşan çeşitlerine göre Anadolu iklimi daha uygundur ve Avrupa ve Asya kıtasına buğday bu topraklardan taşınmıştır. Diğer bir sebep ise, Güney Levant'tan gelen yabani emmerlerin çoğunun  kalın kavislere  (tohumları çevreleyen yaprak benzeri yapılara) sahip olmasıdır, yani bu bölgeden dışarı dağılma şansı pek olmayabilir. Evcilleştirilmiş emmer'in yayılması son derece karmaşıktır ve basit bir süreci temsil etmeyebilir.[6]   

Bölgede yapılan son dönem kazıları ve diğer bilimsel çalışmalar yukarıdaki varsayımı desteklemekte ve aynı zamanda ticari buğdayların ataları sayılan Urartu buğdayı (Triticum Urartu), Ak buğdayanası (Aegilops speltoides) ve Tespih buğdayı (Triticum tauschii)’nın[7] orijinlerinin Güney Doğu Anadolu Bölgemiz ve civarları olduğunu göstermektedir. O dönemde genel olarak erkekler avcılık, kadınlar ise toplayıcılık yaptıklarından, büyük ihtimalle buğday tohumunu ilk defa eken kadınlar olmuştur.

Ortak kanaate göre ilk yetiştirilen buğday kavuzlu ve kültür formlarına göre daha küçük daneli olan Yabani Siyez’dir. Bunu sırasıyla buğday türlerinden Yabani Gernik ve Spelta’nın yetiştirilmeleri izledi.[8]

Günümüzden 10.300-7.500 yıl önceki dönemde doğal seleksiyon ve melezlenmelerle ortaya çıkan tiplerden insan eliyle yapılan seçimler sonucu, daha iri tohumlu ve kavuzlu buğdaylar, sonraları da çıplak daneli kültür formları yetiştirilmeye başlandı. Arkeolojik kazılarla elde edilen bilimsel bulgulara göre buğday ve yabani atalarının yetiştiriciliği, başta Anadolu coğrafyamız olmak üzere kısa sürede yaygınlaştı.

Islah yoluyla evcilleştirilen buğdayın Anadolu’dan diğer coğrafi bölgelere taşınması, tarımsal üretimin başat öğesi durumuna gelmiş ve tüm dünyaya yayılmıştır. Ülkemiz buğday ve yabani akrabaları gen kaynakları bakımından zengindir. Bu nedenle de yerli ve yabancı araştırıcıların cazibe merkezi durumundadır.



Buğday türlerinin incelenmesi, bitkinin orijini ve melezlerinin ülkemizdeki varlığıyla çözümlenebilmektedir. Örneğin Urartu buğdayı, muhtemelen Ak Buğdayanası’nın ya da başka bir yabani formun doğada melezlenmesinden Yabani Gernik oluşmuştur. (Bkz. Resim: Yabani Gernik’in oluşumu.)

Hekzaploid genomlu ekmeklik buğdayların evrimleşmesinde ise; Gernik’in, Tespih Buğdayı ile doğada melezlenmesi ve bir seri mutasyon sonucu, ekmeklik buğdayların atası Spelta türemiştir. Takip eden yıllar içinde doğal melezlemeler, genetik mutasyonlar ve çiftçilerin seçimleri sonucu günümüzdeki ekmeklik buğday tipleri oluşmuştur.


Yararlanılan Kaynaklar:

"Tohum" Belgeseli, EU in Türkiye; 

https://www.youtube.com/watch?v=MEnF3KbCzYI&t=4850s

Prof. Dr. Mehmet Özdoğan, Tarım nerede, neden, nasıl başladı? Arkeo Duvar, 2022

Prof. Dr. İsmail Sezer, Buğdayın kökeni ve yetiştiriciliği, OMÜ Ziraat Fak.

Moshe Feldman, The Genome to Wide Hybridizationin, 2001

Aaron J Mackey, Genome Biology, 2005

Prof. Dr. HAKAN ÖZKAN, Triticum dicoccoides: An important genetic resource… 2004

Emma J. Devereux, Evolution of Crop Farming IV: Wheat, 2021.


05.04.2023, Ünyekent

 Final: Türkiye’de Buğday Üretimi


[1] Prof. Dr. Mehmet Özdoğan, Tarım nerede, neden, nasıl başladı? Arkeo Duvar, Sayı 10, Eylül-Ekim 2022

[2] Prof. Dr. İsmail Sezer, Buğdayın kökeni ve yetiştiriciliği, OMÜ Ziraat Fak.

[3] Feldman, 2001; MacKey, 2005

[4] Takebayashi and Morrell, 2001; MacKey, 2005

[5] Harlan, 1981; Heun et al., 1997

[6] Özkan, 2009, Peleg 2011, Fuller, 2012; Aktaran EJ. Devereux (2021), Ekin Tarımının Evrimi IV: Buğday

[7] Bkz. Resim: Buğdayın yabani atalarının başak şekilleri.

[8] Abdel-Aal et al, 1998

29 Mart 2023 Çarşamba

Uzak Geçmişe Dair


Uzak Geçmişe Dair

 

Yaklaşık iki ay önce, 18 Ocak’ta “Gıda Arkeolojisi”ni yayınladık.

Ardından, 25 Ocak’ta “Anadolu Neolitiği”ni…

08 Şubat’ta “Anadolu’da Tarım”  adlı makale yayınlandı.

Devam niteliğindeki son yazı “Türkiye'de Buğdayın Öyküsü” olacaktı…

Olmadı…

Araya 6 Şubat Deprem’i girdi.

Konu değişti, doğal olarak…

 

Ve bu hafta…

Buğdayın Öyküsü’ne geçmeden önce, konuyu toparlayalım istedik.

 

“Uzak Geçmişe” yeni bir başlangıç yaptık.

O kadar uzak ki, tarihöncesine…

Dünyanın, hatta evrenin varoluşuna kadar gittik.

 

Kozmogoni

Kosmoz’un yani evrenin ortaya çıkışı; günümüzden yaklaşık 15 milyar yıl öncesine rastlıyor.

“Yaklaşık” diyoruz, çünkü bilim dünyası eldeki verilere göre belirliyor bu tarihleri…

Galaksiler, günümüzden yaklaşık 12 milyar yıl önce…

Samanyolu Galaksisi 5 milyar yıl[1]

Dünya ise günümüzden sadece 4,5 milyar yıl önce ortaya çıkmış…

Bu tarihler, mevcut bulgular ve kullanılan yöntemlere göre değişiyor.

Evrenin (kosmoz), saf enerjiden ibaret küçük, yoğun ve sıcak bir noktanın yoğunlaşarak patlaması sonucu oluştuğu ileri sürülüyor. (Bkz. Stephan Hawking. “Big Bang”- Büyük Patlama.)[2]

Gözlenebilir Evren'de, Samanyolu veya Andromeda Galaksisi gibi "büyük" galaksilerden 225 milyar civarında, cüce galaksi olarak tanımlanan daha ufak galaksilerden ise 7 trilyon kadar bulunduğu tahmin ediliyor.

2022 yılında yeni keşfedilen ve genişliği şimdiye kadar bilinenlerden çok daha fazla olan, 16 milyon ışık yılı genişliğindeki Alcyoneus Galaksisi şimdilik bilinen en geniş ve büyük galaksi kabul edilmektedir.

Evrenin üçte biri yaşındaki Dünya, Güneş Sistemi içinde ve Samanyolu Galaksisinde bir yıldız patlaması (süpernova) sonucu ortaya çıkmış. Güneşin yörüngesinde bir gezegen olarak, gaz ve toz bulutunun (nebula) yoğunlaşmasıyla oluştuğu ileri sürülmektedir.

Dünyanın dış kabuğunun (litosfer) oluşması, günümüzden yaklaşık 4,2 milyar yıl önce gerçekleşmiş.

Ardından su buharı ve denizler oluşmuş.

İlk organik moleküller 4 milyar yıl önce su kürede (hidrosfer)  ortaya çıkmış...

İlk tek hücreli canlı, 3,6 milyar yıl önce suda oluşmuş.

Ve çok hücreli organizmalar 1,7 milyar yıl önce yine suda oluşmuştur.



 Jeolojik Zamanlarda Dünya

 

Prekambriyen (İlkel Zaman)- Günümüzden 4,5 milyar yıl öncesinden – 545 milyon yıl öncesine kadar sürer. Kıta çekirdekleri, Arabistan Yarımadası, tek hücreli canlılar, antrasit oluşumu bu zamana aittir.[3]

Paleozoik (Birinci Zaman)- 545 milyon yıl önce-251,4 milyon yıl önce. Pangea (tek kıta), karalar oluşuyor. Dev bitkiler, dinozorlar, taş kömürü. Masif (depreme dayanıklı) yer kabuğu. Kıvrım hareketleri (Kaledoniyen, Hersiyen) Apalash, İskandinav ve Ural Dağları. Türkiye’de; Istranca, Zonguldak, Taşeli, Bitlis, Menteşe, Kırşehir yöresi yüzey şekilleri.

Mezozoik (İkinci Zaman) 251,4 myö-65.5 myö Üçüncü zamana hazırlık. İç kuvvetler pasif, dış kuvvetler aktif, Yoğun aşınma (peneplenleşme), Süper kıta Pangea iki kısma ayrılıyor (Gandvana, Laurasia) ve Tetis (okyanus) oluşumu ve çok sözü edilen gökcismi çarpması, dinozor ve diğer Paleozoik canlıların sonu.

Tersiyer (Üçüncü Zaman)- 65,5 myö-1,81 myö. En hareketli dönem, Alpler, Himalaya, Kayalık, And Dağları oluşumu. K. Anadolu dağları, Toroslar. Atlas, Hint Okyanusu. Oragenez. Linyit, petrol, Bor, Kaya Tuzu; Anadolu toptan yükseliyor. Dağda deniz kabuğu. Eosen; İlk insansının (Primat) ortaya çıkışı. Oligosen (Antropoidler), Miyosen (Hominid), Pliyosen (Hominin).

Kuaterner (Dördüncü Zaman)-1,81 myö-günümüz. Buzullar eriyor, İklim Düzene giriyor, İnsanın ortaya çıkışı. Boğazlar; İstanbul, Çanakkale, Haliç. Karadeniz’in oluşumu. Genç oluşumlar, fay kırlıkları, deprem, volkanizma. Denge profiline gelmemiş akarsular, Anadolu yüksek platosu (epirogenez). Austrolopithecus, Homo Habilis, Homo Erectus, Neandertal, Homo Sapiens…

 

Tarih Öncesi Çağlar (Prehistorya)

 

“Tarih yazının icadıyla başlar” anlayışı, bugün bazı yönleriyle tartışılmaktadır. Toplumsal bir varlık olan insanın hafızasını ve tüm olan biteni yansıttığı, doğrudan bilgi kaynağı olduğu için tarihi yazıyla başlatmışlar. Yazı, diğer bulgulardan daha değerli görülmüş. Bu nedenle yazının icat edildiği M.Ö. 3500-4000 yıllarından öncesine, Tarih Öncesi Çağlar (Prehistorya) denmiş.[4]

Prehistorik çağlar, insanlık tarihinin %99’undan daha uzun bir dilimini kapsamaktadır.

Protohistorik Çağ (Ön Tarih) ise, Tarih Öncesi Çağlar ile Tarihi Çağlar arasında kalan bir geçiş dönemidir.

İnsanlık tarihi dendiğinde, insanın ilk ortaya çıktığı Üçüncü Zaman (Tersiyer) kastedilmektedir ve günümüzden yaklaşık iki, hatta üç milyon yıl öncesine kadar gitmektedir.  

 Protohistorik çağlar ise, insanlık tarihinde yeni bir döneme işaret etmektedir. Bu dönem Yeni Taş Çağı (Neolitik) olarak ifade edilir.

Protohistorik çağlardan günümüze kadar geçen süre, insanlık tarihinin son %1’lik dilimi içinde yer alır ve tarihin en çok tartışılan dönemidir.

Arkeolojik araştırmaların geldiği son noktada, bugün tarih kavramı yeniden tanımlanmak zorundadır.   

 


Tarih öncesi Çağlar ve Arkeolojik Dönemler

 Paleolitik Dönem, insan neslinin ilk kez ortaya çıktığı yaklaşık üç milyon yıl önce başlayan tarihöncesi dönemdir. Bu dönemde insanlar, tamamen doğa koşullarına bağlı olarak yaşamlarını avcılık ve toplayıcılıkla sürdürmüşlerdir. Bu dönemin sonu anlamına gelen Epi-paleolitik evreyle örtüşen Mezolitik Dönem, yerleşik topluma geçişin ve tarımla ilgili denemelerin söz konusu olduğu “arayış” dönemidir.

Bu dönemde sosyo-ekonomik yapılanmada devrim niteliğinde bir değişim gözlenir. Birbirinden farklı iki temel yaşam biçimi ortaya çıkmaktadır.

1. Avcı-toplayıcı, konar-göçer yaşam biçimi. (Prehistorik Çağlar: Paleolitik-Epipaleolitik-Mezolitik Çağ.)

2. Yerleşik yaşama geçiş: İlk köylerin kurulması, besin üretimi ve hayvan evcilleştirilmesinin başlaması (Protohistorik Çağların başlangıcı, Neolitik Çağ.)

Neolitik Dönem, günümüzden yaklaşık 10 – 11.000 yıl önce Önasya’da başlayan tarihöncesi sürecin son aşamasıdır.


Bu sürecin başladığı topraklar Bereketli Hilal adı verilen coğrafya parçasıdır.

Bugünkü Irak, Suriye, Filistin, Lübnan, Mısır ve Ürdün’le birlikte Anadolu’nun güneydoğusu ve İran’ın batısını kapsar.

Yeryüzünde toprağa ilk yerleşim işte bu coğrafyada başlıyor ve insanlar tarımsal üretime geçiyor.


Güneydoğu Anadolu Bölgesi yabani tahılların ataları bakımından Yakındoğu’da bulunan en zengin alanlardandır. Tahıllar açısından zengin olması ise yüksek yağışlara bağlıdır. Şanlıurfa ve Diyarbakır arasında bazalt ve sönmüş bir volkanik dağ olan Karacadağ’da görülen en eski tahıl, einkorn buğday çeşididir.

Son dönem arkeolojik kazılarında saptandığı gibi, Buğdayla ilgili ilk tarımsal faaliyet Urfa Karacadağ civarında başlamıştır.

İnsanlığın uzak geçmişindeki en önemli devrim Anadolu topraklarında gerçekleşmiştir.

 

Devam edecek: Türkiye'de Buğdayın Öyküsü

 


[1] Galaksi adının kökeni eski Yunanca’da galaxias "süt dairesi" anlamındaki kyklos galaktikos terimidir. Bu terim ve dolayısıyla Batı kültüründe Samanyolu için kullanılan Milky Way ("Süt Yolu") terimi eski Yunan mitolojisindeki bir mitostan kaynaklanır: Bir gece, Zeus ölümlü bir kadından yaptığı oğlu Herakles'i, fark ettirmeden uykuya dalmış olan Hera'nın göğsüne koyar. Bebek Herakles, Hera'nın memelerinden akan sütü içecek ve böylece ölümsüz olacaktır. Fakat Hera gece uyanıp tanımadığı bir bebeği emzirdiğini fark edince onu fırlatıp atar ve boşalan memesinden çıkan süt de gece gökyüzüne fışkırıp akar. Hikâyeye göre, işte geceleyin gökte sönük bir ışıkla pırıldar halde gördüğümüz “Süt Yolu” (Türkçe’de Samanyolu) denilen kuşak böyle oluşmuştur. Antik çağda Grek filozofu Democritus (450–370 M.Ö.) gece gökyüzünde görünen Süt Yolu denilen ışıklı bölgenin uzak yıldızlardan oluşuyor olabileceğine dikkat çekmişti.

[2] Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, 2017, Alfa Yayıncılık

[3] Sean Carroll, Zamanın Kozmolojik Tarihi, 2020, Alfa Yayınları

[4][4] Cyril Aydon, İnsanlık Tarihi, 2015, Say Yay.


29.03.2023, Ünyekent