18 Eylül 2019 Çarşamba

Bir Ünye Klasiği


Bir Ünye Klasiği
                                  Yanan- yıkılan her eski Ünye evi, yok edilen tarihtir.

"Klasik, Latincede yüksek sınıftan soy eser demekmiş" diyor Nurullah Ataç, "Günlerin Getirdiği" adlı Güncesi'nde...
Klasik nedir diye sorulunca, işin içine kendi zevkimizi karıştırmadan verebileceğimiz bir tek cevap vardır:
Zamana dayanmış olan eserler!
Klasik eser, yüksek sınıftan soy bir eser olduğu için, yeni yetişenlere örnek olsun diye gösterilir. Amaç, söz konusu eserin bire bir örnek alınması değildir. Öyle olsaydı birbirine tıpa tıp benzeyen eserlerin ötesine gidilemezdi.
Amaç, klasiği bilmek ve onu aşmaya çalışma, yeni ve gelişkin bir düzeye ulaşmaktır.
(Bkz. Nurullah Ataç, Günlerin Getirdiği-Sözden Söze, Bütün Yapıtları, Yapı Kredi Yayınları, 8. Baskı, 2011, s. 53-54)

****
TDK'ye göre Klasik'in ilk anlamı: "Eski Yunan ve Roma Çağı dili ve sanatı ile ilgili olan"dır. İkinci anlamı: "XVII. Yüzyıl Fransız dili, sanatı ve yazarları ile ilgili olan"dır.
Gerçekten de "klasik" sözcüğü ilk kez Antik Çağ Yunan felsefesinin doruğu ve sonu kabul edilen ünlü düşünür Aristoteles'in  Poetika adlı eserinde geçer.
Eski Yunan'da "Klasik Dönem" MÖ. 480-330 yıllarını kapsar.
Aristoteles'in yaşadığı dönem (MÖ.384-322), Klasik Dönem'in bittiği ve Helenistik Dönem'in başladığı bir aşamaya tekabül eder. Helenistik Dönem, Aristoteles'in öğrencisi Büyük İskender'de ifadesini bulur. Sadece eski Yunan'ın değil, Roma İmparatorluğunun da Önasya ve Anadolu'daki sanat anlayışını temsil eder.
XV. Yüzyıl'da İtalya'da ortaya çıkan Rönesans, bu sanat anlayışının "yeniden doğuşu"dur.  
XVII. Yüzyıl Fransa'sında yeniden tanımlanan "klasik" sözcüğü, işte bu anlayışın yeniden ortaya çıkışıdır. Sadece Fransa'yla sınırlı değildir. O dönemde ilk klasik yapıtlardan biri kabul edilen Homeros'un İlyada ve Odysseia adlı destanları, bugün de önemli bir "klasik" eser sayılır.

****
Büyük İskender'in MÖ. 323'de ölümüne kadar Ünye'nin de içinde bulunduğu Samsun, Tokat civarı bağımsız durumda idi. Arkeolog Sümer Atasoy'un "Antik Çağ'da Amisos" adlı eserinde (İstanbul 1994, Doktora Tezi), MÖ. 750-550 tarihinde Büyük Kolonizasyon döneminde kurulan bu kentler, zaman zaman Pers hakimiyetine girse de çoğunlukla otonom yapıdadır. Pers Kralı III. Darius'la savaşmak ve çabuk sonuç almak  isteyen İskender, Doğu Seferi sırasında Karadeniz kıyısına çıkmamıştır. Her ne kadar mitolojik öykülerde İskender'le Amazon Kraliçesi Thalestris'in Karadeniz'de buluşmalarından söz edilse de   bazı kaynaklarda bu durum reddedilmektedir.
(Büyük İskender tarihçilerinden bazıları Amazon Kraliçesi Thalestris'in kendisini ziyaret edip ondan bir çocuk sahibi olduğunu yazmıştır. Ancak Büyük İskender'in diğer tarihçilerinden birkaçı ve en güvenilir ikincil kaynağı Plutarch iddiayı yalanlar. Plutarch yazılarında İskender'in ikincil deniz komutanı Onesicritus'un Büyük İskender biyografisinden Amazon pasajını İskender ile birlikte keşif gezisine katılmış olan Trakyalı kral Lysimachus'a okuduğu bir andan bahseder: Kral ona gülümsedi ve dedi ki "Peki ben neredeydim o zaman?")

****
İskender'in ölümünün ardından Babil'de yapılan toplantıda, İskender'in arşivcisi Eumenes'e Paphlagonia ve Trapezos'a kadar olan Kapadokya verilmiştir. Ancak Diadoklar (İskender'in halefleri) kendi arasında paylaşım savaşına girdiğinden, Kuzey'in satrapı Eumenes ve imparatorluk naibi Perdikkas Karadeniz'de hakimiyet kuramadılar. Bu tarihten sonra Ünye ve çevresinde 200 yıl Pontos krallığı egemen oldu. Pontos kültürü, Klasik Yunan felsefesiyle Pers kültürünün bir sentezidir.
Pontos Kralı VI. Mithridates'in Romalı komutan Pompeius'a yenilmesiyle tüm Karadeniz Roma hakimiyetine girer (MÖ. 67). Rum diye bilinen Roma tebaası ve onların kültür birikimi, 1923-24 Mübadelesine kadar sürer.
Çocukluğumuzun Ünyesi, daha çok o dönemin izlerini taşır. Henüz ayakta olan yüzlerce eski Ünye evi, "klasik" diye bildiğimiz o kültürün ürünüdür.
Bugün kendi ellerimizle yarattığımız bir felaketin eşiğindeyiz.
Özellikle 70'li yıllarda başlayan betonlaşma, klasik yapıların birer birer yok edilmesini getirdi. 
Şimdi elimizde sınırlı sayıda kültürel miras kaldı.
Onu da bilinçsiz bir restorasyonla yok etmeyelim.       


18.09.2019, Ünyekent


11 Eylül 2019 Çarşamba

Perge'nin Antik Sütunları


Perge'nin Antik Sütunları


Perge Antik Kenti, Anadolu'nun en düzenli Roma kentlerinden biri olarak bilinir. Antalya'nın Aksu Mahallesindeki bu görkemli kenti gezerken gördüğümüz yüzlerce sütun, kentten kalanların yalnızca bir bölümü. 1946'da Arif Müfid Mansel tarafından başlatılan kazılarda açığa çıkarılan sütunlar, kenti çaprazlama kuşatan iki büyük cadde boyunca sıralanıyor. Kim bilir bu sütunların ardında bir zamanlar hangi büyük yapılar yer alıyordu. Agorası, stoası, anıtsal çeşmeleri, hamamları ve amfitiyatrosuyla Perge Antik Kenti, Pamphylia Bölgesi hakkında bize önemli tarihi detaylar sunuyor.
Antalya'da Temmuz sıcağına rağmen ayrıntılı bir gezi gerçekleştiriyoruz.   
Sütunların dibindeki plaketler dikkatimizi çekiyor...
Neredeyse her sütunun altında bir plaket var. Plaketin sol tarafında "Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı" yazıyor. Sağ yanında sütunun onarılmasına katkı sağlayanların adı yer alıyor. Dolayısıyla antik kentin ayağa kaldırılmasına katkı sağlayan yüzlerce ismin varlığına tanık oluyoruz.

Ülkemde Bazen Güzel Şeyler de Oluyor!

 Plaketlerde tanıdık bir isim var mı diye bakıyoruz. Bir tanesinde "Onarım Nevhiz Pak'ın katkılarıyla gerçekleştirilmiştir." yazıyor.  "Pak", eşimin kızlık soyadı...
Araştırmaya değer diye düşünüyorum.
Eşimle uzak yakın bir ilişkini bulamıyorum. Aslen eczacı olan Nevhiz Hanım'ın Mustafa Nevzat İlaç A.Ş'nin sahibi olduğunu öğreniyorum.
Şirketin kurucusu Mustafa Nevzat Bey, yaşı ilerleyince işlerini kızı Nevhiz Hanım'a devrediyor. Mustafa Nevzat Bey 1968'de ölünce, şirket tümüyle Nevhiz hanımın kontrolüne geçiyor.
Nevhiz Hanım'ın "Pak" soyadını bir hekimle evlenmesinden dolayı almış, eşi Dr. Engin Pak... Engin Bey bu evlilikten sonra sanayiciliğe adım atmış. Eşi Nevhiz Hanım'ın da desteğiyle ünlü ekmek mayası olan Pak Maya'yı kurmuşlar. İzmit fabrikasında başlattıkları üretim genişlemiş, başka tesisleri de beraberinde getirmiş. Romanya'daki tesis dahil toplam dört fabrikada ürettikleri ekmek mayasıyla dünyanın en büyük üreticilerinden biri olmuşlar.

Nereden Nereye...

Yeniden Nevhiz Pak'ın başında bulunduğu Mustafa Nevzat İlaç A.Ş'ne dönelim...
Bu ünlü ilaç şirketinin kurucusu Mustafa Nevzat'tan, yani Nevhiz Pak'ın babasından söz edeceğim.
Mustafa Nevzat Bey 1879 da Selanik'te doğmuş.
Tıbbiyeyi Şahane'den kimyager eczacı olarak mezun olmuş. İlk görev yeri memleketi olan Selanik'tir. Selanik Askeri Hastanesinde eczacı olarak çalıştıktan sonra, 1909'daki ünlü harekat ordusuyla beraber İstanbul'a gelmiş. Önce askeri hastanelerde çalışmış, sonra tekrar akademik kariyerine devam etmiş. İstanbul Üniversitesi'ndeki görevi 1933 Üniversite Reformu'na kadar sürmüş. O yıl yapılan anlaşmayla Almanya'dan Türkiye'ye akın eden Yahudi meslektaşlarına kürsüsünü bırakmış ve ticarete atılmış. Türkiye'de yerli ilaç sektörünün öncüleri arasında yer almış.
İlk enjekte ampulü piyasaya süren Mustafa Nevzat Bey'dir. Toz insilünden enjekte ampul yapmış, şeker hastalarının halen kullandığı insilün iğnesinin Türkiye'deki mucididir.
Eczacılığımıza yaptığı öncülük, ilaç ticaretine de yansımıştır. Birçok ilacın ruhsatı Mustafa Nevzat İlaç'a aittir.
Pisak soyadını alan Mustafa Nevzat'ın iki çocuğu olur. Biri Nevhiz Hanım diğeri Mehmet Pisak.
Oğlu Mehmet işten güçten uzak bir insandır. Babasının işlerini babası gibi eczacılık mesleğine yönelen kızı Nevhiz Hanım üstlenir.

Mustafa Nevzat İlaç A.Ş'nin Sonu...

Selanik'te başlayan Mustafa Nevzat Bey'in eczacılık öyküsü, ne yazık ki 2012 yılında 700 milyon dolara yapılan satışla son bulmuştur. Ülkemizin en önemli yerli ilaç firması olan Mustafa Nevzat İlaç A.Ş, birkaç yıl önce Amerikalı ilaç devi Amgen'e satılmıştır.
Öte yandan Mustafa Nevzat'ın Selanikli olması, Sabetaycı tezlerine maruz kalmıştır.  
"Beyaz Türk" yahut "Beyaz Müslüman" tanımlamasıyla incelemeye alınan Nevhiz Hanım'ın İlaç Sanayi başka bir yazının konusu...
Perge Antik Kentinde başlayan o güzel yolculuğumuz, yerli ilaç sektörünün trajik konumuyla son buluyor. Şimdilik bu kadar olsun...
Esenlik dileklerimle.

(Nevhiz Hanım ve babası Mustafa Nevzat Bey'le ilgili bilgiler, Gürkan Hacır'ın  29 Nisan 2012 tarihli Akşam Gazetesi'ndeki yazısına dayanmaktadır.) 
  

11.09.2019, Ünyekent
http://www.unyekent.com/yazi/1177-pergenin-antik-sutunlari.html                            



 

4 Eylül 2019 Çarşamba

EYLÜL


EYLÜL

Nihayet aylardan Eylül'ü de gördük. Yaz bitti. "Bu yıl yazdan bi şey anlamadık!" diyenler, yağmurdan selden şikayet edenler çoğunlukta...
Ve Eylül'ü gördük.
"Eylül" denince aklıma Mehmet Rauf''un malum eseri geldi.
Edebiyatımızın ilk "psikolojik" romanı...
Mart 1900'de İstanbul-Boğaziçi'nde tamamlamış Mehmet Rauf  "ilk eserim" dediği bu romanı... 
"Son Üstadım" dediği Halid Ziya'ya (Uşaklıgil) atfetmiş.
(Eserin girişinde "Halid Ziya'ya… İlk eserim son üstadıma …" yazısı yer alıyor.)

****
Romantik duyguları, hayalleri ve yasak aşkları işleyen Eylül romanı sade bir dille yazılmış. Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilen roman, Türk Edebiyatı'nın ilk başarılı "ruh çözümlemesi" romanı olma özelliğini taşıyor.
(Romanda: "Eylül, esef ve özlem ayıdır. İnsan yazın artık geçtiğini anlayıp üzülür, özlem çeker." deniyor ama ayrılık bir köşk yangınıyla geliyor. Her ikisi de evli olan Suad Hanım ve Necib Bey'in yasak aşkları romanın sonunda ölümle bitiyor.)
Belki bu nedenle Eylül denince aklımıza aşk-hüzün, ayrılık ve ölüm geliyor.  

****
"En sevdiğim mevsime geldik.
Yapraklar sararacak.
Sonbahar, hüzündür;
Hüzün ise, ben demektir." diyor, Özdemir Asaf...

"Yalnızın Durumları"nda ise:

"Sen her şeyi süpürebilirsin;
Sonbaharı süpüremezsin." der. 

****
Bir başka şair Cemal Süreya...
                                                                                                     
“Dedim ya…
Eylül'dü.      
Savruluşu bundandı kimsesizliğimin…” diyor, "Eylül'dü isimli şiirinde...                     
Bir başka yerde Cemal Süreya:

"Bir gün aklına gelecek olursam, bana şiir ısmarla.
Eylül’ü konuşalım." demektedir.

****
Eylül'e tabi şairlerden biri de Ahmet Telli'dir. "Ayrılık Ayracı" adlı şiirinin bir yerinde:.                                         
"Ve ben bütün yapraklarımı döküyorken şimdi
Eylül diyorsun, tam da orda başlıyor ayrılık" diyor.

****
Ahmet Telli, daha akılcıdır Eylül şiiri faslında:

"İnsana şiir yakışır,
Yeryüzüne yağmur,
Gökyüzüne mavi." der.

****
Turgut Uyar ise umarsızdır Eylül konusunda:

"Eylül toparlandı gitti işte,
Ekim falan da gider bu gidişle." deyişi bundandır.

****
Eylül'ü sevmek için bir çok nedenimiz var aslında. Bağ bozumu, üzüm toplayan eller ve incir yiyenleriyle birlikte gelir Eylül... Bolluk ayıdır bir yanıyla.
Yine de hüzünlenmek için en uygun aydır Eylül...
Sararıp düşen yapraklar, doğanın ölümü...
Ölüm tanrısı Hades'in güzel Persephone'u kaçırarak yeraltı  dünyasına hapsettiği aydır. (Bkz. Yunan Mitolojisinde mevsim döngüsü.*)
Sonuç olarak hepimizin içinde engellenemez bir sonbahar vardır. Bu yüzdendir Eylül'e düşkünlüğümüz. 

                                                                                            
(*)Yunan mitolojine göre yeraltı tanrısı Hades, bir gün yeryüzüne çıkar ve Demeter ile Zeus’un kızları Persephone’yi kaçırarak yeraltı ülkesine götürür. Kızını kaybeden tanrıça, tanrılara ve insanlara küserek yeryüzünden bereketini çeker. Çiçekler açmaz, toprak ekin vermez... Bunun üzerine Zeus, Hades’ten Persephone'yi geri vermesini ister; ancak Hades eşi olarak seçtiği Persephone’yi temelli geri vermeyecektir. Aralarında yaptıkları anlaşmaya göre Persephone yılın yalnızca üçte ikisini yeryüzünde annesinin yanında, kalan üçte birini ise yeraltında Hades’in ölüler ülkesinde geçirecektir. Persephone’nin yeryüzüne çıktığı dönem bahar ve yaz aylarını, ölüler ülkesine döndüğü dönem ise kış mevsimini simgeler. (Kaynak: Aktüel Arkeoloji; Yunan Mitolojisinde Mevsim Döngüsü)

04.09.2019, Ünyekent

 Tekkiraz Dizdar yolu, Ünye'de sonbahar.

Hades ve Persephone
Heykeltıraş: Gian Lorenzo Bernini-
Galleria Borghese-İtalya

28 Ağustos 2019 Çarşamba

ANLATAMIYORUM


ANLATAMIYORUM

(Ülkemde eski kocası tarafından kızının gözü önünde boğazından hunharca kesilerek öldürülen Emine Bulutların dehşet dolu anısına!)

Ortaokul'da "Yurttaşlık Bilgisi" adı altında bir dersimiz vardı. Son sınıftayken. Trakyalı genç bir öğretmen geldi, ilk görev yeriydi Ünye....
Yolda epey düşünmüş, ben ne yapacağım bu yaban ellerde diye. Doğu Karadeniz'e ilk kez geliyor ve bölge halkını tamamıyla "Laz" biliyordu.
İlk derste "Gördüm ki, herkes benden daha düzgün konuşuyor ve kelle kulak düzgün" dedi.
Oysa oldukça yakışıklı bir delikanlıydı.
İlk yazılıya nasıl olduysa, hazırlanamamıştım. Oldukça düşük bir not aldım. İçime sinmedi. Bir sonraki Yurttaşlık dersine hazırlanarak geldim. Bir an cesaretimi toplayıp, öğretmenimiz derse başlamadan parmak kaldırdım:
"Öğretmenim, sınav günü mazeretim vardı hazırlanamamıştım. Aldığım notu düzeltmek istiyorum" dedim.
Üç soru sordu. Üçünü de doğru cevaplamıştım.
95 verdi.

***
Yurttaşlık dersi öğretmenimi "yakışıklı" bir genç olduğu dışında, hayal meyal hatırlıyorum. Süpermen'in gazeteci kimliğindeki Clark Kent haline benziyordu. Ünye'de uzun süre kalmadı, adını bile unutmuşum... (Değerli öğretmenim Mehmet Zeki Gündüz belki O'nu hatırlar.)
Neyse, biz konumuza dönelim. Orta öğrenim döneminde medeni cesaret sahibi, özgüveni tavan yapan biri değildim.
Peki o derste bu cesareti kendimde nasıl bulmuştum?    
Çocukluk yıllarımdan kalma bu anı hep kafamı kurcalamıştır.
Belki de içimdeki cesaret duygusunun ateşlendiği en erken evreydi.
Sonraki yıllarda nereden geldiğini kestiremediğim, "deli" cesaretimi kimileri "Karadenizli" olmama yoruyordu. Malum mısır tüketicisi olarak, bolca "zein" alıyorduk ama ben hiç mısır yemezdim.
İlk gençlik yılarıma rastlayan 1972'nin 30 Mart'ı ve 6 Mayıs'ı olmasaydı, belki de bizimki gibi uçkun bir kuşak hiç doğmayacaktı bu ülkede...
Gelelim, bendeki cesaretin "en erken" evresine...

Bir Orhan Veli Şiiri

Geçtiğimiz ayın ortasında, NTV Haber'de geçen bir haber spotu:

"Orhan Veli Kanık'ın şiiri dünyanın en çok okunan ikinci şiiri seçildi."
Dünyanın en çok okunan şairleri ve şiirleri açıklandı. Sıralamaya göre Orhan Veli Kanık'ın 'Anlatamıyorum' şiiri dünyanın en çok okunan ikinci şiiri oldu.
Uluslararası şiirleri, her şair için bibliyografya ve biyografileri içeren internet platformu Lyrikline, dünyanın en çok okunan şairleri ve şiirleri listesini açıkladı. Buna göre Türk edebiyatının usta şairi Orhan Veli Kanık'ın Anlatamıyorum şiiri listede ikinci sırada yer aldı.
Lyrikline İstatistikleri
Her yıl Haziran ayında gerçekleşen Berlin Şiir Festivali kapsamında Lyrikline editörleri ile toplanarak yıllık istatistikleri açıklıyor.
Dünyanın En Çok Okunan Şiiri
Lyrikline’ın verilerine göre geçen yıl site üzerinden en çok Hermann Hesse’nin “Stufen” adlı şiiri okundu. Orhan Veli Kanık'ın "Anlatamıyorum"  şiiri ise dünyanın en çok okunan 2. şiiri olma unvanına sahip oldu.
60'lı yılların ikinci yarısında, Ünye Ortaokulu'nda Yurttaşlık Bilgisi dersinde öğretmenimizin bize okuduğu şiirdi, O. Veli'nin şiiri...
Bendeki cesareti ona yordum; şiirden gelen güçtü bu...
Belki de "Bu şiiri okuyan kişiden bana zarar gelmez!" cesaretiydi...
Ünye Ortaokulu öğrencilerine yönlendirilen sıcacık bir "merhaba" ile gelen cesaret!

Adını hatırlayamadığım sevgili öğretmenim, merhaba!

ANLATAMIYORUM

Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum. / Orhan Veli Kanık

28.08.2019, Ünyekent                             



23 Ağustos 2019 Cuma

Sorular


"Kayyım" mı, "kayyum"mu?
Her iki deyişin de doğru olduğu doğrudur.
Lakin bizim sorumuz bu değil...

Sorular


Yeniden kayyım atanacaktı da...
Bu seçimler neden yapıldı?
Seçilerek iktidarda gelenler, yine kendileri gibi seçilmiş yerel yöneticileri görevden alabiliyor...
Ne âlâ...
Ve yerlerine "kayyım" atıyorlar.

****
İlk kez olmuyor bu durum.
Alıştık.
Demokrasi adına ahkam keseler, çıkıp ekranlara bunun "normal" bir durum olduğunu hepimize kanıtlayacaklardır.
Ancak...
Seçim arifesinde bu kişiler sakıncalı değilken, seçildikten birkaç ay sonra nasıl "zararlı" olurlar, anlamak ve /veya anlatmak kolay değil...

****
Diyarbakır, Van, Mardin...
Üç başkanın görevden alınması yeniden Güneydoğu'da olayları tırmandırabilir mi?
Çukur kazma, "Sur Olayları", aylar süren çatışmalar, yüzlerce can...
Tarih tekerrür mü edecek, sil baştan mı yaşanacak her şey!
Neden?

Sona Doğru Giderken...

Herkes gelinen durumdan rahatsızlık duyuyor, iktidar cephesinde bile bu rahatsızlığı sezinlemek mümkün.
Bu defa "son"a yaklaştı diyoruz!
Her defasında bir "çıkış yolu" bulanlar, bu defa çıkabilecek mi?
Ak Parti Genel Başkan Vekili Numan Kurtulmuş bile "hangi kesimlerden oy kaybettiklerini" açıklama derdindeyse...
Sona doğru gidiş, "doğru" demektir.
Üstelik "İstanbul kaybedildi!"
İktidar gidiyor mu ne...
Geçen gün bir sosyal medya fenomeni (gazetecilik yaparken çoğumuz onu tanımıyorduk) söyledi:
"İmamoğlu görevden alınacak!"
Ertesi gün "Ben gırgır yaptım, kafa buldum!" dese de, cuk oturdu.
Gidiş nereye?
Korkalım mı şimdi, durup dururken.
"İç savaşa gidiyoruz!" diyenler haklı mı?
Giderayak "memleketin içine edecekler mi?" gerçekten...

Genelden Özele...

2019 yılı, diğer yıllardan daha sorunlu başladı...
Her fırsatta dile getiriliyor.
İktidar kanadı "kriz mıriz yok!" dese de...
Mart Yerel  Seçimleriyle birlikte iyice belirginleşen ekonomik kriz, ulusal alandan uluslararası ilişkilere kadar bir dizi gelişmeyi etkiliyor.
Durumdan etkilenen kurumların başında yerel yönetimler geliyor.
(İktidarın yandaş müteahhitleri İstanbul ve Ankara'dan nasiplerini bu defa alamayacak gibi...)
Belediye dediğimiz, yerel yönetimlerin başında da, kamuoyunu en çok meşgul eden İstanbul Büyükşehir Belediyesi geliyor.
Başkan İmamoğlu'nun icraatı merakla takip ediliyor.
İkinci sırada Ankara geliyor ki, bu o kadar sorun edilmiyor, en azından şimdilik...
Bizimse dikkatimiz Ordu BŞB. üzerinde.
Ve tabi ki Ünye Belediyesi...
Fatsa'nın genç Belediye Başkanı İbrahim Etem Kibar, "160 Milyon TL borç devraldıklarını" söylüyor.
Ünye daha şanslı... Mayıs oturumunda 112 Milyon 606 Bin 529 TL. borcumuz olduğu söylendi. Alacağımız ise 23 Milyon 764 Bin 791 TL.
Tasarruf tedbirleri nedeniyle Kültür Sarayı ihalesi iptal edildi.
Her şey yolunda!

21.08.2019 Ünyekent


7 Ağustos 2019 Çarşamba

Önce Sağlık


Önce Sağlık


Antalya dönüşü, kullandığım ilaçların raporunu yenilemek için sabah erkenden Devlet Hastanesi'ne gidip, 62 sıra numarası ile dahiliye polikliniğinden randevu aldım. Muayene sıram tahminimden erken geldi. Aslında kontrolümü yapan doktor başkasıydı ama O'nun polikliniği olmadığı için başka bir isme müracaat ettik.
Kullandığım ilaçlar belliydi, ekrandan görünüyordu. Rutin kan tahlilleri istendi; açlık kan şekeri ve Hemoglobin A1C'ye bakılacaktı...
Doktorla aramda şöyle bir görüşme oldu:
- Benim doktorum Adnan Bey dedim, onu göremedik.
- Nerede Adnan Bey, biliyor musunuz? dedi.
- İzinli galiba, diyecek oldum...
- Yoğun bakımda, dedi. Kalp rahatsızlığı geçirdi. On günden bu yana Samsun'da özel bir hastanede. Durumu şimdi daha iyi...

****
Bu vesileyle, değerli doktorum Adnan Büyükyazıcı'ya "geçmiş olsun" diyor, acil şifalar diliyorum.
Umarım kısa zamanda düzelir, aramıza döner.
(Adnan Bey'in geçirdiği rahatsızlık yerel basında yer almadı, en azından ben göremedim. Durumunu buradan duyanları üzmüş olduk, şimdi daha iyi olduğunu öğrenmemiz bizi rahatlattı.)

****
Öğle sonrası tahlil sonuçlarına göre hem raporumuz düzenlendi, hem de verilecek ilaçlar yeniden belirlendi. Tahlillerimi iyi bulan doktor, günde beş kez kullandığım iki çeşit ilaçtan birini iptal etti. Bir ay sonra ,yeni uygulamanın sonuçlarını görmek üzere muayeneye gelmemi istedi.
Buraya kadar sorun yok!
Sorun nerede?
Sorun hasta sayısındaki yükseklik...
Randevulu hasta girişi, monitörde 160 olarak görünüyordu.
Araya acilden, servisten ve başka polikliniklerden gelen hastalar de oluyor...
Doktorun günde 8 saat muayene ettiğini düşünürsek, ki özel hastanede dışında bu kadar çalışma süresi mümkün değil; hasta başına 3 dakika düşmüyor.
Özetle söylersek; Ünye devlet hastanesine doktor sayısı yeter sayıda değil.
Diğer polikliniklerde de aynı durum...
Doktorlarımız ne kadar canla başla çalışsa da, standart bir muayene süresi yok!
Doktora da yazık, hastaya da!

****
Öğle sonrası bekleme süremiz beklenenden uzun oldu.
Öncelik, muayene olmak için randevu alanlarındı.
Tahlil sonuçlarını almaya gelenler, bizler sona kaldık.
Beşer beşer içeri alındık.
Tahlil sonuçlarımı almadan, hastaneden çıktım.
İnternet üzerinden, "e-nabız"la ulaşılıyor nasıl olsa diyerek...
Akşam, inceleme fırsatı buldum.
Devletin hazırladığı "e-nabz" adlı sitede oldukça ilginç ayrıntılar yer alıyordu.
Doktor, hastane ve hastane çalışanları hakkında düşüncelerimiz bile soruluyordu.
Madem istemişler, yorum yazıp göndereyim dedim.
Olumlu-olumsuz. bazı yönleriyle yazdım ama gönderemedim.
(Olumsuz ifadeler nedeniyle mi, gitmedi acaba? Hastanedeki doktor sayısının yetersiz olduğu, kalp-damar servisi, nöroşirurji  gibi servislerin de olması gerektiğine değinmiştim. Bir de kan alan elemanların bu işi bir türlü beceremediğini ki, benim damarlarım klasik dönem Yunan heykelleri gibi belirgindir. Daha bir müddet kolumdaki şişlik ve morlukla dolaşacağım...)
Bakanlığın "e-nabız" sitesi, nereden esinlenilmişse iyi bir örnek... Hastane koridorlarında, muayene sırasında bekleşen insan manzaralarıyla örtüşmüyor. Apayrı bir hizmet ünitesinin tamamlayıcısı gibi...
Bir de "Şehir Hastaneleri" girişimi var ki, henüz bizim buralardan uzak.
İlerleyen günlerde sözünü ederiz sanıyorum...
Sağlıklı bir hayat dileklerimle.



07.08.2019, Ünyekent

24 Temmuz 2019 Çarşamba

2019 Yazı, Antalya İzlenimleri



2019 Yazı, Antalya İzlenimleri

Yaz tatilini bu yıl da Antalya'da karşılamak nasip oldu. Nasip diyorum, çünkü koşullar gereği kendimizi Antalya'da bulduk.
Geçtiğimiz Şubat tatilinde Karain Mağarasını ve Pisidia'nın Antiokhia antik şehrini gezmiştik.
Bu defa Antalya merkeze en yakın antik kent Perge'yi ziyaret ettik.
Tabi geçen seferki gibi, Antalya Müzesi vardı programımızda.
Antalya Müzesi'ndeki heykellerin yarıdan fazlası Perge'de ele geçirilen Roma Dönemi eserleri.
İlerleyen günlerde Perge'den ayrıca söz edeceğim.
Şimdilik Antalya izlenimlerimi aktarmakla yetineceğim.

****
Deniz Baykal'ın memleketi Antalya, CHP'nin mevcut iktidarlarla belediyeyi paylaştıkları bir şehir. Geçtiğimiz dönem AKP'li Menderes Türel başkandı. Son yerel seçimleri CHP'li Muhittin Böcek aldı. Anavatan Partisi'nden CHP'ye geçen Sn. Böcek, Konyaaltı Belediyesi'nde üst üste seçim kazanmasıyla isim yaptı.
Menderes Türel'in ardından henüz Antalya'da önemli bir değişiklik göze çarpmıyor.
Festivaller kaldığı yerden devam ediyor.
Belediyenin sitesi bile yenilenmemiş ama Konyaaltı Plajları'ndan malum isimlere el çektirilmiş.
Ekonomik krizden mi nedir, önceki yıllarda gördüğümüz hareketlilik bu yıl plajlarda pek yok.
Ardı ardına sahilden gelen "Bella Ciao" (çav bella) şarkıları çarpıyor kulağımıza...
Değişimin habercisi diye yorumluyoruz.

Ünye'den Uzaktayken...

Biz Ünye'den uzaktayken, yüreğimiz memleketle birlikte çarpıyordu.
Gelen haberler iyi değildi.
Bol yağışlı geçen havalar, Ünye'den sel haberleri...
Ve tanıdık ölümleri peş peşe geldi.  
Oğuz Güven arkadaşımızın ardından iki yakın akrabamızı aynı gün toprağa verdik. Teyzemoğlu Yusuf Yirmibeş'e ve Recai Tokaç dayıya uzaktan veda ettik.
Her biri dolu hatırayla geçip gitti bu dünyadan.
Mekanları cennet olsun.

Çöp Sorunu, Ünye ve Tarih

Ünye Belediyesi'nin resmi sitesinden aktarıyorum:
"Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Mehmet Hilmi Güler ve Ünye Belediye Başkanı Hüseyin Tavlı’nın yaptığı yoğun istişareleri sonucu Ünye’nin 40 yıllık çöp sorunu tarih oluyor. Yapılan istişarelerin ardından Ordu-Samsun sınırı Akçay Mevkii'nde bulunan çöp alanında tahkimat ve topraklandırma çalışmalarına başlandı."
Defalarca yazdık; "Akçay'daki çöplük Ünye'nin ayıbıdır!" diye...
Nihayet...
Akçay vahşi çöp depolama alanı temizleniyor!
Belediyemizin resmi site haberi yüreğimize su serpti...
Serpti serpmesine de...
Ünye'nin çöpü ne olacak?
Çöpler nerede toplanacak?
Çöp sorunu nasıl halledilecek?

Öte yandan Ünye'de toplanıp, dönüştürülecek olan Ordu'nun tonlarca çöpünden hiç söz edilmiyor.
Cevizdere'deki tesisten haber veren yok...
Sn. Tavlı faaliyete geçmişken işin bir de bu yanına değinse.
Çöp sorunu tarihe mi karışıyor...
Ünye'nin makus talihi mi oluyor?
Öğrensek.


24 Tem. 2019, Ünyekent