2 Ekim 2019 Çarşamba

Bir Başka Ünye Klasiği


Bir Başka Ünye Klasiği

İki haftadan bu yana “Ünye Klasiği” üzerine yazıyorum.
Aslında biz, Ünye Tarih Araştırma Grubu olarak yıllardır bu konuyu yazıyoruz.
Değerli çalışma arkadaşım Ahmet Kabayel’le birlikte, değerli dostlarımız İrfan Dağdelen, Osman Doğan ve Sabri Bacacı’nın yardımlarıyla yılardır Ünye’yi araştırıyoruz.
Bu çabamızda elbet de yalnız değiliz. Başta İrfan Işık hocamız olmak üzere, Yaşar Karaduman, Bilgin Hasdemir, Aynur Tan, Ufuk Mistepe, Mürselin Güney gibi (ismini burada anamadıklarım beni bağışlasın) pek çok değerli arkadaşımızın bu konuda payı var.
Ünye Klasiği derken, başta tarihi kalıntılarımız; Pontoslulardan Osmanlılara uzanan Ünye Kalesi, Tozkoparan, Balavuz ve Kadavat Kaya Mezarları, Kızılkaya olmak üzere, Asarkaya, Saray Cami, Çömlekçi Cami, Çömlek Fırınları, Yalı Kilisesi, Ahşap Camilerimiz, Anıt Ağaçlarımız, Çamlığımız, Plajlarımız, kıyı şeridimiz, Feneraltı, Fokfok ve yeni tescillenenlerle birlikte bugün sayısı 80’i bulan Eski Ünye Evleri başlıca klasiklerimiz arasında yer alıyor.
Ama ben bugün bir başka Ünye klasiğinden söz edeceğim.

İsmet Küçükoğlu ve TSM Etkinlikleri 

Geçtiğimiz hafta sonu Kızılay Ünye Şubesi’nin düzenlediği Türk Sanat Müziği Etkinliği’ne tanık olduk.
Kızılay ve “müzik”, ne alaka demeyin…
İşin başında Kızılay Ünye Şubesi Başkanı Sn. Küçükoğlu olunca, bal gibi oluyor… Çok da güzel oluyor.
Türk Kızılay’ının sadece kan bağışı ve afetzedelere barınma sağlayan bir kurum olmadığını gördük bu sayede…
Musiki, her faaliyete uyan bir katalizör, tasada ve sevinçte her zaman tamamlayıcı bir öğe.
Kızılay’ın başka şubelerinde bu tür bir etkinlik olmuş mu bilmiyoruz ama bizde, Başkan Küçükoğlu sayesinde oluyor.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Samsun Devlet Korosu’nun birlikteliğinde gerçekleşen etkinlikte, İsmet Küçükoğlu, Avukat Arif Çelik ve Samsun Devlet Klasik Türk Müziği sanatçısı Özge Altıntaş Özcan’ın solist olarak yer aldılar.
O gece bizlere nefis bir müzik ziyafeti verdiler.  
Özge Hanım, Ünye doğumlu bir sanatçımız.  Samsun Devlet Korosu’ndan yine Ünyeli hemşerimiz Kemal Yurt, Kızılay’ın Ünye Şubesi etkinliğinin gerçekleşmesine katkı sunan isimlerden. Organizasyonun önemli ismi Alparslan Öz ise, bu etkinliğin arkasındaki güç…     
İsmet ve Alparslan yıllardan bu yana arkadaşlar. Yolumuz onlarla ortaokuldayken kesişmişti. Elit Grubu dediğimiz jimnastik grubunda birlikteydik.
Sevgili İsmet’in başka bir özelliği daha vardı.
Elinde gitarı, parlak sarı saçları (ben böyle hatırlıyorum), 70’li yıllarda o dönem çok gözde olan rock yıldızlarını andırıyordu. Hepimizin idollüydü. Tıpkı Nirvana’nın solisti Kurt Cobain gibi, The Doors’un Jim Morrison’u gibi…
Sonra ata kültürü ağır bastı, Türk Sanat Musikisine yöneldi.
Ünye dışında mühendislik mesleğini sürdürdü ama iki aşkından da hiç kopmadı; biri Ünye idi diğeri musiki...
İstanbul’da TSM konserlerindeydi, duyuyorduk. Yaz akşamlarında ise Ünye’nin müzik etkinliklerinde...
Şimdi Kızılay’ın Ünye Şubesine başkanlık ediyor. O’nun başkanlığını tüm Ünyeliler, Kızılay camiası ve musikişinaslar çoktan fark etmiş olmalı.
Sevgili İsmet’i tebrik ediyor ve faaliyetlerinin devamını diliyoruz.

Ünye İskelesi veya “Köprü” onarımı


Ünyelilerin “köprü” dediği iskelenin onarımına başlandı ama daha işin başındayken şikâyetler yağıyor. Sökülen molozlar rastgele etrafa atılmaya başlanmış, hatta bir kısmı denize dökülüyormuş. Üstelik nasıl bir onarım yapılacağı da bilinmiyor. İskelenin ucuna kondurulan ucube (fener diyeceğim ama öyle bir işlevi olduğunu sanmıyorum), orada durmaya devam edecek mi?
Umarız bu defa “Köprü”  bilinçli bir onarımdan geçer. Köprü diyoruz, çünkü Ünyeliler için o da bir klasiktir.
Daha önce yazdık, “köprü” tarihi misyona sahip bir vakıadır.
Ünyelilerle dünyanın irtibatını sağlamıştır.  

Saat 22.00’den Sonra Alkollü İçki Satış Yasağı



Ünye’de bu yasak gereği birçok tekel bayisine yüksek para cezaları kesilmiş.
İlkinde 40.000 TL.’ye yakın bir cezayken, tekerrür edince 80.000 TL.’ye varan cezalar esilmekteymiş… Birçok bayi alkollü içki satışından vazgeçmiş durumda. Amaç üzüm yemek mi, bağcıyı dövmek mi, diyorlar!
Bu şekilde alkol kullanımının önüne geçeceklerini düşünüyorlar.
Gece yarısından sonra sahilde nara atan koliklere gelince…
Onlara bir çözüm gelecek mi, acaba?

Özel Araçta Sigara Yasağı

Ünye’de böyle bir ceza uygulamasına şimdilik tanık olmadık…
Ancak, haberlerde duyduklarımıza da inanamadık.
Doğru olsa gerek...
Bu nasıl yasak?
Aynı mevzu, uzun yol şoförleriyle de alakalı...
Adam tiryakiyse, tütünsüzlük başına vurur. Kaza bile yapabilir.
 “Bırakınız yapsınlar!” liberalizminden yana değiliz.
Ama yasakların da bir mantığı olmalı.
IV. Murat mertebesine ulaşmamalı!


Ünyekent, 02.10.2019


25 Eylül 2019 Çarşamba

Çamlık


Çamlık


Bir önceki yazımızda yarattığımız Ünye’den söz etmiştik, özellikle 70’li yıllarda hızla betonlaşan, bozulan bir Ünye idi anlatmak istediğimiz.
(Bkz. 18.09.2019, Ünyekent “Bir Ünye Klasiği”)
Oysa güzel şeyler de vardı bu kentin geçmişinde.
Bu kent “klasik” dediğimiz kadim kültürün izlerini taşımıştı bağrında.
Bunlardan biri işte…
“Çamlık” dediğimiz halka ait bir mesire yeri!

****
Birkaç yıl önce, Çamlık’ta neler döndüğünü yazmıştık dilimiz döndüğünce, kalemimiz yettiğince…
Dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı’nın talimatıyla imara açılan Ünye Çamlığı parsellenmiş, bölük pörçük edilmişti.
Her parçası” özel işletmelere” devredilmek üzere “rant kapısı”na dönüştürülmüştü.
Ünye halkı, asli sahibi olduğu yerin müşterisi durumuna getirilecekti.
“Çamlığı yedirtmeyeceğiz!” diyerek, belirtmiştik tepkimizi.
“Kâr” hane projesi, direkten döndü!
O günden sonra oraya tek çivi bile çakılmadı.
Mezbeleliğe dönüşen Çamlık’ta şimdi yeniden “bir çalışma” gündeme geldi.
Ve bugün Büyükşehir Belediyesi Ünyelilerden görüş istiyor.

****
Yerel basınımızda haber şu şekilde yer aldı:
”Ünye Belediye Başkanı Hüseyin Tavlı'nın girişimleriyle Büyükşehir Belediye Başkanı Hilmi Güler'in talimatı sonrası Çamlık'ta yapılması gereken çalışma masaya yatırıldı. Ünye Belediye Başkanı Hüseyin Tavlı'nın davetiyle gerçekleşen toplantıda, Çamlık'ta mevcut imar durumunun düzeltilmesinin önemine işaret edilerek, ağaçların bakımı ve doğal dokunun korunması kapsamında çalışma yapılmasının önemine dikkat çekildi.”
Toplantıya katılanların ortaya koyduğu ortak görüş, Büyükşehir Belediyesi yetkililerince göz önünde bulundurulacak…
Hatta Ünye Çamlığını biçimlendirecek proje, bu “ortak akıl” çerçevesinde vücut bulacak!
Deniyor…
Umarız öyle olur.

****
Bu anlamda “ortak akıl”ın ortaya koyduğu görüş, Ünyelileri temsil eden bir anlayış olarak önem kazanıyor.
Kısaca belirtelim:
1- Ünye Çamlığı, öncelikle Ünyelilerin uhdesinde olmalı, Ünye Belediyesi’ne devredilmelidir.
2- İmara açılan Ünye Çamlığı derhal eski statüsüne dönüştürülmeli ve “yeşil alan” ilan edilmelidir.
3- Eskisi gibi vatandaş hiçbir ücret ödemeden piknik yapabilmeli, yürüyüş, dinlenme ve benzeri ihtiyaçlarını bu alanda özgürce karşılayabilmelidir.
4- Çamlık kıyısı halk plajına dönüştürülmelidir.
5- Mezbeleliğe dönüşen Çamlığa usulüne uygun bir biçimde bakım yapılmalı, ağaçlar elden geçirilmeli ve çevre düzeni yeniden sağlanmalıdır.

****
Vatandaş Nasıl Bir Çamlık İstiyor?
Yerel basında yer alan bir kamuoyu yoklamasında cevaplardan biri şudur:
“Hiçbir şey yapılmasın, bina yıkıntıları temizlensin yeter!”
Evet, tepkisini çoklukla böyle belirtiyor vatandaş…
Korkmuş, çekinik…
Oylarıyla işbaşına getirdiği görevlilere güvenmiyor!

Oysa Çamlık vatandaşındır.
Oradan hiçbir karşılık ödemeden yararlanmak en doğal hakkıdır.

(Havuz falan deniyor ya, ne havuzu? Vazgeçin bu gereksiz sevdadan. Bakımsızlıktan ayakta zor duran çam ağaçlarına özen gösterin. Unutmayın “Kentimiz kültürümüzdür!” diyor, bir mimar duayenimiz… “Kültürümüz kimliğimizdir!” Şimdi hızla kimliksizleşiyoruz bu beton yığını arasında. Biraz nefes almak istiyoruz, birazcık nefes!)


Ünyekent, 25.09.2019


18 Eylül 2019 Çarşamba

Bir Ünye Klasiği


Bir Ünye Klasiği
                                  Yanan- yıkılan her eski Ünye evi, yok edilen tarihtir.

"Klasik, Latincede yüksek sınıftan soy eser demekmiş" diyor Nurullah Ataç, "Günlerin Getirdiği" adlı Güncesi'nde...
Klasik nedir diye sorulunca, işin içine kendi zevkimizi karıştırmadan verebileceğimiz bir tek cevap vardır:
Zamana dayanmış olan eserler!
Klasik eser, yüksek sınıftan soy bir eser olduğu için, yeni yetişenlere örnek olsun diye gösterilir. Amaç, söz konusu eserin bire bir örnek alınması değildir. Öyle olsaydı birbirine tıpa tıp benzeyen eserlerin ötesine gidilemezdi.
Amaç, klasiği bilmek ve onu aşmaya çalışma, yeni ve gelişkin bir düzeye ulaşmaktır.
(Bkz. Nurullah Ataç, Günlerin Getirdiği-Sözden Söze, Bütün Yapıtları, Yapı Kredi Yayınları, 8. Baskı, 2011, s. 53-54)

****
TDK'ye göre Klasik'in ilk anlamı: "Eski Yunan ve Roma Çağı dili ve sanatı ile ilgili olan"dır. İkinci anlamı: "XVII. Yüzyıl Fransız dili, sanatı ve yazarları ile ilgili olan"dır.
Gerçekten de "klasik" sözcüğü ilk kez Antik Çağ Yunan felsefesinin doruğu ve sonu kabul edilen ünlü düşünür Aristoteles'in  Poetika adlı eserinde geçer.
Eski Yunan'da "Klasik Dönem" MÖ. 480-330 yıllarını kapsar.
Aristoteles'in yaşadığı dönem (MÖ.384-322), Klasik Dönem'in bittiği ve Helenistik Dönem'in başladığı bir aşamaya tekabül eder. Helenistik Dönem, Aristoteles'in öğrencisi Büyük İskender'de ifadesini bulur. Sadece eski Yunan'ın değil, Roma İmparatorluğunun da Önasya ve Anadolu'daki sanat anlayışını temsil eder.
XV. Yüzyıl'da İtalya'da ortaya çıkan Rönesans, bu sanat anlayışının "yeniden doğuşu"dur.  
XVII. Yüzyıl Fransa'sında yeniden tanımlanan "klasik" sözcüğü, işte bu anlayışın yeniden ortaya çıkışıdır. Sadece Fransa'yla sınırlı değildir. O dönemde ilk klasik yapıtlardan biri kabul edilen Homeros'un İlyada ve Odysseia adlı destanları, bugün de önemli bir "klasik" eser sayılır.

****
Büyük İskender'in MÖ. 323'de ölümüne kadar Ünye'nin de içinde bulunduğu Samsun, Tokat civarı bağımsız durumda idi. Arkeolog Sümer Atasoy'un "Antik Çağ'da Amisos" adlı eserinde (İstanbul 1994, Doktora Tezi), MÖ. 750-550 tarihinde Büyük Kolonizasyon döneminde kurulan bu kentler, zaman zaman Pers hakimiyetine girse de çoğunlukla otonom yapıdadır. Pers Kralı III. Darius'la savaşmak ve çabuk sonuç almak  isteyen İskender, Doğu Seferi sırasında Karadeniz kıyısına çıkmamıştır. Her ne kadar mitolojik öykülerde İskender'le Amazon Kraliçesi Thalestris'in Karadeniz'de buluşmalarından söz edilse de   bazı kaynaklarda bu durum reddedilmektedir.
(Büyük İskender tarihçilerinden bazıları Amazon Kraliçesi Thalestris'in kendisini ziyaret edip ondan bir çocuk sahibi olduğunu yazmıştır. Ancak Büyük İskender'in diğer tarihçilerinden birkaçı ve en güvenilir ikincil kaynağı Plutarch iddiayı yalanlar. Plutarch yazılarında İskender'in ikincil deniz komutanı Onesicritus'un Büyük İskender biyografisinden Amazon pasajını İskender ile birlikte keşif gezisine katılmış olan Trakyalı kral Lysimachus'a okuduğu bir andan bahseder: Kral ona gülümsedi ve dedi ki "Peki ben neredeydim o zaman?")

****
İskender'in ölümünün ardından Babil'de yapılan toplantıda, İskender'in arşivcisi Eumenes'e Paphlagonia ve Trapezos'a kadar olan Kapadokya verilmiştir. Ancak Diadoklar (İskender'in halefleri) kendi arasında paylaşım savaşına girdiğinden, Kuzey'in satrapı Eumenes ve imparatorluk naibi Perdikkas Karadeniz'de hakimiyet kuramadılar. Bu tarihten sonra Ünye ve çevresinde 200 yıl Pontos krallığı egemen oldu. Pontos kültürü, Klasik Yunan felsefesiyle Pers kültürünün bir sentezidir.
Pontos Kralı VI. Mithridates'in Romalı komutan Pompeius'a yenilmesiyle tüm Karadeniz Roma hakimiyetine girer (MÖ. 67). Rum diye bilinen Roma tebaası ve onların kültür birikimi, 1923-24 Mübadelesine kadar sürer.
Çocukluğumuzun Ünyesi, daha çok o dönemin izlerini taşır. Henüz ayakta olan yüzlerce eski Ünye evi, "klasik" diye bildiğimiz o kültürün ürünüdür.
Bugün kendi ellerimizle yarattığımız bir felaketin eşiğindeyiz.
Özellikle 70'li yıllarda başlayan betonlaşma, klasik yapıların birer birer yok edilmesini getirdi. 
Şimdi elimizde sınırlı sayıda kültürel miras kaldı.
Onu da bilinçsiz bir restorasyonla yok etmeyelim.       


18.09.2019, Ünyekent


11 Eylül 2019 Çarşamba

Perge'nin Antik Sütunları


Perge'nin Antik Sütunları


Perge Antik Kenti, Anadolu'nun en düzenli Roma kentlerinden biri olarak bilinir. Antalya'nın Aksu Mahallesindeki bu görkemli kenti gezerken gördüğümüz yüzlerce sütun, kentten kalanların yalnızca bir bölümü. 1946'da Arif Müfid Mansel tarafından başlatılan kazılarda açığa çıkarılan sütunlar, kenti çaprazlama kuşatan iki büyük cadde boyunca sıralanıyor. Kim bilir bu sütunların ardında bir zamanlar hangi büyük yapılar yer alıyordu. Agorası, stoası, anıtsal çeşmeleri, hamamları ve amfitiyatrosuyla Perge Antik Kenti, Pamphylia Bölgesi hakkında bize önemli tarihi detaylar sunuyor.
Antalya'da Temmuz sıcağına rağmen ayrıntılı bir gezi gerçekleştiriyoruz.   
Sütunların dibindeki plaketler dikkatimizi çekiyor...
Neredeyse her sütunun altında bir plaket var. Plaketin sol tarafında "Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı" yazıyor. Sağ yanında sütunun onarılmasına katkı sağlayanların adı yer alıyor. Dolayısıyla antik kentin ayağa kaldırılmasına katkı sağlayan yüzlerce ismin varlığına tanık oluyoruz.

Ülkemde Bazen Güzel Şeyler de Oluyor!

 Plaketlerde tanıdık bir isim var mı diye bakıyoruz. Bir tanesinde "Onarım Nevhiz Pak'ın katkılarıyla gerçekleştirilmiştir." yazıyor.  "Pak", eşimin kızlık soyadı...
Araştırmaya değer diye düşünüyorum.
Eşimle uzak yakın bir ilişkini bulamıyorum. Aslen eczacı olan Nevhiz Hanım'ın Mustafa Nevzat İlaç A.Ş'nin sahibi olduğunu öğreniyorum.
Şirketin kurucusu Mustafa Nevzat Bey, yaşı ilerleyince işlerini kızı Nevhiz Hanım'a devrediyor. Mustafa Nevzat Bey 1968'de ölünce, şirket tümüyle Nevhiz hanımın kontrolüne geçiyor.
Nevhiz Hanım'ın "Pak" soyadını bir hekimle evlenmesinden dolayı almış, eşi Dr. Engin Pak... Engin Bey bu evlilikten sonra sanayiciliğe adım atmış. Eşi Nevhiz Hanım'ın da desteğiyle ünlü ekmek mayası olan Pak Maya'yı kurmuşlar. İzmit fabrikasında başlattıkları üretim genişlemiş, başka tesisleri de beraberinde getirmiş. Romanya'daki tesis dahil toplam dört fabrikada ürettikleri ekmek mayasıyla dünyanın en büyük üreticilerinden biri olmuşlar.

Nereden Nereye...

Yeniden Nevhiz Pak'ın başında bulunduğu Mustafa Nevzat İlaç A.Ş'ne dönelim...
Bu ünlü ilaç şirketinin kurucusu Mustafa Nevzat'tan, yani Nevhiz Pak'ın babasından söz edeceğim.
Mustafa Nevzat Bey 1879 da Selanik'te doğmuş.
Tıbbiyeyi Şahane'den kimyager eczacı olarak mezun olmuş. İlk görev yeri memleketi olan Selanik'tir. Selanik Askeri Hastanesinde eczacı olarak çalıştıktan sonra, 1909'daki ünlü harekat ordusuyla beraber İstanbul'a gelmiş. Önce askeri hastanelerde çalışmış, sonra tekrar akademik kariyerine devam etmiş. İstanbul Üniversitesi'ndeki görevi 1933 Üniversite Reformu'na kadar sürmüş. O yıl yapılan anlaşmayla Almanya'dan Türkiye'ye akın eden Yahudi meslektaşlarına kürsüsünü bırakmış ve ticarete atılmış. Türkiye'de yerli ilaç sektörünün öncüleri arasında yer almış.
İlk enjekte ampulü piyasaya süren Mustafa Nevzat Bey'dir. Toz insilünden enjekte ampul yapmış, şeker hastalarının halen kullandığı insilün iğnesinin Türkiye'deki mucididir.
Eczacılığımıza yaptığı öncülük, ilaç ticaretine de yansımıştır. Birçok ilacın ruhsatı Mustafa Nevzat İlaç'a aittir.
Pisak soyadını alan Mustafa Nevzat'ın iki çocuğu olur. Biri Nevhiz Hanım diğeri Mehmet Pisak.
Oğlu Mehmet işten güçten uzak bir insandır. Babasının işlerini babası gibi eczacılık mesleğine yönelen kızı Nevhiz Hanım üstlenir.

Mustafa Nevzat İlaç A.Ş'nin Sonu...

Selanik'te başlayan Mustafa Nevzat Bey'in eczacılık öyküsü, ne yazık ki 2012 yılında 700 milyon dolara yapılan satışla son bulmuştur. Ülkemizin en önemli yerli ilaç firması olan Mustafa Nevzat İlaç A.Ş, birkaç yıl önce Amerikalı ilaç devi Amgen'e satılmıştır.
Öte yandan Mustafa Nevzat'ın Selanikli olması, Sabetaycı tezlerine maruz kalmıştır.  
"Beyaz Türk" yahut "Beyaz Müslüman" tanımlamasıyla incelemeye alınan Nevhiz Hanım'ın İlaç Sanayi başka bir yazının konusu...
Perge Antik Kentinde başlayan o güzel yolculuğumuz, yerli ilaç sektörünün trajik konumuyla son buluyor. Şimdilik bu kadar olsun...
Esenlik dileklerimle.

(Nevhiz Hanım ve babası Mustafa Nevzat Bey'le ilgili bilgiler, Gürkan Hacır'ın  29 Nisan 2012 tarihli Akşam Gazetesi'ndeki yazısına dayanmaktadır.) 
  

11.09.2019, Ünyekent
http://www.unyekent.com/yazi/1177-pergenin-antik-sutunlari.html                            



 

4 Eylül 2019 Çarşamba

EYLÜL


EYLÜL

Nihayet aylardan Eylül'ü de gördük. Yaz bitti. "Bu yıl yazdan bi şey anlamadık!" diyenler, yağmurdan selden şikayet edenler çoğunlukta...
Ve Eylül'ü gördük.
"Eylül" denince aklıma Mehmet Rauf''un malum eseri geldi.
Edebiyatımızın ilk "psikolojik" romanı...
Mart 1900'de İstanbul-Boğaziçi'nde tamamlamış Mehmet Rauf  "ilk eserim" dediği bu romanı... 
"Son Üstadım" dediği Halid Ziya'ya (Uşaklıgil) atfetmiş.
(Eserin girişinde "Halid Ziya'ya… İlk eserim son üstadıma …" yazısı yer alıyor.)

****
Romantik duyguları, hayalleri ve yasak aşkları işleyen Eylül romanı sade bir dille yazılmış. Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilen roman, Türk Edebiyatı'nın ilk başarılı "ruh çözümlemesi" romanı olma özelliğini taşıyor.
(Romanda: "Eylül, esef ve özlem ayıdır. İnsan yazın artık geçtiğini anlayıp üzülür, özlem çeker." deniyor ama ayrılık bir köşk yangınıyla geliyor. Her ikisi de evli olan Suad Hanım ve Necib Bey'in yasak aşkları romanın sonunda ölümle bitiyor.)
Belki bu nedenle Eylül denince aklımıza aşk-hüzün, ayrılık ve ölüm geliyor.  

****
"En sevdiğim mevsime geldik.
Yapraklar sararacak.
Sonbahar, hüzündür;
Hüzün ise, ben demektir." diyor, Özdemir Asaf...

"Yalnızın Durumları"nda ise:

"Sen her şeyi süpürebilirsin;
Sonbaharı süpüremezsin." der. 

****
Bir başka şair Cemal Süreya...
                                                                                                     
“Dedim ya…
Eylül'dü.      
Savruluşu bundandı kimsesizliğimin…” diyor, "Eylül'dü isimli şiirinde...                     
Bir başka yerde Cemal Süreya:

"Bir gün aklına gelecek olursam, bana şiir ısmarla.
Eylül’ü konuşalım." demektedir.

****
Eylül'e tabi şairlerden biri de Ahmet Telli'dir. "Ayrılık Ayracı" adlı şiirinin bir yerinde:.                                         
"Ve ben bütün yapraklarımı döküyorken şimdi
Eylül diyorsun, tam da orda başlıyor ayrılık" diyor.

****
Ahmet Telli, daha akılcıdır Eylül şiiri faslında:

"İnsana şiir yakışır,
Yeryüzüne yağmur,
Gökyüzüne mavi." der.

****
Turgut Uyar ise umarsızdır Eylül konusunda:

"Eylül toparlandı gitti işte,
Ekim falan da gider bu gidişle." deyişi bundandır.

****
Eylül'ü sevmek için bir çok nedenimiz var aslında. Bağ bozumu, üzüm toplayan eller ve incir yiyenleriyle birlikte gelir Eylül... Bolluk ayıdır bir yanıyla.
Yine de hüzünlenmek için en uygun aydır Eylül...
Sararıp düşen yapraklar, doğanın ölümü...
Ölüm tanrısı Hades'in güzel Persephone'u kaçırarak yeraltı  dünyasına hapsettiği aydır. (Bkz. Yunan Mitolojisinde mevsim döngüsü.*)
Sonuç olarak hepimizin içinde engellenemez bir sonbahar vardır. Bu yüzdendir Eylül'e düşkünlüğümüz. 

                                                                                            
(*)Yunan mitolojine göre yeraltı tanrısı Hades, bir gün yeryüzüne çıkar ve Demeter ile Zeus’un kızları Persephone’yi kaçırarak yeraltı ülkesine götürür. Kızını kaybeden tanrıça, tanrılara ve insanlara küserek yeryüzünden bereketini çeker. Çiçekler açmaz, toprak ekin vermez... Bunun üzerine Zeus, Hades’ten Persephone'yi geri vermesini ister; ancak Hades eşi olarak seçtiği Persephone’yi temelli geri vermeyecektir. Aralarında yaptıkları anlaşmaya göre Persephone yılın yalnızca üçte ikisini yeryüzünde annesinin yanında, kalan üçte birini ise yeraltında Hades’in ölüler ülkesinde geçirecektir. Persephone’nin yeryüzüne çıktığı dönem bahar ve yaz aylarını, ölüler ülkesine döndüğü dönem ise kış mevsimini simgeler. (Kaynak: Aktüel Arkeoloji; Yunan Mitolojisinde Mevsim Döngüsü)

04.09.2019, Ünyekent

 Tekkiraz Dizdar yolu, Ünye'de sonbahar.

Hades ve Persephone
Heykeltıraş: Gian Lorenzo Bernini-
Galleria Borghese-İtalya

28 Ağustos 2019 Çarşamba

ANLATAMIYORUM


ANLATAMIYORUM

(Ülkemde eski kocası tarafından kızının gözü önünde boğazından hunharca kesilerek öldürülen Emine Bulutların dehşet dolu anısına!)

Ortaokul'da "Yurttaşlık Bilgisi" adı altında bir dersimiz vardı. Son sınıftayken. Trakyalı genç bir öğretmen geldi, ilk görev yeriydi Ünye....
Yolda epey düşünmüş, ben ne yapacağım bu yaban ellerde diye. Doğu Karadeniz'e ilk kez geliyor ve bölge halkını tamamıyla "Laz" biliyordu.
İlk derste "Gördüm ki, herkes benden daha düzgün konuşuyor ve kelle kulak düzgün" dedi.
Oysa oldukça yakışıklı bir delikanlıydı.
İlk yazılıya nasıl olduysa, hazırlanamamıştım. Oldukça düşük bir not aldım. İçime sinmedi. Bir sonraki Yurttaşlık dersine hazırlanarak geldim. Bir an cesaretimi toplayıp, öğretmenimiz derse başlamadan parmak kaldırdım:
"Öğretmenim, sınav günü mazeretim vardı hazırlanamamıştım. Aldığım notu düzeltmek istiyorum" dedim.
Üç soru sordu. Üçünü de doğru cevaplamıştım.
95 verdi.

***
Yurttaşlık dersi öğretmenimi "yakışıklı" bir genç olduğu dışında, hayal meyal hatırlıyorum. Süpermen'in gazeteci kimliğindeki Clark Kent haline benziyordu. Ünye'de uzun süre kalmadı, adını bile unutmuşum... (Değerli öğretmenim Mehmet Zeki Gündüz belki O'nu hatırlar.)
Neyse, biz konumuza dönelim. Orta öğrenim döneminde medeni cesaret sahibi, özgüveni tavan yapan biri değildim.
Peki o derste bu cesareti kendimde nasıl bulmuştum?    
Çocukluk yıllarımdan kalma bu anı hep kafamı kurcalamıştır.
Belki de içimdeki cesaret duygusunun ateşlendiği en erken evreydi.
Sonraki yıllarda nereden geldiğini kestiremediğim, "deli" cesaretimi kimileri "Karadenizli" olmama yoruyordu. Malum mısır tüketicisi olarak, bolca "zein" alıyorduk ama ben hiç mısır yemezdim.
İlk gençlik yılarıma rastlayan 1972'nin 30 Mart'ı ve 6 Mayıs'ı olmasaydı, belki de bizimki gibi uçkun bir kuşak hiç doğmayacaktı bu ülkede...
Gelelim, bendeki cesaretin "en erken" evresine...

Bir Orhan Veli Şiiri

Geçtiğimiz ayın ortasında, NTV Haber'de geçen bir haber spotu:

"Orhan Veli Kanık'ın şiiri dünyanın en çok okunan ikinci şiiri seçildi."
Dünyanın en çok okunan şairleri ve şiirleri açıklandı. Sıralamaya göre Orhan Veli Kanık'ın 'Anlatamıyorum' şiiri dünyanın en çok okunan ikinci şiiri oldu.
Uluslararası şiirleri, her şair için bibliyografya ve biyografileri içeren internet platformu Lyrikline, dünyanın en çok okunan şairleri ve şiirleri listesini açıkladı. Buna göre Türk edebiyatının usta şairi Orhan Veli Kanık'ın Anlatamıyorum şiiri listede ikinci sırada yer aldı.
Lyrikline İstatistikleri
Her yıl Haziran ayında gerçekleşen Berlin Şiir Festivali kapsamında Lyrikline editörleri ile toplanarak yıllık istatistikleri açıklıyor.
Dünyanın En Çok Okunan Şiiri
Lyrikline’ın verilerine göre geçen yıl site üzerinden en çok Hermann Hesse’nin “Stufen” adlı şiiri okundu. Orhan Veli Kanık'ın "Anlatamıyorum"  şiiri ise dünyanın en çok okunan 2. şiiri olma unvanına sahip oldu.
60'lı yılların ikinci yarısında, Ünye Ortaokulu'nda Yurttaşlık Bilgisi dersinde öğretmenimizin bize okuduğu şiirdi, O. Veli'nin şiiri...
Bendeki cesareti ona yordum; şiirden gelen güçtü bu...
Belki de "Bu şiiri okuyan kişiden bana zarar gelmez!" cesaretiydi...
Ünye Ortaokulu öğrencilerine yönlendirilen sıcacık bir "merhaba" ile gelen cesaret!

Adını hatırlayamadığım sevgili öğretmenim, merhaba!

ANLATAMIYORUM

Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum. / Orhan Veli Kanık

28.08.2019, Ünyekent                             



23 Ağustos 2019 Cuma

Sorular


"Kayyım" mı, "kayyum"mu?
Her iki deyişin de doğru olduğu doğrudur.
Lakin bizim sorumuz bu değil...

Sorular


Yeniden kayyım atanacaktı da...
Bu seçimler neden yapıldı?
Seçilerek iktidarda gelenler, yine kendileri gibi seçilmiş yerel yöneticileri görevden alabiliyor...
Ne âlâ...
Ve yerlerine "kayyım" atıyorlar.

****
İlk kez olmuyor bu durum.
Alıştık.
Demokrasi adına ahkam keseler, çıkıp ekranlara bunun "normal" bir durum olduğunu hepimize kanıtlayacaklardır.
Ancak...
Seçim arifesinde bu kişiler sakıncalı değilken, seçildikten birkaç ay sonra nasıl "zararlı" olurlar, anlamak ve /veya anlatmak kolay değil...

****
Diyarbakır, Van, Mardin...
Üç başkanın görevden alınması yeniden Güneydoğu'da olayları tırmandırabilir mi?
Çukur kazma, "Sur Olayları", aylar süren çatışmalar, yüzlerce can...
Tarih tekerrür mü edecek, sil baştan mı yaşanacak her şey!
Neden?

Sona Doğru Giderken...

Herkes gelinen durumdan rahatsızlık duyuyor, iktidar cephesinde bile bu rahatsızlığı sezinlemek mümkün.
Bu defa "son"a yaklaştı diyoruz!
Her defasında bir "çıkış yolu" bulanlar, bu defa çıkabilecek mi?
Ak Parti Genel Başkan Vekili Numan Kurtulmuş bile "hangi kesimlerden oy kaybettiklerini" açıklama derdindeyse...
Sona doğru gidiş, "doğru" demektir.
Üstelik "İstanbul kaybedildi!"
İktidar gidiyor mu ne...
Geçen gün bir sosyal medya fenomeni (gazetecilik yaparken çoğumuz onu tanımıyorduk) söyledi:
"İmamoğlu görevden alınacak!"
Ertesi gün "Ben gırgır yaptım, kafa buldum!" dese de, cuk oturdu.
Gidiş nereye?
Korkalım mı şimdi, durup dururken.
"İç savaşa gidiyoruz!" diyenler haklı mı?
Giderayak "memleketin içine edecekler mi?" gerçekten...

Genelden Özele...

2019 yılı, diğer yıllardan daha sorunlu başladı...
Her fırsatta dile getiriliyor.
İktidar kanadı "kriz mıriz yok!" dese de...
Mart Yerel  Seçimleriyle birlikte iyice belirginleşen ekonomik kriz, ulusal alandan uluslararası ilişkilere kadar bir dizi gelişmeyi etkiliyor.
Durumdan etkilenen kurumların başında yerel yönetimler geliyor.
(İktidarın yandaş müteahhitleri İstanbul ve Ankara'dan nasiplerini bu defa alamayacak gibi...)
Belediye dediğimiz, yerel yönetimlerin başında da, kamuoyunu en çok meşgul eden İstanbul Büyükşehir Belediyesi geliyor.
Başkan İmamoğlu'nun icraatı merakla takip ediliyor.
İkinci sırada Ankara geliyor ki, bu o kadar sorun edilmiyor, en azından şimdilik...
Bizimse dikkatimiz Ordu BŞB. üzerinde.
Ve tabi ki Ünye Belediyesi...
Fatsa'nın genç Belediye Başkanı İbrahim Etem Kibar, "160 Milyon TL borç devraldıklarını" söylüyor.
Ünye daha şanslı... Mayıs oturumunda 112 Milyon 606 Bin 529 TL. borcumuz olduğu söylendi. Alacağımız ise 23 Milyon 764 Bin 791 TL.
Tasarruf tedbirleri nedeniyle Kültür Sarayı ihalesi iptal edildi.
Her şey yolunda!

21.08.2019 Ünyekent