23 Ocak 2020 Perşembe

Laleli Cami Hakkında Yeni Bulgular


Laleli Cami Hakkında Yeni Bulgular
Birinci Bölüm


Her yeni belge yahut arkeolojinin diliyle söylersek, yeni bir bulgu, buluntu ele geçirildiğinde tarih yeniden yazılır.
Bu anlamda tarih, sanıldığı gibi durağan değil, son derece hareketli ve değişken bir disiplindir. Değişken olması, tarihle iştigal edenlerin sorumluluğunu azaltmaz… Aksine daha büyük sorumluluklar yükler.  
İngiliz tarihçi ve arkeolog Robin George Collingwood, “Tarihi bilginin mahiyeti, bu bilgiye yönelen herkesin bilginin temel kaynaklarıyla yüzleştirilmesini gerekli kılmaktadır.” der.
Bu nedenle tarihsel kanıta başvurmadan, tarih anlayışı elde edilemez.
Tarihsel kanıt sadece bilgi işleme aktivitelerine temel teşkil etmez, o dili keşfetmeye, dilin katılımcılara sunduğu anlamlara ve geçmişin tarihçesine açılan bir araştırma yoluna da sahip olmamızı sağlar.
Bu kritik girizgâhın ardından, esas meselemize gelmek istiyorum.
Yıllar önce “Canik’in Ahşap Camileri” üzerine bir araştırma yapmıştık.
Çalışmamızın başında Ünye hinterlandının en eski camilerinden Laleli Camii’ne dikkat çekmiş,  çalışma arkadaşım Ahmet Kabayel’le birlikte Ünye Tarih Araştırma Grubu olarak yazımızın küçük bir bölümünde konuyu Ünye gündemine taşımıştık.[1]
Birkaç yıl sonra da bölgemizdeki ahşap camileri içeren yazımızı yayınlamıştık.[2]

Yeni Bir Araştırma ve Yeni Buluntular

Laleli Ahşap Cami yazımızın üzerinden dört-beş yıl geçtikten sonra, Çaybaşı Kazasının eski adı “Çilader” üzerine araştırma yapan; Osman Doğan, İrfan Dağdelen ve Sabri Bacacı isimli tarihçi-araştırmacı arkadaşlarımız, Laleli Camii hakkında farklı bir bilgiye ulaştılar. Başbakanlık Arşivi Osmanlı Belgelerini tararken buldukları bir belge bizi yeni bir bilgiye ulaştırdı.  

“Lale Deresi isimli köyde vaki Sultan Bayezid-i Veli Camii'nin otuz seneyi mütecaviz hatibi olan Beyceli köyü sakinlerinden Mehmet Recep'in, Bölükbaşı Hüseyin Ağa'nın İfraz kazası köylerini tahrir ederken yanlışlıkla kendilerini kendirci reaya kaydettiklerinden şikâyetine binaen tekrar vazifesi üzere beratının yazılması.”
(Sabri BACACI, Araştırmacı, Dosya Envanter Tasnif Şube Müdürü,  T.C Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi Kâğıthane/İstanbul,  2019)

Yukarıdaki belge 1701 tarihli bir mahkeme belgesidir. Yani “Şer-i sicil” kaydıdır.
Bu kayıtta:
1-      Lale Deresi isimli bir köyden,
2-     Sultan Bayezid-i Veli ismini taşıyan bir camiden söz edilmektedir.
Belgedeki bu iki husus çok önemlidir ve konuya ilişkin şimdiye değin yazılan bilgileri (bizim yazımızda geçen bazı hususlar da dâhil) temelden etkileyecektir.

Caminin Adı Nereden Geliyor?

Eski çalışmamızda getirdiğimiz yorumlar şu şekildeydi:
“Laleli Cami: İkizce’de Akçay Irmağı kıyısında yer alan ahşap cami, Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon seferi sırasında yörede kışlarken bu camiyi yaptırdığı rivayet edilir. Ağaç aksamında yapılan tespit, yapının 450 – 500 yıllık bir geçmişe sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır. 18. Yüzyılda Lala Mustafa Paşa tarafından İstanbul’dan gönderilen lale motifli kapısı nedeniyle, yerleşim bölgesi Laleli adıyla anılmaktadır.”
“Kapıdaki ve içerideki mahfilin korkuluklarındaki lale işlemeli ahşap malzemeler ise, 18. yüzyıla ait olduğu, Osmanlı’nın Lale Devri’ne denk geldiği sanılmaktadır. Camideki lale işlemelerinden dolayı daha sonra İkizce adını alan yerleşim bölgesine eskiden Laleli denmektedir.”
Eskiden Ünye’ye bağlı bir bucakken, daha sonra Ordu’ya bağlanıp ilçe yapılan İkizce kazasının adı, 1701 tarihli belgeye göre Lale Deresi Köyü’nden gelmektedir. Akçay Irmağı’nın bir adı da Say Deresi’dir ve aşağı havzada “Akçay” adıyla denize kavuşmaktadır.
1701 tarihli belgede sözü edilen Lale Deresi Köyü, acaba bugünkü İkizce İlçesiyle aynı yerleşim bölgesi miydi?
Belgede adı geçen İfraz yahut Efraz Kazası, gerçekten de günümüzün ikizce, Çaybaşı ilçelerini kapsayan yerleşimlerdir. 1837 tarihli Canik Livası Defterlerinde de Ünye’ye bağlı bu yerleşimler şu şekilde açıklanmaktadır:   
“Ünye Kazasına bağlı olan Efraz Kazası ise on bir köyden oluşan bir yapıya sahiptir. Onu takip eden Fenaris Kazası on iki köye ve Cöreği Kazası ise altı köye sahip idari birimler olmakla beraber yönetsel anlamda Ünye Kazasına bağımlı kılınmışlardır. Yine Ünye Kazasına bağlı bulunan Cevizdere Kazası’nda ise on köy tespit edilmiştir.”[3]
Bu durumda, Lale Devri’ne ve lale motiflerine izafeten yapılan “Laleli Cami” isim tespiti ve İkizce ilçesine eskiden Laleli denmesi, Lale Deresi Köyü keşfinden dolayı yeni bir anlam kazanmıştır. Geçmişin tarihçesine Lale Deresi ibaresi daha uygun düşmektedir.

(Devam edecek.)


[1] Bkz. Yaprak Dergisi, Gel ve Gör – ÜTAG Araştırma Yazısı; Temmuz 2008
[2] Ünyekent Gazetesi Arşivi, ÜTAG yazıları, Laleli Ahşap Camii, 2012
[3] Prof. Dr. Mehmet Yavuz Erler, Defter-i Liva-i Canik-1837



23.01.2020, Ünyekent






15 Ocak 2020 Çarşamba

Kanal İstanbul


Kanal İstanbul

“Kanal İstanbul kararı bilimin değil felsefenin alanıdır” demiş, bir yandaş gazeteci yazarımız. “Yandaş” dediğime bakmayın, yandaşlık “kötü” bir müessese değil. Bir ülkedeki yazar taifesinin yüzde sekseni doğal olarak yandaştır. Bu oran hiç abartılı sayılmaz. Gidişatı desteklemek, müesses nizamdan yana olmak “normal” bir durumdur. Üstelik bu yazarlar içinde, bazen, nadiren de olsa beğenmedikleri icraatı eleştirenler bile oluyor!
“Yandaş ve yalaka!” denirse, işte o zaman arıza başlıyor.
Gerçekte böyle bir durum olsa bile, bu tanımın hakaret ibresi yüksek.
Öyle demeyelim de, “kraldan fazla kralcı” diyelim…
Öte yandan “muhalif yalaka” diye bir tanıma değineceğim…
Olabilir mi acaba?
Zaten yazar muhalif, kime yalakalık yapsın ki…
Muhalif derken, kelimenin tam anlamıyla ” karşı” olanlardan bahsediyorum.
Muhalif görünüp, iktidara destek olanları bu kategoride düşünmemek gerekir.
Dediğim gibi, mevcut iktidarlarda muhalefet oranı düşüktür…
Giderek daha da düşüyor bu sayı.

Bir de dönek taifesi var ki, “fırıldak” lakabıyla bilinirler. (Bu ifade bana ait değil, nereden aklımda kalmışsa…)
Ha, unutuyorduk az daha, “hem nalına, hem mıhına” durumunda olanlar da var ki…
Onlar her şeye muhalif!

****
Asıl mevzuya gelirsek.
“Kanal İstanbul bilimin değil, felsefenin alanıdır” diyor, yandaş bir yazar…
İlk bakışta durup birkaç dakika düşünmek gerekiyor.

Felsefe sözcüğünün TDK’deki karşılığı şöyle:
Arapça; 1. isim olarak: Varlığın ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. 2. isim olarak: Bir bilimin veya bilgi alanının temelini oluşturan ilkeler bütünü, Tarih felsefesi. Hukuk felsefesi gibi. 3. İsim olarak: Bir filozofun, bir felsefe okulunun, bir çağın öğretisi; “Sokrates felsefesi” gibi. 4. İsim olarak: Dünya görüşü. 5. isim olarak: Bir konuda soyut düşünüş.

Bu durumda felsefe bilimin uzağına düşmüyor, bizzat bilimi oluşturan bilginin temelini oluşturuyor.
Günümüzde ise felsefe, bağımsız bir disiplin sayılıyor ve bir bilim dalı olarak kabul görüyor.
Üniversite kürsülerinde ana bilim dalı olarak yerini çoktan almış durumda.
Yandaş kalemin yazısının içeriğine gelecek olursak…   

“Bilim” diye ileri sürdükleri aslında “kendi istedikleri” diyor. Ortaçağ’ın din adamları gibi bilim dediklerini “mutlak” gördükleri için irdelemiyorlar, “Bilgi nedir, bilim nedir diye sorgulamıyorlar” diyerek; Karl Popper, Thomas Kuhn, Imre Lakatos ve Pul Feyerabend’den dem vuruyor. “Bu dört ismi hiç duymamış olanlar, bu konuda ahkam kesiyor” diyor.

****
“Nesini söyleyim canım efendim, gayrı düzen tutmaz telimiz bizim” diyesi geliyor insanın, Serdari gibi...
Habertürk’teki o tartışmayı izledim. Bilimsel açıdan Kanal İstanbul’un sakıncalarını dillendiren İmamoğlu’ydu…
Konunun felsefesini yapmaktan, işin özünü çoktan bir kenara bırakmışız. Bu haliyle bile Kanal İstanbul, bir imar projesi değil, siyaset malzemesi olduğunu apaçık ortaya vuruyor.
Galiba en çarpıcı açıklama, yazar Bekir Coşkun’dan geldi.
Yavuz Sultan Selim’in Mısır fethini örnek göstererek, İstanbul’un nasıl Araplaştırıldığını yazıyor… Osmanlı’nın çöküşünü hazırlayacak olan oluşumun ilk nüveleri ta o zamanda atılmış!
“İstanbul’u kaybetti, kendisine ikinci bir İstanbul kuruyor!” diyor Coşkun.
Tabi bu ikinci İstanbul’un mülki sahipliğinde ağırlığı Arabi kesim alıyor.
Bu kesimin alt takımı, zaten varoşlardaki yerini çoktan aldı.
Kanal İstanbul sıradan bir rant projesi değilse, felaket projesine dönüşmesi uzak değil.
Esenlik dileklerimle…  


15.01.2020, Ünyekent

7 Ocak 2020 Salı

Hoş Geldin 2020!




Hoş Geldin 2020!

2019’u geride bıraktık. Yoğunluğum nedeniyle iki haftadır bu sütunlarda yoktum. Dolaysıyla bu önemli “geçiş” günlerini yorumsuz geçirdik. Oysa günden doluydu. Talep ve temennilerle yeni yıla girmemiz gerekiyordu. Sağlık ve esenlik dolu, barış (!) içinde geçecek yeni bir yıla girmeliydik.
Yeni yıl yine dünyamıza barış getirmedi, yeni yıla ABD’nin tetikçiliğini yaptığı bir suikastla girdik…
Ülkemizde ise Libya’ya “Asker Gönderme” telaşı gündemdeydi. 

İranlı General Süleymani

Ambargo altında da olsa, ABD ve Batı’yla arası iyi olmasa da; dünyanın önemli ülkelerinden biri İran… Petrol üreticiliğinde halen ikinci sırada ve biteviye üretiyor olması, ambargolara rağmen bu petrolün dünya piyasalarına girmesi, İran’ın önemli bir ülke olduğunu gösteriyor.
Ve bu ülkenin generali Kasım Süleymani, yanındaki altı kişiyle birlikte ABD tarafından öldürülüyor… SİHA saldırısıyla havaya uçuruluyor.
Kasım Süleymani sıradan bir general değil. Ülke lideri Rahmani veya Hamaney gibi İran’da ilk sırada yer alıyor. Hatta Süleymani’yi işlevsel olarak daha önde görenler var. Diğerleri sembolik isimler, Süleymani ise İran Irak savaşından bu yana fiilen durumun içinde, operasyonel bir isim. Birçok karanlık noktada parmağı olsa da, yaptığı işleri tasvip etmesek de (Uğur Mumcu cinayetinde adı zikredilse de), İran’ın resmi generali.
Şak diye çekip vuramazsın!
Aynı şeyi bir başka ülke, bir ABD generaline yapsa ne olur?
Yaşadığımız dünyada bu suikast ne demek?
Şu demek:
Ben her şeyi yaparım, beğenmediklerimi vururum.
Arkama İngiltere’yi, Fransa’yı alırım.
İstediğimi vururum.
Uluslararası hukuk falan hak getire…
(Yorumu bu noktada kesiyorum. Kelimeler kifayet etmiyor çünkü. Altı gün önce bir TV kanalını izliyordum. Aşık Mahsuni’nin hayat öyküsü anlatılıyordu. Bir ara Mahsuni’nin türküsü geldi kulağıma. Alıp yıllar öncesine götürdü beni: “Amerika katil, katil!” Tam da o gün ABD, İranlı generali vuruyordu. Ne çok dinlemiştik o türküyü. Henüz Vietnam’ın külleri sıcaktı. ABD’nin kendi halkı bile durumun farkındaydı. Yıllar sonra bu Amerikan karşıtlığı nasıl bu kadar yapay hale geldi? Sözde karşıydık, ama icraata geldiğinde, “stratejik ortak” sayıyorduk Amerika’yı... Son suikastta da gördük. İran generalinin öldürülmesini resmi dille kınayamadık bile… Belki de doğrusu buydu. “Monşer” tarzı diplomasiyi tercih ettik. Nazikçe İran Devlet başkanını arayıp, üzüntümüzü belirtmekle yetindik.)

Ey Libya, Seni Çöl Çiçeği

Bu defa petrolün yer altından neredeyse rafine biçimde çıkarıldığı topraklardayız. Yardım istediği için Libya muhalif rejimi adına Libya’ya asker gönderiyoruz. Kafile yola çıkmadan, iç savaş tırmandı. Libya egemenleri, muhalefet bölgesindeki bir askeri okulu havaya uçurdu. Onlar da havaalanına saldırdı.
Tartışıyoruz TV oturumunda…
Mustafa Kemal de gitmemiş miydi o topraklara?
Gitti de, 120 sene önceydi…
Trablus Osmanlı mülküydü ve İtalyanlarca işgal edilmesi üzerine Mustafa Kemal Osmanlı askeri olarak gitmişti o topraklara.
Üstelik Teşkilatı Mahsusa’nın sağladığı, Tanin Gazetesi muhabiri Şerif Bey kimliğiyle gitmişti. (18 Aralık 1911)
Olaylar şöyle gelişti:
 22 Aralık 1911 tarihinde Mustafa Kemal tarafından yönetilen askerler Tobruk Zaferi'ni kazandı. Enver Bey, gösterdiği başarılarından dolayı Mustafa Kemal’i 21 Şubat günü Derne komutanlığına atadı. Mustafa Kemal, yokluklarla sürdürülen mücadelenin ortasındaydı. Derne'de bulunan Ayn-Mansur Karargâhı’ndan, yakın arkadaşı Salih (Bozok ) Bey'e gönderdiği bir mektupta düşüncelerini şöyle ifade etmişti: '' Biz vatana borçlu olduğumuz fedakârlık derecelerini düşündükçe bugüne kadar yapılan hizmeti pek değersiz buluyoruz. Vicdanımızdan gelen bir ses, bize vatanın bu sıcak ve samimi ufuklarını tamamen temizlemedikçe gemilerimizin Tobruk, Derne, Bingazi ve Trablusgarp limanlarında tekrar demir atmış olduğunu görmedikçe vazifemizi bitirmiş sayamayacağımızı ihtar ediyoruz. Vatan mutlaka selamet bulacak, millet mutlaka mesut olacaktır. Çünkü kendi selametini, kendi saadetini memleketin ve milletin saadeti için feda edebilen vatan evlatları çoktur.''
Böyle diyordu o koşullarda Mustafa Kemal. (Kaynak: Tarihi Olaylar Sözlüğü)
Günümüz Libya’sına gelince:
Malum, Libya’da iç savaş var. Tobruk Hükümeti ülkenin yüzde 94’üne hakim. Trablus hükümeti ise, yüzde altısına sahip, muhalif kesim... Kabile toplumu Libya’nın ihvancı kanadına yardım mahiyetinde Libya’da mıyız?
Yakında anlarız.
Biz yine de esenlik ve barış dolu bir yıl diliyoruz.

08.12.2020 Ünyekent


18 Aralık 2019 Çarşamba

Köprünün Korkulukları II


Köprünün Korkulukları II

2019 yılına nasipmiş, Ünye Köprüsü’nün korkuluklarını yenileme işi Aralık ayının ortasında tamamlandı.
“Bir buçuk ay aradan sonra Ünye İskelesi’nin sökülen korkulukları geri döndü.
Aynı korkuluklar iskeleye monte ediliyor.
Oysa bu korkuluklar görsel planda, dayanıksız malzemeden üretilmişlerdi.
Daha sağlam korkuluklar bekleniyordu…”
Demiştik.
Biz bunları diyene kadar yarısı monte edilmişti. Diğer kısmı da yazımızın akabinde tamamlandı. Bu hafta başında, onarımı tamamlanan iskele kullanıma açıldı. Ziyaretçilerin akınına uğradı.
Durumu sosyal medyadan öğrendik.
Tanıdık pek çok kişi iskeleden fotoğraflar paylaşmış.
Kimisi beğenmiş, beğenmeyenler de var!

****
Geçen Hafta sorduklarımıza Yanıt Geldi:

İskelesinin onarımını Ordu Büyükşehir Belediyesi üstlenmiş.
Malzeme seçiminin nasıl yapıldığını, kimin yaptığını öğrenemedik.
Vaz geçildiği halde, neden 1,5 ay sonra aynı korkulukların iskeleye konulduğunu da…
(Yanıt, gazetemizin Onursal Yayın Yönetmeni Sayın Musa Özgür Kıroğlu’ndan geldi. Bu vesileyle aramızda güzel bir sohbet gerçekleşti. Kullanılan malzemeyi O da pek beğenmemiş ama monte edilen korkulukların öyle “yaprak gibi” sallanmadığını ifade ettiler. Gerçekten de ertesi gün montesi tamamlanan kısmı kontrol ettiğimizde, sallanmadıklarını gördük.)
Ünye İskelesi’ne Ünyeliler “Köprü” der. İster galatı meşhurdan sayılsın, ister Ünyelilerin farklı çalışan duyarlığına verilsin, her Ünyeli gibi ben de “Köprü” deyişimizi kanıksamış durumdayım, hatta özümsediğimi söyleyebilirim.
Neden başlıkta “Köprü” deyip te, aşağıda “iskele” yazdığıma gelince...
Daha önceki yazılarımda da yer vermiştim, okuyucularım bilir.
Bilmeyenler için hem “köprü” hem de “iskele” tanımını kullanıyorum.
Ki, köprüden kastımızın iskele olduğu anlaşılsın.
Konuyu ayrıca açıklamayı gereksiz bulmuştum, okuyucularım beni bağışlasın...
Bu açıklamayla birlikte her iki deyişin de nazarımızda “kullanılabilir” olduğunu ilan etmiş olalım.
Köprü’nün aslen “Yeni Köprü” olması gerektiği kısmı ise, yaşı 60’ın üzerinde olan Ünyeliler için “özel” bir ayrıntıdır. Yeni kuşağı yormayalım, yaşı 60’ın altındakiler “Eski Köprü”yü bilmez. Yeni Köprü’ye sadece “Köprü” denmesi yeterlidir sanıyorum.
(Bu ayrıntıyı hatırlattığı için “Eski Hamam” dostumuza ekstradan teşekkürler.)
***
İskele’ye ilişkin son saptama:

Meğer ne çok bekleyeni varmış, onarımı biter bitmez ziyaretçi akınına uğradı.
Bunca zamandır iskele kapatılmıştı, bekliyordu ama “kimseden bir ses, soluk çıkmıyor” belirlemesi doğru değilmiş.
Ziyaretçilerden her biri, beğeni yahut eleştirileriyle birlikte geliyor.
Umarız yerel basınımız bu konuda bir anket yahut röportaj yapar. Halk bu konuda ne düşünüyor, hep birlikte öğreniriz.
İskelenin ucundaki deniz feneri(!) halen kaldırılmış değil.
Ne zaman kaldırılacak?
Ayrıca…
Onarım dedik ama “korkuluk” dışında bir yenilemeye denk gelemedik.

Şimdi Sırada Çamlık var…

Çamlık’la ilgili gelişmeleri altı madde halinde sıralamıştık.
İlk sırada Çamlığın “İmara Açılma” işlemi vardı.
İmara açılmasının yanlış olduğunu, derhal düzeltilerek, yeniden “mesire yeri” statüsüne kavuşturulmasından bahsetmiştik.
Aynı konuyu, neredeyse aynı ifadelerle Ünye Kent Konseyi Başkanı Mimar Sayın Sevindik Diktepe Demir ifade etmiş:
Çamlık’ta öncelikli yapılması gerekenin yapılaşma baskısından kurtarılması olduğunu belirtmiş…
Aklın yolu birdir.
Enver Bey döneminde gerçekleşen, Ünye Çamlığı’nı rantiyeye dönüştürme projesi artık sona erdirilmelidir.
Evet, öncelikle şu “imara açma” işlemi iptal edilmelidir.
Aksi halde Sn. Demir’in belirttiği gibi…
"Yapılaşma hakkı geçerli olacaktır.”
Çamlıkla ilgili kim ne derse desin, imar biçimi değişmediği sürece söylenenlerin hiçbir değeri yoktur.
Nokta.

(Bu konuda geçen toplantıda sarf edilen sözler o denli anlaşılır, makul ve mantıklı ki… Her Ünyeli gibi ben de kuşku duydum. Bu kadarına da pes deyip, enine boyuna düşünmeye başladım. Bir Ünyeli olarak Başkan Danışmanı Sn. Asım Suyabatmaz da aynı haleti ruhiye içinde midir, bilemeyiz ama umarız kötü bir sürprizle sarsılmayız!)

Ünye Manyetik Kumu ve Reklamlar

Hülya Avşar’ın tanıttığı bir yatak reklamıyla karşımıza gelen Ünye Kumu vurgusu, Ünye’yi yeniden ulusal plana taşıdı. Bilindiği gibi geçtiğimiz yıllarda bir tanıtım reklamıyla boy göstermişti Ünye…
Adres aynı…
Teşekkürler GENNA Ajans, Teşekkürler Ahmet Selim Tuncer…
Daima Ünyeli kalanlara selam ve sevgiyle.


18.12.2019, Ünyekent



11 Aralık 2019 Çarşamba

Köprünün Korkulukları


Köprünün Korkulukları

Bir buçuk ay sonra Ünye İskelesi’nin sökülen korkulukları geri döndü.
Aynı korkuluklar onarımdaki iskeleye monte ediliyor.
Oysa bu korkuluklar görsel planda, dayanıksız malzemeden üretilmişlerdi.
Daha sağlam korkuluklar bekleniyordu…

****
Şimdi şu sorulara cevap bekliyoruz:

Kim üstlendi Ünye iskelesinin onarımını…
Ünye Belediyesi mi?
Malzeme seçimi nasıl yapıldı?
Bu uyduruk korkulukları kim buldu?
Vaz geçildiği halde, neden 1,5 ay sonra aynı korkuluklar iskeleye monte ediliyor?

***  
İskele’ye ilişkin bir saptama ve üç soru daha:

Geçen akşam gidip yerinde gördük. Bir tarafın korkuluğu boydan boya monte edilmiş, diğer tarafa başlanmıştı. Elimizle kontrol ettik, yaprak gibi sallanıyor. İnsan bunu kendi evinin merdivenine korkuluk diye koymaz! Her gün yüzlerce vatandaşın ziyaret ettiği Köprü’ye nasıl monte edilir, anlaşılır gibi değil.
1- “Bu işe Başkan Güler el koysun!” deniyor. Bu iş Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir faaliyet mi ki, BŞB Başkanı Hilmi Güler’e havale ediliyor? Eğer öyleyse, aynı korkuluğu Altınordu İskelesi’nde de görmemiz gerekir, mümkün mü?
2- Neden bu uygulama da, Çamlık’ta olduğu gibi kamuoyuna (en azından bir kesim “akil” insanlara) danışılmıyor?
3- İskelenin ucundaki anlamsız sütun (işlevsiz “fener”) ne zaman kaldırılacak?

Çamlık, Çamlık…

Çamlık, demişken… Büyükşehir yeniden Çamlık Projesini bu defa daha geniş bir katılımla kamuoyuna sundu… Yahut sunar gibi oldu.
Ünyelileri şaşırtacak kadar olumlu bir proje gibi görünüyor.
1- Enver Bey zamanında hazırlanan “İmara Açma” işleminin düzeltilerek, yeniden kamunun hizmetine ayrılmış bir mesire yeri statüsüne kavuşturulacağı,
2- Topraklandırılarak çimlendirileceği, eski ağaçların yerine yeni çam fidanlarının dikileceği,
3- İçeri otomobil alınmayacak, dışarıda otopark sayısı artırılacak,
4- Yürüyüş yolu yapılacak, bir kır kafesi dışında işyerine izin verilmeyecek,
5- Oturma grupları yenilenecek, piknik alanlarını düzenlenecek,
6- Barbekü, mangal işine bu alanda son verilecek…
 
Tümüyle anlaşılır, makul ve mantıklı bir proje…
Son madde (6. Şık); Ünye Kaymakamı Sn. Güney’in talebiyle düzenlenmiş gibi görünse de, şehir merkezine çok yakın bir mesire yeri olması, çok sayıda ziyaretçisi ve yürüyüş yapanları göz önüne aldığımızda yerinde bir karardır.
Umarız bu haliyle, Ünye’ye kötü bir sürpriz yapılmadan Çamlık meselesi çözüme bağlanır. 

Karadeniz Demiryolu Projesi

Yürekten desteklenecek bir proje…
Ama Laz Müteahhitler eliyle güzelim Karadeniz’in sahil şeridini hunharca katleden bir projeye dönüşmezse…
Sahil Yolu Projelerinde gördük; Tirebolu’yu, Piraziz’i, Bulancak’ı ve daha nicelerini duman eden bir projeydi.
Umarız öyle olmaz!
Olmaz, olmaz…
Bu projenin de Ünye Konteyner Limanı gibi “uygulanabilir” olma ihtimali yüzde kaç?
Olsa keşke…
Sahile dokunmadan, doğayı tahrip etmeden!

Ceren Özdemir

Bir kez daha yüreğimiz yandı, utanç duyduk, kahrolduk!
Firari bir psikopat katilin hedefi olması yanında, bu genç kızımız nasıl bir ihmalin kurbanıydı?
Ceren sıradan bir hedef değildi.
Evet, bir psikopat katilin rol modeliydi…
İyice ivme kaydeden kadına şiddetin vardığı son noktada…
Açık bir ihmalin kurbanıydı!


11.12.2019, Ünyekent

26 Kasım 2019 Salı

Konteyner Limanı


Konteyner Limanı


Bazı konular vardır, ısıtılıp ısıtılıp tekrar gündeme sokulur. Bunun Ünye bazında en uçkun örneği OSB’dir (Organize Sanayi Bölgesi). Üzerinde en çok durduğumuz Ünye’ye yakışır bir “Kültür Sarayı” inşasıdır. Benzer bir biçimde Ünye Limanı üzerinden gündeme sokulan bir “Konteyner Limanı” faaliyeti görmekteyiz.
Birkaç gün önce Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Hilmi Güler, Ünye konteynır limanı çalışmalarını başlattıklarını söyledi.
Ordu'yu ekonomik, sosyal ve stratejik açıdan büyütmek için “büyük” düşündüklerini belirten Sn. Güler, bu kapsamda Ünye Limanını konteynır limanı yapma çalışmalarını başlattıklarını söyledi.
Sayın Başkan, "Ünye Konteynır Limanı Karadeniz'in en büyüğü olacak!” diye ekliyor. Öyle ki Türkiye’ de Karadeniz’i lider konuma getirecek ve Karadeniz’in en büyük limanı olacak! Ünye Limanıyla Karedeniz etrafındaki Rusya, Gürcistan, Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan’a rahatlıkla ulaşabilecek, halen 1.4 milyar dolar olan yıllık ihracat rakamı çok daha artacakmış.
Yaptığı basın toplantısında “Vizyonumuzu geniş tutmalıyız!” diyen OBŞ Başkanı, “Ünye Limanı'nı Konteyner Limanı haline dönüştüreceğiz, bununla ilgili proje hazırlıklarımız sürüyor” demiş.

****
Konunun yeniden gündeme gelmesi, durup durukken gerçekleşen bir basın toplantısında “konservatif” bir proje halini alan “Ünye Konteyner Limanı” projesinden başka bir konu bulunamamasından mı?
“Vahim” durumda olan Ünye Limanı konusu ciddi bir çalışma başlatılacak olmasından mı?
Umarız ikinci ihtimal daha ağırlıktadır da, bir an önce el atılıp iyice atıl duruma gelmekte olan Ünye Limanında bir “iyileştirme” çalışması başlatılır.

****
Yerel basınımızı takip edenler hatırlayacaktır, geçmişte böyle bir “Ünye Konteyner Limanı” haberi gündeme gelmiş ve konuyla ilgili yazılar yazmıştık.
İşte Temmuz 2016 tarihli haber:
“Karadeniz'in en büyük konteyner limanı Ordu'ya kurulacak!
Karadeniz'in en büyük konteyner limanı Ordu'ya kurulacak. Liman, Karadeniz’e sınırı olan 6 ülke limanından daha büyük olacak.
Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Enver Yılmaz, Ünye Limanı'nın büyütülerek 2.2 milyon TEU kapasiteye ulaşacağını, kurulacak olan yeni konteyner limanın ise Karadeniz'e sınırı olan Rusya, Ukrayna, Moldova, Bulgaristan, Romanya ve Gürcistan'daki limanların hepsinden daha büyük olacağını açıkladı.
Söz konusu limanın 3 etap halinde hayata geçirileceğini belirten Başkan Enver Yımaz, limanın 18 metre derinlikte, bin 850 metrelik rıhtımıyla Karadeniz'in en büyük konteyner limanı olacağını, dalgakıranın iç kısmında bin 150 metre uzunluk ve 22 metre derinliğiyle ayrı bir rıhtım oluşturulacağını da belirtti.
Söz konusu konteyner limanı projesine ilişkin çalışmalara 2017 yılında başlanacağını da belirten Başkan Enver Yılmaz, 300 milyon liraya mal olacak Ünye Limanı'nın genişletilmesi ile de bölgedeki ticaret hacminin artacağını söyledi.”

****
Tarih tekerrür ediyor.
İsimler farklı, söylem aynı…
İcraat?

İşin gerçeği şu…
Son 20 yılda Ünye Limanı yapıldığı günden yana kapasite yıkımına uğruyor.
Zaman zaman yapılan iyileştirmelere rağmen, durumu her geçen gün kötüye gidiyor.
Limanda yer alan tersane bir dönem önemli bir iş görürken, bugün tamamen atıl vaziyettedir.
Ünye Limanı taşımacılığı, en sefil günlerini yaşamaktadır. İyileştirme ve dip taraması yapılmadığı için limana giren yük gemilerine artık tonaj sınırlaması getirilecektir.
Bu da büyük tonajlı gemilerin Ünye limanına uğramayacağı anlamına gelmektedir.
Konteyner Limanı “yük taşımacılığı” dışında bir de turist (yolcu) taşımacılığı sorunu var ki, o konuya hiç girmiyoruz…
Çöplüğe döndürülen, başıboş köpeklerin istilasına uğramış bir Ünye’de daha fazla hayal kurmanın âlemi yok!
Daha gerçekçi bir Ünye’de buluşmak umuduyla…


Ünyekent, 27.11.2019

13 Kasım 2019 Çarşamba

Büyükşehrin Dayanılmaz Hafifliği


Büyükşehrin Dayanılmaz Hafifliği

Dün akşamüzeri Samsun’dan dönüyorum.
Malum, Ordu Birlik otobüsündeyiz.
Yan koltukta bir hemşerimle sohbetteyiz.
Konu malum…
Bu firma Ünye’nin içinden aldığı yolcuyu, dönüşte aldığı yere neden bırakamaz?

****
Ünye basınında yazmayan kalmadı.
Şoförler Derneği, sivil toplum kuruluşları sorunla ilgilendi.
Üretilen çözüm, şimdilik şu:
Otogar’dan, Meydan’a servis kaldırmak!
(Gereksiz zaman kaybı ve masraf… Servis işi kalıcı görünmüyor. Keyfiyete bağlı bir hizmet bu… Servisi sağlayan kişi yahut kurum, yarın “Ben bu hizmeti vermekten vaz geçiyorum!” derse ne olacak? )

****
Yan koltuktaki hemşerim hep birlikte Kaymakamlığın kapısına yürümeyi öneriyor.
Sayın Kaymakam’ın durumdan haberi yok mu?
Elbet de var!
Demek ki, O da çözüm üretemiyor.
CİMER’e yazalım…
Galiba oraya da yazılmış ama nafile!
(Vali Bey’e yahut Büyükşehir Belediye Başkanı’na gitmeyi kimse önermiyor; Büyükşehrin dayanılmaz hafifliği bu olsa gerek!)

****
“Durup dururken nereden çıktı bu sorun?” diyorum…
Tam Ünye Birlik’le diğerlerinin birleşip “yolcu kaptırmama” keşmekeşine son vermişken, başımıza neden bu olay geldi?
Öncelikle Fatsa ve Ordu’ya yolcu taşıyan Şirin Ünye Seyahat’in, Ordu Birlik’le yaşadığı yine bir “yolcu kaptırmama” sorunu üzerinde duruluyor.
Sonra da sorunun Büyükşehir Belediyesi’nden kaynaklandığı görüşü hâkim.
Şöyle ki…
Büyükşehir Belediyesi Kanununa göre “Çevre Yolu”na sahip yerleşimlerde “Otogar” zorunlu hale getirilmiştir.
Yolcularını ancak otogardan alıp, otogarda indirebilecektir.
Şehir içine girmesi yasaktır.
Sadece Çevre Yolu’nu kullanmak zorundadır.
(Böylece, giriş ücreti ödeyerek Büyükşehre bağlı olan otogara gelir sağlamış olacaktır.)

****
Bu kadar küçük hesaplar üzerine kurulmuş Ünyelinin mağduriyeti, Büyükşehir muhabbetiyle uzayıp gidiyor.
Yolculardan kimi “Çamlık” örneğini veriyor.
“Bak nasıl geri adım attılar” diyor.
Ünye’nin başında bu “Büyükşehir” garabeti varken mağduriyetler bitmez diyorum.
Al işte Çöp Sorunu...
Cevizdere yetmedi, Akçay’daki eski çöplüğü de “ayıklama” ve “dönüştürme” ünitesi haline getirdik. Çöp arabası konvoylarına tanık olacağız.
Nereden aldık başımıza Büyükşehir belasını?

****
Büyükşehir’le ilgili daha önce ayrıntılarıyla yazdığımız için tekrar girmeyeceğiz.
Bir dönem etkili bir isim olan eski bir bakanımızın girişimiyle, üstelik fazladan nüfus artışı sağlayıp (!) Ordu’ya armağan ettiğimiz Büyükşehir’den neler çekiyoruz?
BŞB uygulamalarının ilk gününde Ünye patinaj yapmaya başlamıştı.
Dönemin Ünye Belediye Başkanı da durumdan mustaripti.
Bir toplantıda vazgeçelim demiştim Başkan’a, bu Büyükşehir oluşumundan.
Yol yakınken dönelim…
Gülüştük tabiatıyla, bir kere çıkılmıştı yola.
Sonra Başkan da Büyükşehre özenip “büyük” adımlar atmaya başladı.
Akıbet malum.
BŞB Başkanı gibi, bizim başkanı da görevden aldılar.
Başkanların sonu ne olur bilmiyoruz…
Ünyelinin akıbeti ise gayet belli, hiç iyi görünmüyor!     
  
Not 1: Ünye’nin başına Büyükşehir derdini salan Ünyeli eski Bakan İdris Naim Şahin, bilindiği gibi geçen seçimlerde Ordu BŞB’ne Saadet Partisi’nden aday olmuştu ama kazanamadı. Oysa hakkıydı, Ordu’yu Büyükşehir yapan O’ydu. Ünye için yaptığı olumlu katkıları unutmak mümkün değil. Şüphesiz Ordu için de projeleri vardı ama olmadı. Bu vesileyle katıldığı Saadet Partisi’nin Genel İdare Kurulu’na geçtiğimiz hafta seçildiğini öğrendik, hayırlı olsun.

Not 2: Saadet Partisi Genel İdare Kuruluna seçilen ikinci Ünyeli isim, değerli hocamız Muammer Bilgiç oldu. Kendisine yeni görevinde başarılar diliyoruz.


13.11.2019, Ünyekent