12 Şubat 2020 Çarşamba

Cıngırt Kayası I


Cıngırt Kayası
(Birinci Bölüm)


Ünye ilçe sınırlarının bittiği Kavaklar Deresi yakınında, Fatsa Yapraklı köyü sınırlarının başladığı yerde bulunur. Denizden 200 m. yüksekte bir tepe üzerinde bulunan “Cıngırt Kayası” yahut “Cıngırt Kalesi‘’ adıyla bilinen bu sit alanı Fatsa'ya 5 km. mesafededir. Fatsa Küçük Sanayi’nin hemen arka cephesinde yer alan bu tarihi belde, Ünye Kalesi yahut Ordu Kurul Kayası gibi bölgemizin önemli arkeolojik sit alanlarından biridir.
Cıngırt, Çıngırt yahut Cingirt gibi varyasyonları olan bu ismin neden bu tepeye verildiğini bilmemekle birlikte, “öküzle ağaç çekmeye yarayan halkalı demir”e “cingirt” dendiğini biliyoruz. Kayalık alanın tepesinde halkalı demire yahut asma kilitlerini takmak için kapıya çakılan demir halkalara rastlandığı için bu adla anılması muhtemeldir. Birçok yerde kayaya çakılı halkalara, gemi bağlama halkası da denmektedir.
Ana kayaya oygu basamaklı su tüneline sahip olması ve muhtelif zamanlarda bulunan sikkelerin ayırt edici biçimlerinden ötürü Helenistik Dönem Pontus Krallığı zamanına tarihlenen Cıngırt Kayası, Roma ve Bizans dönemlerinde de kullanıldığı anlaşılmaktadır.
1.Derece arkeolojik sit alanı ilan edilen Cıngırt’ta, Ordu Kurul Kazısından bir süre sonra, 27 Temmuz -26 Ağustos 2012 tarihleri arasında Ordu Müzesi Müdürlüğü Başkanlığında Gazi Üniversitesi Öğretim üyesi Dr. Ayşe Erol danışmanlığında 8 kişiden oluşan uzman ekip tarafından kazılmıştır.
Hemen hemen aynı tarihlerde Ünye Kalesi için de benzer girişimlerde bulunulmuş, ancak bu girişimler arkeolojik bir kazı çalışması ile sonuçlanmamıştır. “Kazı” yerine “Yüzey Temizliği” yapılmasına karar verilmiştir.  
Cıngırt Kayası’nda yapılan kazı ise oldukça kısa sürmüş, “ödenek olmadığı” gerekçesiyle kazıya son verilmiştir.
O dönemde yayınlanan bir haber şu şekildedir:
“Ordu’nun Fatsa ilçesinde yer alan ve Helenistik döneme tarihlenen Cıngırt Kalesi’nde ekonomik sebeplerle arkeolojik kazılar yapılamıyor.” (Arkeofili)
Haberlerin devamında:
“Ordu, Fatsa’da Helenistik döneme ait Cıngırt Kalesi’nde arkeolojik kazıların yeniden başlayacağı duyurulmuştu. Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı gerekli koruma önlemleri olmadığı için bilimsel kazılara izin vermedi. Kalenin korunaklı hale getirilebilmesi için sponsor aranıyor.”
Ordu Kültür ve Turizm İl Müdürü Uğur Toparlak ise, Cıngırt’da yapılacak olan arkeolojik kazıya Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından izin verilmediğini belirtiyor. Daha önce kalede yapılan kazı çalışmalarında Helenistik ve Pontus Krallığı dönemine tarihlenen 2.150 yıl öncesine ait kalıntılar çıkarıldığına işaret eden Toparlak, kazı çalışmalarına definecilerin zarar verdiğini söylüyor. Kazı yapılan alanlar defineciler tarafından talan edildiği için tüm çalışmaların boşa gittiğini, Ordu Büyükşehir Belediyesi bu alana ödenek ayırdığı halde ilgili alanlar korunaklı hale getirilemediği için bu kazıların yapılamadığını ileri sürüyor.
İl kültür Müdürü: “Eğer kazı yapılacak alan korunaklı hale getirilirse bakanlık kazı çalışmalarına izin verebilir. Şu anda bizim bunu sağlamak için bütçemiz yok. Bu konuda yerel yönetimlerin ve sivil toplum kuruluşlarının desteğine ihtiyaç var.” demektedir.
Sonuç olarak Ordu Kurul Kayası dışında kalan yerlerde kazılar gerçekleştirilememiştir.
Konunun bu noktasında Kurul Kayası, Cıngırt Kayası ve Ünye Kalesi arasında bir mukayese yapmak durumundayız. Kurul ve Cıngırt için “Kale” deyimini kullananlar olduğu kadar, kale olmadıkları biçiminde yaklaşımda bulunanlar da vardır.  

Çıngırt Kayası mı, Çıngırt Kalesi mi?

Fatsa Çıngırt Tepesi’nde ilk arkeolojik kazıyı gerçekleştiren Gazi Üniversitesi Öğretim üyesi Doç. Dr. Ayşe Erol ve Kocaeli Üniversitesi Öğretim üyesi Dr. Erdal Ünal, Cıngırt için “Çıngırt Kayası” deyişini kullanmaktadırlar.
Kale, kolay girilemeyen, korunmalı yer anlamına gelmektedir. Tarihi terminolojide kale, savunma ve güvenlik amacıyla yapılan ve kullanılan, kalın ve yüksek duvarlı, burçlu, mazgallı yapılardır. Sadece bir duvar kalıntısı, su sarnıcı (tünel) ve yerleşim amaçlı barınak, ibadet amaçlı sunak ve benzeri yapı kalıntılarından oluşan yerleri “kale” biçiminde tanımlamak yerinde bir değerlendirme olmayacaktır.
İlk kentsel oluşumlarla birlikte ortaya çıkan surlar savunma amaçlı olup, yerleşimleri çepeçevre kuşatmaktadır. Polis adı verilen kent devletlerinin tahkim edilmiş surları ”kale” biçiminde ortaya çıkacak oluşumların ilk nüvelerini barındırmaktadır. Bu nedenle nüfus yoğunluğu bulunan yerleşimlerin hepsinde savunma amaçlı “kale” benzeri yapılara rastlansa da, kaleler yaşanan coğrafyada askeri tahkimatla standart yerleşimlerden farklılıklar gösterir.
Cıngırt Kayası, askeri tahkimat ve korunaklı surlardan çok, standart bir yerleşimi, sunaklı yapılardan oluşan bir kutsal alanı işaret etmektedir.
Konuya, Cıngırt Kayası’nda arkeolojik kazı yapan ve yüzey araştırmasında bulunan bilim insanlarımızın gözlemleriyle devam edeceğiz.     

(Devam edecek)


Ünyekent, 12.02.2020

Fatsa Yapraklı Köyü 200 m. yüksekte bir tepe
“Cıngırt Kayası”




Cıngırt Kayası Kutsal Alanı "Sunak"
Fotoğraf::Prof. Dr. Mehmet Özsait

6 Şubat 2020 Perşembe

Laleli Cami Hakkında Yeni Bulgular Üçüncü Bölüm (Son Bölüm)

1 Numaralı Osmanlı Arşiv Belgesi


Laleli Cami Hakkında Yeni Bulgular
                                             Üçüncü Bölüm (Son Bölüm)

Laleli Ahşap Cami hakkında bulunan yeni belgelerle ilgili olarak, “Yeni bir bulgu, buluntu ele geçirildiğinde tarih yeniden yazılır” diyerek konuya girmiştik.
Çaybaşı Kazasının eski adı “Çilader” üzerine bir araştırma yapan; Osman Doğan, İrfan Dağdelen ve Sabri Bacacı isimli tarihçi-araştırmacı arkadaşlarımız, Laleli Camii hakkında yeni bir bilgiye ulaştılar.
Başbakanlık Arşivi Osmanlı Belgelerini tararken buldukları bu yeni belge, Laleli Cami’nin adını ve İkizce kazasının kapsadığı bölgenin “Laleli” adıyla bilinmesine yeni bir boyut kazandırmıştır.
Bu belge; eski yazımızda yer alan söz konusu ahşap camiye ve bugün İkizce adıyla bilinen yerleşime neden “Laleli” denildiği bilgisini çürütmektedir. Çünkü biz “Laleli” adının 1700’lü yılların ilk çeyreğinde İstanbul’dan gönderilen lale motifli cami kapısından kaynaklandığı bilgisine sahiptik. Araştırmacı arkadaşlarımızın bulduğu 1714 tarihli Osmanlı Arşivi Belgesinde, İfraz kazası olarak bilinen bu bölgede Laleli Deresi’nin bulunduğu ve bu derenin adıyla anılan bir köyün mevcudiyetinden söz edilmektedir.
  “Çilader İsminin Menşei” adlı çalışmada Laleli Camiine şu şekilde değinilmektedir:      

LÂLELİ CAMİİ

“Canik sancağının İfraz kazasına tabi ve Lale Deresi diye bilinen köyde Sultan Bayezid Han-ı Veli'nin bina ettirdiği camiinin tarihi, Sultan II. Bayezid'in tahtta bulunduğu 1481-1512 yılları arasında yapıldığı hesaplandığında bugün bu camiinin yaklaşık beş yüz yıllık bir geçmişinin olduğu anlaşılmaktadır. Şehzadelik yıllarını Amasya'da geçiren ve Amasya, Tokat ve Sivas valiliği yapan Sultan Bayezid Han-ı Veli'nin bu bölgelerde hayratlarının bulunması gayet doğal olduğu gibi yine sofi Sultan olarak bilinen II. Bayezid'in irşat faaliyetlerinin yapılabilmesi için vakıf, tekke ve zâviye gibi eğitim kurumlarını teşvik ettiği bilinmektedir.”
(Çilader İsminin Menşei ve Şeyh Çiledâr Zâviyesi, Sabri BACACI, Araştırmacı, Dosya Envanter Tasnif Şube Müdürü,  T.C Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi Kâğıthane/İstanbul,  2019)

Sultan II. Bayezid hakkında Ek Bilgi

Velî namıyla anılan Osmanlı padişahı II. Bayezid ''Sofî /Sofu Bayezid'' olarak da bilinir. Gençliğinde serbest bir hayat sürdüğü halde padişahlığında ibadete ve hayır işlerine yönelmişti. Bu sebeple de Bâyezîd-i Velî diye anılır oldu. Mecbur olmadıkça savaştan uzak kalmaya dikkat etmiş, “nizâm-ı memleket” için İstanbul’dan ayrılmamayı tercih etmişti.[ TDV İslam Ansiklopedisi, cilt 5, s. 234-238, İstanbul, 1992]
Bu cümleden hareketle, Sultan’ın saltanatı sırasında İfraz’da (daha önce şehzadelik yaptığı İkizce ilçesinde) irşad faaliyetleri niyetiyle bir cami yaptırma ihtimali oldukça düşük görünmektedir. Yedi yaşında payitahttan ayrılarak şehzade olarak gittiği Amasya sancak beyliği sırasında Karadeniz’de bu tür bir faaliyet gerçekleştirmesi muhtemeldir. Çünkü padişah oluncaya değin 27 yıl boyunca bu bölgede oturmuş ve Rumiye-i Suğra (Sivas-Tokat-Amasya bölgesi) valiliği yapmıştır.


Osmanlı Arşivlerinde Laleli Camii Belgeleri

1 Numaralı Osmanlı Arşiv Belgesi Transkripsiyonu:

“Lale Deresi isimli köyde vaki Sultan Bayezid-i Veli Camii'nin otuz seneyi mütecaviz hatibi olan Beyceli köyü sakinlerinden Mehmet Recep'in, Bölükbaşı Hüseyin Ağa'nın İfraz kazası köylerini tahrir ederken yanlışlıkla kendilerini kendirci reaya kaydettiklerinden şikâyetine binaen tekrar vazifesi üzere beratının yazılması.”

Divân kaydı verildi
İzzetlû Defterdâr Efendi görüb i‘lâm deyû
Buyruldu
Kânunu derkenâr deyû
Buyruldu
Sahîhan
Eimme ve hutaba muktedâ-yı nâs oldukları
i‘tibarla ancak resm-i raiyyet ve bilâ-emr-i şerîf tekâlif-i şâkka mezbûrlardan tâlib olunmaz Fermân devletlû sultanımındır
Tatbîk
Mutâbıktır
(Mühür)


2 Numaralı Osmanlı Arşiv Belgesi Transkripsiyonu:

“Lale Deresi isimli köyde vaki Sultan Bayezid-i Veli Camii'nin otuz seneyi mütecaviz hatibi olan Beyceli köyü sakinlerinden Mehmet Recep'in, Bölükbaşı Hüseyin Ağa'nın İfraz kazası köylerini tahrir ederken yanlışlıkla kendilerini kendirci reaya kaydettiklerinden şikâyetine binaen tekrar vazifesi üzere beratının yazılması.”

[Berât / Sûret dâde fî 3 Z sene 1126 / Kaydı

Fî 25 Z sene 1126 / 01 Ocak 1715 / BOA, İE. EV (İbnü'l-Emîn Evkaf) 64/7006]

Sabri BACACI
(Araştırmacı)
Dosya Envanter Tasnif Şube Müdürü
T.C Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı
Osmanlı Arşivi
Kâğıthane/İstanbul
2019


Not: Geçtiğimiz yıl Kâğıthane Osmanlı Arşivi Envanter Tasnif Şube Müdürlüğü görevine getirilen Sayın Sabri BACACI’yı kutluyor, yeni görevinde başarılar diliyoruz.
Bu vesileyle Ünye Belediyesi Başkanı Sayın Hüseyin TAVLI’ya bir hatırlatmada bulunmak istiyoruz. Birkaç yıl önce Sn Bacacı tarafından belediyemize telif hakları devredilen Osmanlı Belgelerinde Ünye adlı eserin belediyemizce basılması işleminin şu sıralar gündeme gelmesi gerekiyordu. Bu değerli çalışmanın bir an evvel basılı hale getirilmesi dileklerimizle…
[Ünye Tarih Araştırma Grubu adına Ahmet Kabayel ve Ahmet Derya Varilci]

06.02.2020, Ünyekent

2 Numaralı Osmanlı Arşiv Belgesi-
BOA, İE. EV (İbnü'l-Emîn Evkaf) 647006


 İkizce-Laleli Camii Çevre Düzeni Öncesi

Laleli Camii Düzenleme Sonrası


23 Ocak 2020 Perşembe

Laleli Cami Hakkında Yeni Bulgular


Laleli Cami Hakkında Yeni Bulgular
Birinci Bölüm


Her yeni belge yahut arkeolojinin diliyle söylersek, yeni bir bulgu, buluntu ele geçirildiğinde tarih yeniden yazılır.
Bu anlamda tarih, sanıldığı gibi durağan değil, son derece hareketli ve değişken bir disiplindir. Değişken olması, tarihle iştigal edenlerin sorumluluğunu azaltmaz… Aksine daha büyük sorumluluklar yükler.  
İngiliz tarihçi ve arkeolog Robin George Collingwood, “Tarihi bilginin mahiyeti, bu bilgiye yönelen herkesin bilginin temel kaynaklarıyla yüzleştirilmesini gerekli kılmaktadır.” der.
Bu nedenle tarihsel kanıta başvurmadan, tarih anlayışı elde edilemez.
Tarihsel kanıt sadece bilgi işleme aktivitelerine temel teşkil etmez, o dili keşfetmeye, dilin katılımcılara sunduğu anlamlara ve geçmişin tarihçesine açılan bir araştırma yoluna da sahip olmamızı sağlar.
Bu kritik girizgâhın ardından, esas meselemize gelmek istiyorum.
Yıllar önce “Canik’in Ahşap Camileri” üzerine bir araştırma yapmıştık.
Çalışmamızın başında Ünye hinterlandının en eski camilerinden Laleli Camii’ne dikkat çekmiş,  çalışma arkadaşım Ahmet Kabayel’le birlikte Ünye Tarih Araştırma Grubu olarak yazımızın küçük bir bölümünde konuyu Ünye gündemine taşımıştık.[1]
Birkaç yıl sonra da bölgemizdeki ahşap camileri içeren yazımızı yayınlamıştık.[2]

Yeni Bir Araştırma ve Yeni Buluntular

Laleli Ahşap Cami yazımızın üzerinden dört-beş yıl geçtikten sonra, Çaybaşı Kazasının eski adı “Çilader” üzerine araştırma yapan; Osman Doğan, İrfan Dağdelen ve Sabri Bacacı isimli tarihçi-araştırmacı arkadaşlarımız, Laleli Camii hakkında farklı bir bilgiye ulaştılar. Başbakanlık Arşivi Osmanlı Belgelerini tararken buldukları bir belge bizi yeni bir bilgiye ulaştırdı.  

“Lale Deresi isimli köyde vaki Sultan Bayezid-i Veli Camii'nin otuz seneyi mütecaviz hatibi olan Beyceli köyü sakinlerinden Mehmet Recep'in, Bölükbaşı Hüseyin Ağa'nın İfraz kazası köylerini tahrir ederken yanlışlıkla kendilerini kendirci reaya kaydettiklerinden şikâyetine binaen tekrar vazifesi üzere beratının yazılması.”
(Sabri BACACI, Araştırmacı, Dosya Envanter Tasnif Şube Müdürü,  T.C Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi Kâğıthane/İstanbul,  2019)

Yukarıdaki belge 1701 tarihli bir mahkeme belgesidir. Yani “Şer-i sicil” kaydıdır.
Bu kayıtta:
1-      Lale Deresi isimli bir köyden,
2-     Sultan Bayezid-i Veli ismini taşıyan bir camiden söz edilmektedir.
Belgedeki bu iki husus çok önemlidir ve konuya ilişkin şimdiye değin yazılan bilgileri (bizim yazımızda geçen bazı hususlar da dâhil) temelden etkileyecektir.

Caminin Adı Nereden Geliyor?

Eski çalışmamızda getirdiğimiz yorumlar şu şekildeydi:
“Laleli Cami: İkizce’de Akçay Irmağı kıyısında yer alan ahşap cami, Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon seferi sırasında yörede kışlarken bu camiyi yaptırdığı rivayet edilir. Ağaç aksamında yapılan tespit, yapının 450 – 500 yıllık bir geçmişe sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır. 18. Yüzyılda Lala Mustafa Paşa tarafından İstanbul’dan gönderilen lale motifli kapısı nedeniyle, yerleşim bölgesi Laleli adıyla anılmaktadır.”
“Kapıdaki ve içerideki mahfilin korkuluklarındaki lale işlemeli ahşap malzemeler ise, 18. yüzyıla ait olduğu, Osmanlı’nın Lale Devri’ne denk geldiği sanılmaktadır. Camideki lale işlemelerinden dolayı daha sonra İkizce adını alan yerleşim bölgesine eskiden Laleli denmektedir.”
Eskiden Ünye’ye bağlı bir bucakken, daha sonra Ordu’ya bağlanıp ilçe yapılan İkizce kazasının adı, 1701 tarihli belgeye göre Lale Deresi Köyü’nden gelmektedir. Akçay Irmağı’nın bir adı da Say Deresi’dir ve aşağı havzada “Akçay” adıyla denize kavuşmaktadır.
1701 tarihli belgede sözü edilen Lale Deresi Köyü, acaba bugünkü İkizce İlçesiyle aynı yerleşim bölgesi miydi?
Belgede adı geçen İfraz yahut Efraz Kazası, gerçekten de günümüzün ikizce, Çaybaşı ilçelerini kapsayan yerleşimlerdir. 1837 tarihli Canik Livası Defterlerinde de Ünye’ye bağlı bu yerleşimler şu şekilde açıklanmaktadır:   
“Ünye Kazasına bağlı olan Efraz Kazası ise on bir köyden oluşan bir yapıya sahiptir. Onu takip eden Fenaris Kazası on iki köye ve Cöreği Kazası ise altı köye sahip idari birimler olmakla beraber yönetsel anlamda Ünye Kazasına bağımlı kılınmışlardır. Yine Ünye Kazasına bağlı bulunan Cevizdere Kazası’nda ise on köy tespit edilmiştir.”[3]
Bu durumda, Lale Devri’ne ve lale motiflerine izafeten yapılan “Laleli Cami” isim tespiti ve İkizce ilçesine eskiden Laleli denmesi, Lale Deresi Köyü keşfinden dolayı yeni bir anlam kazanmıştır. Geçmişin tarihçesine Lale Deresi ibaresi daha uygun düşmektedir.

(Devam edecek.)


[1] Bkz. Yaprak Dergisi, Gel ve Gör – ÜTAG Araştırma Yazısı; Temmuz 2008
[2] Ünyekent Gazetesi Arşivi, ÜTAG yazıları, Laleli Ahşap Camii, 2012
[3] Prof. Dr. Mehmet Yavuz Erler, Defter-i Liva-i Canik-1837



23.01.2020, Ünyekent






15 Ocak 2020 Çarşamba

Kanal İstanbul


Kanal İstanbul

“Kanal İstanbul kararı bilimin değil felsefenin alanıdır” demiş, bir yandaş gazeteci yazarımız. “Yandaş” dediğime bakmayın, yandaşlık “kötü” bir müessese değil. Bir ülkedeki yazar taifesinin yüzde sekseni doğal olarak yandaştır. Bu oran hiç abartılı sayılmaz. Gidişatı desteklemek, müesses nizamdan yana olmak “normal” bir durumdur. Üstelik bu yazarlar içinde, bazen, nadiren de olsa beğenmedikleri icraatı eleştirenler bile oluyor!
“Yandaş ve yalaka!” denirse, işte o zaman arıza başlıyor.
Gerçekte böyle bir durum olsa bile, bu tanımın hakaret ibresi yüksek.
Öyle demeyelim de, “kraldan fazla kralcı” diyelim…
Öte yandan “muhalif yalaka” diye bir tanıma değineceğim…
Olabilir mi acaba?
Zaten yazar muhalif, kime yalakalık yapsın ki…
Muhalif derken, kelimenin tam anlamıyla ” karşı” olanlardan bahsediyorum.
Muhalif görünüp, iktidara destek olanları bu kategoride düşünmemek gerekir.
Dediğim gibi, mevcut iktidarlarda muhalefet oranı düşüktür…
Giderek daha da düşüyor bu sayı.

Bir de dönek taifesi var ki, “fırıldak” lakabıyla bilinirler. (Bu ifade bana ait değil, nereden aklımda kalmışsa…)
Ha, unutuyorduk az daha, “hem nalına, hem mıhına” durumunda olanlar da var ki…
Onlar her şeye muhalif!

****
Asıl mevzuya gelirsek.
“Kanal İstanbul bilimin değil, felsefenin alanıdır” diyor, yandaş bir yazar…
İlk bakışta durup birkaç dakika düşünmek gerekiyor.

Felsefe sözcüğünün TDK’deki karşılığı şöyle:
Arapça; 1. isim olarak: Varlığın ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. 2. isim olarak: Bir bilimin veya bilgi alanının temelini oluşturan ilkeler bütünü, Tarih felsefesi. Hukuk felsefesi gibi. 3. İsim olarak: Bir filozofun, bir felsefe okulunun, bir çağın öğretisi; “Sokrates felsefesi” gibi. 4. İsim olarak: Dünya görüşü. 5. isim olarak: Bir konuda soyut düşünüş.

Bu durumda felsefe bilimin uzağına düşmüyor, bizzat bilimi oluşturan bilginin temelini oluşturuyor.
Günümüzde ise felsefe, bağımsız bir disiplin sayılıyor ve bir bilim dalı olarak kabul görüyor.
Üniversite kürsülerinde ana bilim dalı olarak yerini çoktan almış durumda.
Yandaş kalemin yazısının içeriğine gelecek olursak…   

“Bilim” diye ileri sürdükleri aslında “kendi istedikleri” diyor. Ortaçağ’ın din adamları gibi bilim dediklerini “mutlak” gördükleri için irdelemiyorlar, “Bilgi nedir, bilim nedir diye sorgulamıyorlar” diyerek; Karl Popper, Thomas Kuhn, Imre Lakatos ve Pul Feyerabend’den dem vuruyor. “Bu dört ismi hiç duymamış olanlar, bu konuda ahkam kesiyor” diyor.

****
“Nesini söyleyim canım efendim, gayrı düzen tutmaz telimiz bizim” diyesi geliyor insanın, Serdari gibi...
Habertürk’teki o tartışmayı izledim. Bilimsel açıdan Kanal İstanbul’un sakıncalarını dillendiren İmamoğlu’ydu…
Konunun felsefesini yapmaktan, işin özünü çoktan bir kenara bırakmışız. Bu haliyle bile Kanal İstanbul, bir imar projesi değil, siyaset malzemesi olduğunu apaçık ortaya vuruyor.
Galiba en çarpıcı açıklama, yazar Bekir Coşkun’dan geldi.
Yavuz Sultan Selim’in Mısır fethini örnek göstererek, İstanbul’un nasıl Araplaştırıldığını yazıyor… Osmanlı’nın çöküşünü hazırlayacak olan oluşumun ilk nüveleri ta o zamanda atılmış!
“İstanbul’u kaybetti, kendisine ikinci bir İstanbul kuruyor!” diyor Coşkun.
Tabi bu ikinci İstanbul’un mülki sahipliğinde ağırlığı Arabi kesim alıyor.
Bu kesimin alt takımı, zaten varoşlardaki yerini çoktan aldı.
Kanal İstanbul sıradan bir rant projesi değilse, felaket projesine dönüşmesi uzak değil.
Esenlik dileklerimle…  


15.01.2020, Ünyekent

7 Ocak 2020 Salı

Hoş Geldin 2020!




Hoş Geldin 2020!

2019’u geride bıraktık. Yoğunluğum nedeniyle iki haftadır bu sütunlarda yoktum. Dolaysıyla bu önemli “geçiş” günlerini yorumsuz geçirdik. Oysa günden doluydu. Talep ve temennilerle yeni yıla girmemiz gerekiyordu. Sağlık ve esenlik dolu, barış (!) içinde geçecek yeni bir yıla girmeliydik.
Yeni yıl yine dünyamıza barış getirmedi, yeni yıla ABD’nin tetikçiliğini yaptığı bir suikastla girdik…
Ülkemizde ise Libya’ya “Asker Gönderme” telaşı gündemdeydi. 

İranlı General Süleymani

Ambargo altında da olsa, ABD ve Batı’yla arası iyi olmasa da; dünyanın önemli ülkelerinden biri İran… Petrol üreticiliğinde halen ikinci sırada ve biteviye üretiyor olması, ambargolara rağmen bu petrolün dünya piyasalarına girmesi, İran’ın önemli bir ülke olduğunu gösteriyor.
Ve bu ülkenin generali Kasım Süleymani, yanındaki altı kişiyle birlikte ABD tarafından öldürülüyor… SİHA saldırısıyla havaya uçuruluyor.
Kasım Süleymani sıradan bir general değil. Ülke lideri Rahmani veya Hamaney gibi İran’da ilk sırada yer alıyor. Hatta Süleymani’yi işlevsel olarak daha önde görenler var. Diğerleri sembolik isimler, Süleymani ise İran Irak savaşından bu yana fiilen durumun içinde, operasyonel bir isim. Birçok karanlık noktada parmağı olsa da, yaptığı işleri tasvip etmesek de (Uğur Mumcu cinayetinde adı zikredilse de), İran’ın resmi generali.
Şak diye çekip vuramazsın!
Aynı şeyi bir başka ülke, bir ABD generaline yapsa ne olur?
Yaşadığımız dünyada bu suikast ne demek?
Şu demek:
Ben her şeyi yaparım, beğenmediklerimi vururum.
Arkama İngiltere’yi, Fransa’yı alırım.
İstediğimi vururum.
Uluslararası hukuk falan hak getire…
(Yorumu bu noktada kesiyorum. Kelimeler kifayet etmiyor çünkü. Altı gün önce bir TV kanalını izliyordum. Aşık Mahsuni’nin hayat öyküsü anlatılıyordu. Bir ara Mahsuni’nin türküsü geldi kulağıma. Alıp yıllar öncesine götürdü beni: “Amerika katil, katil!” Tam da o gün ABD, İranlı generali vuruyordu. Ne çok dinlemiştik o türküyü. Henüz Vietnam’ın külleri sıcaktı. ABD’nin kendi halkı bile durumun farkındaydı. Yıllar sonra bu Amerikan karşıtlığı nasıl bu kadar yapay hale geldi? Sözde karşıydık, ama icraata geldiğinde, “stratejik ortak” sayıyorduk Amerika’yı... Son suikastta da gördük. İran generalinin öldürülmesini resmi dille kınayamadık bile… Belki de doğrusu buydu. “Monşer” tarzı diplomasiyi tercih ettik. Nazikçe İran Devlet başkanını arayıp, üzüntümüzü belirtmekle yetindik.)

Ey Libya, Seni Çöl Çiçeği

Bu defa petrolün yer altından neredeyse rafine biçimde çıkarıldığı topraklardayız. Yardım istediği için Libya muhalif rejimi adına Libya’ya asker gönderiyoruz. Kafile yola çıkmadan, iç savaş tırmandı. Libya egemenleri, muhalefet bölgesindeki bir askeri okulu havaya uçurdu. Onlar da havaalanına saldırdı.
Tartışıyoruz TV oturumunda…
Mustafa Kemal de gitmemiş miydi o topraklara?
Gitti de, 120 sene önceydi…
Trablus Osmanlı mülküydü ve İtalyanlarca işgal edilmesi üzerine Mustafa Kemal Osmanlı askeri olarak gitmişti o topraklara.
Üstelik Teşkilatı Mahsusa’nın sağladığı, Tanin Gazetesi muhabiri Şerif Bey kimliğiyle gitmişti. (18 Aralık 1911)
Olaylar şöyle gelişti:
 22 Aralık 1911 tarihinde Mustafa Kemal tarafından yönetilen askerler Tobruk Zaferi'ni kazandı. Enver Bey, gösterdiği başarılarından dolayı Mustafa Kemal’i 21 Şubat günü Derne komutanlığına atadı. Mustafa Kemal, yokluklarla sürdürülen mücadelenin ortasındaydı. Derne'de bulunan Ayn-Mansur Karargâhı’ndan, yakın arkadaşı Salih (Bozok ) Bey'e gönderdiği bir mektupta düşüncelerini şöyle ifade etmişti: '' Biz vatana borçlu olduğumuz fedakârlık derecelerini düşündükçe bugüne kadar yapılan hizmeti pek değersiz buluyoruz. Vicdanımızdan gelen bir ses, bize vatanın bu sıcak ve samimi ufuklarını tamamen temizlemedikçe gemilerimizin Tobruk, Derne, Bingazi ve Trablusgarp limanlarında tekrar demir atmış olduğunu görmedikçe vazifemizi bitirmiş sayamayacağımızı ihtar ediyoruz. Vatan mutlaka selamet bulacak, millet mutlaka mesut olacaktır. Çünkü kendi selametini, kendi saadetini memleketin ve milletin saadeti için feda edebilen vatan evlatları çoktur.''
Böyle diyordu o koşullarda Mustafa Kemal. (Kaynak: Tarihi Olaylar Sözlüğü)
Günümüz Libya’sına gelince:
Malum, Libya’da iç savaş var. Tobruk Hükümeti ülkenin yüzde 94’üne hakim. Trablus hükümeti ise, yüzde altısına sahip, muhalif kesim... Kabile toplumu Libya’nın ihvancı kanadına yardım mahiyetinde Libya’da mıyız?
Yakında anlarız.
Biz yine de esenlik ve barış dolu bir yıl diliyoruz.

08.12.2020 Ünyekent


18 Aralık 2019 Çarşamba

Köprünün Korkulukları II


Köprünün Korkulukları II

2019 yılına nasipmiş, Ünye Köprüsü’nün korkuluklarını yenileme işi Aralık ayının ortasında tamamlandı.
“Bir buçuk ay aradan sonra Ünye İskelesi’nin sökülen korkulukları geri döndü.
Aynı korkuluklar iskeleye monte ediliyor.
Oysa bu korkuluklar görsel planda, dayanıksız malzemeden üretilmişlerdi.
Daha sağlam korkuluklar bekleniyordu…”
Demiştik.
Biz bunları diyene kadar yarısı monte edilmişti. Diğer kısmı da yazımızın akabinde tamamlandı. Bu hafta başında, onarımı tamamlanan iskele kullanıma açıldı. Ziyaretçilerin akınına uğradı.
Durumu sosyal medyadan öğrendik.
Tanıdık pek çok kişi iskeleden fotoğraflar paylaşmış.
Kimisi beğenmiş, beğenmeyenler de var!

****
Geçen Hafta sorduklarımıza Yanıt Geldi:

İskelesinin onarımını Ordu Büyükşehir Belediyesi üstlenmiş.
Malzeme seçiminin nasıl yapıldığını, kimin yaptığını öğrenemedik.
Vaz geçildiği halde, neden 1,5 ay sonra aynı korkulukların iskeleye konulduğunu da…
(Yanıt, gazetemizin Onursal Yayın Yönetmeni Sayın Musa Özgür Kıroğlu’ndan geldi. Bu vesileyle aramızda güzel bir sohbet gerçekleşti. Kullanılan malzemeyi O da pek beğenmemiş ama monte edilen korkulukların öyle “yaprak gibi” sallanmadığını ifade ettiler. Gerçekten de ertesi gün montesi tamamlanan kısmı kontrol ettiğimizde, sallanmadıklarını gördük.)
Ünye İskelesi’ne Ünyeliler “Köprü” der. İster galatı meşhurdan sayılsın, ister Ünyelilerin farklı çalışan duyarlığına verilsin, her Ünyeli gibi ben de “Köprü” deyişimizi kanıksamış durumdayım, hatta özümsediğimi söyleyebilirim.
Neden başlıkta “Köprü” deyip te, aşağıda “iskele” yazdığıma gelince...
Daha önceki yazılarımda da yer vermiştim, okuyucularım bilir.
Bilmeyenler için hem “köprü” hem de “iskele” tanımını kullanıyorum.
Ki, köprüden kastımızın iskele olduğu anlaşılsın.
Konuyu ayrıca açıklamayı gereksiz bulmuştum, okuyucularım beni bağışlasın...
Bu açıklamayla birlikte her iki deyişin de nazarımızda “kullanılabilir” olduğunu ilan etmiş olalım.
Köprü’nün aslen “Yeni Köprü” olması gerektiği kısmı ise, yaşı 60’ın üzerinde olan Ünyeliler için “özel” bir ayrıntıdır. Yeni kuşağı yormayalım, yaşı 60’ın altındakiler “Eski Köprü”yü bilmez. Yeni Köprü’ye sadece “Köprü” denmesi yeterlidir sanıyorum.
(Bu ayrıntıyı hatırlattığı için “Eski Hamam” dostumuza ekstradan teşekkürler.)
***
İskele’ye ilişkin son saptama:

Meğer ne çok bekleyeni varmış, onarımı biter bitmez ziyaretçi akınına uğradı.
Bunca zamandır iskele kapatılmıştı, bekliyordu ama “kimseden bir ses, soluk çıkmıyor” belirlemesi doğru değilmiş.
Ziyaretçilerden her biri, beğeni yahut eleştirileriyle birlikte geliyor.
Umarız yerel basınımız bu konuda bir anket yahut röportaj yapar. Halk bu konuda ne düşünüyor, hep birlikte öğreniriz.
İskelenin ucundaki deniz feneri(!) halen kaldırılmış değil.
Ne zaman kaldırılacak?
Ayrıca…
Onarım dedik ama “korkuluk” dışında bir yenilemeye denk gelemedik.

Şimdi Sırada Çamlık var…

Çamlık’la ilgili gelişmeleri altı madde halinde sıralamıştık.
İlk sırada Çamlığın “İmara Açılma” işlemi vardı.
İmara açılmasının yanlış olduğunu, derhal düzeltilerek, yeniden “mesire yeri” statüsüne kavuşturulmasından bahsetmiştik.
Aynı konuyu, neredeyse aynı ifadelerle Ünye Kent Konseyi Başkanı Mimar Sayın Sevindik Diktepe Demir ifade etmiş:
Çamlık’ta öncelikli yapılması gerekenin yapılaşma baskısından kurtarılması olduğunu belirtmiş…
Aklın yolu birdir.
Enver Bey döneminde gerçekleşen, Ünye Çamlığı’nı rantiyeye dönüştürme projesi artık sona erdirilmelidir.
Evet, öncelikle şu “imara açma” işlemi iptal edilmelidir.
Aksi halde Sn. Demir’in belirttiği gibi…
"Yapılaşma hakkı geçerli olacaktır.”
Çamlıkla ilgili kim ne derse desin, imar biçimi değişmediği sürece söylenenlerin hiçbir değeri yoktur.
Nokta.

(Bu konuda geçen toplantıda sarf edilen sözler o denli anlaşılır, makul ve mantıklı ki… Her Ünyeli gibi ben de kuşku duydum. Bu kadarına da pes deyip, enine boyuna düşünmeye başladım. Bir Ünyeli olarak Başkan Danışmanı Sn. Asım Suyabatmaz da aynı haleti ruhiye içinde midir, bilemeyiz ama umarız kötü bir sürprizle sarsılmayız!)

Ünye Manyetik Kumu ve Reklamlar

Hülya Avşar’ın tanıttığı bir yatak reklamıyla karşımıza gelen Ünye Kumu vurgusu, Ünye’yi yeniden ulusal plana taşıdı. Bilindiği gibi geçtiğimiz yıllarda bir tanıtım reklamıyla boy göstermişti Ünye…
Adres aynı…
Teşekkürler GENNA Ajans, Teşekkürler Ahmet Selim Tuncer…
Daima Ünyeli kalanlara selam ve sevgiyle.


18.12.2019, Ünyekent



11 Aralık 2019 Çarşamba

Köprünün Korkulukları


Köprünün Korkulukları

Bir buçuk ay sonra Ünye İskelesi’nin sökülen korkulukları geri döndü.
Aynı korkuluklar onarımdaki iskeleye monte ediliyor.
Oysa bu korkuluklar görsel planda, dayanıksız malzemeden üretilmişlerdi.
Daha sağlam korkuluklar bekleniyordu…

****
Şimdi şu sorulara cevap bekliyoruz:

Kim üstlendi Ünye iskelesinin onarımını…
Ünye Belediyesi mi?
Malzeme seçimi nasıl yapıldı?
Bu uyduruk korkulukları kim buldu?
Vaz geçildiği halde, neden 1,5 ay sonra aynı korkuluklar iskeleye monte ediliyor?

***  
İskele’ye ilişkin bir saptama ve üç soru daha:

Geçen akşam gidip yerinde gördük. Bir tarafın korkuluğu boydan boya monte edilmiş, diğer tarafa başlanmıştı. Elimizle kontrol ettik, yaprak gibi sallanıyor. İnsan bunu kendi evinin merdivenine korkuluk diye koymaz! Her gün yüzlerce vatandaşın ziyaret ettiği Köprü’ye nasıl monte edilir, anlaşılır gibi değil.
1- “Bu işe Başkan Güler el koysun!” deniyor. Bu iş Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir faaliyet mi ki, BŞB Başkanı Hilmi Güler’e havale ediliyor? Eğer öyleyse, aynı korkuluğu Altınordu İskelesi’nde de görmemiz gerekir, mümkün mü?
2- Neden bu uygulama da, Çamlık’ta olduğu gibi kamuoyuna (en azından bir kesim “akil” insanlara) danışılmıyor?
3- İskelenin ucundaki anlamsız sütun (işlevsiz “fener”) ne zaman kaldırılacak?

Çamlık, Çamlık…

Çamlık, demişken… Büyükşehir yeniden Çamlık Projesini bu defa daha geniş bir katılımla kamuoyuna sundu… Yahut sunar gibi oldu.
Ünyelileri şaşırtacak kadar olumlu bir proje gibi görünüyor.
1- Enver Bey zamanında hazırlanan “İmara Açma” işleminin düzeltilerek, yeniden kamunun hizmetine ayrılmış bir mesire yeri statüsüne kavuşturulacağı,
2- Topraklandırılarak çimlendirileceği, eski ağaçların yerine yeni çam fidanlarının dikileceği,
3- İçeri otomobil alınmayacak, dışarıda otopark sayısı artırılacak,
4- Yürüyüş yolu yapılacak, bir kır kafesi dışında işyerine izin verilmeyecek,
5- Oturma grupları yenilenecek, piknik alanlarını düzenlenecek,
6- Barbekü, mangal işine bu alanda son verilecek…
 
Tümüyle anlaşılır, makul ve mantıklı bir proje…
Son madde (6. Şık); Ünye Kaymakamı Sn. Güney’in talebiyle düzenlenmiş gibi görünse de, şehir merkezine çok yakın bir mesire yeri olması, çok sayıda ziyaretçisi ve yürüyüş yapanları göz önüne aldığımızda yerinde bir karardır.
Umarız bu haliyle, Ünye’ye kötü bir sürpriz yapılmadan Çamlık meselesi çözüme bağlanır. 

Karadeniz Demiryolu Projesi

Yürekten desteklenecek bir proje…
Ama Laz Müteahhitler eliyle güzelim Karadeniz’in sahil şeridini hunharca katleden bir projeye dönüşmezse…
Sahil Yolu Projelerinde gördük; Tirebolu’yu, Piraziz’i, Bulancak’ı ve daha nicelerini duman eden bir projeydi.
Umarız öyle olmaz!
Olmaz, olmaz…
Bu projenin de Ünye Konteyner Limanı gibi “uygulanabilir” olma ihtimali yüzde kaç?
Olsa keşke…
Sahile dokunmadan, doğayı tahrip etmeden!

Ceren Özdemir

Bir kez daha yüreğimiz yandı, utanç duyduk, kahrolduk!
Firari bir psikopat katilin hedefi olması yanında, bu genç kızımız nasıl bir ihmalin kurbanıydı?
Ceren sıradan bir hedef değildi.
Evet, bir psikopat katilin rol modeliydi…
İyice ivme kaydeden kadına şiddetin vardığı son noktada…
Açık bir ihmalin kurbanıydı!


11.12.2019, Ünyekent