5 Ekim 2022 Çarşamba

Hıyanet-i Vataniye



Hıyanet-i Vataniye

 

 Padişah Vahidettin üzerinden sürdürdüğümüz “vatan hainliği” konusuna tarihi kökleri ile devam edelim…

Osmanlı’da vatana ihanet gibi “büyük boyutlu” bir suça hüküm verebilecek tek irade vardır, Padişahlık makamı!

Onaycısı da şeyhülislam’dır.

II. Abdülhamid’e kadar işlerin böyle yürüdüğünü görüyoruz.

Sonra Tanzimat, Meşrutiyet… Derken, işin şekli değişiyor.

Osmanlı’nın Çöküş Dönemi olarak kabul edilen bu süreçte üç önemli dönem söz konusundur.

 

Tanzimat Dönemi

 

Tanzimat, Osmanlı İmparatorluğu'nda 1839 yılında Tanzimat Fermanı olarak bilinen Gülhane Hatt-ı Şerifi'nin okunmasıyla başlayan modernleşme ve yenileşme dönemidir. II. Mahmud'un vefatı, Abdülmecid'in tahta çıkması ve Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın etkili olduğu yıllardır. Abdülmecid'in vefatının ardından Abdülaziz’in 15 yıl süren saltanat döneminin sonuna kadar sürer. 

37 yıl süren bu dönem boyunca Osmanlı tarzı mutlak monarşi rejiminin çöktüğü görülmüş ve Avrupa tarzı yönetim modellerine yönelim başlamıştır. Örneğin, Tanzimat fermanından altı ay sonra Ceza Kanunname-i Hümayunu Fransa'dan esinlenerek düzenlenmiş ve kabul edilmiştir. Ayrıca geleneksel mülkiyet biçimleri yerine Batı tipi kapitalist ilişkilere geçilmiş, devlet kurumları Batı tarzı düzenlenmiş, mühendislik ve tıp alanında modern okullar açılmıştır.


 




1. Meşrutiyet (23 Aralık 1876 – 14 Şubat 1878)

 

II. Abdülhamid’in tahta çıkış vesilesi olan 1. Meşrutiyet, yeni padişah II. Abdülhamid tarafından ilan edilen, anayasal monarşi rejiminin ilk dönemidir. Bu dönemin anayasası Kanun-ı Esasi’dir. Türk tarihinin ilk anayasasıdır. Anayasaya göre yürütme organı padişah II. Abdülhamid, Yasama organı ise Meclis-i Umumi'dir. (Meclis-i Âyan ile Meclis-i Mebûsan.)

1 Meşrutiyet ilanından bir yıl sonra Rus savaşını bahane eden Sultan II. Abdülhamid, anayasayı (Kânûn-ı Esâsî) rafa kaldırarak meşruti yönetimden vazgeçmiştir.

Kânûn-ı Esâsî adı verilen bu anayasa “temel kanun" anlamına gelmekteydi. 23 Aralık 1876'da ilan edilmiş, 14 Şubat 1878'de II. Abdülhamid tarafından askıya alınmıştı, 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı sonucu yeniden yürürlüğe girdi. 1921 Anayasası'nın (Teşkîlât-ı Esâsîye Kanunu) kabul edildiği 20 Ocak 1921 tarihi ile 1924 Anayasası'nın yürürlüğe girdiği 24 Mayıs 1924 tarihi arasında ise kısmen yürürlükte kaldı.

 

2. Meşrutiyet (23 Temmuz 1908-11 Nisan 1920)

 Osmanlı Anayasası'nın, 30 yıl askıda kaldıktan sonra, 23 Temmuz 1908'de yeniden ilan edilmesiyle başlayan dönemdir. Bu dönem de Mebuslar Meclisi'nin Sultan Vahidettin tarafından 11 Nisan 1920'de tasfiyesi ile sona erdiği kabul edilir.

Sadece Osmanlı’nın değil, tüm Türkiye tarihi açısından önemli olan bu dönemleri özetledikten sonra esas konumuza geçebiliriz.

 

Önce kim “Vatan Haini” İlan edildi?

 Nutuk’ta Atatürk’ün Sultan Vahidettin’i ve şürekâsını “hain” ilan etmesinden çok önce, henüz Kurtuluş Savaşı’nın hazırlık aşamasındayken, Vahidettin’in iradesiyle Mustafa Kemal ve Kuvayı Milliyecilerin hain ilan edildiklerini ve haklarında idam hükmü kararı verildiğini hatırlatalım. 5 Nisan 1920’de kurulan 4. Damat Ferit Hükümeti, padişahın iradesiyle Milli Mücadeleye karşı bir “iç savaş” başlatmıştı. [Bkz. Sina Akşin, İç Savaş ve Sevr’de Ölüm, İst. 2010.] 11 Nisan’da da Şeyhülislam Dürrizade’nin “Kuvayı Milliyecilerin katli vaciptir” fetvası yayınlandı. Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde Vahidettin’in Mustafa Kemal ve bazı arkadaşları hakkında verilen gıyabi idam kararını onaylayan 24 Mayıs 1920 tarihli iradesi yer almaktadır. (Bkz. BOA, İ.DUİT, 175/46/1. Takvimi Vekayi, 27.5.1336–1920)



Bu hükme Ankara Hükümeti’nin cevabı gecikmedi, birkaç gün sonra Hıyanet-i Vataniye Kanunu geldi.  

 

Hıyanet-i Vataniye Kanunu

Kanun, 29 Nisan 1920'de çıkarıldı. Kanunu çıkaran İstanbul’daki Saray Hükümeti değil, Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’dir. Osmanlı’da bu tarihi dönem, “İkili İktidar” dönemi olarak bilinir.

Hıyanet-i Vataniye Kanunu 12 Nisan 1991'e kadar yürürlükte kaldı. 

Türkiye’de vatana ihanet suçuna dair çıkarılan ilk yasadır:

 

Madde 1: Yüksek hilâfet ve saltanat makamını ve padişahın korunmuş memleketlerini ecnebilerin elinden kurtarmak ve taarruzları def etmek maksadına matuf olarak teşekkül eden Büyük Millet Meclisinin meşruiyetine isyani tazammun eden sözle, fiille veya yazı ile muhalefete veya ifsadatta (halka yolunu saptırmakta) bulunan kimseler vatan haini sayılırlar.

Madde 2: Fiilen vatan hainliğinde bulunanlar asılarak idam edilir.

Madde 3: Vaiz ve hitabet suretiyle alenen ve çeşitli zeminlerde söz ve hareketleriyle vatan hainliği cürmüne tahrik ve teşvik edenlerle işbu tahrik ve teşviki yazı ve resimlerle yayanlar geçici küreğe konulurlar.

Madde 7: Vatana ihanet sanıklarının yargılanması en çok 24 gün içinde karara bağlanır,

Madde 8: Temyiz edilemez.

 

23 Nisan 1920'de kurulan Büyük Millet Meclisi’nin çıkardığı ikinci kanun, 29 Nisan 1920 tarihli Hıyanet-i Vataniye Kanunu’dur. İlk kanun Ağnam Vergisi’dir. (Küçükbaş hayvanlardan alınan vergi.)

İttihat ve Terakki hükümetince Birinci Dünya Savaşı sırasında çıkarılan Hıyanet-i Askeriye Kanunu'ndan esinlenen Hıyanet-i Vataniye Kanunu’ndan belirgin amaç, o aşamada henüz otoritesi ve meşrutiyeti tartışmalı olan TBMM'ye yönelik muhtemel direnişleri kırmaktır. Bu kanunu daha iyi uygulamak için 18 Eylül 1920'de İstiklal Mahkemeleri kurulmuştur. İstiklal Mahkemeleri 1923'e kadar olan dönemde 1000 ila 1500 arası idam kararı vermiş ve çoğunu uygulamıştır. (Bkz. Prof. Dr. Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, s. 155)

İstiklâl mahkemesi, Kurtuluş Savaşı sırasında çıkarılan özel bir uygulamadır. Yağmaya girişenleri, bozguncuları, casusları, asker kaçaklarını ve kurtuluş hareketini engellemeye çalışanları yargılamak üzere kurulmuş olağanüstü mahkemelerdir. İlk dönem İstiklâl Mahkemeleri, Ankara'daki hariç olmak üzere 17 Şubat 1921 tarihinde kapatıldı. İkinci dönem İstiklâl Mahkemeleri çalışmalarına 30 Temmuz 1921'de başladı ve 1923'ün Ekim ayına dek faaliyetlerini sürdürdü. Üçüncü ve son dönem İstiklâl Mahkemeleri ise 1923 ile 1927 yılları arasında etkin oldu. Uğur Mumcu'ya göre bu son dönem kurumları mahkeme değil, savaş ve ihtilal gibi özel durumlarda isyancı, bozguncu ve karşı devrimcilerin yargılandığı anti-demokratik "infaz kurulları"dır.

15 Nisan 1923'te ve 25 Şubat 1925'te Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na bazı ekler yapılmış, "dini ve mukaddesatı siyasi amaçlara esas ve alet etmek maksadıyla cemiyet kuranlar" da vatan hainliği kapsamına alınmış ve idamla cezalandırılmıştır. 23 Aralık 1930’daki Menemen Olayı ve benzerleri bu kanun hükmü uyarınca yargılanmışlardır. Anayasayı cebren tağyir, eyleme iştirak ve azmettirme suçu, “Vatana İhanet”in diğer yüzüdür. Nazım Hikmet’in suçlanması ve “Vatan Haini” adlı şiirinin ortaya çıkışı, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun “Anayasa’yı ihlal” suçuna dönüşmesiyle mümkün olmuştur.

Sonuçta Hıyanet-i Vataniye Kanunu 12 Nisan 1991’de yürürlükten kaldırılmıştır. Aynı tarihte 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu düzenlenmiştir.

Günümüz Türk ceza hukukunda vatana ihanet suçu tanımlanmamıştır. Ancak Türk Ceza Kanunu'nun devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak, düşmanla işbirliği yapmak, devlete karşı savaşa tahrik, temel milli yararlara karşı hareket, askeri tesisleri tahrip ve düşman askeri hareketleri yararına anlaşma, düşman devlete maddi ve mali yardım konularını işleyen 302–308. maddeleri, geleneksel olarak vatana ihanet kapsamına giren suçları içerir.

 

05-10,25022, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/hiyanet-i_vataniye-3495.html

 

 

 

28 Eylül 2022 Çarşamba

Vatan yahut Vahidettin

 


Vatan yahut Vahidettin

 

Bilgisayarımın başında Zülfü Livaneli’nin “Kaplanın Sırtında” adlı eserinden bir takım notlar alırken, bir yandan da televizyondan Tarkan’ın İzmir Konseri’yle bağlantılı haberleri dinliyorum. İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Tunç Soyer’in o konserdeki konuşmasına gelen tepkilere odaklanıyorum bir müddet.. .

Ne demişti Soyer:

 “100 yıl önceydi. Bu toprakları yönetenler gaflet, delalet ve hatta hıyanet içendeydi. Gençleri, kadınları ve geleceği hiç düşünmediler. Sadece saraylarındaki saltanatı korumak için bütün milleti ateşe attılar.”

Nutuk’tan alıntı yapar gibi aynen böyle demişti.

İktidar cephesi sert tepki verdi.

Bahçeli: “devşirme hastalığıdır” dedi.

Ak Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Soyer’in Osmanlı devletini hedef almasını “şuursuzluk” olarak değerlendirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan “köksüzler” dedi.

Kimileri ise  “Osmanlı'yı hain ilan ediyor ama işgalci Yunan'ın adını zikretmiyor” diyerek eleştirdi.

Tunç Soyer eleştirilere cevaben;

“Biz işgalcilerin gemileriyle kaçan saray erkanının değil, bağımsızlığımız için göğsünü siper eden Mustafa Kemal Atatürk'ün ve bu uğurda canını feda eden atalarımızın izinden yürümeye devam edeceğiz.” diyerek konuyu bir ileri boyuta taşıdı. 

Senin ne işin var Vahdettin’le, ihanetle filan diyebilirsiniz…

Okuduğum kitaba odaklanmamı önerebilirsiniz.

Sırası  gelince Livaneli’nin eserine değineceğim ancak bu konu iki açıdan önemli:

1- İşgalci düşmanın gemileriyle kaçan son padişah Vahidettin hain mi?

2- 100 yıl önceki saray zihniyetiyle, bugünün sarayı aynı nokta mı?

 

Karşı Cepheden Tunç Soyer’e Bakmak

 

Günümüzde aşınmış, gerçek anlamını yitirmiş de olsa, birini hainlikle suçlamak sıradan bir tanımlama değildir. Hele bu insan, ecdadımız saydığımız Osmanlı’nın son padişahı bir zat ise, “ihanet” ettiğini söylemek ağır bir hakaret sayılır. 

Konuyu bu zamanda böyle bir mecraya dökmek, gündem yaratmakla eş değerdir.

Atatürk’ün “Nutuk” adlı eserinden esinlenmiş de olsa vebali vardır, ağırdır, tepki alır…

Ülkenin üçüncü büyük nüfusuna sahip İzmir’in Şehri Emini Tunç Soyer’den gelirse bu tanımlama, durum daha vahimdir.

(Muhalefet liderlerinden biri söyleseydi o sözleri fazla sorun yoktu…)

Belediyeler ve yöneticileri, kimlerden oy aldığına bakmaksızın tüm halka hizmet götüren kuruluşlardır.

İcraatları böyle olunca, söylemleri de bu mecraya göre olmalı…

Belediye mensupları siyaset dışı davransınlar, demek istemiyoruz.

Her bireyin dünya görüşü, siyaset anlayışı elbet de olacaktır. Ama ağırlık daima bireyin makamı ve vermekle yükümlü oldukları hizmetle belirlenir. 

…….

Ama öyle olmuyor usta...

Özellikle büyük belediyeler siyasetin en ateşli odağında değil mi?

Yakın geçmişten bir örnek, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Erdoğan’dır.

Bu nedenle Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş adları gündemden düşmüyor.

Neyse, biz konumuza dönelim.

 

Vahdettin Hain miydi?


Rahmetli Ecevit’e göre değildi.

İlber Ortaylı’ya göre “hain” değil ama kandırılmış…

Bizzat Damat Ferit tarafından.

Ünlü tarihçiler bu konuda net tanımlamalardan kaçınıyor.

Halil İnalcık’ın da Vahidettin için “hain” türü bir tanımlaması yok.

Olması da gerekmiyor.

Ama hiç biri “ecdadımız” diye baş tacı etmiyor.

Fatih Sultan Mehmet’e gösterdikleri itibarı göstermiyorlar.

Ecdadımızla ilgili övgü, böbürlenme ve şişinme ihtiyacını “en iyiler” ile yapsak bile, kusurlarını görmezlikten mi geleceğiz?

Örneğin Kanunî’nin o muhteşem saltanatının 46 yılını sadece övgüyle mi dolduracağız? Taht uğruna öz evladını boğazlattığını yazmayacak mı tarih?

İstanbul’un fethi, “Kardeş Katlini” meşrulaştıran II. Mehmet kanunlarını unutturacak mı?

II. Abdülhamid’e gelirsek….

Osmanlı tarihinde en çok tartışılan padişah o…

Kızıl Sultan mı? Ulu Hakan mı?

İstibdatçı mı, hürriyetçi mi?

Muhafazakar mı, yenilikçi mi?

Ne olduğu bakış açısına göre değişiyor.

Ama hiç kimse O’na “hain” demiyor.

Livaneli, “Kaplanın Sırtında” adlı eserde Sultan hakkında söylenenlerin hepsine yer vermiş ama doğrudan ithamda bulunmamış.

O’nun daha çok insani yanına yönelmiş.

Diğer konuları daha çok Selanik Sürgününde sağlığıyla ilgilenmesi için görevlendirilen Doktor Atıf Hüseyin aracılığıyla sorgulanmış.

Yazar, kitabın son sayfasında dökümünü verdiği çok sayıda kaynaktan yararlanmış ve asla tarafgir davranmamış.

“Kaplanın sırtındayken her buyruğuna uyan o büyük güce egemensin, güçlüsün, mutlusun; ne var ki sırtından indiğin anda o kaplan seni pençesine düşmüş zavallı bir gazal gibi parçalar, hiç duraksamaz. Kaplanla birlikte yaşamanın tek koşulu onun efendisi olmaktır; ya efendisindir ya da kurban.” (Kitabın giriş bölümünden.)

Kitabı okurken, bir ara II. Abdülhamid’in 18. Yüzyılın ikinci yarısında değil de, aynı yerde Kanunî’nin yaşadığı Yüzyıl’da yaşasaydı, “sonu nasıl olurdu?” diye düşünüyorsunuz.

Yanlış zamanda, yanlış yerde mi bulunmuştu? 

Padişah Vahidettin’in 17 Kasım 1922'de İngilizlerin Malaya Zırhlısı ile İstanbul'dan Malta'ya kaçışını düşünüyorsunuz…

(Osmanlıya göre hünkâr, “vatan” demekti!)

Yanlış zamanda, yanlış yerde miydi?

İhanet bu muydu?

 


(Devam edecek: Bir sonraki mevzu Hiyanet-i Vataniye.)


 

28.09.2022, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/vatan_yahut_vahidettin-3481.html










21 Eylül 2022 Çarşamba

Alevilik Üzerine (4)

 


Alevilik Üzerine (4)

 

Kırklar Cemi

 Alevilerin bugün sürdürdükleri, erkânları 12 hizmetin yapıldığı ‘yol’a CEM denir. Toplanarak bu yolun ritüelini gerçekleştirdikleri ibadet mekânı cemevleridir. Cem yalnızca dinsel nitelikli bir toplantı değil, aynı zamanda hem ruhen yenilenme, yıkanma ve hem de toplumsal ve bireysel sorgulanma yeridir. Cem'in kaynağı Kırklar Cemi'dir. Cem ibadetini diğer inançlardaki ibadetlerden farklı kılan en önemli unsur; Cem'de bulunanların aynı zamanda toplumda hesap vermekle yükümlü olmalarıdır. Cem'de bulunanlar birbirlerinden "razı olmak" zorundadırlar.

Ünye’de Sahilköy Mahallesi'nde üç,  Gocuklu Mahallesi'nde bir, Erenyurt Mahallesi’nde iki olmak üzere Ünye’de 6 cemevi bulunmaktadır.

Alevîler, Hz. Muhammed'in son Peygamber olduğuna, Ali bin Ebu Talib'nin ise (Hz. Ali) Veliliğine (ya da İmamlığına) inanırlar. Alevîler, dini ritüellerini (ibâdetlerini) Cemevi'nde yaparlar. Kırklar Cemi denme nedeni, kamil insan olmanın Dört Kapı-Kırk Makam’dan geçerek gerçekleşebileceğine inanmalarıdır. (Halk arasında kırklara karışmak, “ermek” şeklinde dile getirilir.)

Kadir Gecesi'yle bağlantılı olarak üç gün ve Muharrem ayında ise on iki gün oruç tutarlar. Muharrem'den sonra da üç gün Hızır Orucu tutarlar.

 

İbadet

 Alevi inancına göre ibadetin temeli Hz. Ali’ye duyulan sevgiye dayanır. Alevilerin Hz. Ali’ye duydukları derin  sevgi, Hz. Ali’yi son derece ayrıcalıklı manevi bir iklime, makama yükseltilmiştir:

“Lâ-ilâheillallah, Muhammed Resullullah. Aliyyun Veliyullah, Veliyyun Aliyullah” biçiminde şahadet getirmeleri bu inancın sonucudur.  Ali’nin Peygamber’in vâsisi ve imamı, Muhammed’in mürşidi olduğu da ileri sürülür. Kesin olan, Ali sevgisinin, tarihsel gelişim sonucu her şeyin üstünde tutulduğudur. Nitekim, Allah, Muhammed, Ali üçlüsünü bir sayan inanç da bunun sonucudur.

 

On İki İmam (İmamiye)

 Halife seçiminde Ali’yi tutanların bağlandıkları geleneğe göre gerçek imam Ali’dir. Peygamber (Hz. Muhammet) yapılması gerekeni, kimin bu göreve getirileceğini kesinlikle bildirmiştir. İmamlık Ali’den sonra onun soyundan birine, oğluna, sırasıyla torunlarına geçmelidir. (Ehl-i Beyt). Ali, oğulları ve torunları ile, toplam olarak on iki kişidir. İslam dininin ilkelerine gerçekten bağlı kalınırsa, imamlar da bu on iki kişidir. (İsmet Zeki Eyüboğlu, Alevilik-Sünnilik İslam Düşüncesi, DER Yay.1989, s. 50)

Ali, Hasan, Hüseyin, Zeynelabidin, Muhammed Bakır, Cafer-i Sadık, Musa Kazım, Ali Rıza, Muhammed Taki, Ali Naki, Hasan Askeri ve son imam Mehdi. On ikinci imam olan Mehdi ölmemiştir, uygun gördüğü bir zamanda ortaya çıkacak ve insanlığı esenliğe kavuşturacaktır.

Alevilere göre “Dört Kapı Kırk Makam” İslam’ın temel öğretisidir, genel kurallar bütünü, Allah'a giden yolda geçirilmesi gereken aşamalar bütünüdür.


Dört Kapı – Kırk Makam

Dört Kapı ve Mertebeleri şunlardır:

·        Şeriat (Bel Kapısı / Mü’minlik Mertebesi),

·        Tarikat Kapısı (Yol Kapısı / Zâhidlik Mertebesi),

·        Hakikat Kapısı (İl Kapısı / Âriflik Mertebesi),

·        Marifet Kapısı (Gök Aman – Yer Ana / Mûhiplik Mertebesi).

 Dört kapının her biri 10 makam içerir. Hakikat sahibi olabilmek için, dört kapıdan geçerek, kırk makama ulaşmak gerekir.

“Kul, Tanrı’ya Kırk Makam’da erer, ulaşır, dost olur. Bu makamların onu şeriat içinde, onu Tarikat içinde, onu Hakikat içinde, onu da Marifet içindedir.” (Makâlât-Hacı Bektaş-ı Veli)

Dört Kapı’dan geçerek kırk makama ulaşmakla “Kamil İnsan” olunur.

Tasavvuf ehli olmak bu yolculuğun gereğidir.

Bu mistik (gizemli) yolculuğa çıkan yollar, Batıni anlayışıyla döşenmiştir.

Fütüvvet, her tasavvuf ehlinde bulunması gereken niteliklerdendir.

Sufi, derviş yahut mürit olmak, oldukça zorlu bir sınavdan geçmeyi gerektirir.

Ancak, bu meşakkatli yol, biçimsel bir uygulama değildir; öz’e ilişkindir.

İnancı, dört kapıya, kırk makama ayırmak, insanları kurallara boğmak değil, tam tersi sayısız seçenekler sunmaktır. (Rıza Zelyut, Öz Kaynaklarına göre Alevilik, AKY Yay. 1990, s. 35)

 

Tasavvuf

 Tarikatların hepsi, hattâ tasavvufçulara bir reaksiyon olarak meydana gelen Melâmet bile tasavvufa dayanır; hepsinin kaynağı tasavvuftur. Tasavvufun Anadolu’da yayılması da Selçukluların düşkünlük, gerileme devrine, Moğolların akınları çağına ve sonraki dönem küçük beyliklerin kuruluşu zamanına rastlar. Babai isyanı gibi kurulu bozuk düzene karşı tam bir halk ayaklanması diyebileceğimiz isyan, sonradan çeşitli ayaklanmalarla sürüp gider. Sonunda 2 eylül 1341 de (1923) tarîkatlar kaldırılır; tekke ve zaviyeler kapatılır; böylece görünüşte, tarikatlar, Türkiye’de son bulur. (A. Gölpınarlı, Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar)

Alevilerin tasavvuf anlayışı Sünni kesimden farklıdır; var olan her şey, Tanrı’nın zahiri (hayali) görüntüsüdür. Bu görünümler gerçek bir varlığın (Tanrı’nın) bir aynaya yansıyan görüntüsü gibidir. Canlı-cansız her varlık Tanrı’dan bir parçadır. Hallacı Mansur’un Enel Hak (Ben Tanrıyım) deyişini, 922 yılında Sünni din adamları anlayamamış ve onu öldürmüşlerdir.

 

Batınilik

 Tanrı kelamı vahiylerin (Kuran’ın) görünür (biçimsel) anlamından başka, bir de iç (öz) anlamı vardır. Kuran, sadece harflerden oluşan kelimeler ve cümleler topluluğu değildir.Batın (iç anlam), asıl olandır, amaçtır; hakikati ifade eder. İslam’ın şartı olarak ileri sürülenler (namaz, oruç, hac, zekat) ise vasıtalardır. Hakikate, tarikat ve marifet kapılarından ulaşılabilir.

Kur'an bu makama şu ayetle işaret eder: "O, ilktir, sondur, zâhirdir, bâtındır. (Hadid, 57/3)

 

Batınilik ve Tasavvuf

 Batıniliğin Müslüman toplumuna tepkisi, bilhassa tasavvuf yönünden olmuştur. Kalenderi, Haydarî, Babaî, Melâmetî gibi tarikatlar, Rûm Abdalları denen zümre, sonunda bütün bunları temsil ederek meydana çıkan Bektâşilik, Erdebil ocağına bağlanan ve Safevîleri meşru’ hükümdar, hattâ îmâm değilse bile İmâm’ın mümessili tanıyan Alevîlik, Bâtınî inançları benimsemiştir. (A. Gölpınarlı)

Batıniliğin iki önemli örneği olarak biri XIII. yüzyılda Babaî Hareketini, diğeri de XV. yüzyılda Rumeli‘de ve Anadolu‘da Şeyh Bedreddin isyanını gösterilebiliriz. (Ahmet Yaşar Ocak, Kalenderîler, Türk Tarih Kurumu Yay.)

Şeyh Bedreddin’in eseri Varidat; içe doğanı ve insanın gönlüne düşeni (varid olanı) anlatır. Şöyle ki, hak yolcularının her şeyi doğru görüp doğru değerlendirmeleri için onların iç dünyalarında tecelli edeni görmeleri gerekir. İbadet etmekten amaç, ezeli ve büyük varlığa gönüllerin yönelmesi ve kapılmasıdır. Yoksa dünya umuruna dalmış bir kalp ile bin sene namaz kılmış ve oruç tutmuş da olsan hiçbir sevap kazanamazsın.

 

Fütüvvet

 Diyanet’in İslam Ansiklopedisi’nde Fütüvvet, başlangıçta tasavvufî bir mahiyet taşırken XIII. yüzyıldan itibaren içtimaî (sosyal), iktisadî ve siyasî yapılanmaya dönüşen bir kurum olduğu ifade edilir.

Yine Diyanet’e göre Fütüvvet kavramı Sünni tasavvuf çerçevesinde ortaya çıkmış ve gelişmiştir. (Bkz. İslam Ansiklopedisi)

Fetâ sözlükte “genç, yiğit, cömert”; fütüvvet ise “gençlik, kahramanlık, cömertlik” anlamlarına gelir. Tasavvuf kaynaklarında, II. (VIII.) yüzyıldan itibaren önde gelen sûfîlerin fütüvvet kelimesini tasavvufî bir terim olarak kullanmaya başladıkları kaydedilir.

Gerek Horasan’da gerekse Irak’ta fetâ denilen ve en belirgin vasıfları cesaret, kahramanlık, cömertlik ve fedakârlık olan kişilere büyük bir hayranlık duyulmaktaydı.

Genel olarak fetâ ve fütüvvet kelimeleri sûfî ve tasavvuf anlamında kullanılmakla beraber tasavvufta bu terimlerden çok defa sûfîde bulunan fedakârlık, diğerkâmlık, iyilik, yardım, insan severlik, hoşgörü ve nefsine söz geçirme gibi ahlâkî nitelikler kastedilir.

Bu anlamda fütüvvet, bir önceki bölümde (3.Bölüm) bahsettiğimiz gibi Ahi Evran ve Ahilik kurumunun temel felsefesidir.



 Kızılbaşlık

Tarih boyunca Alevîler için kullanılan bu kavramın ilk olarak, Şah İsmail’in babası olan Şeyh Haydar zamanında ortaya çıktığı görülür. Osmanlı kaynakları bu kavramı, Safevîleri destekleyen Türk boyları için kullanmışlardır.

“Kızıl-başlıkta inanç daha ziyade göreneğe ve ananeye dayanır. Bu bakımdan Alevilerin itikatlarını, ya kendileri ile beraber olup duyarak, görerek anlamak yahut mukaddes saydıkları kitaplarından, deyiş ve âyet dedikleri nefeslerden, yâni dinî ve hece vezni ile söylenmiş, dörtlüklerden meydana gelen şiirlerden istidlâl etmek icap eder.” (A. Gölpınarlı). Yalnız burada, bu şiirlerin, özde kimi ayrılıklar göstermekle birlikte Yunus’a, hattâ Ahmet Yesevî hikmetlerine dek uzanan bir birikimden yararlandığını, Bektaşilikle beslendiğini de belirtmek gerekecektir. Bu nedenledir ki zümre edebiyatlarını sınıflarken Alevi-Bektaşi halk edebiyatı biçiminde bir ayrıma gidilmektedir.

 

Sonsöz Yerine

 Anadolu Aleviliğine kaynaklık eden Safevi Şia'sı, zamanla özünden sıyrılarak yönetici kesimi temsil eden bir ideolojiye dönüşmüştür. Deyim yerindeyse Sünnileşmiş, günümüz İran toplumunun Şii ideolojisi haline gelmiştir.

Sünni camiada Kızılbaş deyişi  aşağılayıcı bir kavrama dönüşmüştür. Anadolu Alevi toplulukları için “dinden çıkmış”, gayri ahlaki (sapkın) adetlere bulaşmış insanları ifade etmek için kullanılır olmuştur. Ayrıştırıcı bir algıya dönüşen bu çabanın izleri bugün bile sürüp gitmekte, tarihteki örneklerine benzer biçimde kitlesel kıyımlara kadar varmaktadır.

Yakın zamanda yaşadığımız Kahramanmaraş ve Çorum katliamları, Sivas Madımak’ta 33 canın yakılması gibi olaylar, 1300 yıl önce yaşanan Kerbela kıyımını anımsatıyor.  

  

21.09.2022, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/alevilik_uzerine_4_kirklar_cemi-3471.html

 


14 Eylül 2022 Çarşamba

Alevilik Üzerine (3)


Alevilik Üzerine (3)

Alevilik üzerine yapılan bunca araştırmaya karşın Aleviliği tanımlamak zordur. “Alevilik nedir?” sorusuna yanıt vermek ve ne olduğunu ortaya koymak hayli sorunludur.

Bu konuda yazılan bunca esere rağmen kafadaki sorulara yeterince açıklık getirilmiş değildir.

Kökleri Orta Asya Türk-Şaman geleneklerine kadar uzanan Anadolu Aleviliği yahut Alevi-Bektaşi yaşam tarzını ortaya koymak; inanç, etnik yapı, dünya görüşü ve benzeri argümanları bir araya getirerek konuyu çözümlemek bugün bile hayli güçtür.

Aleviliği daha çok Sünni İslam karşıtlığında değerlendirip, dinsel bir parodiye indirgeyenlerin veya yalnızca siyasi yanıyla ilgilenip felsefi yanını görmeyenlerin konuyu yeterince anlayamayacağı (dolayısıyla anlatamayacakları) kanısındayız.

Burada amacımız Amerika’yı yeniden keşfetmek değildir.

Aleviliğe genel anlamda nasıl bakıldığını gösterip, Ünye özelinde durumun ne olduğuna bakmaktır. Dolayısıyla konuya derin bir bakış açısı getirmek gibi bir iddiamız olamaz.

Bu bölümde amacımız, Alevilik inancıyla ilgili tarihsel süreci özetlemek, Pir Sultanların, Yunus Emrelerin, Hacı Bektaş Velilerin hakkını teslim etmektir.

 

Alevi İnancı

Her ne kadar kökleri eski şaman geleneklerine kadar gitse de, Alevilik Hz. Muhammet sonrası ortaya çıkan iktidar çekişmesinin ürünü İslami bir akımdır.

Bir anlamda Alevilik, yalnızca inançlarının adı değil, yaşamlarının da adıdır.

Çünkü Alevilik biçime değil, biçimin arkasındaki öze yöneliktir. Tapınç (ibadet), onun yaşamının ayrıcalıklı anları değil, yaşamının bütünündedir. Alevilik, salt “inanç”, salt “yaşama biçimi”ni aşan bir bütünlüktür. Alevilik bir “düşünce, inanç ve yaşama yolu”; bir inanç, düşünce, yaşantı” birliği”; bir inanç-akıl-yaşam bütünlüğü”dür. Kısacası Alevilik bir inanç sistemidir. (Baki Öz, Alevilik Nedir? DER Yay. 5. Basım, 2008, s.28)

Aleviliğin İslam’la ilgisinin olmadığını söyleyenlerin yanında Aleviliğin İslam’dan ayrı düşünülemeyeceğini iddia edenler de var. Öte yandan Aleviliğin Türklük Kürtlük ya da Araplıkla ilgisi de tartışılan konuların başında geliyor. Anı şekilde Bektaşiliği Osmanlı icadı olarak görüp Aleviliği bozduğunu söyleyenler olduğu gibi , Türk rengi taşıyan Bektaşiliği Safevi ve Şii etkilerle İslam’a bağlandığını iddia edenler de var. (Ali Ezger Özyürek, Ayine Tuttum Yüzüme, Alter Yay, 2013, s. 84)

Anadolu’da Aleviliğin doğuşuna tarihsel süreç olarak bakmak gerekirse, karşımıza Babaî hareketi çıkar.

  

Anadolu’da Babaî Ayaklanması

1240 yılına tarihlenen Babaî Ayaklanması Alevîliğin doğuşunda önemli bir dönüm noktasıdır. Bu hareket dinî yahut mezhebî olmaktan ziyade, önemli ölçüde bir takım siyasî ve sosyo-kültürel sebeplerden kaynaklanmaktadır. Konar-göçer Türkmen toplulukların yaşamlarını ciddi anlamda etkileyen, devletin toprak rejimiyle ilgili yeni uygulamaları ve koymuş olduğu ağır vergiler önemli bir rol oynuyordu. (Ebû’l-Ferac Tarihi, (Çev. Ö. Rıza Doğrul), Türk Tarih Kurumu Yay., Ank., 1987, II, 439-440, 447-448.)

Ayrıca Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev ve veziri Sadettin Köpek gibi devlet yöneticilerinin Türkmenler’e yönelik kötü idareleri ve haksız uygulamaları da, Anadolu’da sosyal ve ekonomik dengeyi bozmuş, sonuçta ayaklanma artık kaçınılmaz bir hal almıştı. Bu ayaklanma için gerekli koşulların hazırlanmasında en önemli rol, Baba İlyas’a aittir. İlk fiili hareketi başlatan ise, onun propagandalarını yürütmekle görevli olan halifesi Baba İshak’tır.

Ayaklanma, iki buçuk ay sürmüş ve bu süreçte Babaîler, Selçuklu kuvvetlerini üst üste on iki kez yenilgiye uğratmışlar, fakat sonunda Gürcüler ve ücretli Frank askerlerinin de bulunduğu Selçuklu ordusuna yenilmişlerdir. Ayaklanma siyasal anlamda hedefine ulaşamamış olmakla birlikte bu hareket, Anadolu’da Sünnî olmayan inanç kesimlerini bir araya getirmiş ve örgütlü bir kitle oluşturmalarını sağlamıştır. Yine isyandan kaçıp kurtulabilen Türkmenlerin sıkı bir dayanışma içine girmelerine yol açmış ve böylece zaman içinde biri Bektaşîlik diğeri de Kızılbaşlık şeklinde ifade edilecek olan sosyal ve dinî yapılar ortaya çıkmıştır.

 

Bektaşilik

Babaî isyanından sonra göçebe kültür yapısına mensup olan Türkmen babaları, faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Bunların içinde en tanınmışı ise, Bektaşîliğin kurucusu olarak kabul edilen Hacı Bektaş Velî’dir (d. 1209?, Nişabur - ö. 1271, Nevşehir).



Nişabur’da doğduğu bilinen ancak yılı tam olarak kestirilemeyen Hacı Bektaş Velî’nin  1271 yılında vefat ettiği anlaşılmaktadır. Hayatı hakkında ileri sürülenler, Hacı Bektâş’ı Orhan Gazi devrinde sağ olarak göstermek gibi daha birçok yönden eleştiriye açık çelişkiler ihtiva etmektedir. Çocukluğu doğduğu şehir olan Nişabur’da geçtiği, tasavvufla ilgili derslerini Hoca Ahmet Yesevi ‘nin halifesi olan Lokman Perende’den aldığı menakıpnamelerde anlatılır. (Kutluay Erdoğan, Alevilik Bektaşilik, 1993, İletişim Yay. S. 16)

Her ne kadar Hacı Bektaş Veli’nin Ahmet Yesevi ile olan bu ilintisi bazı çevrelerce reddedilse de, konuyu araştıran birçok yazar bu bağlantıya atıfta bulunmaktadır.

Hacı Bektaş Velî, Anadolu’ya muhtemelen Moğol istilası başladığında bir Haydarî dervişi olarak gelip, bir Vefâî şeyhi olan Baba İlyas’a intisap etmiş, onun halifeliği payesine ulaşarak bu hüviyetiyle Sulucakarahöyük’e yerleşmiştir. O, muhtemelen şeyhi Baba İlyas gibi, daha çok İslam öncesi eski Türk inançlarıyla yoğrulmuş ve yorumlanmış bir İslam anlayışını müritlerine öğretmekteydi. Hacı Bektaş Velî, isyandan sonra yerleştiği Sulucakarahöyük’te öncelikle bir Türkmen şeyhi olarak kendi cemaati içinde mürşitlik görevini sürdürmüştü. Diğer taraftan, Ürgüp yöresindeki Hıristiyanlarla da çok sıkı ilişkiler geliştirip onların ihtidasına zemin hazırlamıştı. Bu arada Anadolu’yu işgal eden Moğolların İslam’ı kabul etmeleri için de halifelerini dört bir yana yolluyordu. O, hitap ettiği Türkmen kitlelerine İslamî inançları –tıpkı Ahmed Yesevî gibi- karmaşık felsefi izahlardan uzak, basit ve anlaşılır bir dille ve ahlaki bir takım öğütlerle de bunları harmanlayarak akılcı bir tarz ve üslupta açıklamıştır. Bu yönleriyle onun, Ahmed Yesevî’nin Orta Asya’daki rolünü Anadolu’da devam ettirdiği söylenebilir. (Y. Nuri Öztürk, Tarihi Boyunca Bektaşilik, Yeni Boyut Yay., İst., 1997, s. 99-100.)

Babai ayaklanmasının yenilgisi sonrası dağılan muhalif yapıyı derleyip toparlayan, Kalenderilik, Vefailik, Yesevilik, Haydarilik gibi eski heterodoks inançları da kapsayarak Alevi-Bektaşi yaşam biçiminin Anadolu’da yerleşmesini sağlayan Hacı Bektaş Velî’dir.

Alevilik, Ocakzâde dedelere tabidir ve soya bağlıdır. Daha çok köylerde gelişip varlık bulmuştur. Soya bağlı Alevi tanımlamasında ortaya çıkan Ehl-i Beyt sözcüğü, peygamber soyundan gelenleri ifade eder ve bir kesim gerçek Alevi önderleri (dede)olarak onları öne çıkarır. “Ev halkı” anlamına gelen Ehl-i beyt (ehlü’l-beyt) terkibi ev sahibiyle onun eşini, çocuklarını, torunları ve yakın akrabalarını kapsamına alır. Cahiliye devri Arap toplumunda kabilenin hâkim ailesini ifade eden Ehl-i beyt tabiri, İslâmî dönemden itibaren günümüze kadar sadece Hz. Peygamber’in ailesi ve soyu mânasına gelen bir terim olmuş, Hz. Muhammed’in kızı Fatıma’dan gelen soydur (“Seyyidlik” gibi). Bu soya giren her kişi Aleviler için kutsal bir önderdir.

Bektaşilik ise isteğe bağlıdır. Bektaşi önderlerinde ve mensuplarında soy-sop ilişkisi fazla aranmaz. Postnişin halife ve dede-babalara intisabı (bağlanması) vardır. Bu bağ akrabalık ilişkisinden ziyade “manevi” bir disiplini ifade eder. Daha çok şehirlerde gelişip yayılmıştır. Bu nedenle Anadolu’daki Alevilik; “Alevi-Bektaşi” deyişiyle birlikte kullanılır.

Anadolu’daki heterodoks dervişlerin (Abdalan-ı Rum), Osmanlı ile yakın ilişkileri, Alevi Bektaşi yaşam biçimin yaygınlaşmasında ve Yeniçeri Ocağının kurulmasında aktif rol oynamalarını sağlamıştır. (Haşim Şahin, Osmanlı Devletinin Kuruluş Döneminde Abdalan-ı Rum 1300-1400, Yüksek Lisans Tezi, 2001)



Velâyet-nâme, Hacı Bektaş Veli’ye atfedilen önemli eserlerden biridir. Hacı Bektaş hakkında bilinen her türlü bilgi ve rivayetten oluşur, asırlar boyunca ağızdan ağza tekrarlanan tarihî olaylarla, Hacı Bektaş-ı Veli'nin mucizeleri yan yanadır. Velâyet-nâme'de yazan olayların doğruluğu her Bektaşî tarafından kabul edilir. Osmanlı döneminde her tekkede bir kopyası bulunduğu için günümüze Türkiye'de, Türkiye dışındaki bazı önemli kütüphanelerde Anadolu'dan Balkanlara kadar Bektaşîliğin yayıldığı alanlarda ve şahısların ellerinde birçok nüshası bulunmaktadır. Eserin mensur manzum ve karışık olmak üzere üç tip nüshası vardır.( Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt 14 sayfa 471- 472)

Velâyet-nâme'nin sonlarında Hacı Bektaş-ı Veli'nin Osman Gazi'yi tekkeye nasıl aldığına dair bir bölüm vardır. Buna karşın tarihçi Aşıkpaşazâde, Osman Gazi ve onun soyundan kimsenin Hacı Bektaş-ı Veli ile ilişkisi olmadığını belirtir. Hacı Bektaş-ı Veli'nin Babai ayaklanması sırasında Anadolu'ya gelmiş olması ve Osman Gazi'den önceki kuşaktan kişilerle olan yakınlığı, onun Osman Gazi ile görüşmesi hikâyesini şüpheli kılmaktadır. Hacı Bektaş-ı Veli'nin 1271'deki ölümünden sonra Velâyet-nâme'ye zaman içinde yeni malzemelerin eklendiği ve Osman Gazi ile ilgili bölümün sonradan, Osmanlı Hanedanı'nın Bektaşîliği kabul etmesinden sonraya rastladığı düşünülmektedir.

Hacı Bektaş Veli gibi Anadolu’da o tarihsel dönemde Aleviliğin önemli bir önderi de Ahi Evran’dır ve O’nun kurucusu olduğu Ahilik kurumudur.

 

Ahi Evran ve Ahilik

 Ahî Evran namıyla bilinen Şeyh Nasirüddin Mahmud Ahî Evran bin Abbas, Dünyanın ilk ve en kapsamlı esnaf, zanaat ve sanatkar oluşumu olan Ahi Teşkilatının kurucusu ve lideri, Debbağların (Dericilerin) piri, filozof ve mutasavvıftır. Anadolu coğrafyasında Nasreddin Hoca, Azerbaycan coğrafyasında Molla Nasreddin olarak bilinen efsanevi kişidir.



Ahî Evran, Şeyh Mahmud’un namıdır ve Eski Türkçede Ahi, Ağı, Eyi (İyi) dost, barışçıl ve uyumlu anlamında; Evran (Evren, Uzay, Kainat, bütünlük) anlamındadır. Ahi Evran namıyla “Evrenle-Her şeyle Dost” anlamı çıkarılabilir.

Ahilik, Ahi Evran tarafından Hacı Bektaş-ı Veli'nin tavsiyesiyle Anadolu’da 12. Yüzyılda kurulan bir esnaf dayanışma teşkilatıdır. Kurucusu Ahi Evran, aslen Horasan kökenli olup Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan Alevî-Bektaşî Müslüman Türkmen halkın sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan kişidir. Onları hem ekonomik hem de ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bu örgütün Avrupa’daki zamandaş yapılanması loncalardır.

Ahi Evran'ın doğum tarihi kesin olmamakla birlikte 1171 yılıdır ve İran'ın Hoy kasabasında dünyaya geldiği tahmin edilmektedir. Hoy kasabası daha Büyük Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey'den beri Türkmen yerleşim bölgesidir. (Mikail Bayram, Ahi Evran ve Ahi Teşkilâtının Kuruluşu, Konya 1991, s.135)

Ahiliğin temel mesleği "Dabbaklık"tır. Kendi kural ve kurulları vardır. Günümüzün esnaf odalarına benzer bir işlevi olan Ahilik iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir.

Ahiliğin bir Alevilik yaratısı ya da türevi olarak değil, Aleviliği yaratan insanlarla köken ortaklığı olan, aynı değerler tarafından eğitilen, aynı kolektif bilincin taşıyıcıları durumunda bulunan insanların, hemen hemen aynı zaman aralığında kentlerde yarattıkları bir örgütlenme olduğunun bilince çıkmasıdır.

Ahi Evran'ın çocukluğu ve tahsil devresi Azerbaycan'da geçmiştir. Bundan sonra Horasan ve Maveraünnehir bölgesine gelip o yöredeki büyük üstadlardan dersler almıştır. 1203 veya 1204 yılında Bağdat'a gelmiş ve burada tanıştığı Evhaddü'd Din Kirmanî'nin tavsiyesiyle Abbasi halifesi Nasır Lidinillah'ın kurmuş olduğu Fütüvvet Teşkilâtına katılmış ve bu teşkilatın önde gelen şeyhleriyle temas kurma imkânı bulmuş, başta Kirmanî olmak üzere birçok üstaddan istifade etmiştir. O dönemde Bağdat'ın ilim ve irfan merkezi olması, Ahi Evran'ın çok yönlü bir fikir adamı olarak yetişmesini sağlamıştır. (Salih Özkan, Türk Eğitim Tarihi, Nobel Yayım Dağıtım, 2.basım Mart 2008)

1204 yılında Anadolu Selçukluları sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev'ı göndermiş, buna karşılık bazı ilim adamları ile birlikte Ahi Evran de Anadolu'ya gelmiştir. Ahi Evran Kayseri'ye yerleşmiş ve Fütüvvet Teşkilâtından esinlenerek ilk Ahi Teşkilâtını burada kurmuştur. 1227 ile 1228 yılları arasında muhtemelen Sultan I. Alaeddin Keykubad'ın arzusuyla Konya'ya yerleşen Ahi Evran, burada da sanatını icra etmiştir. Fakat Ahilerin en büyük hamisi olan Sultan I. Alaeddin Keykubad, II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in tertiplediği bir suikast sonucu öldürülünce, pek çok Ahi ve Türkmen cezalandırılmış, Ahi Evran de hapsedilmiştir.

II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in ölümünden sonra 1245 yılında serbest bırakılan Ahi Evran, Denizli'ye geçmiştir. 1247'de, Mevlana'nın oğlu Alaeddin Çelebi'nin Mevlana'nın yoldaşı Şems-i Tebrizi'nin öldürülmesinde parmağı olduğu iddiası yayılmıştır. Ahi Evran ile Alâeddin Çelebi bu süreçte birliktedir. Ancak Mevlana ve gönüldeşi Şems-i Tebrizi ile Ahi Evran arasında çekişme olduğu bilinmektedir. Bu nedenle Ahi Evran gidip Kırşehir'e yerleşir ve hayatının sonuna kadar (15 yıl) burada kalır. (Salih Özkan, age s.46)

Ahi Evran’ın nasıl öldüğü tam olarak bilinmemektedir. Moğol istilası sırasında Moğollar tarafından öldürüldüğü veya Mevlana'nın müridi olan Nurettin Caca Bey tarafından katledildiği ileri sürülmektedir.

Velâyetname adlı eserinde Hacı Bektaş-ı Velî’nin sık sık Kırşehir'e gittiği ve Ahi Evran'la yaptığı sohbetleri anlatılır. (Abdülbaki Gölpınarlı, Vilayetname- Manakıbı Hacı Bektaş'ı Veli, İnkılap Kitabevi)



13. yüzyıl'da Anadolu'dan geçen ünlü seyyah İbn-i Batuta da Burdur, Gölhisar, Ladik, Milas, Gerçin, Konya, Niğde, Aksaray, Kayseri, Sivas, Gümüş, Erzincan, Erzurum, Birgi, Tire, Manisa, Balıkesir, Bursa, Görele, Geyve, Yenice, Mudurnu, Bolu, Kastamonu, Sinop gibi Anadolu şehirlerindeki ahi zaviyelerinden bahsetmekte ve buralarda misafir olduğunu zikretmektedir. (Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1984 s.211)

 (Devam edecek: Son bölüm: Tasavvuf, Fütüvvet, Batınilik, Dört Kapı–Kırk Makam)


  

14.09.2022, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/alevilik_uzerine_3-3457.html