12 Ekim 2022 Çarşamba

Osmanlı Okumaları


Osmanlı Okumaları

 

Son Osmanlı Sultanı Vahdettin “hain miydi?” tartışması üzerinden yazdığımız iki makaleye doğrudan olmasa da, yazıdaki bazı ifadelere “dolaylı” eleştiriler geldi.

Efendim, neden anlı şanlı tarihimizin altın harflerle yazılan başarıları değil de, müşkül durumları anlatılıyor?

Ne demişiz “müşkül” durumlarla ilgili:

“Ecdadımızla ilgili övgü, böbürlenme ve şişinme ihtiyacını “en iyiler” ile yapsak bile, kusurlarını görmezlikten mi geleceğiz?” demişiz…

“Örneğin Kanunî’nin o muhteşem saltanatının 46 yılını sadece övgüyle mi dolduracağız? Taht uğruna öz evladını boğazlattığını yazmayacak mı tarih?”

“İstanbul’un fethi, “Kardeş Katlini” meşrulaştıran II. Mehmet kanunlarını unutturacak mı?” demişiz ki, konuya ilişkin yazdıklarımızın hepsi bu kadar…

Sadece bu kısmına takılmışlar iki bölümlük makalenin…

Ne diyorlar?

Batı tarihinde de taht kavgaları olmuştur… Özellikle derebeylerin iktidar savaşımı tarihe damgasını vurmuştur. (Games of Thrones Tv dizisi, Shakespeare’nin Macbeth’i ve Kral Lear, verilen örnekler arasında.)

Okur daima haklıdır, diyemeyeceğim.

Zaten eleştirirken bile Osmanlı’nın “iyi” ve “muhteşem” yanını görmüşüz, “fetih” olgusuyla birlikte ele almışız; daha ne yapalım, kusur kısmını görmezden mi gelelim?

Aksine konu üzerinde biraz daha düşünelim, derim…

 

Muhteşem Yüzyıl’da Evlat Katliamı

Galiba Kanuni’nin oğlu Mustafa’yı boğdurması, Halit Ergenç’in başarıyla canlandırdığı bir TV dizisi falan zannediliyor. Sanki tarihte böyle bir olay yaşanmamış, senaryo gereği Şehzade Mustafa padişah babası Kanuni Sultan Süleyman tarafından öldürülmüş…

Oysa olay Şehzade Mustafa’yla bitmiyor, diğer oğlu Bayezid ve dahi evlatlarını sığındıkları Acem sarayında boğduruyor.

Damadı İbrahim Paşa’yı ve Cem Sultan’ın torunlarını hiç hesaba katmıyoruz...

Çünkü evlat katli, ülke bekası için kardeş katlini meşru sayan Fatih Kanunlarından daha beter bir uygulamadır. Üstelik bu evlat, tahtı ele geçirmek üzere kılıç kuşanmamış ve isyana yeltenmemiş bir şehzadeyse eğer, gerçekten yazık!

Muhteşem Yüzyıl dizisinin en sevilmeyen yanı bu konulara da el atmış olmasıdır.

Eski bir Türk-Moğol geleneğidir; iktidar için kardeş katli, babanın bertaraf edilmesi sık görülür. Cengiz’in kardeşini öldürmesi, Mete Han’ın babası Teoman’ı öldürtmesi gibi…

Ancak evladını katleden hükümdara fazla rastlamıyoruz.

Saltanat verâseti hakkında Neşrî (1493), kardeş katlinin Osmanlılarda “âdet-i kadîme” olduğunu işaret eder. Osman Gazi’nin amcasını öldürmesi, I. Murad’ın kendisine karşı ayaklanan kardeşleri Halil ve İbrahim’i idam ettirmesi, oğlu Savcı’nın gözlerini kör ettirmesi ilk akla gelen örneklerdir.

Fatih’in Kanûnname’sindeki madde aynen şöyledir:

1. Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, 2. Karındaşların nizâm-i âlem için katletmek münâsibdir, 3. Asker “ulemâ dahi tecvîz itmişdir, 4. Anınla ‘âmil olalar.” (Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye, c. II, s. 82)

Sırf bu maddeden olarak, masumların bazıları dilsizler tarafından ana kucağından koparılarak cellâda teslim edildi. Tarihi yarımadanın türbelerinde çok sayıda küçük sandukanın yer alması bu yüzdendir.

Nizâm-i âlem için yapılan bu katliamlar karşısında halkın tepkisini çekmemek için “kafes” usulü getirildi. İki kez tahta oturtulan I. Mustafa toplam 30 yıl, haremde bir dairede hapis tutuldu. Ömrünün 1 sene 6 ayını padişah, 30 yılını kafeste, 11 yılını da dışarda geçirmiş olan I. Mustafa, öldüğünde 48 yaşındaydı. (M. Kızılkaya, İki darbeyle gelip iki darbeyle giden padişah!, Habertürk, 02.10.2020)

Büyük kardeşe Osmanlı tahtını münasip gören ekberiyyet usulü de kardeş katlinin önüne geçememiş. I. Ahmed’le birlikte iktidarı büyük ve yetenekli olan kardeşe münasip gören Ekber ve Erşed dönemine geçilmiş olsa da, Osmanlı sarayında kardeşkanı dinmemiş. Hiç erkek çocuğu olmayan IV. Murad, üç kardeşini idam ettirmiş, yalnız İbrahim’i (Deli İbrahim) hayatta bırakmıştır; hanedan onun çocukları yoluyla Osmanlı tahtını devam ettirebilmiş. Hoşumuza gitmese de ecdadımızın tarihi böyle!

 

Üç Bin Yıllık Bekleyiş (2022)

Geçen ay gösterime giren Üç Bin Yıllık Bekleyiş adlı George Miller filminde,  aynı tarihi atmosfer (bu defa masalsı bir tonda) karşımıza çıkıyor.

Filmle ilgili eleştirilere bakıyorum, yazdığımız makaleye karşı tepkilerle neredeyse aynı.

“Osmanlı döneminde geçen kısımlar gerçekle pek ilgisi olmayan fantezi sahnelerdi.”

“Osmanlı'yı haremden ibaret gibi göstermişler, kara propaganda filmi tamamen, müzikler orta doğu ezgileri, bizi hep onlardan biri gibi gösterme çabaları var maalesef...”

“Batı hâlâ Osmanlı Sarayı'nı bir sirk olarak ve olağanüstü entrikaların döndüğü bir yer olarak biliyor herhalde... Türk tarihçilerin eserleri hâlâ ellerine geçmemiş olmalı, batılı aptal tarihçilerin uydurma hikayelerle doldurdukları ve vâkıf olamadıkları olaylarda hayallerinde canlandırdıkları gibi yazdıkları kitaplarla yetiniyorlar anlaşılan.”

George Miller’ın Üç Bin Yıllık Bekleyiş (Three Thousand Years of Longing) filminin konusu ağırlıkla İstanbul’da geçiyor. Filmin senaryosunu Miller ile beraber Augusta Gore kaleme almış ve A.S. Byatt’ın The Djinn in the Nightingale’s Eyes isimli kısa hikayesinden uyarlanmış. Oyuncu kadrosunda ise Tilda Swinton - İdris Elba ikilisiyle beraber Erdil Yaşaroğlu, Zerrin Tekindor, Ece Yüksel, Oğulcan Arman Uslu, Burcu Gölgedar ve Seyithan Özdemir gibi yerli isimler yer alıyor.

Mekan İstanbul ama pek “tanıtıma” yer verilmemiş.

Eleştirilere haklılık kazandıracak ölçüde de Osmanlı’nın “arızalı” kısmı işlenmiş, diyerek konuyu şöyle özetlemeye çalışalım:

Kapalı Çarşı’dan alınan bir çeşmibülbüle hapsedilmiş bir cin (Idris Elba) ile bilgin Alithea (Tilda Swinton), İstanbul'da Pera Palas’ın bir odasında (Agatha Christie’nin kaldığı sır dolu oda) karşı karşıya gelirler. Cin, eğer özgürlüğünü kazanmasına yardım ederse Alithea'nın üç dileğini yerine getireceğini söyler. Böylece tarihte bir yolculuğa çıkarlar...

Aksiyon filmlerinin başyapıtı sayılan bir önceki filmi Mad Max: Fury Road ‘da gördüğümüz karmaşayı aynen bu yapıma da taşıyan George Miller’in bu filmi bizi daha çok Osmanlı tarihine bakış açısıyla ilgilendiriyor.

 

Batılı Gözüyle Osmanlı

Oryantalizm, Yakın Doğu ve Uzak Doğu toplumlarının, kültürlerinin, dillerinin ve halklarının incelendiği Batı kökenli bir araştırma alanıdır. Sanat tarihini, arkeolojiyi, edebiyatı ve kültürel çalışmaları da içeren bir anlayışla Doğu dünyasına bakışı ifade eder ki, Doğu dünyası üzerinde hegemonya kurabilmeyi kolaylaştıran ve ön yargılardan beslenen bir düşünce sistemine dönüşmüştür.

Buna rağmen durumu batılı “aptal” tarihçilerin uydurma hikayeleri olarak görmek ve vâkıf olamadıkları olaylar biçiminde yorumlamak fevkalade yanıltıcıdır.

Osmanlı resmi tarihçileri (Vak’a Nuvis) ve Naîma gibi saray tarihçilerinin eserleri, maalesef tarihi gerçekleri yansıtmaktan uzaktır. Tanzimat’la birlikte başlayan Batılılaşma hareketi, tarih yazımına da yansıdı. Namık Kemal’in “Osmanlı Tarihi” gibi eserleri, bu dönemde Batılı bir anlayışla kaleme alındı. Osmanlı tahrirleri, salnameler ve amal defterleri ise ciddi anlamda ancak Cumhuriyet döneminde ve Atatürk’ün kurdurduğu Türk Tarih Kurumu aracılığıyla okunmaya başlandı. Akademik çevrelerin de etkisiyle Başbakanlık Arşivlerinde ve kütüphanelerde toplanan belgeler değerlendirildi, Türk ve Osmanlı tarihi Batılı kaynaklarla karşılaştırılarak yeniden yazıldı. Ne yazık ki, belli bir aşamaya kadar kendi tarihimizi Batılı kaynaklardan öğrendik. Sıkça referans gösterdiğimiz Halil İnalcık ve ekibi bile Osmanlı-Türk Tarihini gidip Amerika’da kurdukları bir kürsüyle teşrih masasına yatırmışlardır.

 

Günümüzde Osmanlı Okumaları

İki belirgin cephe çıkıyor karşımıza. Biri, son dönem Osmanlıcılığı ile öne çıkan eski metinleri okuma çabasıdır ki, daha çok dini pasajlar, şanlı tarih sayfaları ve eski mezar taşları ile ilgilidir.

Diğeri Osmanlı arşivlerini ve ilgili belgeleri bulup çıkaran, çözümleyen ekoldür. Halil İnalcık ekolü gibi… 

İlk cephe, orta eğitim kurumlarına kadar yaygınlık gösteren bir eğilimdir. İki örnekle açıklayalım:

Ali Dilmen Anadolu Lisesi öğrencileri 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı etkinlikleri çerçevesinde İlçe Millî Eğitim Müdürlüğü konferans salonunda “Tarih Okumaları / Osmanlı Tarihinden Kesitler” adlı panel düzenledi. (Ajanslardan alıntı.)

İkinci örnek “biksad” adlı bir kuruluşun, 15 Mayıs 2018 tarihli faaliyeti; “Bu yılın son ‘Osmanlı Türkçesi Okumaları’ dersi mezar taşı okumalarıyla sona erdi. Önümüzdeki yıl için başvurulular başladı.”

Diğer cephe için fazla bir şey söylemeye gerek yok, başvuru kaynağımızı daha çok bu cephe teşkil ediyor. Bu nedenle Prof. Dr. Taner Timur, 'Osmanlı Okumaları' hakkındaki not ve özetlerini paylaşmak için internet sitesi açıyor.

Her iki cepheyi de yabana atmamak gerekiyor, konuya yeniden dönmek umuduyla…








 

 12.10.2022, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/osmanli_okumalari-3509.html

 


 

5 Ekim 2022 Çarşamba

Hıyanet-i Vataniye



Hıyanet-i Vataniye

 

 Padişah Vahidettin üzerinden sürdürdüğümüz “vatan hainliği” konusuna tarihi kökleri ile devam edelim…

Osmanlı’da vatana ihanet gibi “büyük boyutlu” bir suça hüküm verebilecek tek irade vardır, Padişahlık makamı!

Onaycısı da şeyhülislam’dır.

II. Abdülhamid’e kadar işlerin böyle yürüdüğünü görüyoruz.

Sonra Tanzimat, Meşrutiyet… Derken, işin şekli değişiyor.

Osmanlı’nın Çöküş Dönemi olarak kabul edilen bu süreçte üç önemli dönem söz konusundur.

 

Tanzimat Dönemi

 

Tanzimat, Osmanlı İmparatorluğu'nda 1839 yılında Tanzimat Fermanı olarak bilinen Gülhane Hatt-ı Şerifi'nin okunmasıyla başlayan modernleşme ve yenileşme dönemidir. II. Mahmud'un vefatı, Abdülmecid'in tahta çıkması ve Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın etkili olduğu yıllardır. Abdülmecid'in vefatının ardından Abdülaziz’in 15 yıl süren saltanat döneminin sonuna kadar sürer. 

37 yıl süren bu dönem boyunca Osmanlı tarzı mutlak monarşi rejiminin çöktüğü görülmüş ve Avrupa tarzı yönetim modellerine yönelim başlamıştır. Örneğin, Tanzimat fermanından altı ay sonra Ceza Kanunname-i Hümayunu Fransa'dan esinlenerek düzenlenmiş ve kabul edilmiştir. Ayrıca geleneksel mülkiyet biçimleri yerine Batı tipi kapitalist ilişkilere geçilmiş, devlet kurumları Batı tarzı düzenlenmiş, mühendislik ve tıp alanında modern okullar açılmıştır.


 




1. Meşrutiyet (23 Aralık 1876 – 14 Şubat 1878)

 

II. Abdülhamid’in tahta çıkış vesilesi olan 1. Meşrutiyet, yeni padişah II. Abdülhamid tarafından ilan edilen, anayasal monarşi rejiminin ilk dönemidir. Bu dönemin anayasası Kanun-ı Esasi’dir. Türk tarihinin ilk anayasasıdır. Anayasaya göre yürütme organı padişah II. Abdülhamid, Yasama organı ise Meclis-i Umumi'dir. (Meclis-i Âyan ile Meclis-i Mebûsan.)

1 Meşrutiyet ilanından bir yıl sonra Rus savaşını bahane eden Sultan II. Abdülhamid, anayasayı (Kânûn-ı Esâsî) rafa kaldırarak meşruti yönetimden vazgeçmiştir.

Kânûn-ı Esâsî adı verilen bu anayasa “temel kanun" anlamına gelmekteydi. 23 Aralık 1876'da ilan edilmiş, 14 Şubat 1878'de II. Abdülhamid tarafından askıya alınmıştı, 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı sonucu yeniden yürürlüğe girdi. 1921 Anayasası'nın (Teşkîlât-ı Esâsîye Kanunu) kabul edildiği 20 Ocak 1921 tarihi ile 1924 Anayasası'nın yürürlüğe girdiği 24 Mayıs 1924 tarihi arasında ise kısmen yürürlükte kaldı.

 

2. Meşrutiyet (23 Temmuz 1908-11 Nisan 1920)

 Osmanlı Anayasası'nın, 30 yıl askıda kaldıktan sonra, 23 Temmuz 1908'de yeniden ilan edilmesiyle başlayan dönemdir. Bu dönem de Mebuslar Meclisi'nin Sultan Vahidettin tarafından 11 Nisan 1920'de tasfiyesi ile sona erdiği kabul edilir.

Sadece Osmanlı’nın değil, tüm Türkiye tarihi açısından önemli olan bu dönemleri özetledikten sonra esas konumuza geçebiliriz.

 

Önce kim “Vatan Haini” İlan edildi?

 Nutuk’ta Atatürk’ün Sultan Vahidettin’i ve şürekâsını “hain” ilan etmesinden çok önce, henüz Kurtuluş Savaşı’nın hazırlık aşamasındayken, Vahidettin’in iradesiyle Mustafa Kemal ve Kuvayı Milliyecilerin hain ilan edildiklerini ve haklarında idam hükmü kararı verildiğini hatırlatalım. 5 Nisan 1920’de kurulan 4. Damat Ferit Hükümeti, padişahın iradesiyle Milli Mücadeleye karşı bir “iç savaş” başlatmıştı. [Bkz. Sina Akşin, İç Savaş ve Sevr’de Ölüm, İst. 2010.] 11 Nisan’da da Şeyhülislam Dürrizade’nin “Kuvayı Milliyecilerin katli vaciptir” fetvası yayınlandı. Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde Vahidettin’in Mustafa Kemal ve bazı arkadaşları hakkında verilen gıyabi idam kararını onaylayan 24 Mayıs 1920 tarihli iradesi yer almaktadır. (Bkz. BOA, İ.DUİT, 175/46/1. Takvimi Vekayi, 27.5.1336–1920)



Bu hükme Ankara Hükümeti’nin cevabı gecikmedi, birkaç gün sonra Hıyanet-i Vataniye Kanunu geldi.  

 

Hıyanet-i Vataniye Kanunu

Kanun, 29 Nisan 1920'de çıkarıldı. Kanunu çıkaran İstanbul’daki Saray Hükümeti değil, Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’dir. Osmanlı’da bu tarihi dönem, “İkili İktidar” dönemi olarak bilinir.

Hıyanet-i Vataniye Kanunu 12 Nisan 1991'e kadar yürürlükte kaldı. 

Türkiye’de vatana ihanet suçuna dair çıkarılan ilk yasadır:

 

Madde 1: Yüksek hilâfet ve saltanat makamını ve padişahın korunmuş memleketlerini ecnebilerin elinden kurtarmak ve taarruzları def etmek maksadına matuf olarak teşekkül eden Büyük Millet Meclisinin meşruiyetine isyani tazammun eden sözle, fiille veya yazı ile muhalefete veya ifsadatta (halka yolunu saptırmakta) bulunan kimseler vatan haini sayılırlar.

Madde 2: Fiilen vatan hainliğinde bulunanlar asılarak idam edilir.

Madde 3: Vaiz ve hitabet suretiyle alenen ve çeşitli zeminlerde söz ve hareketleriyle vatan hainliği cürmüne tahrik ve teşvik edenlerle işbu tahrik ve teşviki yazı ve resimlerle yayanlar geçici küreğe konulurlar.

Madde 7: Vatana ihanet sanıklarının yargılanması en çok 24 gün içinde karara bağlanır,

Madde 8: Temyiz edilemez.

 

23 Nisan 1920'de kurulan Büyük Millet Meclisi’nin çıkardığı ikinci kanun, 29 Nisan 1920 tarihli Hıyanet-i Vataniye Kanunu’dur. İlk kanun Ağnam Vergisi’dir. (Küçükbaş hayvanlardan alınan vergi.)

İttihat ve Terakki hükümetince Birinci Dünya Savaşı sırasında çıkarılan Hıyanet-i Askeriye Kanunu'ndan esinlenen Hıyanet-i Vataniye Kanunu’ndan belirgin amaç, o aşamada henüz otoritesi ve meşrutiyeti tartışmalı olan TBMM'ye yönelik muhtemel direnişleri kırmaktır. Bu kanunu daha iyi uygulamak için 18 Eylül 1920'de İstiklal Mahkemeleri kurulmuştur. İstiklal Mahkemeleri 1923'e kadar olan dönemde 1000 ila 1500 arası idam kararı vermiş ve çoğunu uygulamıştır. (Bkz. Prof. Dr. Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, s. 155)

İstiklâl mahkemesi, Kurtuluş Savaşı sırasında çıkarılan özel bir uygulamadır. Yağmaya girişenleri, bozguncuları, casusları, asker kaçaklarını ve kurtuluş hareketini engellemeye çalışanları yargılamak üzere kurulmuş olağanüstü mahkemelerdir. İlk dönem İstiklâl Mahkemeleri, Ankara'daki hariç olmak üzere 17 Şubat 1921 tarihinde kapatıldı. İkinci dönem İstiklâl Mahkemeleri çalışmalarına 30 Temmuz 1921'de başladı ve 1923'ün Ekim ayına dek faaliyetlerini sürdürdü. Üçüncü ve son dönem İstiklâl Mahkemeleri ise 1923 ile 1927 yılları arasında etkin oldu. Uğur Mumcu'ya göre bu son dönem kurumları mahkeme değil, savaş ve ihtilal gibi özel durumlarda isyancı, bozguncu ve karşı devrimcilerin yargılandığı anti-demokratik "infaz kurulları"dır.

15 Nisan 1923'te ve 25 Şubat 1925'te Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na bazı ekler yapılmış, "dini ve mukaddesatı siyasi amaçlara esas ve alet etmek maksadıyla cemiyet kuranlar" da vatan hainliği kapsamına alınmış ve idamla cezalandırılmıştır. 23 Aralık 1930’daki Menemen Olayı ve benzerleri bu kanun hükmü uyarınca yargılanmışlardır. Anayasayı cebren tağyir, eyleme iştirak ve azmettirme suçu, “Vatana İhanet”in diğer yüzüdür. Nazım Hikmet’in suçlanması ve “Vatan Haini” adlı şiirinin ortaya çıkışı, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun “Anayasa’yı ihlal” suçuna dönüşmesiyle mümkün olmuştur.

Sonuçta Hıyanet-i Vataniye Kanunu 12 Nisan 1991’de yürürlükten kaldırılmıştır. Aynı tarihte 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu düzenlenmiştir.

Günümüz Türk ceza hukukunda vatana ihanet suçu tanımlanmamıştır. Ancak Türk Ceza Kanunu'nun devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak, düşmanla işbirliği yapmak, devlete karşı savaşa tahrik, temel milli yararlara karşı hareket, askeri tesisleri tahrip ve düşman askeri hareketleri yararına anlaşma, düşman devlete maddi ve mali yardım konularını işleyen 302–308. maddeleri, geleneksel olarak vatana ihanet kapsamına giren suçları içerir.

 

05-10,25022, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/hiyanet-i_vataniye-3495.html

 

 

 

28 Eylül 2022 Çarşamba

Vatan yahut Vahidettin

 


Vatan yahut Vahidettin

 

Bilgisayarımın başında Zülfü Livaneli’nin “Kaplanın Sırtında” adlı eserinden bir takım notlar alırken, bir yandan da televizyondan Tarkan’ın İzmir Konseri’yle bağlantılı haberleri dinliyorum. İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Tunç Soyer’in o konserdeki konuşmasına gelen tepkilere odaklanıyorum bir müddet.. .

Ne demişti Soyer:

 “100 yıl önceydi. Bu toprakları yönetenler gaflet, delalet ve hatta hıyanet içendeydi. Gençleri, kadınları ve geleceği hiç düşünmediler. Sadece saraylarındaki saltanatı korumak için bütün milleti ateşe attılar.”

Nutuk’tan alıntı yapar gibi aynen böyle demişti.

İktidar cephesi sert tepki verdi.

Bahçeli: “devşirme hastalığıdır” dedi.

Ak Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Soyer’in Osmanlı devletini hedef almasını “şuursuzluk” olarak değerlendirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan “köksüzler” dedi.

Kimileri ise  “Osmanlı'yı hain ilan ediyor ama işgalci Yunan'ın adını zikretmiyor” diyerek eleştirdi.

Tunç Soyer eleştirilere cevaben;

“Biz işgalcilerin gemileriyle kaçan saray erkanının değil, bağımsızlığımız için göğsünü siper eden Mustafa Kemal Atatürk'ün ve bu uğurda canını feda eden atalarımızın izinden yürümeye devam edeceğiz.” diyerek konuyu bir ileri boyuta taşıdı. 

Senin ne işin var Vahdettin’le, ihanetle filan diyebilirsiniz…

Okuduğum kitaba odaklanmamı önerebilirsiniz.

Sırası  gelince Livaneli’nin eserine değineceğim ancak bu konu iki açıdan önemli:

1- İşgalci düşmanın gemileriyle kaçan son padişah Vahidettin hain mi?

2- 100 yıl önceki saray zihniyetiyle, bugünün sarayı aynı nokta mı?

 

Karşı Cepheden Tunç Soyer’e Bakmak

 

Günümüzde aşınmış, gerçek anlamını yitirmiş de olsa, birini hainlikle suçlamak sıradan bir tanımlama değildir. Hele bu insan, ecdadımız saydığımız Osmanlı’nın son padişahı bir zat ise, “ihanet” ettiğini söylemek ağır bir hakaret sayılır. 

Konuyu bu zamanda böyle bir mecraya dökmek, gündem yaratmakla eş değerdir.

Atatürk’ün “Nutuk” adlı eserinden esinlenmiş de olsa vebali vardır, ağırdır, tepki alır…

Ülkenin üçüncü büyük nüfusuna sahip İzmir’in Şehri Emini Tunç Soyer’den gelirse bu tanımlama, durum daha vahimdir.

(Muhalefet liderlerinden biri söyleseydi o sözleri fazla sorun yoktu…)

Belediyeler ve yöneticileri, kimlerden oy aldığına bakmaksızın tüm halka hizmet götüren kuruluşlardır.

İcraatları böyle olunca, söylemleri de bu mecraya göre olmalı…

Belediye mensupları siyaset dışı davransınlar, demek istemiyoruz.

Her bireyin dünya görüşü, siyaset anlayışı elbet de olacaktır. Ama ağırlık daima bireyin makamı ve vermekle yükümlü oldukları hizmetle belirlenir. 

…….

Ama öyle olmuyor usta...

Özellikle büyük belediyeler siyasetin en ateşli odağında değil mi?

Yakın geçmişten bir örnek, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Erdoğan’dır.

Bu nedenle Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş adları gündemden düşmüyor.

Neyse, biz konumuza dönelim.

 

Vahdettin Hain miydi?


Rahmetli Ecevit’e göre değildi.

İlber Ortaylı’ya göre “hain” değil ama kandırılmış…

Bizzat Damat Ferit tarafından.

Ünlü tarihçiler bu konuda net tanımlamalardan kaçınıyor.

Halil İnalcık’ın da Vahidettin için “hain” türü bir tanımlaması yok.

Olması da gerekmiyor.

Ama hiç biri “ecdadımız” diye baş tacı etmiyor.

Fatih Sultan Mehmet’e gösterdikleri itibarı göstermiyorlar.

Ecdadımızla ilgili övgü, böbürlenme ve şişinme ihtiyacını “en iyiler” ile yapsak bile, kusurlarını görmezlikten mi geleceğiz?

Örneğin Kanunî’nin o muhteşem saltanatının 46 yılını sadece övgüyle mi dolduracağız? Taht uğruna öz evladını boğazlattığını yazmayacak mı tarih?

İstanbul’un fethi, “Kardeş Katlini” meşrulaştıran II. Mehmet kanunlarını unutturacak mı?

II. Abdülhamid’e gelirsek….

Osmanlı tarihinde en çok tartışılan padişah o…

Kızıl Sultan mı? Ulu Hakan mı?

İstibdatçı mı, hürriyetçi mi?

Muhafazakar mı, yenilikçi mi?

Ne olduğu bakış açısına göre değişiyor.

Ama hiç kimse O’na “hain” demiyor.

Livaneli, “Kaplanın Sırtında” adlı eserde Sultan hakkında söylenenlerin hepsine yer vermiş ama doğrudan ithamda bulunmamış.

O’nun daha çok insani yanına yönelmiş.

Diğer konuları daha çok Selanik Sürgününde sağlığıyla ilgilenmesi için görevlendirilen Doktor Atıf Hüseyin aracılığıyla sorgulanmış.

Yazar, kitabın son sayfasında dökümünü verdiği çok sayıda kaynaktan yararlanmış ve asla tarafgir davranmamış.

“Kaplanın sırtındayken her buyruğuna uyan o büyük güce egemensin, güçlüsün, mutlusun; ne var ki sırtından indiğin anda o kaplan seni pençesine düşmüş zavallı bir gazal gibi parçalar, hiç duraksamaz. Kaplanla birlikte yaşamanın tek koşulu onun efendisi olmaktır; ya efendisindir ya da kurban.” (Kitabın giriş bölümünden.)

Kitabı okurken, bir ara II. Abdülhamid’in 18. Yüzyılın ikinci yarısında değil de, aynı yerde Kanunî’nin yaşadığı Yüzyıl’da yaşasaydı, “sonu nasıl olurdu?” diye düşünüyorsunuz.

Yanlış zamanda, yanlış yerde mi bulunmuştu? 

Padişah Vahidettin’in 17 Kasım 1922'de İngilizlerin Malaya Zırhlısı ile İstanbul'dan Malta'ya kaçışını düşünüyorsunuz…

(Osmanlıya göre hünkâr, “vatan” demekti!)

Yanlış zamanda, yanlış yerde miydi?

İhanet bu muydu?

 


(Devam edecek: Bir sonraki mevzu Hiyanet-i Vataniye.)


 

28.09.2022, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/vatan_yahut_vahidettin-3481.html










21 Eylül 2022 Çarşamba

Alevilik Üzerine (4)

 


Alevilik Üzerine (4)

 

Kırklar Cemi

 Alevilerin bugün sürdürdükleri, erkânları 12 hizmetin yapıldığı ‘yol’a CEM denir. Toplanarak bu yolun ritüelini gerçekleştirdikleri ibadet mekânı cemevleridir. Cem yalnızca dinsel nitelikli bir toplantı değil, aynı zamanda hem ruhen yenilenme, yıkanma ve hem de toplumsal ve bireysel sorgulanma yeridir. Cem'in kaynağı Kırklar Cemi'dir. Cem ibadetini diğer inançlardaki ibadetlerden farklı kılan en önemli unsur; Cem'de bulunanların aynı zamanda toplumda hesap vermekle yükümlü olmalarıdır. Cem'de bulunanlar birbirlerinden "razı olmak" zorundadırlar.

Ünye’de Sahilköy Mahallesi'nde üç,  Gocuklu Mahallesi'nde bir, Erenyurt Mahallesi’nde iki olmak üzere Ünye’de 6 cemevi bulunmaktadır.

Alevîler, Hz. Muhammed'in son Peygamber olduğuna, Ali bin Ebu Talib'nin ise (Hz. Ali) Veliliğine (ya da İmamlığına) inanırlar. Alevîler, dini ritüellerini (ibâdetlerini) Cemevi'nde yaparlar. Kırklar Cemi denme nedeni, kamil insan olmanın Dört Kapı-Kırk Makam’dan geçerek gerçekleşebileceğine inanmalarıdır. (Halk arasında kırklara karışmak, “ermek” şeklinde dile getirilir.)

Kadir Gecesi'yle bağlantılı olarak üç gün ve Muharrem ayında ise on iki gün oruç tutarlar. Muharrem'den sonra da üç gün Hızır Orucu tutarlar.

 

İbadet

 Alevi inancına göre ibadetin temeli Hz. Ali’ye duyulan sevgiye dayanır. Alevilerin Hz. Ali’ye duydukları derin  sevgi, Hz. Ali’yi son derece ayrıcalıklı manevi bir iklime, makama yükseltilmiştir:

“Lâ-ilâheillallah, Muhammed Resullullah. Aliyyun Veliyullah, Veliyyun Aliyullah” biçiminde şahadet getirmeleri bu inancın sonucudur.  Ali’nin Peygamber’in vâsisi ve imamı, Muhammed’in mürşidi olduğu da ileri sürülür. Kesin olan, Ali sevgisinin, tarihsel gelişim sonucu her şeyin üstünde tutulduğudur. Nitekim, Allah, Muhammed, Ali üçlüsünü bir sayan inanç da bunun sonucudur.

 

On İki İmam (İmamiye)

 Halife seçiminde Ali’yi tutanların bağlandıkları geleneğe göre gerçek imam Ali’dir. Peygamber (Hz. Muhammet) yapılması gerekeni, kimin bu göreve getirileceğini kesinlikle bildirmiştir. İmamlık Ali’den sonra onun soyundan birine, oğluna, sırasıyla torunlarına geçmelidir. (Ehl-i Beyt). Ali, oğulları ve torunları ile, toplam olarak on iki kişidir. İslam dininin ilkelerine gerçekten bağlı kalınırsa, imamlar da bu on iki kişidir. (İsmet Zeki Eyüboğlu, Alevilik-Sünnilik İslam Düşüncesi, DER Yay.1989, s. 50)

Ali, Hasan, Hüseyin, Zeynelabidin, Muhammed Bakır, Cafer-i Sadık, Musa Kazım, Ali Rıza, Muhammed Taki, Ali Naki, Hasan Askeri ve son imam Mehdi. On ikinci imam olan Mehdi ölmemiştir, uygun gördüğü bir zamanda ortaya çıkacak ve insanlığı esenliğe kavuşturacaktır.

Alevilere göre “Dört Kapı Kırk Makam” İslam’ın temel öğretisidir, genel kurallar bütünü, Allah'a giden yolda geçirilmesi gereken aşamalar bütünüdür.


Dört Kapı – Kırk Makam

Dört Kapı ve Mertebeleri şunlardır:

·        Şeriat (Bel Kapısı / Mü’minlik Mertebesi),

·        Tarikat Kapısı (Yol Kapısı / Zâhidlik Mertebesi),

·        Hakikat Kapısı (İl Kapısı / Âriflik Mertebesi),

·        Marifet Kapısı (Gök Aman – Yer Ana / Mûhiplik Mertebesi).

 Dört kapının her biri 10 makam içerir. Hakikat sahibi olabilmek için, dört kapıdan geçerek, kırk makama ulaşmak gerekir.

“Kul, Tanrı’ya Kırk Makam’da erer, ulaşır, dost olur. Bu makamların onu şeriat içinde, onu Tarikat içinde, onu Hakikat içinde, onu da Marifet içindedir.” (Makâlât-Hacı Bektaş-ı Veli)

Dört Kapı’dan geçerek kırk makama ulaşmakla “Kamil İnsan” olunur.

Tasavvuf ehli olmak bu yolculuğun gereğidir.

Bu mistik (gizemli) yolculuğa çıkan yollar, Batıni anlayışıyla döşenmiştir.

Fütüvvet, her tasavvuf ehlinde bulunması gereken niteliklerdendir.

Sufi, derviş yahut mürit olmak, oldukça zorlu bir sınavdan geçmeyi gerektirir.

Ancak, bu meşakkatli yol, biçimsel bir uygulama değildir; öz’e ilişkindir.

İnancı, dört kapıya, kırk makama ayırmak, insanları kurallara boğmak değil, tam tersi sayısız seçenekler sunmaktır. (Rıza Zelyut, Öz Kaynaklarına göre Alevilik, AKY Yay. 1990, s. 35)

 

Tasavvuf

 Tarikatların hepsi, hattâ tasavvufçulara bir reaksiyon olarak meydana gelen Melâmet bile tasavvufa dayanır; hepsinin kaynağı tasavvuftur. Tasavvufun Anadolu’da yayılması da Selçukluların düşkünlük, gerileme devrine, Moğolların akınları çağına ve sonraki dönem küçük beyliklerin kuruluşu zamanına rastlar. Babai isyanı gibi kurulu bozuk düzene karşı tam bir halk ayaklanması diyebileceğimiz isyan, sonradan çeşitli ayaklanmalarla sürüp gider. Sonunda 2 eylül 1341 de (1923) tarîkatlar kaldırılır; tekke ve zaviyeler kapatılır; böylece görünüşte, tarikatlar, Türkiye’de son bulur. (A. Gölpınarlı, Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar)

Alevilerin tasavvuf anlayışı Sünni kesimden farklıdır; var olan her şey, Tanrı’nın zahiri (hayali) görüntüsüdür. Bu görünümler gerçek bir varlığın (Tanrı’nın) bir aynaya yansıyan görüntüsü gibidir. Canlı-cansız her varlık Tanrı’dan bir parçadır. Hallacı Mansur’un Enel Hak (Ben Tanrıyım) deyişini, 922 yılında Sünni din adamları anlayamamış ve onu öldürmüşlerdir.

 

Batınilik

 Tanrı kelamı vahiylerin (Kuran’ın) görünür (biçimsel) anlamından başka, bir de iç (öz) anlamı vardır. Kuran, sadece harflerden oluşan kelimeler ve cümleler topluluğu değildir.Batın (iç anlam), asıl olandır, amaçtır; hakikati ifade eder. İslam’ın şartı olarak ileri sürülenler (namaz, oruç, hac, zekat) ise vasıtalardır. Hakikate, tarikat ve marifet kapılarından ulaşılabilir.

Kur'an bu makama şu ayetle işaret eder: "O, ilktir, sondur, zâhirdir, bâtındır. (Hadid, 57/3)

 

Batınilik ve Tasavvuf

 Batıniliğin Müslüman toplumuna tepkisi, bilhassa tasavvuf yönünden olmuştur. Kalenderi, Haydarî, Babaî, Melâmetî gibi tarikatlar, Rûm Abdalları denen zümre, sonunda bütün bunları temsil ederek meydana çıkan Bektâşilik, Erdebil ocağına bağlanan ve Safevîleri meşru’ hükümdar, hattâ îmâm değilse bile İmâm’ın mümessili tanıyan Alevîlik, Bâtınî inançları benimsemiştir. (A. Gölpınarlı)

Batıniliğin iki önemli örneği olarak biri XIII. yüzyılda Babaî Hareketini, diğeri de XV. yüzyılda Rumeli‘de ve Anadolu‘da Şeyh Bedreddin isyanını gösterilebiliriz. (Ahmet Yaşar Ocak, Kalenderîler, Türk Tarih Kurumu Yay.)

Şeyh Bedreddin’in eseri Varidat; içe doğanı ve insanın gönlüne düşeni (varid olanı) anlatır. Şöyle ki, hak yolcularının her şeyi doğru görüp doğru değerlendirmeleri için onların iç dünyalarında tecelli edeni görmeleri gerekir. İbadet etmekten amaç, ezeli ve büyük varlığa gönüllerin yönelmesi ve kapılmasıdır. Yoksa dünya umuruna dalmış bir kalp ile bin sene namaz kılmış ve oruç tutmuş da olsan hiçbir sevap kazanamazsın.

 

Fütüvvet

 Diyanet’in İslam Ansiklopedisi’nde Fütüvvet, başlangıçta tasavvufî bir mahiyet taşırken XIII. yüzyıldan itibaren içtimaî (sosyal), iktisadî ve siyasî yapılanmaya dönüşen bir kurum olduğu ifade edilir.

Yine Diyanet’e göre Fütüvvet kavramı Sünni tasavvuf çerçevesinde ortaya çıkmış ve gelişmiştir. (Bkz. İslam Ansiklopedisi)

Fetâ sözlükte “genç, yiğit, cömert”; fütüvvet ise “gençlik, kahramanlık, cömertlik” anlamlarına gelir. Tasavvuf kaynaklarında, II. (VIII.) yüzyıldan itibaren önde gelen sûfîlerin fütüvvet kelimesini tasavvufî bir terim olarak kullanmaya başladıkları kaydedilir.

Gerek Horasan’da gerekse Irak’ta fetâ denilen ve en belirgin vasıfları cesaret, kahramanlık, cömertlik ve fedakârlık olan kişilere büyük bir hayranlık duyulmaktaydı.

Genel olarak fetâ ve fütüvvet kelimeleri sûfî ve tasavvuf anlamında kullanılmakla beraber tasavvufta bu terimlerden çok defa sûfîde bulunan fedakârlık, diğerkâmlık, iyilik, yardım, insan severlik, hoşgörü ve nefsine söz geçirme gibi ahlâkî nitelikler kastedilir.

Bu anlamda fütüvvet, bir önceki bölümde (3.Bölüm) bahsettiğimiz gibi Ahi Evran ve Ahilik kurumunun temel felsefesidir.



 Kızılbaşlık

Tarih boyunca Alevîler için kullanılan bu kavramın ilk olarak, Şah İsmail’in babası olan Şeyh Haydar zamanında ortaya çıktığı görülür. Osmanlı kaynakları bu kavramı, Safevîleri destekleyen Türk boyları için kullanmışlardır.

“Kızıl-başlıkta inanç daha ziyade göreneğe ve ananeye dayanır. Bu bakımdan Alevilerin itikatlarını, ya kendileri ile beraber olup duyarak, görerek anlamak yahut mukaddes saydıkları kitaplarından, deyiş ve âyet dedikleri nefeslerden, yâni dinî ve hece vezni ile söylenmiş, dörtlüklerden meydana gelen şiirlerden istidlâl etmek icap eder.” (A. Gölpınarlı). Yalnız burada, bu şiirlerin, özde kimi ayrılıklar göstermekle birlikte Yunus’a, hattâ Ahmet Yesevî hikmetlerine dek uzanan bir birikimden yararlandığını, Bektaşilikle beslendiğini de belirtmek gerekecektir. Bu nedenledir ki zümre edebiyatlarını sınıflarken Alevi-Bektaşi halk edebiyatı biçiminde bir ayrıma gidilmektedir.

 

Sonsöz Yerine

 Anadolu Aleviliğine kaynaklık eden Safevi Şia'sı, zamanla özünden sıyrılarak yönetici kesimi temsil eden bir ideolojiye dönüşmüştür. Deyim yerindeyse Sünnileşmiş, günümüz İran toplumunun Şii ideolojisi haline gelmiştir.

Sünni camiada Kızılbaş deyişi  aşağılayıcı bir kavrama dönüşmüştür. Anadolu Alevi toplulukları için “dinden çıkmış”, gayri ahlaki (sapkın) adetlere bulaşmış insanları ifade etmek için kullanılır olmuştur. Ayrıştırıcı bir algıya dönüşen bu çabanın izleri bugün bile sürüp gitmekte, tarihteki örneklerine benzer biçimde kitlesel kıyımlara kadar varmaktadır.

Yakın zamanda yaşadığımız Kahramanmaraş ve Çorum katliamları, Sivas Madımak’ta 33 canın yakılması gibi olaylar, 1300 yıl önce yaşanan Kerbela kıyımını anımsatıyor.  

  

21.09.2022, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/alevilik_uzerine_4_kirklar_cemi-3471.html