8 Kasım 2022 Salı

Sakıp

 


Sakıp

 

 

Gidenlerimizi toprağa veririz ya…

Bazen her birini gökyüzüne gönderdiğimize sayarım.

Eski Çağ İnsanları gibi…

Orada yıldızlar yoldaşı olsun, ışığı hiç eksilmesin diye...

 

İşte öyle bir insandı Sakıp.

Can dostum, kardeşimdi…

Arkadaşlığımız son nefesine kadar sürdü.

Uzun yol arkadaşım, yoldaşımdı.

Bildiği doğrulardan hiç şaşmadı.

 

****

Ali Sakıp Yaşar…

1955 yılında Urfa-Birecik’te doğmuştu.

Babasının memuriyeti nedeniyle İzmir’deydi.

İkimiz de Bornova’da ikamet ediyorduk.

O’nu üniversiteye başladığımız ilk günlerde tanımıştım.

Okuldaki demokratik mücadeleye birlikte başladık.

O günden sonra dostluğumuz eksilmeden sürdü.

İlk eylemimiz “fakülte” mücadelesiydi. 70’li yılların başında “Yüksek Okul” adıyla kurulan “paralı özel okullar” kaldırıldı, devlet okulu haline getirildi. Bizim okulumuz da Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bağlı, Eczacılık Yüksek Okulu olmuştu. Geçiş süreci sancılıydı. Bir türlü fakülte statüsüne geçilmiyordu. Kolları sıvadık… Özlük haklarımızı elde etmek amacıyla bir araya geldik. Dernek çatısı altında örgütlendik Çok sürmeden “fakülte” hakkını elde ettik. Kantinimiz ve yemekhanemiz özeldi, lükstü… O eylemden sonra devlet eliyle işletilmeye başladı. Eğitim kadrosu “taşımalı” sistemden kurtuldu… “Kürsü” oluşturma aşamasına geçildi.

 

****

 

Okulda, günlük hayatımızda Sakıp’la omuz omuza verdik.

Yol arkadaşlığımız diğer demokratik eylemlerle sürdü...

Boykotların, direnişlerin ve çağdaş Üniversite kavgasının ortasındaydık.

Bizden önceki kuşağın, 68 gençliğinin misyonunu üstlenmiştik.  

Denizler, Mahirler gelip geçmişti bu ülkeden…

Tam bağımsız ve sosyalist bir Türkiye istiyorlardı.

ABD emperyalizmi ve işbirlikçilerine savaş açmışlardı.

“Biz ülkemizin kurtuluşu ve halkın mutluluğu için ölümü severek kucaklarız” diyen insanlardı… Bizim için de daha ötesi yoktu!

 

****

 

70’li yılların ikinci yarısında siyasi karmaşa yükselişe geçti. İzmir’de dikiş tutturamayan “Ülkücü” kesim, üniversitelerde tutunamayınca Bornova’da toplanmaya başladı. Hatta Bornova kampusunu topluca basmaya kalktılar. Güvenlik görevlilerinin gayretiyle silahlı baskın toplu kıyıma dönüşmeden engellendi. İşte o günlerden birinde, okul dönüşü Bornova otobüsündeydik. İnmemiz gereken durakta inemedik. Ülkücü bir grup ikimizi kuşatmış, adeta rehin almıştı. Kaç kişi olduklarını bilemedik, kalabalık görünüyorlardı. Ensemizde sakız patlatıp, “silah” gibi patladığını ima ediyorlardı. Hep birlikte son durağa kadar geldik. İnerken kalabalığa karışıp, ani bir hareketle aralarından sıyrıldık. Sakıp’a arkadan bir iki darbe vurmuşlardı. Bağrış çağrış Semih’in dernek binasına attık kendimizi. Orada dernek olduğunu bildiklerinden, peşimizi bırakmışlardı. Karakola gidip şikâyetçi olduk, onlar da şikâyetçi olmuşlardı... Baba bir komiser bizi karşısına alıp nasihatlerde bulundu. Onlarla birlikte karakoldan çıkıp olay yerine yakın bir pastaneye gittik. Liderleri Kemal Sandık’tı, oturup lafladık ama anlaşamadık. Sanki ayrı dillerden konuşuyorduk. Daha buna benzer birçok anımız oldu Sakıp’la… 12 Eylül’ün karanlık günlerinde biz zaten mahpustuk. Sakıp da bir badire atlattı, sonra baba ocağı Birecik’e yerleşti kardeşi Cahit’le... En son Gaziantep’teydi.

 

****

 

 Ünye-Antep arası, uzun bir mesafe vardı aramızda.

“Yolun buralara da düşsün, mutlaka gel, uğra” diyordum, olmadı.

İki sefer O’na uğrama imkânım oldu.

İlki 26 yıl önceydi, sanıyorum…

İşim gereği Gaziantep’e gittiğimde, uğramıştım.

O tarihte Birecik’teydi.

Mirkelam tesislerinde oturup yılların hasretini gidermiştik.

En son 2007’de gördüm Sakıp’ı, oturup halleştik.

Çok az bir araya geldik ama iletişimimiz hiç kopmadı.

Telefonla da olsa, görüşmelerimiz sürdü.      

Son görüşmemizde eski günlerden konuştuk yine.

Yitip giden arkadaşlardan, kaybettiklerimizden…

Hiçbir arkadaşla bağını koparmak istemediğinden söz etti, uzun uzun…

Israrla hepsini aramıştı, karşılık bulamadıklarını aramaktan vaz geçmişti.

Yüreği, gönlü güzel bir arkadaşımızdı.

O’nu da yitip gidenler listesine ekledik.

Işıklar içinde yatsın.

 

 

05.11.2022, 13.00

 

 

09.11.2022, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/sakip-3567.html

 


Bafa Gölü-İlk Okul Gezimiz-
Atilla İskit ve Ali Sakıp Yaşar-
İkisi de şimdi aramızda değil

Denizli-Pamukkale Okul Gezisinde

Denizli-Pamukkale Okul Gezisinde

Denizli-Pamukkale Okul Gezisinde

Eczacık Fakültesi Kantini-1976

09.11.2022, Ünyekent



2 Kasım 2022 Çarşamba

Tersâne-i Âmire ve Ünye Ocaklığı




Tersâne-i Âmire ve Ünye Ocaklığı

 

 Özet

Ülkelerin idari yapılanmasında amaç daha kolay yönetilebilmesini sağlamaktır. Bu nedenle ülke yönetiminde çeşitli yönetim birimleri ortaya çıkar. Ulus altı birim olarak da adlandırılan bu idari bölümler Cumhuriyet Türkiye’sinde il yahut ilçeye ayrılırken, Osmanlı yönetiminde “sancak” statüsüyle belirlenirdi. 19. yüzyılın ortalarında Osmanlı İmparatorluğu 600 yıl süren "eyalet sistemi" uygulamasından vazgeçmiş, zamanın gereklerine daha uygun bulduğu vilayet nizamnamesini hayata geçirmeye çalışmıştır.[1] Ayan döneminin aksine, yönetim merkezden atanan memurlar tarafından yapılmakta, vilayet statüsündeki sancaklarda “sancak beyi” yerine “kaim makam” (yerine bakan = naip) anlamına gelen kaymakamlar atanmıştır. Vilayet Nizamnamesi ile sancak yapılan yerlerden biri Ünye’dir. Bu çalışmamızda sancak statüsünün Orta Karadeniz’de neden Ünye’ye tanındığı, Ünye’nin yüz yılı aşkın süredir Tersane-i Amire’ye bağlı bir Ocaklık olmasının bu konuda etkisinin ne olduğu ve günümüze ulaşan sonuçları üzerinde duracağız.

Giriş

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yapılan düzenlemeyle Ünye’ye 1864-68 yılları arasında “Vilayet=Sancak” statüsü tanındı. Ünye Sancağı’na giden süreç birdenbire ortaya çıkmadı. Dolayısıyla sancak statüsü birden ortadan kalkmadı, hatta resmiyette “Sancak” olmadığı halde fiiliyatta bir süre daha bu konumunu sürdürdü. Payitahttan gelen Ünye ile ilgili yazışmalar, bu yapının sözünü ettiğimiz 1864-68 yılları öncesinden başladığı ve saltanatın son yıllarına kadar sürdüğünü göstermektedir.

Ünye’ye sancak statüsünün tanınmasında, şüphesiz coğrafi konumundan jeopolitik yapısına, nüfus bireşiminden sosyoekonomik durumuna kadar bir dizi etken rol oynamıştır. .

Öncelikle sırtını gemi yapımına elverişli ormanların bulunduğu Canik dağlarına dayaması etkili olmuştur. Tersane-i Amire’de Osmanlı donanması için gemi yapımında ihtiyaç duyulan malzemelerin temininde öne çıkmış, önemli bir ocaklık bölgesi yanında bizzat tersane kurulumuyla donanmanın alt yapısını oluşturmuştur.

Yoğun kendir ekimi ve ip imalatını teşvik eden “ocaklık” konumu, Ünye ve çevresinde önemli bir iş kolu olarak “ipçilik” mesleğini öne çıkarmış, Ünye, Osmanlı donanmasının uzun yıllar ip ihtiyacını karşılamıştır.

 Tersâne-i Amire

 Dârüssınâa-i Âmire de denilen Tersâne-i Âmire, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuyla birlikte Gelibolu’da teşekkül eden ve sonraları devletin genişlemesine paralel olarak İstanbul Haliç’te esaslı bir teşkilâta kavuşan Osmanlı denizcilik faaliyetinin merkez üssüdür.

Osmanlılar tersane yerine önceleri “liman” kelimesini kullanırken XVI. yüzyılın başlarından itibaren daha çok İtalyanca “darsena” kelimesine benzeyen “tershâne”yi (tersâne) kullanmaya başlamıştır.[2]

Osmanlı belgelerinde “gemi inşa edilen gözler” anlamında ilk defa 1514’de “tershâneler” (BA, Müteferrik Defterler, nr. 36806, s. 272) ve Pîrî Reis’in Kitâb-ı Bahriyye’sinde Alanya Tersanesi için “dershâneler” biçiminde geçmiş ve çok geçmeden (1527) Galata’daki gemi inşa üssüne “tershâne” adı verilmiştir. Galata Tersanesi, Barbaros Hayreddin Paşa zamanında Tershâne-i Âmire olmuştur. Osmanlılar, sahillere ulaştıktan kısa bir süre sonra gerek Bizans’tan intikal eden gerekse denizci Anadolu beyliklerinden kalan İzmit, Gemlik, Edincik, Gelibolu ve İstanbul’daki Kadırga Limanı gibi eski tersanelerden yararlanmış, Sinop ve bugün hâlâ varlığını koruyan Alanya gibi Selçuklu tersaneleri de Osmanlılar tarafından kullanılmıştır.

Osmanlı Devleti’nin ilk teşekküllü tersanesi 1390’da Yıldırım Bayezid tarafından Gelibolu’da Bizans’tan kalan tersanenin yerinde kurulmuştur. Bu dönemde burası liman diye geçer.

Tersane-i Amire’nin Kurulması

İstanbul’un fethinden sadece iki yıl sonra, Fatih Sultan Mehmet tarafından Kasımpaşa'da küçük bir dere ağzına Tersane-i Amire (Devlet Tersanesi) kuruldu. Vaktiyle denize erişimi sınırlı bir Türk beyliği olan Osmanlılar, çok kısa sürede Akdeniz’in yeni süper gücü olma yolunda ilerlemeye başladı. Bu ilk tesis, eski Ceneviz kolonisi Galata’ya yakınlığından dolayı “Galata Arsenali” olarak da anılır. Tersâne-i Âmire; devlet tersanesi, imparatorluk tersanesi veya hükümdarlık tersanesi anlamında kullanılan bu tersane Haliç kıyısında Azapkapı’dan, Hasköy’e kadar uzanan geniş bir alanı kapsamaktadır. Galata Bölgesine yakınlığı nedeniyle bazı kayıtlarda “Galata Tersanesi” olarak da geçmektedir. Ayrıca tersanenin İstanbul’da olduğunu belirtmek amacıyla “İstanbul Tersanesi” olarak da bilinmektedir. Fatih Sultan Mehmet’in Gelibolu Tersanesi’nden gemi yapım ustalarını aileleriyle beraber buraya getirmesi, tersane etrafında Kasımpaşa mahallesinin gelişmesiyle sonuçlandı. Kasımpaşa, modern zamanlara dek Tersane-i Amire ile her zaman organik bir ilişki içinde oldu.[3]

Tersanenin çevresi yüksek duvarlarla çevrili olduğundan bu geniş sahanın değişik yerlerindeki ana kapılarla tersaneye giriş-çıkışlar sağlanıyordu. Azaplar Kapısı, günümüzde Azapkapı denilen yerde olup Galata bölgesine açılıyordu. Kasımpaşa Kapısı, Kasımpaşa deresine açılıyordu. Kara tarafından açılan kapılar Nakkaşhane, Zindan ve Şahkulu kapılarıydı. Hasköy tarafına açılan kapısına da Hasköy Kapısı denirdi.

I. Selim döneminde imparatorluk tersaneleri, Galata surlarından Kâğıthane Nehri’ne kadar Haliç’in kuzey kıyıları boyunca genişledi ve Osmanlı donanması için her tür ahşap gemi inşasına elverişli, “çeşm” (göz) adı verilen üstü kapalı kızaklar ilave edildi. Donanmanın merkez üssü, Gelibolu’dan Haliç’e taşındı. (1515)

Tersane-i Amire, zamanla Akdeniz'in en büyük tersanelerinden biri haline geldi ve bugün ünlü Venedik Bienali'ne ev sahipliği yapan Venedik Arsenal'i ile sık sık karşılaştırıldı.

Tersâne-i Âmire Binaları: Tersaneler (Gözler), Mahzenler, Kârhâneler, Odalar, Divanhâne, Câmi, Zindan, Tersâne-i Âmire Bahçesi ve Kasr-ı Hümayun’dan oluşur.

Başlıca Osmanlı Tersaneleri: Gelibolu Tersanesi, İstanbul Tersanesi, Süveyş Tersanesi, Basra Tersanesi, Tuna Kaptanlığı ve Rusçuk Tersanesi, Birecik, İzmit, Kastamonu, İnebolu, Bartın, Sinop, Samsun, Ünye Tersanesi ve diğer tersaneler.

İdari Yapı ve Personel: Osmanlı Bahriyesinde İdari Personel; Donanma Ricâli, Tersâne-i Âmire Ricâli ve Tersane Halkı olarak üçe ayrılmaktadır. Donanma Ricâli derya beyleri, kapudanlar ve gemilerdeki diğer hizmetlilerdir. Tersâne-i Âmire Ricâli ise Tersâne-i Âmire’de hizmet görenlerdir. Osmanlı Bahriyesi ve tersane de çalışanların tümüne tersane halkı denirdi. (Kaynak: R. Baykal)

Tersâne-i Âmire’de İnşa Edilen Gemi Çeşitleri:

Osmanlı donanmasını oluşturan gemilerden kürek ve yelkenle hareket eden gemilere “çektiri”,  “çekdirir” veya “çekdirme” ; yalnız yelkenli hareket eden gemilere ise, “yelkenli” ve kalyon sınıfı gemiler denirdi.


Ünye Ocaklığı

Ocaklık kelimesi, Osmanlı öncesi dönemlerdeki kaynaklarda, daha çok toprak tasarrufu ve toprağın hizmet karşılığındaki kullanım hakkının belli bir aileye ırsen bırakılmış olması şeklinde belirtilmektedir. Ocaklık, Tersane-i Amire masraflarına karşılık olarak tahsis olunan aşar veya örfi hasılat yerine de kullanılan bir tabirdir. Bu çeşit ocaklıklar, Osmanlı donanmasının nüvesini teşkil eden Tersane-i Amire için de oluşturulmuştur.

İmparatorluğun farklı bölgelerinde bilhassa kıyı kesimlerinde gemi yapım atölyesi de diyebileceğimiz tersaneler inşa edildikten sonra, Tersane-i Amire’de donanma için gemi yapımında ihtiyaç duyulan malzemelerin temininde de bu malzemelerin üretildiği bazı ocaklık bölgeleri ortaya çıkmıştır. Bu sisteme tersane ocaklığı adı verilmiştir. Bu bölgeler özellikle başkente yakın coğrafyalardan seçilmiştir.

Bu ocaklık bölgeleri arasında Karadeniz dolaylarının da yer aldığı “Kastamonu, İnebolu, Bartın, Sinop, Samsun, Ünye civarı ve Karahisar-ı Şarki, Alaiye, Payas, Kırklareli, Pravadi, Vize, Karinabad, Aydos, Çatalca, Silivri, Çekmece, Midye, Biga, Bayramiç, Tuzla, Kazdağı, Seddü’lbahir, Kumkale, Eceovası, Ezine, İzmir, Menemen, Saruhan, Aydın, Menteşe, Mihalıç, Selanik, Avlonya, Midilli, Eğriboz, Atina, İstefe, Gümülcine, Berkofça, Ilıca, Niş, Edirne, Ustrumca, Manastır, Kratova, Köstendil, Sidre-Kapsi, Demirhisar, Misivri, Ahyolu, Üsküp ve Samakov” idi. [4]

İdari teşkilatın dışında bu çeşit ocaklıklar, Matbahı Amire, Istabl-ı Amire, Tersane-i Amire ve bazı askeri görevlilerin maaşlarına karşılık kendilerine tahsis edilen gelir üniteleri özelliği taşımaktadır Burada çalışanlar bütün vergilerden veya avarız türü vergilerden muaf olmuşlar, buna karşılık donanma için gerekli malzemeyi hazırlamışlar ve tersane eminine teslim etmişlerdir. Gereken malzeme Tersane emini tarafından belirlenir, tedarik edilip gönderilmesi beklenirdi.[5]

 

 

(Devam Edecek)

 

Ünye Tarih Araştırma Grubu

A. Kabayel – A. D. Varilci

 

 

 

02.11.2022, ÜNYE KENT

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/tersne-i_mire_ve_unye_ocakligi-3556.html

 



[1] Yaşar Yücel, Osmanlı İmparatorluğunda desantralizasyon, s. 22,  Yayl Y., 1974

[2] İdris Bostan, İslam Ansiklopedisi, Cilt 40, s. 513

[3] Prof. Dr. Reşat Baykal, Tersâne-i Amire’nin Tarihçesi, İdari Yapısı ve Personeli.

[4] Prof. Dr. Mehmet OKUR, Geçmişten Günümüze Karadeniz’de Ulaşım, KTÜ Yay. s. 119

[5] Prof. Dr. Mehmet OKUR, Age. S. 120


 






26 Ekim 2022 Çarşamba

Kekir Kalesi


Kekir Kalesi

Değerli kardeşim Murat Yılmaz’ın anısına…

 

 

Trabzon Tarihçisi Mihail Panaretos, Kroniklerinde tahttan indirilen Trabzon Rum İmparatoru Büyük Komnenos’un 1341’de Oinaion’a (Ünye) sürgün edildiğini yazar. 1347’de Oinaion ve Aziz Andreas (büyük olasılıkla Yoson Burnu) Türkler tarafından fethedilir. 1357 Kasım’ında Emiroğulları Maçka’yı alır ve sekiz ay sonra; Ağustos 1358’de Basil Kommenos’un kızı Theodora Komnene, Bayram beyin oğlu Hacı Ömer’le diplomatik bir evlilik gerçekleştirir.

Bu evlilik nedeniyle Emiroğlu Hacı Ömer’in kalesini ziyaret eden Panaretos, bu mekanın Ünye’nin güneyindeki Çaleoğlu Kalesi (Ünye Kalesi) olabileceği üzerinde durur.

Diğer ihtimal, Akkuş’un (daha önceki Karakuş) küçük dağ ve iletişim merkezinin yaklaşık 13 km. batısında yer alan Kekirkalesi’dir.[1] 

 

Kekir, Kevgir, Keygür…

 

Halk arasında Kevgir yahut Keygür adıyla bilinen kaleyi son ziyaretimiz bir buçuk ay önce (31 Ağustos 2022’de) gerçekleşti.

İlk ziyareti 19 yıl önce (5 Ekim 2003’te) “Yerel Tarih Grubu” olarak yapmıştık. O tarihte sevgili Murat hayattaydı ve faaliyetimizin odağında yer alıyordu.

Kale’ye ilişkin bilgilerimiz, yöre halkının kalede olduğunu rivayet ettiği kilolarca altından ibaretti. Bazıları iyice abartıp, 60 ton altından bahsediyordu. İlk bilimsel veri ise, A. Bryer-D. Winfield’in “The Byzantine Monuments and Topography of the Pontos” adlı eseri oldu. Eser henüz dilimize çevrilmemişti. Ünye’yi ziyaret eden yabancı bir akademisyenden almıştık. Orijinal metnin Ünye’ye ait kısmını fotokopileyip Türkçe’ye çevirttik. Kevgir Kalesi’ne ilişkin bilgiyi de bölgede Türklerin fetih ve iskan hareketini yazdığımız “Türkler” adlı makalede kullandık.

“Kekir Kalesi, Akkuş- Erbağ sınırı, Alan Köyü yanında yer alır. İnşası Hitit dönemine, Kaşkaların saldırılarına kadar giden bu kalenin bölgemizdeki en eski kale olduğu tahmin edilmektedir. Ünye Kalesi (Çaleoğlu) ile birlikte Türk hâkimiyetinin tesis edildiği kaleler arasındadır.”[2] diyerek, sözünü ettiğimiz eserden şu alıntıyı yapmıştık:

“Türkmen ve Yunan toplulukları için orada Oinaion’nun sadece güneyinde sahilde ya da sahile yakın yan yana bulunan Derebeyi tarzı Çaleoğlu Kalesi’nde yaşayan Hacı Ömer’in oğlunun daha sonra evi kuvvetlendirdiği olasıdır. Bir diğer olasılık da (eski adı KARAKUŞ) olan AKKUŞ’un iletişim merkezine ve ufak dağın yaklaşık olarak 13 km batısındaki Kekir Kalesi (ya da MAHALLE KALESİ) olduğudur. Temelleri klâsik olan işbu ürkütücü kale Neokaisareia’dan Oinaion’daki Ortaçağ’a özgü konumda (ancak modern tarzda değil) bulunan ve bilhassa bu noktada hoş olan Rhododendron (Orman gülü) fundalıklarının üzerindeki otlak alanlara sahip dağ yolu güzergâhında baskın konumda olacaktır.”[3]       

 

Kekir Kalesi’nin Tescili

 

Tarihi kale, bizim ziyaretimizden üç yıl sonra Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından “Taşınmaz Kültür varlığı ve Arkeolojik Sit Alanı” olarak tescillendi.       

Türkiye Kültür Portalı’nda “Anıt” olarak yer alan “Kevgir Kalesi”,  22 Haziran 2006 tarihinde “22.06.2006 / 127” tescil kararıyla kayıtlıdır.

(Murat Yılmaz’ın aramızdan ayrıldığı 12.06.2006 tarihinden on gün sonra…)

Tescil bilgileri kısaca şöyledir: 

Genel Tanım: Kale

Mahalle- Köy – Mevkii: Tokat - Erbaa

Adres: Doğanyurt Bucağı-Akgün Köyü

Ayrıntılı Tanımı: Kevgir Kalesi ismiyle bilinen kale; Erbaa ilçesi, Doğanyurt Bucağı, Akgün Köyü sınırları içerisinde Şahinkaya Baraj alanında kalmaktadır. Akgün Köyü, Ordu ili Akkuş ilçesi ile sınır teşkil eden Tifi Çayı üzerinde yer almaktadır. Ormanlık bir alanda, yalçın kayalıklar üzerinde kuzey-güney ekseninde kurulan kaleye ulaşım bugün için güneyden sağlanabilmektedir. Kuzey ve batısı kayalıklardan oluşan kaleye güney cephede dar bir alandan girilmektedir. Burada kayaya oyulmuş dört basamaklı bir merdivenle kale üzerine çıkılmaktadır. Girişin doğu tarafına moloz taşlardan set şeklinde bir duvar yapılmıştır. Bu duvarın güneyinde yaklaşık 6 m. çapında, 5 m. yüksekliğinde silindirik bir yapı yükselmektedir. Ayrıca kalede bir sarnıç, sarnıcın güneyinde de kale bünyesi içerisinde bulunabilecek çeşitli yapılara ait temel izleri görülmektedir.

Kalenin burçlarından biri ayakta kalmayı başardığı için Kekir Kalesi “Dibek Kalesi” tabiriyle de anılmaktadır. Kevgir ve Keygür adı yanında yine bir söylenceye dayanarak yörede “Keçi Kalesi” adıyla bilinir.

A. Bryer-D. Winfield’in eserinin dilimize çevrilen haliyle Kekir Kalesi’ne devam edelim:

“Bu, temelleri klasik dönem izleri taşıyan heybetli ve ürkütücü kale [Kekir Kalesi], Neokaisareia’dan [Niksar] Oinaion’a [Ünye] giden Orta Çağ (fakat modern dönem değil) rotası ile genellikle bu noktada bulunan ormangüllerinin (rhododendron) oluşturduğu fundalıklardan yukarıgaki dağ otlaklarına hakim bir konumdaydı.[4] Jerphanion, kalenin Mithridates’in büyük Kainochorion’u olduğunu ileri sürer ve burayı detaylı olarak tanımlar. [Age. cilt 2, Resim 28’de Kekir Kalesi görüntüsü]. Jerphanion: Mevki Küçük Asya’da karşılaştığımız en vahşi bölge diyebiliriz.[5] Günümüz yazarları söz konusu kaleye sadece uzaktan bakmıştır. Ayrıca, Kekir Kalesi’nin 3 km. güneyinde bulunan Ahretköy’de de harabe kalıntıları bulunduğu rapor edilmiştir. Kekir Kalesi’nin yaklaşık 9 km. kuzeydoğusunda Bayramlı adlı bir köy vardır. Bu köyün adı Hacı Ömer’in adından geliyor olabilir.”[6]

Günümüz yazarları Kekir Kalesi’ne sadece uzaktan mı bakmıştır, bilmiyoruz. Ancak gözünü define aşkı bürümüş insanlarımız izin alarak yahut kaçak biçimde bu tarihi mekana verdikleri zarar aralıksız sürmektedir.

 

Kekir Kalesi’nde Defineci Tahribatı

 

10.09.2018 tarihli haber: “Ordu’da 10 yıllık define kazısı fiyasko ile sonuçlandı!”

Akkuş ilçesi Alan Mahallesi yakınlarındaki Kevgir Kalesi'nde bulunan 3 odalı mağaranın altında [sözü edilen yer, kaledeki kaya mezarıdır] bir papazın gizlediği öne sürülen 60 ton altını çıkartmak için 7 ortaktan oluşan bir grup 2008 yılında harekete geçti. Ordu Müze Müdürlüğünden ruhsatlı olarak alınan bir aylık kazı izninin ardından paletli kepçe dâhil tüm araç ve aletler kullanıldı. Ancak bir aylık arama süresinde bir şey çıkmadı. Aynı grup resmi arama izinlerini her yıl yenileyerek 10 yıl boyunca aynı noktada arama yaptı.

Darphane kalesi olarak adlandırılan Kevgir Kalesi Efsanesi ise şöyledir:

MÖ. 2. Yüzyıl’da Pontus Krallığı döneminde darphane olarak kullanıldığı rivayet edilen Kale'de altını işleyen işçiler bu sırrı sızdırmamaları için zehirlenerek öldürülmüştür. Kale içindeki geçiş tünelleri ile altın basma potalarının bulunduğu tüneller taşlarla doldurularak kapatılmış, işlenmiş ve/veya işlenmemiş altınlarla birlikte cesetler yer altına gömülmüştür. Bu söylenceye dayanarak, on yıl boyunca sürdürülen, Müzeler Müdürlüğü, Maliye ve İçişleri Bakanlıklarından oluşan komisyon üyelerinin de gözlemcilik yaptığı, jandarmanın güvenlik tedbiri aldığı define kazılarından hiçbir sonuç elde edilememiştir.

Hasan Uğurlu Barajı'na akan Tifi Çayı, bir "U" yaparak kale topraklarını içine almış ve Erbaa topraklan kısmında kalmasına yol açmıştır. Tifi Çayı'ndan 399 m kadar yükseklikte bulunan kale bugün coğrafî yönden Akkuş topraklarına girmiş vaziyettedir. Tifi Çayı üzerindeki bir köprü ile de yakın bağlantılıdır.

 

 

26.10.2022, Ünye Kent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/kekir_kalesi-3539.html



[1] Anthony Bryer, David Winfield, Karadeniz’in Ortaçağ Dönemi Eserleri ve Topoğrafyası, Cilt 1, s. 190

[2] Bkz. ÜTAG, A. Kabayel-A.D.Varilci, Türkler-3, 09.09.2009 tarihli Ünye Kent Gazetesi.

[3] Anthony Bryer and David Winfield, The Byzantine Monuments and Topography of the Pontos.

[4] Ormangülü, fundagiller (Ericaceae) familyasından Rhododendron cinsinin 800 kadar türünü içeren çiçekli bitkilerin ortak adıdır. Mor çiçekli ormangülü, Komar (Rhododendron ponticum) Karadeniz Bölgesi'ne özgü bir türdür. Günümüzde de söz konusu kalede ve civarında bol miktarda bulunmaktadır.

[5] Guillaume de Jerphanion (d. 3 Mart 1877, Pontevès - Fransa - ö. 22 Ekim 1948, Roma - İtalya) Cizvit rahibi, Fransız sanat tarihçisi, epigraf, fotoğrafçı. MélUSJ,5 (1912)

[6] Anthony Bryer, David Winfield, Karadeniz’in Ortaçağ Dönemi Eserleri ve Topoğrafyası, Cilt 1, s. 190-191


 

26.10.2022, Ünyekent

8- Kekir Kalesi Sur Kalıntıları-Foto. Hüseyin Yıldırım

7- Ormangülü-Rhododendron_pontica

6- Çökmüş tünellerden biri...

5- Tünel önünde Ahmet Kabayel'le...

4- Kekir Kalesi Kaya Mezarı-Detay

3- Kekir Kalesi-2003

2- Bryer-Winfield'den Kekir Kalesi, Akkuş yakınında , 
Jerphanion'un Kainochorion'u, 

19 Ekim 2022 Çarşamba

Ordu İli Akkuş İlçesi Yüzey Araştırması


Ordu İli Akkuş İlçesi Yüzey Araştırması

 

Tarih: 31 Ağustos 2022

 

Araştırma Ekibi:

 

Ekip Başkanı Ali Rıza Nal, Arkeolog, Kültür Bakanlığı Ünye Kaymakamlığı Turizm Bürosu Amiri,

 

Mihmandar Tahsin Akkaya, Akkuş Yerel Tarih Araştırma Grubu yöneticisi, yöresel araştırmacı, müzisyen, şair, basın mensubu.

 

Doç. Dr. İlhan Gök, Gümüşhane Üniversitesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.

 

Ahmet Derya Varilci, Arkeolog, Ünye Tarih Araştırma Grubu mensubu.

 

Ahmet Soylu, Eğitimci, Ünye Tarih Kültür ve Doğal Varlıkları Araştırma Derneği Başkanı,

 

Ahmet Kabayel, Ünye Tarih Araştırma Grubu Başkanı ve ÜTKDVA Der. Yönetim Kurulu Üyesi

 

Bölge sınırları:

 

Ordu İli-Akkuş ilçesi sınırları içinde daha önce duyumu alınmış noktalar; Kızılelma (Yenikonak), Tifi Çayı Vadisi, Gökçebayır, Alan Köyü ve Akkuş-Erbaa sınırındaki Kevgir Kalesi. (Bkz. Akkuş Haritası.)

 

Amaç:

 

Belirlenen bölge üzerinde ekip halinde ve sistematik bir biçimde yürüyerek ve yüzeydekileri gözlemleyerek alan araştırmaları yapmak, elde edilen verileri toplamak, değerlendirmek.

 

Hedef:

 

Tespit edilen zenginliklerin yerinde değerlendirilmesi için resmi ve yerel kuruluşları harekete geçirmek, elde edilen veriler ışığında arkeolojik kazıların yapılmasına yönlendirmektir.

 

Bölgenin doğal zenginliğini ve kültür varlıklarını tespit ederken, kimi meraklı ellerde talan edilmesinin önüne geçmek, ilgili makamlar aracılığıyla gerekli önlemlerin alınmasını sağlamaktır.

 

Hazırlık

 

Yüzey araştırması öncesi, 31 Ağustos 2022, 08.30’da Ünye’de buluşma ve Akkuş’a hareket. Akkuş Kızılelma Köyü yolunda ekibin diğer üyeleriyle buluşma. İlk ziyaret, yol üzerinde 500 yıllık anıtsal gürgen ağacı ziyareti. (Resim 1)

 

Yenikonak (Kızılelma Köyü) Anıtsal Ağaç

 

500 Yıllık Gürgen ağacı veya literatür adıyla: Doğu Kayın ağacı (Fagus Orientalis).

 

Akkuş Nur Lokantası’nda Mola

 

Akkuş merkezde 70 senelik bir tarihe sahip olan Nur lokantasında sabah kahvaltısı. Sahibi rahmetli lokantacı Aziz’in oğlu Yusuf Bilgili’ye teşekkürlerimizle. (Reaim 2)

 

Akkuş Kaymakamlığı ve Belediye

 

Akkuş‘ta arkeolojik yüzey  araştırma öncesi kaymakamlığı ve belediyeyi ziyaret ettik. Kaymakamlıkla gerekli teması gerçekleştirdik ancak Akkuş Belediye Başkanı Sn. İsa Demirci ile dışarıda olduğu için görüşme sağlanamadı.

 

Gökçebayır Antik Yol-Köprü Kalıntısı

 

Yöre halkı tarafından Gavur Köprüsü olarak adlandırılan kalıntılar, Akkuş-Niksar Karayolu 16.km.’sinde bulunan Tifi Çayı kavşağından, Gökçebayır-Yalıköy yolunun yaklaşık 5. km.’sinde bulunmaktadır. Yolun alt kısmında Tifi Çayı bağlantılı Demircili İlazi dere yatağını dik kesen antik yol-köprü oluşumu; gayri nizami, üst üste yığılmış iri taş yahut kaya parçalarının, bağlayıcı (harç) ihtiva etmeyen konumu, Pontus Dönemi veya öncesine ait yol-köprü yapılarına benzemektedir. Çukurda kalan dere yatağının üst kısmında görülen lokal taşların yığılımı, jeolojik oluşumdan çok insan eliyle yapılmış bir tahkimatı andırmaktadır. Geri planda yer alan ve yer yer kesintiye uğrasa da taş dizilimi itibariyle “antik yol” intibaını veren bu oluşumların gerçek mahiyetini anlamak için bölgede ciddi bir çalışmaya ihtiyaç vardır.

Yöre halkının “Gavur Köprüsü” biçiminde isimlendirmesi ve yöreden edinilen bilgiler ışığında eski bir yol oluşumunun kesintili biçimde ormanlık alana kadar devam ettiği duyumları ve bölgede gözlemlediğimiz lokal taş dizilimi, karayolunu dik kesen bir antik yolun varlığını göstermektedir. (Resim 3 ve 4)  

 

Gedikli Mahallesi Sit Alanı

 

Gedikli adı, bölgede askeri komutanlık yapmış olan Gedikli Çavuş’tan gelmektedir. Gedikli Mahallesi Karakuş Eski Yerleşim Alanı olarak bilinir. Bu alanda bulunan yapı kalıntıları halk arasında “Gavur Evi” olarak adlandırılır. Yerleşim kalıntıları, tam olarak Çukurköy Camii boğazı ile Gedikli köyü Paşael merkez mahalle arasındadır.

Söz konusu bölge sit alanı ilan edilmiştir. Kayıt sureti şu şekildedir:

Envanter Adı: ARKEOLOJİK SİT (GEDİKLİ MAHALLESİ)

Envanter Kodu: TR.SIT.52.031.004

Konum Bilgileri: Ordu ili, Akkuş ilçesi, Köy: Gedikli Merkez Mahalle, Paşael

Ada:236, Parsel:2

Koordinatları: 40.7585 , 36.9489

Alanda yapılan incelemeler sonucu antik kalıntılar bulunduğu bildirilmiştir. Samsun Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı ilan edilmiştir.

Bu alan, geniş yeşil bir düzlükte, yer yer yükselen tepelerden oluşmaktadır. Alan üzerinde ve yakın çevresinde yapılaşma bulunmamaktadır. Söz konusu geniş alanın orta bölümünde yarısı toprağın içinde yer alan kerpiç yapı kalıntıları gözlemlenmiştir. (Resim 5 ve 6)

Geniş alanda yer alan tepelerin höyük olma ihtimali yüksektir.

Gedikli - Çukurköy sınırında, Çavdar Köyü sınırı arasında kalan Dimil Mevkiinde gözlenen yükseltinin, büyük bir yerleşime sahip bir höyük olabilir. Ayrıca söz konusu caminin güneydoğu tarafında, Gürcüoğlu Mevkiinde ve karşı tarafında bulunan dört adet tepede de höyük tipi oluşumlar bulunmaktadır. 

Gedikli hinterlandında Çukurköy sınırları içinde yer alan Taş Mektebin, Osmanlı kayıtlarına göre ilk inşa edilen camii yanında Tıngazoğulları tarafından yapıldığı, bağlantılı bir han bulunduğu ve sekiz asker ile hizmet veren bir karakolun aynı yerleşimde yer aldığı söylenmektedir. Yörede gavur harmanları ve keşfi yeni yapılmış olan iki adet mağara bulunmaktadır. Dünyanın her yerinden gelinip sülük alınan Sülük Gölü, birçok kişinin boğulmuş olduğu oyulmuş kaya içindeki Aşlı Göl de Çukurköy sınırları içinde yer almaktır.

Çukurköy Camii mezarlığında bulunan bir mezar, yörede muamma olarak bilinmekte ve hala gizemini korumaktadır. Mezarın baş tarafında Osmanlıca 812 yazmaktadır. Ebatları normalden çok daha büyüktür. (2,5 x 2,5 m.) Yöre halkının yatır olarak kabul ettiği bu mezarın önemli bir Osmanlı paşasına veya ulemadan bir kişiye ait olabileceği kanısındayız.

Çukurköy Camii mevkiinde eski tuğla ve kiremit parçalarına rastlanmıştır. Kiremitlerin pişirildiği ocaklara ait olduğu sanılan kalıntılar ise yine bu bölgede bulunmuştur.

 

Kevgir (Kekir) Kalesi

 

Tokat Erbaa sınırları içinde kalan, Akkuş-Alan Mahallesi sınırındaki Kevgir Kalesi gezimizin son durağı oldu. Tifi Çayı’nın sınırladığı kale Akkuş-Erbaa arasında yer alır. Ekip arkadaşlarımız tarafından daha önceki yıllarda ziyaret edilmiş olan Kale’deki gözlemlerimiz, zaman içersinde bu tür tarih-kültür varlıklarının ne denli tahribe uğradıklarının somut bir göstergesi olmuştur. Pontus döneminde önemli bir müstahkem mevkii olan kalenin kalıntıları, her geçen yıl defineciler veya bilinçsiz ziyaretçiler tarafından tahribe uğratıldığı görülmüştür. Özellikle kaleye tırmanılan girişin bir kısmı büyük bir yıkıma uğramış, zaten kötü ve çökmüş durumda olan dehlizler inanılmaz ölçüde bozulmuştur. Karadeniz’in zorlu iklim koşulları yanında bir takım meraklı çevrelerce oluşturulan bu tahribatın önüne geçilemezse, yakın gelecekte kaleden geriye hiçbir şey kalmayacaktır. (Resim 7 ve 8)

Kevgir Kalesi’nin tahribiyla ilgili görüşlerimizi Kültür Bakanlığı Müzeler Genel Müdürlüğüne resmi bir yazıyla bildirmiş olup bu konuda gerekli düzenlemenin yapılmasını ve önlem alınmasını talep ettik.

 

Evinde mola verdiğimiz aile Muzaffer Cerez’e, gezimize eşlik eden Cemil Göncü’ye (şehit babası) ve Kaya Güneş’e teşekkürü borç biliriz.

 

 

Harita, Fotoğraflar ve fotoğraf alt yazıları

 

Ünyekent, 19.10.2022

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/ordu_ili_akkus_ilcesi_yuzey_arastirmasi-3525.html


 
Resim 1- Yenikonak (Kızılelma Köyü) Anıtsal Ağaç

Resim 2- Araştırma ekibiyle Akkuş Nur Lokantası’nda 

Resim 3- Akkuş Gökçebayır Antik Yol-Köprü Kalıntısı

Resim 4- Akkuş Gökçebayır Antik Yol-Köprü Kalıntısı


Resim 5- Akkuş Gedikli Mahallesi Sit Alanı-
Kaynak Karadeniz Kültür Envanteri

Resim 6- Akkuş Gedikli Mahallesi Sit Alanı-
Kerpiç yapı kalıntıları

Resim 7- Tifi Çayı'nın sınırladığı Kevgir Kalesi

Resim 8- Kevgir Kalesi giriş bölümü tahribatı