18 Ocak 2008 Cuma

Güne Başlarken


Bu sabah başlarken güne, uzanıp baktım penceremden. Dışarıda günün ilk ışıkları. Taze bir başlangıcın habercisiydiler. Aklıma sen geldin.
Zaten pek gitmiyorsun aklımdan...
Deklanşörün o kendine özgü "klik" sesini duyduğumda, "sana göndermeliyim bu fotoğrafı" demiştim.
Henüz sana ulaştığından emin değilim.
...Ve nihayet gün bitti, birazdan ortalık tamamen kararacak.
Yine de yarın, güneşin doğacağından emin olarak ve tüm kalbimle inanarak gelecek güne, “daha paylaşacağımız kocaman bir dünya var” diyorum.
Gözlerinden öpüyorum.

15 Ocak 2008 Salı

O güzel insanlar, o güzel kağnılara binip gittiler. Şimdi meydanlar boş, varoşlar, dağ başları... Kimin nesisin ey dünya, ey kainat, ey kavga!!!


S O N K A Ğ N I L A R

Bir fotoğrafa rastlamıştım aylar önce, altında “Mustafa Kemal’in Kağnısı” yazıyordu. Devamında şiir’in kendisi, Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya ait …

Siyah beyaz fotoğraftaki o görüntü bir kağnıya ait değildi. Yaylı tabir edilen at arabasıydı. Olsun, gene de amaç hedefine ulaşmış, çağrışım yerini bulmuştu.

Yıllar önce kulaklarımızın pasını gideren kağnı tekerleklerinin gacırtısı çocukluk anılarımızla birlikte belleklerimizden silinip gitti... Taşıma aracı olarak kullanılan bu aygıtların yerini daha modernleri aldı.

Cephane taşıyan kadınlar, işte bu taşıma araçlarını kullanmışlardı. Yalnızca yük ve insan değil, cepheye umut taşımışlardı.

Şimdi hiçbiri kullanılmıyor. Tedavülden kalkmış para gibi değersizler. Yahut “arkaik”; bu nedenle bulunması zor antik eserlerden sayılıyorlar.

Belleğimi zorladım, sanki birkaç yıl önce Ünye eski iskelenin başına dikilen sergen (ambar, ya da bizdeki tabiriyle “hambar”) gibi, kaldırımın kenarına serpiştirilmiş irili ufaklı kağnı arabaları vardı. Birileri kağnıları oradan aldı. Kim aldı, nereye götürdü, ne yaptı bilmiyoruz? Fazla net olmamakla birlikte belleğimde oldukça yeni bir görüntü olarak bir ya da iki kağnı silueti kalmış.

Gördüğüm fotoğraf, belleğimi tazeledi. Ünye’de kağnı arayışına girdim. Bulmam fazla zamanımı almadı. Meğer burnumun ucundaymış. Evimin tam karşısında sahildeki Yüzüncü Yıl Parkının bir köşesinde, yeşilliklerin içindeymiş. Penceremden dikkatlice baksam, görebileceğim kadar gözümün önünde. Sabah tatlı bir çiseyle birlikte inip parkın bir köşesindeki kağnıları buldum.



Neredeyse kalbura dönmüş kağnılardan biri biraz daha sağlamdı. Galiba yakın bir döneme ait… Diğeri, “yekpare meşeden tekerlekli olan”, yani cepheye mermi taşıyan kağnı daha kötü durumdaydı. Üstüne üstlük, üzerine ıslak bir paspas bırakılmıştı. Kaldırıp bir kenara koydum . Çürüyüp dökülen, dağılan bazı aksamlarını yerine oturtmaya çalışarak kağnıyı fotoğrafladım. Tekerlekleri, dingili ve iki kenar desteği dışında fazla bir aksamı kalmamıştı. Kenar desteklerinden biri iyice çürümüş, diğer yarısı dağılıp gitmişti.

Bu kış Ünye’nin yağmurlarına direnecek gücü kalmamış gibi görünüyordu.

Şimdi pencereden her baktığımda onu daha iyi görebiliyorum… Ağaçlar yapraklarını döktükçe, önüme daha bir açıklıkla seriliyor, varlığını daha yakından hissediyorum. Her geçen gün biraz daha parçalanıp dağıldığına tanık olarak...

Ünye’nin son kağnıları, alıp getirildiği yerde üretimin önemli bir faktörüyken, şimdi Yüzüncü Yıl Parkı’nın fırınında yakılacağı günleri bekliyor.

Bir zamanlar “Mustafa Kemal’in Kağnısı” olarak Dağlarca’nın dizelerinde şiirleşen kağnı, bir başka şairin dizelerinde Kurtuluş Savaşımızın destanını oluşturuyordu.

Ve yıllar öncesine, Bornova’daki bir eve gidiyorum. Metin Aydoğan’la bir uzunçalardan dinliyoruz. Ruhi Su söylüyor…

“Ayın altında kağnılar gidiyordu.
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
Toprak öyle bitip tükenmez,
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişmiyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık, kısacıktılar,
ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizliyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine”

Hiçbir zaman hiçbir menzile erişmeyecekmiş gibi görünen koyu umutsuzluk günlerinde, büyük bir özveriyle, kanı ve canı pahasına bu vatanı kurtaranları ve Cumhuriyet'i kuranları saygıyla, şükranla anıyoruz..


Ahmet Derya Varilci
29 Ekim 2007

14 Ocak 2008 Pazartesi

Fotoğraf bir sanat mıdır? Resim, heykel ve sinema gibi görsel sanatlardan biri midir? Sanat eseri tanımı içerisinde bir fotoğraf karesinin yeri nedir?

FOTOĞRAF BİR SANAT MIDIR ?



Kim ne derse desin, yeni girdiğimiz yüzyılın başında fotoğraf; eşdeşi hareketli - sesli fotoğraf (video) gibi önemli bir iletişim aracı olduğunu çoktan kanıtlamıştır. Hızlı ve etkili bir biçimde, dünyanın bir ucundan tüm dünyaya sayısız kopyayla ulaştırılabilecek bu kadar güçlü bir başka malzeme yoktur. Mors alfabesinin telekse, radyonun televizyona terfi etmesiyle birlikte fotoğraf, basın organlarının gözde elamanı olarak evrimin daima odağında yer almıştır.

Gözde bir nesne olarak fotoğrafa hak ettiği değeri versek bile, bu onun bir sanat eseri olduğu gerçeğini ortaya çıkarmaz.

En yaygın tanımıyla fotoğraf, an’ı tespit etmektir. Tuval, boya ve fırça gibi ekipmanlar aracılığıyla resim yapılırken, fotoğraf daha teknik bir malzemeyle ve her geçen gün teknolojinin nimetlerinden daha çok yararlanarak gerçekleştirilmektedir. Her resmin bir sanat eseri sayılamayacağı gibi, görselliğin ve teknolojinin bahşettiği bu muazzam ürünü, fotoğrafı, bir sanat eseri düzeyine çıkaran örnekler mutlaka vardır. Gerçeği soyut bir görselliğe dönüştüren fotoğraf sanatçısının dehası; an’ı yakalama, baktığı açı, ışık, renk ve çerçeveleme gibi özellikleriyle benzerlerinden ayırt edilirler.

Bir fotoğraf sanatçısının konuya getirdiği açıklama:

“Teknik malzeme arasından seçim yapmak durumunda kalan sanatçı, her zaman bu malzemelerin araç olduğunun tam bilincinde olarak, kendi amaçları için en uygun olan araçları seçer. Kişi, bu fotoğrafın büyüleyici teknik karışıklıkları ve güçlükleri arasında kaybolabilir ve bu yüzden bunları amaç durumuna getirebilir. Fotoğrafçılar arasında yaygın olan amaç karışıklığın yanı sıra, bu güçlükler nedeniyle de, binlerce fotoğrafçı arasında çok az sayıda fotoğrafçı tarihsel olarak önemli kalabilmiştir. Elbette bir çocuğa birkaç hafta içinde beğenilen nitelikte fotoğraflar çekmesi öğretilebilir; fakat amacın yetkinleşmesi için gerekli olan bir tekniğin kazanılması sorunu, herhangi bir sanat dalında olduğu gibi, bir yaşam boyu sürecek çalışma olarak düşünülmelidir.”
(Edward Weston 1886 – 1958, Fotoğraf Dergisi, AFSAD, s. 38)

Demek ki, her sanat edimi gibi, fotoğrafın da sanat olarak bir oluşum süreci, yeniden yaratımı söz konusudur.

Deklanşöre basarken, neden bir Ara Güler yahut İsa Çelik olunamadığının, sanatsal yetenek açısından izahını ararken, bir başka cepheden gelen itiraza kulak verelim…

“Gerçeği kopya etmek güzel bir iş olabilir, ama gerçeği icat etmek daha iyi, çok daha iyidir.”
Guiseppe Verdi, (1813 - 1901) İtalyan besteci.

Sanat, ilk adımda taklit etmektir. Gerçeği soyutlama, bir başka biçime dönüştürmenin yolu taklitten geçer. Benzetme, gerçeği yansıtma yahut öykünme dediğimiz bu yeniden oluşum, basit bir taklitten ibaret değildir. Sanat yapında başat öğe, yeniden üretim süreciyle açıklanabilir. Oysa fotoğraf, anlık bir görüntünün film karesine yahut dijital konuma indirgenmiş halidir. Herhangi bir müdahale, deformasyon dahi, onu bir sanat yapıtı seviyesine nasıl yükseltebilir? Dijital ortamda yapılan müdahaleler, fotoğrafçılıkta yeni bir ufuk açmış da olsa, sanatsal konumunu yeterince açıklayabilecek miyiz?

Benzeri bir durum, sinema “sanat”ı için de söz konusudur. Fransız yönetmen Bertrant Blier gibi “Sinema bir sanat mıdır?” sorusunu ortaya atmamız boşuna değildir. Üstelik fotoğraf tamamen bireysel bir edim olarak, diğer sanat dallarına sinemadan daha yakın durmaktadır. Yedinci sanat olarak bilinen sinema, kolektif bir ürün, hatta günümüzde önemli bir endüstri olarak karşımıza çıkmaktadır. Yedinci sanatın sanatsal durumunu bir başka zamana bırakarak, yeniden fotoğrafa dönelim.

Günümüzde yaşama dair her eylemin bir sanat olduğu, özetle “yaşama sanatı”nın günlük yaşamımızda önemli bir yer tuttuğu düşünülürse, fotoğrafı bir sanat olarak algılamak zor olmasa gerek!

Üstelik fotoğraf, tüm sanat biçimleri içinde en dürüst olanıdır:

İlgisiz tüm çağrışımlardan uzak, yalnızca objenin anlık tespitidir.


Ahmet derya Varilci
Ünye, 14/01/2008




7 Ocak 2008 Pazartesi

Kabadayı filminde senaryo, yönetmen ve oyuncu sarmalı üzerine bir deneme yazısı.



KABADAYI


Kabadayı, 2007 yılı sonunda vizyona girdi. Yılın gişe rekortmeni Beyaz Melek’e yaklaşan gişe başarısıyla, adından hayli söz ettirdi. Bu ilgi 2008’in ilk ayında devam edecek gibi görünüyor.

Adından bunca söz ettiren bir yapıtın olumlu yahut olumsuz sayısız eleştiri almasında en önemli pay, şüphesiz yarattığı etkidir. Filmi çok başarılı bulanlar olduğu gibi, başarısız bulanlar da var.

Bir filmin lokomotifi yönetmendir. Senaryo ise, iyi bir filmin önkoşuludur...

Kabadayı filmi, bir yönetmen filmi midir?

Reklam filmleri çeken Ömer Vargı’nın yönettiği üçüncü sinema filmi Kabadayı’dır. Her Şey Çok Güzel Olacak (1998) ve İnşaat (2003), Vargı’nın yönettiği daha az ses getiren filmlerdi. Kabadayı’da ise Vargı, bir üst noktaya ulaşmış, çıtayı biraz daha yükseltmiştir.

Vargı'nın bu başarısının sırrı nedir? (Başarılı olduğunu baştan kabul edersek şayet...)
Şener Şen’in performansı mı, Yavuz Turgul’un varlığı mı?

Şüphesiz Şener Şen'in oyunculuğu iyi... Kimse bunu tartışmıyor. Geriye Yavuz Turgul'un senaryosu kalıyor ki, merakımızın sebeb-i mucibesine kaynaklık etmekte.


Bunca yıl, sadece Şener Şen'i yazıp yöneten Yavuz Turgul, neden bu defa sadece yazmış ama yönetmemiş... Yönetmenliği Vargı'ya bırakmıştır? Finans mı bulamamış; Ömer Vargı'nın arkasında Mine Vargı gibi bir sponsor olunca, "böylesi daha uygundur" mu demişlerdir?

Yavuz Turgul, öncelikle bir senaryo yazarıdır. Daha önce yönettiği altı filmin senaryosunu da kendisi yazmıştır. İlki hariç, hepsinde Şener Şen oynamıştır. Son dönem senaryolarının neredeyse tümünü Şener Şen üzerinde yoğunlaştıran Turgul’un, ortalama üç yılda bir film yaptığı düşünülürse ortaya farklı bir süreç çıkıyor.

Şener Şen’in oynadığı Züğürt Ağa (1985), senaryosunu Turgul’un yazdığı ve Nesli Çölgeçen’in yönettiği başarılı bir filmdi. Turgul’un ilk yönetmenlik denemesi Fahriye Abla (1984) filmini saymazsak, henüz senarist yanının ağırlıkta olduğu bir dönem. Züğürt Ağa’nın üzerinden iki yıl geçmeden Turgul’un senaryo ve yönetmen olarak Şener Şen’le gerçekleştireceği önemli filmlere gelir sıra:

Muhsin Bey (1987)
Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni (1990)
Gölge Oyunu (1992)
Eşkıya (1996)
Gönül Yarası (2004)

Tümünü Turgul yazmış - yönetmiş ve Şener Şen oynamıştır.

Ancak Kabadayı’da bu gelenek bozulur. Tıpkı Züğürt Ağa’daki gibi filmi bir başka isim yönetir. Muhsin Bey yahut Eşkıya gibi filmleri yazmış - yönetmiş olan Yavuz Turgul, neden bu defa senaryosunu Vargı’nın ellerine bırakmıştır?

Şener Şen – Yavuz Turgul ikilisi, acaba Ömer Vargı ile üç’leyip, trio mu oluşturacak?

Tesadüfi bir gelişme, spontane bir durum değilse, yazılacak ilk Yavuz Turgul senaryosuyla ne yapıldığına bakarak sorumuza yanıt bulacağız.

Şimdilik Yavuz Turgul’un senarist yanının ağır bastığını bir gerçeklik olarak kabul edip, Kabadayı filminin senaryosuna yönelelim.

Eşkıya filmi gibi, güçlü bir karakterin üzerine inşa edilen Kabadayı’nın senaryosu, Turgul’un yazdığı diğer Şener Şen filmleriyle temelde benzerlik gösterir. Kalıcı bir figür… Tıpkı Muhsin Bey yahut Züğürt Ağa’daki gibi ülkenin sosyo-ekonomik, kültürel akışına panoramik bir bakış, yakın geçmişimizle bağlantılı bir portre sunulmaktadır. Değişen ülkenin, değişime bir ölçüde direnen ama kendisi de belli ölçülerde bu değişimden nasibini almış kişi yahut kişilikler söz konusudur. Belki de Yavuz Turgul’un esas etkisi buradadır. Senaryodaki diğer amiller; standart, hatta sıradan diyebileceğimiz tamamlayıcı faktörlerdir.

Kabadayı özeline gelirsek...


Eski kabadayı Ali Osman ve yeni mafya Devran, iki karşıt güç olarak her iki öykünün de ekseninde yer alırlar. Muhsin Bey – Ali Nazik, Eşkıya Baran - Berfo örneğiyle çakışmaktadır... (Gerçi, Eşkıya’daki temel kurgu, “Ones Upon A Time In America” dan ithal gibi duruyor, ama “intihal”den çok bir gönderme, hatta saygı duruşu olarak kabul etmemiz daha doğru olur.)





Senaryoyu tamamlayan diğer öğeler ise; aşk, sadakat, para ve evlat duygusu gibi birbiriyle karşılıklı etkileşim içine giren faktörlerdir.

Kötü adam ( Eşkiya'da Berfo, Kabadayı'da Devran ), “aşk mı, para mı” ikileminde, gücü elinde bulunduran, ama aşk karşısında güçsüz olan taraftır.

Senaryoda dolgu olarak kullanılan ve seyirlik kısmı oluşturan detaylar, bir iki istisna dışında maalesef fazla sıradan… Kaçma kovalama sahnelerindeki yeknesaklık, fazla uzun tutulmaları yanında mantık zorlamasına kadar varmaktadır. Kovalamanın tam ortasında Devran’ın “tuh be, evi gözetlemeyi nasıl akıl edemedik” deyişi, senaryodaki hatanın belki de son anda farkına varıldığı, ama düzeltmek yerine böyle bir “söz” ile tamir etmeye çalıştıkları izlenimini vermektedir.

Ve diğer aksaklıklar:

Eşkıya Baran yahut Kabadayı Ali Osman, tedavülden kalkmış eski “tetikçi” konumlarına rağmen finalde birden aslan kesilir... Fred Zinnemann’ın “High Noon”(1952) (Kahraman Şerif) modeli burada bir kez daha yürürlüktedir.

Devran ruleti dedikleri, yeni bir şekil olmayıp Rus ruletinin bilinen versiyonlarından biridir. Devran’ın düelloda yaptığı “ince” numara ise, Hollywood yapımlarında sıklıkla yer alır.

Eski “kabadayı” Ali Osman bu lakabı “bileğinin” hakkıyla almıştır. Aldığı ölümcül yaraya rağmen attığı Osmanlı tokatlarından bellidir.

Bunamaya bağlı ani unutkanlık ki, Allahtan kısa sürüyor; varlığını yeni öğrendiği oğluyla aralarında “baba - oğul” ilişkisinin dışa vurmasına vesile oluyor. Tıpta buna benzer bir hastalık var mıdır? Bilmiyoruz, ama “50 First Dates” ten sonra sinema dünyasının böyle bir kaygı taşımaması gerektiği sonucuna varıyoruz ve konuyu tıbba havale ediyoruz.

Tabi, baba-oğul ilişkisinin “kabullenememe” noktasından güçlü bir duyguya dönüşmesine vesile olacak başka bir neden bulunamaz mıydı? Sorusunu sormadan geçemiyoruz. Ve ekliyoruz:

Bu hastalık, “silaha el sürmeme yemini”ni bozma gerekçesi olarak ileri sürülebilir miydi?

Esas arıza, Devran karakterinde ortaya çıkıyor.


Deliyürek ve Yazı Tura’da oynayan Kenan İmirzalioğlu’nun oynamaya alışık olduğu bir tür… Biraz “kötü adam” sosu bulaştırmakla kotarılan bu karakter, senaryoda hayli aksak yer almış. Kokaine bulanarak pervasızlaşan polis ajanı, emniyet birimlerine alttan alta iletilen bir mesaj değilse, nedir? Kötü adam oluşu yaşadığı kötü koşullara bağlanmış. Buraya kadar tamam, ancak polise çalışması, “sızma” yahut ajan olmaya mecbur edilmesi, dansöz kıyafetli fotoğraflarla sağlanmış ki, ilginç! Olmayacak şey değil elbet, gerçekleşme ihtimalinin hiç olamayacağı, fantastik senaryolar kabul görürken, benzer bir hadiseyi Yavuz Turgul önümüze belgeleyip koysa, senaryodaki bu ayrıntıyı yerinde bulmamız mümkün değil. Mafya - devlet ilişkilerinin sinemada ve gerçek hayatta sayısız örnekleri mevcut. Bir Uzak Doğu üçlemesi olanInfernal Affairs - Mou gaan Dou (Kirli İşler)'den alınan konusuyla The Departed (Köstebek, 2006, Martin Scorsese) ve French Connection(Kanunun Kuvveti, 1971, William Friedkin) gibi yapımların senaryolarına bir göz atarsak, niçin böyle ayrıntıların gereksiz olduğunu daha kolay kavrarız.

Bir başka ayrıntı var ki, Turgul’un senaryosunda olumlu etkenler arasındadır; Rasim Öztekin’in başarıyla canlandırdığı eş cinsel karakter Sürmeli, Devran karakterinden çok daha inandırıcıdır. Eşkıya filminin Cumhuriyet Oteli resepsiyonunda, Sürmeli’ye benzer bir eşcinsel karakter vardır, ama oldukça küçük bir roldür.

Turgul’un yarattığı karakterler arasında bir seçim yapmamız istenirse, Şener Şen’in performansını, senaryo ve yönetimi de değerlendirmemize katarak, Muhsin Bey tercihini yapardık.

Ömer Vargı’nın yönetiminde, Turgul’un senaryosu ve benzeri katkılarla oluşan Kabadayı filminin en önemli eksikliği müziktir. Turgul sinemasının önemli öğelerinden olan müzik, Vargı yönetimindeki Kabadayı’da yok denecek kadar zayıftır.

Birkaç kez ve değişik plandan verilen gece kulübü baskını, ses ve görüntü efekti açısından oldukça başarılıdır. Özellikle olayın ilk planda, sadece giriş kapısından verilen ses efekti ve ardından kaçışanlarla yaratılan etki, yapılan silahlı baskının vahametini gözler önüne sermektedir.

Ünlü sinema adamı Akira Kurasawa’nın yaptığı atıfla, Kabadayı’nın yönetmenine ve senaristine haklarını teslim etmek gerekiyor:

“Senaryo, filmin yapısı, iskeletidir. Yapı çok sağlamsa, rahatça görüntü eklenebilir.”
(Aktaran Artun Yeres, "Göstermenin Sorumluluğu")

Aksaklık ve eksikliklerine rağmen, Kabadayı günümüz sinemasının iyileri arasına girmese bile, vasatın daima üstünde yer alacaktır.



Ocak, 2008
Ahmet Derya Varilci


31 Aralık 2007 Pazartesi

2008'de farklı bir dünyada mı yaşayacağız? Bilemeyiz, ama hadiseye bir parça "bilimsellik" katma adına azcuk nonfigüratif yaklaşalım dedik.

Hayat eskiyle yeninin bileşkesidir. ( Az buçuk fizik’ten çakanlar anlar!)
Ne eskidir, ne de tam olarak yeni…
İkisinin bileşkesi.

Grafik sanatların, fizik bilimine yakınlığı bundandır.

2008’de hayat bileşkenizin grafiği daima yukarıda olsun!

MUTLU YILLAR

Fotoğraf: Ceren Varilci

29 Aralık 2007 Cumartesi

Nina'ya



(............)



Ömrümüzü ayrıntılar üzerine kurmuşuz.
Açtığımız bir parentez belirlemiş tüm yaşantımızı.


Ana başlıklara takılma...
Bence onlar ömrümüzün özeti,
Olması gerekenleri sıralıyor yalnızca...

Bakıyorsun bazı şıkları atlamışız,
Görmezlikten gelmişiz çoğunu.


Bizi tutsak alan bir...
Yalnızca bir tanesiyle yaşamışız olanca ömrümüzü.


Olanca ömür mü?
Belki bir gün bile değil,
Belki de sonsuz bir kalp vuruşu.


Sakın düşünme üzüldüğümü,
Yaşamın sürdüğü her yerde varsa umut
Sonuna kadar umutluyum
Burdayım.















28 Aralık 2007 Cuma

ÜNYE'NİN KIYISINDAN FOTOĞRAFLAR

Sevgili Murat,

Ünye mevsimin en güzel günlerini yaşıyor. Uzun süren bir pastırma yazı yahut uzayıp giden bir sonbahardayız şimdi. Gökyüzünde tek bulut yok. Güneş kımıltısız vurmuş denizin üstüne… Deniz sütliman. Karadeniz’in hırçın dalgalarından eser yok bugün...

Yazının başlığını:“İSKELE’DEN GARİPLERE II, ya da Ünye’nin Fotoğrafını değiştirmek” Olarak düşündüm, vazgeçtim. Bu güzel günün sonunda iddialı laflar etmenin bu söyleşide yeri yoktu.
Önce “köprü”ye uğradık. İkinci onarımı da tamamlanmış, geçen hafta törenle hizmete açılmıştı. Açılışa en çok sevinenler köprünün demirbaşlarıydı tabi.
Bir “köprü yaptık" dönüyoruz işte, sahilden Yüzüncü Yıl'a doğru. Kumsalda kayıkların arasından geçiyoruz. Az ileride Ertuğrul Hoca ve “Casus” Hasan, kayığı suya indiriyorlar. Cemalettin Reis'le selamlaşıyoruz.
Yüzüncü Yıl Parkı'nın ağaçları yapraklarını iyiden iyiye döktüler. Nereden baksan deniz görünüyor.
Hasanbaba’yı geçince, kaldırımın alt kısmında, eski Samsun yolu diye bildiğimiz virajın uç noktasında hummalı bir çalışma var. Alt yol ya da yürüyüş yolu için köprü inşa ediyorlar diye düşündük, tüm iyi niyetimizle. Geçtik.

Gariplere, hatta Aynikola’ya kadar gittik.
Çamlığın çıkışındaki duvarlar, senin görüntülediğin gibi kaldı. Bir süre çamurdan yanına yanaşamamıştık. Şimdilik geçişe uygun görünüyor ve öylece duruyorlar.

Dönüşte hava karamıştı. Hastane virajını geçtik. Yolun aşağısında aynı hummalı çalışma karanlığa rağmen sürüyor.
İster istemez, bu hareketlerin altından ne çıkacağını merak eder duruma geldik.

Kulağımıza olmadık şeyler çalınıyor, “dedikodu” dur diye oralı olmuyoruz. Toplumumuzun gözü kulağı yerel basın, nedense duyu organlarını yeterli düzeyde kullanmıyor. Hassas dengeler var, kimse kimsenin tavuğuna “kışt” demiyor. Her zamanki gibi, enformasyon eksik…

Sevgili Murat, “Kıyılarımıza Kıymayın Efendiler” derken, haklıydın. Bazı şeyler gözden kaçmamalı. Deniz kıyıları, “rantiye”, pardon şantiye haline getirilmemeli. Yasalara rağmen, azıcık “delmekle” bir şey olmaz mantığına gidilmemeli. Tilla, Yüzüncü Yıl, İskele Restoran (eski Park Restoran ) ve İskele ile Tabakhane Deresinin dahil olduğu koca bir alan, kocaman bir soru işareti kafamızda.
Belediyemizin resmi sitesinde “Ünye’nin fotoğrafını değiştireceğiz” diye bir anekdot vardı. Sahilde sıvasız, boyasız ev kalmaması için başlatılan kampanyaydı sanıyorum, hoş bir girişim. Ama bu çaba bile görüntüyü kurtarmaya yetmiyor. Şöyle ki:
Yaz başından bu yana, hastane virajını döner dönmez, ta uzaktan dev bir cisim dikkatimizi çekiyor. Önce yere konmuş bir uçan balon, yada zeplin sanıyorsun. Sonra uzay gemisini andıran bu şekil netleştikçe Ünye’yi uzaylıların istila ettiği sonucuna varıyorsun. Her dönemeçte karşımıza çıkan bu görüntü, eski halı sahanın dahil olduğu alandaki mezbelelikle birleşince manzara tamamlanıyor. Fotoğraf işte bu.
Ünye 23 kilometre kıyı şeridiyle Karadeniz’de en uzun sahile sahip bir ilçe. Kıyılarımız, Ünye halkına ve insanımıza kapatılmamalı. Zaten yerel yönetimlerin amacı da bu değil midir? En büyük kamu – tüzel kişiliğindeki yerel yönetim olan belediyelerin amacı, yerleşim birimlerinde oturanların ortak gereksinmelerini sağlamak olmalıdır. Şüphesiz, çay bahçeleri, restoranlar, gazinolar, otel – motel ve turistik tesisler olacaktır. Hem girişimciler, hem de belediyeler bu kabil yerlerden gelir sağlayacaklardır. Bu tesisleri kullanmak isteyen müşteriler olacaktır. İç turizme ya da yabancı turistlere yönelik yatırımlara her zaman yer vermek zorundayız. Arz – talep çerçevesinde bu işletmelere Ünye’nin ihtiyacı vardır.
Ama belediyelerin esas görevi, bu kabil alanlara her geçen gün bir yenisini eklemekten çok, herkesin, hiçbir engel olmadan, serbestçe ve bir bedel ödemeden yararlanabileceği alanlar oluşturmaktır. Bu uğurda , gerekirse kamulaştırmalara gitme yetkisi vardır.
23 Kilometrelik Ünye sahilinde, çoğunluğu kamuya ait olan alanlar, kendilerini nasıl bir akıbetin beklediğini bilmeden bazı girişimlere uğramaktadırlar.

Bu noktada bir önerim olacak:

Çamlık’a mücavir güzel bir yer; Meteorolojinin bulunduğu alan. Hava sirkülasyonunun daha az olduğu rasgele yerler dururken, meteoroloji neden orada? Tamam, ilk kurulduğunda bu alan Ünye’nin dışındaydı ama şimdi merkezi bir yer haline geldi.Tam o noktayı park olarak düzenleyip, sahilde yürüyüş yapanlara ya da hastane için gelenlere tahsis edemez miyiz? Malum prosedür yüzünden hadi orası olmadı, tam karşısındaki, şu an kamuya ait boş yeşil alanı,
Dikili Taş’ın üstündeki düzlüğü o şekilde düzenlemek mümkün değil mi ? Üstelik denizi doldurmadan, çay bahçesi, lokanta türü “dükkancı” zihniyetlere pirim vermeden, yeşillendirip çiçeklendirerek, banklar yerleştirerek değerlendiremez miyiz?

Sevgili Murat, dikkatini çekmiştir mutlaka, İskele’nin batı yakasında banklar var, eski iskelenin kalıntılarına bakar. Oradan ne zaman geçsem, eğer yağmur yağmıyorsa o banklar doludur. Oysa oranın Ünye’ye yakışan bir görüntüsü yok. Belediyenin altından akan kanalizasyon buradan denize dökülür, kokar. Sahilde sıralanan menfez kuyuları, eski halı sahanın yanında yığılı moloz tepeleriyle buluşur. Görüntüsü güzel değildir ama genellikle de doludur. Aynı yoğunluk parkın öteki tarafında yoktur. Çünkü “öteki” yerde oturmanın asgari bedeli kişi başına bir ekmeğe tekabül eder. Bu banklarda ise hiçbir ücret ödemeden, denizi ve güneşi yaşamak mümkün..
Sevgili Murat, senin ardından, 2006 Haziran sonunda Ünye’de sel oldu. İyi bir yaz geçirdiğimiz söylenemez. Yaz biterken, tarihi çınar ağacımızın ana dallarından biri kırıldı. Sonra gövdenin birini tümüyle budadılar. Görkemli ağacın yarısı gitti.
Her şeye rağmen, herkes kendi ayağının üzerinde durmaya çalışıyor. Hala boş geliyor bize sen olmadan bu şehrin sokakları. Ama tutunmak gerektiğini biliyorum yaşama, hem de sıkı sıkıya. Gelecek kuşaklara daha iyi bir dünya, daha iyi bir Ünye bırakabilmek için…

Özlemle öpüyorum gözlerinden.

Kardeşin.Ahmet Derya Varilci
Ünye, 10/12/2006