11 Eylül 2024 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi –Kentleşme Süreci ve Ünye (II)

 


Karadeniz Arkeolojisi –Kentleşme Süreci ve Ünye (II)

  

“O dönemler bu deniz seferlere elverişli değildi ve şiddetli fırtınalarından, çevresinde yaşayan kabilelerin vahşiliklerinden ve bilhassa İskitlerin yabancıları kurban edip yemelerinden ve kafataslarını içki kabı olarak kullanmalarından dolayı “Axine” (yaşanamaz yer) diye adlandırılmış; ama daha sonraları İyonyalılar deniz kıyısına şehirler kurunca, “Euxine” (yaşanabilir yer) olarak isimlendirilmiştir.”[1]

 

İşte böyle ifade ediyor Karadeniz’i Amasyalı coğrafyacı Strabon. Kendileri de Anadolu’nun Batı kıyısında (Ege) koloni olarak kurulmuş iyonyalıların Karadeniz’de kent kurduklarını söylüyor.


 

Strabon’da Ünye’nin Bulunduğu Bölge

 

Çağının en önemli coğrafya kitabını yazan Amasyalı Strabon, MÖ. 5 yılına doğru tamamladığı bu eserinde Doğu Karadeniz sahilleri ile ilgili önemli bilgiler vermiştir. Doğu Karadeniz’de, sarp kayalık sahillerde oturan ve denizcilikle geçinen topluluklar ile dağlık kesimlerde yaşayan topluluklardan söz eden Strabon, bu toplulukları uygarlıktan oldukça uzak ve dağınık kabileler biçiminde tasvir etmiştir. Bu iki toplum dışında üretim ilişkileri ve yaşam biçimleri açısından üçüncü temel grubu teşkil eden, merkezi bölgelerdeki ova toplumu da, Strabon tarafından ayrıca değerlendirmiştir. Uzun süredir Yunan kültürü ile yakın ilişkiler içinde olan merkezi Kolha halkı, diğer batılı antik yazarlar gibi Strabon’un gözünde de nispeten daha “uygar” bir toplum görünümündedir.

Trapezus’u “Yunan kenti” olarak tanımlayan Strabon, Batı’sında tahkim edilmiş bir kent olan Pharnakia’dan söz eder. Kerasus (Giresun) adıyla örtüşen bu kente Sidené’den sonra varılmaktadır. Trapezus’a deniz yoluyla 2200 stadia mesafede, Batı’da Amisos (Samsun) yer alır. Halys (Kızılırmak), İris (Yeşilırmak) ve Thermedon nehrinden (Themiskra, Terme ovası) bahseden Strabon, Themiskra’dan sonra Sidené’ye gelindiğini söyler.

Verimli bir ova olan Sidené’nin kaleleri olduğu, Khabaka, Phabda ve Sidé adında kentleri bulunduğu ve bu kentlerde önemli bilginler yetiştiği biçiminde bilgiler veren Strabon’un tarif ettiği bu yerlerin nerede bulunduğu bilinmemektedir.

Themiskra ile Pharnakia arasında yer alan Sidené ovası ve kentleri, haritada Ünye ve Ordu kentlerinin bulunduğu kısma tekabül eder. Ama Strabon tam da bu noktada Oenei veya Cotyora gibi antik dünyada sözü edilen kentlerden hiç söz etmez. Oysa antik Anadolu coğrafyasının birçok kenti kazılarla ortaya çıkarılırken, Strabon’un anlatımları kılavuz olmuştur.       


 

Anabasis, On Binlerin Dönüşü

 

Ksenophon hem asker hem de yazardır. Maceracı kişiliği sayesinde Sparta kralı Agesilaos’la ve Pers İmparatorluğu’nun Lydia, Büyük Phrygia ve Kappadokia eyaletlerinin satrabı Genç Kyros’la seferlere çıkmış ve onlarla yakın ilişkiler kurma fırsatı bulmuştur. Ksenophon’un çeşitli kültürlerle kurduğu ilişkiler, MÖ 411 ile MÖ 362 yılları arasında yaşayan Anadolu halkları hakkında önemli bilgiler verir.

Bu dönem Anadolu’nun büyük bölümü Pers istilası altındadır. Yolculuk Pers İmparatorluğu’nun Batı Anadolu’daki satraplık merkezi Sardeis’ten başlayarak Maiandros (Menderes) Nehir Havzası boyunca devam etmiştir. Sardeis, Pers kraliyet yolunun son durağıydı. Büyük Pers kralının Susa’daki başkentinden başlayıp Kuzey Mezopotamya ve İç Anadolu’dan geçilerek yaklaşık 2500 kilometrelik bir mesafeyle buraya ulaşılmaktaydı.

Merkez tarafından Anadolu eyaletlerinden elde edilen haracın toplanması bu yolun önemini artırmaktaydı. Gerektiğinde uç noktalarda bulunan halkların çıkardığı ayaklanmaların zamanında bastırılması için de yolun istikrarlı olarak kullanılması ve açık tutulması gerekmekteydi. Yol üzerinde barınma, gıda ve erzak ihtiyaçlarını gideren 111 dinlenme yerinin (katagogai) bulunsa da bu maceralı yolculuk sırasında rotalarını kaybederler. Anayurtları olan Yunanistan’a geri dönebilmenin en makul yolu deniz kıyısına varabilmek ve deniz yolu ile yolculuklarına devam etmektir. Ordunun Pontus Eukseinos’a (Karadeniz) ulaşması gerekmektedir.

Kunaksa’dan Trapezos’a (Trabzon) doğru Ksenophon komutasında hareket eden ordu, bugünkü Erzurum-Gümüşhane hattını kullanarak, Thekes Dağı’nı (Zigana Geçidi) aşar ve Trapezos’a varırlar.

Demircilikle uğraşan ve Mossynoik’lerin tebaası olan Khalyb’lerin ülkesinden geçerler. Tibaren’lerle karşılaşırlar. Oradan Kotyora’ya varırlar.

Kotyora, eserde yer alan bilgilere göre Tibarenlerin toprağında yer alan bir Sinope kolonisidir. Sinope’den gelen elçiler “Kotyora bizim kolonimizdir, Barbarlardan almış olduğumuz bu araziyi buradakilere biz verdik. Bize Kerasus’lular ve Trapezus’lular gibi vergi verirler.” diyerek, kendi himayelerinde olduklarını söylerler.[2]

Sinope ile anlaşan Ksenephon ve Ordusu, deniz yoluyla Sinope’ye, oradan da Herakleia’ya hareket eder.

Kotyora’nın günümüz Ordu ili merkez ilçesi civarında olduğu tahmin edilmektedir. Surlarla çevrili olarak tasvir edilen bu yerleşimin Ordu Boztepe eteklerinde olduğu söylense de, henüz bir kanıta ulaşılamamıştır.

 

Oenöe Antik Kenti?

 

İngiliz Araştırmacı Yazar William John Hamilton’da Ünye’nin antik ismi Oenöe olarak geçiyor. Ünye yahut Oinei adı ise Ksenophon’un Anabasis’inde geçmiyor. Zaten Ksenophon’un ordusu Kotyora’dan deniz yoluyla Sinope’ye gidiyor. Ancak kara yoluyla Kotyora’ya giderken Khalybler ülkesinden geçtiklerini belirtiyor ki burası Ünye’nin dağlık iç kesimine denk düşüyor. Demir madenini işlemekte usta olan Khalybe’ler, Hamilton’un da dikkatini çekmiş olmalı. Hamilton 1836 yılı yazında Ünye’nin eski demir ocaklarında Khalyb’lerin demiri nasıl çıkardıklarını ve işlediklerini Researcher in Asia Minor (Küçük Asya) adlı eserde anlatıyor. Eserde yaklaşık 5 sayfa boyunca Ünye’de terk edilmiş demir atölyelerini ve Khalybleri yazıyor. “Haliblerin tam yeri modern coğrafyacılar arasında her zaman muallak bir konu olmuştur.” diyerek, Strabon’un ünlü Coenon Chorion kalesinin Ünye Kalesi olması ihtimali üzerinde duruyor ve bazen Coena olarak yazıldığını ve anıldığını söylüyor. [3]

 

Oinaion [Ünye] ve Chalybia Bölgesi

 

1959-1984 yılları arasında Karadeniz coğrafyasını adım adım gezen İngiliz araştırmacılar Anthony Bryer (Birmingham) ve David Winfield (Oxford), antik Ünye kentinin bugünkü Ünye yerleşiminde yer aldığını ama antik dönemden günümüze ayakta hiçbir eserin kalmadığını söylüyor.

“Klasik ve Orta Çağ Oanion’un yerleşim alanı, İris Deltası ile Yoson Burnu arasında yer alan geniş körfezin ortasında kurulmuş bir sahil kasabası olan modern Ünye ile aynıdır.”[4]

Bu iki araştırmacı yazar demir ustalarının yaşadığı bölge olarak Chalybia’yı, geniş anlamda Pontus Alpleri’nin kuzey yamaçlarında Thermedon akarsuyu ile Yason Burnu arasındaki bölge -70 km. genişliğinde; 30 km. derinliğinde bir alan olarak tanımlıyor.

Hamilton, Bryer ve Winfield gibi Ünye’nin antik dönemine atıfta bulunan yazarlardan biri de John Frelly’dir. Boğaziçi Üniversitesi Profesörü John Freely, “Çaleoğlu Kalesi, aynı zamanda efsanevi Atmaca Kalesi’dir” diyerek, Ünye Kalesi’ne gönderme yapar. Konu, 15. yy. şair ve yazarı Fransız Jean D’arras’ın tarihte ilk yazılan roman olan (novel) Mélusin’de geçer.[5]

Ünye’nin eski isimleri Ksenophon ve Strabon’da geçmez ama Antik Dönem tarihçileri Arrianos, Pilinius ve Bijikşyan’da çoğunlukla Oinoe olarak geçiyor. Ünye’nin eski adı “Ünye” deyişinin farklı varyasyonları olarak karşımıza çıkıyor. Oinos, Hellen dilinde şarap demektir. Bu sözcükten üretilen Oinoe adı, “Şarap yöresi, şarabı bol yöre” anlamına gelmektedir. (Anadolu halklarından Luvi dilinin “Bağ, üzüm, şarap anlamındaki Wiana’sından alınmış olarak.)[6]

 

Ünye Ne Zaman Kuruldu?

 

Bu konuda ilk ciddi yaklaşım Ünye’nin duayen yerel tarihçilerinden geliyor:

“Daha önce Sinop’ta koloniler kuran Miletli koloniciler gelerek bugünkü Ünye şehrinin bulunduğu yerde ticaret kolonisi kurdular. Böylece Ünye şehrinin kesin olarak kuruluşu yaklaşık olarak MÖ 750 tarihlerini bulmaktadır. Ünye ve civarında bu sıralarda Khalibler adındaki bir yaşamaktaydı ve demircilikle uğraşıyorlardı. Bu demir madenleri son asırlara kadar işletilmeye devam edilmekte idi. Bazı tarihçilere göre, Yunanlılar çelik elde etmeyi Khaliblerden öğrenmişlerdir.”[7]    

Dr. Güney, “kesin” diyerek yaklaşık(!) MÖ. 750 tarihini vermiş. Kaynağı belli olmayan bu bilgiye karşılık, elimizde Karadeniz kolonilerini gösteren bir haritada Sinope’yi MÖ. 7. Yy.’ Miletos kolonisi olarak, Ünye ve benzerlerini de İkinci Dönem MÖ. 5. Yy. Sinope kolonisi olarak göstermektedir. Ne var ki bu bilgilerin hemen hepsi tartışılmaktadır.

Bilge Umar ise Ünye yöresindeki ilk yerleşimi, bölgedeki demir madenini işlemekle bağlantılı olarak MÖ. 2500’e kadar götürür. Ancak bu yerleşim kentsel bir yerleşim olmaktan uzaktır. Kaldı ki 1963’te Prof. Dr. İ. Kılıç Kökten'in Ünye Yüceler Köyü ve Cevizderesi sekilerinde bulduğu Paleolitik taş aletler, yöredeki ilk yerleşimi MÖ. 15.000’lere götürür.

Avcı toplayıcı toplulukların ilk buluntuları yahut Neolitik yerleşimler (köy), kentleşme süreci olarak kabul edilemez.

Ünye’nin ilk kurulumu bilinmese de kent olarak var olduğu tarih için ikinci kolonyal dönem olan MÖ. 5. Yüzyıl’ı elimizdeki veriler ölçüsünde söylemek mümkündür. Evet, Ünye MÖ. 5. Yüzyıl’ın Antik Kentleri arasındadır. Ancak bu tarih kuruluş zamanını göstermez. Ne zaman kurulduğu, Fenike yahut Asur kolonileri döneminde mi, yoksa hepsinden bağımsız bir liman kenti olarak mı kuruldu, bilemiyoruz?

Bilinen şu ki, deniz ticareti Ünye’nin var oluşu için tarihin her dönemde en önemli unsur olmuştur. Belki de bu nedenle Ünye tarih boyunca otonom yapısını korumuş ve bugünkü yerinde varlığını idame ettirebilmiştir.[8]

 

Kaynaklar:

 

KSENOPHON, Anabasis (On Binlerin Ric’ati), Çev. Hayrullah Örs, Remzi Kitabevi, İst. 1939,

STRABON, Antik Anadolu Coğrafyası (Geographika XII-XIII-XIV), Çev. Prof. Adnan Pekman, Arkeoloji ve Sanat Yay. İstanbul. 1993

HAMILTON, William John, Küçük Asya, Midas Kitap, Ankara 2013

BRYER, Anthony-WINFIELD, David, Karadeniz’in Orta Çağ Dönemi Eserleri ve Topoğrafyası, c. 1, TTK Yay. Ankara 2020

KÖKTEN, İsmail Kılıç, Ünye'de eski Taş Devri'ne (Paleolitik) ait yeni buluntular, 1962

ARSLAN Murat, Arrianus'un Karadeniz Seyahati (Arriani Periplus Ponti Euxini), Odin Yay. 2005

BIJIKŞYAN, P. Minas -Pontos Tarihi / Tarihin Horona Durduğu Yer Karadeniz, Çivi Yazıları, Kasım 1998


11.09.2024, Ünyekent



[1] Strabon, Coğrafya, 7.3.6

[2] Ksenephon, Anabasis.5. 5, s.166

[3] Hamilton, s. 212

[4] A. Bryer, D. Winfield, c. 1, s. 189

[5] Freely, John– Türkiye Uygarlıklar Rehberi-2, Yapı Kredi Yay. 4. Baskı, İstanbul 2008,  s. 81

[6] Umar, Bilge - Karadeniz Kappadokia’sı (Pontos), İnkılap Yay. İstanbul, 2000, s. 89

[7] Mürselin Güney, Ünye Tarihi, Akt. Mustafa Çalık, Ünye (Derleme), Avrupa Yakası Ünyeliler Derneği Yay.

[8] Ünye Kalesi’ni kentin kurulum ve varoluş olgusundan ayrı ele alıyoruz. Çünkü kentin 5 km. dışındaki kale Ünye’yi savunmaya yarayamaz, yalnızca iç bölgeden gelip kente çıkan yolu denetlemek için yapıldığı bellidir. (Bkz. Bilge Umar, age.) Evliya Çelebi’nin sözünü ettiği “Ünye Kalesi” ise kent merkezindedir ve diğer kaleden daha geç bir tarihe denk düşmesine rağmen bugün hiçbir kalıntısı mevcut değildir.

4 Eylül 2024 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi –Kentleşme Süreci ve Ünye (I)

 


Karadeniz Arkeolojisi –Kentleşme Süreci ve Ünye (I)

 

Uygarlığın anahtar unsurlarından biri olarak kabul edilen kentlerin tarihte ilk nerede, ne zaman ve nasıl doğduğu konusu, arkeolojik veriler ışığında giderek daha fazla netlik kazanmaktadır. Neolitik Çağ’dan Erken Tunç Çağı sonuna dek (MÖ. 9. Binyıl ile MÖ. 3. Bin yıl arası) bazı köy topluluklarının kentli toplumlara nasıl dönüştüğünü artık daha iyi analiz edebilmekteyiz. Söz konusu bölge Karadeniz kıyı şeridi olunca sorun biraz çetrefilleşse de kentsel yapıların ortaya çıkışı Karadeniz’de de benzer bir süreçten geçiyor. Ayırt edici nokta bugünkü gibi coğrafi yapının kısıtlayıcı öğeleridir. Kırsal alanlardaki dağınık yerleşme ve kıyı şeridi boyunca kümelenmiş kent yerleşim merkezleri ta başından beri bölgedeki kentleşme yapısının temel belirleyicisi konumundadır.

Karadeniz’in coğrafik yapısı, yerleşim ve iskân yerleri oluşturulmasına ve altyapı düzenlemesine elverişli değildir. Buna karşın doğal limanlara, başta demir o0olmak üzere dönemin stratejik madenlerine ve bol ormanlık araziye sahiptir.

 

Tarihte İlk Kentler ve Kentleşme Süreci

 

Günümüz arkeolojik verileri ışığında, tarihte ilk kent ve kentleşme olgusunun Güney Mezopotamya’da Uruk (Warka) ve çevresinde gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Eski Yakındoğu kentlerine yönelik ilk arkeolojik araştırmalar, 19. Yüzyılın ortalarında başlar. Bu dönem Eski Çağ tarihçilerinin “İlk Çağ Kenti” kavramı üzerine çalışmaya ve bunu tanımlamaya başladıkları sürece de karşılık gelmektedir. İlk tespitler Yunan ve Roma dünyasıyla sınırlı tutulsa da, Eski Doğu kentlerinin sadece askeri karargâhlar olmadığı, birer “dini” seremoni merkezi, krali ikametgâh (saray, yönetim merkezi) ve kazılar sırasında tapınak ve sarayların yanında çok sayıda evlerin, caddelerin ortaya çıkartılmasıyla kentsel oluşumların varlığı kanıtlanmış oldu.

Gordon Childe’ın 1950’de yayınladığı “The Urban Revolution” adlı makalesinde kentsel yapılara yönelik ünlü 10 kriter’i, Babylon ve Ninive gibi Eski Ortadoğu kentlerinin tartışılmaz biçimde kent kavramı içinde mütalaa edilmesi gerektiğini ortaya koydu.[1]

Childe, L. Henry Morgan’ın sosyal gelişim evrimini model alarak kentleşme sürecini; vahşilik, barbarlık ve uygarlık olmak üzere üç aşamanın sonucunda oluştuğunu ileri sürer.[2]

İnsanlığın ilk aşaması Morgan’a göre Vahşilik Evresi’dir ki Paleolitik Çağ’ın avcı-toplayıcı gruplarıyla, ikinci aşama Barbarlık Evresi’dir; Neolitik Çağ’ın çiftçi topluluklarıyla, üçüncü aşama Uygarlık Evresi’dir; MÖ. 3. Binyılda Mezopotamya, Mısır ve İndus’ta görülen kentli toplumlarla özdeşleşir.

Childe’ın bir arkeolog olarak temel sorunu, muhtemelen gözle görülebilecek yahut test edilebilecek somut özellikler saptamaktı. Kırsal yaşamdan kente dönüşümde teknolojiyi temel faktör olarak kabul etmesi, kentleşme için gerekli artı ürünün sulu tarımla sağlanabileceği varsayımını gerektiriyordu. Bu nedenle kentleşmeyi, önkoşul olarak nehir vadilerinin bulunduğu yerler gibi özel bir coğrafyaya atfetmişti.


 

Karadeniz’de İlk Kentler     

 

Childe’ın tezi, Ortadoğu’da tespit edilen ilk kentlerin nehir vadilerinden uzak yerlerde bulunmasıyla geçerliğini kaybettiği söylenebilir. Ancak Karadeniz’in ilk kentleri Zalpa gibi Kızılırmak-Bafra Deltasında yahut Kieros gibi Sakarya Irmağı vadisinde kurulan kentlerle hala tartışılabilir olduğunu kabul ettirmektedir.

Karadeniz’in ilk kentlerinden Sinope’nin ne zaman kurulduğu, Miletos kolonisi olmadan önce de burada bir liman kentinin var olduğunu ileri sürenler bulunmaktadır. Grek kolonilerinin büyük çoğunluğu MÖ. 7. Ve 6, yüzyıllara atfedilmesine rağmen, son dönem arkeolojik araştırmalarda Sinope ve Trapezus kentlerinin MÖ. 8. yüzyıl ortasında kuruldukları anlaşılmıştır. Grote Sinope' ve Trapezus'u VII. yüzyıl sonlarına tarihlemesine karşın, Meyer ve Busolt her iki kenti VIII. yüzyıl ortasına tarihlemişlerdir.

Çeşitli nedenlerle -ki bunların arasında arkeolojik açıdan doğrulanmış tarihlere artan bir güven duygusu vardır- bu görüş gözden düşmüş ve Grek'lerin Karadeniz'e MÖ. 700 den sonrasına değin asla giremedikleri görüşüne doğru bir düşünce gelişmiştir.

Rhys Carpenter bir tezinde bu görüşü hem açıkça belirtmiş hem de desteklemiştir; ona göre "pentekonter'ler" bulunana değin (Carpenter bu buluşu M.Ö. VII. Yüzyıl başlarına tarihlemiştir) Grek'ler Karadeniz'den gelerek Bosphorus'dan geçen dörtlü akıntıya karşı yola çıkamazlardı.[3]    

Arkeolojik kanıtlara göre VII. yüzyıl sonlarında Grekler Karadeniz'de çok sayıda yeri iskân etmişlerdir.[4]

Karadeniz'deki Grek yerleşmelerine ilişkin var olan arkeolojik kanıtların incelenmesi için John Boardman, The Greeks Overseas (Harmondsworth and Baltimore, 1964), S.245 ve Graham, "Black Sea", s.31 adlı eserler önerilmektedir. Ayrıca Carpenter, "The Greek Penetration of the Black Sea", AJA LII (1948), s. 1-10.).

MÖ. 7. Yüzyıl öncesinde uzak denizlere yelken açan Fenikeliler Greklerden daha eski bir dönemde 50 kişiyle kürek çeken ve sola yatan çift yelkenli pentekonter ile Karadeniz’e girmiş olmaları ihtimali vardır. Deniz aşırı olmasa da Greklerden önce Anadolu’da koloni kuran bir başka kolonyal güç daha vardır: Asurlular.[5]

Karadeniz Arkeolojisi’nin 5. Bölüm’ünde Asur Ticaret Kolonileri’ni (MÖ. 1950-1750) ayrıntılarıyla incelediğimiz için bu kısmı yeniden ele almayacağız. Ancak Fenike Kolonizasyonu üzerinde durmak gerekir.


 

Fenike Ticaret Kolonileri Çağı  

 

M.Ö. 12. yüzyıldan itibaren daha belirgin bir biçimde tarih sahnesine çıkan Fenikelilerin kökeni tam olarak bilinmemekle birlikte, önce Filistin bölgesindeki yerli halk (Kenaniler) ile buraya göçen ilk Sami grupların ve M.Ö. 1200’den sonra da Ege Göçleriyle gelenlerden bazılarının kaynaşması ile oluşan bir ırk oldukları tahmin edilmektedir.[6]

Bazen Tir ya da Arados gibi küçük adalarda, bazen Biblos ve Sidon gibi burunlarda, bazen de küçük körfezlerin kıyılarına yerleşmiş küçük kentler ve bunları çevreleyen verimli tarımsal alanlarda varlıklarını ve yaşamlarını sürdürmüşlerdir.[7]

Akdeniz ticaretini elinde tutan ve Yunan alfabesinin oluşumunda rol oynayan Fenikeliler, Yunan ticaret kolonileriyle farklı bir kolonileşme sürecine girseler de meydana getirdikleri etki bakımından benzer özellikler göstermektedirler.

Fenikelilerin kurdukları koloniler arasında, Kıbrıs’ta Kition, Orta Akdeniz’de Girit, Yunanistan, Ege kıyıları, Malta, Gozo, Pantelleria, Sicilya, Kuzey Afrika ve batıda Sardinya, İspanya ve Kartaca sayılabilir. Koloniler içinde Kartaca en çok öne çıkmaktadır.

Fenikelilerin kullandığı 50 kürekli ve iki yelken taşıyan pentekonter adlı gemilerle Karadeniz’e ulaştıklarına dair yeterli kanıt bulunamamıştır. Buna rağmen Sinope ve Trapezus’un MÖ. 8. Yüzyıla uzayan kentsel yerleşimini Greklerle ilişkilendirmek de hayli imkânsız görünüyor.

Bu iki kentin koloni öncesi dönemlerde yerel dinamiklerle kurulduğunu savlamak da imkânsızdır. Çünkü bölgede o dönemi kapsayan bir uygarlığın izlerine henüz ulaşılabilmiş değildir.

Sidon kralı Tennes'in MÖ 351 tarihli sikkesinde Fenike pentekonteri. Yukarıda tarih, aşağıda dalgalar. Sağda Pers kralı, yelesinden aslanı tutuyor.


Karadeniz kentlerinin kurulumu olmasa da yönetsel konumu hakkında en somut bilgilerden biri Amasyalı coğrafyacı Strabon’a (MÖ. 63-?)[8] ve diğeri Sokrates'in öğrencisi Yunan filozof, yazar, tarihçi ve asker Ksenofon’a (MÖ. 431 - 354) aittir.[9]

Ksenofon, Anabasis adlı eserinde Trabzon’dan (Trapezus) Sinope’nin kolonisi olduğu bilgisini verir. Kurulum aşamasında olmasa bile MÖ. 4. yüzyılda Karadeniz sahil kentlerinin konumu bu biçimdedir.

Ksenofon günümüz Ordu ili merkez ilçesine yakın bir yerde Cotyora adıyla belirttiği bir liman kentine vardıklarını yazar. Ordu Boztepe eteklerinde olduğu tahmin edilen bu antik yerleşime ait bir buluntuya henüz rastlanmamıştır. Dolayısıyla Kotyora Antik Kenti Karadeniz’in adı bilinen varlığı tespit edilememiş “kayıp” kentlerinden biridir.

Antik adıyla Oinoe olarak bilinen Ünye’den ne Strabon ne de Ksenofon bahsetmemektedir.

Ünye’nin durumu nasıldır, ikinci kısımda…   

 

04.09.2024, Ünyekent



[1] Childe’ın Kentsel Devrim adlı makalesindeki kentlere ilişkin 10 ölçüt şöyledir: 1) Yerleşim yerinin boyutu ve nüfus yoğunluğu, 2) Tam gün çalışan uzman işgücü, 3) Sermayenin merkezi olarak toplanması, 4) Anıtsal kamu Yapıları, 5) Sınıf toplumu, 6) Yazı, 7) Planlı ekonomi, teknik bilgi, 8) Betimsel sanat, 9) Uzak mesafeli ticaret ve 10) Devlet organizasyonu.  

[2] L. Henry Morgan, Eski Toplum, “Ancient Society”, 1877 (ABD)

[3] Pentekonter’ler, ticaret gemileri ile savaş gemileri arasında bir ayrımın olmadığı bir çağda ortaya çıktı. Bunlar, deniz ticareti, korsanlık ve savaş için kullanılan, yük veya asker taşıyabilen çok yönlü, uzun menzilli gemilerdi. Bir pentekonter, geminin her iki tarafında yirmi beşer kişilik bir sıra halinde düzenlenmiş elli kürekçi tarafından kürek çekilirdi. Yelkenli bir orta direk de gemiyi uygun rüzgâr altında itebilirdi. Pentekonterler uzun ve sivri omurgalı gemilerdi, bu nedenle uzun gemiler olarak tanımlanırlardı. Genellikle tam bir güverteleri yoktu ve bu nedenle çitsiz gemiler olarak da adlandırılırlardı.

[4] Robert Drews, Karadeniz’de En Eski Grek Yerleşmeleri, JHS XCVI, (1976). s. 18 – 31, Çev. Doç. Dr. Ömer ÇAPAR

[5] Bkz. 17.07.2024, Ünyekent-Karadeniz Arkeolojisi – Asur Ticaret Kolonileri Çağı [MÖ. 2. Bin Yıl]

[6] Nazmi Özçelik, İlkçağ Tarihi ve Uygarlığı, Nobel Yayın, Ankara, 2004, s.105. Aktaran: Berna Şivan, Fenike Ticaret Kolonileri Çağı adlı makale.  

[7] Recep Yıldırım, Uygarlık Tarihine Giriş, Asil Yayın, Ankara, 2004, s.95.

[8] Strabo, Coğrafya (Geographika XII-XII-XIV), Arkeoloji ve Sanat Yay. İst. 1993

[9] Ksenophon, Anabasis On Binlerin Dönüşü, Çev. Hayrullah Örs, Remzi kitabevi, Ankara 1939

28 Ağustos 2024 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Yason ve Argonotlar

 


Karadeniz Arkeolojisi – Yason ve Argonotlar

  

Yason ve Argonotlar mitolojisi, Grek kolonizasyonu için yaratılmış bir destandır. Bu olayın tarihi ve edebi metinlere yansıması, ozanlar tarafından söylenmesi ve kulaktan kulağa taşınarak yüzlerce yıl varlığını koruması kaçınılmazdır. Yason ve Argonotlar efsanesi bunlardan biridir.[1]


 

Grek Kolonizasyonu ve Argonautlar Efsanesi

 

Karadeniz’de yürütülen kolonizasyon hareketlerinin mitolojiye yansıması birçok efsanede karşımıza çıkmaktadır. Grek mitolojisinde var olan bu efsaneler, Greklerin Karadeniz kıyıları hakkında M.Ö. 8. yy. sonundan itibaren bilgi sahibi olduklarını gösteren önemli kanıtlardır. Bunlardan biri olan ve Rodoslu Apollonios tarafından, M.Ö. 3. yüzyılda kaleme alınan Argonautlar Efsanesi, İason ve arkadaşlarının altın postu aramak için, Yunanistan’dan Gürcistan’a olan seferini ve karşılaştıkları olayları anlatır.[2]

Yunanlılar denizci bir kavimdi ve deniz aşırı ülkelere ulaşmaları zor olmadı. MÖ. yy.da başlattıkları kolonizasyon faaliyetleri, öncelikli olarak Ege ve Akdeniz, daha sonra ise Marmara ve Karadeniz kıyılarına kadar gelip dayandı. Karadeniz’deki Grek kolonizasyon hareketi M.Ö. 750 ile 550 yılları arasında gerçekleştiği ve yaklaşık 200 yıl sürdüğü kabul edilir. Ancak Homeros’un destanlarının yanı sıra Argonautlar efsanesi gibi destanlar Greklerin kolonizasyon hareketlerine çok daha önce başladıklarını göstermektedir (Tarhan  972, 35). Kolonizasyon faaliyetleri için birçok sebep ileri sürülse de asıl sebep ekonomiktir (Atasoy 1997, 3). Özellikle balıkçılık, maden (Çapar 1991, 319-326), köle ticareti  Tsetskhladze 1994, 114; Tsetskhladze 2005, 26-27) tahıl, kereste gibi birçok ürün bakımından zengin topraklara ve denizlere sahip Anadolu’nun, nüfusu gittikçe artan ve hammadde yönünden sıkıntı çeken Grekler için bir kurtuluş kapısı olmasıdır (Cawkwell 1992, 289). Karadeniz’in kolonizasyonu sürecinde özellikle Miletlilerin ortaya çıkmasının temel nedeni olarak, doğu sınırlarında ortaya çıkan Lidya devletinin Milet’in iç kesimlerle olan bağlantısını kesmesi ve ekonomik yönden Miletlileri geriletmiş olmasına bağlanır (Atasoy 1997, 3) Bu süreç doğal olarak Miletlileri yeni yollar arayışı içine sokmuştur. Eğe ve Akdeniz Bölgesi’ndeki liman kentlerinin diğer uluslar tarafından kolonize edilmiş olması, Miletlilerin başka bölgelere yönelmelerine sebep olmuştur. Bu süreçte gelişen teknolojiyle birlikte özellikle penteconter adı verilen 200 kişiye kadar yolcu taşıyabilen büyük gemilerin yapılmış olması bu kapsamda oldukça önemlidir (Roebuck 1959, 31-32). Güçlü ve sağlam gemilerin yapılmasıyla birlikte, Miletlilerin daha önce güvenli olmadığı için çıkamadıkları Marmara’ya ve Karadeniz’e koloniler kurmalarına olanak sağlamıştır. [3]

Karadeniz arkeolojisi için Grek kolonizasyonu önemli bir evredir. Bu evrede kurulan kentlerin varlığı Antik Çağ  yazarları tarafından kaleme alınmış, arkeologların yüzey araştırmaları ve kazılarına rehber olmuştur. Bölge tarihinin anlaşılması, demografik oluşumu  ve kentsel evrimi Grek kolonizasyonu ile doğrudan alakalıdır.

 

Konuk Sevmeyen Deniz

 

Balıkçılık, maden ve kereste gibi zengin ürünlere sahip Karadeniz kıyıları, giderek toprakları nüfusuna yetmeyen ve hammadde sıkıntısı çeken Yunanlılar için bulunmaz bir nimetti. Ancak başlangıçta Greklerin Karadeniz’e açılmaları hiç te kolay olmadı.

Barbar olarak nitelendirdikleri bölge halkı, tıpkı Karadeniz’in hırçın coğrafyası gibi yırtıcı ve haşindi. Bin bir tehlikeyle dolu bu diyar için Yunanlılar “Pontus Aexeinos” (Konuk sevmeyen deniz) diyorlardı.

Neden bu bölgeye “Konuk Sevmeyen Deniz” yahut “Karadeniz” deniyordu?

Anadolu’nun bu kuzeydoğu kıyı kesimi Hellenler tarafından önceleri yalnızca Πόντος “Pontos” denilmekteydi ve deniz anlamına gelmekteydi.[4]

Bölgeye yapılan ilk denizaşırı yolculukları sonrasında Πόντος Ἄξεινος “Konuk sevmeyen Deniz” demeye başladılar.

Gidenler ya Karadeniz’in hırçın dalgalarında kayboluyor yahut karaya ulaştıklarında başlarına korkunç şeyler geliyordu.

Karadeniz’e bütün dillerde “Kara” denmesinin özel bir nedeni vardı.

Fırtınalı-dalgalı denizi, dağlarla çevrili bölgenin kuzey rüzgârlarının getirdiği kara bulutlardan dolayı her daim kararmış gibi görünmesi bölgeye “Karadeniz” denmesinin başlıca nedeni olabilirdi.

Bir başka coğrafi neden; Ünye’deki gibi bazı kıyılarının siyah kumlu olması…

Belki de en önemli etken, Karadeniz halklarının etnik yapısıydı.

Bölgeye gelip yerleşen kavimlerin savaşçı karakterleri bu denizi Karadeniz yapmıştı.

Kaşkalar, Kimmerler ve İskitler bölgede isimlerinden sıkça söz edilen kavimlerdi.

Homeros Destanı, Herodotos Tarihi ve Xenephon’un Anabasis’i bölgede yaşayan halkların pek te tekin olmadıklarını belirtiyordu.

İnsanların kafalarını kestikleri hatta insan eti yedikleri yönünde bilgiler vardı.

Kolonizasyon öncesi Yunanlıların Karadeniz’e “Konuk Sevmeyen” deniz demesinin en büyük sebebi bu halkların varlığı olmalıdır.

Koloni Döneminde ise Karadeniz “Konuksever Deniz” anlamına gelen Πóντος Εὔξεινος (Pontos Eukseinos) olarak adlandırılmaktaydı. Romalılar da Pontos Eukseinos kelimesini Hellenler’den almışlar, Pontus Euxinus şeklinde kullanmışlardır.

Karadeniz insanlarının son örneği, Roma egemenliği öncesine kadar bölgede egemenlik kuran Pontos Krallığı’dır. Kaşka, Kimmer ve İskit kavimlerinin devamı niteliğindedir.

Yunan Mitolojisinde “Yason ve Argonautlar” öyküsü,  Karadeniz’i “Konuksever Deniz” yahut “Dost Deniz” biçimine dönüştüren “Pontos Eukseinos” söylemini getirmiştir.

Böylece Yunanlılar, Karadeniz’i kolonileştirmenin psikolojik zeminini oluşturmaya çalışmışlardır.

Argo gemisinin inşası. 
Roma'nın Porta Latina bölgesinden ele geçen, 
muhtemelen MS. I. Yy,a ait terrakota rölyefte Argo gemisinin inşası. 
Athena gemi yapımına yardımcı oluyor.

Argonotların yolculuğunu tasvir eden bir eser.

Jason ve Pelias'a Altın Post'u sunarken-
Louvre Müzesinde bulunan antik bir eser.

Karadeniz'e açılan mitolojik Argo gemisi-
Konstantinos Volanakis (1837–1907) 
Tuval üzerine yağlıboya.

Vazo ressamı Duaris'in Altın Post kavgasını 
tasvir eden bir resmi, MÖ. 500-460

 

Yason ve Argonotlar

 

Yason (Iason, Jason), Yunanistan’ın Kuzeydoğusundaki Iolcus krallığının veliahdıdır. Ancak krallığı amcası Pelias ele geçirmiştir. Annesi Alcimede henüz çocuk yaştaki Yason’u kaçırarak mutlak bir kıyımdan kurtarır ve kendini büyüten bir Kheiron (Kentaur; at adam) tarafından yetiştirilir. Büyüyünce Yason gidip amcasından hakkı olan tahtı ister. Ancak tahta geçebilmesi için Kolklhis Kralı Aietes’ten Altın Post’u alıp getirmesi gerekmektedir.[5]

Bu yolculuk için rakibini gönderebileceği en uygun yer; azgın dalgaların, canavarların ve korkunç büyücülerin diyarı Karadeniz’dir. Yason, Altın Post’un ve krallığın bedeli olan bu yolculuğa çıkmayı kabul eder.

Karadeniz’e yapacağı yolculuk için Argo adında özel bir gemi yaptırılır. Geminin gövdesi Dodona’daki Zeus tapınağında bulunan kutsal bir kavak ağacından yapılmıştır ve çok güçlüdür. Gemi yapımcısı Argus’un tasarladığı bu gemi Athena tarafından kutsanır. Özel pruvası sayesinde karşılaştıkları ölümcül tehlikelerden sıyrılabileceklerdir. Argo, Yunanca’da “hızlı” demektir; gerçekten de bu gemi 55 kürekçisiyle benzerlerinden oldukça hızlıdır. Kalabalık mürettebatı yanında çok sayıda savaşçı taşımaktadır

Efsanevi gemi Argo’da Yason kendisiyle birlikte yolculuk etmeleri için Herakles, Polydeuces, Peleus ve Orpheus gibi Yunanistan’ın en büyük kahramanlarını ikna etmiştir. Kahramanlardan oluşan bu grup Argonotlar olarak bilinir.   

Teselya’daki bir limandan denize indirilen Argos gemisi, Apollon’a sunulan adaklar ve törenlerden sonra denize açılır. Yolcuk sırasında türlü engellerle karşılaşırlar. Yason ve Argonotların yolculuğu, hava muhalefeti, deniz canavarları, çarpışan kayalar ve daha birçok aşılması güç engellerle dolu olduğu için abartılı bir rota izler. Yolculukları boyunca; özellikle dönüş yolunda Karadeniz’den, Tuna Nehri’ne, Adriyatik’ten Akdeniz’e doğru bir rota izlenir.

İlk durakları Lemnos Adası’dır. Burada kocaları öldürülmüş kadınlar tarafından karşılanırlar. Kadınlar tarafından baştan çıkarıldıkları için yolculuk uzar.

Çanakkale boğazından girerek Kapıdağ Yarımadası’na varırlar. Burada Delionlar Kralı Kyzikos’u yanlışlıkla öldürürler.  Mysia’da (Mudanya) bir su perisi tarafından kandırılan Hylas’ı aramak için Herakles gemiden ayrılmak zorunda kalır.

Kadıköy’e yerleşmiş ünlü bir boksör olan dev Amykos’u boks sporunun mucidi Polydeukes’un yenmesinin ardından, Zeus’un köpekleri olarak bilinen kuş benzeri Harpialar’ın elinden Phineus’u kurtarırlar.

Kör bir kahin olan Phineus, Argonotlara Karadeniz’e ulaşabilmeleri için gerekli bilgileri verir. İstanbul Boğazı’ndaki Çarpışan Kayalar’ı (Cyanea veya Symplegad’lar) nasıl geçeceklerini söyler.

Gidiş yolundayken Themiskyra (Terme) veya Kerasus (Giresun) adasındaki Amazonlarla karşılaşırlar, Kolkhis’e vardıklarında kendilerini yeniden ölümcül görevler bekler. Dönüş sırasında Fatsa ile Perşembe arasında mola vermek zorunda kalırlar. Yason Burnu adıyla anılan bu yer, efsanedeki kahramanın adını taşır.

Sonuç olarak Argonotlar efsanesinin ana teması daha uzak iklimlere açılma dürtüsü yani koloni elde etme çabasıdır. Karadeniz’in konuk sevmeyen kara yüzü efsaneler sayesinde “Konuksever Deniz” anlamına gelen “Pontos Eukseinos”a dönüşür.

Şimdi şu soruyu sormak gerekir: Ünye bir Milet kolonisi miydi, ne zaman ve nasıl kuruldu?

 

Kaynaklar

 

Akın Temür, Karadeniz'de Grek Kolonizasyonu ve Argonautlar, Kongre Bild. Sam. 2017

Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul 1978, II. Baskı

Philip Wilkinson, “Efsaneler  ve Mitler”. Alfa Yay. 2014

Özhan Öztürk , Karadeniz Ansiklopedik Sözlük, İstanbul, Mart 2005, Heyamola Yay.

Behçet Necatigil, “100 Soruda Mitologya”, Gerçek Yay. İstanbul 1969

G. R. Tsetskladze, The Greek Colonisation of The Black Sea Area, Melbourne Üniv. 2008

  

28-08-2024, Ünyekent

 



[1] Argonaut’lar ve Altın Post öyküsünü en kapsamlı bir şekilde ele alan, MÖ. III. yüzyıl yazarlarından Rhodos’lu Apollonios’tur (Apoll. Rhod. Argon). Apollonios’un Argonautika adlı eserinde, efsane Iason ve Argonaut’ların Yunanistan’a dönmeleriyle son bulur. Iason ve Medeia’nın başından geçenler ise, M.Ö. V. yüzyılın ünlü trajedi

yazarlarından Euripides’in Medeia adlı eserinde anlatılmıştır. Iason ve Pelias’ı ilgilendiren bölümler ise, aynı dönem şairlerinden, Pindaros’un Pythia ve Olympia adlı şiirlerine; daha sonra da Apollodoros’un Bibliotheka adlı eserine ve Seneca’nın Medeia adlı tragedyasına konu olmuştur.

[2] Ayrıntılı bilgi için bkz. Doç. Dr. Akın Temür, Karadeniz'de Grek Kolonizasyonu ve Argonautlar, Kongre Bil. 2017

[3] Akın Temür, age. s. 478

[4] Yunan mitolojisinde Aither ile Gaia’nın çocuğunun adı olan ve Hellence “deniz” anlamına gelen Pontos’a bölge adı olarak ilk kez MÖ 5. yüzyılda Herodotos’un ünlü eseri Historia’da rastlamaktayız. Ünlü coğrafyacı Amaseialı (Amasya) Strabon’da Pontos’un sınırlarını, Türkiye’nin Karadeniz’e kıyısı olan kuzeydoğu Anadolu sahilleri ve onun hinterlandı ile çizmektedir. Bölge sınırları konusunda Antik Çağ’dan zaman zaman farklı anlatımlar bilinse de, genel olarak doğuda Kolkhis (Gürcistan), batıda Paphlagonia (Kastamonu) ve güneyde Kappadokia arasındaki bölgeye verilen isimdir.

[5] Bu öykünün detayları çeşitli kaynaklarda  farklı nüanslar içerse de, ana motif bellidir. Aralarında Homeros, Hesiodos, Aeschylus ve Euripides’in de bulunduğu Yunanlı yazarlar yanında, Romalılar Yunan mitlerini benimsedikten sonra da Ovidius ve Virgilius gibi nispeten yeni yazarlar da bu konuları şiirlerinde işlemiş, daha da ileri götürmüşlerdir. Argonotların öyküsünü derlerken, daha çok Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğü’nü ve Philip Wilkinson’un “Efsaneler  ve Mitler” isimli eserini esas aldık.