9 Ekim 2024 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi - Helenistik Dönem (III)

 


Karadeniz Arkeolojisi - Helenistik Dönem (III)

 

“İskender kendisini Zeus'un oğlu olarak adlandırdı. Böylece soyunu en çok sevdiği antik çağın iki kahramanı olan, Akhilleus ve Herakles'e dayandırdı ve kendisini tanrısal bir varlık alan etti. Tanrısallığına olan bu inanç, İskender'e, Zeus'un onu mucizevi bir şekilde hamile bıraktığını ve onun bakire bir doğumdan olduğunu söyleyen annesi Olimpia tarafından aşılandı. İskender'in doğumu, o gece Makedonya'nın üzerinde parıldayan parlak bir yıldız ve Efes'teki Artemis Tapınağı'nın yıkılması gibi büyük işaretler ve harikalarla ilişkiliydi.” (Joshua J. Mark)

İskender’in ilahi güç alametleri Doğu seferinde daha da güçlendi. Bu defa kendisini Zeus-Ammon oğlu ilan ederek, Mısır tanrılarını Yunan tanrılarla birleştirdi, sentez bir güce dönüştürdü.

14 yaşındayken eğitim aldığı Aristoteles'in etkisi, İskender'in kontrol altına aldığı insanlarla olan ilişkilerine doğrudan etki ediyordu; çünkü İskender, Yunan kültürünü hiçbir zaman farklı bölgelerin sakinlerine kabul ettirmeye zorlamadı, fakat sadece bu kültürü Aristoteles'in kendi öğrencilerine öğrettiği yolla bu toplumlara tanıttı.[1]

Zaten O’nun açtığı çağ olan Hellenistik Çağ, Hellen kültürüyle Doğu felsefesinin ilginç bir bireşimiydi. Özellikle Hindistan seferi sırasında, Ordusunun yorgun düşmesine rağmen aldırış etmeyerek gerekirse orduyu Perslerden düzenleyeceğini söylemesi, bunun açık bir göstergesidir. Hatta kendisini Pers kralı gibi göstermesi, onlar gibi giyinmesi, son Pers İmparatoru III. Darius’un kızı Roksane ile evlenerek ondan bir saltanat varisi edinmeyi düşünmesi, İskender’i mitolojik bir konuma getirmiştir.

Sekiz yıl süren saltanatı fetihlerle geçmiştir. Genç yaşta ölmesine karşın açtığı çağ etkisini asıl O’nun ölümünden sonra gösterecek; Anadolu’da ve Karadeniz coğrafyasında köklü siyasi gelişimler ve kültürel değişimler yaşanacaktır.

Ölümünden asırlar sonra bile İslami kaynaklara geçecek, Kur’an surelerinde O’nun ismiyle özdeşleşen isimlerden bahsedilecektir.





 

Zeus Ammon - Büyük İskender

 

İskender, MÖ 331'de Mısır'ı fethetti ve burada İskenderiye şehrini kurdu. Siwa'nın Kâhininde, aynı adı taşıyan Mısır vahasında, tanrı Zeus-Ammon'un oğlu ilan edildi. Mısır’ın kadim tarihi ve hanedanlar dönemi an itibariyle sona ermişti. Ölümünden sonra Mısır yönetimini generalleri devraldı. MÖ 30'a kadar sürecek olan ve soyundan VIII. Kleopatra'nın (MÖ 69-30) ölümüyle sona erecek olan Ptolemaios Hanedanı Mısır'a damgasını vuracaktı.

Gerçekten de Büyük İskender, Yunanistan'da Zeus'un, Mısır'da Amun-Ra'nın, Pers'te Marduk'un oğlu olduğunu ilan etti ve Hindistan'da Nagaları, annesi Epirus'lu Olympia'nın taptığı yılan tanrılarla aynı olarak tanıdı.

İskender Mısır'ı fethettiğinde, halkının kalbini ve zihnini kazandığı ileri sürülür. Mısır kültürüne ve geleneklerine önem vererek halka hoş göründü. O kadar popülerdi ki, ülkede kaldığı altı ay içinde, ülkeyi değiştirdiği kadar kendisini de dönüştüren üç önemli hedefe ulaştı: Öncelikle firavun ilan edildi. Mısırlıların gözünde bir tanrı-insan oldu ve onların yüce tanrısı olan Amun'un soyundan geldiği kabul edildi.

İkincisi, üç yüzyıl süren yeni bir yönetim sisteminin temellerini attı.

Üçüncü olarak, Akdeniz kıyısında Mısır'ın ticareti ve gelecekteki gelişimi için hayati önemi olan İskenderiye adlı yeni bir şehir tasarladı ve hatta haritasını çıkardı.

İskender’in Mısır’a gelişi ilahi bir lütuf olarak algılandı. Perslerin dini uygulamalara ilişkin kısıtlamaları kaldırıldığında Mısırlıları ruhen kurtarmış oldu. Mısır’ın yerel dini ayinlerine katıldı. Örneğin, Kahire'nin güneybatısındaki Nil Nehri üzerindeki büyük bir şehir olan Memphis'e doğru yol alırken, canlı bir boğada vücut bulmuş, çok saygı duyulan bir firavun tanrısı olan Apis'in kutsal alanını aradı ve ona kurbanlar sundu. Karşılığında, o tapınağın rahipleri İskender'i firavun ilan ettiler ve ona Mısır'ın yüce tanrısı olan "Amon tarafından sevilen" onurunu bahşettiler.


 

Divânü Lugâti't-Türk: Şu Destanı  

 

Kaşgarlı Mahmut'un Divânü Lügâti't-Türk adlı eserinde Türk hakanı Şu’ya ait bir destandan söz edilir. Zülkarneyn olarak bahsedilen ve İskender ile özdeşleştirilen kişi Semerkant’ı geçerek Türk ülkelerine yönelir.  Türk hakanı Şu, Hucend Irmağı kıyısına kırk gözcü yerleştirerek ona karşı tedbir alır. Zülkarneyn yaklaşınca bu gözcüler, hükümdarın Balasagun'daki sarayı önünde 360 nevbet (nöbet davulu) çalar. Türkler, gece baskını yaparak Zülkarneyn öncülerini bozguna uğratır. Zülkarneyn ile Türk hakanı barışır ve İskender geri döner.

Batı’dan gelerek tüm ülkeleri fetheden Zülkarneyn karşısında yalnızca Türk hakanı Şu durabilmiş ve barış ilan edilmiştir.

 

Kehf suresi 83 ila 99. Ayetler: Zülkarneyn

 

Büyük İskender ile hayat hikâyesiyle özdeşleştirilen Zülkarneyn aslında Kur’an’ı Kerim’de anılan kişidir. Kehf suresi 83 ila 99. Ayetleri arasında Zülkarneyn’in hikâyesi anlatılır. Bu ayetlerin mealen özeti şöyledir:

“Yeryüzünde iktidar sahibi olmuş, kendisine Allah tarafından yardım gösterilmiştir. Batı istikametine ilerleyerek okyanus kenarında bir kavme rastladığı ve onlara iyi muamelede bulunduğu bildirilen Zülkarneyn’in ikinci yolculuğu ev ve elbiseden habersiz bir toplulukla karşılaştığı doğu istikametine olur. Daha sonraki yolculuğu ise güneyden kuzeye olup Azerbaycan dolaylarında Yecüc ve Mecüc üzerinde set yaptırmasıyla sonuçlanır.”[2]

Zülkarneyn, kuzeydeki dağlık bir bölgeye üçüncü bir sefer düzenlemiş, bu sefer sırasında Ye’cûc ve Me’cûc diye anılan fesatçı ve saldırgan bir kavim veya kavimlerden şikâyetçi olan bir halkla karşılaşmış, onların isteği üzerine söz konusu bölgedeki bir geçide demir kütleler ve bakırı eritmek suretiyle sağlam bir set inşa etmiştir.[3]

Ye'cûc ve Me'cûc Hz. Nûh'un oğlu Yâfes'in soyundan gelen bir topluluktur; Tâvil, Tâyis ve Mensik diye üç kola ayrılmıştır. Birinciler uzun, ikinciler orta, üçüncüler ise kulaklarından birini döşek, diğerini yorgan yapacak kadar kısa boyludur; hiçbiri kendi soyundan bin çocuk dünyaya getirmeden ölmez.

Zülkarneyn Seti adıyla bilinen bu set sayesinde Ye'cûc ve Me'cûc halen orada zapt edilmektedir. Ancak kıyametin kopmasına yakın dönemde seti aşmaları ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaları muhtemeldir.  Bu topluluğa engel olmak üzere bu setin İskender-i Zülkarneyn tarafından yaptırıldığı rivayet edilmektedir.





İskender’in Son Seferi

 

Rivayetlerden tarihi gerçeklere dönersek, İskender’in son seferi olan Hindistan Seferi’nde yıllardır savaş halinde olan ordu mensuplarının yorgun düştüğünü ve ganimetlerle birlikte eve dönmeyi istediklerini görürüz.

MÖ 324 senesinde Büyük İskender’in ordusu, krallarına karşı ikinci kez isyan etti. Opis İsyanı ve Büyük İskender'in yaptığı tarihi konuşmayla sonuçlanan bu süreçte İskender isyanın başını çeken 13 askeri idam ettirdi ve ordusunun karşısına geçerek tarihi konuşmayı yaptı. Yeniden toparladığı orduyla Hindistan seferine hazırlandı.

Büyük İskender ve onun doğu seferi hakkında en önemli kaynak Arrianus tarafından yazılan “Aleksandrou Anabasis” (İskender’in Seferi) adlı eseridir. Arrianos, İskender döneminde yaşamamış olmasına rağmen Büyük İskender’i takdir ettiğini sık sık yinelemektedir. İskender’in Seferi’nde Arrianos, Toros Dağlarından başlayan İskender ordularının seferine ara vererek, Doğu Karadeniz üzerinden Kafkaslar’a doğru yönelir. Yörenin tarihine değinir ve coğrafi yapısını irdeler.

 

Arrianos’ta Karadeniz ve Ünye

 

Arrianos, İskender’in Anadolu’da ilerlediği coğrafyayı anlatırken, daha çok Ptolemaios Lagu, Aristobulos ve Ksenophon’u kaynak alır. MS. 130 yıllarında yazdığı Karadeniz Seyahati’nde ise, kendi gözlemleri ağırlıktadır. 25 Bölüme ayırarak anlattığı Karadeniz’in 15. Bölümü Ünye’den başlayıp Trabzon’da son bulur. Bir önceki bölümde Thermodon Irmağı (Terme) ve Amazonlar’a değinir. Yerleşimler arasındaki mesafeyi de ölçümleyen Arrianos, Ünye’den şöyle söz eder:

“Thermodon’dan Beris Irmağı’na 90 stadia’dır. Buradan Thoaris’e 60 stadia; Thoaris’ten Oinoe’ye 30 stadia; Oinoe’den Phigamous Irmağı’na 40 stadia; oradan Phadisane Kalesi’ne 150 stadia mesafe vardır. Oradan Polemonion kentine 10 stadia; Polemonion’dan Iasonion Burnu olarak adlandırılan yere, 130 stadia bulunur. Oradan Kilikia’lılarınn Adası’na 15 stadia ve Kilikia’lıların Adası’ndan Boon’a 75 stadia’dır ve Boon’da gemiler için liman vardır. Oradan Kotyoro’ya 90 stadia’dır. Ksenophon bu kentten bahsetmiştir ve Sinope’lilerin kolonisi olduğunu söyler; şimdi ise küçük bir köydür.”[4]

Ünye adı; Arrianos’ta Oinoe olarak geçmektedir. Phigamous Irmağı, Cevizdere’dir ve Phasidane Kalesi Fatsa’nın Ünye sınırına komşu Çıngırt Kalesi olmalıdır.

Ordu kentine yakın bir yerde kurulduğu zannedilen Kotyora kenti ise, Arrianus’un gezisi sırasında küçük bir köy olarak varlığını sürdürmektedir. Bugün Kotyora Antik kentinin nerede kurulduğu bilinmemektedir ve bu konudaki arkeolojik çalışmalar (survay, yüzey araştırmaları) henüz bize bir bilgi-bulgu sunmamaktadır.[5]


 

 

Kaynaklar:

 

Mark, Joshua J. - Büyük İskender, 14.11.2013, Sibel Demirci tarafından çevrilen makalesi.

Chinnock, E. J.-The Anabasis Of Alexander: Or, The History Of The Wars And Conquests Of Alexander The Great, Independent Publishing,  2013

Pala, İskender- “İskender mi Zülkarneyn mi?”, Journal of Turkish Studies, Vol. 14, 1990.

TDV İslâm Ansiklopedisi, Zülkarneyn, Müellif: Mustafa Öztürk, Cilt 44, s. 564-567

Kabayel, A.– Varilci A.D., Gezginlerin Gözüyle Eski Ünye, B. 17, Flavius Arrianos, 

 


09.10.2024, Ünyekent



[1] Joshua J. Mark, 2013

[2] Pala, İskender. S. 384

[3] TDV İslam Ans., c. 44, s. 564

[4] Arslan, M. 2005, s. 31-33

[5] Henüz başlamamış olsa da Kotyora’nın Kültür Bakanlığınca arkeolojik araştırma kapsamına alınmış olması sevindiricidir. Antik dönem yazılarında Sinop’un kolonisi olarak kurulduğu belirtilen Kotyora’nın; Boztepe, Efirli yahut Arrianos’ta Boon olarak belirtilen Vona=Perşembe’de kurulmuş olması ihtimali vardır. Kotyora ile Ordu’yu özdeşleştirmek hatadır, çünkü Ordu’nun kent yerleşimi Anadolu Beylikleri döneminde başlamış olup, Emiroğlu Bayram Bey’in Ulubey yolu üzerinde kurduğu bu yerleşim, zamanla sahile doğru genişleyerek bugünkü Ordu yerleşimini oluşturmuştur.

2 Ekim 2024 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi - Helenistik Dönem (II)

 


Karadeniz Arkeolojisi - Helenistik Dönem (II)

 

“İskender’in MÖ. 323’te Babil’de öldüğünde, Makedon İmparatorluğu, Pers İmparatorluğu’nun kurumsal geleneğini neredeyse tamamen koruyordu. Belki de bu sayede askeri harekâtlar hızlı ve sancısız bir şekilde devam etmiş ve sonuçta devasa bir imparatorluk ortaya çıkmıştı. İskender’in vakitsiz ölümü, yeni hükümdarı sindirmeye çalışan büyük imparatorluk topraklarının kontrolü meselesini de gündeme getirdi.”[1] 

Gerçekten de Ön Asya ve Anadolu’da esas etkileşim, sekiz yıl süren İskender fetihleri sırasında değil, O’nun ölümünden sonra gerçekleşti. Büyük İskender'in MÖ. 323'de ölümüne kadar Ünye'nin de içinde bulunduğu Samsun, Tokat civarı otonom (bağımsız) durumda idi. Bu durum İskender fetihleri sırasında da değişmedi. MÖ. 750-550 tarihinde Büyük Kolonizasyon döneminde kurulan bu kentler, zaman zaman Pers hâkimiyetine girse de çoğunlukla otonom yapıda kaldı. Pers Kralı III. Darius'la savaşmak ve çabuk sonuç almak isteyen İskender, Doğu Seferi sırasında Karadeniz kıyısına çıkmadı. Her ne kadar mitolojik öykülerde İskender'le Amazon Kraliçesi Thalestris'in Karadeniz'de buluşmalarından söz edilse de bazı kaynaklarda bu durum reddedilmektedir.

 


İskender’in Rotası ve Karadeniz

 

Ankara’ya kadar gelen İskender’in buradan güneye yöneldiği ve Tarsus’taki direnişi engellemeye gittiği bilinir. Buna rağmen bazı kaynaklar İskender’in Karadeniz buluşmalarından söz eder. Hatta Mısır’da, Basra Körfezi’nde kurduğu gibi Kafkaslar’da da bir Aleksandria kenti kurduğu söylenir.[2]

 

İskender ve Skyth (İskit) Buluşması

 

Rivayetlerden biri Amazon kraliçesinin İskender’i ziyaretine ilişkindir ki, bu buluşmanın Karadeniz’e yakın bir yerde gerçekleştiği rivayet edilir. Amazon efsanesinin İskit ordusundaki kadın savaşçılara öykünerek yaratıldığı kabul edilir. Bu benzeşmeden hareketle Arrianos da benzer bir buluşmadan söz eder. İskender’in “barbar” olarak nitelediği Skythler ile görüştüğünü nakleden Arrianos, buluşmayı şöyle nakleder: “Homeros’un destanlarında övdüğü, yurtları Asya’da bulunan fakir ama adaletli Skythlerin gönderdiği elçiler İskender’in yanına geldi.”[3]

Ayrıca Arrianos, merkezi bir yapıya sahip olmayan Skythlerin (İskit, Saka), İskender ordularıyla yaptığı savaşları anlatır.


 

İskender ve Sinoplu Diyojen

 

İskender’in rotası Karadeniz’e uğramasa da Sinopeli ünlü filozof Diyojen’le Korint’te buluşması hikâye edilir. Sinop’ta yaşayan Diyojen’in korsanlar tarafından kaçırılıp Xeniades isminde bir adama satılarak Korint’e götürüldüğü ileri sürülür.

 Korint’e gelen Büyük İskender, burada Diyojen’i ziyaret etmiş ve bir dileği olup olmadığını sormuştur. O ise soruya “Gölge etme başka ihsan istemem.” yanıtını vermiştir. Verdiği cevabın asıl hali işaret parmağıyla güneşi göstererek, "Benden bana veremeyeceğin şeyi esirgeme" şeklindedir. Daha sonraları İskender bu olay üzerine "İmparator İskender olmasaydım, 'Diyojen' olmak isterdim" dediği rivayet edilir.

İskender’in rotasında Karadeniz’e en yakın nokta, Galatia’daki Ankyra’dır (Ankara). Burada onu Paphlagonia heyeti karşılar. Bu buluşma, İskender’in Karadeniz temasına ilişkin akla yatkın en gerçekçi veridir.

 

Paphlagonia

 

Anadolu topraklarına MÖ 12. yüzyılda yaşanan Ege göçleri çerçevesinde Phryg ve Bithynler ile birlikte geldiği düşünülen Paphlagonlar, bu tarihten Pers egemenliğinin başladığı döneme değin Kuzey Karadeniz bölgesinde bağımsız bir krallık altında yaşamışlardır. Anadolu Demir Çağında bölge Paphlagonia olarak ilk kez Homeros’un İlyada destanında karşımıza çıkar.[4]

Hititlerin yıkıldığı dönemde (II. Şuppiluliuma MÖ 1210-1190), bölge bir müddet Phryg hâkimiyetine girer.  Ardından, MÖ 7. Yüzyıl’da Kimmer istilasına maruz kalır. Lydia kralı Alyettes’in Kimmer tehlikesini ortadan kaldırmasından sonra Kroissos Dönemi’nde (MÖ 561-546), bölge Lydia egemenliğine girmiştir. MÖ 546 yılından itibaren bölgede Pers hâkimiyeti başlar.[5]

Paphlagonia, Pers hâkimiyetinin ardından İskender İmparatorluğunun yönetimi altına girdi. Büyük İskender, öncelikle, MÖ 334’teki Granikos Muharebesi’ni müteakip Ionia, Karia, Lykia ve Pamphylia’daki şehir devletlerinin kendisine bağlılığını sağladı.

Paphlagonialılar MÖ 334’te Ankyra’ya ulaşan Büyük İskender’e bir heyet gönderdiler. Paphlagon heyetinin itaat sözüne karşılık Büyük İskender Paphlagonia’yı vergiden muaf tutarak Hellespontos Phrygia valiliğine atadığı komutanı Kalas’ın idaresine verdi.[6]

Büyük İskender’in Pers satraplık sistemini yapısal olarak devam ettirdiği dikkate alınırsa Paphlagonia’da Kral Otys’den sonra kurulan düzenin bu dönemde de muhafaza edildiği düşünülebilir.

Hellenistik Dönem siyasi tarihi açısından belirleyici niteliği bulunan MÖ 301 İpsos ve MÖ 281 Korupedion Muharebelerinde Anadolu’da ortaya çıkan güç boşluğu Pergamon, Bithynia ve Pontos krallıkları tarafından dolduruldu.

MÖ 298 yılında Ktistes Mithridates, Olgassis (Ilgaz) Dağları’ndaki Kimiata’da Pontus Devleti’ni kurdu ve bölgeyi hâkimiyeti altına almaya başladı.

MÖ 75/74 tarihinde Roma egemenliğine giren Paphlagonia’nın aynı dönemde Pontos ve Bithynia krallıklarının ve Galat kabilelerinin etkisine maruz kaldığı görülmektedir.

Dönem içerisinde çeşitli yerel ve bölgesel krallıklar arasında el değiştiren Paphlagonia, MÖ 71-70 yıllarında kıyı kentlerinin Roma Komutanı Lucullus tarafından alınması, MÖ 67-64 yılları arasında komutan Pompeius Magnus tarafından tüm bölgenin ele geçirilmesiyle Karadeniz kıyıları ve iç kesimleri Roma İmparatorluğu’nun sınırları içerisine girdi.[7]

 

İskender Sonrası Dönem: Diadokhlar

 

İskender’e en yakın olan komutanlar, imparatorluğun başına geçmek ya da belirli bölgelerde yönetimi ele almak için birbirleriyle mücadeleye başladılar. Çok geçmeden, “Diadokhlar” (Diadokhoi; tekili diadokhos) adı verilen İskender’in ardılları, yani ona yakın olan komutanlar, Babylon’da bir Devlet Konseyi oluşturarak, imparatorluğun yönetim biçiminin nasıl olacağı konusunu tartıştılar. İmparatorluğun başına vekâleten atanacak adaylar arasında adı en çok geçenler Perdikkas, Ptolemaios, Seleukos, Lysimakhos, Antipatros, Krateros ve Antigonos idi. İskender’in karısı Roksane’nin doğacak çocuğunun erkek olması halinde, Konsey onu kral seçecekti.

İmparatorluk naibi Perdikkas geçici olarak yönetimi devralsa da aralarında anlaşamadılar, kanlı bir savaşa giriştiler.

Makedonya’daki Kassandros da devreye girerek, MÖ. 311’de, İskender’in oğlu ile annesi Roksane’yi öldürttü. Tahtın yasal vârisi ortadan kalkınca, Diadokhlar arasındaki mücadele daha kızıştı.

Phrygia’mn batısında Ipsos’ta Antigonos yenildi ve öldürüldü. Hâkimiyet alanı Lysimakhos ve Seleukos’un eline geçti. Ancak onlar da aralarında anlaşamadı, Korupedion’da yapılan savaşta, Seleukos, 80 yaşındaki Lysimakhos’u yenilgiye uğrattı ve öldürdü (MÖ. 281). Böylece, “Diadokhlar Savaşı” sona erdi.

Seleukos, Anadolu’nun ve Indos’a değin Doğu’nun egemeni oldu. Bu, hemen hemen Mısır ve Hindistan dışında, İskender’in fethettiği topraklara eşitti.

Korupedion Savaşı galibi Seleukos, ertesi yıl (M.Ö. 280) Ptolemaios Keraunos tarafından öldürüldü.

İskender İmparatorluğu’nun paylaşılan topraklarında şu krallıklar oluşturuldu:

Mısır’da, Ptolemaioslar (I. Ptolemaios Soter’in yönetiminde)

Ön Asya’da, Seleukoslar (I. Antiokhos Soter'in yönetiminde)

Makedonya’da, Antigonoslar (I. Antigonos Gonatas’ın yönetiminde)

Bu arada kuzeyden Kelt akınları başladı. Kekler (Galatlar) Orta Anadolu’ya (Galatia) yerleştiler. Anadolu’da Seleukos egemenliğinin başlamasıyla birlikte daha küçük bazı krallıklar da kuruldu: Bergama (Pergamon), Bithynia, Pontos ve Kappadokia krallıkları. Gerçekte bu krallıkların kuruluş yılları daha önceye gitmektedir; ancak tarih sahnesinde belirgin bir şekilde yer almaları M.Ö. 3. yüzyılda olmuştur.[8]

Kuzey'in satrapı Pergamon kralı Eumenes idi. Ancak Karadeniz'de hâkimiyet kuramadı. Bu tarihten sonra Ünye ve çevresinde 200 yıl Pontos Krallığı egemen oldu. Pontos kültürü, Klasik Yunan felsefesiyle Pers kültürünün bir sentezidir.

Pontos Kralı VI. Mithridates’ in Romalı komutan Pompeius'a yenilmesiyle birlikte tüm Karadeniz Roma hâkimiyetine girdi (MÖ. 67). Rum diye bilinen Roma tebaası ve onların kültür birikimi, 1923-24 Mübadelesine kadar sürdü.

İskender sonrası ve Roma İmparatorluğu dönemi Anadolu ve Karadeniz arkeolojisi açısından son derece önemlidir. Çünkü bu dönemde doruğa çıkan antik mimari ve diğer sanat eserleri (özellikle Ege Bölgesi’nde) Hellenistik Çağ’ın ürünüdür. Çağa damgasını vuran ise, sekiz yıl süren saltanatıyla Makedon Kralı III. Alexandra yani Büyük İskender’dir.

 

 

Kaynaklar:

 

Erbaşı, F.S., Doğancı, K.-Anadolu Uygarlıkları, Paradigma Akademi Yay. Çanakkale, 2023

Arrianos, Flavius. İskender’in Seferi, 2005, Alfa Yay.

Murat Arslan, Arrianus’un Karadeniz Seyahati (Arriani Periplus Ponti Euxini), İst. 2005, Odin Yay.

Tekin, O. Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş, İletişim Yay. İst. 2008

Işık, Adem. Antik Kaynaklarda Karadeniz Bölgesi, Türk Tarih Kurumu Yay. 2001

Dökü, F.E., Paphlagonia Bölgesi Kaya Mezarları ve Kaya Tapınakları, Doktora tezi, Akdeniz Üniversitesi, Antalya 2008

 

02.10.2024, Ünyekent



[1] Erbaşı, F.S., Doğancı, K. S. 350

[2] Arrianos, s. 190

[3] Arrianos, s. 141

[4] Homeros XIII, s. 639-660

[5] Işık, A. 2001, s. 10

[6] Arrianos, II.4.2

[7] Dökü, F,E. 2008, s.12

[8] TEKİN, O. S. 143

25 Eylül 2024 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi - Helenistik Dönem (I)

 


Karadeniz Arkeolojisi - Helenistik Dönem (I)

 

“İskender’in Hellespont’u geçtiği M.Ö. 334 yılı, Hellen Uygarlığı ve bütün dünya için büyük önem taşıyan yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. “Hellenistik Çağ” olarak bilinen ve Augustus ile son bulan (MÖ. 330-30) yaklaşık 300 yıllık bu tarihi dönemde, Hellen Uygarlığı Asya ve Afrika’ya değin yayılmıştır.”

                                                       Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal

 

Büyük İskender, antik dünyanın en büyük askeri dehalarından biri olarak düşünülür. O zamanlar keşfedilen dünyanın neredeyse yarısını ele geçirerek, sınırları Makedonya’dan Hindistan’a uzanan büyük bir imparatorluk kurdu. Sınırlarını genişletmek için giriştiği bütün savaşlardan zaferle çıktı.

Büyük İskender 13 yıllık krallık süresince kazandığı zaferleri büyük oranda Makedonya ordusuna borçludur. En dar manada İskender’in ordusu yaya ve atlı askerlerden oluşuyordu. Yaya (piyade) askerler, ordunun bel kemiğini teşkil etmekteydi. Piyadelerin özünü ise Falankslar oluşturmaktaydı. Falanks birlikleri, o dönemin bütün askerlerinden daha iyi silahlara ve zırhlara sahipti. Bu askerler sayesinde, düşmanın direnişi büyük ölçüde kırılıyordu. Kusursuz bir disipline sahip olan Falankslar, savaşın en şiddetli anlarında bile düşman karşısında bozulmuyor ve disiplinini koruyabiliyordu.[1]

Ordunun gücüyle Büyük İskender’in savaş taktikleri birleşince, yapılan seferlerde başarı elde edildi.

 

Büyük İskender ve filozof Aristoteles



Büyük İskender ve Doğu seferi

 

Büyük İskender (III. Aleksandros), II. Philippos ile Olympias’ın oğluydu. İyi bir eğitim aldı, Aristoteles’in öğrencisiydi. Babasının ölümünden sonra, M.Ö. 336’da 20 yaşında bir delikanlı iken Makedonya tahtına geçti. İlk işi babasının katillerini cezalandırmak oldu. Daha sonra Korinthos Birliği tarafından birliğin hegemorı’u (önderi) ve Pers seferinin de komutanı seçildi. İskender, bir yandan TrakyalIları ve Illyrialıları kontrol altında tutmaya çalışırken, öte yandan Pers İmparatorluğuna karşı yapacağı seferin hazırlıklarıyla meşgul oluyordu.

Makedonya ve Yunanistan’daki meseleleri babasının subaylarından Antipatros’a bırakan İskender, içlerinde okçuların da bulunduğu 30.000 piyade ve 5.000’den fazla süvari ile Hellespontos’a (Çanakkale Boğazı) yöneldi.

M.Ö. 334 baharında Anadolu’ya geçti. İlk iş olarak Ilion’a (eski Troia) gidip, Athena’ya kurban sundu; Troia Kralı Priamos’un mezarını ziyaret ederek Troia Savaşı kahramanlarına karşı saygısını dile getirdi.

Perslerle ilk karşılaşma Granikos (Biga Çayı) yakınında oldu. Persler kesin bir yenilgiye uğradılar (M.Ö. 334). Granikos Savaşı ile Anadolu’nun kapısı İskender’e açıldı.[2]

Granikos zaferinden sonra İskender, Hellespontos Phrygiası’nın başkenti Daskyleion’u (Bandırma'nın 30 kilometre güneyinde) herhangi bir karşı koyma ile karşılaşmadan ele geçirdi.



İskender güneye inerek Lydia’nın başkenti Sardeis’e doğru yürüyüşe geçti. Kente yaklaştığında Lydia Satrabı Mithrines ve beraberinde bulunan, kentin ileri gelenleri İskender’i karşıladılar ve kentin teslim olacağını bildirdiler. İskender, Pers dönemindeki yerel yönetim mekanizmasını (satraplık düzeni) bozmadı; sadece idarecilerini değiştirdi. Özellikle mali ve askerî yetkiler Yunanların ve Makedonların kontrolüne verildi.

Ephesos, Magnesia ve Tralleis’ten (Aydın) sonra Miletos’taki direnişi kırarak kenti ele geçirdi. Karia’ya yürüyerek uzunca bir direnişten sonra Halikarnassos’u teslim aldı.

Askania Gölü’nün (Burdur Gölü) kıyısını izleyerek Phrygia’ya giren İskender birkaç günlük yürüyüşten sonra Kelainai’a (Dinar) vardı. Çoğunlukla Pers Satrapları anlaşma yolunu tercih ederek, direnmeden teslim oluyorlardı.

 


Gordion Düğümü

 

Kelainai’dan ayrılan İskender, Phrygia’nın önemli kentlerinden ve eski Phrygia Krallığı’nın başkenti olan Gordion’a (Yassıhöyük) geldi. Arrianos’tan öğrendiğimize göre kral, orada Midas’ın sarayına giderek, Gordios’un efsanevi arabasını ve boyunduruğundaki kayışları görmek istedi. Biliyordu ki efsaneye göre, arabanın boyunduruğundaki kayışı çözen kimse “Asya’nın hâkimi” olacaktı. Bundan sonrasını Arrianos’un ağzından dinleyelim:

“...Bu kayış kızılcık ağacının iç kabuğundan yapılmış, ne başlangıcı ne de sonu belli olmayan bir bağ idi. Bazılarının dediğine göre İskender kayışı çözmenin imkânsız olduğunu anlayınca Phrygia halkının kendisinden kuşku duymasını istemediğinden kayışı kılıcıyla kesmiş. Ve böylece düğümün artık çözülmüş olduğunu ilân etmiş.”[3]

Ertesi gün İskender Galatia’daki Ankyra’ya (Ankara) doğru yola çıktı. Burada onu Paphlagonia heyeti karşıladı. Onları Phrygia satrapı Kalas’ın idaresine bağlayan İskender Tarsos’a yönelerek Kilikya’yı ele geçirdi. Paphlagonia, İskender’in Karadeniz kıyı bölgesiyle tek bağlantısıydı. Çünkü rotası güneye ve daha sonra doğuya doğru yöneldi.

 


İssos Savaşı

 

İskender rahatsızlığından ve Tarsos’ta ve teftişten dolayı da bir süre Soloi’da kaldıktan sonra tepelerdeki Kilikialılara tekrar akın yaptı. Pers kralı Dareios ise Issos’a (Yeşil Höyük, eski adıyla Kinet Höyük) doğru yola çıktı.

Dareios’un ordusu Pinaros Irmağı’nın (Deliçay veya Payas Çayı?) kuzeyinde, İskender’in ordusu ise güneyinde mevzilendi. Birtakım manevralardan sonra ordusunu savaş düzenine soktu. Sağ ve sol kanatlara komutanlarını görevlendirdi. İskender’in saldırıya geçtiğini öğrenen Dareios ordusunun bir bölümüne karşı taarruz emri verdi. Şiddetli bir savaş oldu. İskender, sayıca daha fazla askere sahip olan Dareios’un ordusu karşısında üstünlüğü ele geçirdi. Dareios, kalkanını, pelerinini ve hatta yayını bile savaş arabasında bırakarak atına atlayıp kaçtı. İskender, Pers kralının bıraktığı eşyaları alarak karargâhına döndü. Dareios’un çadırında bulunan annesi, karısı ve üç çocuğunu esir aldı (M.Ö. 333)

İskender buradan Suriye’ye yöneldi ve Mısır’ı fethetti.

 

Gaugamela Savaşı

 

İskender, MÖ. 331’de Mısır’dan ayrılarak, Pers Kralı Dareios’un asıl ordusunun bulunduğu Babylonia’ya girdi. İki ordu Mezopotamya’da Arbela (Erbil) yöresindeki Gaugamela Ovası’nda karşılaştı. Savaş taktiği ve İskender’in zekâsı, Pers ordusunun bozguna uğramasına neden oldu; Dareios kaçtı. Gaugamela Savaşı’ndan sonra İskender, “Asya Kralı” ilân edildi; Persler ise bir daha toparlanamadılar.[4]

İskender, Pers İmparatorluğumun başkentleri olan Babylon, Susa, Persepolis ve Ekbatana’yı (bugün Hemedan) ele geçirdi; imparatorluğun hazinelerine el koydu. Antik kaynaklarda İskender’in eline geçen Pers servetinin 40-50 bin talantotı (yaklaşık 1.000 ton altın) arasında olduğu öne sürülmektedir. Bir süre sonra Dareios, kendi adamlarından biri olan Baktria Satrabı Bessos tarafından öldürüldü.

MÖ. 327-325 yılları İskender’in Hindistan seferine çıktığı yıllardır. Böylece imparatorluğun doğu sınırlarını Hyphasis ve Aşağı Indos (Sind) havzasına değin genişletti.

Ne var ki, İskender çok geçmeden ateşli bir hastalığa yakalandı. MÖ. 323’te, henüz 33 yaşındayken Babylon’da (Babil) öldü.


 

Persepolis

 

Antik dünyanın ilk imparatorluk başkentidir Persepolis. Yapımına M.Ö 521’de, Ahameniş İmparatorluğu’nun Pers Kralı Darius I zamanında başlanır. Döneminin en büyük zenginlik ve güç göstergesi olan bu şehir, “Krallar Kralı” unvanını taşıyan Darius’un imparatorluğuna, zamanda ve mekânda sonsuz olma anlamına gelen imperium sine fine (sonu olmayan imparatorluk) sıfatını Roma’dan çok daha önce kazandırır. 10000 kişilik tören salonu, görkemli yapıtları ve “Güneş’in Altındaki En Zengin Şehir” unvanıyla Persepolis; imparatorluğun, -bir anlamda dünyanın- ta kendisidir, orbis terrarum‘dur.[5]

Büyük bir yıkım tutkusuyla M.Ö. 331’de Persepolis’e giren İskender, şehri yerle bir ederek, Atina’nın intikamını alır. Persepolis yakılır ve İskender yıkma arzusunun en eski örneklerinden birini gerisinde bırakarak şehirden ayrılır.

Sonradan “büyük” (megas) unvanıyla anılacak olan İskender’e hayranlık duyma konusunda babası Philippos yalnız değildi. Aralarında Sezar (Caesar), Pompeius, Augustus, Caligula, Caracalla gibi Roma’nın meşhur şahsiyetleri ve imparatorları, Pontos Kralı Mithridates Eupator (VI. Mithridates), Fransa’nın ünlü generali Napolyon da aralarında olmak üzere tarihin birçok ünlü şahsiyeti Büyük İskender’e hayranlık duydu ya da öykündü. Fakat Roma’nın stoacı Filozofu Seneca ile Lucianus, Aziz Augustinus ve Dante gibi kimi entelektüellere ve hümanistlere göreyse İskender hayran olunacak, öykülenecek biri değildi. Onların nazarında İskender, kentleri yakıp yıkıp talan eden, onların felaketi olan, akıl sağlığına güvenilmez zavallı biridir. Yalnızca düşmanlarının değil dostlarının da felaketi olan bir adamdır. Öç alma hırsına sahip bir hayduttur. Nehirleri kana bulayan, yeryüzünün felaketi, yakıp yıkma iştahına sahip alçak bir adamdır. Tirandır, katildir, hırsızdır.[6]

Büyük İskender'in Persepolis'i yakıp yıkmdan önce kentte düzenlediği şölen

Otuz üç yıllık ömre dünyanın fethini sığdıran ve bunu sadece on üç yılda tamamlayan bir tarihi karakter olarak İskender, hakkında en çok söz edilen ve mitolojik kahraman düzeyine getirilen şahsiyetlerden biri oldu. Eski Türk yazınına ve İslami kaynaklara kadar sirayet eden bu karakterin açtığı Hellenistik Çağ sadece Anadolu’yu değil, tüm dünyayı etkiledi.

Peki, Karadeniz’e yansıması nasıl oldu?    

 

 

Kaynaklar:

 

Akurgal, Ekrem – Anadolu Uygarlıkları, Phoenix yay. Ank. 2017

Arrianos, Flavius - İskender’in Seferi (Aleksandrou Anabasis), Alfa Yay. İst. 2005

Odin Yay. İstanbul, 2005

Brunt, P.A.- Arrianus; Anabasis of Alexander, Volume II: Books 5-7. Cambridge,

Massachusetts: Harvard University Press. 2014

Tekin, Oğuz-Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş, İstanbul 2018, İletişim Yayınları.

Kaya, Mehmet Ali-Türkiye’nin Eskiçağ Tarihi, Cilt 3, Bilge Kültür Sanat Yay. İst. 2019

Timur, Barış - Yıkmanın Yaratıcı Tutkusu: İskender ve Persepolis, Fihrist, Makale-Eleştiri

 

25.09.2024, Ünyekent



[1] Falanks, Latince bir tıp terimidir ve parmak kemikleri anlamındadır. Falanks düzeninde hoplitler, omuz omuza dizilmiş saflar oluştururlar ve kalkanlarını birbirlerine kilitlerler. Piyadeler 5 m. uzunluğunda mızrak kullanırlar ancak hareketlerini engellememesi için kalkanları nispeten küçük olurdu. (Herodotos)

[2] Tekin, Oğuz, age. s. 122

[3] Arrianus, s. 57

[4] Tekin, Oğuz, s. 132

[5] Timur, Barış, adı geçen makalede; “dünyanın tekeri".

[6] Kaya, M.A, s. 31