8 Temmuz 2020 Çarşamba

Kurul Kalesi Buluntuları


Kurul Kalesi Buluntuları


Ordu Kurul Kalesi’nde 2010’da başlayan kazılarda bugüne kadar arkeolojik değer ifade eden çok sayıda buluntu ele geçirilmiş ve Karadeniz Arkeolojisine önemli katkı sağlanmıştır. 
Kazı çalışmaları daha çok İç Kale ön giriş kapısı, kuzey terası ve bu iki sektörü birbirine bağlayan basamaklı alan olmak üzere üç sektörde yürütülmüştür. Kazılarda ele geçen Oturan Kybele Heykeli, Kybele, Dionysos, Apollon heykelcikleri ve çok sayıda çömlek ve sikkeler, Helenistik Dönem ile Pontos Krallığı’na tarihlenmektedir. Bir yangınla sonlanan son mimari evrede ele geçen yüzlerce ok ucu, mızrak, kargı, gülle ve sapan tanesi ise MÖ. 65/64 yılları civarında yaşanılan Roma yenilgisi sonrası kalenin bir daha kullanılmadığını ortaya çıkarmaktadır.
Kurul Kalesi, muhtemelen Kotyora antik kentine hâkim, hinterlandında antik bir limanın da yer aldığı stratejik konumda bir yerleşimdir. Pontos krallarından I. Pharnakes tarafından MÖ 183 yılında Sinope’nin ardından ele geçirilen bu bölgede, Kotyora ve Kerasos kentleriyle birlikte başlayan yerleşim, VI. Mithradates döneminde Karadeniz sahil kesimine hâkim kalelerle yeni bir işlev kazanmıştır. Amasyalı coğrafyacı Strabon bu durumu “Mithradates Eupator ülkesinin sınırlarını genişletmesi ardından 75 kale yaptırdı” şeklinde ifade etmektedir.

Oturan Kybele Heykeli

2016 yılında, Kuzey Terası üzerindeki ana giriş kapısında naiskos formlu bir niş içerisinde, in-situ olarak gün yüzüne çıkarılan mermer Kybele heykeli, yerleşimin askeri fonksiyonunun dışında taşıdığı kültsel kimliğin en önemli kanıtlarından biridir. Kent ve surların koruyucu tanrıçası vasfıyla karşımıza çıkan ana tanrıça heykelinin dışında, farklı sektörlerden ele geçen pişmiş toprak Kybele heykelcikleri ana tanrıça kültünün Doğu Karadeniz’e kadar uzanan diğer kanıtlarını oluşturmuştur.
İn-situ halde ele geçirilen Kybele heykeli (Resim: 1), buluntu yeri itibariyle Ana Tanrıça Kybele’nin kent-koruyucusu, surların koruyucusu özelliği ile birebir örtüşmektedir. Omuzlara düşen saç lüleleri baştan ayrışık biçimde verilmiştir. Uzaklara bakar şekilde işlenmiş göz yapısı, hafif etli dudakları ve dengeli, ince işçilikli genel yüz hatları dikkat çekmektedir. Tanrıça, ayaklarının üstüne kadar dökülen bir khiton ve kalın boğumu kucağından sol ayağına kadar inen khimation giymektedir. Göğüslerinin hemen altında yer alan kuşak elbiseyi sıkmıştır. Karın üzerinde, bacaklarının arasında, ayak üzeri pilelerdeki kıvrımlar göze çarpmaktadır. Sandal giymiş sağ ayağın iki parmağının ucu gözükmektedir. Diğer ayak ise korunamadığından görülememektedir. Tahtın en üst kısmında semerdamlı lahitleri andıran bir nesne durmaktadır. Tahtın arkalığı yedi gözlü ızgara biçimindedir. Tanrıçanın oturduğu kısımdaki minder oldukça dikkat çekicidir. Minderin yan yüzündeki dikişler ve Kybele’nin oturduğu yerdeki çöküntü ince işçiliği gösteren diğer detaylardır. Tahtın ayakları kenarlardaki girintili çıkıntılı işçilik ile hareketlendirilmiştir. Roma istilası ile gerçekleştiği tespit edilen yangından heykel yoğun şekilde etkilenmiş, kıvrımlı kısımlarda yoğun miktarda şekerlenme oluşmuştur. Sağ lüleler, sağ göğüs, sağ ve sol diz, ayaküstü pilelerde bu şekerlenme yoğun biçimde görülebilmektedir. Heykelin başının üst kısmında muhtemelen duvarın üst kısmından düşen bir moloz veya bloğun düşmesi sebebiyle kırıklar mevcuttur. Heykelin iki kolu da kırık vaziyette nişin zemininde bulunmuştur. Bu kısımda ve kolların omuzla birleştiği yerde, uzuvları tutturmak amacıyla oyulmuş zıvana delikleri görülmektedir.
Dağlar, doğal kayalıklar, doğal yaşamla özdeşleşen ve Anadolu’da uzun yıllar tapınım gören ana tanrıça Kybele’ye, tüm bu unsurların bir arada görülebileceği bir yer olan Kurul Kalesi’nde rastlanması, Türk arkeolojisi açısından önemli bir keşif, Pontos Bölgesi arkeolojisi içinse ciddi bir katkı olarak algılanmaktadır.
[S. Yücel ŞENYURT, Atakan AKÇAY, Emirhan BULUT; Kurul Kalesi 2016 Yılı Kazı Çalışmaları, 39. KAZI SONUÇLARI TOPLANTISI 3. CİLT, s. 140]







Dionysos (Bakkhos) ve Diğer Heykelcikler

Olympos’un son tanrısı, hatta on üçüncü tanrısı olarak da kabul edilen Dionysos Şarap Tanrısı olarak bilinir. Ölümlü kabul edilmesi ve anıt mezarının bulunmasıyla diğer tanrılardan ayrılır. Adına her yıl festivaller düzenlenmesi ve elinde üzüm salkımıyla tasvir edilmesiyle yanında, Anadolu’da da Dionysos’un özel bir yeri vardır.
Mitolojiye göre Dionysos, Zeus ve Semele’nin oğludur. Semele, Hera’nın oyununa gelip Zeus’un şimşeğine maruz kalır ve ölür. Zeus, annesinin rahminden Dionysos’u alıp baldırına gizler ve dünyaya getirir.  Zeus, onu Hermes aracılığıyla nymphelerin korumasına Nysa Dağı’na gönderir. Dionysos şarabı ilk kez Anadolu topraklarında, Lydia’da keşfeder ve insanlara sunar. Frigya kralı Midas öykülerinde adı sıkça geçen Dionysos’un Pontos Krallığı döneminde de önemi büyüktür. VI. Mithradates, Eupator Dionysos adıyla bilinir.  
Kurul’da, Kuzey Terası 6/d-e plankareden ve 543.61 seviyesinden ele geçirilen pişmiş toprak bir Dionysos büstü (Resim: 4) (Dionysos Botrys) ve devam eden çalışmalarda, parçaları mekana dağılmış vaziyette üç adet pişmiş toprak Kybele heykelciği yaklaşık 543.58-543.24 metre seviyelerinden ele geçirilmiştir. Üç heykelcikte de ana tanrıça, başında suru temsil eden bir polos taşımaktadır. Ana tanrıçalar, uzun saçları omuzlarından aşağı dökülmüş, dökümlü bir khitonun üzerine kucak kısmında kalın boğumlu bir khimation giyen, sağ tarafında bir anthemionu olan taht üzerine oturmuş vaziyette işlenmiştir. Sol elinde bir tympanon tutarken tahtın kolçağına uzanmış sağ el bir phiale tutmaktadır. Kybele’nin ayakları aslan üzerine basmaktadır. Parçalar halinde ele geçirilen heykelciklerden iki tanesi, restorasyon sonrası neredeyse tamamen ayağa kaldırılmışken bir tanesinde eksikler bulunmaktadır (Resim: 5).
Aynı kazı noktasına yakın bir yerde silindirik gövdeli, belden yukarısı tasvir edilmiş, pişmiş toprak bir heykelcik (Resim: 6) daha ele geçmiştir.

Devam edecek…

[Bu yazıdaki fotoğraflar Prof. Dr. Şenyurt ve ekibinin arşivinden alınmıştır. Yararlanılan kaynak da aynı ekibe aittir.]


08.07.2020, Ünyekent

1 Temmuz 2020 Çarşamba

Kurul Kalesi Yerleşkesi



Kurul Kalesi Yerleşkesi


Ordu il merkezine 13 km. mesafede, Melet Irmağı kenarında ve Bayadı Köyü sınırlarında bulunur. Sivri bir kaya üzerine kurulmuş, 1. derece arkeolojik ve Doğal Sit alanı olup, antik bir yerleşmedir.
 Kurul kalesi Karadeniz Bölgesinde İlk arkeolojik kazı alanıdır.[1] 2010 yılında başlayan kazı çalışmaları 2011 – 2016 yılları arasında devam etmiştir. Gazi Üniversitesi Arkeoloji Bölümü başkanı Prof. Dr. S. Yücel Şenyurt’un bilimsel başkanlığında bir ekip, Ordu Müzesi ile birlikte Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izinleri ve Ordu Büyükşehir Belediyesi’nin maddi destekleri ile kazı çalışmalarını yürütüyor.
Kazı esnasında bulunan pişmiş toprak çatı kiremitleri, duvar örgüsü, seramik parçaları incelenmiş ve M.Ö. II. ve I. Yüzyılda yerleşim yapıldığı tespit edilmiştir.
Ordu’daki Kurul Kalesi’nde devam eden kazı çalışmalarında arkeoloji dünyası için çok önemli sonuçlara ulaşıldı. Melet Irmağı havzası, Mesudiye, Fatsa ve Ünye antikitesinin açığa çıkarılmasında önemli bir başlangıç kabul edilmelidir.

Ordu Kurul Kalesi

Kurul Kalesi, Karadeniz sahilinin yaklaşık 9 km. güneyinde konumlanmaktadır. Doğu ve Orta Karadeniz bölümlerini birbirinden ayıran Melet Irmağı (Melanthios) Kurul Kalesi’nin doğu eteğinden geçerek Karadeniz’e ulaşmaktadır. Yoğun bir bitki örtüsü tarafından kaplanmış olan kayalığın zirvesi tüm çevreye hakim manzarası nedeniyle daha önceki yıllarda mesire alanı olarak kullanılmıştır. Arkeolojik kazılar, 2010 yılından beri Ordu Müzesi başkanlığı ve Prof. Dr. S. Yücel Şenyurt’un bilimsel sorumluluğundaki bir ekiple yürütülmektedir.[2]
Üzerinde bulunduğu kayalığın doğal yapısıyla uyumlu bir biçimde gelişim gösteren yerleşim dokusuna sahip Kurul Kalesi, kazı verilerine göre VI. Mithradates dönemi Phrourion’larından birisidir.[3] Şimdiye kadarki en erken veriler MÖ. 4. yy’a kadar gitse de bu tarihlere ait bir mimari tabaka henüz tespit edilememiştir. Kazılarda ele geçen sikkeler arasında tanımlaması yapılabilen 278 adet VI. Mithradates dönemi sikkesi, kaledeki en yoğun yerleşimin bu kralın dönemine ait olduğunu göstermektedir.
Ordu Kurul yerleşimi, Pontus bölgesinin kıyı kale yerleşimleri sınıfına giren Ünye Kalesi ve Fatsa Cıngırt Kayası gibi askeri ve kültsel açıdan önemli merkezlerden biridir. Kazılarda ele geçen iki Dionysos büstü, bronz Apollon heykelciği, 2016 yılında bulunmuş olan mermer Kybele heykeli ve diğer pişmiş toprak Kybele heykelcikleri, yerleşimin kültsel özelliğini açığı çıkarır. Kalenin güneyinde yer alan Sunak kayası, bu durumu destekleyen diğer veridir.    

Kurul Kalesi’nin Bölümleri

Kale yerleşimi iki ana sektöre ayrılmaktadır. Zirvenin güneybatı noktasından Kapı Alanı’na kadar olan bölge İç Kale, bu kısmın kuzeydoğusundaki geniş alan Kuzeydoğu Teras Alanı olarak adlandırılmaktadır.
İç Kale’nin en güneyinde Dilek Kayası (sunak) ve onun kuzeyinde ise bir kaya rezervuarı yer almaktadır. Kaya rezervuarının 20 km. kadar kuzeydoğusunda ise basamaklı bir tünel bulunmaktadır.






İç Kale ve Kuzeydoğu Teras Alanı

Zirveye doğru kademeli biçimde yükselen kayalığın üst kısmında, 75x250 m.lik bir genişlik yapan bir bölüm bulunur. Burada İç Kale ve Kuzeydoğu Teras Alanı olarak adlandırılan iki yerleşim sektörü yer alır. Ana kayanın formuna uygun biçimde, İç Kale’ye doğru yükselen bir sur sistemi ile çevrelenen bu bölge, taban döşemeleriyle öne çıkar. Kalenin ana giriş kapısı ön cephesi ve bu alandaki taban döşemeleri ve ikincil kapı geçişlerinin ön cephelerinde daha kolay işlenebilir nitelikteki kum taşları bosajlanarak kullanılmıştır.[4]
İç Kale Kazı Alanı’nda; basamaklı tünel, kaya rezervuarı, Dilek Kayası’nı çevreleyen sur duvarları ve bu sura içeriden eklenmiş mekanlarla bir bütünlük oluşturur. Doğu ve batı teraslarında depolama amaçlı odalar bulunmaktadır. Aynı duvar aksları üzerinde devam eden mekân içi dolgularda yanmış kerpiç parçaları ve ahşap akşamlara ait karbonlaşmış kalıntılar, buradaki son yerleşim evresinin büyük bir yangınla son bulduğunu göstermektedir.
Kuzeydoğu Teras Alanı’nda 1.90 m. genişlikteki dış duvarlara içeriden eklenmiş odalar bulunmaktadır.[5]
2016 yılı kazı çalışmalarında ayrıca kalenin ana giriş kapısı da gün yüzüne çıkarılmıştır. Ön cephesi bosajlanmış kum taşı bloklardan oluşan kapı girişinden doğuya doğru uzanan koridor, kaledeki diğer alanlara geçişin sağlandığı ana arter niteliğindedir.
Kalenin giriş kapısının kuzeyindeki iki odada pişmiş toprak Dionysos büstü, üç adet Kybele heykelciği ve çok sayıda savaş aleti ele geçirilmiştir.
Savaş aletleri yanında, İç Kale’deki basamaklı tünel, giriş kapısına entegre duvar içinde bir niş içerisinde mermerden yapılmış Ana Tanrıça Kybele heykeli in situ halde açığa çıkarılmıştır.[6]
Kalenin muhtelif yerlerinde ele geçirilen sikkeler, kazıda tarihleme konusunu açığa çıkaran en önemli etkenlerdendir. Kurul Kalesi oldukça zengin bir sikke koleksiyonuna sahiptir.

[Bu yazımızda yararlanılan başlıca kaynak ve kullanılan görseller, S. Yücel Şenyurt ve ekibine ait Ordu Kurul Kalesi, Türk Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü Haberler, Sayı 43, 2017 adlı çalışmadan alınmıştır.]




01,07.2020, Ünyekent




[1] Ordu İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü bülteninde yer alan bu ifade yanlıştır. İlk kez 2010 yılında başlayan Kurul Kalesi kazıları Doğu Karadeniz’in ilk bilimsel arkeolojik kazı çalışmasıdır, biçiminde olmalıydı. Çünkü Orta Karadeniz’de Samsun Bafra İkiztepe kazıları ve Batı Karadeniz’de Heraclea Pontika ( Kdz. Ereğlisi) kazıları çok daha önce yapılmış kazılardır.
[2] S. Yücel Şenyurt, Atakan Akçay, A. Emirhan Bulut, Umut Zoroğlu, S. Okan Akgönül, Ordu Kurul Kalesi, Türk Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü Haberler, Sayı 43, s. 3, 2017
[3] 2017, s.3; Phrourion, “kale” karşılığı olarak kullanılan bir terimdir. Askeri garnizonu bulunan, tahkim edilmiş korunaklı yerleşimler olması yanında, kaleden daha küçük ve genellikle sınır bölgelerini korumak amacıyla inşa edilen yapılardır.
[4] 2017, s.4. Bosaj (Bossage), antik duvar örgüsünde dikdörtgenler prizması biçiminde yontulmuş taş blokların dışa gelen öz yüzlerinin hafif dışbükey ve pürüzlü olarak bırakılması tekniğidir. Bu teknik, daha çok yapıların zemine yakın dış cephelerinde uygulanmıştır. Bosaj tekniğinin, taşın kenarlar boyunca düz ve ince bir şerit bırakılması ya da taşın ön yüzünün tamamının dışbükey olarak işlenmesi gibi yöntemleri vardır. (Arkeoloji Sözlüğü, T. Tekçam, Alfa Yay.)
[5] 2016 yılında Kurul’u Ünyekent’ten bir grup olarak ziyarete gittiğimizde tam da bu alan açığa çıkarılıyordu. Odalardan birinde ele geçirilen çömlek kalıntıları üzerinde çalışıyorlardı.
[6] 2017, s. 5, In situ, bir kültür varlığının kazı sırasında, toprak ya da herhangi başka bir malzemeyle örtülmeden önceki özgün durumu. Buluntunun ait olduğu yerde ve orijinal haliyle bulunmasıdır. (Arkeoloji Sözlüğü,  T. Tekçam, Alfa Yay.)

25 Haziran 2020 Perşembe

Ordu Melet Irmağı Havzası ve Kurul Kalesi


Ordu Melet Irmağı Havzası ve Kurul Kalesi


Ordu ili yerleşiminin doğu kıyısından denize kavuşan Melet Irmağı (Melanthios), toplam 161 km uzunluğunda olup, Doğu ve Orta Karadeniz’in en temel coğrafi ayırıcılarından birisidir. Irmak boyunca birçok arkaik yerleşime sahne olan bu gölge hakkında ilk ciddi araştırma 1990’lı yılların başında Prof. Dr. Mehmet Özsait tarafından yapılmıştır.
Son yüzey araştırması ise 2018 yılında, Kurul Kazısını yapan Prof. Dr. S. Yücel Şenyurt ve ekibi tarafından yapılmıştır. Bir anlamda, 2010 yılında başlatılan Kurul Kazılarının tamamlayıcısı olan bir yüzey araştırması gerçekleştirilmiş ve bu çalışmalarda tümülüs-kurgan ve höyükler, kaya mezarları ve tünellerden oluşan bazı arkeolojik yerleşimler tespit edilmiştir.

2018 Yılı Ordu –Melet Irmağı Havzası Yüzey Araştırması[1]  

Kısa adı OMHAY olan, “Ordu İli Melet Irmağı Havzası Yüzey Araştırması”, Ordu il sınırları içerisinde kalan havzasındaki arkeolojik verilerin araştırılmasını amaçlayan bir projedir. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün izniyle, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü adına, Prof. Dr. S. Yücel Şenyurt ve ekibi tarafından gerçekleştirilmiştir.
Bölgenin en önemli akarsularından biri olan Melet Irmağı, Doğu ve Orta Karadeniz’in en temel coğrafi ayırıcılarından birisidir.[2] Irmak, Giresun Karagöl Dağları (3167 m.) ile Sivas-Koyulhisar ilçesi arasında, Koyulhisar-Ortakent köyü sınırları içerisinden doğmaktadır. Denize ulaşmadan yaklaşık 10 km. önce, Esenyurt Köyü’nden itibaren, nispeten daha geniş bir vadi tabanına oturmaya başlar ve Ordu şehir merkezinin de içerisinde yer aldığı geniş bir alüvyon ovasının oluşumuna katkıda bulunur.
OMHAY araştırması kronolojisinde prehistorik dönemler, Helenistik ve Roma dönemleriyle Ortaçağ’dan günümüze kadar süren tarihsel devamlılık ve dönemlerin arkeolojik verileri incelenmiştir.
Beş bölgeye ayrılan araştırma alanı Mesudiye’den başlamaktadır. Ardından Kabadüz, Gölköy, Ulubey ve son kısımda Melet Irmağı’nın denize ulaştığı, modern Ordu ilinin de içerisinde yer aldığı sahil kesimi yer almaktadır.

Mesudiye İlçesi Araştırmaları

Mesudiye ilçesi, Melet Irmağı havzasının kuzeyinde yer alır; Sivas, Tokat ve Giresun’la sınırdaştır. Yüksek bir plato üzerinde (ortalama 1150 m.) yer alan Mesudiye’nin güneydoğusunda Sivas’ın Koyulhisar ilçesi bulunmaktadır. Koyulhisar ilçesinde yapılan yüzey araştırmalarında, Kelkit Vadisi ile bu vadiye kuzey-güney yönünde bağlanan küçük akarsu yatakları tarafından oluşturulmuş dar vadiler üzerinde ortalama 2000 m.yi bulan yüksek yaylalarda çeşitli arkeolojik yerleşim alanları tespit edilmiştir. Özellikle Erken Tunç Çağı malzemeleri veren küçük boyutlu höyük yerleşimleri dikkat çekmektedir.[3] Mesudiye’nin güney, doğu ve batı kesimleri, coğrafi geçiş bölgesi özelliğinden dolayı Karadeniz’in kıyı kesimlerinde görülmeyen höyük tipi yerleşimlere ev sahipliği yapmaktadır.

Melet Irmağı’nın Kuzeyi

Mesudiye dışında kalan kısım, Melet Irmağının kuzeyi ve güneyi olmak üzere iki bölümde incelenmektedir.
Kuzey kesimde tespit edilen ilk yerleşim, Mesudiye’nin 14 km. güneydoğusundaki Maden Köyü ve Maden Galerileri’dir. Mesudiye (Milas) madenlerinin de bulunduğu bölge, Osmanlı kayıtlarında yer almaktadır.
 Herközü Tümülüsü (M18-2): Maden köyünün 2,5 km. güneyinde yer alan yerleşimde, yüksek bir kaya üzerine açılmış bir kaya mezarı ile bir kurgan tespit edilmiştir. Aşağı havzaya doğru inildedikçe, sırasıyla şu yerleşim ve mezar alanlarına rastlanır:
Konacık Köyü Kaya Mezarları
Terek Kayası
Kaleköy ve Saray Deresi
Arıkmusa Basamaklı Tüneli ve Kaya Mezarı

Melet Irmağı’nın Güneyi

Güney kesimde, iç bölgelere doğru gidilen rotada bazılarının tespiti Özsait tarafından yapılmış çoğu höyük olan ören yerleri şunlardır:
Pilav Tepesi Höyüğü
Çiğ Göl Kurganları
Şeyhoğlu Tepesi Höyüğü
Müslüm Sarıca Höyüğü
Küllüce 1 ve Küllüce 2 Höyükleri
Esatlı Köyü Kaya Üstü Resimleri ve Yazıtları
Ziraat Höyüğü
Çukurçayır Höyüğü
Yazıtarla Höyüğü
Tepetarla Arkeolojik Yerleşim Alanı
Kargatepe
Taştekne Nekropolü
Göllüyazı Höyüğü
Bektaş Tepe Höyüğü
Hanyeri Höyüğü
Güleyanı Tepesi ve Kurganı
Çaltepe Köyü Kaya Mezarları
Çavdar Köyü Kaya Mezarı
İncik Tepe Nekropolü
Alan Köyü Kaya Mezarları

Sonuç

Kurul Kazısının tamamlayıcısı konumundaki bu yüzey araştırmasında öne çıkan olgu, Mesudiye merkezli ören yerlerinin Tokat ve Sivae illerine yaklaşan sınırlarında belirleyici yapı höyüklerdir. Bu höyüklerden tespit edilenlerde, çoğunlukla MÖ 4. Bin yılın sonu ile MÖ 3. Bin yılın ilk yarısına ait seramik buluntuları ile öne çıkmaktadır. MÖ 2. Bin yıl karakterli yerleşim veya malzemelere ise henüz rastlanmamış olup, özellikle Çavdarlı ve Çardak köylerinde Demir Çağı seramiklerine de rastlanmıştır.[4]
Mesudiye havzası içerisinde özellikle bakır, altın, gümüş madenlerinin son derece yoğun olması, birçok höyükte maden üretim atıklarına rastlanması özellikle MÖ 3. Bin yılda Anadolu için son derece önemli bir maden havzası olabileceğine işaret etmektedir.

[Bu makalede yer alan tespitler ve görsel malzemeler, Prof. Dr. Şenyurt ve ekibine ait -adını belirttiğimiz- proje çalışması metninden alınmıştır.]


24.06.2020, Ünyekent



[1] Atakan Akçay, S. Yücel Şenyurt, Seda Kara, Leyla Yorulmaz, Umut Zoroğlu, A. Emirhan Bulut; ORDU-MELET IRMAĞI HAVZASI YÜZEY ARAŞTIRMASI, 2018 YILI ÇALIŞMALARI, TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü. 37. Araştırma Sonuçları toplantısı, 1. Cilt, s. 171-192
[2] Age, s. 171
[3] Age, s. 173
[4] Age, s. 184





17 Haziran 2020 Çarşamba

Karadeniz Antikitesi ve Ünye

                                      Foto: Sinan Doğan/Flickr-Ünye Kalesi

Karadeniz Antikitesi ve Ünye


Karadeniz Bölgesinde kapsamlı ilk arkeolojik kazı İkiztepe’de gerçekleştirildi. İkiztepe, Samsun ili, Bafra ilçesinin 7 km. kuzeybatısındadır. Birbirine boyunlarla birleşen dört tepeden oluşan 350 x 260 m boyutlarındaki höyük, ilk olarak 1941 yılında İ. Kılıç Kökten, Tahsin ve Nimet Özgüç tarafından saptanır. 1971-74 yılları arasında U.Bahadır Alkım burada bir yüzey araştırması yapar. 1974-80 yılları arasında U. Bahadır Alkım’ın İkiztepe'de kazılara başlanmasının asıl sebebi Hitit metinlerinde geçen Kaşka ülkesindeki ünlü Zalpa kentini tespit etmektir. 1981-2013 yılları arasında Önder Bilgi tarafından kazılmıştır.
Karadeniz’de diğer önemli kazı, son yıllarda Ordu Kurul Kalesi’nde gerçekleştirilmiştir. Daha önce M.Özsait tarafından gerçekleştirilen yüzey araştırmaları, Ordu Bölgesi hakkında bazı ipuçları verse de, arkeolojik araştırmalarda ciddi bir mesafe kaydedilememiştir. Yıllar önce, İ. Kılıç Kökten’in memleketi olan Ünye’de başlattığı çalışmaların devamı gelmemiş, Ünye-Cevizdere Havzası raporları olduğu gibi kalmıştır.
2000’li yılların başında, S. Yücel Şenyurt yine memleketi Ordu’da başlattığı Kurul Kalesi Kazısı bekleneni verdi ve Karadeniz’in en kapsamlı kazılarından biri başlatılmış oldu. Bu kazıda en büyük etken, tıpkı Bafra’nın kayıp şehir Zalpa’sı gibi,  Ksenephon’un Anabasis adlı eserinde geçen Kotyora Kenti’nin kalıntılarını bulmaktı.

Diğer Karadeniz Antik Yerleşimleri  

Özel öneminden dolayı İstanbul-Marmaray kazılarını Karadeniz Bölge araştırmaları dışında sayarsak, Karadeniz antikitesine ait belli başlı birkaç yer vardır.
Batı’dan itibaren, ilk durakta Karadeniz Ereğlisi yer alır. Zonguldak İli, Ereğli İlçesinin MÖ 560-558 yılları arasında Herakleia Pontika adıyla Yunan şehir-devleti Megara tarafından kurulduğu bilinmektedir. Anadolu'da Bitinya sahilinde antik bir kent olan Herakleia Pontika, Karadeniz’de doğal limana sahip iki kıyı kentinden biridir. Likus nehrinin ağzında yer alır. “Herakles” ismini taşıması, Yunan Mitolojisi’nde bu yörede bulunan  Archerusian çıkıntısına bitişik mağaradan Herakles’in yeraltı dünyasına inmesi rivayet edilir.
Doğal limana sahip diğer Karadeniz antik kenti Sinop’tur. MÖ.7. yüzyılda Miletliler tarafından bir koloni kenti olarak Sinope adıyla kurulduğu söylense de, eldeki veriler Sinop’ta kentsel yerleşimin MÖ. 3. yüzyıla kadar gittiğini göstermektedir. Sinop adının nereden geldiği ise tartışmalı bir konudur. Bir Amazon adına atfen Sinope denildiği ileri sürülse de, Yunan Mitolojisinde Su Perisi Asopos’un güzel kızı Sinope’den geldiği söylenir. İki farklı yaklaşım, kentin öncelikle Anadolu’nun yerli halklarınca kurulduğu ve daha sonra Miletlilerce kolonileştirildiğini göstermektedir. Antik Çağ coğrafyacısı Strabon ise, kenti, Argonotlar'dan Teselyalı Otolikos'un kurduğunu söylemektedir. Otolikos’un kenti ele geçirerek bir Yunan kolonisi haline getirdiğini yazan Strabon’un bu ifadesinden, Sinope’nin daha önce kurulmuş olduğu ve sonradan koloni haline getirildiği tezi ortaya çıkmaktadır.
Antikite’nin üçüncü önemli yerleşimi Samsun’dur. Amisos adıyla bilinen yerleşimin İç Anadolu ile olan bağlantısı, bölgenin antik geçmişi kadar günümüzdeki önemini de vurgulayan en önemli etkendir. Samsun’un hinterlandı, kent merkezindeki antik oluşumlar kadar önemlidir. Vezirköprü ilçesinde olduğu düşünülen Hititlerin kutsal kenti Nerik ve Bafra ilçesinde olduğu varsayılan Zalpa kentleri, halen arkeolojik bir sır olarak varlığını korumaktadır.     
Samsun-Amisos’un ardından, Ordu-Kotyora, Giresun-Kerasos ve Trabzon-Trapezus gelmektedir. Yunan koloni kentleri olarak MÖ. 7. yüzyılda kuruldukları kabul edilmektedir. O döneme ait kentsel kalıntılar günümüze ulaşamamış olması nedeniyle ele geçen veriler oldukça yetersizdir.
Karadeniz Bölgesi’nde antik yerleşimler, 10. yüzyıla kadar gitmektedir. Yunanlar, ticari amaçla Karadeniz’e gelerek koloniler kurmuşlar, bölgeyi kendi ülkelerinin bir parçası kabul etmişlerdir. Tarih öncesi ve tarihi çağlarda bölgede yaşayan halklarla ilgili bilgilerin çoğu Yunan kaynaklarına dayanmaktadır. Yunanların Karadeniz’e yaklaşımı, tıpkı Hititlerin Kaşka toplumundan çektiği uzun süren yağma ve savaş olaylarına benzemektedir.
Belli bir dönem Yunanlılar Karadeniz’e Konuk Sevmeyen Deniz anlamında “Pontus Aexeinos” demişlerdir. Karadeniz’e bütün dillerde “Kara” denmesinin özel bir nedeni olmalıdır. Ünye’deki gibi bazı kıyılarının siyah kumlu olması, fırtınalı-dalgalı denizi, dağlarla çevrili bölgenin kuzey rüzgârlarının getirdiği kara bulutlardan dolayı her daim kararmış gibi görünmesi bölgeye Karadeniz denmesinin başlıca nedeni olabilir.
Bir başka önemli etken, Karadeniz halklarının etnik yapısı, bölgeye gelip yerleşen kavimlerin savaşçı karakterleridir. Bunun en son örneği, Roma egemenliği öncesine kadar bölgede egemenlik kuran Pontos Krallığı’dır. Kaşka halkından sonra MÖ. 7. yüzyılda Karadeniz’e gelerek yerleşen Kimmerler ve İskitler’in son halkasıdır.
Kolonizasyon öncesi Yunanlıların Karadeniz’e “Konuk Sevmeyen” deniz denilmesinin en büyük sebebi bu halkların varlığı olmalıdır.
Yunan Mitolojisinde “Yason ve Argonautlar” öyküsü,  Karadeniz’i “Konuksever Deniz” yahut “Dost Deniz” biçimine dönüştüren “Pontos Eukseinos” söylemini getirmiştir.
Böylece Yunanlılar, Karadeniz’i kolonileştirmenin psikolojik zeminini oluşturmaya çalışmışlardır.

Ordu Kurul Kalesi

Kurul'dan Ordu

Ve Ünye Kalesi Basamaklı Tünelleri

Ünye’nin Kentsel Kurulumu  

Ünye’nin kentsel oluşumu hakkında en somut veri, adının Antik Çağ’dan bu yana Ünye (Oinoe) biçiminde muhafaza edildiğidir. Kolonizasyon döneminde bir liman kenti olarak kurulduğu tahmin edilse de, o döneme ilişkin ele geçmiş somut bir bulgu mevcut değildir.
Ünye’nin tarih boyunca İç Anadolu bağlantılı önemli bir liman olması, Antik Çağ’da kuruluş nedenini ve biçimini ortaya koymaktadır. Sırtını Karadeniz’in verimli ormanlarına yaslayan Ünye’de gemi yapımı, tersane oluşumu Antik kuruluşundan yakın tarihimize kadar uzayan bir üretim geleneği olmalıdır.
İ. Kılıç Kökten’in tespitiyle, Ünye-Cevizdere havzasındaki tarihöncesi yerleşimin ardından, en önemli tarihi veri bir dönem Pontos Krallığı tarafından kullanılmış Ünye Kalesi’dir.
Şenyurt’un Ordu-Kurul Kalesi’nde yaptığı kazı ve ele edilen bulgular ışığında, Ünye Kalesi’nin de önemi artmaktadır. Kurul Kazılarının son verileri, Kurul’daki tünele ilişkindir. Temizlenerek açığa çıkarılan tünel hakkında bazı yorumlar yapılmaktadır.
Aynı şekilde, Ünye Kalesi’nde arkeolojik bir kazı olmasa da, bir tünel temizliğinden söz edilmektedir. Birkaç hafta önce kalenin tünelleri temizlenmeye başlanmıştı. Böylece tünelin nerelere kadar uzadığını, hangi amaçla bu basamaklı tünellerin kalede açılmış olduğunu anlayabilecektik. 
 Kalede son durum, ne yazık ki duymak istediğimiz gibi değil. Başladığı yerde çalışmaların kaldığı, hatta hiç başlatılmadığı biçiminde duyumlar alıyoruz. Sonuçta Ünye Kalesi dehlizlerinde bugün hiçbir çalışma yapılmıyor.


17.06.2020, Ünyekent

10 Haziran 2020 Çarşamba

65 Yaş Uygulaması ve Bilim Dünyası


65 Yaş Uygulaması ve Bilim Dünyası
If I have seen further it is by standing on the shoulders of Giants.
Isaac Newton (1642-1727)

Sir Isaac Newton.
İngiliz fizikçi, matematikçi…
Hatta astronom, mucit, filozof ve teolog…
1687’de Matematik İlkelerinin Doğal Felsefesi’ni yayınlamış (Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica) ve klasik mekaniğin temelini atmıştır.
1676'da meslektaşı Robert Hooke'a yazdığı bir mektupta: “Eğer daha uzağı görebiliyorsam bu, benden önceki devlerin omuzlarında durduğum içindir.” demektedir.

****
Newton’un bu tespiti, 1159’da Çhartres'li Bernard’ın  “Bizler devlerin omuzlarına tünemiş cüceleriz!” sözüne bir göndermedir..
“Filhakika devlerin haşmetiyle yükseldikçe yükselmiş, yukarı taşınmışız." diyor, Bernard…
Geçmişte yaşayanlar bize oranla devdiler…
Bizler cüce olsak da, omuzlarına oturduğumuz insanların bilgeliğinden yararlandık ve onlardan daha iyi görmeyi başarabildik…
2002'de yayınlanan Stephen Hawking'in On the Shoulders of Giants yahut Türkçe adıyla söylersek: “Devlerin Omuzları Üzerinde” adlı eser de aynı konuyu işlemektedir.
2016 yılında aramızdan ayrılan Umberto Eco'nun, bir kültür festivali için hazırladığı dersleri bir araya getiren son kitabının da adı “Devlerin Omuzlarında”dır...
Hepsi de bilimsel ilerlemeyi ve bilim insanının serüvenini anlatır.
İşte bundan dolayı öncekilerin açtığı yoldan ilerleyen bilim insanı, gideceği rotayı onlardan daha iyi görebiliyor ve bilimsel gelişmenin durmaksızın ilerlemesini sağlayabiliyor.

****
Bizde ise bilimsel ilerleme, tarihin kaydettiği örneklere pek uymuyor.
Bağımsız bilimsel çalışma mekânlarının başında gelen kuruluş, bilindiği gibi üniversitelerdir. Newton, bilimsel çalışmalarını büyük oranda mensubu olduğu University of Cambridge‘de gerçekleştirmiştir.
Son yıllarda ülkemizde kamu çalışanlarının zorunlu emeklilik yaşı 65 olarak belirlenmiştir.
65 yaş ve üzerinin “salgın” nedeniyle eve mahkûm edilmesi ve bu yaş sınırına ilişkin tartışmalar şu günlerde yeniden gündeme gelmiştir.
Bu düzenleme gereği, geçtiğimiz yıllarda 65 yaş üzeri profesörler de üniversitedeki görevlerinden emekli edilmişlerdir.
Üniversitelerdeki “Profesör Sultası” ve profesör olamayan öğretim üyeleri sorunu da bu şekilde halledilmiş oldu(!) 
Bir kuruma bağlı olarak 75 yaşına kadar bazı çalışmaların sürdürülebileceği gibi bazı istisnaları vardı bu uygulamanın…
Böylece bilimsel çalışmalar kesintiye uğramayacak, işin uzmanları tarafından daha bir süre devam ettirilebilecekti.

****
Ama öyle olmadı.
Geçtiğimiz yılın Eylül’ünde, Kültür ve Turizm Bakanlığı üniversiteden emekli olan 14 profesörün arkeolojik kazı başkanlığı görevine son verdi.
İyi mi oldu, kötü mü? Ayrı bir tartışma konusudur. Biz burada sadece olanı anlatmakla yetineceğiz.
Hürriyet Gazetesi’nden Ömer Erbil’in haberine göre, Kültür ve Turizm Bakanlığı, halen arkeolojik kazı başkanlığı sıfatını sürdüren ve üniversitelerinden emekli olmuş 14 profesörü 11 Eylül 2019 günü Ankara’da Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nde topluyor. Kazı başkanı profesörlere teşekkür ederek, bundan sonra kazı başkanlığı yapamayacakları tevdi ediliyor.
Profesörlerin hemen hepsi üniversitelerinden 65 yaş sınırlaması ile emekli edilmiş bilim insanlarıdır. Kazı başkanlığı görevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı adına Bakanlar Kurulu Kararı ile devam ettirmektedirler.
Toplantıda emekli profesörlere Bakanlığın İç Denetim Birimi Başkanlığı’nca hazırlanan rapor doğrultusunda kazılarına son verileceği, kendilerinin de “Onursal Başkan” yapılacağı anlatılıyor.
Görevine son verilen kazı başkanı profesörlerin içinde Çanakkale’den Apollon Smintheus kazılarını yürüten Prof. Dr. Coşkun Özgünel de yer alıyor.
İçlerinde dünyaca tanınmış Neolitik dönem uzmanı Prof. Dr. Mehmet Özdoğan, yakın zamanda kaybettiğimiz Prof. Dr. Hayat Erkanal’ın eşi Prof. Dr. Armağan Erkanal, Prof. Dr. Berna Alpagut gibi isimler vardır. Hepsi ünlü Türk arkeologlar Prof. Jale İnan, Prof. Nimet Özgüç, Ord. Prof. Ekrem Akurgal, Ord. Prof. Arif Müfid Mansel ve Prof. Halet Çambel’in öğrencileridir.
Türk arkeolojisinde ikinci kuşak olarak nitelendirilen bir dönem böylelikle bitirilmiş oluyor.
****
Toplantı sırasında kazı başkanı profesörlerin itirazları oluyor. Yasa, bir kuruma bağlı olarak 75 yaşına kadar çalışmaya izin veriyor. Profesörlerin hepsi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı kazı yaptıklarını, bakanlığın da bir kurum olduğunu ileri sürseler de kabul ettiremiyorlar.
Söz alan bazı profesörler, bu kararla Türk Arkeolojisinin geriye gideceğini söylüyor. Profesörlerin yarım yüzyıllık deneyimlerinin hiçe sayıldığını, arkeolojinin bir birikim işi olduğunu ve çok sayıda devam etmekte olan projelerin uygulanamaz duruma geleceğini söylüyorlar.
Uygulama, yürürlükteki kanunlara aykırı da olsa…
Sonuçta Kültür ve Turizm Bakanı adına kendilerine teşekkür plaketi verilerek, profesörlerin işine son veriliyor.

Ne dersiniz, aynı uygulamayı siyaset camiasına da uygulasak mı?


10.06.2020, Ünyekent

3 Haziran 2020 Çarşamba

Hayat Devam Ediyor!


Hayat Devam Ediyor!


Dünyanın dört bir köşesinde corona virüs tedbirleri alınırken, hayat durmuyor tedbirlerle birlikte devam ediyor.
Bizde önce AVM’ler açıldı, 1 Haziran itibariyle lokantalar, kafeler…
Şehirlerarası otobüs yolculuğu yeniden başladı; yolcu sayısını yarı yarıya indirip, bilet fiyatlarını iki katına çıkarak...
Gazetemiz Ünyekent’in Yazı İşleri Müdiresi Hacer Hanım, eve taşıdığı ofisini yeniden işyerine taşıdı.
Tüm bu “Normalleşme” çabalarına bakarak, hayatın normal akışına dönmesini beklemek; bir başka deyişle corona öncesi günlerdeki gibi yaşamak, yine de mümkün görünmüyor.
Bizim sokaktaki kafe iki günlük temizliğin ardından açıldı ama sokağın sakini esnaf arkadaştan başka kafeye gelip oturan şimdilik yok…
Çarşı-Pazar kalabalık görünse de, göze görünmeyen bir tedirginlik havası hakim...
Bu yaz salgının hızı azalacak deniyor ama kışa doğru ne olacağını kestirmek hayli zor...

1 Haziran Sonrası Günlük Hayat

1 Haziran’da tedbirlerle birlikte hayat bir parça “normal” seyrine döndü.
Zaten bizim Fakülte’de (Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi), dersler “online” yapılıyordu... Sınavlar da aynı şekilde sürüyor.
Arkeoloji dünyasında ise, yerli ve yabancı bilim heyetleri ile müze müdürlüklerinin başkanlığında arkeolojik kazı ve yüzey araştırmaları 1 Haziran’dan itibaren başlıyor.
Haber ajanslarından öğrendiğimize göre, 2020 yılı itibarıyla toplam 70 milyon TL bütçeyle tamamlanacak olan 400 arkeolojik kazı ve 149 yüzey araştırmasının bu yıl yapılması ön görülüyor.  
Elbet de corona virüs tedbirleriyle birlikte…
Kazı başkanları ile bakanlık yetkili uzmanlarına gönderilen bilgi notunda, maske ve eldiven kullanımından fiziki- sosyal mesafenin korunmasına, tüm çalışanların günde 2 kez ateşlerinin ölçülmesinden dışarıdan ziyaretçi kabul edilmemesine kadar tüm detayların yer aldığı gelen haberler arasında.

400 Arkeolojik Kazı ve 149 Yüzey Araştırması

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü yetkililerinden alınan bilgiye göre, 2020 yılında gerçekleştirilmesi planlanan toplamda 400 kazı çalışması ve 149 yüzey araştırması bulunuyor.
Bu yıl Türk bilim heyetleri tarafından yaklaşık 120, yabancı bilim heyetleri tarafından yaklaşık 25, müze müdürlükleri başkanlığında 40 arkeolojik kazı çalışması, müze müdürlükleri başkanlığında 180 kurtarma, kamu yatırım alanlarında 30 kurtarma ile sualtında 5 kazı çalışması gerçekleştirilecek.

Toplam bütçe 70 milyon TL.

2020 yılında arkeolojik kazı çalışmaları ile birlikte, 130 tanesi Türk bilim heyetleri, 5 tanesi yabancı bilim heyetleri tarafından yürütülecek 135 yüzey araştırması ve 6 tanesi su altı araştırması ve müze denetimli 8 yüzey araştırması da gerçekleştirilecek.
2020 yılında arkeolojik kazı çalışmalarına Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 25 milyon TL ödenek aktarılacak, Türk Tarih Kurumu tarafından 18 milyon TL ödenek de proje destek bedeli olarak çalışmalar kapsamında kullanılacak.
İşçi giderleri ve uzman personel giderleri ile 2020 yılındaki toplam bütçe harcaması yaklaşık 70 milyon TL civarında olacak.

Kazılarda salgın tedbirleri alınacak!

Sağlık Bakanlığı’nın salgın nedeniyle belirlediği tedbirleri içeren bir bilgi notu, kazı başkanlıkları ile Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkililerine gönderildiğini öğreniyoruz.
Söz konusu bilgi notunda, kazı evi, depo, laboratuvarlar ve kazı alanlarında, araştırma sezon boyunca uyulması gereken kurallar ve alınması gereken önlemlere dair bilgiler yer alıyor.
“Kazı Çalışmaları, Kazı Evleri, Laboratuvarları ve İstasyonlarda Corona virüse Karşı Hatırlatmalar” başlıklı bilgi notunda öncelikle fiziki- sosyal mesafenin önemi vurgulanmaktadır.
Arazi ve laboratuvar çalışmaları sırasında maske ve eldiven gibi koruyucu ekipman kullanılmasının önemine dikkat çekilerek, sabah ve akşam olmak üzere en az 2 kere tüm çalışanların ateşlerinin ölçülmesine özen gösterilmesi isteniyor.
Bilgilerin bir kısmını, Antalya’nın Myra Antik Kenti ve limanı Andriake’nin Kazı Başkanı Prof. Dr. Nevzat Çevik’ten öğreniyoruz.
Salgın tedbirleri ile kazı çalışmalarına başlamanın bir hayli farklı olacağını söyleyen Prof. Dr. Çevik, corona virüse karşı hayatın devam ettiğini söylemenin keyifli olduğunu belirterek, “Elbette tedirgin de olacağız. Sonuçta yoğun ve yakın çalışılan bir iş ortamımız var. Açmalarda bazen küçük bir alanda mecburen birkaç kişi yan yana bulunmak zorunda. Kazı evindeki hayat da ister ofiste ister depoda veya yaşam alanlarında olsun yakın ilişkiler içinde geçiyor. Şimdi alışageldiğimiz düzende çalışamayacağız. Yeni bir çalışma düzeni kuracağız" diyor.
“Çok az sayıda da öğrenci alacağız” diyen hoca, “Ekip üyelerinin sağlık sorumluluğunu almak insanı tedirgin ediyor. Bize de bulaşır çekincesiyle bazı elemanlarımız kazıya katılmak istemeyebilir. Bunu anlayışla karşılamak gerekir." demektedir. (Kaynak Doğan Haber Ajansı: 01.06.2020)
Şimdilik durum böyle…
Bakalım gelecek günlerle birlikte neler göreceğiz.
Esenlik dileklerimle.


Ünyekent, 03.06.2020