18 Ocak 2023 Çarşamba

Gıda Arkeolojisi




Gıda Arkeolojisi

 

Gezegenimizde insan türünün beslenme alışkanlığı anne karnında başlar. Yaşam boyu sürüp giden bu gereksinme, tıpkı diğer canlılarda olduğu gibi yaşamsal bir zorunluluktan doğmaktadır. Dolayısıyla insanlar varoluşundan bu yana, tüm canlılar gibi kesintisiz bir biçimde besin maddelerini bulma, üretme ve tüketime hazır hale getirme çabası içinde olmuşlardır.

Bir birey olarak insan varlığı üzerine yoğunlaşan Jean-Paul Sartre’ın varoluşçu felsefesinden, Hans Werner Ingensiep’in antropolojik gözlemlerine kadar insanın insan olma sürecini beslenme faktörüne bağlayan görüşler gıda arkeolojisiyle doğrudan ilintilidir.

Bu nedenle karakterler varoluş koşullarının süreçleri içinde zorunluluklara uyma, karşı koyma, arayış, boyun eğme gibi insanlık durumlarıyla var olagelmişlerdir.

Arkeolojik araştırmalar, avcı-toplayıcı topluluklardan ilk tohumun toprağa atıldığı neolitik devrime kadar uzanan süreçte insanın neyle ve nasıl beslendiği üzerinde yoğunlaşmıştır. Buluntulardan katmanlar arasındaki besin kalıntıları ve insan dışkıları ayrı bir önem kazanmıştır.

 

İnsan Ne Yerse Odur

 

Tam bu noktada sözü Hans Werner Ingensiep’e bırakalım.[1]

Mesele oldukça popüler olan ve genellikle yanlış anlaşılan “İnsan ne yerse odur!” ifadesinin anlamlandırılması olduğunda Alman filozof Ludwig Feuerbach önemli bir çıkış noktasıdır. Feuerbach 1850 yılında Hollandalı kimyager Jakob Moleschott’un gıda bilimi konusundaki yeni ve sıra dışı çalışmasına bir eleştiri yazısı yazmıştı. Moleschott, Justus von Liebig’in yeni organik kimya ve fizyolojisine dayanarak kaleme aldığı kitabında halkı doğru beslenme konusunda bilgilendirmek istemiştir, bu amaç kitabın isminden de açıkça anlaşılmaktadır: “Gıda Öğretisi. Halk İçin.” Vatandaş ve fizyolog Moleschott kendi döneminin toplum eleştirmenliği yapmış olan felsefecileri Feuerbach, Karl Marx veya Friedrich Engels ile benzer şekilde insanın yalnızca materyalist bir zeminde anlaşılabileceği kanısındaydı. İnsanın yalnızca maddeden ibaret olduğunu, başka hiçbir şey olmadığını düşünen Fransız felsefeci ve hekim Julien Offray de La Mettrie’nin 18. yüzyılda çoktan düşündüğü üzere insan, fiziksel bir makinedir ve insanın düzgün çalışması için gerekli olan tek şey maddenin doğru karışıma sahip olmasıdır. Metabolizmaya ilişkin rasyonel, diğer bir ifadeyle bilimsel bilgi nihayetinde insana doğada yeni bir kimlik de kazandırır. Yani burada Tanrı ve din olmaksızın, insana ve doğaya materyalist bir bakış söz konusudur. Bu sebeple, doğru beslenme sayesinde insanın sağlıklı, keskin düşünebilen ve enerjik olabileceği ve hatta doğru beslenmenin halkın kendisini sömüren ve kendisine zulmedenlere karşı siyasi bir devrim yapabilmesi için temel olduğu inanışı geçerliydi. Bundan dolayı Feuerbach; sadece patatesle beslenen İrlandalıların tam da bu kötü bitkisel beslenmelerin sebebiyle biftek yiyen İngilizler karşısında emperyalizmden kurtulma şanslarının olmadığı kanaatindeydi. Bu sebeple gerçek bir siyasi devrim ancak bilimsel temelde doğru bir beslenme ile mümkün olabilirdi. Bundan dolayı Feuerbach yazdığı eleştiri için “Bilim ve Devrim” başlığını seçmiştir. Eskilerin ünlü “Yemek ve içmek bedeni ve ruhu bir arada tutar” ifadesi felsefe alanında da yepyeni bir anlam kazanmış ve Feuerbach “Alman materyalizminin babası” kabul edilmiştir.[2]

Ingensiep, Feuerbach’ın “insanların bitkisel gıdalarla beslenen vejetatif kesimi güçsüzdür” tezine katılmasa da, insanın kendi türdeşlerinden farklı biçimde evrimleşerek nasıl insan olabildiğini yine büyük oranda beslenme faktörüyle açıklamaktadır.

 

Neden Diğer Primatlar Evrimle İnsan Olamadı?

 

19. Yüzyıl Darwin’in evrim kuramıyla çalkalandı. İngiliz biyolog ve doğa tarihçisi Charles Robert Darwin’in natural selection (doğal seçilim) yoluyla evrim kuramını ortaya atması, kutsal kitaplarda yer alan teolojik anlatıları alt üst etmişti. Aydınlanma Çağı’nın düşünürleri karşısında konuyu fazla irdeleyemeyen kilise camiası, sonunda bilimle uzlaşmayı seçti.

Bizde ise konunun tartışılması günümüze kadar sürdü.[3]

Neden günümüzün gelişmiş primatları (insana en çok benzeyen yaratıklar, hominidler) evrimle insan olma yolunda mesafe kaydedemiyor?

Sorunun cevabı milyonlarca yıl önce başlayan “insan olma” serüvenimizde yatmaktadır.

Homo sapiensler, ilk insan benzeri varlıklar olan insansılar (hominid) grubunun bir parçasıdır. Arkeolojik ve antropolojik kanıtlara dayanarak, insansıların 2,5 ila 4 milyon yıl önce Doğu ve Güney Afrika'da diğer primatlardan evrimsel olarak ilk ayrılığın başladığı öne sürülmektedir. İnsansı familyası arasında çeşitlilik olmasına rağmen, bipedalizm yani iki ayak üzerinde yürüyebilme yeteneği hepsinde ortaktır.

Evrim teorisine göre ilk modern insan olan Homo sapiensler, 200.000- 300.000 yıl önce ilk insansı (hominid) atalarından evrilmişlerdir. Yaklaşık 70.000-100.000 önce Afrika'yı terk etmeye başlamışlar ve 50.000 yıl önce de dil yeteneği geliştirmişlerdir.

Bu süreçte birçok insansı türü olmasına rağmen yalnızca Homo sapiens neslini sürdürebilmiştir. Örneğin mağara insanı olarak bilinen Neandertaller ‘in nesli devam etmemiştir.

Evrimleşme sürecinde insanla hayvan arasında yer alan, alet yapımı olmasa da alet kullanımı konusunda mahir sayılan primatlardan bugün de söz etmek mümkündür.[4] 

Neslin tükenmesi evrimin normal bir parçası sayılmaktadır. Diğer insansıların neden evrimleşemedikleri veya hayatta kalamadıklarına dair günümüzde pek çok teori mevcuttur. Beslenme faktörü bunların başında gelir. Yemek bulmak için rekabete girememe, vahşi yaşam koşulları, iklim değişiklikleri ve volkanik patlamalar bunlardan bazılarıdır.

 

Göç Dalgası

 

Modern insanların (Homo sapiens) Afrika’dan göçmeye ne zaman başladığı konusunda bazı belirsizlikler vardır. İlk göç dalgasının 100.000 ila 75.000 yıl önce gerçekleştiği tahmin edilmektedir. İnsanlar alet kullanma, giyinme, konuşma, avcılık için disiplinli işbirliği yapma, ateş yakma ve sığınak kullanma gibi pratiklerde kendisinden daha önceki insan türlerine oranla daha becerikli ve dolayısıyla farklı habitatlara uyum sağlamada daha başarılı oldukları için, bu denli geniş bir coğrafyaya yayılmayı başarmışlardır.

Homo sapiens bu süreçte dilin gelişmesi sonucu organize olmaya, plan yapmaya ve sorunlarını birlikte çözmeye başladı. Sorunların çözüm yollarından biri de yeni yerler keşfetmekti. Afrika’dan ilk göç dalgasının başlama nedeni kesin olarak bilinmese de, ilk akla gelen besin kaynaklarına ulaşma mücadelesinin daha kolay olduğu yerler keşfetme öngörüsüdür. İnsanlar bu gibi endişelerini dil aracılığıyla paylaşıp, plan yapabilmişler ve böylece yeni yaşam alanlarına göç etmeye başlamışlardır. Avcı-toplayıcı topluluklar halinde yaşayan insanın bu ilk evresi binlerce yıl sürmüştür ve insanlığın uzun dönemidir.

Günümüzden sadece 12.000 yıl önce insan, yerleşik toplumsal yapıyı oluşturmayı başardı. O zamandan bu yana toprakta ürün yetiştiriyoruz, tarım-hayvancılık yapıyoruz ve yerleşik olarak yaşıyoruz. Oysa insanın ilk ortaya çıkışı, bilinen en eski aletlerin bulunmasıyla birlikte 3,4 milyon yıl öncesine çekildi. Kabaca hesaplarsak, insan kronolojisinin yüzde doksan dokuzu avcı-toplayıcı toplum yapısıyla yani insanın evrimleşme süreciyle geçmiş.

Bugün de aynı çabayı, insan olma abasını göstermiyor muyuz?  

 

Neolitik Devrim

 

Gordon Childe’ın deyişiyle Neolitik Devrim günümüzden yaklaşık 12.000 yıl önce başladı. Tarım Devrimi olarak da adlandırılan Neolitik Devrim, göçebe yaşam tarzından yerleşik hayata geçişi ve orada doğal kaynakların kullanmaya başlanmasıyla insanların tarımsal faaliyetlerinin temelini oluşturdu.  

Neolitik dönem Son Buzul çağının bitimine, içinde bulunduğumuz jeolojik devir Holosen’in ise başlarına denk gelir. İnsanların yaşam tarzını, beslenme alışkanlıklarını ve birbirleriyle etkileşimini sonsuza dek değiştiren bu dönemde, göçebe insan toplulukları avcı toplayıcılıktan daha yerleşik bir düzene geçerek çiftçi oldular. Bu durum kısmen ve giderek daha fazla bitkinin evcilleştirilmesinden kaynaklanmaktaydı.

Söz konusu geçişin tam olarak ne zaman ve neden gerçekleştiği hala birer tartışma konusu olsa da, avcı toplayıcılıktan tarıma yöneliş tüm dünyada belgelendirilmiş durumda. Tarımsal faaliyetlerin ilk kez, Orta Doğu topraklarında yer alan Bereketli Hilal’de, birden fazla insan grubu tarafından birbirinden bağımsız olarak gerçekleştirildiği düşünülüyor.[5]

İnsanların neden göçebe hayatı bırakıp yerleşik düzene geçtiğine dair çeşitli varsayımlar bulunuyor. Artan nüfusun yarattığı baskının besin rekabetini artırıp yeni besinler yetiştirme ihtiyacını doğurması; tarıma, yaşlı ve çocukları besin üretimine katmak için geçilmesi; insanların ilk evcilleştirme uğraşları sırasında değiştirdikleri bitkileri besin kaynağı olarak benimsemesi daha sonraysa bu bitkilerin insanlara bağımlı hale gelmesi bu varsayımlardan yalnızca birkaçı.

İnsanlar tarımla haşır neşir oldukça, hayvanları evcilleştirip onları bu uğraşa dahil etmeye başlamıştı.  Irak ve Anadolu’da koyun ve keçi güdüldüğüne dair 12.000 yıl öncesine dayanan delillere rastlandı. Evcilleştirilen hayvanların iş gücü olarak kullanılması daha kapsamlı tarımsal faaliyetleri mümkün kılmış ve istikrarlı bir şekilde artan nüfusa et ve süt yoluyla ek besin sağlamıştı.[6]

İnsanlar 23.000 yıl önce gibi erken bir tarihte bitkileri ve tohumlarını toplamaya başlamış, arpa gibi tahılları ekip biçmeleri ise 11.000 yıl öncesi gibi yine erken bir tarihte meydana gelmişti.  Bu tarihten sonra, bezelye ve mercimek gibi protein yönünden zengin diğer besinlere geçilmişti. İlk çiftçiler yetiştiricilikte daha iyi hale geldikçe, depolanması gereken fazladan tohum ve mahsuller de üretilmeye başlandı. Bu durum, daha tutarlı besin mevcudiyeti sayesinde nüfus artışını teşvik etmiş, tohumları depolama ve mahsule bakma ihtiyacı sebebiyle de daha yerleşik bir yaşam tarzı gerektirmişti.

İlk insanın tohumları evcilleştirmesi, çekirdek bölge tabir edilen Bereketli Hilal’in kuzey kesiminde yani Anadolu topraklarında gerçekleşmiştir. Kaliteli tahılın anavatanı binlerce yıldan bu yana Anadolu’dur.

Ne var ki, Anadolu insanı bugün yurtdışından ithal tahıl tüketiyor.

 

Devam edecek: Bir sonraki konu başlığı “Anadolu Neolitiği”

 

18.01.2023, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/gida_arkeolojisi_-3693.html



[1] Hans Werner Ingensiep ( 1953 doğumlu ) bir Alman yazar, filozof ve bilimsel literatür editörüdür. Duisburg-Essen Üniversitesi'nde profesördür. Çalışmalarının odak noktası biyoetik, doğa felsefesi ve antropoloji alanlarındaki konulardır. Ingensiep, Friedrich-Wilhelms-University Bonn'da okudu ve burada 1983'te fitohormonların etkileri üzerine doktorasını yaptı. 1983 ve 1986 yılları arasında Bonn Üniversitesi Genetik Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak çalıştı, daha sonra 1990'dan 1996'ya kadar Essen'deki Kuzey Ren-Vestfalya Bilim Merkezi'ne taşındı. 1995 yılında habilitasyon eğitimini tamamlayarak felsefe ve bilim tarihi öğretme yetkisi aldı. Nihayet 2003 yılında Duisburg-Essen Üniversitesi'nde misafir profesör oldu.

[2] Prof. Dr. Hans Werner Ingensiep, İnsan Ne Yerse Odur-İnsan tabloları, beslenme biçimleri ve kimlik arayışına ilişkin bir makale, 2018, Duisburg-Essen Üniversitesi, Felsefe Bölümü.

[3] Bkz. Evrim Aldatmacası, Evrim Teorisi'nin Bilimsel Çöküşü ve İdeolojik Arka Planı, Adnan Oktar (Harun Yahya), Araştırma Yayıncılık, 7. Baskı, 2013

[4] Hans Werner Ingensiep, Hayvanlaştırma ve insanlaştırma arasındaki büyük maymunlar, 4 Temmuz 2015, geçmişte ve günümüzde primat araştırması, " Etkili maymun – Hayvanlarda zeka, empati ve ahlak hakkında " konferansındaki konuşma, Rottenburg-Stuttgart Piskoposluk Akademisi, Weingarten konferans evi, 3.-4. Temmuz 2015 (video belgeleri).

[5] Prof. Dr. Mehmet Özdoğan, Neolithic in Turkey. Arkeoloji ve Sanat Yayınları. İstanbul. 1999

[6] Erin Blakemore. National Geographic. 5 Nisan 2019.











 

4 Ocak 2023 Çarşamba

İyi Bir Yıl Dileğiyle…


İyi Bir Yıl Dileğiyle…

  

2023’ün ilk yazısı bu…

İyi bir yıl olmasını dileyerek başlayalım.

Her geçen yıl, bir diğerinden daha zordu.

Zorlukların aşılmasını dileyelim öncelikle…

Sağlık sorunuyla hemhal olanlara sıhhat, açlık çekenlere bereket, herkese bol kazançlar dileyelim…

Her ne kadar yaşadığımız dünyada fazla gerçekliği olmasa da…

Savaşsız, sömürüsüz, barış içinde bir dünya…

Kaygısız, mutlu bir yaşam dileyelim.

Daha adil ve yaşanabilir olsun yeryüzü…

 

(Dilek için vergi alınmıyor ne de olsa. Kimseye dokunmayan bir dileğin yasal sakıncası da olmaz. Dilemekte yarar var, ya tutarsa!)

 

 

Neler Oldu, Neler?

 

Öncelikle Ünye’ye bakalım, 2022’de neler olmuş…

Yılın son günlerinde beklenen oldu…

Cruise gemisi nihayet geldi.

Üstelik iki hafta arayla ikinci gelişini gerçekleştirdi.

Böylece Kruvaziyer Turizmi’ni başlatmış olduk.


 

Kruvaziyer Turizmi

 

Büyükşehir Belediyesinin çalışmaları ile kapasitesi arttırılan, ulusal ve uluslararası yeterliliğe ulaşan Ünye Liman’ı, Ro-Ro seferlerinin ardından bir ilke daha imza atarak ilk kez bir kruvaziyer gemisine ev sahipliği yaptı. 180 yolcu ile gelen Astoria Grande adlı kruvaziyer gemisi 19 Aralık günü Ünye Limanı’na demir attı.  

Kış sezonu nedeniyle olsa gerek, Rusya’nın Soçi limanından kalkan geminin onda dokuzu boştu. Gelenlerin bir kısmı rıhtıma inmiş, rastgele Ünye’ye ve Ordu’ya gidenler olmuştu. Rehberlik zayıf, düzen yoktu. “Yağmur yağdı, böyle oldu” handikabı… Zaten gelenler “teleferik” soruyor, ne denmişse turistlere, o da Ordu’ya ilişkin…

İkinci Cruise gemisi 280 yolcusuyla geliyor. Üç otobüs Ordu'ya, 1 minibüs Ünye'ye…

Al sana kruvaziyer turizmi!

 

(Haber ve yorumlar, yerel basın ve sosyal medyadan aktarılmıştır. Ordu Büyükşehir Belediyesi’nin resmi sitesinde ise “Ordu Tarihinde Bir İlk” başlığıyla verilmiştir: “Altınordu ve Fatsa’da da benzer çalışmaların yapılacağını söyleyen Başkan Güler, sıradan bir liman olan Ünye’nin artık bambaşka bir çekim merkezi haline dönüştüğünü” belirtiyor.)



 Asarkaya Panorama Kafe Restoran

 

Beğenilen faaliyetlerden de söz etmeliyiz ki, yeni yılın ilk gününde karamsarlığa kapılmayalım. Başlangıçta çok hoşumuza gitmemişti, Asarkaya Korusu’nun ortasına kondurulan beton yapılaşmadan… İnşaat tamamlanınca çevreyle uyumlu bir Panorama Kafe çıktı ortaya.  Sanıyorum herkesten olumlu not aldı. Bir eksiği (aslında fazlası) aşağıda giriş ücreti ödeyerek Kafe’ye ulaşıyor olunması... Piknik yapanlardan alınması ne kadar doğalsa, kafeye gitmek için ücret ödenmesi de bir o kadar anlamsız.

Asarkaya’ya çıkılan yolun asfaltlanması en az Panorama Restoran kadar önemliydi.

Benzer bir anlayışla inşa edilen Çamlık Kafe ise, eskiden orada bulunan restoran ve motelin kapsadığı alana sığmayıp taşması dışında bir fazlalığı yok. Nedense Çamlık’taki ağaçlar hala rehabilite edilmiyor.

 

 

Ünye’de Kültürel Yaşam

 

Kültürel yapı olmayınca sanatsal faaliyet de olmuyor. Ünye’nin köklü bir kültür geçmişi mevcut, Ünye Tarih Araştırma Grubu’nun yazılarında bu konuya detaylarıyla yer verdik. Kamu desteği ne yazık ki en zayıf düzeyini yaşıyor. Örneğin henüz yapım aşamasında olan Kültür Sarayının inşaatı tamamlanamadı.

Buna karşın 2022’de sanat faaliyetleri durmadı.

Yeşil Sanat (Green Art) Derneği kuruldu ve Yalı Kilisesi’nde çeşitli etkinlikler gerçekleşti.

Pandemi sonrası yeniden hareketli yaz etkinliklerine tanık olduk. Pandemi tam anlamıyla bitmemiş olsa da Ünye Cumhuriyet Meydanı’nda stantlar yeniden kuruldu.

Deniz sezonu bir önceki yıla göre daha dolu geçti, plajlar kalabalıktı.

Sahilde futbol etkinliği, park ve meydanda müzik dinletileri yeniden başladı.



 Neler Olmadı?

 

Olmasını istediğimiz ama gerçekleşmeyen dolu şey var.

Umarız yeni gelen yılla birlikte gerçekleşir.

Örneğin Trafik sorunu geçtiğimiz yıl boyunca tartışılıp düzenlemeler getirildiği halde bir türlü çözümlenmedi. Dün yaşlı bir erkekle yanında bir hanım sahil yolunda karşıya geçerken yol vermeyen sürücüyle bağrıştı. Çevre yoluna rağmen, sabahın erken saatlerinde sahil trafiği çok yavaş ilerliyor.

Yavaş ilerleyen bir başka faaliyet Ünye Organize Sanayi çalışmaları… 30 yıldan bu yana yeri bulunamamıştı, şimdi de alt yapısı tamamlanamıyor.

Yukarıda sözünü ettiğimiz gibi Kültür Sarayı’nın temeli atıldı. Ordu Haber’in haberinde “Ünye ilçesinde 2018 yılında ihalesi yapılan ve inşaatı çeşitli nedenlerden dolayı duran Kültür Merkezi Sarayı’nın 2022 yılı içerisinde tamamlanması planlanıyor” denilmekteydi. Ancak bugün hala yerinde sayıyor.

Buna rağmen Ünyeli sanatçılarımız boş durmuyor. Ünye Sanat Tiyatrosu’nun kurucu elemanlarından Kerim Aydemir, İstanbul Valiliği tarafından 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın 100’üncü yılı dolayısıyla hazırlanan ‘’Büyük Taarruz-Çetmili Kara Ali Çavuş ve Oğlu Mehmet’’ belgeselinde başrol oynuyor.

Fatsa ilk Organize Sanayi’ni yıllar önce kurdu, şimdi ikincisi için proje yapıyor.

Kültür Sarayı’nı da yıllar önce inşa eden Fatsa, ikinci saray için kolları sıvadı.

 


Ünye’nin İl Olma Platformu

 

2022’de Ünye için en önemli girişimlerden biri “il yapılma” talebidir.

Talebin en güçlü dayanağı, Ünye’nin tarihi geçmişi ve kültürel birikimidir.

“82 Ünye” veya “Ünye İl Olmalıdır” gibi platformların ortak noktası tarih ve kültürdür. Bu nedenle “Sancak Beyliği’nden Vilayete Ünye” şiarı benimsenmiştir.

İl olma konusunda Ankara merkezli bir başka sivil toplum örgütü de Ünye Medya İletişim Derneği’dir.  “Sancak Beyliği Ünye” adıyla grup kuran dernek, Ünye İl girişimini Ankara’ya iletmeyi amaçlamaktadır.

Tarihi ve kültürel konumuyla Ünye il olmayı hak eden yerleşimlerin başında yer almaktadır. Ağır aksak da olsa Ünye bu yolda emin adımlarla ilerliyor.

İyi bir yıl dileğiyle, saygılar.

 

04.01.2023 Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/iyi_bir_yil_dilegiyle-3672.html


 

28 Aralık 2022 Çarşamba

Maraş Katliamı

 



Maraş Katliamı

  

Üzerinden 41 yıl geçti.

Bugün gibi hatırlıyorum.

Üniversitedeydik.

Yılsonu tatili nedeniyle günler öncesinden bilet almıştık, memlekete gitmek üzereydik. İzmir otogarından hareket ederken, yolda gazeteden öğrendik haberlerin detayını.

Yüzü aşkın ölüden bahsediliyordu.

Bini aşkın yaralıdan…

Maraş’ta yüzlerce ev ateşe verilmiş, iş yerleri tahrip edilmişti.

“Allah için savaşa” çağrılarının duvarlara yazıldığı, bazı ev ve iş yerlerinin işaretlendiği bir tertip, kanlı bir provokasyonla karşı karşıyaydık...

1978 yılının 19 ile 26 Aralık günlerini kapsayan bölümü, ülke tarihinde karanlık bir sayfa olarak yer aldı.

Katliam günü olarak hafızamıza kazındı.

Aralarında kadın ve çocukların da yer aldığı 120 insan öldürülmüştü. 

(Maraş olayları patlak verdiğinde tesadüf, CHP iktidar, Bülent Ecevit ise başbakandı. Olaydan sonra CHP'li İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı yaptığı açıklamada, olayların sebebinin "sol örgütler" olduğunu söyleyerek partisinden büyük tepki aldı. Sonrasında da içişleri bakanlığından istifa etmek zorunda bırakıldı, yerine Hasan Fehmi Güneş getirildi. Bülent Ecevit, olayların, kendisini uzun süredir direndiği sıkıyönetim talebine zorlamak için kontrgerillalar tarafından çıkarıldığını iddia etti. Ana Muhalefet Lideri ve Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel ise, "Bana, 'Sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor.' dedirtemezsiniz." şeklinde bir açıklama yaptı. Kaynak, Uğur Mumcu, Cumhuriyet, 26 Aralık 1978)

Alevi-Sünni karşıtlığı üzerine inşa edilmek istenen Maraş olayları, daha çok 12 Eylül darbesine zemin hazırlamıştı.

Benzer bir katliam 1980 yazında Çorum’da gerçekleşti.

Birkaç ay sonra da askeri darbe yapıldı. 

 

Neden Alevi-Sünni karşıtlığı?

 

İnsanların en hassas olduğu konuların başında dini duyguları gelmektedir.

Konuya Ağustos – Eylül 2022 tarihlerinde yine bu sütunlarda “Alevilik Üzerine” başlıklı yazıyla değinmiştik.

Yazı dizisini şu saptamayla bitirmiştik:

“Sünni camiada ‘Kızılbaş’ deyişi aşağılayıcı bir kavrama dönüşmüştür. Anadolu Alevi toplulukları için “dinden çıkmış”, gayri ahlaki (sapkın) adetlere bulaşmış insanları ifade etmek için kullanılır olmuştur. Ayrıştırıcı bir algıya dönüşen bu çabanın izleri bugün bile sürüp gitmekte, tarihteki örneklerine benzer biçimde kitlesel kıyımlara kadar varmaktadır. Yakın zamanda yaşadığımız Kahramanmaraş ve Çorum katliamları, Sivas Madımak’ta 33 canın yakılması gibi olaylar, 1300 yıl önce yaşanan Kerbela kıyımını anımsatıyor.”

Dünyanın çeşitli bölgelerinde her dönem bu tür kıyım ve katliamlara rastlanmak mümkündür.

Dikkat edilirse her dini karmaşanın temelinde siyasi – ekonomik bir açmaz yatar. Güçlü olanlar, iktidarı elinde tutanlar ki, bunlara “egemen sınıflar” demek yerinde olacaktır; dini çatışmaları güç kullanmalarının bir bahanesi olarak kullanırlar.

Din istismarının en önemli nedenlerinden biri budur…

Dinin emrettiği değerler ve iyilikler yerine, kendi kişisel menfaatini ve iradelerini koyarlar.

Böylece din üzerinden çıkar ve güç temin ederler.

Samimi duyguların yerini karanlık emeller alır.

Kardeşçe hayat yerine, kalleşçe katliamlar düzenlenir.

Güzelim dünya cehenneme döner!

 

İnsanca Yaşam

 

Oysa yeryüzü nimetleri herkese yeter.

Bölüşümün adil olması yeterlidir.

Bin çiçek açmalı, bin fikir tartışmalı…

İnançlar özgür olmalıdır.

Alevilik de bir inanç ve anlayıştır.

Yok saymak yerine, kulak vermek gerekir. 

 

Bu nedenle Yenikapı'da düzenlenen Büyük Alevi Kurultayı'na dikkat çekmek istiyoruz. Kurultayın sonuç bildirgesinde “eşit yurttaşlık talepleri” dile getiren kuruluşlar arasında Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi Dernekleri Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Dernekleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Demokratik Alevi Derneği vardı.

Kurultaya siyasi parti temsilcileri, Madımak'ta hayatını kaybedenlerin aileleri, sivil toplum kuruluşları temsilcileri ve çok sayıda yurttaş katıldı.

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Mustafa Aslan konuşmasında, Alevi toplumun eşit yurttaşlık talebinin tüm dünya tarafından duyulduğunu belirterek "Aleviler diyor ki, cem bizim ibadetimiz, cemevi ibadethanemiz. Bu ülkede bizim çocuklarımıza bizim inancımız olmayan bir inancı dayatmayın diyoruz. Kamuda ayrımcılığa son verin. Aleviler diyor ki biz buradayız. Biz bu toprakların kadim inançlarından biriyiz, yok saymakla bir yere varamazsınız"

 

Bildirgede Yer Alan Talepler

 

Yenikapı'da düzenlenen Büyük Alevi Kurultayı'nda sonuç bildirgesi yer alan talepler şöyle sıralandı:

 

  •       Cemevlerinin ibadethane statüsünün kabul edilmesi,
  •       Zorunlu din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması, eğitimin dinselleştirilmesinden vazgeçilmesi,
  •       Diyanet İşleri Başkanlığı'nın tasfiyesine dönük adımların atılmaya başlanması,
  •       Gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılım sağlanması,
  •       Madımak'ın utanç müzesi yapılması,
  •       Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve hukuki tedbirlerin alınması,
  •       Alevilere karşı yapılmış olan kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi,
  •       Kutsal mekânlara yönelik yağma, talan ve el koyma girişimlerine son verilmesi,
  •       Alevi yerleşim yerlerinin isimlerinin değiştirilmesinden vazgeçilmesi ve değiştirilen yerlerin isimlerinin iade edilmesi,
  •       Alevi inancında özel yeri olan günlerin resmi tatil edilmesi,
  •       Kamusal yayıncılığın ayrımcılıktan arındırılması,
  •       Eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması. 

 

  

(Talep metni ve fotoğraflar 25 Aralık 2022 tarihli Cumhuriyet gazetesi sitesinden.)

 







28.12.2022, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/maras_katliami-3660.html


21 Aralık 2022 Çarşamba

Keşaplı Sokak ve Topal Osman


 

Keşaplı Sokak ve Topal Osman

 

Bazı evler vardır, tarihsel konumu, mimarisi ve konuk ettiği insanlarıyla anlam kazanır. Bu evlerden biri de Ünye'de Keşaplı Sokak'ta meskûn merhum Galip Keşaplı'nın evidir.

Kurtuluş Savaşı'nın başlamak üzere olduğu bir tarihte Topal Osman, maiyeti ile birlikte Ünye'ye gelir ve bu evde kalır.

Ortaokul'un arkasında Keşaplı Sokak adını taşıyan sokaktaki bu ev, ne yazık ki bugün yerinde yoktur. 2009 yılında yıkıldı. Yıkımdan kısa bir süre önce, evin sahibi Galip Keşaplı vefat etmiştir.

Merhum Galip Keşaplı, Ünye'nin yakın tarihini öğrendiğimiz kaynaklardan biriydi.  Bizlerin, yani Ünye Tarih Araştırma Grubu'nun bilgi kaynağıydı. Nur içinde yatsın. 

1919 yılı Mayıs'ında bu evde konaklayan Topal Osman ve maiyeti çok özel bir görüşmeye gitmek üzere yolları Ünye'den geçmiştir. Rivayet odur ki, Topal Osman'ın konakladığı gün sokağın karşısındaki kilisenin çanı çalar. Rum çetelerinin yöre halkına kan kusturduğu o tarih itibariyle hiddetlenen Topal Osman mahiyetindeki "Kara Zıpkalılar"a derhal çan kulesinin yıkılmasını emreder.

Galip Keşaplı'dan dinlediğimiz rivayetin bir kaç versiyonu vardır.

İçlerinde en doğru olanı şudur...

Orada bulunan insanlardan sağduyulu biri yahut birileri çıkıp Osman Ağa'yı ikna eder ve "daha fazla infiale" sebep vermezler.

 

Topal Osman'ın randevusu kiminleydi?

 

Topal Osman Ünye'de mola verdikten sonra Samsun'a doğru yola çıkar. Oradan Havza'ya geçecek ve 29 Mayıs günü Mustafa Kemal'le buluşacaktır.

Ayrıntısını "Topal Osman Olayı" adlı eserin yazarı Cemal Şener'den aktaralım:  

 

"Mustafa Kemal, Bandırma vapuru ile Samsun'a geldikten sonra 29 Mayıs 1919'da Osman Ağa ile Havza'da gizlice buluşmuş ve öyle tanışmıştı. Bu tarihten yaklaşık 1,5 yıl sonra da Mustafa Kemal, Topal Osman Ağa'dan Giresun Laz uşaklarından oluşan kendisinin korumasında görev alacak bir muhafız birliği oluşturmasını istemiş ve Ankara'ya getirilmesini rica etmişti."

(Cemal Şener, Topal Osman Olayı, Etik Yayınları, s. 41)

 

Osman Ağa ve maiyetindeki 10 kişi, 10 Kasım 1922'de Mustafa Kemal'in muhafız Birliğini oluşturmak üzere Ankara'ya gelirler. Mahalli kıyafetlerinden dolayı "Kara Zıpkalılar" denilen 10 kişinin hepsi de uzun boylu ve yakışıklıdır. Giysi ve takıları Mustafa Kemal'in dikkatini çeker. Topal Osman da "aba", "zıpka" ve başlık" diyerek giysileri adlandırır. Sıra takılara gelir; kavdanlık, yağdanlık, fişeklik... Derken, Mustafa Kemal'in gözü Keşaplı Hamit'in koltuğunun altında sakladığı kemençeye takılır. Kemençeyi yanından hiç eksik etmeyen Keşaplı Köseoğlu Hamit, üç yıl önce Havza'daki ilk buluşmaya giderlerken Ünye'de, Keşaplı Sokak'ta konuk edildiklerin evi ayarlayan kişidir.

Topal Osman ve arkadaşları Mustafa Kemal'le buluşmaya giderlerken, rast gele bir yerde değil, Keşaplı Hamit'ten dolayı Keşaplı Sokak'taki bir evde konuk edilmişlerdir.

Bu ev, 2009 yılında yıkılan merhum Galip Keşaplı'nın evidir.   

 

Tarihi Evlerin Önemi

 

Evler, sadece mimari yapıları ve pastoral konumları nedeniyle önem arz etmezler...

Bir mekânı eve dönüştüren unsurların başında "yaşanmışlıklar" gelir.

Taşınmaz kültür varlığı olarak tescillenmemiş dahi olsalar, mekanda cereyan eden olaylar, bu yapılara tarihsel bir misyon yükler.

Keşaplı Sokağın evleri de, bu anlamda tarihi evler statüsündedir ve taşınmaz kültür varlığı sayılırlar.

Havza'da Mustafa Kemal'in kaldığı ve Topal Osman'la buluştuğu mekân da tarihi bir evdir. Nitekim bu eve gerekli özen gösterilmiş ve bina Havzalılar tarafından restore edilerek müzeye dönüştürülmüştür.

Ünye'deki Keşaplılar Sokağı ve Keşaplı'nın evi de tarihi bir mekândır.

Ama bugün sokağın her iki tarafında bulunan eski Ünye evlerinden çoğu yoktur.

Topal Osman'ın kaldığı Galip Keşaplı'nın evi.

Keşaplı Sokak

Galip Keşaplı'nın evi yıkılmadan kısa bir süre önce.

 

Keşaplı Hamit'in Kemençesine Dair Bir Anekdot 

 

Cemal Şener kitabında, Keşaplı Hamit'in kemençesini merak eden Mustafa Kemal'e coşkulu bir horon gösterisi sunduklarını yazar.

Seyredenleri coşturan, oynayanları iliklerine kadar titreten bir horon...

Horonun figürlerinden biri olan "Alaşağu" yapılırken Co Hüseyin'in belindeki tabanca ateş alır ve Hüseyin bacağından yaralanır. Durumu fark eden Mustafa Kemal'in telaşına rağmen oynayanlar horonu yarıda bırakmazlar.

Topal Osman, Mustafa Kemal'e hitaben; "Paşam, bunlar ölseler de horonu bitirmeden yarıda bırakmazlar." der.

İşte ölseler bile horonu terk etmeyen "Kara Zıpkalılar" Mustafa Kemal'in Kuvayi Milliye Destanı'nda ilk muhafızları oldular ve "Giresun Gönüllü Maiyet Müfrezesi" adıyla anıldılar.

Ne var ki, Topal Osman Ağa'nın hayat hikâyesi Çerkez Ethem'inki gibi trajik bir sonla tarihe geçecekti.

 

 Ali Şükrü Bey Cinayeti ve Topal Osman Ağa'nın Sonu

 

Topal Osman, 27 Mart 1923 tarihinde aniden ortadan kaybolan Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey'in öldürülmesiyle suçlanır.

Ali Şükrü Bey, Meclis'te Mustafa Kemal'e muhalefet eden grubun başıdır ve Topal Osman'la hemşeri sayılırlar. Her ikisi de Karadenizli olduğu için zaman zaman görüşseler de aralarında öteden beri bir rekabeti vardır.

Topal Osman, Mustafa Kemal'le Ali Şükrü Bey'in Meclis'teki tartışmalarından dolayı "durumdan vazife" çıkarır. Yardımcısı Mustafa Kaptan aracılığıyla, Ali Şükrü Bey’i yemeğe davet eder ve sekiz adamına kementle boğdurulur.

Mustafa Kaptan'ın bu durumu daha sonra itiraf etmesi ve cesedin 1 Nisan'da Çankaya yakınlarında bulunması, cinayeti Topal Osman'ın işlendiğini gösterir.

Adamlarıyla Çankaya Köşkü'ne giden Topal Osman, köşkü terk edilmiş olarak görünce kapıyı kırıp içeri girer, ökeyle önüne geleni parçalar. (Tarihe “Çankaya Köşkü baskını” olarak geçen olay.)

Yeni kurulan Muhafız Taburu tarafından 1 Nisan 1923 gecesi Papaz’ın Bağı’ndaki evinde kıstırılan Topal Osman ve adamları, bütün gece çatışır. Yaralı ele geçirilen Topal Osman hastaneye kaldırılırken Muhafız Taburu Komutanı İsmail Hakkı Tekçe'nin emri ile kafası kurşun yağmuruna tutularak öldürülür ve ardından Çankaya yakınlarına gömülür.

Osman Ağa'nın hazin öyküsü burada bitmez.

Meclis'te muhalefetin baskısıyla Ali Şükrü Bey’in katilinin Ulus Meydanı'nda asılarak idam edilmesi oybirliği ile karar altına alınır.

Mezarından çıkarılan Topal Osman'ın cesedini başından asamazlar, daha önce mermilerle kafası parçalanmıştır. Ceset, Meclis'in kapısına ayağından asılır ve Ulus Meydanı'nda günlerce ipte sallandırılır.

Topal Osman'ın anıt mezarı.
Giresun Kalesi'nin en yüksek noktasına Atatürk'ün emriyle yapılmıştır.

 Sonuç

 

Meclis'teki gruplaşmanın sonucu ortaya çıkan bu hesaplaşma, Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcından itibaren Mustafa Kemal'le birlikte olan ve O'nu korumakla yükümlü bulunan bir kişinin feci şekilde öldürülmesiyle sonuçlanmıştır.

Topal Osman Ağa ulusa mal olmuş bir kahramandır; Giresun Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı'dır, Atatürk'ü koruyan Muhafız Birliği'nin başıdır.

Osman Ağa, işgal yıllarında ve Kurtuluş Savaşı sırasında Karadeniz Kıyısı Türk Kuvvetleri Başkomutanı'dır.

Bu şekilde öldürülmesi hazindir. Bugün bile bu olayın gerçek yüzü tüm yönleriyle aydınlatılmış değildir.

Topal Osman'ın öldürülmesine ilişkin bilgiler daha çok Dr. Rıza Nur, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Falih Rıfkı Atay, Mahir İz (Meclis Kâtibi) gibi isimlerin hatıratlarına dayanmaktadır.

Şurası gerçektir ki, Topal Osman ve maiyeti Cumhuriyet'in ilanından sonra da vaziyetlerini değiştirmemiş, "çete" mahiyetini sürdürmüşlerdir. Meclis'e silahla girilmesi yasak olduğu halde, Osman Ağa ve maiyeti silahlarıyla Meclis'e girer, istedikleri odaya dalarak "kontrol" ettiklerini söylerlermiş. Şehirde Nizam ve intizamı, hatta askeri kışlada disiplini bozacak tavırlar takınmaya başladıkları söylenmektedir.

Zaten Cumhuriyet ilanının ardından nizami Muhafız Taburu kurulmuş, Osman ağa'nın adamlarının bir kısmı bu tabura alınmıştır. Buna rağmen Osman Ağa, maiyetiyle ortalıkta dolaşmaya devam etmektedir.

Bu duruma daha fazla izin verilemezdi.

Topal Osman'ın cenazesi, kardeşlerinin Atatürk'ten talebi üzerine Giresun'a götürüldü ve Giresun Kalesi'nde bir yere defnedildi. Daha sonra Atatürk'ün Giresun'u ziyareti sırasında verdiği emir üzerine kalenin en yüksek tepesine bir anıt mezar inşa edildi ve Topal Osman Ağa'nın naaşı 1925 yılında buraya nakledildi.

 

Kaynaklar:

 

Cemal Şener, Topal Osman Olayı, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul 2001

Kazım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993

Mahir İz, Yılların İzi, İrfan Yayınları, İstanbul 1975

Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım (Paris 1929), Altındağ Yay. İstanbul 1967,

Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul 1980

 

Ünye Tarih Araştırma Grubu

Ahmet Kabayel – Ahmet Derya Varilci

 

21.12.2022, Ünyekent