15 Mart 2023 Çarşamba

Depremin 38. Günü

 

Depremin 38. Günü

 

6 Şubat Depremi’nin üzerinden 38 gün geçti.

Artçı sarsıntıların halen sürdüğü bu depremde kaç insanımızı kaybettik?

Kaçımız sakat kaldı, evsiz aşsız yaşıyor…

Resmi kayıtlarda bile netlik yok…

Toz toprak içinde enkaz kaldırma çalışmaları sürüyor…

Yaşamını yitirenlerin (resmi kayıtlarda) 50 bine dayandığı söyleniyor.

Haber bültenleri hala depremle başlayıp, gidiyor…

Yaralar sarılamadı.

Deprem bölgesinde hava yeniden soğudu, yağışlar geldi.

Felaketin ortasında yaşıyoruz.

Görünen tam da böyleyken…

Yaklaşan seçimlerin sıcaklığı deprem felaketinin önüne geçti...

Siyasi çekişmeler deprem bölgesine taşındı.

Ya iktidarın propagandasıyla bakıyoruz olan bitene…

Yahut eleştirel bir bakış açısıyla sorguluyoruz!

Deprem acıları üzerinden inanılmaz senaryolar yaşıyoruz.

En kötüsü de…

Deprem acıları üzerinden siyaset yapıyoruz.         

    

Tüm Bunları Neden Yazdım?

 

6 Şubat Depremi’nden bu yana, 4 haftadır yazıyorum:

Ünye’de Deprem Riski

Felaketin Boyutu

Deprem Teorileri (Eski Çağlarda Deprem İnancı)

Çağdaş Deprem Teorileri

Ve bugünküyle beşinci olacak…

Hepsinin ortak paydası, depremlerin ilahi bir güç (Tanrı) tarafından, bir mesaj amacıyla oluşmadığı, doğal bir afet olduğu yolunda açıklamalardı.

Kasım 1755 Lizbon Depremi sonrası, Batı’da insanlar depreme doğal yoldan bir açıklama getirmeye çalışmış ve buradan sismoloji bilimi doğmuştu.

Bizim toplumda da benzer çabalar olmuştur şüphesiz…

Örneğin II. Mehmet (Fatih) döneminde Ayasofya Medresesi ve İstanbul'un ilk Türk yükseköğretim kurumu olan Sahn-ı Seman Medresesi'ne müderris olarak atanan Ali Kuşçu; Astronom, matematikçi ve kelâm âlimi olarak önemli bir çığır açmıştır.



Ali Kuşçu'nun Gökbilim'e yaptığı en büyük katkılardan bir Yıldız Haritası

Maveraünnehir’de gelişen matematik ve astronomi geleneğinin temsilcisi olarak Semerkant’tan İstanbul’a gelen Ali Kuşçu’ya Fatih Sultan Mehmet özel ilgi göstermiş ve İstanbul’da rasathane ile görevlendirmiştir. Molla Hüsrev’le birlikte Semâniye medreselerinin programını hazırlayan Ali Kuşçu, İstanbul’un boylamını 59 derece, enlemini de 41 derece 14 dakika olarak belirledi. İstanbul'un enlem ve boylamını bugünkü değerle bire bir hesaplamış, Güneş saatleri icat etmiş, gezegenler arası uzaklıkları hesaplayıp Ay'ın ilk haritasını çıkarmıştır. Çıkardığı Yıldız haritaları Kristof Kolomb'a Amerika kıtasının keşfinde yardımcı olmuştur. Ali Kuşçu’nun astronomi çalışmalarında kullandığı Güneş Saati ise Fatih Camisi’ndedir.


Ali Kuşçu’nun soyu İstanbul’dan sonra fermanla Kahramanmaraş’a yerleşmiş olup, bugün büyük felaketin yaşandığı kentte O’nun soyundan gelenler bulunmaktadır.

16. Yüzyıl’da Mimar Sinan’la başlayan imar teknolojisi devam ettirilememiş, Ali Kuşçu’nun ardından yaşanan doğal afetlere ve 18. yüzyıl İstanbul depremlerine rağmen Osmanlı toplumunda müspet ilimlere yönelim yeterli olmamıştır.

Bugün deprem bölgesindeki yapıların, özellikle yeni inşa edilen rezidansların çoğu insanlara mezar olurken, Mimar Sinan’dan kalan yapılar sapasağlam ayaktadır.

Cumhuriyet’le birlikte başlayan bilim ve teknolojideki yenileşme hareketi ise zamanla hızını kesmiştir.

Bugün afet karşısında yaşadığımız şaşkınlık, 1755 Lizbon Depremi döneminde yaşananlardan farksızdır.

 

Mesele Sarsılmak Değil Yıkılmamak!

 

Bu başlığı değerli hocamız Nevzat Çevik’ten aldım. Geçtiğimiz hafta yayınlanan Antalya Muratpaşa Belediyesi’nin Antsanat isimli dergideki makalesinin başlığıdır. Şöyle başlamış söze Nevzat hoca:

 

“Her sarsıntıda daha bir artan çaresizlik ve korku hüküm sürüyor. Milyonlarca insanımız büyük kayıplar ve acılar içinde. Her ne kadar olağanüstü şiddette ve devamlılıkta bir felaket olsa da ilkel şehircilik, hatalı mühendislik ve mimarlığın bedelini toplumumuz çok ağır ödüyor. Bu hikâye yeni olmadığı gibi, şaşırtıcı ve beklenmedik de değil. Bilim depremin zamanını bilmese de varlığını ve yerini biliyor. Bu durum, ‘bile bile lades’ değil de nedir.”

(Prof. Dr. Nevzat Çevik, Akdeniz Üniversitesi, Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi)  

 

Arkeoloji ve tarihte deprem gerçeğini yazan değerli hocamızın makalesi, dört haftadan bu yana yazmakta olduğum yazılarla paralellik taşımaktadır.

“Aklın yolu birdir” denir ya, işte o kadar…

Her ne kadar okumuş olmayanların (cahillerin) ferasetine güvenen akademisyenler olsa da, onları bir kenara bırakarak, hocamızdan bir alıntıyla konuya devam edelim:

 

“Sarsıntı şoklarını absorbe eden bu tür inşai önlemler Roma ve Bizans mimarları tarafından geliştirilmiş, Osmanlı mimarları da yapıyı sarsıntılardan koruma ve sarsıntının etkisini ölçme konularında bazı yararlı uygulamalar yapmışlardır. Mimar Sinan’ın Muradiye Camii’nde kullandığı terazi taşları, caminin sağlamlığını ve depremde zarar görüp görmediğini göstermekteydi. Bunların en etkileyicisi Divriği’dedir. “Anadolu’nun El Hamrası” olarak da nitelendirilen Divriği Ulucami Dârüşşifâ kompleksi taç kapısındaki denge sütunu 700 yılı aşkın sürede görevini yaptı. Ancak 1939’daki Erzincan depreminin etkisini gösteren son görevinin ardından sıkışarak dönmez oldu. Aynı düzenek Diyarbakır’ın Sur ilçesinde 1223 yılında Artuklular tarafından yapılan Mesudiye Medresesi’nde de bulunuyor. 1975 Lice depreminin ardından bu sütunlar da sıkışıp görevini tamamladı. Gaziantep’te 16’ncı yüzyılda yapılan Bostancı Camii’nin taç kapısının iki yanındaki birer “dönen denge sütunu”, “deprem izleme düzeneği” caminin zeminindeki sismik hareketlerin kontrol edilmesini sağlıyor. Osmanlı mimarisinde bu mekanizmanın örnekleri çok sayıda yapıda kullanılmıştır. Ayrıca Bugüne dek hiçbir depremden etkilenmeyen Selimiye Camii’nin Mimar Sinan dehasındaki sırrı hala çözülmüş değildir. Bugünlerde revaçta olan izolatörlerin gördüğü işlevin bir tür karşılığının o tarihte keşfedilmiş olduğu düşünülmektedir.” (Age. s. 11) 

 


Nevzat hocanın sözünü ettiği “dönen denge sütunu” veya “deprem izleme düzeneği” dediği inşai yapının bir örneği de Ünye’de bulunmaktadır.

Yıllar önce Ünye yerel tarih çalışmaları kapsamında değerli çalışma arkadaşım Ahmet Kabayel’le birlikte kaleme aldığımız bir makalede konuya değinmiştik.

Şimdilik bu kadar olsun diyerek, daha sonra söz konusu ayrıntıya dönmek umuduyla deprem konusunu Nevzat hocanın ifadesiyle sonlandıralım.

“Sarsıntılarla yıkılan yapıların altında kalıp ağlayarak değil, sarsıntılarda yıkılmayacak yerlerde ve yıkılmayacak mühendislikte yapılar yaparak doğanın izin verdiği sınırlarda yaşamayı akıl etmek zorundayız. Halkın bilinçli olmasını sağlamak gerekse de temel çözümler halkta değildir. Devletin aşılmaz yasalarına bağlı olarak taviz vermeyen kontrol mekanizmasının hakkıyla işletilmesi zorunluluğu vardır. Millet de devlet de bilimi takip etmek zorundadır. Yoksa bilimden uzak kaldıkça ve bilimin yol göstericiliği izlenmedikçe çeşitli zamanlarda ve bir yerlerde yine aynı acıları yaşayacağımız ne yazık ki kaçınılmaz olacaktır.” (Age. s. 11)


 

“Coğrafya kaderdir” desek bile, yıkım kader değildir!

Hep birlikte, hep bir yürek… Yaralarımızı dayanışma ile sarmak için depremin ilk gününden beri tüm imkânlarıyla seferber olanların yanındayız.

 


15.03.2023, Ünyekent

 

8 Mart 2023 Çarşamba

Çağdaş Deprem Teorileri

 


Çağdaş Deprem Teorileri


 

Depremin nerede, ne zaman ve kaç şiddetinde olacağı bilinmiyor...

Ancak…

Depreme neden olabilecek oluşumlar ve riskli bölgeler belirlenebiliyor.

Zamanları saptanamasa da…

Boyutu ve şiddeti tahmin edilebiliyor...

Riskli bölgelere dayanıklı yapılar inşa ediliyor.

Mal ve can kaybı büyük ölçüde engellenebiliyor.

Örneğin Japonya’da…

Artık 7-7,5 şiddetindeki depremlerde bile mal-can kaybı olmuyor…

Günlük yaşam aksamıyor.

Ülkemiz ne yazık ki, o seviyede değil…

Kahramanmaraş depreminin üzerinden bir ay geçti.

Hala çadır, konteynır ihtiyacı var.

Açlık ve hastalık söz konusu.

Depremin ardından karmaşa yaşanıyor.

Artçı sarsıntılar mal ve can kaybına sebep oluyor.

Can kaybı 45 bini aştı.

Yaşadığımız çağda dünya artık öküzün boynuzunda değil.

Bunu biliyoruz, bilimsel açıdan depremin nedenlerini, çeşitlerini ve nasıl oluştuğunu açıklayabiliyoruz. Ama ülkemiz neden hala bu durumda, bilemiyoruz…

Peki, dünya hangi konumda…

Deprem konusunda bilim insanları ne diyor?

 

Bilimsel Açıdan Depremler

 

Deprem hakkındaki düşünceler Kasım 1755 Lizbon Depremi’yle Avrupa’da köklü bir değişime uğradı. 1 Kasım 1755 Kutsal Azizler gününde Lizbon’daki tüm kiliseler tıka basa doluydu. Saat sabah 9.30 başlayan sarsıntılar 10 saniye içinde 8 civarında olduğu tahmin edilen Avrupa tarihteki en şiddetli depremlerden birine sahne oldu. Enkazın içinden sağ kurtulanlar kendini şehir merkezindeki alana attı. 30 dakika sonra dev Tsunami dalgaları depremin öldürdüğünden daha fazla insan öldürdü. Sularının çekilmesinin ardından çıkan yangınlar kesintisiz 5 gün sürdü. Yaklaşık 40 bin kişinin öldüğü tahmin edilen depremle birlikte şehir nüfusunun neredeyse dörtte biri yok oldu.

Deprem sonrası akılda kalan tek soru şuydu: Deprem neden oldu?

Kilisenin cevabı: "İnsanların günahları için Tanrı gazabını gönderdi" şeklindeydi.

Oysa depremle birlikte şehrin bütün kiliseleri yerle bir olmuş…

Genelevler sokağı ise en az hasarı almıştır.

Hapishaneler hala ayaktadır.

Tanrı suçluları ve günahkârları değil, kilisede ayin yapan insanları gazaba uğratmıştır.

Çünkü şehir merkezindeki kiliselerin hepsi eski nehir yatağı üzerindedir.

Çok geçmeden Aydınlanma Çağı’nı başlatan düşünürler depremin bir Tanrı gazabı değil, doğal bir oluşum sonucunda gerçekleştiğini açıklamışlardır.

Lizbon depremi sonrası insanların depreme doğal yoldan açıklama getirme çabası sismoloji biliminin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Nitekim Lizbon depremiyle aynı yıl gerçekleşen 1755 Boston depremi esnasında, bacasındaki tuğla hareketlerini gözlemleyen John Winthrop (Harvard’da bir astronom), “depremler yer içerisinde yayılan dalgalardır” tezini ortaya attı.

Cambridge’de yine bir astronom olan John Mitchell, 1760’da “depremleri yer içerisindeki kayaçların derinlere kayması nedeniyle oluştuğu” fikrini ileri sürmüştür. Hareket ateş ve buhar etkisiyle oluşmaktadır. Mitchell aynı zamanda depremlerin konumunu (lokasyon) belirmeye yönelik bir yöntem de geliştirmeye çalıştı.

1800’lü yılların başında Cauchy, Poisson, Stokes, Rayleigh ve diğer bilim adamları “Elastik dalga yayılım kuramı”nı geliştirilmeye başladı.

İrlandalı bir mühendis Robert Mallet, 1857’de Akdeniz’de deprem kuşaklarını haritaladı. Hasarlı bölgelerin eş şiddet (isoseismal) haritalarını yaptı. “Depremler, yer kabuğundaki ani eğilme ve kırılmaların neden olduğu elastik dalgalardır” tezini savundu.

Filippo Cecchi (1857) – Deprem sarsıntılarını kaydeden ilk sismografı icat etti. Çok geçmeden Japonya’daki İngilizler tarafından daha kaliteli cihazlar geliştirildi.

 

Sismoloji (Deprembilim)

 

John Milne (1891) Modern deprem çalışmalarının ve Sismoloji biliminin kurucusu olarak düşünülmektedir. 1876'da Japon hükümetinin daveti üzerine Tokyo'ya giden İngiliz jeolog, 22 Şubat 1880'de Yokohama'da meydana gelen depremden sonra geliştirdiği sismografı Japonya'daki gözlem noktalarında kullandı. Japonya'da 968 sismolojik istasyon kurdu ve Japonya depremlerini inceledi. Üç çeşit deprem hareketi tespit etti. 1) İleri – geri dalgalar (P‐dalgaları) 2) Yukarı ve aşağı dalgalar (S‐dalgaları) 3) Yan dalgalar (L‐dalgaları).

Japonya'da Hakodate rahibinin kızı Tone Noritsune ile evlenen Milne,  1894'te eşiyle birlikte İngiltere'ye döndü. İngiltere’de sismik gözlem istasyonları ağını kurdu. "Depremler" (1883) ve "Sismoloji" (1898) adlı eserleri bulunmaktadır.

E. Wiechert (1898) – Bir depremin süresini kaydedebilecek kapasiteye sahip viskoz sönümlü ilk sismometreyi keşfetti.

Galitzen (1900) – Elektrik akımı üretmek için bir kömür içerisinde hareket eden sarkaç sistemli ilk elektromanyetik sismometreyi geliştirdi.

Richard Oldham (1900) – Sismogramlar üzerinde P‐, S‐, ve yüzey dalgalarının belirlenmesini açıkladı. 1906 yılında, 100 derecenin üzerindeki kaynak‐alıcı uzaklıkları için doğrudan gelen P ve S varışlarını kullanarak yerin çekirdeğini belirledi.

J. Andrija Mohorovicic (1909) – Kabuk ve mantoyu birbirinden ayıran bir hız süreksizliğinin bulunduğunu gözlemledi. Bu süreksizlik günümüzde “Moho” olarak adlandırılmakta ve deprem riskinin belirlenmesinde kullanılmaktadır.

Zöppritz (1907) – Yaygın bir şekilde kullanılan ilk seyahat zamanı tablolarını yayınladı.  Gözlemsel sismogramlar için zaman uzaklık tablosu kullanılarak seyahat zamanları elde edilmiştir.

Beno Gutenberg (1914) – Çekirdek fazlarını yayınladı ve doğru bir şekilde yerin sıvı dış çekirdeğinin derinliğini (2900 km) tahmin etti.

Inge Lehmann (1936) – Yerin katı iç çekirdeğini keşfetti.

Harold Jeffreys ve K.E. Bullen (1940) – Çok sayıda sismik faza ait seyahat zamanı tablolarının son şeklini yayınladılar. Bugün bile bu tablolar hala kullanılmaktadır.

 

Günümüzde Deprem Anlayışı

 

Günümüzde deprem, yerkabuğu içindeki kırılmalar nedeniyle ani olarak ortaya çıkan titreşimlerin dalgalar halinde yayılarak geçtikleri ortamları ve yer yüzeyini sarsmasıdır.

Depremler bilimin konusudur. Depremin nasıl oluştuğunu, deprem dalgalarının yerküre içinde ne şekilde yayıldıklarını, ölçü aletleri ve yöntemlerini, kayıtların değerlendirilmesini ve deprem ile ilgili diğer konuları inceleyen bilim dalına Deprembilim "Sismoloji” denir.





Deprem bir doğa olayıdır. İstisnai durum; insan eliyle yaratılan depremlerdir ki, nükleer denemeler, baraj inşaatları, petrol kuyuları ve büyük köprü inşaatları gibi uygulamalardır. Örneğin 2008’de Çin'de Zipingpu Barajı'nın çökmesiyle 69.227 kişinin ölümüne sebep olan deprem yapay bir depremdir. 2010 ve 2011 yılları arasında Arkansas’ta meydana gelen deprem ise, açılan bir kuyuya gönderilen 95 milyon galon suyun 9 aylık bir süreçte yerin derinliklerinde bulunan kayaçlara ulaşması sonucu meydana geldiği düşünülmektedir.  

Depremler üç grupta incelenir: 1- Tektonik, 2- Volkanik ve 3- Çöküntü depremleri.

Yeryüzünde olan depremlerin % 90’ı, Türkiye’dekiler dâhil büyük çoğunluğu Tektonik depremlerdir. Tektonik depremler, yer kabuğunun içindeki levha ve levhacıkların hareketleri sonucu oluşur. Bu hareketlerin başlıca nedeni konveksiyonel akımlardır.  Levha Tektoniği veya Konveksiyon (Isıl Döngü) olayı, yer kabuğunun bir yapboz gibi birbirine tutturulmuş, levha denilen parçalı yapısından kaynaklanır. Kıtalar bu levhalar üzerindedir ve levhalar hareket ettikçe onlar da hareket eder. Mantodaki konveksiyonel akımlarının neden olduğu bu hareketler sırasında levhalar birbirinden uzaklaşır, birbirlerine çarpar veya birbirlerini sıyırırlar. Bu hareketler birbirlerine doğru ya da birbirinden uzaklaşır biçimde olabilir. Levha üzerinde oluşan kırık, çatlak ve kıvrımlar fay olarak adlandırılır. Jeolojik oluşumlar, yer kabuğundaki bu hareketliliğin sonucudur. Levha sınırlarında uzun zaman ölçeğinde yeni okyanuslar, yeni kıtalar, sıradağlar ve volkanik dağlar meydana gelir.

Günümüzde de yer kabuğundaki bu hareketlilik devam etmekte ve depremlere sebep olmaktadır.

Volkanik depremler, yerin derinliklerinde ergimiş maddelerin, yeryüzüne çıkışı sırasında fiziksel ve kimyasal olaylar sonucunda oluşan gazların yapmış olduğu patlamalarla meydana gelir. Yanardağlarla ilgili olan bu tür depremler, İtalya ve Japonya gibi aktif yanardağı olan ülkelerde olmaktadır.

Çöküntü depremleri yer kabuğundaki boşluklar nedeniyle olur. Yer altındaki boşlukların (mağara), kömür ocaklarında galerilerin, tuz ve jipsli arazilerde erime sonucu oluşan boşlukların tavanlarının çökmesi ile oluşan depremlerdir.

Deprem ölçümü ve kayıtları Deprem Çevrimi (Elastic Rebound) ve Deprem Odağı gibi kavramlarla açıklanmaktadır. Ülke topraklarımızın yarıya yakını birinci derecede deprem kuşağı içinde yer alır. Türkiye, Dünya’nın aktif kuşaklarından biri olan Alp - Himalaya kuşağı içinde kalır ve ortalama 5 – 10 yılda birçok yıkıcı bir deprem olmaktadır.

Bilinen ilk büyük deprem halk arasında Kıyamet-i Suğra (Küçük Kıyamet) olarak adlandırılan 10 Eylül 1509 İstanbul Depremi’dir. İstanbul ve civar şehirlerin 40 gün boyunca sallandığı bu depremde, 160.000 nüfusa ve 35.000 yerleşim birimine sahip olan İstanbul’da aralarında Osmanlı hanedanından kişilerin de bulunduğu 130.000 kişi ölmüş, 1070 ev tamamen yıkılmıştır.

Osmanlı döneminde gerçekleşen bu depremi 1719, 1766 ve 1894’te gerçekleşen İstanbul depremleri izlemiş. Çağımızın bilimsel yöntemleriyle belirlenmemiş olsa da, Osmanlı kayıtlarında bu depremlerin yıkıcı etkisi ve sebep olduğu can kayıpları korkutucu boyutlardadır.

1755 depremiyle Lizbon’un aldığı dersi, İstanbul yaşadığı onca depreme rağmen halen alamamıştır.

 

 

Kaynaklar:

 

David Bressan, 1 Kasım 1755 - Lizbon Depremi: Tanrı'nın Gazabı mı, Doğal Afet mi? Scientific American, Kasım 2011

Ayşegül K. Kaynar, Maraş Depremi, Türkiye’nin ‘Lizbon Depremi’ olur mu? Mavi Defter, Şubat 2023

Hugh Doyle, Seismology, 1995, Wiley; 1st edition (August 24, 1996)

H. Sezer, (1996). 1894 İstanbul Depremi. AÜ Tarih Araşt. Der. Sayı: 29 Cilt: 18.

Lemi Akın, Osmanlı'da İlk Deprem Kitabı (1720), Akademi Titiz Yay. 2020

Dr. M. Bahadır, Yerin Yapısı ve Özellikleri, Ondokuz Mayıs Üniv. Fen Fak.

 

 


08.03.2023, Ünyekent

 

 

28 Şubat 2023 Salı

Deprem Teorileri

 

Deprem Teorileri

 

İnsan neslini çağlar boyunca en çok etkileyen doğa olaylarının başında deprem gelmektedir. Orman yangınları, sel felaketleri vb. felaketler arasında her zaman en çok korktuğumuz bir felaket olarak karşımıza deprem çıkar.

Deprem, normal zamanlarda aklımıza bile gelmez.

Çünkü diğer felaketler gibi belirli emarelerle önceden kendini belli etmez.

Ani bir sarsılmasıyla bizi şaşkına çevirir.

Bu yıkıcı gücü karşısında çaresiz kalırız.

Can vermeyip sağ kalırsak, korkutucu etkisi aylarca sürer.

Bu korku, ilkel atalarımızdan bu yana başlayan ve nesiller boyunca süre gelen insanın en arkaik endişelerinden biridir.

Her ne kadar korku verici olsa da, devasa binaların, yapılaşmanın olmadığı bir ortamda deprem, çoğunlukla insan ve canlılara zarar vermeyen bir yer hareketidir.

Hatta toprağın alt üst olmasını sağlar, yeni ve zengin minerallerin ortaya çıkmasına vesile olur ve daha verimli ürünler yetişir söz konusu topraklarda…

Bu nedenle tarımın başladığı toprakların ilki olan Anadolu’da, tapınım gören bereket tanrıçası Kibele, aynı zamanda deprem tanrıçasıdır.

Ana Tanrıça kültünün simgesidir, korkulan ama büyük saygı gören bir idoldür.

 

Eski Çağlarda Deprem İnancı

 

İlk Çağ Uygarlıkları rasyonel akıl yürütmenin öncesinde, dünyanın kökenini ve doğasını açıklamaya çalışırken genellikle tanrılara ve mitolojilere başvururlardı.

Deprem ve benzeri doğa olaylarını tanrısal bir eylem olarak görürlerdi.

İnanç temeline dayanan bu düşünce sistemi MÖ. 6. yüzyılın başlarında değişime uğradı. İlk deprem teorisi olarak adlandırabileceğimiz bu düşünce sistemi, yüzyıllar boyunca bir korkunun evrim geçirerek bugünkü bilgilerimize nasıl temel oluşturduğunu açıklamaktadır.



Aristoteles ve Platon




Batı Anadolu topraklarında bulunan Milet (Miletos) şehri, ilk deprem teorilerinin biçimlendiği Antik Çağ kentidir.

Doğayı rasyonel bir şekilde açıklamaya çalışan ilk düşünür Miletoslu Thales’dir.

Thales’ten önce depremler, Olympos tanrıları içerisinde en çok korkulan Poseidon’a atfedilirdi. Trident adı verilen üç dişli mızrağını yere vurduğunda toprağı sarsan, denizde fırtınalar yaratan Poseidon’a, Enosigaios ‘’toprağı sarsan’’ da denirdi.

Thales, tanrılara atfedilen bilgiyi doğaüstü referanslara başvurmadan, natüralist bir bakış açısıyla açıklamaya çalıştı. Thales’e göre dünya, suyun üzerinde durmaktadır. Yeryüzünün bir gemi gibi yüzdüğünü ve suyun kımıldamasıyla da depremlerin veya yersarsıntılarının olduğunu düşündü. (Walther Kranz, 1984. Antik Felsefe, Sosyal Yay., 2009, İstanbul, s. 29)

Thales’in öğrencisi Anaksimandros, Thales’ten farklı olarak dünyanın her hangi bir şeyin üzerinde durduğu tezini kabul etmez. O, dünyanın davul şeklinde olduğuna inanmaktaydı. Anaksimandros, dünyanın çok ağır bir kütle olduğu fikrini benimseyip dünyanın kendi ağırlığının altında ezilerek kırıldığını ve böylece depremlerin meydana geldiğini söylemiştir. 

Milet geleneğinin sonuncu filozofu Anaksimenes, ilk deprem oluşum modelini ortaya atmıştır. Yeryüzünün içindeki boşluklu yapı yağmurun yağmasıyla beraber dolar, yağmur mevsimi bitince sıcaklık yeryüzünü kurutur ve toprağın çatlamasına sebep olur. Oluşan bu çatlamalar da depremlere sebebiyet verir.

Milet’in doğa felsefesi ekolünü M.Ö. V. Yüzyılda yaşadığına inanılan Atinalı bilgin ve aynı zamanda Sokrates’in de hocası olan Archelaus’un deprem hakkındaki düşünceleri izler. Archelaus, depremlerin oluş sebebini yeraltında esen şiddetli rüzgârlara bağlar.

 

Aristoteles ve İlk Çağ Felsefesinin Sonu

Thales ve diğer düşünürlerin depremle ilgili teoremleri Aristoteles’le birlikte sistemli bir hale getirildi. Platon’un öğrencisi olan ve Büyük İskender’e hocalık yapan Aristotales, Meteorologica isimli eserinde yıldızların hareketlerinden kuyruklu yıldızlara, rüzgâr, yağmur, gök gürültüsü gibi hava olaylarının yanında depremlere de yer verir.  

Aristoteles’e göre ıslaklık ve kuruluk toprakta buharlaşmaya neden olur. Depremler, bu gerçeğin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Aristoteles, dünyanın içyapısını boşluklarla dolu olarak, büyük ve küçük sayısız mağara odalarının bulunduğu bir sistem olarak düşünür.

Aristoteles’in geliştirdiği bu sistem, depremleri odalar (kompartıman) ve fay hatları üzerinden açıklayan günümüzün modern teorilerinin orijini sayılmaktadır.

Aristoteles dünyanın yüzey yapısının aslında kuru olduğunu ancak yağmur sonrasında nemlendiğini daha sonra da güneşin ve dünyanın kendi iç ısısı ile toprağın ısınıp, hem içinde hem dışında rüzgârlar oluşturduğunu söyler. Bu buharlaşma genellikle ilk olarak başladığı yönde sürekli bir gövde üzerinde hareket eder ve buharlaşma sonucunda oluşan rüzgâr, içeriye ya da dışarıya doğru aktığı için çoğunlukla küçük sarsıntılar meydana getirirdi. Bazen eş zamanlı olarak esen rüzgârlar da görülürdü. Bunlardan biri dünyanın boşluklu katmanlarının içine girer ve burada rüzgârların eşlik ettiği bir depreme sebep olurdu.

(Ayrıntılı bilgi için bkz. Seneca, 2010. Natural Questions, Translated; Harry M. Hine, The University of Chicago Press, London.)

Çin kaynaklı deprem-dev kurbağa

Japon kaynaklı deprem-dev kedi balığı


Ortaçağ’a gelindiğinde antik çağ bilginlerinin teorileri terk edilmiş veya Batı dünyasının Hristiyan inanç sistemine uyarlanmaya çalışılmıştır. Her ne kadar depremlerin nedenleri ve oluşum mekanizması Aristoteles’in görüşlerine dayandırılsa da, Ortaçağ’ın yazarları tanrıyı depremlerde ilk veri kabul etmekteydi. Aristoteles’in doğal nedenleri ikincil geliyordu.

Aristoteles felsefesi Doğu dünyasında da egemendi ama sonuç farklı değildi.

Batı’nın Skolastik karanlığına karşılık, Ortaçağ’da Doğu’da muhteşem bir rasyonellik yaşanıyordu.

Ama çok sürmedi…

İbn-i Sina, El-Bîrûnî, Hârezmî, İbn-i Heysem ve Ömer Hayyamların hükmü, tiran artığı monarkların ve istilacı Moğolların yıkımına uğradı, Doğu rasathaneleri yerle bir edildi.

Aydınlanma Çağı’na kadar dünya yeniden karanlığa gömüldü.

 

Dünya Düz mü, Öküzün Boynuzunda mı?

 

Soru buydu işte…

Dünya düz mü? Yoksa öküzün boynuzunda mı duruyor?

Bilim dışı çevrelere göre depremler dünyayı taşıyan öküzün kıpırdanmasıyla oluşuyor.

Yahut dünya sudaki balığın sırtındadır…

Eski Çin kaynaklarında depremler dev kurbağaya, eski Japon kaynaklarında ise dev kedi balığına bağlanmaktaydı.

Hiç bir gözleme dayanmayan, bilim dışı bu ve benzeri saptamalar, zamanla “hakikat” olmayıp “mecaz” anlamıyla yorumlanmalıdır, denilerek revize edildi.

Oysa 17. Yüzyıl’da Katolik Kilisesi’nin dünyayı düz kabul edişine karşı Galileo, “E pur si muove” (yine de dönüyor) diyerek verdi cevabı. Çok geçmeden bilim, Ortaçağ karanlığına galip geldi, depremler bilimsel yöntemlerle açıklanmaya başlandı.   

“Deprem söz konusu olduğunda” diyor, değerli bilim insanı Tayfun Uzbay, “hayatta kalmanın şifresi bilimsel doğrulara “uyum” sağlamakla mümkündür.”

Doğru uyumun şifresi ise “eğitim”dir.

 “İnsan dediğimiz varlık bir çevrede dünyaya gelir, yaşamını sürdürür ve zamanı gelince ayrılır. Yaşadığı süre içinde çevresi ile sürekli bir etkileşim halindedir. Bu etkileşimde çevre insanı, insan da yaşadığı çevreyi değiştirir. Hayatta kalmak, konforlu ve sağlıklı yaşayabilmek için insanın çevreye uyum sağlayabilmesi çok önemlidir. Buna “adaptasyon” da deriz.  Uyum sağlayabilen ve çevrenin kendisinde oluşturabileceği zararlı değişimleri en aza indirenin hayatta kalma şansı daha yüksektir.” (Prof. Dr. Tayfun Uzbay)

Deprem karşında aciz kalışımızı “kader planı”na bağlamak, yanlış eğitimin yahut yanlış yönetimin bir sonucu olsa gerek.      

 

Kaynaklar:

 

Övünç Şahin, Antik Çağ’dan Orta Çağ’a Kadar Depremlerin Oluşumuna İlişkin Öne Sürülen Teoriler, Mavi Gezegen / Jeoloji Mühendisleri Odası Yayını-Yıl 2019 Sayı 27, s. 7-13

Walther Kranz, 1984. Antik Felsefe, Sosyal Yay., 2009, İstanbul, s. 29

Seneca. Natural Questions, Translated; Harry M. Hine, The University of Chicago Press, 2010 London

Prof. Dr. Tayfun Uzbay, Dünya düz mü? Yoksa öküzün boynuzunda mı duruyor? Eylül 2017 


01.03.2023, Ünyekent

22 Şubat 2023 Çarşamba

Felaketin Boyutu

 


Felaketin Boyutu

 

Kullandığım ilacın raporunu yenilemek amacıyla devlet hastanesindeydim.

Kan verme ünitesi önünde beklerken, iki kişinin sohbetine tanık oldum...

“Kıyameti yaşadım!” diyen depremzedenin dehşet anlarını anlatıyorlar.

Bu sözlerle felaketin boyutunu özetliyorlar…

500 yıl önce de bölgede benzer bir durum yaşandığına değiniyorlar.

 

Gerçekten de Anadolu coğrafyası 1100'lü yıllardan itibaren çeşitli zamanlarda 7 ve üstü büyüklüklerde onlarca depremle sarsılmış, bu depremlerin hepsinde devlet, devleti yönetenler; iktidar ve sair “siyasi” çevreler iyi bir sınav verememiştir.

Yüzyılın felaketi olduğu netleşen 6 Şubat 2023 Depremi’nde muhalefet, felaketin boyutunu göz ardı ederek, iktidarı “yetersiz” göstermeye çalışmıştır.

İktidar ise, ilk andan itibaren sahaya inerek depremzedelerin imdadına yetişmekte aciz kalmıştır. Oysa bilim çevreleri söz konusu bölgede büyük bir deprem beklendiğini bangır bangır bağırmışlardı.

Ve her zaman olduğu gibi halk, felakete uğrayanların feryadına koşan ilk ve tek unsur olarak ülkemizin makûs talihinde değişen bir şey olmadığını teyit etmişlerdir.

Tarih bir kez daha tekerrür etmiştir...  

 

Kahramanmaraş ve Çevresinde Depremler


Doğu Anadolu Fay Hattı (DAF) üzerinde sırasıyla 1114,  1513,  1544, 1789, 1795, 1866, 1872,  1874,  1875,  1893, 1905 ve 1971 yıllarında büyük depremler olmuştur.

1114 ve 1795’te meydana gelen iki büyük deprem, Maraş’ı tamamen harap etmiş ve binlerce insan ölmüştür…

29 Kasım 1114‘te Maraş büyük bir depremle sarsıldı.  Ermeni tarihçi ve keşiş Urfalı Mateos bu depremde şehirde yaşayan hiç kimsenin depremden sağ kurtulamadığını ve yaklaşık 40 bin kişinin öldüğünü yazmıştır. Deprem çok geniş alanda hissedilmiş, mevsimin kış olması nedeniyle kayıplar büyük olmuştur.

1513 veya 1514 yılında, tarihi tam olarak belirlenemeyen büyük bir deprem Tarsus, Adana ve Malatya hattında meydana gelmiş ve Maraş’ı da etkilemiştir. Aynı yıllarda Mısır-Kahire’de olan depremle bağlantısı bilinmemektedir.   

1544 Elbistan Depremi: 1544 yılının Ocak ayında meydana gelen depremde Elbistan'ın yarısı toprağa gömülmüş, Sacur Çayı'nın akışı değişmiş ve sarsıntılar Gaziantep’in güneyine kadar yıkıma neden olmuştur.  Artçı depremler altı ay sürmüş, Zeytun (Zitun-Süleymanlı) adlı yerleşim tamamen yıkılmış ve dağların altına gömülmüştür.

27 Haziran 1583:  Doğu Anadolu’da başlayan sarsıntının ardından meydana gelen ana şok Erzincan’ın neredeyse tamamının yıkılmasına ve 15 bin kişinin yaşamını yitirmesine neden olmuştur. 5 bin kişinin enkaz altında can verdiği bu deprem Maraş ve çevresinde çok sayıda binanın yıkılmasına neden olmuştur. Maraş ilindeki insan kaybı kesin olarak bilinmemektedir.

29 Kasım 1795 Maraş Depremi: Sabahın erken saatlerinde Maraş yine büyük bir depremle sarsılmıştır. Soğuk ve yağışlı, fırtınalı bir havada gerçekleşen depremim süresi oldukça uzun sürmüş, şehrin büyük bir bölümü harap olmuş, evlerin neredeyse tamamı yıkılmıştır. İnsanlar uzun süre geçici yerleşimlerde, çadırlarda yaşamak zorunda kalmışlardır.

1874 Elazığ merkezli 7,1 büyüklüğündeki deprem bölgede yıkıma yol açmıştır. Bir yıl sonra, yine Elazığ’da 6,7 büyüklüğünde meydana gelen depremde de yıkım olmuştur.

1893 ve 1905 yıllarında Maraş ve çevresinde etkili olan depremler yıkıma sebep olmuş, mal ve can kaybı meydana gelmiştir.

Bunların yanı sıra cumhuriyet döneminde yıkımı az olsa da bölgede çok sayıda deprem gerçekleşmiştir. Özellikle 1962 depremi, Nisan ayının başlarında başlamış Mayıs ayının ortalarına kadar sürmüş, bölgede uzun süre tedirginlik ve panik yaratmıştır.

Kahramanmaraş ve çevresindeki depremleri derlerken birkaç kaynaktan yararlandık. Bunlardan biri Erhan Afyoncu’dur; “Kahramanmaraş ve çevresini yıkan tarihi depremler”, Sabah, 12 Şubat 2023.




Erhan Afyoncu’nun yararlandığı kaynak, Yunan kökenli araştırmacı yazar Nicolas N. Ambraseys, Caroline F. Finkel’in “Türkiye'de ve Komşu Bölgelerde Sismik Etkinlikler 1500-1800” adlı Türkçe ’ye çevrilerek basılmış eserdir. Kitapta 1500-1900 arasında bölgede meydana gelen depremler yer gösterilerek, tarihleriyle verilmiştir. 

Diğer kaynak Adnan Güllü “Tarihte Elbistan Depremleri”, Maraş Gündem, 28 Ocak 2020; felaketten üç yıl önce yazılmış, tam da depremin merkez üssünde…

Değerli yazar makalesine “Amacımız deprem sözcüğü ile toplum üzerinde panik yaratmak değil, deprem konusunda geçmişte yaşadığımız Marmara depreminin acılarını unutmaya başladığımız şu yıllarda yeniden hatırlamayı faydalı görmekteyiz.” diyerek başlamış.

Makalenin alt başlığında Emerson’un bir deyişini kullanmış:

“Korkunun Kaynağı Bilgisizliktir.”

 


Tarih Tekerrür Ediyor


Bu makaleyi kaleme alırken, bir yandan deprem haberlerini izliyorum.

Arama kurtarma çalışmaları sonlanma aşamasına geldi.

Enkaz kaldırmaya başlandı.

Derken…

Hatay’da üç dakika arayla iki deprem daha oldu.

Hatay Defne’de 6,4, Samandağ’da 5,8 büyüklüğünde…

Oturulabilir, az hasarlı denilen binalar yıkıldı…

Canlı yayında izledik.

6 can kaybı ve yine yüzlerce yaralı.

 

Felaketin boyutu büyük…

Belirlenebilen resmi ölü sayısı 50.000’lere dayanmış durumda.

100.000’lerce yaralı…

Felaketin boyutu büyük, çok büyük!


 

Deprem devasa binaların, yapılaşmanın olmadığı ilk çağlarda çoğunlukla insan ve canlılara zarar vermeyen, doğal bir yer hareketiydi…

Korku verse de, günümüzdeki gibi öldürücü değildi.

Ne zaman ki insanlar taşı ve tuğlayı üst üste koyarak binalar inşa etmeye başladı…

Demiri, çimentoyu, kireci keşfetti…

Depremler kâbus olmaya başladı.

Bulunduğu bölgenin deprem risk durumuna uymayan binalar yıkılmaya mahkûmdur.

Günümüz için söylersek…

Deprem yönetmeliklerine aykırı binalar yıkılmaya yatkındır.

İşte bu koşullarda depremler insanlar için öldürücü oluyor.

Bütün mesele depreme karşı “uygun-tutarlı” binaların inşası için gerekli tedbirlerin alınıp alınamamasıdır.

Aksi halde felaketin boyutunu hesaplamak bile ıstıraptır, zulümdür.

  


22.02.2023, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/felaketin_boyutu-3741.html