7 Eylül 2022 Çarşamba

Alevilik Üzerine (2)


Alevilik Üzerine (2)

  

Sözlü kültür geleneğinin hakim olduğu, heterojen bir takım özelliklere sahip olan Anadolu Alevîlerinden bir bölümü Ünye topraklarını yurt edinmiştir. Ünye’nin Doğu kesimine (Cevizdere) ve Batı kesimine (Cüri) yerleşen Alevi nüfusun ana yerleşimi Göbü adıyla bilinir.

Ünye’nin her iki yakası aynı muhtarlığa bağlıyken, 1928’de Cevizdere yakası “Göbü Nalcı” ve Cüri tarafı “Göbü” köyü olarak ikiye bölünür.

TDK Derleme Sözlüğüne göre Göbü kelimesinin çok sayıda anlamı vardır:

Sacda pişirilen ekmek, bazlama, (Safranbolu –Zonguldak)

Kızgın yağa atılarak tavada pişirilen mayalı hamur, bazı yörelerde pişi denilen çörek.

Çamaşır tokacı, (Çarşamba -Samsun)

Kalın dikiş, yorgan dikişi, ilinti, (Çorum, Merzifon ve köyleri -Amasya)

Tozlu, topraklı yol, (Sille -Konya)

Kağnı arabalarının ön ve arka taraflarında bulunan iki tahta, (Taşköprü, Daday –Kastamonu)

Göbbasan, kağnının arkasındaki kalın ağaç, (Kamanlar-Ankara)

Fırışka, keşkek, cızlemeç, tarhana, (Bayramören-Çankırı)

 

Ünye’de Alevi Yerleşkeleri

 

Cevizdere Havzası’na sahilden başlayıp iç kesime yayılan Alevi nüfus; Yiğitler, Üçpınar, Kepsil, Tepeköy, Yeniköy, Kadılar ve doğu kesimde Gölcüğez gibi yerleşkelere dağılmışlardır.

Cüri Havzası’nda Göbü yerleşkesi ise, Sahilköy ve Sofutepesi adlarıyla anılan yerleşimlere sahiptir. Akçay tarafına yakın Kocuklu köyü de bu yerleşimler arasındadır.

Ünye’nin muhtelif topraklarına dağılan Alevi nüfusun görüldüğü yerler arasında Yeşilkent – Ballık (1946) ve Erenyurt yer almaktadır. TC İçişleri Bakanlığı, Meskûn Yerler Kılavuzu, Ankara 1946 tarihli belgede Yeşilkent Mahallesi'nin Ballık, Darahta ve Ekincik (Eski Adı: Öküzuşağı) köylerinin Alevi-Türk Yerleşimi olduğu kaydedilmektedir. (Kaynak: Nişanyan  Yer Adları Envanteri)

Ünye’de bilinen ilk Alevi yerleşimi Cumhuriyet öncesi döneme rastlar ve geldikleri yer Gümüşhane-Kürtün bölgesidir. Ünye’ye yerleşen Alevi-Türk nüfusun Çepni kökenli olduğuna dair bulgular, Kürtün’e ilişkin kaynaklarda yer almaktadır. Cevizdere Havzası iç bölgede yer alan Üçpınar köyü Alevi nüfusu ise Kürt kökenli olarak bilinir. Anadolu toplumlarının karmaşık nüfus yapısı burada da kendini göstermektedir.

Ünye Alevilerinin kendilerini Güvenç Abdal Ocağı’yla ilişkilendirmeleri ise, yine köklerinin Kürtün’e dayanmasından dolayıdır. Bu bağlantı, soy-sop ilişkisinden çok kültürel bir bağı ifade eder. Güvenç Abdal felsefesinin Ehl-i Beyt’e göre değil de Bektaşi geleneğine göre biçimlenmesi, bu bağın en önemli dayanağıdır.

 

Güvenç Abdal Kimdir?

 

Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi'nde adı geçen Güvenç Abdal, Tapduk Emre, Yunus Emre, Karadonlu Can Baba, Sarı Saltık, Ahi Evren gibi Türkmen dedelerinin en önemlilerinden biridir. Güvenç Abdal, Alevi-Bektaşi ereni olarak şeyhlik, müritlik, muhiblik, âşıklık kavramlarının betimlendiği felsefî bir menkıbe ile anılır.

Güvenç Abdal 13. Yy.’da Hacı Bektaş-ı Veli'den el aldıktan sonra Gümüşhane'nin Kürtün ilçesine bağlı Taşlıca köyüne gelir ve burada bir köy kurar. Bu köyün Anadolu’daki ilk Bektaşi yerleşim yeri olduğu söylenmektedir. Köklerinin Kürtün’den geldiğini söyleyen Ünye Alevi-Bektaşilerinin manevi bağlantısı, doğal olarak Güvenç Abdal Ocağı iledir. Sahilköy Cemevi’nin adı Güvenç Abdal ile anılır.

 

Ünye Alevilerinin Kökeni Kürtün

Kürtün, Danişmentli Türk Oymaklarından birinin adıdır.  Muhtemelen Çepni kökenli Türklerin Anadolu’da ilk yerleşim yerlerinden biridir. Kürtün sözcüğü, Türkçe bir sözcük olup, Osmanlı döneminde ﻛﻮﺭﺗﻮﻦ (Kürtün) veya ﻛﻮﺭﺗﻴﻦ (Kürtin) şeklinde yazılmıştır.

Türk Dil Kurumuna göre kürtün isminin anlamı; "rüzgârın kuytu yerlere topladığı kar yığını" ve "yük hayvanlarına vurulan palan, semer" olarak geçmektedir.

1301 ile 1427 yılları arasında Hacıemiroğulları Beyliği'ne bağlı bulunan Kürtün, 1479'da Osmanlı Devletine dahil edilmesinden sonra Trabzon Sancağı'na bağlı kaza konumuna gelmiş, özellikle 1486 tarihli Osmanlı tahrir defterinde Trabzon sancağına bağlı “Ze’amet-i Kürtün” adlı bir idarî bölge oluşturulmuş, Giresun Kalesi ve çevresi de nahiye statüsünde Kürtün'e bağlı bir yerleşim yeri olarak gösterilmiştir.

 

Hacıemiroğulları ve Tacettinoğulları Beylikleri

 Hacıemiroğulları, daha önce Türk toprakları olan Tokat'ın kuzeyi ve Mesudiye ile birlikte kendilerinin Türk topraklarına kattığı Ordu, Giresun, Samsun doğusu ve Trabzon batısında hüküm sürmüş, Orta Karadeniz Bölgesi’nin büyük bir bölümünü Türk vatanı yapmış ikinci dönem Türk beyliğidir. Kurucusu Hacıemir İbrahim Bey'dir. Bu beylik, Türkmenleri ağırlıklı olarak Selçuklu Hanedanının bölgeyi fetih için sınır boyuna yerleştirdiği Oğuzların Çepni boyuna mensuptur. (Bahaddin Yediyıldız. Ordu Yöresinin Tarihi Kaynakları. 1992, Ankara: TTK.)

Beyliğin tarih sahnesine çıkması 1301 yılıdır. Fakat Hacı Bektaş Velî’nin (1209?-1270 / 71) bu bölgedeki Çepni Türkmenlerinin yerleşmesine yardımcı olmak maksadıyla Güvenç Abdal'ı, Kürtün'de bulunan Süme Kalesi'nin batısındaki Taşlıca köyüne gönderme tarihi 1260’lara denk gelmektedir.

Hacıemiroğulları, köken bakımından Danişmendliler’e dayanmaktadır. Yine aynı kökenden gelen ve bölgenin Türkleşmesinde en az Hacıemiroğulları kadar etkisi olan diğer Türk Boyu Tacettinoğlu Beyliği’dir.

Eretnalıların Taceddinoğulları üzerinde nüfuz tesis etme çabalarının sürdüğü bir sırada, Taceddin Bey, Canik bölgesindeki faaliyetlerini artırmıştır. 1379’da Yeşilırmak havzasının denize ulaştığı sahayı Ünye’ye kadar ele geçiren Taceddinoğulları, Komnenos hanedanının yöredeki en önemli rakibi haline gelmiş, Trabzon Rum Devleti bu beylik ile diplomatik münasebet kurma zorunluluğu hissetmiştir. (Anthony Bryer-David Winfield, The Byzantine Monuments and Topography of the Pontos I, Washington 1985, s. 102)

Canik yöresinin en büyük iki Türk beyliği, Hacıemiroğulları ve Taceddinoğulları arasında başlayan mücadele, aslında Anadolu’nun genel siyasî durumunu yansıtması bakımından önemli bir örnektir. Kadı Burhaneddin’in aracılığına rağmen Ordu’ya akınlar düzenleyen Taceddin Bey, daha sonra büyük bir ordu hazırlayarak Hacı Emiroğulları üzerine yürüyecektir. Ancak, 24 Ekim 1386’da başlayan savaşta, 12.000 kişilik bir kuvvet ile Ordu’ya doğru ilerleyen Taceddin Bey, Emir Süleyman’ın kuvvetleri karşısında duramayacak ve 3.000 askeri ile birlikte harp meydanında can verecektir. (K. Dilcimen, Canik Beyleri, s. 34)

 

Alevi Göçü’nün Merkezi Olarak Kürtün

 Giresun Osmanlı idaresine girdiğinde Kürtün buraya bağlı bir nahiye durumundadır. Giresun kazâsı 1486 tarihli tahrir defterinde Trabzon sancağına bağlı “ze’amet-i Kürtün” adlı idarî bölgenin merkezi durumundadır. 1515’te Kürtün kazâsına bağlı Çepni Vilâyeti tabirine rastlanmakta ve Giresun bu vilâyetin merkezi durumundadır. 16. Yüzyıl literatüründe kullanılan Çepni Vilâyeti tabiri zamanla yerini Giresun kazâsı’na bıraktı. İncelenen dönemde Giresun, Trabzon sancağının en batı ucunu oluşturmakta ve Canik Sancağı ile olan sınırı şehrin batısındaki Batlama deresinden başlatmaktaydı. (Kaynak: Feridun Emecen, “Giresun”, DVİA, Cilt 14, İstanbul 1996: 78-84.)

Moğolların zulmünden kaçan Türkmenlerin iskan edildiği bu bölge, daha sonraki yıllarda; Osmanlı-Safevi savaşı sonrası iki taraflı bir göçe sahne olmuştur. Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Savaşı sırasında Şah İsmail’den yana saf tutan Aleviler İran’a göçerken, sonraki yıllarda Şah Tahmasb ile anlaşamayıp yeniden Anadolu’ya göçmüşlerdir.

18. yüzyıl sonlarında Kürtün sınırları içinde Kürtün-i Zir ve Kürtün-i Bala isimleriyle Trabzon sancağına bağlı birer idari birim oluşturulmuştur. 19. yüzyılın ilk yarısında ise, Osmanlı vesikalarına göre 1837'de Kürtün ilk defa Trabzon Sancağı idari biriminden çıkarılmış, Kürtün-i Zîr ve Kürtün-i Bâlâ adlarıyla Gümüşhane Sancağının birer kazası durumuna gelmiştir. 1849 yılında ise nüfusun azlığı ve derebeylerle olan mücadelelerden dolayı artan göçler sonucunda kazalıkları kaldırılmış, Aşağı Kürtün (Kürtün-i Zir) ve Yukarı Kürtün (Kürtün-i Bala) ile Harşit birer nahiye statüsünde Gümüşhane'ye bağlanmıştır.



Bu süre içerisinde en önemli gelişme, 1806 yılında bertaraf edilen Aşağı Kürtün Ayanı Süleyman’ın yöre halkına yaptığı zulüm ve göç hareketleridir.

Aşağı Kürtün olarak adlandırılan Meadin-i Hümayun’a tabi Kürtin-i Zir kasabasında Müslümanların öldürüldüğü, mallarına el konulduğu ve Gayri Müslimlerin madende zorla çalıştırıldıkları tespit edilmiştir. (Kaynak: Necmettin Alkan, “Kürtün-i Zir Kazası Âyân-ı Süleyman Meselesi” Karadeniz Araştırmaları Dergisi, sayı 12)

Kürtün’den göç olayının diğer bir sebebi de, dağlık olan bu bölgenin zor yaşam koşullarıdır. 18. Yüzyıl’da ve takip eden zamanlarda sıkça görülen bir uygulama olarak, Âyânların tarıma elverişli topraklara bu bölgeden insan naklettikleri görülür. (Kaynak: Abdullah Bay, Trabzon Eyaleti’nde Mütegallibe Hareketleri ve Âyânlık (1750 – 1850), Doktora Tezi)

Kürtün’den Ünye’ye Alevi göçünün nedeni olarak ileri sürülen sebeplerden biri de, bölgede Alevilere yapılan insanlık dışı baskılardır. Küçük el sanatlarıyla geçimini sağlayan Alevi köylerinin ticareti çeşitli bahanelerle engellenmiş, bölgedeki Gayri Müslimler üzerinden yaptıkları alış verişe dahi izin verilmemiştir. (Kaynak: Sahilköy Muhtarı Mehmet Şensoy)

Kürtün merkezli küçük el sanatları nedeniyle etnik bir yapıya adını veren “Nalcı” tabiri, bu topluluğun Alevi-Bektaşi yanını ifade edebilecek niteliktedir. Kürtünnü(ler): Ordu Ünye ilçesine bağlı Kuz köyünde “Alevi” anlamlı olarak tespit edilen bu kelime (DS-VIII: 3047), önemli bir Alevi-Bektaşi topluluğun yaşadığı Gümüşhane’ye bağlı Kürtün ilçesinin adıyla ilgili olmalıdır. Geçimlerini demircilikle sağlayan bu Alevi Türk toplulukları, Karadeniz bölgesi ile Bayburt ve Gümüşhane yörelerinde Nalcı olarak da bilinir ve anılırlar. (A. Günşen, Anadolu Ağızlarında ‘AleviBektaşi” adlı Sunumdan.)

Nalcı(lar): Karadeniz bölgesinde Ordu (Ünye, Fatsa), Trabzon, Giresun, Samsun, Karadeniz Ereğlisi ile Bayburt ve Gümüşhane (Kürtün) yörelerinde yaşayan ve geçimlerini baba meslekleri olan demircilik (kazma, kürek, karasaban, kılıç, kalkan ve özellikle at nalı) yaparak sağlayan Türk toplulukları, yöre halkı tarafından mesleklerinden dolayı Nalcı olarak anılmaktadır (A. Duran Gülçiçek, (2004). Alevilik (Bektaşilik, Kızılbaşlık). Eröz ve Türkdoğan’a göre de; Ordu-Sinop arasındaki dağlarda, Çepni bakiyesi olması muhtemel olan Alevi Türk topluluğu, bu adla anılmaktadır (M. Eröz (1990). Türkiye’de Alevilik ve Bektaşilik, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.s. 18; O. Türkdoğan, 1995: Alevi Bektaşi Kimliği, İstanbul: Timaş Yay 208, 484).

Karadeniz’deki Alevi-Bektaşi Türk toplulukları Hacı Bektaş Veli’nin dervişlerinden olan ve türbesi Hacıbektaş’taki Pir Dergâhı’nda bulunan Güvenç (Genç) Abdal bağlılarındandır (A. Duran Gülçiçek, 2004: Alevilik (Bektaşilik, Kızılbaşlık), s.  243).

(Devam Edecek: Alevi İnancı, Alevilik-Bektaşilik ve Ehl-i Beyt)

 

Ünyekent, 07.09.2022

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/alevilik_uzerine_2-3444.html







 

24 Ağustos 2022 Çarşamba

Alevilik Üzerine (1)


 

Alevilik Üzerine (1)

(Ali Rıza Kaçmaz’ın aziz hatırasına)

 

 

Ünye yerel tarihi çerçevesinde yerel nüfusu oluşturan insanlarımızla ilgili yıllardan bu yana yazmaktayız. Şimdi aramızda olmayan Alevi kökenli bir dostum: “Her kesimden insanı yazdınız da bir bizden bahsetmediniz!” diyerek sitem ederdi. “Sizin kesimin öyküsü biraz hassas, Ali Rıza kardeşim.” diyerek, kaçamak cevaplar verirdim.




Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cemevi ziyareti ardından, konuya küçük bir giriş yapma zamanının geldiği kanaatine vardım.

 


Erdoğan’ın Cemevi Ziyareti

 

Ankara'nın Çankaya ve Mamak ilçelerinde bulunan üç ayrı cemevine 30 Temmuz’da düzenlenen saldırıların ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ani bir kararla Muharrem orucunun son gününde Hüseyin Gazi Cemevi’nde iftar programına katıldı.

Erdoğan’ın ziyaretine başta Hüseyin Gazi Derneği yönetimi ile bazı Alevi örgütleri tepki gösterirken, cemevinin Erdoğan'ın ziyareti için yeniden dizayn edilmesi, Mustafa Kemal Atatürk, Hz. Ali ve Hacı Bektaş-ı Veli portrelerinin Erdoğan'ın oturduğu bölümden kaydırılması tartışmalara yol atı. 

Alevi Vakıfları Federasyonu, Hüseyin Gazi Kültür ve Sanat Vakfı yönetimine ilişkin ihraç süreci başlattığını duyurarak, “İnanç ritüellerimizin fütursuzca istismar edilmesine sessiz kalan Hüseyin Gazi Kültür ve Sanat Vakfı yönetimini kınıyoruz” dedi.

Eski Ak Parti Milletvekili Reha Çamuroğlu’na göre Erdoğan’ın cemevi ziyareti, kendisini hedef alan provokasyonların önünü kesmek, 'Alevilere karşı bir iktidar' cepheleşmesini önlemek için yapıldı. Cumhurbaşkanı’nın bir dizi provokatif ve organize olduğu ayan beyan belli olan eylemlerden rahatsız olduğunu ileri sürüldü. (Kaynak: Gazete Duvar)

Diğer yandan bu ziyareti bir “Alevi açılımı” na yoranlar oldu.

 

“Alevi Açılımı”

 

Erdoğan’ın cemevi ziyareti, “Alevi açılımı” öncesi bir PR çalışması olarak değerlendirildi…

Acaba Erdoğan “Alevi açılımı” na mı hazırlanıyor?

İktidara yakın çevrelerden beklenmedik tepkiler geldi.

Aslında “beklendik”idi…

Bu tepkiler iki eksene yerleştirilmişti:

1- 30 Kasım 1925’te kabul edilen bir yasayla tekke, zaviye ve türbeler kapatılarak; türbedarlıklar ile şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyyidlik, çelebilik vb. birtakım unvanlar kaldırılmamış mıydı?

2- Tek bir Alevi tipi yok. Şii, Kızılbaş, Bektaşi, Caferi, Nuseyri, İmamiye, Zeydiye, İran Şiası, Arap Şiası, Hizbullah, Alisiz Alevilik peşindeki sosyalist grublar gibi bir düzine topluluk var. Hepsinin de ülkemizde uzantıları var.  Pandora’nın kutusunun kapağı açıldığında ne olacağını kestiremezsiniz.

 

Sonuçta “Bu işler biraz da “mayınlı tarlada top oynamak gibidir” denildi.  

“Toplumsal kabuller, beklentiler, korkular iyi okunmaz ise bu tür girişimler faydadan çok zarar verir. Tosya’ya pirince giderken evdeki bulgurdan olursunuz.”

(Bkz. A. Dilipak, 19.08.2022, Yeni Akit; “Alevi açılımı” mı dediniz! )

 

Aslında Erdoğan’ın cemevi ziyareti hiç bir cenahtan olumlu tepki almadı. Cemevleri kendi oluşumları içinde bu ziyaretten haberli ve sorumlu olmadıklarını ileri sürdü.

Peki devlet erkanı bu mekânı kendi kafalarından, çarşı-Pazar ziyaretine gider gibi mi düzenlemişti?

Doğal olarak cemevlerinin önde gelen talebi, ibadet mekânlarının ibadethane olarak tanınmasıydı.

Bu süreçte de bu talebin sözü edilmedi.

Olay bir parça toz-duman arasında –şimdilik- kaynayıp gitti...

En azından “Demokratik Açılım” yahut “Kürt Açılımı” gibi bir mecraya varmadı.

İlerleyen günlerde umarız varmaz!

 

Alevilik Nedir?

 

Sözcük anlamı Hz. Ali’ye bağlı ya da onun soyundan olanlar demektir. Bir inanç sistemi olarak karşımıza çıkan Alevilik, tarikat olmadığı gibi, tek bir tarikata da bağlanamaz. Daha çok bir mezhep, bir din görünümündedir (A. Gölpınarlı). Kısaca, Hz. Ali’nin tarafını tutan insanların dünya görüşü olarak tanımlanabilir (R. Zelyut).

Bu bağlamda Alevi, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra, Hz. Ali’nin halife olmasını isteyen ve onu imam olarak kabul eden herkesi kapsamaktadır. Daha sonra ise Şii-Batıni inançlara bağlananların tümü Alevi kabul edildi.

Hazreti Muhammed’in ölümünden sonra, İslam tarihinde belirgin bir düşünce ayrılığı ortaya çıkar. Müslümanlar, Mekkeliler ve Medineliler grubu olarak ikiye bölünürler. Medineliler de kendi aralarında düşünce ayrılığına düşünce, Mekkeliler duruma egemen olurlar.

Hz. Muhammed’in soyu olan Haşimoğulları, Peygamber’in soyundan geldiği ve onun damadı olduğu için Hz. Ali’nin halife olmasını ister. Hz. Ali’yi tutanlara karşılık, Hz. Ebubekir’i tutanlar olmak üzere iki karşıt grup ortaya çıkar. Hz. Ali’yi tutanlar (Aleviler), Hz. Osman döneminde çıkan bir isyanda halifenin öldürülmesi üzerine Hz. Ali’yi halife ilan ederlerde de, kökeni toplumsal ve ekonomik nedenlere dayanan bu siyasal ayrılık, düşünce ve inanç ayrılıklarıyla da beslenerek günümüze kadar sürer gelir.

Düşünce ve inanç ayrılıkları, mezhepleri ve bu mezheplere bağlı tarikatları doğurur.

Bir siyasal tavır olarak ortaya çıkan Alevilik, egemen kesime karşı tavır alan halk kesiminin düşünce biçimi olurken, Sünnilik ise yönetim kesiminin ideolojisi olarak biçimlendirildi (R. Zelyut).

Batınilik, Alevilerin kendi ideolojilerini açıklama, olayları çözme yöntemidir.

 

Anadolu Aleviliği

 

Büyük ölçüde sözlü kültür geleneğinin hakim olduğu ve heterojen bir takım özelliklere sahip olan Anadolu Alevîliği, Türklerin İslam’a girişiyle birlikte yaklaşık X. yüzyıldan itibaren başlayan bir süreç içerisinde doğmuştur. Bundan dolayı Alevîliğin doğuşunda Türkler’in İslamiyet’e girişlerinin önemli bir rolü vardır. Türkler’in İslam dinine girişleri, yalnız Türk tarihini ya da İslam tarihini değil, sonuçları itibarıyla dünya tarihini de çok yakından ilgilendiren önemli bir hadisedir. Böylesine önemli olan bu süreç, yüzyıllar öncesinden günümüze süzülerek Alevîliğin doğuşunda da önemli bir etkiye sahiptir. Bu süreçte Alevîliğin ilk nüvelerini teşkil eden anlayış ve eğilimler, özellikle yoksul olan göçebe ve yarıgöçebe Türkmen boyları arasında yayılmıştır. (A.Turan, H. Yıldız, Tarihten Günümüze Anadolu Aleviliği, s. 12)

Faruk Sümer’e göre, Anadolu’daki dinî hareketlerden ekserisinin de Çepni boyu ile yakın ilgisi vardır. Muhtemelen 1240’taki Baba İshak Ayaklanması’na katılan Türkmenler arasında onlar da vardı. Sümer’e göre İlhanlı hükümdarı Olcaytu’nun On İki İmam Şiîliği’ni kabul etmesinden sonra Anadolu’daki Ulu Yörük, Boz Ok, Yukarı Kelkit ve Canik’te yaşayan göçebe birçok topluluk, Halep Türkmenlerinden bazı oymaklar ile Sivas, Tokat, Amasya, Canik, Malatya, Dersim bölge ve yörelerindeki birçok köy bu mezhebi yani Şiîliği kabul etmişlerdir ve buralarda Şiîliği yayanlar da Barak Baba dervişleri ile diğer şeyh ve dervişlerdir. Bu Türkmen topluluklarının içinde Çepni oymakları da vardır. (F. Sümer, Çepniler, s.25-33)

Çepniler bugün, Afyon (Hocalar), Balıkesir (Merkez, Balya, Badırma, Bigadiç, İvrindi, Kepsut, Manyas, Sındırgı, Susurluk), Bolu (Merkez, Mudurnu) Bursa (Mudanya), Çorum (Kargı, İskilip), Gaziantep (Araban, Nizip, Yavuzeli), Kırşehir (Çiçekdağı), Konya (Beyşehir, Taşkent), Manisa (Saruhanlı, Soma, Turgutlu), İzmir (Bergama, Dikili. Kınık, M.Kemal Paşa), Sivas (Gemerek) ve Karadeniz Bölgesinde Sinop, Samsun, Ordu, Giresun, Rize ve Artvin illerinde yaşamaktadırlar.

Batı Anadolu’da İzmir, İzmit, Adapazarı ve Balıkesir’e gitmelerine rağmen en yoğun olarak yerleştikleri, yaklaşık 700 yıldan beri varlıklarını devam ettirdikleri ve kültür mirasını en iyi muhafaza ettikleri bölgelerden biri Doğu Karadeniz bölgesi, bu bölgede de Asar/ Ağasar/ Akhisar yöresi olmuştur. (Ali Çelik, Trabzon-Şalpazarı Çepni Kültürü, Trabzon 1999, s. 26)

Çepnilerin Karadeniz bölgesine gelişleri ve Doğu Karadeniz bölgesine yerleşmeleriyle ilgili farklı iki görüş vardır. Bunlardan ilkinde Çepnilerin Sinop üzerinden doğuya doğru gittikleri ifade edilmektedir. İkinci görüş ise Harşit vadisinden Karadeniz’e doğru geldikleri şeklindedir.

Çepnilerin Sinop bölgesine yerleştikleriyle ilgili herhangi bir delil yoktur, ancak bu dönemle ilgili belgelerden Türklerin sürekli olarak doğuya doğru ilerledikleri anlaşılmaktadır.

Bryer’in verdiği bilgilere göre, Trabzon Rum imparatoru II. Jean (Yuannis) zamanında (1280-1297) Türkler Ünye (Halibia) yöresini fethetmişlerdir. Bu Türkler'in Sinop Çepnileri olmaları kuvvetle muhtemeldir.

Trabzon Rum imparatorluğunun saray tarihçisi Panaretos'a göre imparator Giorgi (1260-1280) hükümdarlığının 14. yılında yani 1280 yılında Toresion dağında Türkmenler' e tutsak düşmüştür. Panaretos, II. Jean'ın 1297 yılında öldüğünü, onun zamanında Türklerin Halibia (Ünye yöresi) yöresini ellerine geçirdiklerini söyledikten sonra Trabzon dolaylarına kadar uzanan büyük bir istilâ hareketlerinde bulunduklarını yazar. Öyle ki çok yerler gayr-i meskûn bir duruma gelmiştir. Yukarıda da söylendiği gibi, bu Türkler veya onların çoğu büyük bir ihtimalle Çepniler ve başlarındakiler de Bayram Bey ailesidir. (A.Bryer, Greeks and Türkmens)

Ünye’ye yerleşmiş olan günümüz Alevi ailelerinin kökenini de bu Çepni boyunda aramak gerekir.

 

(Devam Edecek: Güvenç Abdal Ocağı, Karadeniz-Ünye Çepnileriyle İlişkisi.)

 

 

24.08.2022, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/alevilik_uzerine_1-3416.html

17 Ağustos 2022 Çarşamba

Ünye Su Sporları Kursu


Ünye Su Sporları Kursu

 

 Ünye Su Sporları Kulübü ve Ordu Büyükşehir’in Belediyesinin ortak projesi olarak, her Çarşamba günü Yalı sahilinde ücretsiz optimist kursu veriliyor.

Ünye Kent’ten Özlem Arslan’ın haberine göre “Kursa aşırı derecede talep var.”

Ünye Su Sporları Dernek Başkanı Savaş Kara, “optimist sporu yanında kano derslerimizi de hızlandırıp, su sporlarını Ünye halkına sevdirmeyi amaçlıyoruz.” diyor.

Eğitmenler, şimdilik 28 öğrenciden oluşan kursiyerleri grup grup çalışmalara çıkarıyorlar.

Tam donanımlı ve güvenlikli olarak yapılan bu çalışmalarda, eğitmenlerin teknelerle kursiyerlere refakat ettiği ifade edilmektedir.

 

Anladığımız kadarıyla, önceki yıllarda başlayan Ünye’nin su sporları etkinliği, optimist (yelkenli) kurslarıyla daha da zenginleşerek yoluna devam etmektedir.

Geçen yaz Ordu’dan bir etkinlik için gelen teknelerden aşina olduğumuz bu yelkenlilerin bir bölümünü Ünye’ye transfer eden Ordu Büyükşehir Belediyesi oldukça isabetli davranmıştır.

Optimist antrenörü Melisa hanımın da işaret ettiği gibi optimist sporu için “muazzam bir koyumuz var!”

Bu koyda 12 ay denize girilebilir. 12 ay bu spor yapılabilir.

Lakin Ünye Koyu ve Yalı Sahili için kötü bir haberimiz var.

Önceki yazılarımızda zaman zaman değindiğimiz gibi…

Ünye Koyu can çekişiyor!

 



 

Bizzat Ordu BŞB’nin projeleriyle Yalı Sahili bitirilmek isteniyor.

Dere bakslarının, akarsuların getirdikleriyle…

Deniz dolgusu, kumsal betonlaştırma faaliyetleriyle…

Körfezdeki hassas akıntının önüne set çekiliyor...

Körfez iyice doldu, sığlaştı.

Deniz çekilmeye başladı. 

 


Serbest Piyasa Fındık Fiyatı

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fındık fiyatını 54 Lira olarak açıkladığı hafta yazmıştık:

“Serbest piyasayı nasıl etkileyecek?” diye.

Ünye’de fındık, sahil kesimi için belirlenen 13 Ağustos günü toplanmaya başlandı.

Gelgelelim, serbest piyasada 42 Liradan alınan fındık moralleri bozmuş.

 

Hayatın iyice pahalandığı, fındık yevmiyesinin 300 TL olduğu ortamda fındığın belirtilen kadar para etmemesi karşısında umutlar TMO, FİSKOBİRLİK ve Tarım Kredi Kooperatiflerine kaldı.

Şayet bu kurumlar fındığı belirlenen fiyattan alır ve üreticinin önemli miktar ürününü almaya aday olabilirse, serbest piyasa yükselebilir.

Bunun için öncelikle TMO alım noktaları çoğaltılmalı ve üreticiler istediği zaman bu noktalarda fındığını satabilir durumda olmalıdır.

Aksi halde açıklanan fındık fiyatı havada kalır.

 


 

Acısu Çeşmeleri Neden Akmıyor?

 

Ünyelilerin çoğu içme suyunu Acısu çeşmelerinden temin eder.

Çayını bu sudan demler.

Bir dönem Acısu çeşmelere verilmecek dendi. Şişelenecek yahut damacana içinde satışa sunulacaktı. Çataltepe Suyu gibi ticari amaçla kullanılacaktı…

Tepkiler gecikmedi, haliyle o düşünceden vaz geçildi.

Birkaç gündür acı suyun akmadığı veya bazı çeşmelerde çok az aktığı görüldü.

“Acısu yine paralı mı olacak?” diyenler oldu.

 


Bir görüşe göre de, Ünye Belediyesi Acısu’yu ana merkezinden çekerek, gece tankerlerle Asarkaya’daki tesislere taşıyormuş.

Bu nedenle Acısu çeşmelerinin suyu kesiliyormuş.

Allah aşkına kalksın bir görevli de konuya açıklık getirsin.

Halkın suyuyla oynanmasın!

 

 Tarım Kredi Kooperatif Marketi

 

Ünye Tarım Kredi Kooperatif Marketi’nde “İndirim başladı!” dendi.

Hafta başında uğrayıp baktık, bizim gibi merak edip gelenlerin akınına uğramış.

Gerçekten de bazı kalemlerde; makarna, un, salça ve bakliyat gibi ürünlerde ve bazı ürünlerin bir kısım çeşitlerinde kısmi bir indirime gidilmiş.

Vatandaş ayçiçeği yağı vb. ürünlerin fiyatındaki fahiş artışın ardından yapılan “kısmi” indirimi bütçesine fazla uygun bulmamış olmalı ki, gelenlerin çoğu alıp almamakta tereddütlüydü.

Kimileri de akaryakıt fiyatlarına benzetti…

İki yukarı, bir aşağı!

Ne zaman bu fiyatlar istikrara kavuşacak acaba?

 

 

Kabil Düşeli 1 Yıl Oldu

 

Bir yıl önceye kadarki Afganistan yönetimi…

Çok kötüydü.

ABD işgali altındaydılar, ulusal egemenlikleri yoktu…

İnsan haklarından, demokratik yönetimden yoksundular.

 

Bir yıl önce…

ABD işgalcileri ve işbirlikçileri ülkeyi terk etti.

Bir yıldan bu yana ülke Taliban rejimiyle yönetiliyor.

 

Bugün Afganistan’da…

Durum daha da kötü!

O günden kalan bir fotoğraf…

Hep gözlerimin önünde:

 


Kabil’den kaçmaya çalışanlardan biri, şevkle kameraya el sallıyor.

Bir kutlamadaymış gibi, gülümsüyor.

Kaçıp canını kurtarma sevdası değil sanki...

Adam kameraya poz verme derdinde.

 

Şimdi bu zatı muhteremlerden kaçı gelip ülkemize yerleşmişlerdir…

Ülkemizin neresinde ve ne yapmaktadırlar?

 


 

Ünyekent, 17.08.2022

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/unye_su_sporlari_kursu-3404.html

 


 

10 Ağustos 2022 Çarşamba

Saray Camii Tuvaleti



Saray Camii Tuvaleti

 

 Saray Camisi orijinal haliyle ayakta kalmayı başarabilen Ünye’nin en eski camisidir. Şehir merkezinde “Taşınmaz Kültür Varlığı” olarak tescillenmiş tek camidir.

16 yıl önce, Mayıs 2006’da restorasyon ihalesi yapıldığında sevinmiştik.

Akabinde Saray Camii, 2007’ yılında restore edildi.

Restorasyon projesinde, caminin avlusunda bir de tuvalet yer alıyormuş.

Bu tuvalet, caminin mezarlığına denk geliyor.

Durumu öğrendiğimizde karşı çıktık.

Restorasyon nedeniyle yazdığımız “Saray Camii” adlı yazımızda bu konuyu özellikle belirttik.

Başta Ünye Müftülüğü ve Ünye Belediyesi olmak üzere bir çok kurum ve kişiye durumu anlattık; avluda aralarında caminin banisi Kondoroğlu Ahmet ve yakınlarının da olduğu 12 mezarın bulunduğunu ve bu alana tuvalet yapılmasının uygun olmayacağını söyledik.

Ancak engel olamadık.

Proje gereği tuvalet caminin avlusuna, yer seviyesinden daha aşağıda olacak biçimde inşa edilmeye başlandı.

Restorasyonu yapan mühendis Muzaffer Özdemir[1] ile görüştük. İhaleyi alırken tuvaletin projede yer aldığını, ihale anlaşması gereği tuvaletin yapıldığını söyleyen Özdemir,  hafriyat sırasında Ünye’de olmadığını, avlunun eski bir mezarlık olduğunu bilmediğini ifade etmiştir.

 

16 Yıl Sonra Gelen Bir Yanlışlık Parodisi

 

Yer seviyesinden aşağıya inşa edilen tuvalet, caminin banisi ve yakınlarının bulunduğu bir mezarlığa inşa edilmekle kalmayıp, önemli bir mühendislik hatasına da sahne oldu.

Deniz seviyesinden aşağıda kalan tuvalet sık sık geri basıyor, kullanım dışı kalıyordu.

Sonuçta alınan bir kararla tuvalet, 16 yıl sonra yeniden, bu defa yer seviyesinin üstünde inşa edilmeye başlanıyor.

Bu kararı kim yahut hangi kurum verdi?

Anıtlar Yüksek Kurulu’ndan onay alındı mı?

Bilmiyoruz.

Ancak 16 yıl sonra gelen bu yanlışlık parodisi, trajik olmaktan çıkıp gülünç olmaya başladı. Parodi; ciddi bir oyunun bir bölümünü ya da tümünü, aradaki koşutluğu koruyarak komikleştiren, biçimini bozmadan ona bambaşka bir içerik vererek, içerikle biçim arasındaki bu karşıtlıktan gülünç ve eleştirel etki yaratan oyun biçimidir.

Bu oyunu kim oynuyor?

Hangi kurum adına bu karar alındı?

Saray Camisi gibi Ünye’nin en önemli kültürel mirasına neden böyle bir muamele reva görüldü?

Bu tarihsel caminin avlusunda 300 yıldır yatan banisinin ve yakınlarının kalıntıları neden çöp gibi yerlerinden alındı, tuvalet çukuru açmak amacıyla mezarları hunharca talan edildi, mezar taşları ve ecdat kemikleri hafriyat kamyonlarına yüklenerek denize dolgu yapıldı?

Bugünse şu soruyu soruyoruz:

Yeraltına gizledikleri tuvalet, neden 16 yıl sonra yeryüzüne çıkarılıyor?

 

16 yıl önce yapılanlar trajikti…

Bugün yapılanlar ise trajikomiktir.

 

Saray Camisi Tarihçesi    

 Durumu daha iyi anlamak için biraz geriye gidelim. Saray Camisi, adını 180o’lü yılların başında inşa edilen Süleyman Paşa Sarayı’ndan almıştır. Saraya yakınlığı ve saray mensuplarınca kullanılması nedeniyle bu isimle anılsa da, caminin inşa tarihi saraydan en az 90 yıl öncesine dayanır.

Saray Caminin kim tarafından ve ne zaman yapıldığını,  giriş kapısı üzerinde Arapça harflerle yazılmış orijinal kitabesinden öğreniyoruz. Cami 1716 yılında inşa edilmiştir. Camiyi yaptıran kişi Hacı Ahmed’tir. Kondoroğlu olarak anılan Hacı Ahmed’in Kaptan olduğu tahmin edilmektedir. Ünye’de o dönemle “varlıklı” diye bilinen kesimler, başta asker kökenli devlet erkanı; paşa ve benzerleri olmak üzere, kadı ve kaptanlardır. Hacı Ahmet camiyi yaptırdıktan sonra, burada görev yapanların, imam ve müezzinlerin yanı sıra caminin çeşitli giderlerini karşılamak amacıyla tarihi çınar ağacı yanına bir de değirmen yaptırdı. Anasu’dan gelen derenin üzerine inşa edilen bu değirmen 1800’lü yılların sonuna kadar çalışmıştır.[2]

Caminin batı yönünde yer alan bahçe mezarlıktır, muhtemelen camiyi yaptıran şahsa (banisi Kondoroğlu Ahmed) ve yakınlarına aittir. Bahçede yer alan servi ağaçlarından birinin yaşı, caminin inşası ile aynı zamanda denk gelişi, eski bir gelenek olarak ağacı dikenin yahut camiyi yaptıranın bu ağaç altına defnedildiği çağrışımını yaratmaktadır. Bahçede 12 mezar olduğu tahmin edilmektedir.     

Caminin bahçesi gibi meydanın da önemli bir bölümü mezarlıktır. Zamanla meydandaki yaya ve araç trafiğinin artması, savaş nedeniyle sığınak kazılması ve nihayet hükümet konağının temel kazısı nedeniyle meydandaki mezarlar tümüyle kaldırılmıştır. Meydan düzenlenirken ve cami yanından geçen patika genişletilirken, caminin bahçesi yol seviyesinin altında kalmış, üstüne toprak doldurularak, kod farkı giderilmiştir ve camiye ait mezarlar toprak altında kalmıştır.[3]

Cami, inşa edildiği tarihten 2007 yılına kadar önemli bir onarım görmemiştir. Zamanla yıprandığı, hatta cami olarak kullanılamaz duruma geldiği, İkinci Dünya Savaşı sırasında cezaevi olarak kullanıldığı, birkaç küçük onarımla cami olarak hizmet verdiği bilinmektedir. Bu süreçte, eski minare -ardıç ağacından olup, tamamı ahşaptır- neredeyse kendiliğinden yıkılmış, 1950’li yılların ortasında günümüze ulaşan taş minare yapılmıştır.

 

Restorasyon,  Tarihi Belgeler ve Tuvalet

16 yıl önce Saray Camii Restorasyonu’nu yazarken şöyle demiştik:

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün faaliyetleri çerçevesinde ve belirledikleri program uyarınca gerçekleştirilen Saray Camisi restorasyonu, şüphesiz Ünye için önemli bir kazanımdır. Tarihi bir eserin ayakta tutulması yanında, cami olarak kutsal bir mekanın onarılması ve bugün hala kullanılıyor olması, yapılan işe ayrı bir anlam katmaktadır.

Yazılı belge olarak giriş kapısındaki kitabe, Saray Camisini yaptıran kişi hakkında bize bilgi ulaştıran tek kaynaktır.  

Bir başka yazılı belge ise, mezarlık olarak kullanılan bahçenin hafriyatı sırasında ortaya çıkmıştır. Yer seviyesinin altında inşa edilen umumi tuvalet için, kepçeyle çıkarılan 10 – 15 kamyon dolusu toprak, kamyonlara yüklenerek, Atatürk Parkı Dolgu alanına “moloz” olarak dökülmüştür. Hafriyat sırasında, kepçeye takılan ve bir merhumeye ait  olan mezar taşını alarak muhafaza eden Recai Kılıç, Camiye ait “bir belge”yi kurtarmıştır.

Üçü de artık aramızda olmayan, resulü rahmana karışan Recai Kılıç, Rifat Coşkun ve Mahmut Güner, restorasyon başlamadan iki ay önce birer dilekçe ile Samsun Anıtlar Yüksek Kurumu’na başvurmuşlardır. Mezarlık olarak kullanılan bahçeye tuvalet yapılmasının sakıncalarına işaret etmişlerdir. Buna karşın, projenin ihaleye çıkarıldığı, bu aşamada herhangi bir müdahalenin söz konusu olamayacağı bildirilmiştir. Mahmut Güner, bu defa Diyanet İşleri Başkanlığına baş vurmuştur. Ancak oradan da bir netice alamamıştır.  

Çevreden görüp, müdahaleci olan bazı duyarlı vatandaşların dışında, maalesef yapılan uygulamanın -mezarlığı tuvalete çevirmenin- sorumluluğunu resmi, sivil hiçbir kişi ya da kuruluş üstlenmemiştir. Yol kıyısındaki ağaçların ise niye kesildiği bilinmemektedir.[4]

 

Sonuç olarak, bugün geldiğimiz noktada yer altındaki tuvaletin “görünür” olmasının, hem de çirkin bir yapı olarak tarihi mekanın dibine inşa edilmesinin sorumluluğunu da kimse üstlenmeyecektir.

Sosyal medyada “Allah aşkına bu kimin projesi, nasıl izin verildi, kim izin verdi?” diyerek sorgulayan, “Derhal durdurun ve Saray Camisi’nin etrafından betonu ve inşaatı uzak tutun.” diyen değerli hemşehrimiz Muammer Bilgiç’e ve duyarlı tüm Ünye halkına bize yalnız olmadığımızı gösterdikleri için şükran duygularımızı iletiriz.[5]

 

 

 

ÜNYE TARİH ARAŞTIRMA GRUBU

AHMET KABAYEL - AHMET DERYA VARİLCİ

 

 

10.08.2022, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/saray_camii_tuvaleti-3396.html



[1] Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği “Uzak” filminin “Altın Palmiye”li oyuncusu Muzaffer Özdemir, aslen Jeoloji mühendisidir. Hobi olarak yaptığı restorasyon işinde, Saray Camisi’ni seçme sebebi, bu camiyi “şirin” bir yapı olarak görmesidir. Maddi kazanç elde etmediğini ifade ettiği bu faalitette, cami avlusunun altında mezarlar olduğunu bilse, tuvalet işine hiç girmeyeceklerini, en azından hafriyatın bu şekilde gerçekleşmesine engel olunabileceğini söylemiştir. Bugün gelinen noktada tuvaletin ikinci bir yapı olarak caminin bitişiğinde yükseldiğini öğrense, acaba ne söylerdi?

[2] 106 yaşına kadar yaşayan ve berrak bir hafızaya sahip olan Aziz Çavuş’un , bir değirmenden söz ettiği söylenir. Mehmet Kaplan’ın dedesi Aziz Çavuş, Saray Camisi’ni yaptıran Hacı Ahmed Efendi’nin cami için bir değirmen yaptırdığını ve Anasu Deresi’nden gelen su üzerine kurulduğu, Çınar ağacı ile Süleyman Paşa Sarayı arasında yer aldığı ve 1800’lü yılların sonuna kadar çalıştırıldığı söylenir. Recai Kılıç’tan öğrendiğimiz bu bilgi, isimleri zikredilen diğer kişiler tarafından da doğrulanmıştır.

[3] Recai Kılıç, Mahmut Güner, Orhun Güven ve Hasan Hafız (Kuru) gibi daha birçok Ünyeli ve cami görevlileri, cami bahçesinin mezarlık olduğu bilgisine sahiptirler. Eski belediye başkanlarından Hüsrev Yürür’ün, gazeteci Yaşar Karaduman’a yaptığı açıklamadan da anlaşılacağı üzere, Navarrin Gazisi Tiryaki Hasan Paşaya ait mezar, meydandan buraya nakledilmiş, buradan da muhtemelen “Elmalık” denilen Çakırtepe Kabristanlığına götürülürken, diğer mezarlar toprak altında kalmıştır. (Bkz. Yaşar Karaduman Şirin Ünye Gazetesi, 07.11.2006 Tarihli nüsha. “Mezarda Karışan Paşalar”).

[4] 16 yıl önce restorasyon nedeniyle yazdığımız “Saray Camii” adlı yazıdan aktarılmıştır. (Bkz. 30 Kasım 2007 tarihli Ünye Kent Gazetesi.)

[5] Günümüze ait Saray Camii yeni tuvalet inşaatı görselleri Sn. Bilgiç’in sosyal medya platformundan alınmıştır.




Saray Camii tuvalet çalışması!!!
Günümüze ait görseller Sn. Muammer Bilgiç'in 
sosyal medya hesabından alınmıştır.


Hafriyat sırasında merhum Recai Kılıç tarafından korumaya alınan 
mağfure Zahide Hanımın 1763 tarihli mezar taşı.

Kasım 2007 Restorasyonu sırasında Saray Camii ve yeraltındaki tuvaleti.

Saray Camii Kitabesi:

Bu camiyi yaptıranın ismi Hacı Ahmed’dir
Temiz huylu, sağlam tabiatlı, yumuşak yaratılışlıdır

Ahiretini onarmak için yaptırdı bu camiyi
Lütuf sahibi Allah’ın yardımıyla yapıldı bu hayra

Nasıl dünyada nice gemiye kaptan olduysa
Ahiret denizinde de müminler gemisinin kaptanı olsun

Allah inayetini daima kendine yoldaş etsin
Dosdoğru yola iletip hidayet etsin

Bu duadan sonra, tarih düşmek için Sümrânî der ki
Bunun sevabı Kondoroğlu Hacı Ahmed’e naim olsun

1132 [1720/1721]

Transkribe eden : İrfan Dağdeviren
Günümüz diline çeviren : Ahmet Selim Tuncer