14 Eylül 2022 Çarşamba

Alevilik Üzerine (3)


Alevilik Üzerine (3)

Alevilik üzerine yapılan bunca araştırmaya karşın Aleviliği tanımlamak zordur. “Alevilik nedir?” sorusuna yanıt vermek ve ne olduğunu ortaya koymak hayli sorunludur.

Bu konuda yazılan bunca esere rağmen kafadaki sorulara yeterince açıklık getirilmiş değildir.

Kökleri Orta Asya Türk-Şaman geleneklerine kadar uzanan Anadolu Aleviliği yahut Alevi-Bektaşi yaşam tarzını ortaya koymak; inanç, etnik yapı, dünya görüşü ve benzeri argümanları bir araya getirerek konuyu çözümlemek bugün bile hayli güçtür.

Aleviliği daha çok Sünni İslam karşıtlığında değerlendirip, dinsel bir parodiye indirgeyenlerin veya yalnızca siyasi yanıyla ilgilenip felsefi yanını görmeyenlerin konuyu yeterince anlayamayacağı (dolayısıyla anlatamayacakları) kanısındayız.

Burada amacımız Amerika’yı yeniden keşfetmek değildir.

Aleviliğe genel anlamda nasıl bakıldığını gösterip, Ünye özelinde durumun ne olduğuna bakmaktır. Dolayısıyla konuya derin bir bakış açısı getirmek gibi bir iddiamız olamaz.

Bu bölümde amacımız, Alevilik inancıyla ilgili tarihsel süreci özetlemek, Pir Sultanların, Yunus Emrelerin, Hacı Bektaş Velilerin hakkını teslim etmektir.

 

Alevi İnancı

Her ne kadar kökleri eski şaman geleneklerine kadar gitse de, Alevilik Hz. Muhammet sonrası ortaya çıkan iktidar çekişmesinin ürünü İslami bir akımdır.

Bir anlamda Alevilik, yalnızca inançlarının adı değil, yaşamlarının da adıdır.

Çünkü Alevilik biçime değil, biçimin arkasındaki öze yöneliktir. Tapınç (ibadet), onun yaşamının ayrıcalıklı anları değil, yaşamının bütünündedir. Alevilik, salt “inanç”, salt “yaşama biçimi”ni aşan bir bütünlüktür. Alevilik bir “düşünce, inanç ve yaşama yolu”; bir inanç, düşünce, yaşantı” birliği”; bir inanç-akıl-yaşam bütünlüğü”dür. Kısacası Alevilik bir inanç sistemidir. (Baki Öz, Alevilik Nedir? DER Yay. 5. Basım, 2008, s.28)

Aleviliğin İslam’la ilgisinin olmadığını söyleyenlerin yanında Aleviliğin İslam’dan ayrı düşünülemeyeceğini iddia edenler de var. Öte yandan Aleviliğin Türklük Kürtlük ya da Araplıkla ilgisi de tartışılan konuların başında geliyor. Anı şekilde Bektaşiliği Osmanlı icadı olarak görüp Aleviliği bozduğunu söyleyenler olduğu gibi , Türk rengi taşıyan Bektaşiliği Safevi ve Şii etkilerle İslam’a bağlandığını iddia edenler de var. (Ali Ezger Özyürek, Ayine Tuttum Yüzüme, Alter Yay, 2013, s. 84)

Anadolu’da Aleviliğin doğuşuna tarihsel süreç olarak bakmak gerekirse, karşımıza Babaî hareketi çıkar.

  

Anadolu’da Babaî Ayaklanması

1240 yılına tarihlenen Babaî Ayaklanması Alevîliğin doğuşunda önemli bir dönüm noktasıdır. Bu hareket dinî yahut mezhebî olmaktan ziyade, önemli ölçüde bir takım siyasî ve sosyo-kültürel sebeplerden kaynaklanmaktadır. Konar-göçer Türkmen toplulukların yaşamlarını ciddi anlamda etkileyen, devletin toprak rejimiyle ilgili yeni uygulamaları ve koymuş olduğu ağır vergiler önemli bir rol oynuyordu. (Ebû’l-Ferac Tarihi, (Çev. Ö. Rıza Doğrul), Türk Tarih Kurumu Yay., Ank., 1987, II, 439-440, 447-448.)

Ayrıca Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev ve veziri Sadettin Köpek gibi devlet yöneticilerinin Türkmenler’e yönelik kötü idareleri ve haksız uygulamaları da, Anadolu’da sosyal ve ekonomik dengeyi bozmuş, sonuçta ayaklanma artık kaçınılmaz bir hal almıştı. Bu ayaklanma için gerekli koşulların hazırlanmasında en önemli rol, Baba İlyas’a aittir. İlk fiili hareketi başlatan ise, onun propagandalarını yürütmekle görevli olan halifesi Baba İshak’tır.

Ayaklanma, iki buçuk ay sürmüş ve bu süreçte Babaîler, Selçuklu kuvvetlerini üst üste on iki kez yenilgiye uğratmışlar, fakat sonunda Gürcüler ve ücretli Frank askerlerinin de bulunduğu Selçuklu ordusuna yenilmişlerdir. Ayaklanma siyasal anlamda hedefine ulaşamamış olmakla birlikte bu hareket, Anadolu’da Sünnî olmayan inanç kesimlerini bir araya getirmiş ve örgütlü bir kitle oluşturmalarını sağlamıştır. Yine isyandan kaçıp kurtulabilen Türkmenlerin sıkı bir dayanışma içine girmelerine yol açmış ve böylece zaman içinde biri Bektaşîlik diğeri de Kızılbaşlık şeklinde ifade edilecek olan sosyal ve dinî yapılar ortaya çıkmıştır.

 

Bektaşilik

Babaî isyanından sonra göçebe kültür yapısına mensup olan Türkmen babaları, faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Bunların içinde en tanınmışı ise, Bektaşîliğin kurucusu olarak kabul edilen Hacı Bektaş Velî’dir (d. 1209?, Nişabur - ö. 1271, Nevşehir).



Nişabur’da doğduğu bilinen ancak yılı tam olarak kestirilemeyen Hacı Bektaş Velî’nin  1271 yılında vefat ettiği anlaşılmaktadır. Hayatı hakkında ileri sürülenler, Hacı Bektâş’ı Orhan Gazi devrinde sağ olarak göstermek gibi daha birçok yönden eleştiriye açık çelişkiler ihtiva etmektedir. Çocukluğu doğduğu şehir olan Nişabur’da geçtiği, tasavvufla ilgili derslerini Hoca Ahmet Yesevi ‘nin halifesi olan Lokman Perende’den aldığı menakıpnamelerde anlatılır. (Kutluay Erdoğan, Alevilik Bektaşilik, 1993, İletişim Yay. S. 16)

Her ne kadar Hacı Bektaş Veli’nin Ahmet Yesevi ile olan bu ilintisi bazı çevrelerce reddedilse de, konuyu araştıran birçok yazar bu bağlantıya atıfta bulunmaktadır.

Hacı Bektaş Velî, Anadolu’ya muhtemelen Moğol istilası başladığında bir Haydarî dervişi olarak gelip, bir Vefâî şeyhi olan Baba İlyas’a intisap etmiş, onun halifeliği payesine ulaşarak bu hüviyetiyle Sulucakarahöyük’e yerleşmiştir. O, muhtemelen şeyhi Baba İlyas gibi, daha çok İslam öncesi eski Türk inançlarıyla yoğrulmuş ve yorumlanmış bir İslam anlayışını müritlerine öğretmekteydi. Hacı Bektaş Velî, isyandan sonra yerleştiği Sulucakarahöyük’te öncelikle bir Türkmen şeyhi olarak kendi cemaati içinde mürşitlik görevini sürdürmüştü. Diğer taraftan, Ürgüp yöresindeki Hıristiyanlarla da çok sıkı ilişkiler geliştirip onların ihtidasına zemin hazırlamıştı. Bu arada Anadolu’yu işgal eden Moğolların İslam’ı kabul etmeleri için de halifelerini dört bir yana yolluyordu. O, hitap ettiği Türkmen kitlelerine İslamî inançları –tıpkı Ahmed Yesevî gibi- karmaşık felsefi izahlardan uzak, basit ve anlaşılır bir dille ve ahlaki bir takım öğütlerle de bunları harmanlayarak akılcı bir tarz ve üslupta açıklamıştır. Bu yönleriyle onun, Ahmed Yesevî’nin Orta Asya’daki rolünü Anadolu’da devam ettirdiği söylenebilir. (Y. Nuri Öztürk, Tarihi Boyunca Bektaşilik, Yeni Boyut Yay., İst., 1997, s. 99-100.)

Babai ayaklanmasının yenilgisi sonrası dağılan muhalif yapıyı derleyip toparlayan, Kalenderilik, Vefailik, Yesevilik, Haydarilik gibi eski heterodoks inançları da kapsayarak Alevi-Bektaşi yaşam biçiminin Anadolu’da yerleşmesini sağlayan Hacı Bektaş Velî’dir.

Alevilik, Ocakzâde dedelere tabidir ve soya bağlıdır. Daha çok köylerde gelişip varlık bulmuştur. Soya bağlı Alevi tanımlamasında ortaya çıkan Ehl-i Beyt sözcüğü, peygamber soyundan gelenleri ifade eder ve bir kesim gerçek Alevi önderleri (dede)olarak onları öne çıkarır. “Ev halkı” anlamına gelen Ehl-i beyt (ehlü’l-beyt) terkibi ev sahibiyle onun eşini, çocuklarını, torunları ve yakın akrabalarını kapsamına alır. Cahiliye devri Arap toplumunda kabilenin hâkim ailesini ifade eden Ehl-i beyt tabiri, İslâmî dönemden itibaren günümüze kadar sadece Hz. Peygamber’in ailesi ve soyu mânasına gelen bir terim olmuş, Hz. Muhammed’in kızı Fatıma’dan gelen soydur (“Seyyidlik” gibi). Bu soya giren her kişi Aleviler için kutsal bir önderdir.

Bektaşilik ise isteğe bağlıdır. Bektaşi önderlerinde ve mensuplarında soy-sop ilişkisi fazla aranmaz. Postnişin halife ve dede-babalara intisabı (bağlanması) vardır. Bu bağ akrabalık ilişkisinden ziyade “manevi” bir disiplini ifade eder. Daha çok şehirlerde gelişip yayılmıştır. Bu nedenle Anadolu’daki Alevilik; “Alevi-Bektaşi” deyişiyle birlikte kullanılır.

Anadolu’daki heterodoks dervişlerin (Abdalan-ı Rum), Osmanlı ile yakın ilişkileri, Alevi Bektaşi yaşam biçimin yaygınlaşmasında ve Yeniçeri Ocağının kurulmasında aktif rol oynamalarını sağlamıştır. (Haşim Şahin, Osmanlı Devletinin Kuruluş Döneminde Abdalan-ı Rum 1300-1400, Yüksek Lisans Tezi, 2001)



Velâyet-nâme, Hacı Bektaş Veli’ye atfedilen önemli eserlerden biridir. Hacı Bektaş hakkında bilinen her türlü bilgi ve rivayetten oluşur, asırlar boyunca ağızdan ağza tekrarlanan tarihî olaylarla, Hacı Bektaş-ı Veli'nin mucizeleri yan yanadır. Velâyet-nâme'de yazan olayların doğruluğu her Bektaşî tarafından kabul edilir. Osmanlı döneminde her tekkede bir kopyası bulunduğu için günümüze Türkiye'de, Türkiye dışındaki bazı önemli kütüphanelerde Anadolu'dan Balkanlara kadar Bektaşîliğin yayıldığı alanlarda ve şahısların ellerinde birçok nüshası bulunmaktadır. Eserin mensur manzum ve karışık olmak üzere üç tip nüshası vardır.( Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt 14 sayfa 471- 472)

Velâyet-nâme'nin sonlarında Hacı Bektaş-ı Veli'nin Osman Gazi'yi tekkeye nasıl aldığına dair bir bölüm vardır. Buna karşın tarihçi Aşıkpaşazâde, Osman Gazi ve onun soyundan kimsenin Hacı Bektaş-ı Veli ile ilişkisi olmadığını belirtir. Hacı Bektaş-ı Veli'nin Babai ayaklanması sırasında Anadolu'ya gelmiş olması ve Osman Gazi'den önceki kuşaktan kişilerle olan yakınlığı, onun Osman Gazi ile görüşmesi hikâyesini şüpheli kılmaktadır. Hacı Bektaş-ı Veli'nin 1271'deki ölümünden sonra Velâyet-nâme'ye zaman içinde yeni malzemelerin eklendiği ve Osman Gazi ile ilgili bölümün sonradan, Osmanlı Hanedanı'nın Bektaşîliği kabul etmesinden sonraya rastladığı düşünülmektedir.

Hacı Bektaş Veli gibi Anadolu’da o tarihsel dönemde Aleviliğin önemli bir önderi de Ahi Evran’dır ve O’nun kurucusu olduğu Ahilik kurumudur.

 

Ahi Evran ve Ahilik

 Ahî Evran namıyla bilinen Şeyh Nasirüddin Mahmud Ahî Evran bin Abbas, Dünyanın ilk ve en kapsamlı esnaf, zanaat ve sanatkar oluşumu olan Ahi Teşkilatının kurucusu ve lideri, Debbağların (Dericilerin) piri, filozof ve mutasavvıftır. Anadolu coğrafyasında Nasreddin Hoca, Azerbaycan coğrafyasında Molla Nasreddin olarak bilinen efsanevi kişidir.



Ahî Evran, Şeyh Mahmud’un namıdır ve Eski Türkçede Ahi, Ağı, Eyi (İyi) dost, barışçıl ve uyumlu anlamında; Evran (Evren, Uzay, Kainat, bütünlük) anlamındadır. Ahi Evran namıyla “Evrenle-Her şeyle Dost” anlamı çıkarılabilir.

Ahilik, Ahi Evran tarafından Hacı Bektaş-ı Veli'nin tavsiyesiyle Anadolu’da 12. Yüzyılda kurulan bir esnaf dayanışma teşkilatıdır. Kurucusu Ahi Evran, aslen Horasan kökenli olup Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan Alevî-Bektaşî Müslüman Türkmen halkın sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan kişidir. Onları hem ekonomik hem de ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bu örgütün Avrupa’daki zamandaş yapılanması loncalardır.

Ahi Evran'ın doğum tarihi kesin olmamakla birlikte 1171 yılıdır ve İran'ın Hoy kasabasında dünyaya geldiği tahmin edilmektedir. Hoy kasabası daha Büyük Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey'den beri Türkmen yerleşim bölgesidir. (Mikail Bayram, Ahi Evran ve Ahi Teşkilâtının Kuruluşu, Konya 1991, s.135)

Ahiliğin temel mesleği "Dabbaklık"tır. Kendi kural ve kurulları vardır. Günümüzün esnaf odalarına benzer bir işlevi olan Ahilik iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir.

Ahiliğin bir Alevilik yaratısı ya da türevi olarak değil, Aleviliği yaratan insanlarla köken ortaklığı olan, aynı değerler tarafından eğitilen, aynı kolektif bilincin taşıyıcıları durumunda bulunan insanların, hemen hemen aynı zaman aralığında kentlerde yarattıkları bir örgütlenme olduğunun bilince çıkmasıdır.

Ahi Evran'ın çocukluğu ve tahsil devresi Azerbaycan'da geçmiştir. Bundan sonra Horasan ve Maveraünnehir bölgesine gelip o yöredeki büyük üstadlardan dersler almıştır. 1203 veya 1204 yılında Bağdat'a gelmiş ve burada tanıştığı Evhaddü'd Din Kirmanî'nin tavsiyesiyle Abbasi halifesi Nasır Lidinillah'ın kurmuş olduğu Fütüvvet Teşkilâtına katılmış ve bu teşkilatın önde gelen şeyhleriyle temas kurma imkânı bulmuş, başta Kirmanî olmak üzere birçok üstaddan istifade etmiştir. O dönemde Bağdat'ın ilim ve irfan merkezi olması, Ahi Evran'ın çok yönlü bir fikir adamı olarak yetişmesini sağlamıştır. (Salih Özkan, Türk Eğitim Tarihi, Nobel Yayım Dağıtım, 2.basım Mart 2008)

1204 yılında Anadolu Selçukluları sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev'ı göndermiş, buna karşılık bazı ilim adamları ile birlikte Ahi Evran de Anadolu'ya gelmiştir. Ahi Evran Kayseri'ye yerleşmiş ve Fütüvvet Teşkilâtından esinlenerek ilk Ahi Teşkilâtını burada kurmuştur. 1227 ile 1228 yılları arasında muhtemelen Sultan I. Alaeddin Keykubad'ın arzusuyla Konya'ya yerleşen Ahi Evran, burada da sanatını icra etmiştir. Fakat Ahilerin en büyük hamisi olan Sultan I. Alaeddin Keykubad, II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in tertiplediği bir suikast sonucu öldürülünce, pek çok Ahi ve Türkmen cezalandırılmış, Ahi Evran de hapsedilmiştir.

II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in ölümünden sonra 1245 yılında serbest bırakılan Ahi Evran, Denizli'ye geçmiştir. 1247'de, Mevlana'nın oğlu Alaeddin Çelebi'nin Mevlana'nın yoldaşı Şems-i Tebrizi'nin öldürülmesinde parmağı olduğu iddiası yayılmıştır. Ahi Evran ile Alâeddin Çelebi bu süreçte birliktedir. Ancak Mevlana ve gönüldeşi Şems-i Tebrizi ile Ahi Evran arasında çekişme olduğu bilinmektedir. Bu nedenle Ahi Evran gidip Kırşehir'e yerleşir ve hayatının sonuna kadar (15 yıl) burada kalır. (Salih Özkan, age s.46)

Ahi Evran’ın nasıl öldüğü tam olarak bilinmemektedir. Moğol istilası sırasında Moğollar tarafından öldürüldüğü veya Mevlana'nın müridi olan Nurettin Caca Bey tarafından katledildiği ileri sürülmektedir.

Velâyetname adlı eserinde Hacı Bektaş-ı Velî’nin sık sık Kırşehir'e gittiği ve Ahi Evran'la yaptığı sohbetleri anlatılır. (Abdülbaki Gölpınarlı, Vilayetname- Manakıbı Hacı Bektaş'ı Veli, İnkılap Kitabevi)



13. yüzyıl'da Anadolu'dan geçen ünlü seyyah İbn-i Batuta da Burdur, Gölhisar, Ladik, Milas, Gerçin, Konya, Niğde, Aksaray, Kayseri, Sivas, Gümüş, Erzincan, Erzurum, Birgi, Tire, Manisa, Balıkesir, Bursa, Görele, Geyve, Yenice, Mudurnu, Bolu, Kastamonu, Sinop gibi Anadolu şehirlerindeki ahi zaviyelerinden bahsetmekte ve buralarda misafir olduğunu zikretmektedir. (Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1984 s.211)

 (Devam edecek: Son bölüm: Tasavvuf, Fütüvvet, Batınilik, Dört Kapı–Kırk Makam)


  

14.09.2022, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/alevilik_uzerine_3-3457.html

 


 

7 Eylül 2022 Çarşamba

Alevilik Üzerine (2)


Alevilik Üzerine (2)

  

Sözlü kültür geleneğinin hakim olduğu, heterojen bir takım özelliklere sahip olan Anadolu Alevîlerinden bir bölümü Ünye topraklarını yurt edinmiştir. Ünye’nin Doğu kesimine (Cevizdere) ve Batı kesimine (Cüri) yerleşen Alevi nüfusun ana yerleşimi Göbü adıyla bilinir.

Ünye’nin her iki yakası aynı muhtarlığa bağlıyken, 1928’de Cevizdere yakası “Göbü Nalcı” ve Cüri tarafı “Göbü” köyü olarak ikiye bölünür.

TDK Derleme Sözlüğüne göre Göbü kelimesinin çok sayıda anlamı vardır:

Sacda pişirilen ekmek, bazlama, (Safranbolu –Zonguldak)

Kızgın yağa atılarak tavada pişirilen mayalı hamur, bazı yörelerde pişi denilen çörek.

Çamaşır tokacı, (Çarşamba -Samsun)

Kalın dikiş, yorgan dikişi, ilinti, (Çorum, Merzifon ve köyleri -Amasya)

Tozlu, topraklı yol, (Sille -Konya)

Kağnı arabalarının ön ve arka taraflarında bulunan iki tahta, (Taşköprü, Daday –Kastamonu)

Göbbasan, kağnının arkasındaki kalın ağaç, (Kamanlar-Ankara)

Fırışka, keşkek, cızlemeç, tarhana, (Bayramören-Çankırı)

 

Ünye’de Alevi Yerleşkeleri

 

Cevizdere Havzası’na sahilden başlayıp iç kesime yayılan Alevi nüfus; Yiğitler, Üçpınar, Kepsil, Tepeköy, Yeniköy, Kadılar ve doğu kesimde Gölcüğez gibi yerleşkelere dağılmışlardır.

Cüri Havzası’nda Göbü yerleşkesi ise, Sahilköy ve Sofutepesi adlarıyla anılan yerleşimlere sahiptir. Akçay tarafına yakın Kocuklu köyü de bu yerleşimler arasındadır.

Ünye’nin muhtelif topraklarına dağılan Alevi nüfusun görüldüğü yerler arasında Yeşilkent – Ballık (1946) ve Erenyurt yer almaktadır. TC İçişleri Bakanlığı, Meskûn Yerler Kılavuzu, Ankara 1946 tarihli belgede Yeşilkent Mahallesi'nin Ballık, Darahta ve Ekincik (Eski Adı: Öküzuşağı) köylerinin Alevi-Türk Yerleşimi olduğu kaydedilmektedir. (Kaynak: Nişanyan  Yer Adları Envanteri)

Ünye’de bilinen ilk Alevi yerleşimi Cumhuriyet öncesi döneme rastlar ve geldikleri yer Gümüşhane-Kürtün bölgesidir. Ünye’ye yerleşen Alevi-Türk nüfusun Çepni kökenli olduğuna dair bulgular, Kürtün’e ilişkin kaynaklarda yer almaktadır. Cevizdere Havzası iç bölgede yer alan Üçpınar köyü Alevi nüfusu ise Kürt kökenli olarak bilinir. Anadolu toplumlarının karmaşık nüfus yapısı burada da kendini göstermektedir.

Ünye Alevilerinin kendilerini Güvenç Abdal Ocağı’yla ilişkilendirmeleri ise, yine köklerinin Kürtün’e dayanmasından dolayıdır. Bu bağlantı, soy-sop ilişkisinden çok kültürel bir bağı ifade eder. Güvenç Abdal felsefesinin Ehl-i Beyt’e göre değil de Bektaşi geleneğine göre biçimlenmesi, bu bağın en önemli dayanağıdır.

 

Güvenç Abdal Kimdir?

 

Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi'nde adı geçen Güvenç Abdal, Tapduk Emre, Yunus Emre, Karadonlu Can Baba, Sarı Saltık, Ahi Evren gibi Türkmen dedelerinin en önemlilerinden biridir. Güvenç Abdal, Alevi-Bektaşi ereni olarak şeyhlik, müritlik, muhiblik, âşıklık kavramlarının betimlendiği felsefî bir menkıbe ile anılır.

Güvenç Abdal 13. Yy.’da Hacı Bektaş-ı Veli'den el aldıktan sonra Gümüşhane'nin Kürtün ilçesine bağlı Taşlıca köyüne gelir ve burada bir köy kurar. Bu köyün Anadolu’daki ilk Bektaşi yerleşim yeri olduğu söylenmektedir. Köklerinin Kürtün’den geldiğini söyleyen Ünye Alevi-Bektaşilerinin manevi bağlantısı, doğal olarak Güvenç Abdal Ocağı iledir. Sahilköy Cemevi’nin adı Güvenç Abdal ile anılır.

 

Ünye Alevilerinin Kökeni Kürtün

Kürtün, Danişmentli Türk Oymaklarından birinin adıdır.  Muhtemelen Çepni kökenli Türklerin Anadolu’da ilk yerleşim yerlerinden biridir. Kürtün sözcüğü, Türkçe bir sözcük olup, Osmanlı döneminde ﻛﻮﺭﺗﻮﻦ (Kürtün) veya ﻛﻮﺭﺗﻴﻦ (Kürtin) şeklinde yazılmıştır.

Türk Dil Kurumuna göre kürtün isminin anlamı; "rüzgârın kuytu yerlere topladığı kar yığını" ve "yük hayvanlarına vurulan palan, semer" olarak geçmektedir.

1301 ile 1427 yılları arasında Hacıemiroğulları Beyliği'ne bağlı bulunan Kürtün, 1479'da Osmanlı Devletine dahil edilmesinden sonra Trabzon Sancağı'na bağlı kaza konumuna gelmiş, özellikle 1486 tarihli Osmanlı tahrir defterinde Trabzon sancağına bağlı “Ze’amet-i Kürtün” adlı bir idarî bölge oluşturulmuş, Giresun Kalesi ve çevresi de nahiye statüsünde Kürtün'e bağlı bir yerleşim yeri olarak gösterilmiştir.

 

Hacıemiroğulları ve Tacettinoğulları Beylikleri

 Hacıemiroğulları, daha önce Türk toprakları olan Tokat'ın kuzeyi ve Mesudiye ile birlikte kendilerinin Türk topraklarına kattığı Ordu, Giresun, Samsun doğusu ve Trabzon batısında hüküm sürmüş, Orta Karadeniz Bölgesi’nin büyük bir bölümünü Türk vatanı yapmış ikinci dönem Türk beyliğidir. Kurucusu Hacıemir İbrahim Bey'dir. Bu beylik, Türkmenleri ağırlıklı olarak Selçuklu Hanedanının bölgeyi fetih için sınır boyuna yerleştirdiği Oğuzların Çepni boyuna mensuptur. (Bahaddin Yediyıldız. Ordu Yöresinin Tarihi Kaynakları. 1992, Ankara: TTK.)

Beyliğin tarih sahnesine çıkması 1301 yılıdır. Fakat Hacı Bektaş Velî’nin (1209?-1270 / 71) bu bölgedeki Çepni Türkmenlerinin yerleşmesine yardımcı olmak maksadıyla Güvenç Abdal'ı, Kürtün'de bulunan Süme Kalesi'nin batısındaki Taşlıca köyüne gönderme tarihi 1260’lara denk gelmektedir.

Hacıemiroğulları, köken bakımından Danişmendliler’e dayanmaktadır. Yine aynı kökenden gelen ve bölgenin Türkleşmesinde en az Hacıemiroğulları kadar etkisi olan diğer Türk Boyu Tacettinoğlu Beyliği’dir.

Eretnalıların Taceddinoğulları üzerinde nüfuz tesis etme çabalarının sürdüğü bir sırada, Taceddin Bey, Canik bölgesindeki faaliyetlerini artırmıştır. 1379’da Yeşilırmak havzasının denize ulaştığı sahayı Ünye’ye kadar ele geçiren Taceddinoğulları, Komnenos hanedanının yöredeki en önemli rakibi haline gelmiş, Trabzon Rum Devleti bu beylik ile diplomatik münasebet kurma zorunluluğu hissetmiştir. (Anthony Bryer-David Winfield, The Byzantine Monuments and Topography of the Pontos I, Washington 1985, s. 102)

Canik yöresinin en büyük iki Türk beyliği, Hacıemiroğulları ve Taceddinoğulları arasında başlayan mücadele, aslında Anadolu’nun genel siyasî durumunu yansıtması bakımından önemli bir örnektir. Kadı Burhaneddin’in aracılığına rağmen Ordu’ya akınlar düzenleyen Taceddin Bey, daha sonra büyük bir ordu hazırlayarak Hacı Emiroğulları üzerine yürüyecektir. Ancak, 24 Ekim 1386’da başlayan savaşta, 12.000 kişilik bir kuvvet ile Ordu’ya doğru ilerleyen Taceddin Bey, Emir Süleyman’ın kuvvetleri karşısında duramayacak ve 3.000 askeri ile birlikte harp meydanında can verecektir. (K. Dilcimen, Canik Beyleri, s. 34)

 

Alevi Göçü’nün Merkezi Olarak Kürtün

 Giresun Osmanlı idaresine girdiğinde Kürtün buraya bağlı bir nahiye durumundadır. Giresun kazâsı 1486 tarihli tahrir defterinde Trabzon sancağına bağlı “ze’amet-i Kürtün” adlı idarî bölgenin merkezi durumundadır. 1515’te Kürtün kazâsına bağlı Çepni Vilâyeti tabirine rastlanmakta ve Giresun bu vilâyetin merkezi durumundadır. 16. Yüzyıl literatüründe kullanılan Çepni Vilâyeti tabiri zamanla yerini Giresun kazâsı’na bıraktı. İncelenen dönemde Giresun, Trabzon sancağının en batı ucunu oluşturmakta ve Canik Sancağı ile olan sınırı şehrin batısındaki Batlama deresinden başlatmaktaydı. (Kaynak: Feridun Emecen, “Giresun”, DVİA, Cilt 14, İstanbul 1996: 78-84.)

Moğolların zulmünden kaçan Türkmenlerin iskan edildiği bu bölge, daha sonraki yıllarda; Osmanlı-Safevi savaşı sonrası iki taraflı bir göçe sahne olmuştur. Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Savaşı sırasında Şah İsmail’den yana saf tutan Aleviler İran’a göçerken, sonraki yıllarda Şah Tahmasb ile anlaşamayıp yeniden Anadolu’ya göçmüşlerdir.

18. yüzyıl sonlarında Kürtün sınırları içinde Kürtün-i Zir ve Kürtün-i Bala isimleriyle Trabzon sancağına bağlı birer idari birim oluşturulmuştur. 19. yüzyılın ilk yarısında ise, Osmanlı vesikalarına göre 1837'de Kürtün ilk defa Trabzon Sancağı idari biriminden çıkarılmış, Kürtün-i Zîr ve Kürtün-i Bâlâ adlarıyla Gümüşhane Sancağının birer kazası durumuna gelmiştir. 1849 yılında ise nüfusun azlığı ve derebeylerle olan mücadelelerden dolayı artan göçler sonucunda kazalıkları kaldırılmış, Aşağı Kürtün (Kürtün-i Zir) ve Yukarı Kürtün (Kürtün-i Bala) ile Harşit birer nahiye statüsünde Gümüşhane'ye bağlanmıştır.



Bu süre içerisinde en önemli gelişme, 1806 yılında bertaraf edilen Aşağı Kürtün Ayanı Süleyman’ın yöre halkına yaptığı zulüm ve göç hareketleridir.

Aşağı Kürtün olarak adlandırılan Meadin-i Hümayun’a tabi Kürtin-i Zir kasabasında Müslümanların öldürüldüğü, mallarına el konulduğu ve Gayri Müslimlerin madende zorla çalıştırıldıkları tespit edilmiştir. (Kaynak: Necmettin Alkan, “Kürtün-i Zir Kazası Âyân-ı Süleyman Meselesi” Karadeniz Araştırmaları Dergisi, sayı 12)

Kürtün’den göç olayının diğer bir sebebi de, dağlık olan bu bölgenin zor yaşam koşullarıdır. 18. Yüzyıl’da ve takip eden zamanlarda sıkça görülen bir uygulama olarak, Âyânların tarıma elverişli topraklara bu bölgeden insan naklettikleri görülür. (Kaynak: Abdullah Bay, Trabzon Eyaleti’nde Mütegallibe Hareketleri ve Âyânlık (1750 – 1850), Doktora Tezi)

Kürtün’den Ünye’ye Alevi göçünün nedeni olarak ileri sürülen sebeplerden biri de, bölgede Alevilere yapılan insanlık dışı baskılardır. Küçük el sanatlarıyla geçimini sağlayan Alevi köylerinin ticareti çeşitli bahanelerle engellenmiş, bölgedeki Gayri Müslimler üzerinden yaptıkları alış verişe dahi izin verilmemiştir. (Kaynak: Sahilköy Muhtarı Mehmet Şensoy)

Kürtün merkezli küçük el sanatları nedeniyle etnik bir yapıya adını veren “Nalcı” tabiri, bu topluluğun Alevi-Bektaşi yanını ifade edebilecek niteliktedir. Kürtünnü(ler): Ordu Ünye ilçesine bağlı Kuz köyünde “Alevi” anlamlı olarak tespit edilen bu kelime (DS-VIII: 3047), önemli bir Alevi-Bektaşi topluluğun yaşadığı Gümüşhane’ye bağlı Kürtün ilçesinin adıyla ilgili olmalıdır. Geçimlerini demircilikle sağlayan bu Alevi Türk toplulukları, Karadeniz bölgesi ile Bayburt ve Gümüşhane yörelerinde Nalcı olarak da bilinir ve anılırlar. (A. Günşen, Anadolu Ağızlarında ‘AleviBektaşi” adlı Sunumdan.)

Nalcı(lar): Karadeniz bölgesinde Ordu (Ünye, Fatsa), Trabzon, Giresun, Samsun, Karadeniz Ereğlisi ile Bayburt ve Gümüşhane (Kürtün) yörelerinde yaşayan ve geçimlerini baba meslekleri olan demircilik (kazma, kürek, karasaban, kılıç, kalkan ve özellikle at nalı) yaparak sağlayan Türk toplulukları, yöre halkı tarafından mesleklerinden dolayı Nalcı olarak anılmaktadır (A. Duran Gülçiçek, (2004). Alevilik (Bektaşilik, Kızılbaşlık). Eröz ve Türkdoğan’a göre de; Ordu-Sinop arasındaki dağlarda, Çepni bakiyesi olması muhtemel olan Alevi Türk topluluğu, bu adla anılmaktadır (M. Eröz (1990). Türkiye’de Alevilik ve Bektaşilik, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.s. 18; O. Türkdoğan, 1995: Alevi Bektaşi Kimliği, İstanbul: Timaş Yay 208, 484).

Karadeniz’deki Alevi-Bektaşi Türk toplulukları Hacı Bektaş Veli’nin dervişlerinden olan ve türbesi Hacıbektaş’taki Pir Dergâhı’nda bulunan Güvenç (Genç) Abdal bağlılarındandır (A. Duran Gülçiçek, 2004: Alevilik (Bektaşilik, Kızılbaşlık), s.  243).

(Devam Edecek: Alevi İnancı, Alevilik-Bektaşilik ve Ehl-i Beyt)

 

Ünyekent, 07.09.2022

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/alevilik_uzerine_2-3444.html







 

24 Ağustos 2022 Çarşamba

Alevilik Üzerine (1)


 

Alevilik Üzerine (1)

(Ali Rıza Kaçmaz’ın aziz hatırasına)

 

 

Ünye yerel tarihi çerçevesinde yerel nüfusu oluşturan insanlarımızla ilgili yıllardan bu yana yazmaktayız. Şimdi aramızda olmayan Alevi kökenli bir dostum: “Her kesimden insanı yazdınız da bir bizden bahsetmediniz!” diyerek sitem ederdi. “Sizin kesimin öyküsü biraz hassas, Ali Rıza kardeşim.” diyerek, kaçamak cevaplar verirdim.




Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cemevi ziyareti ardından, konuya küçük bir giriş yapma zamanının geldiği kanaatine vardım.

 


Erdoğan’ın Cemevi Ziyareti

 

Ankara'nın Çankaya ve Mamak ilçelerinde bulunan üç ayrı cemevine 30 Temmuz’da düzenlenen saldırıların ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ani bir kararla Muharrem orucunun son gününde Hüseyin Gazi Cemevi’nde iftar programına katıldı.

Erdoğan’ın ziyaretine başta Hüseyin Gazi Derneği yönetimi ile bazı Alevi örgütleri tepki gösterirken, cemevinin Erdoğan'ın ziyareti için yeniden dizayn edilmesi, Mustafa Kemal Atatürk, Hz. Ali ve Hacı Bektaş-ı Veli portrelerinin Erdoğan'ın oturduğu bölümden kaydırılması tartışmalara yol atı. 

Alevi Vakıfları Federasyonu, Hüseyin Gazi Kültür ve Sanat Vakfı yönetimine ilişkin ihraç süreci başlattığını duyurarak, “İnanç ritüellerimizin fütursuzca istismar edilmesine sessiz kalan Hüseyin Gazi Kültür ve Sanat Vakfı yönetimini kınıyoruz” dedi.

Eski Ak Parti Milletvekili Reha Çamuroğlu’na göre Erdoğan’ın cemevi ziyareti, kendisini hedef alan provokasyonların önünü kesmek, 'Alevilere karşı bir iktidar' cepheleşmesini önlemek için yapıldı. Cumhurbaşkanı’nın bir dizi provokatif ve organize olduğu ayan beyan belli olan eylemlerden rahatsız olduğunu ileri sürüldü. (Kaynak: Gazete Duvar)

Diğer yandan bu ziyareti bir “Alevi açılımı” na yoranlar oldu.

 

“Alevi Açılımı”

 

Erdoğan’ın cemevi ziyareti, “Alevi açılımı” öncesi bir PR çalışması olarak değerlendirildi…

Acaba Erdoğan “Alevi açılımı” na mı hazırlanıyor?

İktidara yakın çevrelerden beklenmedik tepkiler geldi.

Aslında “beklendik”idi…

Bu tepkiler iki eksene yerleştirilmişti:

1- 30 Kasım 1925’te kabul edilen bir yasayla tekke, zaviye ve türbeler kapatılarak; türbedarlıklar ile şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyyidlik, çelebilik vb. birtakım unvanlar kaldırılmamış mıydı?

2- Tek bir Alevi tipi yok. Şii, Kızılbaş, Bektaşi, Caferi, Nuseyri, İmamiye, Zeydiye, İran Şiası, Arap Şiası, Hizbullah, Alisiz Alevilik peşindeki sosyalist grublar gibi bir düzine topluluk var. Hepsinin de ülkemizde uzantıları var.  Pandora’nın kutusunun kapağı açıldığında ne olacağını kestiremezsiniz.

 

Sonuçta “Bu işler biraz da “mayınlı tarlada top oynamak gibidir” denildi.  

“Toplumsal kabuller, beklentiler, korkular iyi okunmaz ise bu tür girişimler faydadan çok zarar verir. Tosya’ya pirince giderken evdeki bulgurdan olursunuz.”

(Bkz. A. Dilipak, 19.08.2022, Yeni Akit; “Alevi açılımı” mı dediniz! )

 

Aslında Erdoğan’ın cemevi ziyareti hiç bir cenahtan olumlu tepki almadı. Cemevleri kendi oluşumları içinde bu ziyaretten haberli ve sorumlu olmadıklarını ileri sürdü.

Peki devlet erkanı bu mekânı kendi kafalarından, çarşı-Pazar ziyaretine gider gibi mi düzenlemişti?

Doğal olarak cemevlerinin önde gelen talebi, ibadet mekânlarının ibadethane olarak tanınmasıydı.

Bu süreçte de bu talebin sözü edilmedi.

Olay bir parça toz-duman arasında –şimdilik- kaynayıp gitti...

En azından “Demokratik Açılım” yahut “Kürt Açılımı” gibi bir mecraya varmadı.

İlerleyen günlerde umarız varmaz!

 

Alevilik Nedir?

 

Sözcük anlamı Hz. Ali’ye bağlı ya da onun soyundan olanlar demektir. Bir inanç sistemi olarak karşımıza çıkan Alevilik, tarikat olmadığı gibi, tek bir tarikata da bağlanamaz. Daha çok bir mezhep, bir din görünümündedir (A. Gölpınarlı). Kısaca, Hz. Ali’nin tarafını tutan insanların dünya görüşü olarak tanımlanabilir (R. Zelyut).

Bu bağlamda Alevi, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra, Hz. Ali’nin halife olmasını isteyen ve onu imam olarak kabul eden herkesi kapsamaktadır. Daha sonra ise Şii-Batıni inançlara bağlananların tümü Alevi kabul edildi.

Hazreti Muhammed’in ölümünden sonra, İslam tarihinde belirgin bir düşünce ayrılığı ortaya çıkar. Müslümanlar, Mekkeliler ve Medineliler grubu olarak ikiye bölünürler. Medineliler de kendi aralarında düşünce ayrılığına düşünce, Mekkeliler duruma egemen olurlar.

Hz. Muhammed’in soyu olan Haşimoğulları, Peygamber’in soyundan geldiği ve onun damadı olduğu için Hz. Ali’nin halife olmasını ister. Hz. Ali’yi tutanlara karşılık, Hz. Ebubekir’i tutanlar olmak üzere iki karşıt grup ortaya çıkar. Hz. Ali’yi tutanlar (Aleviler), Hz. Osman döneminde çıkan bir isyanda halifenin öldürülmesi üzerine Hz. Ali’yi halife ilan ederlerde de, kökeni toplumsal ve ekonomik nedenlere dayanan bu siyasal ayrılık, düşünce ve inanç ayrılıklarıyla da beslenerek günümüze kadar sürer gelir.

Düşünce ve inanç ayrılıkları, mezhepleri ve bu mezheplere bağlı tarikatları doğurur.

Bir siyasal tavır olarak ortaya çıkan Alevilik, egemen kesime karşı tavır alan halk kesiminin düşünce biçimi olurken, Sünnilik ise yönetim kesiminin ideolojisi olarak biçimlendirildi (R. Zelyut).

Batınilik, Alevilerin kendi ideolojilerini açıklama, olayları çözme yöntemidir.

 

Anadolu Aleviliği

 

Büyük ölçüde sözlü kültür geleneğinin hakim olduğu ve heterojen bir takım özelliklere sahip olan Anadolu Alevîliği, Türklerin İslam’a girişiyle birlikte yaklaşık X. yüzyıldan itibaren başlayan bir süreç içerisinde doğmuştur. Bundan dolayı Alevîliğin doğuşunda Türkler’in İslamiyet’e girişlerinin önemli bir rolü vardır. Türkler’in İslam dinine girişleri, yalnız Türk tarihini ya da İslam tarihini değil, sonuçları itibarıyla dünya tarihini de çok yakından ilgilendiren önemli bir hadisedir. Böylesine önemli olan bu süreç, yüzyıllar öncesinden günümüze süzülerek Alevîliğin doğuşunda da önemli bir etkiye sahiptir. Bu süreçte Alevîliğin ilk nüvelerini teşkil eden anlayış ve eğilimler, özellikle yoksul olan göçebe ve yarıgöçebe Türkmen boyları arasında yayılmıştır. (A.Turan, H. Yıldız, Tarihten Günümüze Anadolu Aleviliği, s. 12)

Faruk Sümer’e göre, Anadolu’daki dinî hareketlerden ekserisinin de Çepni boyu ile yakın ilgisi vardır. Muhtemelen 1240’taki Baba İshak Ayaklanması’na katılan Türkmenler arasında onlar da vardı. Sümer’e göre İlhanlı hükümdarı Olcaytu’nun On İki İmam Şiîliği’ni kabul etmesinden sonra Anadolu’daki Ulu Yörük, Boz Ok, Yukarı Kelkit ve Canik’te yaşayan göçebe birçok topluluk, Halep Türkmenlerinden bazı oymaklar ile Sivas, Tokat, Amasya, Canik, Malatya, Dersim bölge ve yörelerindeki birçok köy bu mezhebi yani Şiîliği kabul etmişlerdir ve buralarda Şiîliği yayanlar da Barak Baba dervişleri ile diğer şeyh ve dervişlerdir. Bu Türkmen topluluklarının içinde Çepni oymakları da vardır. (F. Sümer, Çepniler, s.25-33)

Çepniler bugün, Afyon (Hocalar), Balıkesir (Merkez, Balya, Badırma, Bigadiç, İvrindi, Kepsut, Manyas, Sındırgı, Susurluk), Bolu (Merkez, Mudurnu) Bursa (Mudanya), Çorum (Kargı, İskilip), Gaziantep (Araban, Nizip, Yavuzeli), Kırşehir (Çiçekdağı), Konya (Beyşehir, Taşkent), Manisa (Saruhanlı, Soma, Turgutlu), İzmir (Bergama, Dikili. Kınık, M.Kemal Paşa), Sivas (Gemerek) ve Karadeniz Bölgesinde Sinop, Samsun, Ordu, Giresun, Rize ve Artvin illerinde yaşamaktadırlar.

Batı Anadolu’da İzmir, İzmit, Adapazarı ve Balıkesir’e gitmelerine rağmen en yoğun olarak yerleştikleri, yaklaşık 700 yıldan beri varlıklarını devam ettirdikleri ve kültür mirasını en iyi muhafaza ettikleri bölgelerden biri Doğu Karadeniz bölgesi, bu bölgede de Asar/ Ağasar/ Akhisar yöresi olmuştur. (Ali Çelik, Trabzon-Şalpazarı Çepni Kültürü, Trabzon 1999, s. 26)

Çepnilerin Karadeniz bölgesine gelişleri ve Doğu Karadeniz bölgesine yerleşmeleriyle ilgili farklı iki görüş vardır. Bunlardan ilkinde Çepnilerin Sinop üzerinden doğuya doğru gittikleri ifade edilmektedir. İkinci görüş ise Harşit vadisinden Karadeniz’e doğru geldikleri şeklindedir.

Çepnilerin Sinop bölgesine yerleştikleriyle ilgili herhangi bir delil yoktur, ancak bu dönemle ilgili belgelerden Türklerin sürekli olarak doğuya doğru ilerledikleri anlaşılmaktadır.

Bryer’in verdiği bilgilere göre, Trabzon Rum imparatoru II. Jean (Yuannis) zamanında (1280-1297) Türkler Ünye (Halibia) yöresini fethetmişlerdir. Bu Türkler'in Sinop Çepnileri olmaları kuvvetle muhtemeldir.

Trabzon Rum imparatorluğunun saray tarihçisi Panaretos'a göre imparator Giorgi (1260-1280) hükümdarlığının 14. yılında yani 1280 yılında Toresion dağında Türkmenler' e tutsak düşmüştür. Panaretos, II. Jean'ın 1297 yılında öldüğünü, onun zamanında Türklerin Halibia (Ünye yöresi) yöresini ellerine geçirdiklerini söyledikten sonra Trabzon dolaylarına kadar uzanan büyük bir istilâ hareketlerinde bulunduklarını yazar. Öyle ki çok yerler gayr-i meskûn bir duruma gelmiştir. Yukarıda da söylendiği gibi, bu Türkler veya onların çoğu büyük bir ihtimalle Çepniler ve başlarındakiler de Bayram Bey ailesidir. (A.Bryer, Greeks and Türkmens)

Ünye’ye yerleşmiş olan günümüz Alevi ailelerinin kökenini de bu Çepni boyunda aramak gerekir.

 

(Devam Edecek: Güvenç Abdal Ocağı, Karadeniz-Ünye Çepnileriyle İlişkisi.)

 

 

24.08.2022, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/alevilik_uzerine_1-3416.html

17 Ağustos 2022 Çarşamba

Ünye Su Sporları Kursu


Ünye Su Sporları Kursu

 

 Ünye Su Sporları Kulübü ve Ordu Büyükşehir’in Belediyesinin ortak projesi olarak, her Çarşamba günü Yalı sahilinde ücretsiz optimist kursu veriliyor.

Ünye Kent’ten Özlem Arslan’ın haberine göre “Kursa aşırı derecede talep var.”

Ünye Su Sporları Dernek Başkanı Savaş Kara, “optimist sporu yanında kano derslerimizi de hızlandırıp, su sporlarını Ünye halkına sevdirmeyi amaçlıyoruz.” diyor.

Eğitmenler, şimdilik 28 öğrenciden oluşan kursiyerleri grup grup çalışmalara çıkarıyorlar.

Tam donanımlı ve güvenlikli olarak yapılan bu çalışmalarda, eğitmenlerin teknelerle kursiyerlere refakat ettiği ifade edilmektedir.

 

Anladığımız kadarıyla, önceki yıllarda başlayan Ünye’nin su sporları etkinliği, optimist (yelkenli) kurslarıyla daha da zenginleşerek yoluna devam etmektedir.

Geçen yaz Ordu’dan bir etkinlik için gelen teknelerden aşina olduğumuz bu yelkenlilerin bir bölümünü Ünye’ye transfer eden Ordu Büyükşehir Belediyesi oldukça isabetli davranmıştır.

Optimist antrenörü Melisa hanımın da işaret ettiği gibi optimist sporu için “muazzam bir koyumuz var!”

Bu koyda 12 ay denize girilebilir. 12 ay bu spor yapılabilir.

Lakin Ünye Koyu ve Yalı Sahili için kötü bir haberimiz var.

Önceki yazılarımızda zaman zaman değindiğimiz gibi…

Ünye Koyu can çekişiyor!

 



 

Bizzat Ordu BŞB’nin projeleriyle Yalı Sahili bitirilmek isteniyor.

Dere bakslarının, akarsuların getirdikleriyle…

Deniz dolgusu, kumsal betonlaştırma faaliyetleriyle…

Körfezdeki hassas akıntının önüne set çekiliyor...

Körfez iyice doldu, sığlaştı.

Deniz çekilmeye başladı. 

 


Serbest Piyasa Fındık Fiyatı

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fındık fiyatını 54 Lira olarak açıkladığı hafta yazmıştık:

“Serbest piyasayı nasıl etkileyecek?” diye.

Ünye’de fındık, sahil kesimi için belirlenen 13 Ağustos günü toplanmaya başlandı.

Gelgelelim, serbest piyasada 42 Liradan alınan fındık moralleri bozmuş.

 

Hayatın iyice pahalandığı, fındık yevmiyesinin 300 TL olduğu ortamda fındığın belirtilen kadar para etmemesi karşısında umutlar TMO, FİSKOBİRLİK ve Tarım Kredi Kooperatiflerine kaldı.

Şayet bu kurumlar fındığı belirlenen fiyattan alır ve üreticinin önemli miktar ürününü almaya aday olabilirse, serbest piyasa yükselebilir.

Bunun için öncelikle TMO alım noktaları çoğaltılmalı ve üreticiler istediği zaman bu noktalarda fındığını satabilir durumda olmalıdır.

Aksi halde açıklanan fındık fiyatı havada kalır.

 


 

Acısu Çeşmeleri Neden Akmıyor?

 

Ünyelilerin çoğu içme suyunu Acısu çeşmelerinden temin eder.

Çayını bu sudan demler.

Bir dönem Acısu çeşmelere verilmecek dendi. Şişelenecek yahut damacana içinde satışa sunulacaktı. Çataltepe Suyu gibi ticari amaçla kullanılacaktı…

Tepkiler gecikmedi, haliyle o düşünceden vaz geçildi.

Birkaç gündür acı suyun akmadığı veya bazı çeşmelerde çok az aktığı görüldü.

“Acısu yine paralı mı olacak?” diyenler oldu.

 


Bir görüşe göre de, Ünye Belediyesi Acısu’yu ana merkezinden çekerek, gece tankerlerle Asarkaya’daki tesislere taşıyormuş.

Bu nedenle Acısu çeşmelerinin suyu kesiliyormuş.

Allah aşkına kalksın bir görevli de konuya açıklık getirsin.

Halkın suyuyla oynanmasın!

 

 Tarım Kredi Kooperatif Marketi

 

Ünye Tarım Kredi Kooperatif Marketi’nde “İndirim başladı!” dendi.

Hafta başında uğrayıp baktık, bizim gibi merak edip gelenlerin akınına uğramış.

Gerçekten de bazı kalemlerde; makarna, un, salça ve bakliyat gibi ürünlerde ve bazı ürünlerin bir kısım çeşitlerinde kısmi bir indirime gidilmiş.

Vatandaş ayçiçeği yağı vb. ürünlerin fiyatındaki fahiş artışın ardından yapılan “kısmi” indirimi bütçesine fazla uygun bulmamış olmalı ki, gelenlerin çoğu alıp almamakta tereddütlüydü.

Kimileri de akaryakıt fiyatlarına benzetti…

İki yukarı, bir aşağı!

Ne zaman bu fiyatlar istikrara kavuşacak acaba?

 

 

Kabil Düşeli 1 Yıl Oldu

 

Bir yıl önceye kadarki Afganistan yönetimi…

Çok kötüydü.

ABD işgali altındaydılar, ulusal egemenlikleri yoktu…

İnsan haklarından, demokratik yönetimden yoksundular.

 

Bir yıl önce…

ABD işgalcileri ve işbirlikçileri ülkeyi terk etti.

Bir yıldan bu yana ülke Taliban rejimiyle yönetiliyor.

 

Bugün Afganistan’da…

Durum daha da kötü!

O günden kalan bir fotoğraf…

Hep gözlerimin önünde:

 


Kabil’den kaçmaya çalışanlardan biri, şevkle kameraya el sallıyor.

Bir kutlamadaymış gibi, gülümsüyor.

Kaçıp canını kurtarma sevdası değil sanki...

Adam kameraya poz verme derdinde.

 

Şimdi bu zatı muhteremlerden kaçı gelip ülkemize yerleşmişlerdir…

Ülkemizin neresinde ve ne yapmaktadırlar?

 


 

Ünyekent, 17.08.2022

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/unye_su_sporlari_kursu-3404.html