21 Aralık 2022 Çarşamba

Keşaplı Sokak ve Topal Osman


 

Keşaplı Sokak ve Topal Osman

 

Bazı evler vardır, tarihsel konumu, mimarisi ve konuk ettiği insanlarıyla anlam kazanır. Bu evlerden biri de Ünye'de Keşaplı Sokak'ta meskûn merhum Galip Keşaplı'nın evidir.

Kurtuluş Savaşı'nın başlamak üzere olduğu bir tarihte Topal Osman, maiyeti ile birlikte Ünye'ye gelir ve bu evde kalır.

Ortaokul'un arkasında Keşaplı Sokak adını taşıyan sokaktaki bu ev, ne yazık ki bugün yerinde yoktur. 2009 yılında yıkıldı. Yıkımdan kısa bir süre önce, evin sahibi Galip Keşaplı vefat etmiştir.

Merhum Galip Keşaplı, Ünye'nin yakın tarihini öğrendiğimiz kaynaklardan biriydi.  Bizlerin, yani Ünye Tarih Araştırma Grubu'nun bilgi kaynağıydı. Nur içinde yatsın. 

1919 yılı Mayıs'ında bu evde konaklayan Topal Osman ve maiyeti çok özel bir görüşmeye gitmek üzere yolları Ünye'den geçmiştir. Rivayet odur ki, Topal Osman'ın konakladığı gün sokağın karşısındaki kilisenin çanı çalar. Rum çetelerinin yöre halkına kan kusturduğu o tarih itibariyle hiddetlenen Topal Osman mahiyetindeki "Kara Zıpkalılar"a derhal çan kulesinin yıkılmasını emreder.

Galip Keşaplı'dan dinlediğimiz rivayetin bir kaç versiyonu vardır.

İçlerinde en doğru olanı şudur...

Orada bulunan insanlardan sağduyulu biri yahut birileri çıkıp Osman Ağa'yı ikna eder ve "daha fazla infiale" sebep vermezler.

 

Topal Osman'ın randevusu kiminleydi?

 

Topal Osman Ünye'de mola verdikten sonra Samsun'a doğru yola çıkar. Oradan Havza'ya geçecek ve 29 Mayıs günü Mustafa Kemal'le buluşacaktır.

Ayrıntısını "Topal Osman Olayı" adlı eserin yazarı Cemal Şener'den aktaralım:  

 

"Mustafa Kemal, Bandırma vapuru ile Samsun'a geldikten sonra 29 Mayıs 1919'da Osman Ağa ile Havza'da gizlice buluşmuş ve öyle tanışmıştı. Bu tarihten yaklaşık 1,5 yıl sonra da Mustafa Kemal, Topal Osman Ağa'dan Giresun Laz uşaklarından oluşan kendisinin korumasında görev alacak bir muhafız birliği oluşturmasını istemiş ve Ankara'ya getirilmesini rica etmişti."

(Cemal Şener, Topal Osman Olayı, Etik Yayınları, s. 41)

 

Osman Ağa ve maiyetindeki 10 kişi, 10 Kasım 1922'de Mustafa Kemal'in muhafız Birliğini oluşturmak üzere Ankara'ya gelirler. Mahalli kıyafetlerinden dolayı "Kara Zıpkalılar" denilen 10 kişinin hepsi de uzun boylu ve yakışıklıdır. Giysi ve takıları Mustafa Kemal'in dikkatini çeker. Topal Osman da "aba", "zıpka" ve başlık" diyerek giysileri adlandırır. Sıra takılara gelir; kavdanlık, yağdanlık, fişeklik... Derken, Mustafa Kemal'in gözü Keşaplı Hamit'in koltuğunun altında sakladığı kemençeye takılır. Kemençeyi yanından hiç eksik etmeyen Keşaplı Köseoğlu Hamit, üç yıl önce Havza'daki ilk buluşmaya giderlerken Ünye'de, Keşaplı Sokak'ta konuk edildiklerin evi ayarlayan kişidir.

Topal Osman ve arkadaşları Mustafa Kemal'le buluşmaya giderlerken, rast gele bir yerde değil, Keşaplı Hamit'ten dolayı Keşaplı Sokak'taki bir evde konuk edilmişlerdir.

Bu ev, 2009 yılında yıkılan merhum Galip Keşaplı'nın evidir.   

 

Tarihi Evlerin Önemi

 

Evler, sadece mimari yapıları ve pastoral konumları nedeniyle önem arz etmezler...

Bir mekânı eve dönüştüren unsurların başında "yaşanmışlıklar" gelir.

Taşınmaz kültür varlığı olarak tescillenmemiş dahi olsalar, mekanda cereyan eden olaylar, bu yapılara tarihsel bir misyon yükler.

Keşaplı Sokağın evleri de, bu anlamda tarihi evler statüsündedir ve taşınmaz kültür varlığı sayılırlar.

Havza'da Mustafa Kemal'in kaldığı ve Topal Osman'la buluştuğu mekân da tarihi bir evdir. Nitekim bu eve gerekli özen gösterilmiş ve bina Havzalılar tarafından restore edilerek müzeye dönüştürülmüştür.

Ünye'deki Keşaplılar Sokağı ve Keşaplı'nın evi de tarihi bir mekândır.

Ama bugün sokağın her iki tarafında bulunan eski Ünye evlerinden çoğu yoktur.

Topal Osman'ın kaldığı Galip Keşaplı'nın evi.

Keşaplı Sokak

Galip Keşaplı'nın evi yıkılmadan kısa bir süre önce.

 

Keşaplı Hamit'in Kemençesine Dair Bir Anekdot 

 

Cemal Şener kitabında, Keşaplı Hamit'in kemençesini merak eden Mustafa Kemal'e coşkulu bir horon gösterisi sunduklarını yazar.

Seyredenleri coşturan, oynayanları iliklerine kadar titreten bir horon...

Horonun figürlerinden biri olan "Alaşağu" yapılırken Co Hüseyin'in belindeki tabanca ateş alır ve Hüseyin bacağından yaralanır. Durumu fark eden Mustafa Kemal'in telaşına rağmen oynayanlar horonu yarıda bırakmazlar.

Topal Osman, Mustafa Kemal'e hitaben; "Paşam, bunlar ölseler de horonu bitirmeden yarıda bırakmazlar." der.

İşte ölseler bile horonu terk etmeyen "Kara Zıpkalılar" Mustafa Kemal'in Kuvayi Milliye Destanı'nda ilk muhafızları oldular ve "Giresun Gönüllü Maiyet Müfrezesi" adıyla anıldılar.

Ne var ki, Topal Osman Ağa'nın hayat hikâyesi Çerkez Ethem'inki gibi trajik bir sonla tarihe geçecekti.

 

 Ali Şükrü Bey Cinayeti ve Topal Osman Ağa'nın Sonu

 

Topal Osman, 27 Mart 1923 tarihinde aniden ortadan kaybolan Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey'in öldürülmesiyle suçlanır.

Ali Şükrü Bey, Meclis'te Mustafa Kemal'e muhalefet eden grubun başıdır ve Topal Osman'la hemşeri sayılırlar. Her ikisi de Karadenizli olduğu için zaman zaman görüşseler de aralarında öteden beri bir rekabeti vardır.

Topal Osman, Mustafa Kemal'le Ali Şükrü Bey'in Meclis'teki tartışmalarından dolayı "durumdan vazife" çıkarır. Yardımcısı Mustafa Kaptan aracılığıyla, Ali Şükrü Bey’i yemeğe davet eder ve sekiz adamına kementle boğdurulur.

Mustafa Kaptan'ın bu durumu daha sonra itiraf etmesi ve cesedin 1 Nisan'da Çankaya yakınlarında bulunması, cinayeti Topal Osman'ın işlendiğini gösterir.

Adamlarıyla Çankaya Köşkü'ne giden Topal Osman, köşkü terk edilmiş olarak görünce kapıyı kırıp içeri girer, ökeyle önüne geleni parçalar. (Tarihe “Çankaya Köşkü baskını” olarak geçen olay.)

Yeni kurulan Muhafız Taburu tarafından 1 Nisan 1923 gecesi Papaz’ın Bağı’ndaki evinde kıstırılan Topal Osman ve adamları, bütün gece çatışır. Yaralı ele geçirilen Topal Osman hastaneye kaldırılırken Muhafız Taburu Komutanı İsmail Hakkı Tekçe'nin emri ile kafası kurşun yağmuruna tutularak öldürülür ve ardından Çankaya yakınlarına gömülür.

Osman Ağa'nın hazin öyküsü burada bitmez.

Meclis'te muhalefetin baskısıyla Ali Şükrü Bey’in katilinin Ulus Meydanı'nda asılarak idam edilmesi oybirliği ile karar altına alınır.

Mezarından çıkarılan Topal Osman'ın cesedini başından asamazlar, daha önce mermilerle kafası parçalanmıştır. Ceset, Meclis'in kapısına ayağından asılır ve Ulus Meydanı'nda günlerce ipte sallandırılır.

Topal Osman'ın anıt mezarı.
Giresun Kalesi'nin en yüksek noktasına Atatürk'ün emriyle yapılmıştır.

 Sonuç

 

Meclis'teki gruplaşmanın sonucu ortaya çıkan bu hesaplaşma, Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcından itibaren Mustafa Kemal'le birlikte olan ve O'nu korumakla yükümlü bulunan bir kişinin feci şekilde öldürülmesiyle sonuçlanmıştır.

Topal Osman Ağa ulusa mal olmuş bir kahramandır; Giresun Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı'dır, Atatürk'ü koruyan Muhafız Birliği'nin başıdır.

Osman Ağa, işgal yıllarında ve Kurtuluş Savaşı sırasında Karadeniz Kıyısı Türk Kuvvetleri Başkomutanı'dır.

Bu şekilde öldürülmesi hazindir. Bugün bile bu olayın gerçek yüzü tüm yönleriyle aydınlatılmış değildir.

Topal Osman'ın öldürülmesine ilişkin bilgiler daha çok Dr. Rıza Nur, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Falih Rıfkı Atay, Mahir İz (Meclis Kâtibi) gibi isimlerin hatıratlarına dayanmaktadır.

Şurası gerçektir ki, Topal Osman ve maiyeti Cumhuriyet'in ilanından sonra da vaziyetlerini değiştirmemiş, "çete" mahiyetini sürdürmüşlerdir. Meclis'e silahla girilmesi yasak olduğu halde, Osman Ağa ve maiyeti silahlarıyla Meclis'e girer, istedikleri odaya dalarak "kontrol" ettiklerini söylerlermiş. Şehirde Nizam ve intizamı, hatta askeri kışlada disiplini bozacak tavırlar takınmaya başladıkları söylenmektedir.

Zaten Cumhuriyet ilanının ardından nizami Muhafız Taburu kurulmuş, Osman ağa'nın adamlarının bir kısmı bu tabura alınmıştır. Buna rağmen Osman Ağa, maiyetiyle ortalıkta dolaşmaya devam etmektedir.

Bu duruma daha fazla izin verilemezdi.

Topal Osman'ın cenazesi, kardeşlerinin Atatürk'ten talebi üzerine Giresun'a götürüldü ve Giresun Kalesi'nde bir yere defnedildi. Daha sonra Atatürk'ün Giresun'u ziyareti sırasında verdiği emir üzerine kalenin en yüksek tepesine bir anıt mezar inşa edildi ve Topal Osman Ağa'nın naaşı 1925 yılında buraya nakledildi.

 

Kaynaklar:

 

Cemal Şener, Topal Osman Olayı, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul 2001

Kazım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993

Mahir İz, Yılların İzi, İrfan Yayınları, İstanbul 1975

Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım (Paris 1929), Altındağ Yay. İstanbul 1967,

Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul 1980

 

Ünye Tarih Araştırma Grubu

Ahmet Kabayel – Ahmet Derya Varilci

 

21.12.2022, Ünyekent

14 Aralık 2022 Çarşamba

Uzun Süren Sonbahar

 


Uzun Süren Sonbahar

 

Bakın ne diyor Cemal Süreya…

''Sonbahar sanattır, diğerleri mevsim.''

Hayatın içindedir sanat; iyiyi-kötüyü, sevinci-hüznü…

Ne varsa hepsini kapsar.

Bazen bir yaşama nedenidir dökülen yapraklar.

Altın sarısı, kızıl kahverengi, erguvani…

Turuncu ve yeşilin bütün tonlarıyla önümüze serilen görsel bir şölendir.

Üstelik bu yıl uzun sürdü sonbahar.

Hüznüyle, yaşama sevinciyle…

 

Hangisi ağır basar yaşamımızda…

Hüzün mü?

Sevinç mi?

 

Hilmi Yavuz’unun dizelere döktüğü gibi:

“hüzün ki en çok yakışandır bize

belki de en çok anladığımız”

(Hilmi Yavuz bir zamanlar Nazım Hikmet için yazmış bu şiiri.)

Sonbahar hüzünle anılır daha çok…

Yağmurlar ve yalnızlık mevsimidir.

Ayrılıkların, vedanın ve hasretliklerin mevsimi. 

 

Üstelik bu yıl uzun sürdü sonbahar.

Giderek kayıyor mevsimler.

Yaz gelmek bilmiyor.

Güz kışa sarkıyor iyice.

Aralık ayını ortaladık, hala sonbahar.

Sahilde el ayak çekildi, dışarıda yağmur yağıyor.

Turgay’ın eczanesinin yanından geçiyoruz.

El ayak çekilmiş mekânda, Yalı Kahve sessizliğe bürünmüş.

Attila İlhan şiirine benziyor caddeler.

“dikenin

kalbime battığı bir sonbahar günüdür”

Diyor şair;

“sen elini bulutların içinde gezdirirsin

bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler”

Yağmur iyice dökülürken gökyüzünden…

Turgay Güven’i uğurluyoruz Ünye’den.

12 Aralık 2022, 13.00

 


Turgay Güven

 

Aslen Rize-Fındıklı’dan ama biz O’nu Ünyeli biliyoruz. Yıllar önce Ünye Ana Çocuk Sağlığı Merkezi’nden hatırlıyoruz. Sonra Özel Sevgi Polikliniğinde hizmet verdi. İlk yeri Han Boğazı’ndaydı, Niksar Caddesi’nde bir yere taşındı.

Emekli olunca eczacılık mesleğini tercih etti.

Tıp ile birlikte eczacılık mezunuydu. Kendine daha fazla zaman ayırabilmek için olsa gerek, Yalı Kahve’de eczane açtı.

Aynı gazeteye yazıyorduk. Yakın tarihimizden sağlık sorunlarına kadar geniş yelpazede yazıyordu. Sosyal bir kişiydi. Meslek örgütlerinde ve demokratik kuruluşlarda faaliyet yürütüyordu.

Kısacası, boş vakti yoktu…

Eczanesinde boş oturduğuna tanık olamadım, mutlaka bir uğraş peşindeydi.

Erken ve zamansız diyeceğim, her ölüm gibi…

Ama Turgay’ınki gerçekten zamansızdı.

Daha okuyacak çok kitap, gezip görülesi yerler, sanat yapıtları ve filmler vardı.

O’nu Rize Fındıklı’ya uğurlarken Ünye’yi terk edişine tanık oldum.

Sadece Ünye’ye değil, hayata veda etmekti, tüm sevdiklerine…

Geride bıraktıkları için Metin Altıok’un bir dizesi takıldı belleğime;

 

“Bu ham dünyada zoraki bir söz gibi sevgim.

Sevsem sana yazık, sevmesem incinirsin.”

 

Güle güle Turgay kardeşim.

Yattığın yer incitmesin.

 

 

14,12.2022, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/uzun_suren_sonbahar-3634.html












 

7 Aralık 2022 Çarşamba

Ünye'de İpçilik (Son Bölüm)

 



Ünye'de İpçilik

(Son Bölüm)

  

Ünye’de ip üretiminin Osmanlı’dan günümüze kadar süren serüvenini beş bölüm halinde anlatmaya çalıştık. Altıncı bölüm olan bu son bölümle bitireceğimiz bu yazı dizisinde amacımız, Ünye’de ip mesleğinin köklerini ortaya koymaktır. Osmanlı merkez tersanesinin (Tersane-i Amire) bir alt yapısını oluşturan Ünye Tersanesi ve Ünye Ocaklığı, Osmanlı donanmasının uzun yıllar malzeme ve ip ihtiyacını karşılamıştır.

Günümüze kadar ulaşmayı başarmış gibi görünen Ünye’de ipçilik mesleğinin köklü konumu, ne yazık ki artık sönmüş durumdadır, unutulmuştur.

19. Yüzyılın ortalarında Ünye’nin “sancak” seçildiği 1864-1868 yılları geride kalmıştır.  Buna rağmen Ünye’nin yaşadığı görkemli yüzyılın gerçeği ve mirası günümüze önemli bir potansiyel bırakmıştır. Tıpkı Osmanlı’nın küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti gibi Ünye de kabuğunu kıracak ve olması gereken yere ulaşacaktır.

İp üretiminin son yüz yılı, Ünye’nin panoramasıdır; sosyo-ekonomik yapıyı ve geçirdiği evreleri oldukça net gösterir. O yılların tanıklığını günümüzde yaşayan Ünyelilerin ağzından aktarıyoruz.


Mustafa Kalafat (d. 1927)          

 Eski Ünye esnaflarından emekli Mustafa Kalafat (d. 1927), dayısı Mehmet Kavaklı’yı anlattı. Meslektaşı Tahsin Cinbaş gibi ip imalatı ve satışının önde gelen isimlerinden biridir Mehmet Kavaklı… Tepedekilerden farklı olarak, katranlı halat üretir ve mavnalara yükleyerek Ünye açıklarına demirleyen Fransız “pake ” gemilerine gönderirmiş.




Mustafa Kavaklı’nın ilk eşinden iki kızı (Refika ve Emine hanımlar) ve Ahmet adında bir oğlu vardır. Ahmet Kavaklı, Orta Cami avlusuna bitişik dükkânında terzilik yapmıştır. Yan dükkân, fotoğrafçı Keleşoğlu’na aittir. Kavaklı’nın ikinci eşi Saray Camii imamımın kızı Şaziye’dir ve O’ndan da bir kızı (Naciye) ve iki oğlu (Naim ve Dursun) vardır. Çocukları baba mesleği olan ipçiliği sürdürmeyip başka meslek icra ederler.    

1935-36 yılları Kavaklı dayının ip piyasasında bir numara olduğu yıllardır. Köprübaşı ile Han Boğazı arasında yer alan Kavaklı’nın Tersanesi Ünye’de uzun yıllar üretim yapmış ve istikrarlı bir ticaret sürdürmüştür. İlk tersaneyi kurduğu arsanın mülkiyeti Hüsrev Yürür’e aittir. Açtığı ikinci tersanenin mülkiyeti Acemlerin Haydar’a aittir. Daha önce yazdığımız “Ünye’de Rus Bombardımanı” adlı çalışmamızda, Köprübaşı’nda bombalanan iş yeri olarak o dönem kendilerinin kullandığı bu mekânı göstermiştik.

Kavaklı’nın faaliyet yıllarında Köprübaşı’nda Şükrü Yanlıoğlu ve Mehmet Kavlu isimli müteşebbislerin de tersanesi vardır. Katranlı halat üretilen tersanelerin yurt dışına halat ve kendir ihraç ettikleri bilinmektedir. Kavaklı, yanında çalışan emekçileri koruyup gözetmektedir. Ali Özpişirici gibi çalışkan olanları çifte tayınla ödüllendirmektedir.


Kavaklı’nın tersanesi, Tepe’dekiler gibi mahallelinin katılımıyla değil, piyasa kurallarına göre üretim yapmaktadır. Tepe’de Cinbaşların tersanede ipçiliği öğrenen herkes kendi tezgâhını kurmuş, neredeyse tüm Tepe Mahalleliler “ipçi” namıyla anılır olmuştur. Ünye Düzü’nde ise (Çarşı Mahalli) piyasa kuralları geçerlidir. Ünye’nin ticari yoğunluğunu ve iş hacmini artıran Kavaklı, ip piyasasında Ünye’nin görkemli yıllarını hatırlatır.[1] En büyük rakibi Tepe’deki Cinbaşların tersanesidir.[2]

 

Osman Cinbaş (d. 1947)

Emekli eğitimci Osman Cinbaş, Tepe Mahallesi Büyük Tersane’nin müteşebbislerinden Ali Cinbaş’ın oğludur. O’nun anlatımıyla Tepe İpçiliği ayrıntılı biçimde ortaya çıkmıştır. Tersaneyi kuranlar, dört Cinbaş kardeşlerden ikisi, Tahsin ve Hüseyin Cinbaş kardeşlerdir. Fransızca bilen Hüseyin Cinbaş’ın yurt dışına ip ihracı ve “Cinbaş-zade Kardeşler” başlıklı zarfın basımı gibi faaliyetlerde rol oynamıştır. Tersane işini Tahsin Efendi’den oğulları Ali Cinbaş ve Abdullah Cinbaş devralmıştır. Tepe’de su deposu mevkiindeki tersaneyi çalıştıran Cinbaş kardeşleri, Osman Cinbaş şöyle aktarır:



Tersane işinde Tahsin Efendi’nin oğlu Ali Cinbaş


“Babamın tersanesinde ben de çalıştım. Çocuktum ama hatırlıyorum. Birden fazla ip çarkı vardı. Amcamın çarkıyla babamınkiler aynı anda döner, birinde ip bükmeye gelinirken, diğerinde kendiri bükmek için geri geri gidilirdi. Babam oldukça yakışıklı, uzun boylu ve çok çalışkan biriydi. Tersanede gece gündüz çalışırdı. Belki de bu nedenle çok genç yaşta, 38’inde zatürreden hayata veda etti.”

 

Murat Koşak (d. 1949)

Ünye’de Haznedar İşhanı altında Büfe işleten Murat Koşak, Köprübaşı mevkiinde tersane çalıştıran babası Mehmet Koşak’ı anlattı.



“Babam Mehmet Koşak (d. 1927) köprübaşında ip üretirdi. Ben de çocukluğumda babamın çalıştırdığı, tersane denilen ip üretim tezgâhlarında çalıştım.1955-1960 yılları arası, ip imalatının ve bizim tersanenin en aktif olduğu dönemdi. Tersane Fiskobirlik binasının tam karşısındaydı.[3] Tersanede ip bükülen altı çark (çıkrık) bulunmaktaydı. Hatırladığım kadarıyla daha çok gırnap üretilmekteydi. Kendirden üretilen gırnap, nispeten ince bir ipti ve çuval ağzı dikmek için fazla talep görürdü. İstenilen kalınlığa göre çarklarda bükülen ipler bir araya getirilerek urgan ve halat yapılırdı.”

Çeşitli dönemlerde İpçi Sebahattin, İpçi Şükrü gibi isimlerle çalıştıklarını, Tepe’den Efelek Mustafa (İnş. Müh. Eren Tokgöz’ün sözünü ettiği, Tepe Camii çaprazında ikamet eden “Süslü Mustafa” lakaplı Mustafa Kavas olmalı) gibi ip üreticilerini hatırlayan Murat Koşak, kendirden ip üretimini diğer anlatıcılarla aynı minvalde ayrıntısıyla anlattı.

 

Kendirden İp Üretimi

Tek yıllık, otsu bir bitki olan kendir (Cannabis), ılıman ve tropik bölgelerin çoğunda yetişir ve kültürü yapılır. Kendir ya da kenevir olarak isimlendirilen bu bitkinin liflerinden ip elde edilir. Eşeyli olan bu bitkinin erkek cinsi 2-3 metre kadar büyüdükten sonra toprak yüzeyine yakın bir noktadan kesilmekte veya elle sökülmektedir. Bitkinin gövdesi ıslatılıp yumuşatıldıktan sonra ezilerek “tel bükmek” amacıyla liflerine ayrılır.

Kendir ıslağı denilen beton yahut taş yalaklarda 5-10 gün suya yatırılan kendir gövdeleri iyice yumuşatılır. Fatsa’nın Tayalı köyünden Hulusi Çavuşlu, 1940-50 yıllarında neredeyse her köyde 10-15 kendir ıslağı teknesi olduğunu söylemektedir. Yumuşayan kendirler kurutulup dövmek suretiyle kabuğundan ayıklanır ve liflerine ayrılır.

Akkuş, Tekkiraz ve Çaybaşı gibi yakın çevrelerden kendir çoğunlukla liflerine ayrılmış vaziyette gelir, ihtiyaç arttıkça Vezirköprü ve Gümüşhacıköy gibi uzak üretim yerlerinden de kendir alınırmış. Kendirler bazen tersanelerde ayıklanır; duvara asılarak iyice kurutulur, döverek lifleri ayrılır, gevreklerden arındırılır sonra taraktan geçirilir ve üç metrelik sırığa bağlanır. Bir kayış (yularga) vasıtasıyla palaska (pasgara) yapılıp bele alınan sırık, çıkrığa kendirin takılmasıyla geri geri gidilerek ip gerilir ve bükmeye başlanır. İstenen kalınlığa ve uzunluğa göre iki yahut üç gözlü çarkta bükülen ip bu eylemle birleştirilir. Bükne işlemi sırasında ele takılan meşinle ipler düzeltilir, uzunluklarına göre balya (top) haline getirilir ve satışa sunulur.

Çıkrıkta bükülen ip bazen saç örgüsü biçiminde belde sarılır. At kılıyla at torbası yapılırken, ıslatılıp kaşağı ile üzeri temizlenir, tüylerinden arındırır ve kurutulur. Makaraya bağlanan ve eğrilen ipler bazen de topuz yapılır.

Kırnap: (Ar. ḳinneb, kınnap'tan kırnap) İnce sicim, gırnap, kınnap. Örnek, çuval ağzı kınnabı, hayvan yularıdır. İnce olanlar sicim olarak adlandırılır.

Urgan: keten, kenevir, pamuk, jüt gibi türlü dokuma maddelerinin herhangi birinden yapılan ince halattır. Halk arasında urgan olarak bilinen, keten (kenevir) ve benzeri hammaddelerden oluşan, bitki ağaçlarının liflerinden yapılan halatlara urgan halat denir. Gemicilikte, tarım ve hayvancılıkta, dağcılıkta, çadır ve hamak kurmak için, dekorasyonda ve çeşitli aksesuarları süslemek için, bebek ve çocuk salıncağı kurmak için kullanılır.

Halat: kenevirden yapılmış çok kalın ve sağlam iptir. Halat çekme, halat fitili, halat ızgarası, halat tamburu, çelik halat, hamhalat, tel halat, açmaz halatı, baş halatı, çekme halatı, varagele halatı gibi varyasyonları mevcuttur.

İspavli terimi birlikte bükülmüş üç telden yapılmış olan ve 30 kulaç boyundaki sicimi ifade eder. (Bkz. Metin Karayazgan, age. , s. 61.)

Gomina terimi anlam olarak gemi demirlerine bağlı bulunan kalın halatı ifade etmektedir. Teller, daha çok gomina ve gomina aletlerinin hazırlanması ile direk, seren, yelken, top ve yüklerin sabitlenmesi amacıyla kullanılmaktaydı.

 

Sonsöz Yerine

 Tersane-i Amire’den Ünye’nin ip tersanelerine uzanan tarihsel yolculuğumuz burada son buluyor. Bu süreçte başka neler sona erdi, hangi meslekler tarih oldu? İp tersaneleriyle birlikte Ünye’de ipçilik, bakırcılık, çapulacılık, tabaklık (debbağ), saraçlık, soğuk demircilik, hallaçlık, nalbantlık bugün biten meslekler arasındadır. 1970’li yıllarda başlayan naylon ip imalatı kendirin yerini almış, 1940 yılında başlayan kendir yasağı da bunda etkili olmuştur. Ülkemizde denetime alınan ve bazı dönemlerde kısmen yasaklanan kendir ekimi bu sektörün tamamen sentetik ip üretimine geçişini hızlandırmıştır.

Önümüzdeki süreç yeniden doğal ürünlere geçiş dönemi olacaktır.

  

Ünye Tarih Araştırma Grubu

A. Kabayel – A. D. Varilci

 

7.12.2022, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/unyede_ipcilik-3623.html



[1] 19. Yüzyıl’ın ikinci yarısında gerçekleşen Ünye’nin halat üretim seviyesi kastedilmektedir. Bu nedenle önceki bölümlerde değindiğimiz Ünye’nin “sancak” olduğu 1864-1868 yıllarını, daha önceki dönemi ve sonrasını hatırlatmakta yarar görüyoruz.

[2] Fatsa’daki ip üretimi hiçbir dönem Ünye için rakip değildir. Ünye ve çevresinde üretilen ip, Ünye Tersanesi’nin bir iskelesi olan Fatsa’dan yüklendiği için Fatsa Teli adıyla bilinse de bu durum ip üretimi yoğunluğunun her daim bu bölgede (Ünye ve çevresinde) gerçekleştiğini gösterir. Osmanlı döneminde başlayan ip üretimi ve kendir yetiştiriciliği büyük oranda Orta Karadeniz’de gerçekleşmiştir.

[3] Şimdi o binada zincir marketlerden biri bulunmaktadır. Han Boğazı ile Tabakhane Köprüsü arasında kalan bu mevkide bir zamanlar Tersâne-i Âmire’ye bağlı eski Ünye Tersanesi bulunmaktaydı. 


7.12.2022, Ünyekent


30 Kasım 2022 Çarşamba

Ünye'de İp Üretimi


Ünye'de İp Üretimi

  

Ünye, Osmanlı donanmasının uzun yıllar ip ihtiyacını karşılamıştı. Kendirden üretilen bu ipler haliyle günlük kullanım nesnesi olarak hayatın her alanında kullanılmış ve yakın tarihimize kadar üretimine devam edilmiştir. 1970’li yıllara gelindiğinde, bir zamanların gözde mesleği bakırcılık, çapulacılık ve saraçlık gibi tümüyle ortadan kalkmamış, ancak kendir yerine naylon ip büken iş yerlerine dönüşmüşlerdir.

Osmanlı arşivlerinden izini sürdüğümüz Ünye ipliciğinin son bölümünde, yakın tarihimize kadar süren Ünye’de ip üretiminin son yıllarını araştırdık. İpçilik yapmış yahut yapanların tanığı olmuş Ünyelileri dinledik. Günümüze ulaşmayı başarmış ip çarklarını, atölye olarak kullanılan üretim yerlerini gördük.

 

Ünye’nin Son İpçileri

2022 Kasım’ının ikinci günü (Çarşamba) İnşaat Mühendisi Eren Tokgöz’le buluştuk. Buluşma mekânımız, O’nun da ikamet ettiği Ünye Tepe Mevkii idi. Aynı sokaktaki komşusu Yılmaz İpcioğlu’na uğradık. Yılmaz İpcioğlu (d. 1946), son dönem ipçiliği meslek edinmiş bir aileden geliyor. 10 yaşında başladığı ip üretimini yakın bir tarihte terk etmiş. Babası Cevdet İpcioğlu da ipçiymiş. Kendirden nasıl ip elde edildiğinin ilk bilgilerini Yılmaz ustadan öğrendik. İpin hammaddesi kendir bitkisi, dipten sökülür veya koparılarak taş yahut beton yalaklar içindeki suya yatırılır, bekletilir. Soyulacak kıvama geldiğinde kabukları soyulur, kurutulur. Kendir sert bir yere vurulup, taraktan geçirilerek liflerine ayrılır. Temizleme (arındırma) işleminden sonra ip yapılmak üzere tersanelere gönderilir.

Birlikte Tepe’nin ip tezgâhlarının olduğu yere geliyoruz. Bu işliklere “tersane” [1] deniyor. İlki “Büyük Tersane” yahut Yukarı Tersane de denilen atölyedir. Bugün aynı yerde OSKİ Su Deposu bulunuyor. Tahsin ve oğlu Abdullah Cinbaş’a ait bu mekândan günümüze hiçbir şey kalmamış. Torunu Cinbaşlar, Belediye binası karşısındaki dükkânlarında market işletiyor. İp imalatı ve ticaretiyle bağlantılı olarak, dışarıdan kahve alımına başlamışlar ve o günden sonra kavurdukları kahveyle Ünye’de tanınır olmuşlar.

 

Sebahattin Doğrul

Cinbaş’ın mekânından sola devamla biraz daha alt irtifada Sebahattin Doğrul’un evine geliyoruz. Sebahattin Doğrul (d. 1933) da babadan ipçi ve halen ip mesleğini sürdüren Ünye’nin son ipçisi…

Babası Yusuf Doğrul, 17 yaşında cepheye gitmiş (1914-Birinci Dünya Savaşı). Bir dönem Fatsa’da fırın işletmiş, Ünye’ye dönüp ipçiliğe devam etmiş. İpçiliği kendinden sonrakilere miras bırakmış, aynı zamanda Tepe Camii’nde imamlık yapmıştır. Mezarı Tepe’de, Türbe Mezarlığındadır.

Ünye’de son dönem ip üretimine ilişkin en ayrıntılı bilgiyi Sebahattin ustadan aldık. Halen ip üretimine devam ediyor ama bir fakla. Artık kendir yok. 70’li yıllarda üretimi sınırlandırılmış. Kendirin yerini naylon almış. Doğal ürün yerine petrol atığından üretilen sentetik maddeler kullanılıyor.[2] Kendilerine ince urgan olarak gelen naylon iplerin üçünü veya dördünü bir araya getirip çarkta büküyor ve kalın urgan haline getiriyor.

İkinci durağımız, yıllar önce kendisiyle söyleşi yaptığımız merhum Süleyman Kösecioğlu’nun (Çavuş Emmi) oğlu Mehmet Kösecioğlu oldu. Emekli bir bürokrat olan  (Cezaevi Müdürü) Kösecioğlu’nu, babadan kalma tezgâhının başında gördük. Sipariş aldığı naylon ipleri istenen kalınlıkta çarkta bükerken, işin nasıl yapıldığını tüm ayrıntısıyla bize gösterdi.

 

Tepe Mahallesi İpçileri

Cumhuriyet Döneminde ipçiliği Ünye’de en üst boyutta yapan Tepe Mahallesi Tersanesi sahibi Cinbaşlar’dır. 1933 tarihli Ünye Ticaret ve Sanayi Odası Broşüründe kaydedilen Müteşebbis Halatçı Tahsin Efendinin Halat imalathanesi, bu dönem ip üretiminin merkezi konumundadır. Diğer ip üreticileri bu tersanede çalışarak yetişmiş, bir anlamda Tahsin Cinbaş, bu mesleğin öncülüğünü yapmıştır. Babası Tahsin Efendi’den iş yerini devralan Abdullah Cinbaş da, ip üretiminin Ünye’deki öncüleri arasında yer almıştır. Su deposu mevkiinde yer alan tersane, Ünye üretim sektörünün önde gelen iş yerleri arasına girmiştir. Bugün Cinbaşlar, belediye karşısındaki iş yerlerinde marketçilik ve kendi kavurdukları kahvenin satışını yapmaktadır. Cumhuriyet’in ilk yıllarından kalma “Cinbaş-zade Kardeşler” başlıklı zarftan, o dönem halat imalatını dışsatım boyutunda yaptıklarını anlıyoruz. 

 Tepe Mahallinde Cinbaşlar’ın tersanesinde ipçiliği öğrenen, bu işi meslek edinen ve tersane açan kişiler şöyle ifade edilmektedir:

Yusuf Doğrul (Tepe Cami İmamı), Sebahattin Doğrul’un babası.

Bekir Tokaç; İpçi Bekir adıyla bilinir, Küçük Ev Restoran’ın işletmecisi merhum İsmail Tokaç’ın babası.

Mustafa Varilci; İpçi Mustafa, Arif Varilci’nin babası.

Süleyman Kösecioğlu; Çavuş Emmi, Mehmet Kösecioğlu’nun oğlu.

Abdulkadir Dokgöz ve oğlu Mehmet Dokgöz (İpçi Mehmet); merhum Ahmet Dokgöz’ün babası, Eren ve Abdulkadir kardeşlerin dedesi.[3]

 

Köprübaşı Tersaneleri ve İp Ticareti

Ünye’de ip üretiminin son yetmiş yılına damgasını vuranlar sadece Tepe Mahallesi’nde değildi. Köprübaşı ile Han Boğazı arasında ip tersaneleri ve ip ticareti yapan işletmeler vardı.

Bu tersanelerden en önde geleni Mehmet Kavaklı adlı girişimciye aitti. İp üretimi ve ticareti yapan Kavaklı’yı yeğeni Mustafa Kalafat anlattı.

Köprübaşı’nda diğer tersane işletmecisi Mehmet Koşak’ı oğlu Murat Koşak’tan (Haznedar İşhanı altında büfeci) dinledik.

Tersanelerde üretilen ipin ticaretini Cinbaşlar yahut Mehmet Kavaklı gibi bizzat tersane işletmecilerinin kendisi yaptığı gibi, bu tersanelere kendir temin edip urgan olarak alan ve satışını yapan tacirler de vardı. Köprübaşı’nda dükkânı olan Ahmet Baskan, ip üretimiyle doğrudan ilgili olmayıp ticaretini yapan bir tüccardı. Çilader (Çaybaşı), Tekkiraz ve Akkuş gibi beldelerden aldığı kendiri tersanelere verir, üretilmiş ipleri alarak satışını yaparmış. Tüfekçinin Ahmet yahut Tüfekçi Hacılar lakabıyla bilinen Baskan,  Alman Harbi[4] sırasında dünyanın ip üretiminin daralmış ve ip ihtiyacının artmış olduğu bir dönemde ip satışını hızlandırmış, dış ülkelere de ihraç ederek çok kâr elde etmiş olduğunu Sebahattin Doğrul’un anlatımından öğrendik. Yine bu dönemde olmak üzere Ünye ve Fatsa kırsalında üretilen kendirin kent merkezlerindeki tersanelere yetmediği, kendir fiyatının yükselmesi üzerine Samsun Vezirköprü ve Amasya Gümüşhacıköy’den kendir getirildiğini, bu durumun 60’lı yıllara kadar sürdüğünü bilmekteyiz.

 (Son Bölüm: Mustafa Kalafat ve Murat Koşak’ın anlatımıyla Ünye’de ipçilik,

kendir hammaddesinden halat üretiminin tüm aşamaları.)

Ünye Tarih Araştırma Grubu

A. Kabayel – A. D. Varilci

  

30.11.2022, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/unyede_ip_uretimi-3610.html



[1] İp tezgâhlarına neden “tersane” deniyor? İlk akla gelen gemi yapım-onarım yeri olan tersanelerinin yan tesisi olduğu için bu adla anılmaları. Ancak ip işiyle ilgilenenler farklı düşünüyor. Kendir liflerini çarka takanların beline tutturdukları üç metrelik sırıkla geri geri hareket etmeleri yani ters gitmeleri nedeniyle, bu işin yapıldığı tezgâhlara tersane diyorlar.

[2] Kimyasal adı polihekzametien adipamit'tir. Yüksek mol kütleli poliamitlerden oluşan sıcağa, aşınmaya ve kimyasal maddelere karşı dayanıklı plastik malzemedir. Modern plastiklerin çoğu, doğal gaz veya petrol gibi fosil yakıt bazlı petrokimyasal'lardan elde edilir. Bazıları mısır veya pamuk türevleri gibi yenilenebilir malzemelerden yapılabilmektedir. Genellikle lif halinde üretilen naylon, ip halat ve dokuma üretiminde kullanılmaktadır. 1930'da Amerikalı kimyacı Wallace H. Carothers tarafından bulunup geliştirildi.

[3] İp üretimine doğrudan girmeyip ticaretini mi yaptılar, tersaneleri var mıydı, Tepe’de mi, Köprübaşı’nda mı, bilinmiyor?

[4] 1939-1945 yılları arasında cereyan eden II. Dünya Savaşı. 


1- Müteşebbis Halatçı Tahsin Efendinin (Cinbaş) Halat imalathanesi. Bu sayede bir çok Türk  amelesi müstefit oluyor

2- Tepe'de su deposunun olduğu yerde Cinbaş'ın Büyük Tersanesi vardı .

3- Cinbaş Kardeşlerin antetli zarfı.

4- Son İpçi Sebahattin Doğrul-Artık naylon ip büküyor..

5- Sebahattin Doğrul'un torunu Alper-Dedesinin ip çıkrığıyla.

6- Üç gözlü iplik bükme çıkrığı.

7- Mehmet Kösecioğlu-İpçi babası Süleyman Çavuş'un çıkrığıyla emeklilik günlerini değerlendiriyor.

8- İpcioğlu Yılmaz-Solda kendirden ip ürettiği dönem ve sağda günümüzde üretim dışı durumu

9- İnş. Müh. Eren Tokgöz İp Çarkıyla.

10- Mehmet Kavaklı-işaretli-bir grup Ünyeliyle.

11- Ahmet Baskan (sağda) ve babası Hakkı Bey-Samsun'daki evlerinde .

30.11.2022, Ünyekent