23 Eylül 2026 Çarşamba

12 Eylül Darbesi ve Türkçe Öğretmenim

 


12 Eylül Darbesi ve Türkçe Öğretmenim

  

Bizim kuşağın yaşadığı en önemli travmalardan biriydi 12 Eylül darbesi…

1980 yılında Orgeneral Kenan Evren tarafından yönetime el konularak, işkenceler ve idamlarla gelmişti bu faşist darbe…

Üzerinden 46 yıl geçmesine rağmen belleğimizden silinmedi. Ülkemizin toplumsal ve siyasi yapılanmasında bugün dahi hissedilen belirleyici izler bıraktı.  

Bugün anlatacağım öykü, bu dönemde yaşanan bir mahpusluk anısıdır ki o dönemi yaşayan kuşağın geçmişinde mutlaka benzer bir durum yaşanmıştır.


 

Eylül Fırtınası

 

1980 Eylül’ünde havalar birden değişti, soğudu sanki… Dışarısı fırtına, yağmur. İki “siyasi” tutuklu geldi, dediler kapıaltına. Sivas’tan gönderilmiş, suç yerleri Ege olduğu için buraya sevk edilmiş. Alıp getirdiler. İki genç öğretmen, yorgun ve yıpranmış. Sıcak bir çorbanın ardından çay sohbetine koyuluyoruz.

Doğrudan soruyoruz, Sivas’ta durumlar nasıl?

Darbenin ilk günlerinde, devrimci demokrat kim varsa okulda, toplamışlar, bodrumdaki kazan dairesine kapatmışlar. Oradan sorgu sual, gerekli işlemler yapılmış. Kimisi esas eylem yerlerine sevk edilmiş.

- Ortaokul’dan Türkçe öğretmenim vardı, diyorum. Sivaslıydı ve orada görev yapıyordu.

- Ha O mu? Diyorlar. TÖBDER Başkanıydı, aynı okuldaydık.

Tanıdık bir isme rastlamanın heyecanıyla gözlerimiz ışıldıyor. Birden ısınıyor ortam,..

- O içimizde en deneyimli olandı. Bizden omuz vermemizi istedi. Bir adam boyu yukarıda küçük bir havalandırma penceresine tırmandı. Bize de aynı şeyi tavsiye etti ama katılan olmadı, biraz sonra bırakılırız diye.

- Yani ellerinden kurtuldu.

- Evet, ele geçiremediler. Bastı gitti. Biz de O’nunla gitmeliydik.

 

Soğuk bir Eylül gecesinde içimizi ısıtan bir mahpushane öyküsü olarak kaldı o anı. Yıllar sonra da olsa, öğretmenime sorup, bu durumu doğrulama imkânı bulamadım.

Acaba Ege Mahpushanesinde iki genç öğretmenin sözünü ettiği kişi, benim Türkçe öğretmenim miydi?

 

Şimdi öyküyü biraz geriye saralım. Aynı öğretmenimle ilgili, bu defa 55 yıl önceki 12 Mart Muhtırasına gidelim.

 

12 Mart 1971 Ünye

 

Lise’ye o yıl başlamıştık ve Ortaokul’la aynı mekânda eğitim görüyorduk. 12 Eylül benzeri bir darbeydi ama yaşımız küçüktü, ne olduğunu tam anlayamadık. Balyoz Harekâtı deniyordu, devrimci-demokrat unsurları topluyorlardı. Okula bir polis ekibi geldi. Türkçe öğretmenimizi dersten alıp ekip otosuna koydular, alıp götürdüler.

Öğretmenimizin o şekilde alıp götürülmesi hepimizin belleğine kazındı. Zaten kitap okumayı, şiiri O’nun sayesinde öğrenmiş ve sevmiştik. Kendisi gibi Sivaslı olan şair Cahit Külebi’nin öğrencisiydi. Külebi’nin şiirini dişlerini sıkarak okurken hatırlıyorum:

 

Sivas yollarında geceleri

Katar katar kağnılar gider.

 

Birkaç yıl önce öğretmenimin Ünye’ye geldiğini duydum, Ünye’de değildim. Bir araya gelemedik bir türlü ama sosyal medyadan takip ettik birbirimizi. Geçtiğimiz hafta bana bir mesaj gönderdi:

“Merhaba Derya, Ünye şiirleri üzerine kitap hazırlıyorum. Varsa bu konuda yayımlanmış şiirin eklemek isterim...”

Tereddütsüz kabul ettim. Sonra düşündüm; yayınlanmış birkaç şiirim vardı ama Ünye üzerine değildi. Öğretmenim tam da 12 Eylül’ün 46. Yıl Dönümü’nde istemişti benden şiirlerimi. Talebini karşılamaz, biliyorum… Yine de 46 yıl önceye ait birkaç şiirimi gönderdim.

İnsanın önünde kutup yıldızı gibi duran bir öğretmeni olması ne kadar güzel.

Darbelerin olmadığı, sağlıklı ve uzun bir ömür diliyorum kendisine.

 

                                                                      Eylül 2026, Ünye  






 

Ek:

 

Yönetime El Konulması ve Askeri Cunta Yapısı

12 Eylül 1980 sabahı saat 03.00’te Türk Silahlı Kuvvetleri, Süleyman Demirel başbakanlığındaki hükümeti görevden alarak yönetime el koydu. TBMM feshedildi, milletvekili dokunulmazlıkları kaldırıldı ve ülke genelinde sıkıyönetim ilan edildi. Ülke yönetimi, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren liderliğindeki ve kuvvet komutanlarından oluşan Milli Güvenlik Konseyi'nin (MGK) eline geçti.

İlginç bir tarihi detay olarak, ABD'nin dönemin Ankara Büyükelçisi James Spain, darbeden birkaç saat sonra Washington'a gönderdiği diplomatik notta askeri liderleri iyi tanıdıklarını ve Türkiye'nin NATO üyeliği dâhil dış politika veya savunma politikalarında bir değişim olmayacağını belirterek "endişelenmeye gerek olmadığını" yazmıştı. Bu durum, darbenin uluslararası diplomatik çevrelerdeki kabulünü ve uluslararası desteğin arka planını açıkça göstermektedir.

 

Ağır Hak İhlalleri ve 12 Eylül Darbesi’nin Bilançosu

 

12 Eylül dönemi, cumhuriyet tarihinin en yaygın ve sistemli hak ihlallerine sahne oldu. Haklarında ölüm cezası istenen binlerce kişiden 517'sine idam cezası verildi; bu cezalardan 49'u (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu) infaz edildi. Yaşı küçültülerek asıldığı iddia edilen Erdal Eren ve solcu Necdet Adalı'ya "denge olsun diye" asılan Mustafa Pehlivanoğlu gibi isimler, bu dönemin adaletsiz yargılamalarının sembolü haline geldi.

İdari yetkiler kullanılarak gerçekleştirilen diğer hak ihlallerinin genel bilançosu şu şekildedir:

·         Kitlesel Gözaltılar: 650 bin kişi gözaltına alındı ve 90 güne varan sürelerde ağır işkencelere maruz kaldı.

·         Fişleme ve Sürgün: 1 milyon 683 bin kişi düşünceleri, mezhepleri veya etnik kökenleri nedeniyle fişlendi. 30 bin kişi mülteci olarak yurtdışına kaçtı, 14 bin kişi ise vatandaşlıktan çıkarıldı.

·         Akademik ve Siyasi Kıyım: 30 bin kişi işten atıldı, binlerce öğretmen ve akademisyenin görevine son verildi. YÖK bu dönemde üniversiteleri kontrol altında tutmak için kuruldu.

·         Medya ve Kültür Sansürü: Gazetecilere toplam binlerce yıl hapis cezası verildi, tonlarca gazete ve kitap imha edildi, 937 film yasaklandı.

 

Cezaevleri ve Sistematik İşkence Rejimi

 

12 Eylül rejiminin en karanlık yüzü, cezaevlerinde kurulan sistematik işkence mekanizmalarıydı. Özellikle Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi, Mamak ve Metris gibi cezaevleri, tutukluların kişiliklerini ezmek ve asimilasyon politikalarını uygulamak için tasarlanmış birer işkence laboratuvarına dönüştü. Resmi kayıtlara göre 171 kişinin doğrudan işkence sonucu öldüğü belgelendi.

Diyarbakır Cezaevi'nde bizzat ağır işkenceler gören Avukat Hüseyin Yıldırım'ın tanıklığı, dönemin dehşetini gözler önüne sermektedir. Gözleri bağlı bir şekilde günlerce hücrelerde tutulan, lağım sularına maruz bırakılan ve ağır fiziksel darp alan Yıldırım, askeri personelin kendilerine uyguladığı yöntemleri "yeryüzünde en dayanıklı canlı insandır" diyerek anlatmaktadır. Cezaevi İç Güvenlik Amiri Esat Oktay Yıldıran ve Albay Raci Tetik gibi isimler, bu sistematik şiddetin baş sorumluları olarak tarihe geçmiştir.

 

23.09.2026, Ünye Kent

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder