12 Eylül Darbesi ve Türkçe Öğretmenim
Bizim kuşağın yaşadığı en önemli travmalardan biriydi 12 Eylül darbesi…
1980 yılında Orgeneral Kenan
Evren tarafından yönetime el konularak,
işkenceler ve idamlarla gelmişti bu faşist darbe…
Üzerinden 46 yıl geçmesine rağmen belleğimizden silinmedi. Ülkemizin
toplumsal ve siyasi yapılanmasında bugün dahi hissedilen belirleyici izler
bıraktı.
Bugün anlatacağım öykü, bu dönemde yaşanan bir mahpusluk
anısıdır ki o dönemi yaşayan kuşağın geçmişinde mutlaka benzer bir durum
yaşanmıştır.
Eylül Fırtınası
1980 Eylül’ünde havalar birden değişti, soğudu sanki… Dışarısı
fırtına, yağmur. İki “siyasi” tutuklu geldi, dediler kapıaltına. Sivas’tan
gönderilmiş, suç yerleri Ege olduğu için buraya sevk edilmiş. Alıp getirdiler.
İki genç öğretmen, yorgun ve yıpranmış. Sıcak bir çorbanın ardından çay
sohbetine koyuluyoruz.
Doğrudan soruyoruz, Sivas’ta durumlar nasıl?
Darbenin ilk günlerinde, devrimci demokrat kim varsa okulda,
toplamışlar, bodrumdaki kazan dairesine kapatmışlar. Oradan sorgu sual, gerekli
işlemler yapılmış. Kimisi esas eylem yerlerine sevk edilmiş.
- Ortaokul’dan Türkçe öğretmenim vardı, diyorum. Sivaslıydı ve
orada görev yapıyordu.
- Ha O mu? Diyorlar. TÖBDER Başkanıydı, aynı okuldaydık.
Tanıdık bir isme rastlamanın heyecanıyla gözlerimiz ışıldıyor.
Birden ısınıyor ortam,..
- O içimizde en deneyimli olandı. Bizden omuz vermemizi
istedi. Bir adam boyu yukarıda küçük bir havalandırma penceresine tırmandı.
Bize de aynı şeyi tavsiye etti ama katılan olmadı, biraz sonra bırakılırız
diye.
- Yani ellerinden kurtuldu.
- Evet, ele geçiremediler. Bastı gitti. Biz de O’nunla
gitmeliydik.
Soğuk bir Eylül gecesinde içimizi ısıtan bir mahpushane öyküsü
olarak kaldı o anı. Yıllar sonra da olsa, öğretmenime sorup, bu durumu
doğrulama imkânı bulamadım.
Acaba Ege Mahpushanesinde iki genç öğretmenin sözünü ettiği
kişi, benim Türkçe öğretmenim miydi?
Şimdi öyküyü biraz geriye saralım. Aynı öğretmenimle ilgili,
bu defa 55 yıl önceki 12 Mart Muhtırasına gidelim.
12 Mart 1971 Ünye
Lise’ye o yıl başlamıştık ve Ortaokul’la aynı mekânda eğitim
görüyorduk. 12 Eylül benzeri bir darbeydi ama yaşımız küçüktü, ne olduğunu tam anlayamadık.
Balyoz Harekâtı deniyordu,
devrimci-demokrat unsurları topluyorlardı. Okula bir polis ekibi geldi. Türkçe
öğretmenimizi dersten alıp ekip otosuna koydular, alıp götürdüler.
Öğretmenimizin o şekilde alıp götürülmesi hepimizin belleğine
kazındı. Zaten kitap okumayı, şiiri O’nun sayesinde öğrenmiş ve sevmiştik.
Kendisi gibi Sivaslı olan şair Cahit
Külebi’nin öğrencisiydi. Külebi’nin şiirini dişlerini sıkarak okurken
hatırlıyorum:
Sivas yollarında geceleri
Katar katar kağnılar gider.
Birkaç yıl önce öğretmenimin Ünye’ye geldiğini duydum, Ünye’de
değildim. Bir araya gelemedik bir türlü ama sosyal medyadan takip ettik
birbirimizi. Geçtiğimiz hafta bana bir mesaj gönderdi:
“Merhaba Derya, Ünye şiirleri üzerine kitap hazırlıyorum.
Varsa bu konuda yayımlanmış şiirin eklemek isterim...”
Tereddütsüz kabul ettim. Sonra düşündüm; yayınlanmış birkaç
şiirim vardı ama Ünye üzerine değildi. Öğretmenim tam da 12 Eylül’ün 46. Yıl
Dönümü’nde istemişti benden şiirlerimi. Talebini karşılamaz, biliyorum… Yine de
46 yıl önceye ait birkaç şiirimi gönderdim.
İnsanın önünde kutup yıldızı gibi duran bir öğretmeni olması
ne kadar güzel.
Darbelerin olmadığı, sağlıklı ve uzun bir ömür diliyorum
kendisine.
Eylül 2026, Ünye
Ek:
|
Yönetime El Konulması ve Askeri Cunta Yapısı |
|
12 Eylül 1980 sabahı saat 03.00’te
Türk Silahlı Kuvvetleri, Süleyman Demirel başbakanlığındaki hükümeti görevden
alarak yönetime el koydu. TBMM feshedildi, milletvekili dokunulmazlıkları
kaldırıldı ve ülke genelinde sıkıyönetim ilan edildi. Ülke yönetimi,
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren liderliğindeki ve kuvvet
komutanlarından oluşan Milli Güvenlik Konseyi'nin (MGK) eline geçti. İlginç bir tarihi detay olarak,
ABD'nin dönemin Ankara Büyükelçisi James Spain, darbeden birkaç saat sonra
Washington'a gönderdiği diplomatik notta askeri liderleri iyi tanıdıklarını
ve Türkiye'nin NATO üyeliği dâhil dış politika veya savunma politikalarında
bir değişim olmayacağını belirterek "endişelenmeye gerek olmadığını"
yazmıştı. Bu durum, darbenin uluslararası diplomatik çevrelerdeki kabulünü ve
uluslararası desteğin arka planını açıkça göstermektedir. |
|
Ağır Hak İhlalleri ve 12 Eylül Darbesi’nin Bilançosu |
|
|
|
12 Eylül dönemi, cumhuriyet tarihinin
en yaygın ve sistemli hak ihlallerine sahne oldu. Haklarında ölüm cezası
istenen binlerce kişiden 517'sine idam cezası verildi; bu cezalardan 49'u (18
sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu) infaz edildi. Yaşı küçültülerek
asıldığı iddia edilen Erdal Eren
ve solcu Necdet Adalı'ya
"denge olsun diye" asılan Mustafa Pehlivanoğlu gibi isimler, bu
dönemin adaletsiz yargılamalarının sembolü haline geldi. |
|
İdari yetkiler kullanılarak
gerçekleştirilen diğer hak ihlallerinin genel bilançosu şu şekildedir: |
|
·
Kitlesel Gözaltılar: 650 bin kişi gözaltına alındı ve 90 güne varan sürelerde ağır
işkencelere maruz kaldı. |
|
·
Fişleme ve Sürgün: 1 milyon 683 bin kişi düşünceleri, mezhepleri veya etnik kökenleri
nedeniyle fişlendi. 30 bin kişi mülteci olarak yurtdışına kaçtı, 14 bin kişi
ise vatandaşlıktan çıkarıldı. |
|
·
Akademik ve Siyasi
Kıyım: 30 bin kişi işten atıldı, binlerce
öğretmen ve akademisyenin görevine son verildi. YÖK bu dönemde üniversiteleri
kontrol altında tutmak için kuruldu. |
|
·
Medya ve Kültür
Sansürü: Gazetecilere toplam binlerce yıl
hapis cezası verildi, tonlarca gazete ve kitap imha edildi, 937 film
yasaklandı. |
|
Cezaevleri ve Sistematik İşkence Rejimi |
|
|
|
12 Eylül rejiminin en karanlık yüzü,
cezaevlerinde kurulan sistematik işkence mekanizmalarıydı. Özellikle
Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi, Mamak ve Metris gibi cezaevleri,
tutukluların kişiliklerini ezmek ve asimilasyon politikalarını uygulamak için
tasarlanmış birer işkence laboratuvarına dönüştü. Resmi kayıtlara göre 171 kişinin doğrudan işkence sonucu
öldüğü belgelendi. Diyarbakır Cezaevi'nde bizzat ağır
işkenceler gören Avukat Hüseyin
Yıldırım'ın tanıklığı, dönemin dehşetini gözler önüne sermektedir.
Gözleri bağlı bir şekilde günlerce hücrelerde tutulan, lağım sularına maruz
bırakılan ve ağır fiziksel darp alan Yıldırım, askeri personelin kendilerine
uyguladığı yöntemleri "yeryüzünde en dayanıklı canlı insandır"
diyerek anlatmaktadır. Cezaevi İç Güvenlik Amiri Esat Oktay Yıldıran ve Albay Raci
Tetik gibi isimler, bu sistematik şiddetin baş sorumluları olarak tarihe
geçmiştir. |








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder