Sabah saygı duruşu sırasında evde kahvaltımı bitirmek üzereydim. Saat 9’u 5 geçe sirenler çalmaya başladı. Yola bakan pencerenin ardından seremoniye katılmak istedim...
Caddede fazla kimse yoktu. Kenara çekip otomobilinden inen ve saygı duruşunda bulunanlar vardı… İstifini bozmadan acı acı çalan sirene inat yoluna devam edenler de.
Siren çalma süresi uzadı, saygı duruşundakilerin “n’oluyoruz!” kıpırdanışı… Saate baktım: 9’u 8 geçiyor. Fazla saygı duruşu daha fazla saygıya tekabül eder miydi, bilinmez ama saygı duruşundakilerden çok, istifini bozmadan yürüyüşünü sürdürenler durumdan rahatsızdı.
Siren sesi birden inişe geçti, söndü.
Bir 10 Kasım “duruşu” daha yaşandı ülkemizin günlük güneşlik bir güz sabahında. Bildik bir 10 Kasım seremonisi.
“Ne var bunda?” diyeceksiniz… Her 10 Kasım böyle yaşanmıyor muydu?
Belki.
Ama 72 yıldan bu yana süre gelen “10 Kasım” benzeri bir anma dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur. Hiçbir lider için ülkesi yüzlerce yıl sürecek olan minnet borcunu O’nun manevi huzurunda saygıyla eğilerek ödemez.
Sanki bir eksiklik var ya da bir yerde hata yapıyoruz.
Bir dönem çoğunluğun suret-i Atatürk’ten geçindiği Türkiye’de (şimdi hala öyle mi, bilmiyorum); “sevenler” ve “karşı olanlar” diye ikiye bölünmekteyiz. Çoğu konuda olduğu bibi…
Etki tepki karşıtlığı anlayacağınız.
Bölünme, bazen kendi içinde müşterekler (düşünce ortaklığı) yaratabilmektedir. Örneğin bir kesim “aşırı” sol ile “aşırı” sağ’ın ortak paydası “Atatürk düşmanlığı”nda pekala buluşabiliyor.
Yahut, “ulusalcılık” temelinde sağ koldan yol alanlarla sol koldan ilerleyenler arasında bir Atatürk yoldaşlığı kurulabiliyor. (Her kötünün bir “iyi” yanı varsa, bu da o olsa gerek.)
Bir de Atatürk’ü anlamaya ve anlatmaya çalışan bir cenah var ki, ciltler dolusu Atatürk külliyatıyla çıktılar ortaya… Atatürk’ün diye bildiğimiz “cırtlak” sesin yerine, neredeyse bir asır sonra tok ve mağrur bir lider sesi duyduk. Meğer Atatürk’ün gerçek sesi buymuş. Albümlere yeni ve hiç bilinmeyen Atatürk resimleri girmeye başladı. Diğer yandan okullarda Atatürk Köşesi uygulaması bakanlık genelgeleriyle akamete uğratıldı.
Tam bu noktada, Atatürk’e alttan alta kinlenen ve her fırsatta O’nu karalamaya çalışan bazı kesimlerin ekmeğine yağ sürdüğümün farkındayım. Dayanılmaz keyif aldıklarını gayet iyi biliyorum. Ayranları kabardığında “Atatürk’ü koruma Yasaları”na rağmen ağzı açılmadık hakaretler etmekten geri durmazlar.
Ve bir an önce Atatürk’le ilgili bu “çağ dışı” uygulamalardan vazgeçilmesini savunurlar.
72 Yıl sonra Atatürk heykeli dikmek isteyenlerle, heykellerini kırmak isteyenlerin karşı karşıya getirildiği Türkiye’de, önce bu çelişkinin çözüm noktası bulunmalıdır.
Atatürk imzasını alnımıza dövme de yaptırsak nafile!
Mesudiye Kurultayı sonrası Oktay Ekşi ile Medreseönü'nde Uzunsaçlı'nın Yeri'nde karşılaştık. Baykal'ın "Kaset Olayı" tazeydi. Henüz Baykal'ın istifası ortada yoktu. Küçük bir sohbetimiz oldu. İçten, cana yakın biriydi. Ünye'de yerel basına yazdığımı öğrenince ilgisi daha da arttı. Ülkede yaşananlar O'nu kaygılandırıyordu ama gelecekten umutluydu. İyi bir gelecek temennisiyle ayrıldık.
"Bunlar analarını da satarlar!" muhabbetiyle, birden gündemin merkezine oturan Sn. Ekşi'ye iktidar destekli bir haçlı seferi başlatıldı.
Ünyekent'teki bugünkü köşe yazısında Oktay Ekşi'ye gönderme yapmam kaçınılmaz oldu...
Geçen hafta “Fatmagül’ün Suçu…” ile girdiğimiz konu, daha çok “toplumu korumak” adına devletin üzerinde kontrol sağladığı mekanizmalara yöneldi. Bu noktada bir açıklama yapma gereği ortaya çıktı…
Kulağıma bir haber çalındı, inşallah doğru değildir. Ünye’nin nispeten yeni yerleşim bölgesi sayılan bir mahallede çirkin bir olay yaşanıyor. Tıpkı televizyonda birkaç hafta önce izlediğimiz“Fatmagül’ün Suçu Ne?” isimli dizide yaşanan tecavüz olayına benzer bir girişim olmuş. .....
Yapılan bir araştırma sonucunda ülkemizde bir çocuğun 12 yaşına kadar 101 bin şiddet olayını televizyonda izlediği ortaya konmuştur. Bu olayların 13 bin 400’ü ölüm içeren olaylardır. Diğerleri tecavüz, işkence ve saldırı ağırlıklıdır.
"Hafta sonu 10 Ekim’di... 10.10.2010. Ünye’de iki etkinlik gerçekleşti: Biri Ordu’da kongresini yapan Avrupa Gazeteciler Birliği üyelerinin Ünye’yi ziyaretiydi. Diğeri geleneksel hale gelen Haznedar Konferansları’nın başlaması."
“'Ünye budur!' diyebileceğimiz özellikler..."
"Ünye için yeni ama dünya ölçüsünde anlam taşıyan bir gelişme..."
Evvelki gün, vilayetimiz Ordu’daydık. Tanıtımını daha çok yaylaları üzerinden yapmaya çalışan ve oksijen (O2, Oxygen) sembolünü tanıtım logosu seçen Ordu için güzel bir buluştu ama yeterli değildi. Kaçınılmaz olarak Ordu, dikkatini tarih ve turizm noktalarına çevirdi. Ve böylece Karadeniz’de bölgenin en önemli arkeolojik kazısı başladı. Kurul Kayası kazısına yaptığımız yolculuk, aklımıza Ünye Kalesi’ni ve Kızılkaya’yı getirdi.
Kurul Kayası’ndan Ordu
Kurul Kayası kazı ekibi iş başında
Zirvenin dört yanı kazılınca burada bir kale olduğu ortaya çıkmış
Parçalanmış bir testi
Öğretmenimiz İrfan Işık bir arkeoloji öğrencisinden bilgi alırken
Kazı ekibi kalenin yamaç evleri duvarını ortaya çıkarıyor
Bir grup mastır öğrencisi verileri kayda geçiriyor
Zirveye çıkılan basamaklar
Öğretim görevlisi Atakan Bey, sunakları ve kurban kanının akıtıldığı düzeneği gösteriyor.
Melet Irmağına kadar indiği söylenen tünelin giriş bölümü
Frank Perry'nin yönettiği bir filmdir... Yönetmenin bir dönem eşi olan Elanor Perry, John Cheever'in öyküsünden yola çıkarak filmin senaryosunu yazmıştır. Aynı zamanda filmin yapımcılığını da üstlenen Perryler'in hala bilinmeyen bir nedenle projeden çekilmelerinden dolayı, The Swimmer'i ünlü yönetmen Sydney Pollack (1934-2008) tamamlamıştır. Filmin cast'inde adı geçmeyen Polack, Hollywood'un "sesesiz" ikonudur. Bir çok yönetmenle çalışmış bazı yapımlarda oyuncu olarak rol almıştır. Filmi unutulmayanlar arasına sokan öykünün kahramanı Ned Merrill'i canlandıran Burt Lancaster'dir ve oldukçe zengin bir oyuncu kadrosu vardır.
The Swimmer'i sadece yönetmen, oyuncu kadrosuyla değil, içerdiği Kafkavari atmosfer nedeniyle de ele almak gerekiyor. Filmin senaryosunun uyarlandığı Johm Cheever'in "The Swimmer" adlı kısa öyküsü, gerçeküstü öğelere dayanan alegorik bir eserdir. New Yorker dergisinde yayınlandığında epey ilgi uyandırır.
Filmde Ned'i oynayan Burt Lancaster'in dediği gibi; "Pool by pool, they form a river all the way to our house." Havuzdan havuza, bu yol bir nehir gibi bizim eve gider!
Havuzdan havuza yüzerek bir zamanlar terk ettiği evine gitmek isteyen Ned, aslında geçmişiyle hesaplaşmaktadır. Bu yolculuk O'nun bir zamanlar yitirdiklerini arama sürecidir.
Franz Kafka'nın Şato'suna benzer bir atmosferde geçen film, Connecticut'ın varsıl banliyölerinden birinde geçer. Yanyana uzanan evlerin bahçesinde mutlaka bir yüzme havuzu bulunmaktadır. Yükseğe yerleştirilmiş bir kameradan gördüğümüz bu manzara sonrasında, bir havuza zoom'lanılır, suya dalan bir adama odaklanırız.
Ned bir zamanlar dostlarının olan, eski sevgilisi ve hayranlarının sahibi olduğu havuzları yüzüp evine doğru gitmektedir. Yolculuk sırasında geçmişiyle yüzleşmesi, filmin başından itibaren bir mayoyla boy gösteren Ned'in giderek enerjisini tüketir. Kendi evine vardığında gün sona ermek üzeredir. Üstelik evinin kapısı kilitlenmiş, içeride kimsecikler yoktur. Kırık camlardan içeri baktığında evin bir harabeye döndüğünü görür. Kapının önüne çömelir. Gök gürler, sağnak bir yağmur başlar. Ned, çıplak ve yalnız bir vaziyette üşümektedir. Kamera yavaş yavaş geri çekilir.
Ned'in eski sevgilisiyle diyaloğu, bir genç kızın "çocukken size aşıktım" demesi ve bazı slow-motion sahneleri; yitik zaman peşinde koşan (yüzen) kahramanımızı bazen umutlandırmaktadır. Ama beklentisi hüsranla sonuçlanır. Hiçbir şey umduğu gibi olmaz.
The Swimmer (Yüzücü) -Başlangıç 1966/ Bitirilişi 1968 ;
1969'da Aşıklar adıyla Türkiye'de gösterime girdi.
The Swimmer’daki Ned Merrill’i belleğime iyice kazımış olmalıyım ki, ne zaman Feneraltı kayalıklarında yolculuğa çıksam aklıma gelir. Bu iç burkan öyküyle Ünye kıyısında yüzmenin ne bağlantısı olabilir ki?
Feneraltı'ndan Ayanikola'ya...
Ünye kıyısını anlatan “İskele’den Gariplere” isimli yazıyı yıllar önce yazmıştım. (Bkz. http://www.unyeses.net/igariplere.htm ) Şimdi aramızda olmayan kardeşim Murat’ın “Garipler’den İskele’ye” isimli (Bkz. http://www.unyeses.net/camlik.htm) yazısına karşılık kaleme almıştım. Ben, Ünye merkezdeki İskele’den başlayarak kıyılarımızı anlatmaya başlamıştım.
Fener'den Dikilitaş ve Fokfok
“Bir kentin sırtını denize dönmemesi için, öncelikle sahili denizle ilgili alanlara ayırtmak gerekir. Örneğin Yalıkahvesi; kayıksız bir yalı, çıplak ve şekilsiz olurdu. Derme çatma kulübeleri, çadır ve branda bezleriyle görüntüsü bozulmuş bir yalı yerine, düzenli, denetlenmiş pırıl pırıl kayıklarla bezenmiş bir yalıyı yeğlemek hoş olmaz mı? Onca hoşluğun arasında, denize dökülen kanal - kanalizasyon karışımı, çirkin görüntülerin ve kokuların da halledilmesi gerekirdi.”(İskele’den Garipler’e)
“İskele’den başladığımız yolculuğu, Garipler’e doğru bir başka zamanda sürdürmek dileğiyle…” diyerek sonlandırdığımız bu yazıyı kıyılarımızdaki diğer duraklara doğru ilerleyerek defalarca yazdık.
Aynı rüyayı görmenin hazzı ve heyecanı içinde; bu kıyıları düşlerken, düşünürken, gezerken ve yüzerken Ned Merrill gibi kendi içimde bir yolculuğa çıkıyorum. Rüyaları gerçekleştirmenin yolu uyanmaktan da geçse, bazen gerçekleşmesi gerekenler önümüze rüya olarak geliyor.
Bu rüyayı görmek, görebilmek de ayrı bir erdem. Hızla betonlaşan kentimizin kıyıları her türlü yağma ve istismara açıktır. (İlgili yasalara rağmen!) Hala bu rüyayı görenlerin varlığına tanıklık için, Eren Ağabey’in Topyanı’ndan Çamlık Koylarına kadar tarif ettiği şehir koruluğunu (milli park) ben Ayanikola’ya kadar uzatıyorum:
Ünyekent Gazetesi, 11.08.2010 tarihli köşe yazısı:
"Ertesi gün aynı parkuru biraz kısaltarak yüzüyorum. Deniz hafif bulanmış ve belli belirsiz bir çalkantı var. Beşler’i teğet geçiyorum, üzerine glubisalar tünemiş. Bir yandan onları inceliyorum. Gagalarını tuhaf bir şekilde titreştirip kanatlarını açarak güneşliyorlar. Yarı yolda bir iki tane kandirikle sıcak temas sağlıyoruz ama beni yolumdan alıkoyamıyor. Yüzerken bir yandan da kıyı şeridinde neler değiştiğini denizden gözlemliyorum. Eren Tokgöz’ün “Ünye’nin Çamlığı ve Otel” yazısını anımsıyorum."
Beşler'e tünemiş glubisalar!
Sonuç: Bir gün soyunarak, ağır ağır ve rüyalarımızı eksiltmeden; aynı rüyayı gören başkalarıyla paylaşarak…. Dikitaş’tan Ayanikola’ya kadar hep beraber yüzsek!
Not: Fotoğrafların üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.
Bir varmış, bir yokmuş... Bir zamanlar Ünye buradan başlarmış, Burunucu'ndan... Yalıkahvesi'nden Hanboğazı'na doğru körfeze dik sıralanan evleriyle Ünye dev bir amfitiyatroyu andırırmış.
BİR MİLLET İKİ DEVLET ve AZERBAYCAN…
-
Vaktiyle, mahalle arkadaşım kardeşi ile kavgalıydı. Kardeşini eline geçirse
parça pürçek edecekti.
Dedim ki; “Birgün sana telefon gelse, kardeşin yol...
Erguvanlar Geldi! Haydi İstanbul’a! Haydi Boğaz’a!
-
İstanbul'u, Boğaz'ı görmek için erguvanı bahane et, erguvan'ı görmek için
de Boğaz'ı, İstanbul'u!
Atla bir özel 'Erguvan Zamanı Boğaz Turu' vapuruna gör ba...
Eski Taksiler Taxi Olmuş
-
Bir atasözümüz der ki; “Eski çamlar bardak oldu”.
Yani o senin dediğin eskidendi, artık öyle değil manasında.
Taksiye binerek nereye gittiğimiz önemli, ...
SARAY CAMİSİ
-
İslam dünyasında cami, insanları birleştiren bir yer olarak tanımlanır.
Felsefi açıdan sevgi ve iyilik kaynağı olarak gösterilen bu mekânlar, esas
itibar...