10 Şubat 2021 Çarşamba

İkiztepe Buluntuları ve Karadeniz Arkeolojisi



İkiztepe Buluntuları ve Karadeniz Arkeolojisi

 

Prof. Dr. Önder Bilgi Karadeniz kıyılarında yaşayanlarla akraba olan İkiztepe halklarının Hint-Avrupa kökenli olduğunu ileri sürmektedir.

İkiztepe’de ele geçen hayvan-bitki kalıntıları, bölgede temel geçim şeklinin tarımdan çok avcılık, hayvancılık ve balıkçılığa dayandığını göstermektedir. Aynı zamanda metal işçiliği, dericilik ve dokumacılıkta da ileri oldukları anlaşılmaktadır. Metal işçiliği çok özel bir yere sahiptir. Erken Tunç Çağı II mezarlarından ele geçen 1000’den fazla metal buluntu içerisinde silah (mızrak ucu, balta, hançer, ok ucu,), alet (delici, kesici, ustura, keski, kalem, maşak kanca, iğneler), takı (halhal, bilezik, küpe, yüzük, pendantif= sarkıtma gerdanlık) ve semboller (ikili veya dörtlü sarmal ve boynuzlu plakalar) dikkati çeker.

Metal işçiliğine dair çok açık kanıtlar (atölyeler, potalar, kalıplar, bileyi taşları, tonlarca cüruf atıklar) bulunmuştur.  

İkiztepe nekropollerinde (mezarlık) ele geçen çok sayıda ve çeşitte silah, takı ve sair buluntular, Erken Tunç Çağı'nda Karadeniz kıyısında yaşayan bu halk ile Karadeniz’in diğer halkları ve Orta Anadolu halkları arasında kültürel-ticari ilişkiler, gömü gelenekleri ve etnik oluşum açısından önemli bağlantılar ortaya çıkarmaktadır.

İkiztepe Erken Tunç Çağı III Mezarlığı Buluntuları

Sadece Erken Tunç Çağı III dönemine ait 634 mezar üzerinde çalışılmıştır. Gömüt verilerinin cinsiyete ve yaşa özgü bazı özellikler göstermelerinin yanı sıra gerek mezarlık alanının kullanılışı gerekse prestij eşyalarının ve ayrıcalıklı mezarların varlığı nedeniyle sınıflaşma aşamasında bir topluluğa ait ipuçları taşıdığı görülmektedir.

Ayrıcalıklı Gömütler: Gömütler arasında bazıları mezar eşyalarının zenginliği, mezar eşyalarının düzenlenişindeki özen ve farklılık, yaş ve cinsiyetle uyumsuz eşyaların seçimi gibi bir takım kriterler ile değerlendirildiği zaman diğer mezarlardan ayrılmaktadır. Bu durum toplumsal yapının işleyişine dair bazı ipuçları vermekte, sınıfsal ayrımın İkiztepe’de halkları arasında da başladığını göstermektedir.

Aşı Boyası: İkiztepe gömüt gelenekleri içinde karşımıza çıkan bir başka özel uygulama ölülerin üzerine aşı boyası serpilmesidir. Bölgede toplam 11201 mezarda aşı boyası serpilmesi geleneğini görmekteyiz.

Dörtlü Sarmal Plakalar: İkiztepede Erken Tunç Çağı III dönemi mezarlık buluntuları arasında ele geçirilen İkili ve Dörtlü Sarmal Plakaların işlevleri net olarak belli olmamakla birlikte saygınlık nesneleri arasında yer alıyor olmaları düşünülmektedir. Toplam 15 adet dörtlü sarmal, 3 adet de ikili sarmal ortaya çıkarılmıştır. Kabartmalı törensel mızrak ucu veya dörtlü sarmal plakalar yüksek arsenik içeren bakırdan yapılmıştır.

İkili ve dörtlü sarmal plakaların genelde genç ve erişkin mezarlarında ele geçmiş olması ve bunların mızrak uçları ile beraber bulunması bu plakaların savaşçı kültürünün bir parçası olabileceğini düşündürmektedir. Normalde kadınlara ait olmayan bu geleneğin örneklerinin 50 yaş üstü kadınlarda da görülmesi, kadınların ileri yaşlarda erkeklere tanınan bir takım ayrıcalıklara sahip olabildikleri şeklinde yorumlanabilir.

İkiztepe iskeletlerinde sıkça rast gelinen kafa yaralanmalarının çoğunlukla erişkin erkeklerde görülmesi ve ölümle sonuçlanan bu yaralanmaların kesici, delici ve küt silahlardan kaynaklanmış olması, İkiztepeli erkeklerin içinde yer aldığı bir savaş durumuna yorumlanmıştır.

Trepanasyon Uygulaması

İkiztepe’de hepsi ETÇ III dönemine ait toplam 7 iskelete ait kafataslarında trepanasyon (beyin ameliyatı) izlerine rastlanmıştır. İskeletlerin hepsi erişkin sınıfa ait bireylerdir. Bunlardan genç erişkin bir kadına ve cinsiyeti belirsiz erişkin bir erkeğe ait olan dışındakilerin hepsi erkek iskeletleridir. Erkeklerden biri genç erişkin, ikisi erişkin, ikisi ise 50 yaş üzeri bireylerdir. Toplam 7 birey için beş farklı yatış yönünün varlığı trepanasyon uygulanan bireylerin belirli bir yön tercih edilmeden gömüldüklerini gösterir şekildedir.

İkiztepe Yerleşiminin Mimari Özelikleri 

Kalkolitik Çağdan itibaren ahşap mimari uygulan İkiztepe’de bu mimarinin çağlar boyu Karadeniz bölgesinde sürekliliğini koruduğu görülmektedir.

Tarihöncesi dönemlere ilişkin tabakalarda tespit edilen bu yapı tekniği, günümüzde Karadeniz bölgesinde "çantı" adı verilen mimari geleneğin bilinen ilk örnekleridir. Bu yapılar, üst üste dizilen tomrukların köşelerde “geçme” tekniğiyle birleştirilmesiyle inşa edilmiştir.

İkiztepe mimarisinde ana malzeme ahşaptır. Ahşap evler gruplar halinde ama ayrık düzende köy içine serpiştirilmiştir. Yapılar genelde dörtgen planda, 25 ile 70 metrekarelik alanlara sahiptir.  Evlerin tabanları sıkıştırılmış kille yapılmıştır. Bazı yapıların ise zemini ahşaptandır. Yapılar kesinlikle taş temel üzerine oturmamaktadır. En alt sıra tomrukların çürümemesi için alta geliş güzel yassı taşlar konmuştur. (ETÇ I’de)

Tabanları sıvalıdır ve ahşap duvarları günümüze ulaşmamış olan yapıların planları, sıvalar ve dikme delikleri izlenerek anlaşılabilmektedir.

Çatının ise yine ahşaptan yapıldığı; ters ya da düz çatallı ahşap kafesin üstüne de su geçirmemesi için kurutulmuş saz ve ot döşendiği tahmin edilmektedir. Tomrukların araları soğuk geçirmemesi için dışardan sıvanmıştır. Yapıların tek ya da çok gözlü olduğu görülmektedir.  Girişlerde ahşap direklerle taşınan sundurmalar bulunmaktadır.

Yapılarda pencere olup olmadığı bilinmiyor. Günümüz ahşap yapılarından hareketle dama yakın küçük pencereler olduğu sanılmaktadır.

Ahşap kapıların rahat açılabilmesi için girişlere taş ya da kil söveler yerleştirilmiştir.

Yapıların içinde fırın ve ocak yerleri bulunmamıştır. Nispeten büyük ocak ve fırınlar avlularda bulunmaktadır. Avluların üzeri kısmen sundurma ile kapatılmıştır Bu fırınların hemen yanında kilden yapılmış işliklerin var oluşu günlük yaşamın yapı içlerinden çok avlularda geçtiğini işaretlemektedir. Çoğunlukla her yapının çitle sınırlandırılmış bir avlusu vardır.  Avlulu yapılardan birinde çok sayıda idolün bulunduğu bir fırına rastlanmış ve burası çevresiyle birlikte kutsal alan kabul edilmiştir.

Birçok ailenin ortak kullandığı avlularda çömlek imalatından idol üretimine, maden dökümünden yemek pişirmeye kadar bir dizi faaliyet yürütülür, dinsel törenler gerçekleştirilir, aynı zamanda ahır olarak kullanılırdı.

Ahşap mimari, Karadeniz Bölgesinde Samsun civarında yer alan Eski Tunç Çağı yerleşimlerinden İkiztepe dışında, Dündartepe ve Tekkeköy’de de aynı geleneğe bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu konutlar kalın ağaç gövdelerinin çantı tekniği ile yükseltilmeleri ve üstlerinin semer ya da beşik dam türünde bir çatıyla kapatılması sonucu oluşmuş, tek veya çiftgözlü, avlulu veya avlusuz yapılardan oluşur.

Ahşap mimari pek fazla değişikliğe uğramadan ETÇ II ve III. Evrelerinde de varlığını sürdürür. İlk Tunç Çağı III. Evre mimarisine ilişkin örnekler Tepe III’ ten gelmektedir. Ahşap evler gruplar halinde ama ayrık düzende köy içine serpiştirilmiştir. Yapı planına baktığımızda tek ya da çok gözlü olduğu görülmektedir. Girişin olduğu duvarın dış önüne, ahşap direklerle taşınan bir sundurma inşa edildiği, direk deliklerinin izlerinden anlaşılmaktadır. 

Erken Tunç Çağı’nda Karadeniz

Karadeniz’in Erken Tunç Çağı kültürü ile ilgili bilgilerimiz bölgenin sadece orta kesiminden gelmektedir. Doğu ve batı Karadeniz kesimleri ile ilgili bilgilerimiz yok denecek kadar azdır.

Orta Karadeniz kesimi tarıma uygun toprakları (Çarşamba ve Bafra ovaları gibi) ile Erken Tunç Çağı sürecinde yerleşimlerin yoğunlaştığı alan olmalıdır. Bu çağda bölgede nehir taşımacılığı önemli bir faaliyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Kızılırmak ve Yeşilırmak akarsuları bölgede sadece iklimsel ve topografik anlamda etkili olmakla kalmayıp, taşımacılık açısından da önemli bir olgudur. Son yıllarda bölgede devam eden yüzey araştırmaları bu çağda bölgede yerleşim sayısının hiç te az olmadığını göstermiştir.

İkiztepe kazıları ışığında Erken Tunç Çağı Orta Karadeniz’de M.Ö. 3200-2800 tarihleri arasına tekabül eder ve bu kültürün yöreye özgü ahşap-kerpiç/çamur mimarisi ve keramiği ile karakterize edilir.

 Kırk yıldan bu yana İkiztepe’de kazı yapanlar, yörenin bu dönemde Güneydoğu Avrupa ve Karadeniz civarındaki büyük bir kültürün izlerini taşıdığını öne sürmektedirler. Onlara göre İkiztepe kültürünün geniş çaplı yayılımı Karadeniz merkezli bir deniz ticareti ile olmaktadır.

 

Yararlanılan kaynaklar:

Davut Yiğitpaşa, Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Arkeoloji Bölümü

Uluğ Bahadır Alkım, Birinci ve İkinci Dönem İkiztepe Kazıları (1983)

Önder Bilgi, Samsun İkiztepe Arkeolojik Kazıları Tepe III çalışmaları (1993-94).

Önder Bilgi, İkiztepe Kazılarının 1999 Dönemi Sonuçları, Kazı Sonuçları Toplantısı 2000

Önder Bilgi, İkiztepe Kazılarının 2000 Dönemi Sonuçları, Kazı Sonuçları Toplantısı 2001

Tahsin Özgüç,  Samsun Hafriyatının 1941-1942 Yılı Neticeleri, III, TTKong. 1948

İ.K.Kökten, N. Özgüç, T.  Özgüç, Samsun TTK Raporu, Belleten 1945

 

10.02.2021, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/2221-ikiztepe-buluntulari-ve-karadeniz-arkeolojisi.html
































3 Şubat 2021 Çarşamba

İkiztepe Buluntuları


İkiztepe Buluntuları

 

 İkiztepe, Karadeniz bölgesi Erken Tunç Çağı kültürünün anlaşılması için anahtar olmuş bir yerleşmedir. Antik Çağ’da Halys adıyla bilinen Kızılırmak’ın denize döküldüğü delta üzerindedir. Yerleşim dört tepe (höyük) üzerinde kurulmuştur.  Tepe II’de Geç Kalkolitik ve Erken Tunç Çağı III, Tepe III’de Erken Tunç Çağı, Orta Tunç Çağı ve Demir Çağı yerleşimleri vardır.

Yapılan kazılarda ele geçen buluntular, MÖ. 4000 yıllarına aittir. Anadolu’da henüz yazının bilinmediği Tarihöncesi dönemdir.

 İkiztepe Höyüğü

 İkiztepe Samsun’un 55 km. Bafra’nın 7 km. kuzeybatısında ve bugünkü İkiztepe köyünün sınırları içinde yer alır. Deniz seviyesinden yaklaşık 20 m. yükseklikte, Bafra ovasının batısını sınırlayan alçak tepelerden en kuzeydekinin uzantısı üzerindedir.

İkiztepe topografik açıdan iki büyük iki de küçük olmak üzere toplam dört tepeden oluşmaktadır. Bu tepeler 360 m. (kuzey-güney) ve 200 m. (doğu-batı) boyutlarında, oval biçimli 66 dönümlük bir alanı kapsar.

Tepe I:  Bu yükseltilerin en büyüğüdür. Ovanın bugünkü düzeyinden 29 m. yüksekliktedir. Doğu-batı doğrultusunda yer alan oval biçimli yerleşim, 180x130 m. boyutundadır.

Tepe II: Tepe I’in 50 m. kadar kuzeyindedir.  (115x90 m.)

Tepe III: Tepe II.’nin 50 km. kuzeybatısında, 16 m. yükseklikte, oval biçimlidir. (45x108 m.) En önemli buluntuların elde edildiği yerleşimdir.

Tepe IV: Tepe I’in 40 m. kuzeybatısındadır.16 m. yüksekliktedir. (90x80 m.)

Bugün deniz kıyısının 6-7 km. güneyinde kalan İkiztepe’nin bir zamanlar deniz kenarında bulunduğunu jeolojik incelemeler ortaya koymaktadır. Aynı şekilde bugün Kızılırmak’ın esas kolunun 1,5 km. batısında yer almasına karşın vaktiyle nehrin kenarında yer aldığı bilinmektedir. Bu durumda İkiztepe, Bafra Ovası dolayısıyla Kızılırmak deltası oluşmadan önce, bir zamanlar Kızılırmak’ın Karadeniz’e döküldüğü noktada yer alıyordu. Bu durum İkiztepe’yi kıyı ve nehir balıkçılığı açısından önemli bir konuma yerleştirmektedir. Bu aşamada bölge halklarının ağırlıkla avcı-toplayıcı topluluklardan oluştuğunu söylemek mümkündür. Ancak toprağa bağlı hayat tarzını da sürdürdükleri yani tarımsal üretim yaptıkları, çanak çömlek üretimi yanında Erken Tunç Çağı’nın habercisi olan maden işçiliğinin de bölgede başlamış olduğunu görmekteyiz.

Coğrafi konumu nedeniyle İkiztepe, hem Karadeniz kesimiyle hem de Kızılırmak Nehri boyunca Anadolu’nun diğer kesimleriyle oldukça güçlü ticari-kültürel ilişkiler içerisinde olduğunu söyleyebiliriz.  

Tabakalaşma

29 yıldan bu yana gerçekleştirilen İkiztepe kazılarında toplam 3 kültür katı saptanmıştır.

I. Kat: Er-Hitit ya da Geçiş Çağı (MÖ. 2100-1700)

II. Kat: Erken Tunç Çağı (MÖ. 3000-2500)

III. Kat: Geç Kalkolitik Çağ. (MÖ. 4300-3200)

Tepe I’de A açmasında Dromoslu Mezar yapısı Hellenistik Döneme aittir.

Tepe III’de Geç Demir Çağı, Hellenistik Çağ ve Bizans dönemi yerleşmeleri tespit edilmiştir. Son yıllarda yapılan bu tespitler özellikle çanak çömlek parçalarında yapılan çalışmalar sonucu ortaya çıkmıştır. 

İkiztepe Buluntuları ve Ana Tanrıça İdolleri

Neolitik dönemden itibaren devam eden Ana Tanrıça Kültü’nü temsil eden, aynı zamanda bereket ve çoğalma ile ilgili idoller ve heykelcikler İkiztepe buluntuları arasında önemli bir yer tutar.  1974’de U. Bahadır Alkım’ın başlattığı, 1981’de Önder Bilgi’nin devam ettiği kazılarda ele geçirilen Ana Tanrıça idolleri farklı bir idol geleneğinin temsilcileridir. Pişmiş topraktan üretilen bu heykelciklerin benzer figürleri İkiztepe mızrak uçları üzerinde kabartma bezeme olarak yer almaktadır. Boğa başını andıran “W” biçimindeki figürler ise Anadolu’da Neolitik Dönem’de görülür. Çatalhöyük kazılarında benzer figürinlerin ele geçirilmesi, İkiztepe kültüründe ve Hititlerin Fırtına Tanrısı Logosunda tekrar karşımıza çıkması, Anadolu Kültür yapılanmasında özel olarak incelenmesi gereken bir olgudur.

İkiztepe, Orta Anadolu’nun kuzeyinde ana tanrıça ve boğa kültüyle ilgili inancın yaygın olduğu bir yerleşimdir. Kilden yapılmış bir sunakla birlikte açığa çıkarılan kadın figürinleri, Orta Karadeniz yöresine has özellikler taşıyan Ana Tanrıçalardır. İkiztepe mezarlarına bırakılan mızrak uçları üzerinde görülen, başlarında kabartma diskler yer alan, erkek ve kadın figürlerin Güneş Tanrısı ve Tanrıçasıyla bağlantılı olduğu düşünülmektedir. (Prof. Dr. Tayfun Yıldırım)

İkiztepe buluntuları ağırlıklı olarak ETÇ III dönemine aittir ve İkiztepe mezarlıklarında ele geçirilmiştir. Samsun Arkeoloji ve Etnografi Müzesi’nde sergilenmektedir. Ancak müze günümüzde yapı ve kapasite açısından yetersizdir. Bunun farkında olan yetkililer, yeni ve yeterli bir Samsun Müzesi inşasına karar vermişlerdir. Birkaç yıl önce inşaat başlamış, inşaatı üstlenen firma, dövizdeki yükselişi bahane ederek, faaliyetini durdurmuştur. Mevcut yeri yetersiz bulan müze yöneticileri ise, müze eserlerinin teşhirinde sorun yaşamakta ve çoğunlukla müze ziyaretçilere kapalı durumdadır.

 İkiztepe Mezarlığı

 İkiztepe Kazısının 1980 dönemi çalışmalarının en önemli sonucu, Karadeniz'in bu orta kesiminde Eski Tunç lll'e, ait büyük bir nekropolün varlığının saptanması ve gömüt hediyeleri arasında bulunan çok sayıdaki madeni eserlerin söz konusu çağda Anadolu'nun maden endüstrisine olan katkılarının belirlenmesidir. [Bkz. Prof. Dr. U. Bahadır Alkım 1980 Dönemi İkiztepe Kazısı.]

Madeni eşyalar yanında diğer en önemli buluntular yine İkiztepe Mezarlarında ele geçirilmiştir. Kazılarda Tepe I civarında 665 adet mezar bulunmuştur. Bunlar basit toprak mezarlardır ölüler mezarlara kolları iki yanda sırtüstü yatırılmışlardır. Ölü eşyası olarak çok çeşitli seramikler, metal eserler /silah-takı) figürinler, taş eserler bırakılmıştır. Bebekler ise ev içlerine gömülmüştür.

ETÇ III’de İkiztepe halkının özellikle madeni savaş araç gereçlerine bu kadar çok sayıda sahip olması, kadın mezarlarında bile bu nesnelerin bulunması, halkın savaşçı bir toplum olduğunun göstergesidir.

Ayrıca halkın ana ve bereket tanrıçasına inandıkları, çok sayıda ele geçen idollerden anlaşılmaktadır. İdareci sınıf ise halk gibi yaşamakta, İç Anadolu Bölgesi'nin beyleri gibi ayrıcalıklı sınıf özellikleri taşımamaktadır.

(Devam edecek.)

 Yararlanılan kaynaklar:

 Doç. Dr. Davut Yiğitpaşa, Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Arkeoloji Bölümü

Prof. Dr. Uluğ Bahadır Alkım, Birinci ve İkinci Dönem İkiztepe Kazıları (1983)

Prof. Dr. Önder Bilgi, Samsun İkiztepe Arkeolojik Kazıları Tepe III çalışmaları (1993-94).

Prof. Dr. Mehmet Özsait, Orta Karadeniz Bölgesi’nde Yeni Prehistorik Yerleşmeler, TBKKB II; 124-130

Prof. Dr. Tahsin Özgüç,  Samsun Hafriyatının 1941-1942 Yılı Neticeleri, III, TTKong. 1948

Prof. Dr. İ.K.Kökten, N. Özgüç, T.  Özgüç, Samsun TTK Raporu, Belleten 1945

 

Ünyekent, 03.02.2021

http://www.unyekent.com/k41-canik-dergisi/h18463-ikiztepe-buluntulari.html

















 

27 Ocak 2021 Çarşamba

Ünye Tarih Kronolojisi ve Kent Tarihi III



  Ünye Tarih Kronolojisi ve Kent Tarihi III

 

Bir önceki bölüm tarih kronolojisinde, günümüzden yaklaşık 4000 yıl öncesine kadar gitmiştik.

Yani Milattan Önce 2000’li yıllar…

Bu dönem, Geç Kalkolitik Çağın sonunda bakır alaşımlarının ortaya çıktığı ve tunç (bronz) üretimine geçildiği dönemdir; “Tunç Çağı” olarak adlandırılır.  

Tunç Çağı, kendi içinde kentleşme, teknolojik yenilikler, beylikler döneminin ortaya çıkması, ilk krallıklar ve merkezi yönetimlerin oluşması gibi sosyal ve politik gelişmeleri kapsayan uzun bir süreçtir.

Bu süreci; Eski, Orta ve Geç Tunç çağları olarak üç evrede incelemek gerekir.

200’li yıllar bu sürecin neredeyse son evresidir.

Tunç Çağlarının ilk evresinde (Eski yahut Erken Tunç Çağı) madencilikte önemli gelişmelerin yaşandığı ve tuncun keşfedildiği aşamadır. Madencilik yanında sanatta, ticarette ve kentleşmede büyük ilerlemeler kaydedilir.

Eski Tunç Çağı Anadolu’da henüz yazının bilinmediği bir evredir. Çünkü yazı, Orta Tunç Çağında, bir önceki bölümde sözünü ettiğimiz Asur Ticaret Kolonileri yoluyla Mezopotamya’dan Anadolu’ya taşınmıştır. Anadolu Uygarlığı yazıyla daha geç tanışmıştır.

Tarihi yazının icadıyla başlatan anlayıştan dolayı bu dönem (Erken Tunç Çağı) Anadolu’da Tarihöncesi Çağlardan sayılır.

Diğer bir deyişle, Prehistorya.

Karadeniz Prehistoryası

 Karadeniz Bölgesi, haşin iklim koşulları nedeniyle tarihsel kalıntıların hızla çözülüp dağıldığı bir coğrafyadır. Dolayısıyla arkeolojik araştırmaların yürütülmesi oldukça meşakkatlidir. Orta Karadeniz’i Doğu Karadeniz’den ayıran Ordu ili, arkeolojik araştırmalar içinde sınır oluşturur. Ordu’nun doğusunda bu tür araştırmalar ne yazık ki günümüze kadar oldukça sınırlı gerçekleştirilmiştir.

Bu nedenle ilk yerleşik toplumların ortaya çıktığı Neolitik Dönem yerleşimlerine şimdiye değin bölgede rastlanmamıştır.

Samsun yöresinde ise, Prehistorik yerleşimlerin en büyük oranını İlk Tunç Çağı yerleşimleri oluşturmaktadırlar. Samsun bölgesinde yapılan yüzey araştırmaları sonucunda Alaçam’da 2, Bafra’da 17, Çarşamba’da 3, Havza’da 17, Ladik’te 10 ve Kavak’ta 8 yerleşme yerinin hemen hemen tümünde, Samsun’da 8, Vezirköprü’de de 6 yerleşme yerinde kısmen İlk Tunç Çağı yerleşimlerinin21 varlığı saptanmıştır. (Zeynep Kızıltan, 1992 “Samsun Bölgesi Yüzey Araştırmaları 1971-1977” Belleten 56: sayfa 235, Ankara

Bu yerleşimler Alaçam bölgesinde yer alan Sivritepe, Gökçeboğaz Tepe, Bafra bölgesinde yer alan İkiztepe, Şirlek Tepe, Dede Tepe, Tedigün Tepe, Elmacık Tepe, Tepecik Tepe, Karaşeyh Tepe, Paşaşeyh Tepe, Hacıbaba Tepesi, Kelbeş Tepe, Azay Tepe, Tepetarla, Katırdamı Tepecik, Tepecik Tepe, Evrenkuşağı (Ömer Usta Çiftliği); Çarşamba bölgesindeki Tepecik, Kilise Tepe, Tünbü Tepe; Havza bölgesindeki Çeş Tepe, Patlanguç Tepe, Dökme Tepe I, Hakim Tepe I, Taşkacaören Tepe, Cin Tepe I, Şeyh Safi, Ören Tepe, Garcotepe, Kayalı Tepe Bacas Tepe, Çam Tepe, Tepecik, Cevizbağı Tepesi, Tepecik, Cin Tepe II, Manevra Tepe; Ladik yöresindeki İnkaya, Dedealtı Tepesi, Tombul Tepe, Kale Tepe, Kümbet Tepe, Kilise Tepe, Devşerkaya Tepesi, Köyiçi Tepesi, Yük Tepe; Kavak bölgesindeki Kale Tepe, Güney Tepe, Dingilkalecik Tepe, Danabasan Tepesi, Hacıbaba Tepesi, Ay Tepe, Kaledoruğu Tepesi ; Samsun yöresinde yer alan Bağ Tepe, Diklim Tepe, Kümbet Tepe, Akalan, Göktepe, Dündar Tepe, Tekkeköy ile Vezirkörü yöresinde yer alan Höyük Tepe, Dede Tepe, Doğan Tepe, Kurudere, Yağınözü Çakmak, Çörlen Tepe İlk Tunç Çağı yerleşimleridir.

(Bölgedeki bu tespitlerin tarihi oldukça eskiye dayanır. Ünyeli arkeolog ve etnograf İ. Kılıç Kökten’in 1940, 1941 ve 1945 yıllarında yaptığı yüzey araştırmaları; T. Özgüç, Akok, Burney ve U.B. Alkım’ın araştırmalarına dayanır. Bkz. Kökten; 1941 “Samsun Vilayeti Tekkeköy Civarında Prehistorik Araştırmalar” Ülkü XVIII, Sayı 98: 121-124; Kökten ve T. Özgüç 1940 “Samsun’da Prehistorik Çalışmalar (I)” Ülkü XV, Sayı 89: 413-419; Kökten, –N. Özgüç- T. Özgüç 1945 “1940 ve 1941 Yılında Türk Tarih Kurumu Adına Yapılan Samsun Bölgesi Kazıları Hakkında İlk kısa Rapor” Belleten 9/35, Ankara, 361-400)

 Bafra-İkiztepe

 Bir Karadeniz kıyı yerleşimi olan İkiztepe‘nin tarihinde son derece önemli yer tutan unsurlardan biri şüphesiz Karadeniz’in kendisidir. Karadeniz kıyısına yerleşen ulusların kültürel yapılarını şekillendirmekle kalmamış aynı zamanda birleştirici ve ayırıcı bir rol de oynayarak ortak bir kültürel yapının temellerini atmıştır.

Eski Tunç I evresinde (yaklaşık M.Ö. 3200/3000- 2700) birçok bölgede Geç Kalkolitik Çağ’ın geleneklerini sürdüren kültürel bir gelişim söz konusudur. Coğrafyaya bağlı bölgesel özellikler, mimariyi ve yerel sanatın gelişimini de etkilemiştir. Dokumacılık, tarım ve hayvancılığın yanında taş yontuculuğu halen devam etmektedir.

İkiztepe Samsun’un Bafra ilçesi sınırları içerisinde yer alır. Yerleşim Kızılırmak’ın Karadeniz’e döküldüğü noktaya yakındır. Olasılık daha önceki yerleşimler de deniz kıyısındaydı. Yerleşim dört tepe (höyük) üzerinde kurulmuştur.  Tepe II’de Geç Kalkolitik ve ETÇ III, Tepe III’de ETÇ, OTÇ ve Demir Çağı yerleşimleri vardır.

Kazılar sonucunda yerleşimin Geç Kalkolitik’te (MÖ. 4200) başlayıp Hellenistik Çağ’a (MÖ. 100) kadar devam ettiği görülmüştür. (Doç. Dr. Davut Yiğitpaşa)

İkiztepe Karadeniz bölgesinin Erken Tunç Çağı kültürünün anlaşılması için anahtar olmuş bir yerleşmedir. Orta Tunç Çağına tekabül eden Asur Ticaret Kolonileri evresi, bu yörede Hitit yerleşimi olan Zalpa yahut Zalpava adıyla yazıtlarda adı geçen kenti öne çıkarmaktadır. Bölgede yerleşimler ya verimli nehirlerin ağızlarında/ kıyılarında ya tarihi doğal ticaret yolları üzerinde ya da stratejik açıdan önemli noktalarda kurulmuşlardır. Buna karşın yörede “Zalpa” kenti olarak nitelendirilebilecek bir buluntu elde edilememiştir.

Hitit ve Asur (Külepe) yazıtlarında sözü edilen Zalpa kenti neresidir?

İkiztepe’yi oluşturan höyüklere bakarak bu sorunun cevabı bulunmalıydı.

Ancak İkiztepe kazılarından ele geçen buluntular, şimdiye değin böyle bir kentin varlığına işaret etmemektedir.

 (Bir sonraki bölüm: İkiztepe buluntuları.)

 

 27.01.2021, Ünyekent

http://www.unyekent.com/k41-canik-dergisi/h18326-unye-tarih-kronolojisi-ve-kent-tarihi-iii.html








20 Ocak 2021 Çarşamba


Ünye Tarih Kronolojisi ve Kent Tarihi II


 Üç yıl önce, tam da bu günlerde atmıştım bu başlığı:

Ünye Tarih Kronolojisi ve Kent Tarihi…

(Bkz. 24 Ocak 2018 tarihli Ünye Kent Gazetesi)

Konuya giriş yapmış ve “Ünye'nin kronolojisi devam edecektir.” diyerek ara vermişiz.

Araya başka konular girmiş, devam etmemişiz.

O dönem, Ünye Tarihi’nin yoğun işlendiği yıllardı.

Her etkinlik gibi, bu konuda da aksamalar gündeme geldi.

Galiba dünyayı esir alan ve adına  “Covid 19” denen Salgın’ın bunda büyük payı var.

O dönemde Ordu’nun bir TV' kanalında Ünye Tarihi anlatmışız, sonra Ayanikola, Yalı Kilisesi, Saray Camii ve Tarihi Çınar (Cumhuriyet Meydanı) anlatılmış...

Sonrasında Ünye Müze Evi, Haznedar Konağı, Kadılar Sokağı ve Yunus Emre Türbesi…

Ünye'nin tarihsel konumunu parça parça ortaya koyarken, asıl amaç Ünye'nin kent tarihini yani kentsel oluşumunu oluşturmaktı...

Bu nedenle çok daha eskiye gitmişiz, Ünye'de tespit edilen ilk insan izlerine kadar gitmek gerekli olmuş...

Aradan üç yıl geçtiği için, bazı hatırlatmalarla konuya yeniden giriş yapalım.  

 

Ünye ve Çevresinde İlk İnsan İzleri

 

Ünye çevresinde ilk insan yerleşimi, günümüzden yaklaşık 15.000 yıl öncesine rastlamaktadır. Ünyeli etnograf, arkeolog Prof. Dr. İ. Kılıç Kökten'in Cevizdere Havzası'nda yaptığı arkeolojik çalışmalar sonucu bu bulguya varılıyor.

Sonraki dönemlerde ise Anadolu’da, dolayısıyla bölgemizde sırasıyla şu kavimleri görüyoruz:

M.Ö. 2.500 - 2.000 Hattiler.

M.Ö. 2.000 - 1.200 Hititler döneminde Kaşkalar.

M.Ö. 14. ve 12. yüzyıl Kimmerler.

M.Ö. 12. ve 8. yüzyıl İskitler.

(Yukarıda saydığımız kavimler ve halkların hemen hepsi Kuzey’den gelmiştir. Bu varsayım, genelde kabul gören bir teoremdir.)

 

Koloniler Dönemi Öncesi Karadeniz

 

M.Ö. 7. ve 5. Yüzyıllarda Karadeniz farklı bir oluşuma sahne oldu. Bu dönem Karadeniz’de Koloniler Dönemi’dir.

Ancak bu döneme gelinceye kadar, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, Karadeniz ve Ünye, daha haraketli bir coğrafyaya sahipti.

Koloni döneminden önceki yüzyıllarda, bu defa başka bir kolonizasyondan; Asur kolonilerinden söz edilmektedir. Anadolu’da Hititlerin hâkim olduğu ve Asur Ticaret kervanlarının Karadeniz’e kadar ulaştığı bir dönemdir. Kızılırmak Deltası’nda kurulduğu tahmin edilen efsanevi Zalpa kenti bu dönemde ortaya çıkmıştır.

Milattan Önce 1950 ile 1750 yılları, Asur Koloni Çağı olarak bilinir. Asur Kervan yollarının Karadeniz bağlantısı, Kızdırmak havzasını izleyerek akarsuyun denize kavuştuğu deltada son bulur. Tam bu noktada, henüz yeri bulunamayan efsanevi Zalpa kenti vardır.

Kültepe ve Hitit tabletlerinde geçen Zalpa kenti henüz bulunamamıştır. Ancak kenti bulmak için Kızılırmak deltasında sayısız araştırma ve kazı yapılmıştır.

1941 yılında; İsmail Kılıç Kökten; Tahsin ve Nimet Özgüç’ten oluşan ekip tarafından yörede ilk araştırmalar yapılmış, İkiztepe adıyla bir höyük saptanmıştır. Bafra ilçesinin 7 km. kuzeybatısında tespit edilen bu höyüğün daha sonra epey ziyaretçisi olmuştur.

C.A. Burney tarafından 1956’da ziyaret edilen höyüğü, daha sonra W. Orthmann ve J. A. Dengate değerlendirilmiştir. 1961-1963 yılları arasında James Mellaart adlı ünlü bir arkeolog araştırmış, 1969 yılında O. Pelen başkanlığında kazılmıştır. Höyük kazısı kısa bir süre sonra kesintiye uğramış ve bu tarihten çok sonra Anadolu'nun kuzey kesiminin kültür tarihini belirlemek amacıyla asıl araştırmalar başlamıştır.

1971-74 yılları arasında Uluğ Bahadır Alkım yönetimindeki bir ekip tarafından, Türk Tarih Kurumu, Kültür Bakanlığı ve İstanbul Üniversitesi adına Samsun yöresinde bir yüzey araştırması gerçekleştirmiştir.

Bu araştırma sonucunda Türkiye arkeolojisi envanterine birçok yeni yerleşme yeri katılmış ve yörenin Kalkolitik Çağ'dan (Tunç Çağı) itibaren yoğun bir yerleşmeye sahne olduğu saptanmıştır.

Bu buluntu yerleri arasında yer alan ve bölgenin hemen hemen en büyük yerleşme yeri olan İkiztepe'de, özellikle Hitit metinlerinde geçen Kaşka ülkesindeki ünlü Zalpa Kenti'ni tespit etmek amacıyla 1974 yılında arkeolojik kazılara başlanmıştır.

İlk yıllarda zengin gömü armağanlı, yerleşme içi Erken Tunç Çağı mezarlığına rastlanması, kazıların günümüze kadar süregelmesine yol açmıştır. Gerek coğrafi durumu; gerek büyüklüğü açısından Kuzey Anadolu arkeolojisi için çok önemli bulgular veren bu yerleşme yerindeki kazılar, 1980 yılına kadar U.B. Alkım, Alkım'ın 1981 yılındaki ölümünden sonra Önder Bilgi tarafından yönetilmekteydi.

Son yıllardaki kazılar daha çok söz konusu mezarlığın ortaya çıkarılmasını amaçlamıştır. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanmış tescilli arkeolojik sit alanları listesinde yer alan İkiztepe, bir süredir kazılmamaktadır.

 

(Gelecek Bölüm: İkiztepe’deki son gelişmeler ve Koloni Kenti Oynoe)

 

20.01.2021, Ünyekent

http://www.unyekent.com/k41-canik-dergisi/h18163-unye-tarih-kronolojisi-ve-kent-tarihi-ii.html





 

13 Ocak 2021 Çarşamba

Ünye Kalesi’nde Koruma ve Sergileme


Ünye Kalesi’nde Koruma ve Sergileme

 

 Tarihi eserleri bulup ortaya çıkarmak kadar, onları korumak ve sergilemek de önemlidir. Bu konuda da bilimsel yöntemler ve uluslararası kurallar söz konusudur.  

Eserlerin nasıl sergilenmesi gerektiği, nasıl korunacağı üzerine inşa edilir. Koruma bazen sergilemenin önüne geçer. Hatta önemli bazı eserleri gelecek kuşaklara bırakabilmek ve gelecekte daha gelişmiş bir teknolojiyle incelenmesine olanak tanımak amacıyla sergilemekten tümüyle vazgeçilen eserler olabilir.

Arkeolojinin dünya çapında ilgi uyandırması, günümüzde her kesimden insanın uluslararası turizm yoluyla tarihi eserlere ulaşmasına olanak sağlamaktadır. Gösterilecek ve gezilecek çok yer vardır. Ancak bu eserler ortaya çıkarılırken ve çıkarıldıktan sonra hızla bozulup tahrip olmaktadır.

Konuya Ünye Kalesi özelinde başladık, “koruma ve sergileme” konusunu Kale’nin tarihine biraz daha yakından bakarak ele alalım.   


Ünye Kalesi Tarihçesi

 Ünye Kalesi tarihini MÖ. III. Yüzyıla kadar götürebilmekteyiz. Buna karşın aralıksız yerleşim görmüş, bir dönem nekropol gibi kullanılmış ve Osmanlı’nın son dönemine kadar Kale’de asker konuşlandırılmıştır.

 “Ünye Kalesi’nin hangi tarihte yapıldığı hususunda kesin bir belge bulunamamıştır. M.Ö. III. yüzyılın ikinci yarısında, Pontos Krallığı’nın güçlü olduğu II. Mithradates (M.Ö. 250–220) zamanında kurulduğu sanılmaktadır. Bununla birlikte, henüz bu görüşü destekleyecek herhangi bir epigrafik belge bulunamamıştır. Yalnız, burada yaptığımız araştırmada, kalenin ana giriş kapısının 50 m. kadar ilerisinde, sol üst kesimde yükselen tahkimat duvarlarının bir bölümünün Hellenistik Dönem taş örgü sisteminde olduğunu gördük. Ayrıca, yukarıda işaret ettiğimiz alınlıklı, akroterli çok güzel bir işçilik gösteren kaya mezarı da kalenin inşa edilişi sırasında yapılmış olmalıdır. Bu da genel durumu itibariyle Hellenistik Dönem yapı özellikleri göstermektedir.” [Mehmet Özsait -25. Araştırma Sonuçları Toplantısı, 2. Cilt, Haziran 2007, Arkeolojik Verilerin Işığı Altında Ünye, s. 297]

Söz konusu kaya mezarının elden ayaktan uzak, ulaşılması zor olan yüksekçe bir yerde olması nispeten tahrip edilmesinin önüne geçmiştir. Kayaya düzgün bir şekilde oyulmuş olan mezarın girişi Dor düzenli Yunan tapınakları formunda düzenlenmiştir. [Ordu Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri, 2010, s. 404]

Bilge Umar ise Kale girişi yakınındaki bu mezarı, Bittel’in MÖ. 7. yüzyıla tarihlediği Paphlagonia kaya mezarlarına benzetmektedir. Dolayısıyla Kale’nin kullanımını 7. Yüzyıla kadar götürmektedir. [Bilge Umar, Karadeniz Kapadokiası (Pontos), İnkılap Yay. 2000, s. 92]   

Boğaziçi Üniversitesi Profesörü John Freely, “Çaleoğlu Kalesi, aynı zamanda efsanevi Atmaca Kalesi’dir” diyerek, Ünye Kalesi’ne gönderme yapar. Konu, 15. yy. şair ve yazarı Fransız Jean D’arras’ın tarihte ilk yazılan roman olan (novel) Mélusin’de geçer. [John Freely, Türkiye Uygarlıklar Rehberi II, 2008, Yapı Kredi Yay. 2008, s. 115]

Arrianus’tan Bijişkyan’a, De Clavijo’dan Evliya Çelebi’ye, William John Hamilton’dan Anthony Bryer’e kadar birçok tarihçi-gezgin ve araştırmacının eserinde Ünye Kalesi geçmektedir.

 Koruma ve Sergileme Önerileri

Şimdi asıl sorumuzu sorabiliriz:

Bu denli popüler bir tarih mirası, nasıl olur da uluslararası koruma ve sergileme anlayışı dışında tutulur?

Nasıl olur da, arkeolojik bir kazı veya araştırmanın konusu olmaz?

20. yüzyılın son çeyreği kültürel mirasın kapsamı ve tanımıyla ilgili devrim niteliğinde gelişmelerin olduğu bir süreçtir. Giderek kültürel mirasın sınır ve tanımı değişerek çeşitlenmiştir; önceleri söz konusu edilmeyen kültürel doğal çevre, sulak alanlar, somut olmayan kültür varlıkları, toplumsal bellek gibi açılımların yanı sıra, “sürdürülebilirlik”, “farkındalık yaratmak”, “kültürel miras yönetimi” gibi yeni arayış ve tanımlar da bu süreç içinde gelişmiştir. Hızla küreselleşen ve tekdüze hale gelen dünyamızda, arkeolojik kalıntılar ve kültür mirası giderek toplumsal kimlik ve belleğin korunması bağlamında farklı bir konuma gelmiştir. Öyle ki, günümüz yaşamının vazgeçilmez öğeleri olmuşlardır.

Buna karşın turizme dayalı beklentiler, arkeolojik çalışmaları göz ardı ederek hızlı bir şekilde geniş alanların açılmasını zorlamaktadır. Günümüzde bu karşıtlık, toplumsal katılım ve akılcı bir planlamaya dayalı “kültürel miras yönetimi”yle birlikte ele alınmaktadır.

Bu süreçte karşımıza Açık Hava Müzeleri çıkar.

[Daha ayrıntılı bilgi için Bkz. Mehmet Özdoğan – Arkeolojik Kazı Alanlarının Korunarak Topluma Kazandırılması, Taner Tarhan’a Armağan, 2013, Ege Yay. s. 259-260]

Ülkemizde bu tür açık hava müzelerinin kurulması ilk kez Hamit Zübeyr Koşay tarafından 1940’lı yıllarda gündeme getirilmiş, ancak bunun gerçekleşmesi için herhangi bir çalışma yapılmamıştır.

Bu konuda verebileceğimiz ilk örnek, 1950’li yıllarda Prof. Dr. Halet Çambel’in Karatepe-Aslantaş Projesi’dir.

1975 yılında Prof. Dr. Taner Tarhan’ın Urartu merkezlerinde ortaya çıkan kalıntıların korunması, onarımı projesi hayata geçirilmiştir. Ardından Bahadır Alkım’ın öncülüğünü yaptığı Yesemek gelmektedir.

Boğazköy, 1980; Çayönü Açık Hava Müzesi, 1989-1991; Lalapaşa Dolmeni, 1994; Aşağı Pınar Açık Hava Müzesi, 1999; Kanlıgeçit Açık Hava Müzesi, 2007; Aktopraklık Açık Hava Müzesi, 2009; Aşıklı Açık Hava Müzesi 2006’da kurulumları tamamlamıştır.

Güvercinkayası, Bademağacı, Perge, Thermesos, Nif Dağı gibi çeşitli dönemlere ait kazı projelerinde de koruma ve düzenlemeyle ilgili çalışmalara başlanmıştır.

Sonuç

Ünye Kalesi, Doğu Karadeniz’e hâkim coğrafyada hüküm süren Pontos Krallığı ve onu takip eden kültürlerin mirasıdır. Uluslararası koruma ve sergileme anlayışına uygun bir girişimle oluşturulacak açık hava müzesi, bu önemli mirası, gerçek mirasçılarıyla buluşturacaktır.

Sürecin ilk adımı, kale ve çevresinde gerçekleştirilecek olan arkeolojik kazı ve araştırmalar olacaktır.

 Karadeniz iklim koşullarının yok edici etkisi yanında,  bilinçsizce tahrip edilen kültürel mirasın korunması ancak bu yolla mümkündür.

Avusturyalı bir sanat tarihçisi Alois Riegl’in dediği gibi, "belgesel" ve "eskilik" değerleridir: “Bir sanat eserinin yüzeyi, insanın derisi gibidir. Her türlü yaralanmaya ve yaşlanma sürecine hassas şekilde karşı koyar.  Ama o, kırışıklarıyla, yara beresiyle, kendi kişiliğini ve tarihini yansıtır!” (“The Modern Cult Of Monuments” Modern Anıt Kültü, Daimon Yay. )

Kale’nin konumu gereği, çevreden toplanacak taş eserlerle birlikte Açık Hava Müzesine dönüştürülmesi en uygun çözümdür.

 

 

 

13.01.2021 Ünyekent

http://www.unyekent.com/k41-canik-dergisi/h18027-unye-kalesi-nde-koruma-ve-sergileme.html