11 Ekim 2023 Çarşamba

Kuru Otlar Üstüne

 


Kuru Otlar Üstüne

 

Yılmaz Güney Türk sinemasını dünyaya tanıtan sanatçıdır, şimdilerde Nuri Bilge Ceylan üstlenmiş durumda bu misyonu, demiştik.

Son filmi Kuru Otlar Üstüne Cannes’da Altın Palmiye adayıydı. Nuri Bilge Ceylan 2014 yılında Kış Uykusu ile aldığı bu ödülü bu defa alamadı, adaylıkta kaldı. Ama eli boş dönmedi. Merve Dizdar, Nuray öğretmen rolüyle En İyi Kadın Oyuncu ödülünü aldı.

Ağaçların rüzgârda savrulduğu, yaprakların sararıp döküldüğü bir güz mevsiminde, Ankara’da izledim Kuru Otlar Üstüne’yi. Erzurum’un kar altında kalmış bir köyünde başlayan film, neredeyse finale kadar kar altında devam etti. Senarist-Yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın diğer filmlerine nazaran oldukça bol diyaloglu, arka planda kar yağışının hiç eksik olmadığı bir eserdi. Üç saat on yedi dakikalık filmin üçüncü saatine doğru artan kar yağışı, otomobilin ön camına vuran kar tanelerinden bize bu film burada biter intibaı verdi. Yanılmışız, finale doğru yeniden Samet öğretmenin (Deniz Celiloğlu) hikâyesine döndük. Böylece üç saat on yedi dakikalık filmi ilgiyle tamamlamış olduk.

 

Eleştirinin Eleştirisi

Filmle ilgili eleştirileri okudum. Hemen herkesin filmle ilgili olumlu yahut olumsuz bir yargısı var. Galiba son dönemin en çok tartışılan yapımlarından biri olmaya aday Kuru Otlar Üstüne… Beğenen, göklere çıkaranlar olduğu gibi anlamsız bulanlar da olmuş. Örneğin Veteriner Vahit ve Tolga tiplemesinin filme bir şey katmadığını, gereksiz bir ayrıntı olduğunu söylemişler. İyi ki bu arkadaşlar bir David Lynch filmi eleştirmeye kalkmamışlar…

Yapımın en önemli noktasında, Samet ile Nuray’ın buluştuğu sahnede yönetmenin: “Durun bir dakika, bu bir film!” hatırlatması yapıp, çekimin yapıldığı stüdyoya yönelmesini, kimileri olumlu karşılamış… Deneysel tiyatronun Brecht’çi versiyonuyla kendimize geldikten sonra, bu iki kişilik ilişkinin üçüncü şahıslardaki yansımasına geçebiliriz.

Aklımıza evvel emirde “bencillik” geliyor.

Olay şu: Doğu’da mecburi hizmetini doldurup, kapağı İstanbul’a atmaktan başka bir şey düşünmeyen Samet’in, kendisine önerilen Nuray’ı lojmanda birlikte kaldığı arkadaşı Kenan’a yönlendirmesi, akabinde fikir değiştirmesi ve Nuray’la ilişkiye geçmesi…

Bu durumu bencillikle açıklamak mümkün mü?





 

Nuri Bilge Ceylan Sineması

Son yapımı Kuru Otlar Üstüne ile Nuri Bilge Ceylan sinemasını farklı bir noktaya oturtmak mümkün değil. Diyaloglar epey artmış, olay örgüsü de... Önceki yapımlardan farklı gibi görünse de sonuçta bu yapıma da bir Nuri Bilge Ceylan filmi diyebiliyoruz.

Karlı bir zeminde yürüyen Samet’le açılıyor ilk sahne; Uzak filmine gönderme yapar gibi, Mehmet Emin Toprak’a sanki bir saygı duruşu…

Yönetmenin diğer filmlerine nazaran uzun ama akıcı, sıkılmadan izlenebilir olması filmin artılarından…

Kış Uykusu’ndaki Aydın’ın (Haluk Bilginer) kendisiyle ve çevresiyle olan hesaplaşmasını bu defa Samet öğretmenle (Deniz Celiloğlu) yaşıyoruz.

Önemli bir ayrıntı; Nuray (Merve Dizdar) giriyor devreye... Filmin ikinci yarısında Nuray’ın Samet’le diyaloğu oldukça etkili… Merve Dizdar’a ödül kazandıran bu kısımla yetinilip final yapılabilseydi, film bu uzunlukta olmazdı.

Ama Samet üzerine kurulan öykü, “Kuru Otlar” kısmı eksik kalırdı.  


Nuray (Merve Dizdar), Samet (Deniz Celiloğlu), Kenan (Musab Ekici
Pencereden kar yağışını görüyoruz

Sevim (Ece Bağcı)
 

Umut Etmenin Yorgunluğu

Mutsuzdur, hayattan usanmıştır, aidiyet duygusunu yitirmiştir Samet…  Doğuda, kar altındaki bir köy okulunda resim dersi öğretmenidir. Tek derdi zorunlu hizmetinden sonra bu yerden ayrılıp İstanbul’a tayinini aldırmaktır. Tek ilgi alanı hayat dolu öğrencisi Sevim‘dir. Sevim(Ece Bağcı), O’nu bu köyde hayata bağlayan tek objedir... Bu ilişki, okulda bir arama sırasında ele geçen “aşk mektubu” yüzünden bozulur. Taciz şikâyeti devreye girer, olay resmi olarak kapatılsa da, Samet’in ve oda arkadaşı Kenan’ın (Musab Ekici) dünyası darmadağın olur.

Tam bu noktada Nuray (Merve Dizdar) karakteri devreye girer. Samet, ilçede kendi gibi öğretmen olan ve Ankara’da bir patlama sonucu bir bacağını kaybeden Nuray ile tanışır.  Nuray’ı başlangıçta arkadaşı Kenan’a uygun görse de ilişkini sürdürür. Kenan’a rağmen ve O’ndan habersiz sürdürdüğü bu ilişki, Nuray’ın evinde karmaşık bir hesaplaşmaya ve farklı bir boyuta ulaşır.

Nuray karakteri, Samet’e ve Kenan’a göre cesurdur, yaşadıklarına rağmen umudunu yitirmemiştir. Düşüncesini açıkça söyleyebilen, bireyselliği değil toplumsal birlikteliği savunan biridir. Ankara’daki patlamadan sonra Erzurum’a ailesinin yanına dönse de Samet gibi umut etmenin yorgunluğu içinde değildir. İngilizce öğretmeni olduğu halde resim çizmektedir. Samet ise resim yapmayı bırakmış, fotoğrafa yönelmiştir. (Bu fotoğraflar N. B. Ceylan fotoğraflarıdır, idealleri törpülenmiş bir öğretmenin objektifinden yansıyan insan manzaraları olarak araya serpiştirilmiştir.)

Samet uyum sağlayamadığı bu yörenin fotoğrafını çeker ve fotoğraflara yansıyan insanlarla oldukça karmaşık bir ilişki içindedir. Hayattan bir beklentisi kalmamıştır ve bu insanları kendisi gibi kuru otlara benzetmektedir. Tek istisnası, İstanbul şivesiyle konuşan öğrencisi Sevim’dir.

Sevim (Ece Bağcı), Samet için bu mahrumiyet ortamında güzel olan tek şeydir ve O’nu umudun objesi olarak görür. Durum buyken Sevim müthiş bir hayal kırıklığı yaşatır Samet’e...

Öğrencisi Sevim gibi olmasa da,  öğretmen Nuray’ın da Samet’le olan ilişkisi sarsıcıdır. Bu ilişki, Nuray’ın hasarlı haliyle “sınırının” ne olduğunu bilmek istemesiyle açıklanır.  

 

Karakterler

Filmin senaryosunu yazanlar: Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan yanında üçüncü ayağı oluşturan Akın Aksu’dur. Filmin projesi bir dönem ilkokul öğretmenliği yapmış Akın Aksu’nun o dönem tuttuğu notlara ve deneyimlerine dayanmaktadır. “Ben 1960’lı yıllarda Güneydoğu Anadolu’nun bir ilçesinde iki yıl ilkokul öğretmenliği yaptım” diyor Akın Aksu.

Bu nedenle olsa gerek, bire bir yaşanmış izlenimi veren tespitleriyle, öğretmenler arasındaki ilişkiler ve karakter tahlilleriyle oldukça gerçekçi işlenmiş.

Öğrenci karakterleri de başta Sevim olmak üzere filmde belli bir ağırlığa sahip.

Kendisi resim yapmaktan vazgeçmiş bir öğretmen olan Samet, görev gereği öğrencilerine resim yapmayı öğretiyor. Daha çok çektiği fotoğrafları model olarak sunuyor öğrencilerine ve öğrencilerinden biri: “Hocam hep aynı şeylerin resmini yaptırıyorsunuz. Başka şeyler çizelim, mesela deniz.” diyor. “Deniz mi gördünüz, görmediğiniz şeyi nasıl çizeceksiniz?” diyor Samet. Çektiği bir deniz fotoğrafı bulup getireceğini söylüyor.

Hayal etmekten yorulmuş bir karakter Samet, belki bu nedenle resim yapmayı bırakıp fotoğrafa yönelmiş.

(Bu sahneyi izlerken, Fransız şair Baudelaire’i hatırladım. O’nun en güzel şiirlerinden birinin “İnsan ve Deniz” olduğu söylenir. Oysa Baudelaire bu şiiri yazdığında henüz denizi görmüş değildir.)


Diyalog ve Monologlar

Dikkatimi çeken uzunca diyalog, Nuray’ın evinde geçiyor.

Nuray’ın mücadeleci söylemiyle Samet’in bireysel kaçışı arasındaki çatışma, ideolojik sıradanlığa düşmese de klişelerden uzak, tutarlı bir bakış açısı sunmuyor.

Kar üç saat boyunca hiç eksik olmuyor, diyaloglar kadar filmde etkili bir öğe... İç mekân çekimlerinde bile pencereden kar yağışını görebiliyoruz.

Hiç bitmeyecekmiş gibi süren karlı ve karanlık sahnelerin ardından nihayet güneşe ulaşıyoruz. Eğitim yılı sona eriyor, karneler dağıtılıyor.

En son Nemrut’un arkeolojik atmosferinde Samet’in kuru otlar üstüne tiradı geliyor. Bu sahne filmin bitiş sinyallerini veriyor ki Samet’in monoloğu adeta edebi bir metin hükmünde…

Sinemayla edebiyatın buluştuğu yerde finale eriyoruz.



11.10.2023, Ünyekent

4 Ekim 2023 Çarşamba

Yılmaz Güney

 


Yılmaz Güney

  

Geçen hafta dünyaca tanınmış bir sanatçının eserinden yola çıkarak, bir sanatçı portresi anlattık.

Eserleri dünya çapında kabul gören ve bir sanat akımının en önemli temsilcisi olarak sunulan bu sanatçı Salvador Dali idi. Ressam, heykeltıraş, fotoğraf sanatçısı ve film yapımcısı olan bu sanatçının sanatını, eserlerini anlatırken bir parça özel yaşamına değindik ama ayrıntıya girmedik.

Örneğin kendisinden 10 yaş büyük eşi Gala’dan söz ettik ama Dali ile birlikteliğinin ayrıntısına girmedik. Nekrofiliye varan cinsel sapkınlık boyutundaki eğilimlerinden bahsetmedik.

Çünkü sanatçıları değerlendirirken daha çok sanatçının eserlerine, sanatçı kimliğine odaklandık.

Sanatçıyı yaşadığı ortam şekillendirir ancak özel yaşamı çoğu kez yanıltıcı olabiliyor.

Geçtiğimiz günlerde Yılmaz Güney üzerinden başlayan bir tartışma, sanatçı nedir, nasıl olmalıdır konusunu gündeme getirdi.

Tam bu noktada İngiliz Edebiyatının kült eserleri arasında yer alan Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi adlı romandan söz etmek istiyorum.

Dünyaca ünlü İrlanda asıllı yazar, şair ve edebiyat eleştirmeni James Joyce’un bu otobiyografik romanı, konumuza farklı bir bakış açısı getirmektedir.


 

Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi

James Joyce otobiyografi tarzındaki bu eserinde romanın başkarakteri olan Stephan Dedalus’un bir sanatkâr olma yolundaki süreçleri anlatır. Sanatçının gelişimini, benlik arayışını, içsel çatışmalarını ve otoriteye başkaldırışını irdeler. Aynı zamanda kendi gençlik yıllarının geçtiği 19. Yüzyıl İrlanda’sının  toplum yapısını ve sosyal yaşantısını aktarır. Bireyin yaşam ve düşünme biçimini etkileyen dönemin siyasi, dini ve toplumsal konumunu ortaya çıkarır.

[Bkz. James Joyce, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, Çev. Murat Belge, İletişim yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2011]

Otobiyografik romanda başkahraman, yaşadığı düşünsel süreçler üzerinden kendini bulur, dünyayı kavrar. Sanatçı olma arzusu ile toplumun dayattığı kurallara karşı koyma çabası romanın ana temasıdır.

Roman beş bölümden oluşur. İlk bölüm Stephan’ın bebek sayılabilecek yaşlarında bir masal anlatısıyla başlar. 6 yaşında yatılı okula gönderilir, burası dinsel katı eğitimiyle bilinen bir Cizvit okuludur. İlk uyumsuzluğunu burada yaşar.

İkinci bölüm Stephan’ın ergenlik yıllarının anlatıldığı, okuduğu konuları sorgulamaya başladığı ve dış dünyanın keşfedildiği bölümdür.

Üçüncü bölümde günah, sevap, suç ve cezalandırma kavramları arasında ruhunu sıkışmış hisseder. Dördüncü bölüm üniversite yıllarıdır. Yaptığı sıkı dini gözlemler Stephan’ın yaşamını ve hayat felsefesini şekillendirir.

Son bölüm olan beşinci bölümde ise yazarın kendine özgü sanatsal gelişimi anlatılmaktadır. Yazar, çevresinde benimsenen değerlerle çatışır. İçindeki başkaldırma duygusunu ve isyan nedenlerini anlatmakta zorlanır. Bir sanatçı olarak hiç anlaşılmadığı bu yerde yaşamasının, üretmesinin mümkün olmadığı kanaatindedir ve kesin olarak İrlanda’dan ayrılmaya karar verir.

Ne kadar tanıdık bir öykü değil mi?

Tıpkı Pablo Neruda, Nazım Hikmet, Ahmet Kaya, Yılmaz Güney gibi…

Sadece onlar mı?

Ali Suavi, Namık Kemal,  Ahmet Mithat, İsmail Safa, Rıza Tevfik, Süleyman Nazif, Hüseyin Cahit, Ziya Gökalp, Aka Gündüz, Refik Halit, Yakup Kadri, Cevat Şakir, Ref’i Cevad Mehmet Akif ve daha niceleri…

Mehmet Akif Ersoy gibi milli mücadeleye büyük destek veren vatansever bir kadın olan ama farklı fikirler taşıyan eşinin fazlaca etkisinde kalan, Milli Mücadele’nin Halide onbaşısı, Halide Edib Adıvar da yurdundan ayrılıp gitmek zorunda kalmıştır.

Sezai Karakoç’un “Sürgünler Ülkesinden Başkentler Başkentine” şiirindeki gibi, aslında gidenler asla ülkesinden, vatanından umudu kesmiş değildir:

“Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır

Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

Sevgili / En sevgili / Ey sevgili”

Yahut Kemalettin Kami Kamu: “Ben gurbette değilim /  Gurbet benim içimde” diyerek; vatansızlığı, mekânsızlığı ve nerede olursak olalım kendimizi gurbette hissedişimizi ortaya koymaktadır.


 

Neyi tartışıyoruz?

Yılmaz Güney’e gelirsek… Güney’in ölüm yıl dönümü vesilesiyle şair Murathan Mungan: "Yılmaz Güney’in ölümünün 37. yılı. İyi bir yönetmen, iyi bir oyuncu, iyi bir senarist olmasının yanı sıra sinemamızın en iyi yürüyen erkeğiydi. Bir daha kimse onun gibi boynunu hafifçe yana kırarak hüzünle bakarken içimizin en ücra yerine dokunamadı" demiştir.

Mungan’a yanıt veren oyuncu Farah Zeynep Abdullah, "Sinemamızın en iyi yürüyen erkeği shjs ve kadın döven ve şiddet türleri açısından zengin ve etkili silah kullanan diyelim" ifadelerini kullandı.

Birden ortalık karıştı…

Oysa Yılmaz Güney Türk sinemasını dünyaya tanıtan sanatçıdır.

İran sineması dünyada yankılarken, Türk sinemasının esamisi okunmuyordu.

O’nun sayesinde tanıdı tüm dünya bizde de sinema yapıldığını.

Şimdilerde Nuri Bilge Ceylan üstlenmiş durumda bu misyonu.

Daha ötesi yok, illa doğruyu söyleyenin dokuz köyden kovulması mı gerekiyor!

Sahi, Nuri Bilge Ceylan nerede ikamet ediyor, yaşadığı yer neresi, bilen var mı?



 

Farah Zeynep Abdullah

Sevdiğimiz bir sanatçıdır kendisi. En çok Kelebeğin Rüyası’nda sevmiştik O’nu… Şair Rüştü Onur’un (Mert Fırat) eşi Mediha karakteriyle… Unutursam Fısılda, Bi Küçük Eylül Meselesi ve Ekşi Elmalar filmiyle daha da sevdik.

Yolun başında güzel bir performans tutturmuş, gidiyor.

Ama bazı eksantrik paylaşımlar yapıyor, hiç ihtiyacı olmadığı halde...

Daha önce de: "Devlet ve Allah kelimelerini aynı cümlede asla görmek istemiyorum, artık yeter" paylaşımını yapmıştı.

Demek yazma gereği duyan, duyarlı bir sanatçımız.

Dedik ya, yolun başında sayılır henüz…

Durup nefes almalı önce, sonra düşünmeli.

Kolay Yılmaz Güney olunmuyor…

Farah Zeynep Abdullah olunamadığı gibi.



 

Yılmaz Güney

Yılmaz Güney denince aklımıza neden ölümle sonuçlanan o talihsiz olay gelsin ve kadın dövme icraatı?

Bazıları Güney’i savunma ihtiyacı duyuyor. Olayın bir cinayet değil, tahrik sonucu kazayla olduğunu, eşini döven bazı sinema sanatçılarından örnekler vererek kadına şiddetin o dönemde pek de yadsınmadığını ileri sürüyor.

Evet, sanatçı da insandır…

Hata yapar!

Hatta toplumda kabul görmeyen eğilimde olabilirler.

Bülent Ersoy, Zeki Müren gibi…

Adı üvey kızıyla anılan Woody Allen’ı, yoldaşlarını ihbar eden Elia Kazan’ı, kaza mı cinayet mi olduğu bilinmeyen Alec Baldwin olayını düşünün…

Sanatçıları sanatlarıyla değil de, işledikleri cürümle mi değerlendireceğiz?    

 

(Yılmaz Güney 13 Temmuz 1976'da 19 yıl ağır hapis cezası aldı. 9 Ekim 1981 günü Isparta Yarı Açık Cezaevi'nden izinli olarak çıktı. Fransa'ya kaçtı ve asla geri dönmedi. 1982’de vatandaşlıktan çıkarıldı, 1984’te kansere yenik düştü. 1993’te yeniden yurttaş yapıldı. 2021'de ölüm yıldönümü nedeniyle  TC Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından anıldı.)

 

Anısına saygıyla…

04.10.2023, Ünyekent

27 Eylül 2023 Çarşamba

Belleğin Azmi

 


Belleğin Azmi

 

Salvador Dali farklı bir üslubun ve anlaşılması zor tabloların ressamıdır.

İspanyol ressamı 20. yüzyılın en tanınmış sanatçılarından biri yapan eserlerinin başında Belleğin Azmi (Eriyen Saatler) adlı tablo gelir.

Bu tablo, sanatçıyı en iyi ifade eden eserdir. Aynı zamanda Gerçeküstücü akımın başyapıtlarından biri olarak kabul edilir.

Peki, kimdir Salvador Dali?

Belleğin Azmi nasıl bir yapıttır?

Gerçeküstücü Akım nedir?


 

Salvador Dali (1904 - 1989)

11 Mayıs 1904'te, İspanya'nın Katalonya bölgesinde dünyaya gelen Dali’nin adı, aslında doğumundan dokuz ay on gün önce (1 Ağustos 1903'te) sindirim yolu iltihabından ölmüş kardeşi Salvador’un adıdır. İlk çocuklarının küçük yaşta ölmesini bir türlü kabullenemeyen anne-babası, küçük Dali’ye ölen ağabeyinin adını vermekle yetinmemiş, sık sık ölmüş ağabeyinden bahsetmekte, ilk Salvador'un bir resmini yatak odalarının duvarında tutmakta ve Dali’yle beraber düzenli olarak ilk Salvador'un mezarını ziyaret etmektedirler.

Böylece küçük yaşta ilk travmasını yaşayan Dali’nin kendi kimliği konusunda tereddütleri oluşmuştur. Yıllar sonra hiç tanımadığı ağabeyi hakkında "iki su damlası gibi birbirimize benziyorduk, fakat yansımalarımız farklıydı” diyecekti. [ Salvador Dali (1948). The Secret Life of Salvador Dali. W. W. Norton & Company.]

Yazdığı otobiyografilerin ne kadarı doğrudur, bilinmez ancak kedi hakkında yazdıkları oldukça uçuktur ve hastalıklı ruh yapısını yansıtır.

İngiliz yazar George Orwell, Dali'nin çizimlerindeki sapkınlık derecesindeki hastalıklı özelliğini şöyle aktarır:

"Salvador Dali'nin savunucularının, ona ruhban sınıfına özgü bir tür ayrıcalık tanınmasını istediği anlaşılıyor. Sanatçının, sıradan insanların tabi olduğu ahlak kurallarından muaf olması gerektiği görüşündeler. Sihirli sözcüğü söyleyip "sanat" dediğiniz anda her şey yoluna giriyor: Çürüyen cesetlerin üzerinde dolaşan salyangozlar ve küçük kızların kafasını tekmelemek sorun olmaktan çıkıyor; hatta Dali'nin çektiği (sonradan gösterime girmesi yasaklanan) Altın Çağ" gibi pislik ve dışkıyı normalleştiren bir film bile sorun teşkil etmiyor. Dali'nin yıllar boyunca asalak gibi yaşadığı Fransa'dan tehlikenin kokusunu alır almaz korkak bir sıçan gibi kaçıvermesi bile sorun değil. Yani sınavı geçebilecek kadar iyi bir ressamsanız, her yaptığınız yanınıza kâr kalıyor. Adi suçlar üzerinden düşünürsek, bu düşünce tarzının ne kadar yanlış olduğunu görebiliriz."

[George Orwell (2012). Salvador Dali üzerine notlar/Saturday Book-Haziran 1944. Yoksullar nasıl ölür/İthaki Yayınları. s. 64-75]

 

Belleğin Azmi

Salvador Dali Bellegin Azmi Tablosu, 1931

Bellegin Azmi-Ayrıntı

Salvador Dali'nin Belleğin-Azmi tablosu 1954 versiyonu
 

Dali’nin bu eserinde sıkça görülen semboller arasında yer alan uzun ve eriyen saatler, böcekler, gözler ve vücut parçaları bulunmaktadır. Dali hakkında yazdıklarımızın ardından, ressamın eserlerini anlamamız biraz daha kolaylaşacaktır. Belleğin Azmi (Eriyen Saatler) İspanyol ressamı yansıtan en tanınmış sanat eseridir. Dalí’nin sanatı, rüya dünyası, bilinçaltı, semboller ve irrasyonel düşünceler bu eserde daha belirgindir.

Tablo 1931 yılında yaratılırken, Dali “paranoyak-kritik” yöntemini kullandı.

Bu yöntem, Dali’nin kendini bilinçli olarak psikopatik halüsinasyonlara sokmaya çalışması ile gerçekleşiyor. Böylece, “elle çizilmiş rüya fotoğrafları” olarak adlandırdığı çalışmaları yaratabiliyor.   

Eserlerinde büyük etki yapan yer, Dalí’nin doğduğu Katalonya’dır. Ailesinin Pani Dağı’nın gölgesindeki yazlık evi, Dali’nin ilham kaynağıdır. “Belleğin Azmi” tablosundaki gölgenin Pani Dağı’na ait olduğu düşünülür. Arka planda ise Creus Burnu ve Sarp sahili yer almaktadır.

Dali, çalışmalarında sıklıkla kullandığı böceklerden çok korkmaktadır. Belleğin Azmi’nde yer alan karıncalar da bunlardan biridir.

Resmin ortasındaki sarkık profil, Dalì’nin kendisi olduğu ileri sürülmektedir. Böylelikle tablonun bir oto portre olduğu savunulmaktadır.

Modern Sanat Müzesi MoMa, New York galerisinde sergilenen tablo 24,13 x 33,02 boyutlarındadır. Belleğin Azmi oldukça küçük bir tablodur. 1932’de New York’taki Julien Levy Galerisi’nde ilk sergilendiğinde büyük ilgi toplaması, bu küçük boyutlu tablonun insanlar için ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.




Kanadalı editör Paul Moorhouse Belleğin Azmini şöyle yorumluyor:

“Bu ikonik ve çokça tekrarlanan tablo, zamanın akışkanlığını bir dizi eriyen saat olarak tasvir ediyor; bu saatlerin formları Dali tarafından güneşte eriyen Camembert peynirinin sürrealist algısından ilham alınarak tanımlanıyor. Sert ve yumuşak nesneler arasındaki ayrım, Dalí'nin gerçekliği tersine çevirme arzusunu vurguluyor ve konularına, genellikle doğuştan gelen özelliklerine zıt özellikler kazandırıyor; bu, genellikle rüya manzaralarımızda bulunan bir gerçek dışılıktır. Çevreleri, Dalí'nin sarsılmaz bir hayranlık duyduğu organik çürüme ve çürüme süreçlerine aç bir karınca sürüsü ile çevrilidir. Tablonun ortasındaki eriyen et Dali’ye benzediğinden bu parçayı sanatçının Katalonya'daki evinin kayalık uçurumları arasındaki ölümsüzlüğünün bir yansıması olarak görebiliriz.”

[Paul Moorhouse, Dali, PRC Yay. London 1990]

Aziz Anthonynin Baştan Çıkarılışı-Dalí

Yanan Zürafa
 

Dali ve Sürrealizm

Belleğin Azmi, Sürrealizm denen gerçeküstücü akımın örneklerinden biridir. Eriyen Saatler adıyla da bilinen tabloda anlatılmak istenen şey zamanın dirençsizliğidir.

Zamanın dirençsizliği bu eserde saatlerin erimesiyle anlatılır. Temel konu zamandır ve eserde 4 adet saat bulunmaktadır. Birinin üzerinde sinek vardır, diğeri karıncalar tarafından taşınır ve insan yüzüne benzeyen bir objeyle insanın zaman karşısında çaresizliği anlatmaktadır.

Sürrealizmi en belirgin ifade eden eserlerden biri olması nedeniyle Belleğin Azmi, gerçeküstücülüğün önde gelen temsilcilerinden biridir. Dali bu eserle gerçeküstünü veya gerçeğin kendisinde yansımasını resmetmesiyle ünlenmiş ve akımın önde gelen temsilcilerinden biri olmuştur.

Sürrealizm ya da bir diğer adıyla gerçeküstücülük; aklın, her türlü gelenek ve alışkanlıkların denetiminden sıyrılarak, kabul gören gerçekle bağın kesilmesini ve bu gerçek yerine kişinin, kendince bir gerçek yaratma amacı gütmesini savunan bir düşünce akımıdır.

Sürrealizm; 20. yüzyılın başlarında, Freud’un psikanaliz yöntemi ve görüşlerinden etkilenen Andre Breton tarafından ortaya atılmıştır. Freud’un, ‘’İnsanların edindikleri alışkanlıklar ve arzular bilinçaltında toplanır ve tüm bunlar rüya halindeyken ortaya çıkarlar.’’ görüşünü edebiyata ve sanata uygulayan sürrealizm bu özelliği sebebiyle bilinçaltının bilince karşı olan üstünlüğünü savunmuştur.

Belleğin Azmi’nde insan belleğinin ve kendi bildiği gerçekliğin zamanla kaybolması ifade edilmektedir. Dali’nin yaşamındaki bu paradoks, politik görüşlerine de yansır. Şöyle ki, sürrealizmin kurucusu olarak bilinen Troçkist André Breton yanlısı olarak başladığı sanat yaşamına, ileriki dönemlerde iktidarı kanlı biçimde ele alan faşist Franko yanlısı olarak devam etmiştir.

Dali’yi etkileyen en önemli unsurlardan biri de eşi Gala’dır.


 

Dali ve Eşi Gala

 

Asıl adı Helena Ivanovna Diakonava olan Gala, aslında Salvador Dali'nin yakın arkadaşı Fransız Şair Paul Éluard'ın karısıydı. Üstelik Gala ve Dali ilk kez bir araya geldiklerinde, yanlarında Gala'nın kocası Paul Éluard da vardır.

Dali, kendisinden 10 yaş büyük bu kadını görür görmez, ondan karşı konulamaz bir biçimde etkilenmiştir. Ardından ilk kez, İspanya'nın batısındaki Cap de Creus'ta buluşurlar. Bu buluşmanın ardından Gala, kocasını ve çocuğunu Dali ile birlikte olabilmek için terk eder. O günden sonra Gala, Dali'nin sanatının en büyük ilham kaynağı olur.

Dali ile Gala’nın ilişkisi, bilindiği kadarıyla tuhaf bir şekilde devam etmiştir. “Hastalıklı Ruh”un tezahürü, bu defa bu ikilinin karmaşık ilişkisinde ifadesini bulur. 

10 Haziran 1982'de Dali’nin çok sevdiği karısı, menajeri, modeli ve ilham perisi Gala hayatını kaybetti. Gala'nın ölümünden sonra yaşama isteğini kaybeden Dali, karısının öldüğü ve gömüldüğü Púbol Kalesi'ne yerleşti ve münzevi bir hayat sürmeye başladı.

1983'te Púbol Kalesi'nde yaptığı Serçenin Kuyruğu adlı tablo, Dali’nin son eseri olacaktı. Dali 23 Ocak 1989'da kalp yetmezliğinden öldü ve Figueres'te kendi adını taşıyan müzenin mahzenine gömüldü.

 

Bir Sanatçının Portresi

 

Dahi mi, deli mi olduğu tartışılan bu sanatçının yaşamı ve eserleri bilim dünyasına da ilham kaynağı olmuştur. Dali de ressamlığın yanı sıra heykeltıraşlık, fotoğrafçılık ve filmcilikle de ilgilenmiş, bilime apayrı bir önem vermiştir.

1930'larda ortaya koyduğu eserlerinde ilham kaynağı optik illüzyonlar ve çifte görüntüler, 1940'ta Max Planck'ın kuantum kuramı, 1945'teki Hiroşima faciasından sonra atomun parçalanmasıydı.

1950'lerin başında, atom bombasını bir yana bırakmış, dikkatini Alman fizikçi Werner Heisenberg'in "tanecik"lerine vermiştir.

1953'te, Nature dergisinin 171. sayısında, Watson ve Crick'in DNA yapısını açıkladıkları ünlü makaleyi okuyup Crick'in karısı Odile'in çizdiği çift sarmal yapıyı eserlerine taşımıştır.

Belleğin Azmi, aynı zamanda Albert Einstein’ın görelilik teorisine de bir göndermedir.

 

27.09.2023, Ünyekent

20 Eylül 2023 Çarşamba

İşte Yine Sonbahar

 


İşte Yine Sonbahar

-Değerli büyüğüm Yaşar Karaduman’a-

 

“Sonbahar sanattır” demiş Cemal Süreya…

Diğerleri mevsim!

Sonbaharı sanat yapan neydi?

Galiba terkedilişiydi.

Eylül’dü adlı şiirinde bunun ipuçlarını bulmak mümkün.

Vefasızlıktan dem vuruyor örneğin.

Sanki anlaşılmamış gibi…

Yahut karşısındakini yanlış anlamış…

İşte şiirinden bir bölüm:

 

Eylül’dü……

Di’li geçmiş bir zamandı yaşadığımız

Adımlarımızın kısalığı bundandı

Bundandı gözlerimin durgunluğu.

Sarı sıcak cümlelerde sözün kadar yalan,

Ellerin kadar ıssız,

Sen kadar zamansız molalar veriyordum

Ve çocuksu bir bencillikti hüznümüz.

Dedim ya… Eylül’dü.

Savruluşu bundandı kimsesizliğimizin.

 

Dört Yıl Önce Yine Bir Sonbahar Gününde…

2019’un Eylül ayında yazmıştım o makaleyi: “Nihayet aylardan Eylül'ü de gördük. Yaz bitti. ‘Bu yıl yazdan bi şey anlamadık!’ diyenler, yağmurdan selden şikâyet edenler çoğunlukta...” demiştim. [04.09.2019, Ünyekent, http://www.unyekent.com/yazi/1159-eylul.html]

Dört yıl sonra bugün değişen fazla bir şey yok!

Bir farkla ki, sen o yıllarda sahilde sonbaharın fotoğrafını çekiyordun.

Sonra…

2022’nin ilk günlerinde, soğuk bir Ünye akşamında yitirdik seni. (7 Ocak 2022)

Eylül’ün hüznü yansımıştı sahilde bir bankta izlerken denizi…

“Hüzün ki, en yakışanıdır bize” diyen Hilmi Yavuz gibi.

Hüzünden beslenen tüm şairler gibi...

 

Bunlardan biri de Özdemir Asaf:

 

"En sevdiğim mevsime geldik.

Yapraklar sararacak.

Sonbahar, hüzündür;

Hüzün ise, ben demektir." diyor,

 

"Yalnızın Durumları"nda ise:

 

"Sen her şeyi süpürebilirsin;

Sonbaharı süpüremezsin." diyor, Asaf.

 

Yani “Uğraşma boşuna, hüznün çözümü yok!” demeye getirmiş...

XVI. Yüzyıl Divan Edebiyatı şairleri gibi:

 

Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib

Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır

 

Hiç mi Olumlu Yanı Yok Sonbaharın?

 Olumlu yanlarına da değinmişiz Eylül’ün…

“Eylül'ü sevmek için birçok nedenimiz var aslında. Bağ bozumu, hasat mevsimi, üzüm toplayan eller ve incir yiyenleriyle birlikte gelir Eylül... Bolluk ayıdır bir yanıyla.”

Ama hüzünlenmek için en uygun aydır Eylül...

Çünkü hüzündür bize en çok yakışanı!

Yaz bitti, günler kısaldı.

Yağmur iniyor üstümüze gün be gün.

Kuşlar da göçüp gitti.

Yapraklar sararıp düşüyor.

Doğada bir ölüm sessizliği...

 

Bes ki hicranındadır hasiyyet-i kat'-i hayat

Ol hayat ehline hayranem ki hicranındadır

 

Mitolojide Sonbahar

Sonbahar ölüm tanrısı Hades'in güzel Persephone'u kaçırarak yeraltı dünyasına hapsettiği aydır. Yunan Mitolojisinde mevsim döngüsü olarak bilinen bu metaforda yeraltı tanrısı Hades, bir gün yeryüzüne çıkar ve Demeter ile Zeus’un kızları Persephone’yi kaçırarak yeraltı ülkesine götürür. Kızını kaybeden tanrıça, tanrılara ve insanlara küserek yeryüzünden bereketini çeker. Çiçekler açmaz, toprak ekin vermez... Bunun üzerine Zeus, Hades’ten Persephone'yi geri vermesini ister; ancak Hades eşi olarak seçtiği Persephone’yi temelli geri vermeyecektir. Aralarında yaptıkları anlaşmaya göre Persephone yılın yalnızca üçte ikisini yeryüzünde annesinin yanında, kalan üçte birini ise yeraltında Hades’in ölüler ülkesinde geçirecektir. Persephone’nin yeryüzüne çıktığı dönem bahar ve yaz aylarını, ölüler ülkesine döndüğü dönem ise kış mevsimini simgeler.

Persephone’nin kaçırıldığı dönem sonbahardır yani güzdür. Çoğunlukla sonbahar yerine güz demeyi yeğleriz. Çünkü bahar canlılığı, hayatı ifade eder. Sonbahar ise, canlılığın son demidir. Ötesi yok; mutlak bir sona eriştir, can çekişmedir.

Sonuç olarak hepimizin içinde engellenemez bir sonbahar vardır. Bu yüzdendir Eylül'e düşkünlüğümüz.

 

 Ünye’de Mevsimler                                                                                          

Dört mevsimin dördünün de en güzel yaşandığı yerlerden biridir Ünye.

Yazı yaz gibi, baharı bahar, alabildiğine çılgın…

Kışı oldukça yoğun…

Aşkların, ayrılıkların yaşandığı yöredir Ünye…

Bazen bir yalnızlıktır, diyesim geliyor.

Onca kalabalığa karşın…

Bir bakarsın tek başınasın.

 

(Senin ardından daha yoğun hissetmeye başladım mevsimleri...

Sonbahar yaprakları gibiyiz, demiştin.

Ağaçta birlikte dursak da, güz gelince tek tek dökülürüz.)

 





20.09.2023, Ünyekent