17 Haziran 2020 Çarşamba

Karadeniz Antikitesi ve Ünye

                                      Foto: Sinan Doğan/Flickr-Ünye Kalesi

Karadeniz Antikitesi ve Ünye


Karadeniz Bölgesinde kapsamlı ilk arkeolojik kazı İkiztepe’de gerçekleştirildi. İkiztepe, Samsun ili, Bafra ilçesinin 7 km. kuzeybatısındadır. Birbirine boyunlarla birleşen dört tepeden oluşan 350 x 260 m boyutlarındaki höyük, ilk olarak 1941 yılında İ. Kılıç Kökten, Tahsin ve Nimet Özgüç tarafından saptanır. 1971-74 yılları arasında U.Bahadır Alkım burada bir yüzey araştırması yapar. 1974-80 yılları arasında U. Bahadır Alkım’ın İkiztepe'de kazılara başlanmasının asıl sebebi Hitit metinlerinde geçen Kaşka ülkesindeki ünlü Zalpa kentini tespit etmektir. 1981-2013 yılları arasında Önder Bilgi tarafından kazılmıştır.
Karadeniz’de diğer önemli kazı, son yıllarda Ordu Kurul Kalesi’nde gerçekleştirilmiştir. Daha önce M.Özsait tarafından gerçekleştirilen yüzey araştırmaları, Ordu Bölgesi hakkında bazı ipuçları verse de, arkeolojik araştırmalarda ciddi bir mesafe kaydedilememiştir. Yıllar önce, İ. Kılıç Kökten’in memleketi olan Ünye’de başlattığı çalışmaların devamı gelmemiş, Ünye-Cevizdere Havzası raporları olduğu gibi kalmıştır.
2000’li yılların başında, S. Yücel Şenyurt yine memleketi Ordu’da başlattığı Kurul Kalesi Kazısı bekleneni verdi ve Karadeniz’in en kapsamlı kazılarından biri başlatılmış oldu. Bu kazıda en büyük etken, tıpkı Bafra’nın kayıp şehir Zalpa’sı gibi,  Ksenephon’un Anabasis adlı eserinde geçen Kotyora Kenti’nin kalıntılarını bulmaktı.

Diğer Karadeniz Antik Yerleşimleri  

Özel öneminden dolayı İstanbul-Marmaray kazılarını Karadeniz Bölge araştırmaları dışında sayarsak, Karadeniz antikitesine ait belli başlı birkaç yer vardır.
Batı’dan itibaren, ilk durakta Karadeniz Ereğlisi yer alır. Zonguldak İli, Ereğli İlçesinin MÖ 560-558 yılları arasında Herakleia Pontika adıyla Yunan şehir-devleti Megara tarafından kurulduğu bilinmektedir. Anadolu'da Bitinya sahilinde antik bir kent olan Herakleia Pontika, Karadeniz’de doğal limana sahip iki kıyı kentinden biridir. Likus nehrinin ağzında yer alır. “Herakles” ismini taşıması, Yunan Mitolojisi’nde bu yörede bulunan  Archerusian çıkıntısına bitişik mağaradan Herakles’in yeraltı dünyasına inmesi rivayet edilir.
Doğal limana sahip diğer Karadeniz antik kenti Sinop’tur. MÖ.7. yüzyılda Miletliler tarafından bir koloni kenti olarak Sinope adıyla kurulduğu söylense de, eldeki veriler Sinop’ta kentsel yerleşimin MÖ. 3. yüzyıla kadar gittiğini göstermektedir. Sinop adının nereden geldiği ise tartışmalı bir konudur. Bir Amazon adına atfen Sinope denildiği ileri sürülse de, Yunan Mitolojisinde Su Perisi Asopos’un güzel kızı Sinope’den geldiği söylenir. İki farklı yaklaşım, kentin öncelikle Anadolu’nun yerli halklarınca kurulduğu ve daha sonra Miletlilerce kolonileştirildiğini göstermektedir. Antik Çağ coğrafyacısı Strabon ise, kenti, Argonotlar'dan Teselyalı Otolikos'un kurduğunu söylemektedir. Otolikos’un kenti ele geçirerek bir Yunan kolonisi haline getirdiğini yazan Strabon’un bu ifadesinden, Sinope’nin daha önce kurulmuş olduğu ve sonradan koloni haline getirildiği tezi ortaya çıkmaktadır.
Antikite’nin üçüncü önemli yerleşimi Samsun’dur. Amisos adıyla bilinen yerleşimin İç Anadolu ile olan bağlantısı, bölgenin antik geçmişi kadar günümüzdeki önemini de vurgulayan en önemli etkendir. Samsun’un hinterlandı, kent merkezindeki antik oluşumlar kadar önemlidir. Vezirköprü ilçesinde olduğu düşünülen Hititlerin kutsal kenti Nerik ve Bafra ilçesinde olduğu varsayılan Zalpa kentleri, halen arkeolojik bir sır olarak varlığını korumaktadır.     
Samsun-Amisos’un ardından, Ordu-Kotyora, Giresun-Kerasos ve Trabzon-Trapezus gelmektedir. Yunan koloni kentleri olarak MÖ. 7. yüzyılda kuruldukları kabul edilmektedir. O döneme ait kentsel kalıntılar günümüze ulaşamamış olması nedeniyle ele geçen veriler oldukça yetersizdir.
Karadeniz Bölgesi’nde antik yerleşimler, 10. yüzyıla kadar gitmektedir. Yunanlar, ticari amaçla Karadeniz’e gelerek koloniler kurmuşlar, bölgeyi kendi ülkelerinin bir parçası kabul etmişlerdir. Tarih öncesi ve tarihi çağlarda bölgede yaşayan halklarla ilgili bilgilerin çoğu Yunan kaynaklarına dayanmaktadır. Yunanların Karadeniz’e yaklaşımı, tıpkı Hititlerin Kaşka toplumundan çektiği uzun süren yağma ve savaş olaylarına benzemektedir.
Belli bir dönem Yunanlılar Karadeniz’e Konuk Sevmeyen Deniz anlamında “Pontus Aexeinos” demişlerdir. Karadeniz’e bütün dillerde “Kara” denmesinin özel bir nedeni olmalıdır. Ünye’deki gibi bazı kıyılarının siyah kumlu olması, fırtınalı-dalgalı denizi, dağlarla çevrili bölgenin kuzey rüzgârlarının getirdiği kara bulutlardan dolayı her daim kararmış gibi görünmesi bölgeye Karadeniz denmesinin başlıca nedeni olabilir.
Bir başka önemli etken, Karadeniz halklarının etnik yapısı, bölgeye gelip yerleşen kavimlerin savaşçı karakterleridir. Bunun en son örneği, Roma egemenliği öncesine kadar bölgede egemenlik kuran Pontos Krallığı’dır. Kaşka halkından sonra MÖ. 7. yüzyılda Karadeniz’e gelerek yerleşen Kimmerler ve İskitler’in son halkasıdır.
Kolonizasyon öncesi Yunanlıların Karadeniz’e “Konuk Sevmeyen” deniz denilmesinin en büyük sebebi bu halkların varlığı olmalıdır.
Yunan Mitolojisinde “Yason ve Argonautlar” öyküsü,  Karadeniz’i “Konuksever Deniz” yahut “Dost Deniz” biçimine dönüştüren “Pontos Eukseinos” söylemini getirmiştir.
Böylece Yunanlılar, Karadeniz’i kolonileştirmenin psikolojik zeminini oluşturmaya çalışmışlardır.

Ordu Kurul Kalesi

Kurul'dan Ordu

Ve Ünye Kalesi Basamaklı Tünelleri

Ünye’nin Kentsel Kurulumu  

Ünye’nin kentsel oluşumu hakkında en somut veri, adının Antik Çağ’dan bu yana Ünye (Oinoe) biçiminde muhafaza edildiğidir. Kolonizasyon döneminde bir liman kenti olarak kurulduğu tahmin edilse de, o döneme ilişkin ele geçmiş somut bir bulgu mevcut değildir.
Ünye’nin tarih boyunca İç Anadolu bağlantılı önemli bir liman olması, Antik Çağ’da kuruluş nedenini ve biçimini ortaya koymaktadır. Sırtını Karadeniz’in verimli ormanlarına yaslayan Ünye’de gemi yapımı, tersane oluşumu Antik kuruluşundan yakın tarihimize kadar uzayan bir üretim geleneği olmalıdır.
İ. Kılıç Kökten’in tespitiyle, Ünye-Cevizdere havzasındaki tarihöncesi yerleşimin ardından, en önemli tarihi veri bir dönem Pontos Krallığı tarafından kullanılmış Ünye Kalesi’dir.
Şenyurt’un Ordu-Kurul Kalesi’nde yaptığı kazı ve ele edilen bulgular ışığında, Ünye Kalesi’nin de önemi artmaktadır. Kurul Kazılarının son verileri, Kurul’daki tünele ilişkindir. Temizlenerek açığa çıkarılan tünel hakkında bazı yorumlar yapılmaktadır.
Aynı şekilde, Ünye Kalesi’nde arkeolojik bir kazı olmasa da, bir tünel temizliğinden söz edilmektedir. Birkaç hafta önce kalenin tünelleri temizlenmeye başlanmıştı. Böylece tünelin nerelere kadar uzadığını, hangi amaçla bu basamaklı tünellerin kalede açılmış olduğunu anlayabilecektik. 
 Kalede son durum, ne yazık ki duymak istediğimiz gibi değil. Başladığı yerde çalışmaların kaldığı, hatta hiç başlatılmadığı biçiminde duyumlar alıyoruz. Sonuçta Ünye Kalesi dehlizlerinde bugün hiçbir çalışma yapılmıyor.


17.06.2020, Ünyekent

10 Haziran 2020 Çarşamba

65 Yaş Uygulaması ve Bilim Dünyası


65 Yaş Uygulaması ve Bilim Dünyası
If I have seen further it is by standing on the shoulders of Giants.
Isaac Newton (1642-1727)

Sir Isaac Newton.
İngiliz fizikçi, matematikçi…
Hatta astronom, mucit, filozof ve teolog…
1687’de Matematik İlkelerinin Doğal Felsefesi’ni yayınlamış (Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica) ve klasik mekaniğin temelini atmıştır.
1676'da meslektaşı Robert Hooke'a yazdığı bir mektupta: “Eğer daha uzağı görebiliyorsam bu, benden önceki devlerin omuzlarında durduğum içindir.” demektedir.

****
Newton’un bu tespiti, 1159’da Çhartres'li Bernard’ın  “Bizler devlerin omuzlarına tünemiş cüceleriz!” sözüne bir göndermedir..
“Filhakika devlerin haşmetiyle yükseldikçe yükselmiş, yukarı taşınmışız." diyor, Bernard…
Geçmişte yaşayanlar bize oranla devdiler…
Bizler cüce olsak da, omuzlarına oturduğumuz insanların bilgeliğinden yararlandık ve onlardan daha iyi görmeyi başarabildik…
2002'de yayınlanan Stephen Hawking'in On the Shoulders of Giants yahut Türkçe adıyla söylersek: “Devlerin Omuzları Üzerinde” adlı eser de aynı konuyu işlemektedir.
2016 yılında aramızdan ayrılan Umberto Eco'nun, bir kültür festivali için hazırladığı dersleri bir araya getiren son kitabının da adı “Devlerin Omuzlarında”dır...
Hepsi de bilimsel ilerlemeyi ve bilim insanının serüvenini anlatır.
İşte bundan dolayı öncekilerin açtığı yoldan ilerleyen bilim insanı, gideceği rotayı onlardan daha iyi görebiliyor ve bilimsel gelişmenin durmaksızın ilerlemesini sağlayabiliyor.

****
Bizde ise bilimsel ilerleme, tarihin kaydettiği örneklere pek uymuyor.
Bağımsız bilimsel çalışma mekânlarının başında gelen kuruluş, bilindiği gibi üniversitelerdir. Newton, bilimsel çalışmalarını büyük oranda mensubu olduğu University of Cambridge‘de gerçekleştirmiştir.
Son yıllarda ülkemizde kamu çalışanlarının zorunlu emeklilik yaşı 65 olarak belirlenmiştir.
65 yaş ve üzerinin “salgın” nedeniyle eve mahkûm edilmesi ve bu yaş sınırına ilişkin tartışmalar şu günlerde yeniden gündeme gelmiştir.
Bu düzenleme gereği, geçtiğimiz yıllarda 65 yaş üzeri profesörler de üniversitedeki görevlerinden emekli edilmişlerdir.
Üniversitelerdeki “Profesör Sultası” ve profesör olamayan öğretim üyeleri sorunu da bu şekilde halledilmiş oldu(!) 
Bir kuruma bağlı olarak 75 yaşına kadar bazı çalışmaların sürdürülebileceği gibi bazı istisnaları vardı bu uygulamanın…
Böylece bilimsel çalışmalar kesintiye uğramayacak, işin uzmanları tarafından daha bir süre devam ettirilebilecekti.

****
Ama öyle olmadı.
Geçtiğimiz yılın Eylül’ünde, Kültür ve Turizm Bakanlığı üniversiteden emekli olan 14 profesörün arkeolojik kazı başkanlığı görevine son verdi.
İyi mi oldu, kötü mü? Ayrı bir tartışma konusudur. Biz burada sadece olanı anlatmakla yetineceğiz.
Hürriyet Gazetesi’nden Ömer Erbil’in haberine göre, Kültür ve Turizm Bakanlığı, halen arkeolojik kazı başkanlığı sıfatını sürdüren ve üniversitelerinden emekli olmuş 14 profesörü 11 Eylül 2019 günü Ankara’da Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nde topluyor. Kazı başkanı profesörlere teşekkür ederek, bundan sonra kazı başkanlığı yapamayacakları tevdi ediliyor.
Profesörlerin hemen hepsi üniversitelerinden 65 yaş sınırlaması ile emekli edilmiş bilim insanlarıdır. Kazı başkanlığı görevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı adına Bakanlar Kurulu Kararı ile devam ettirmektedirler.
Toplantıda emekli profesörlere Bakanlığın İç Denetim Birimi Başkanlığı’nca hazırlanan rapor doğrultusunda kazılarına son verileceği, kendilerinin de “Onursal Başkan” yapılacağı anlatılıyor.
Görevine son verilen kazı başkanı profesörlerin içinde Çanakkale’den Apollon Smintheus kazılarını yürüten Prof. Dr. Coşkun Özgünel de yer alıyor.
İçlerinde dünyaca tanınmış Neolitik dönem uzmanı Prof. Dr. Mehmet Özdoğan, yakın zamanda kaybettiğimiz Prof. Dr. Hayat Erkanal’ın eşi Prof. Dr. Armağan Erkanal, Prof. Dr. Berna Alpagut gibi isimler vardır. Hepsi ünlü Türk arkeologlar Prof. Jale İnan, Prof. Nimet Özgüç, Ord. Prof. Ekrem Akurgal, Ord. Prof. Arif Müfid Mansel ve Prof. Halet Çambel’in öğrencileridir.
Türk arkeolojisinde ikinci kuşak olarak nitelendirilen bir dönem böylelikle bitirilmiş oluyor.
****
Toplantı sırasında kazı başkanı profesörlerin itirazları oluyor. Yasa, bir kuruma bağlı olarak 75 yaşına kadar çalışmaya izin veriyor. Profesörlerin hepsi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı kazı yaptıklarını, bakanlığın da bir kurum olduğunu ileri sürseler de kabul ettiremiyorlar.
Söz alan bazı profesörler, bu kararla Türk Arkeolojisinin geriye gideceğini söylüyor. Profesörlerin yarım yüzyıllık deneyimlerinin hiçe sayıldığını, arkeolojinin bir birikim işi olduğunu ve çok sayıda devam etmekte olan projelerin uygulanamaz duruma geleceğini söylüyorlar.
Uygulama, yürürlükteki kanunlara aykırı da olsa…
Sonuçta Kültür ve Turizm Bakanı adına kendilerine teşekkür plaketi verilerek, profesörlerin işine son veriliyor.

Ne dersiniz, aynı uygulamayı siyaset camiasına da uygulasak mı?


10.06.2020, Ünyekent

3 Haziran 2020 Çarşamba

Hayat Devam Ediyor!


Hayat Devam Ediyor!


Dünyanın dört bir köşesinde corona virüs tedbirleri alınırken, hayat durmuyor tedbirlerle birlikte devam ediyor.
Bizde önce AVM’ler açıldı, 1 Haziran itibariyle lokantalar, kafeler…
Şehirlerarası otobüs yolculuğu yeniden başladı; yolcu sayısını yarı yarıya indirip, bilet fiyatlarını iki katına çıkarak...
Gazetemiz Ünyekent’in Yazı İşleri Müdiresi Hacer Hanım, eve taşıdığı ofisini yeniden işyerine taşıdı.
Tüm bu “Normalleşme” çabalarına bakarak, hayatın normal akışına dönmesini beklemek; bir başka deyişle corona öncesi günlerdeki gibi yaşamak, yine de mümkün görünmüyor.
Bizim sokaktaki kafe iki günlük temizliğin ardından açıldı ama sokağın sakini esnaf arkadaştan başka kafeye gelip oturan şimdilik yok…
Çarşı-Pazar kalabalık görünse de, göze görünmeyen bir tedirginlik havası hakim...
Bu yaz salgının hızı azalacak deniyor ama kışa doğru ne olacağını kestirmek hayli zor...

1 Haziran Sonrası Günlük Hayat

1 Haziran’da tedbirlerle birlikte hayat bir parça “normal” seyrine döndü.
Zaten bizim Fakülte’de (Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi), dersler “online” yapılıyordu... Sınavlar da aynı şekilde sürüyor.
Arkeoloji dünyasında ise, yerli ve yabancı bilim heyetleri ile müze müdürlüklerinin başkanlığında arkeolojik kazı ve yüzey araştırmaları 1 Haziran’dan itibaren başlıyor.
Haber ajanslarından öğrendiğimize göre, 2020 yılı itibarıyla toplam 70 milyon TL bütçeyle tamamlanacak olan 400 arkeolojik kazı ve 149 yüzey araştırmasının bu yıl yapılması ön görülüyor.  
Elbet de corona virüs tedbirleriyle birlikte…
Kazı başkanları ile bakanlık yetkili uzmanlarına gönderilen bilgi notunda, maske ve eldiven kullanımından fiziki- sosyal mesafenin korunmasına, tüm çalışanların günde 2 kez ateşlerinin ölçülmesinden dışarıdan ziyaretçi kabul edilmemesine kadar tüm detayların yer aldığı gelen haberler arasında.

400 Arkeolojik Kazı ve 149 Yüzey Araştırması

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü yetkililerinden alınan bilgiye göre, 2020 yılında gerçekleştirilmesi planlanan toplamda 400 kazı çalışması ve 149 yüzey araştırması bulunuyor.
Bu yıl Türk bilim heyetleri tarafından yaklaşık 120, yabancı bilim heyetleri tarafından yaklaşık 25, müze müdürlükleri başkanlığında 40 arkeolojik kazı çalışması, müze müdürlükleri başkanlığında 180 kurtarma, kamu yatırım alanlarında 30 kurtarma ile sualtında 5 kazı çalışması gerçekleştirilecek.

Toplam bütçe 70 milyon TL.

2020 yılında arkeolojik kazı çalışmaları ile birlikte, 130 tanesi Türk bilim heyetleri, 5 tanesi yabancı bilim heyetleri tarafından yürütülecek 135 yüzey araştırması ve 6 tanesi su altı araştırması ve müze denetimli 8 yüzey araştırması da gerçekleştirilecek.
2020 yılında arkeolojik kazı çalışmalarına Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 25 milyon TL ödenek aktarılacak, Türk Tarih Kurumu tarafından 18 milyon TL ödenek de proje destek bedeli olarak çalışmalar kapsamında kullanılacak.
İşçi giderleri ve uzman personel giderleri ile 2020 yılındaki toplam bütçe harcaması yaklaşık 70 milyon TL civarında olacak.

Kazılarda salgın tedbirleri alınacak!

Sağlık Bakanlığı’nın salgın nedeniyle belirlediği tedbirleri içeren bir bilgi notu, kazı başkanlıkları ile Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkililerine gönderildiğini öğreniyoruz.
Söz konusu bilgi notunda, kazı evi, depo, laboratuvarlar ve kazı alanlarında, araştırma sezon boyunca uyulması gereken kurallar ve alınması gereken önlemlere dair bilgiler yer alıyor.
“Kazı Çalışmaları, Kazı Evleri, Laboratuvarları ve İstasyonlarda Corona virüse Karşı Hatırlatmalar” başlıklı bilgi notunda öncelikle fiziki- sosyal mesafenin önemi vurgulanmaktadır.
Arazi ve laboratuvar çalışmaları sırasında maske ve eldiven gibi koruyucu ekipman kullanılmasının önemine dikkat çekilerek, sabah ve akşam olmak üzere en az 2 kere tüm çalışanların ateşlerinin ölçülmesine özen gösterilmesi isteniyor.
Bilgilerin bir kısmını, Antalya’nın Myra Antik Kenti ve limanı Andriake’nin Kazı Başkanı Prof. Dr. Nevzat Çevik’ten öğreniyoruz.
Salgın tedbirleri ile kazı çalışmalarına başlamanın bir hayli farklı olacağını söyleyen Prof. Dr. Çevik, corona virüse karşı hayatın devam ettiğini söylemenin keyifli olduğunu belirterek, “Elbette tedirgin de olacağız. Sonuçta yoğun ve yakın çalışılan bir iş ortamımız var. Açmalarda bazen küçük bir alanda mecburen birkaç kişi yan yana bulunmak zorunda. Kazı evindeki hayat da ister ofiste ister depoda veya yaşam alanlarında olsun yakın ilişkiler içinde geçiyor. Şimdi alışageldiğimiz düzende çalışamayacağız. Yeni bir çalışma düzeni kuracağız" diyor.
“Çok az sayıda da öğrenci alacağız” diyen hoca, “Ekip üyelerinin sağlık sorumluluğunu almak insanı tedirgin ediyor. Bize de bulaşır çekincesiyle bazı elemanlarımız kazıya katılmak istemeyebilir. Bunu anlayışla karşılamak gerekir." demektedir. (Kaynak Doğan Haber Ajansı: 01.06.2020)
Şimdilik durum böyle…
Bakalım gelecek günlerle birlikte neler göreceğiz.
Esenlik dileklerimle.


Ünyekent, 03.06.2020

27 Mayıs 2020 Çarşamba

Garip Şöhretler




Garip Şöhretler


Tarih MÖ. 356, Temmuz’un 21. günü…
Efes’te genç bir adam...
Tek amacı var…
Tarihe geçmek!
Adı: Herostratus.
(2.376 yıl sonra adını andığımıza göre, bu işi başarmış olmalı.)

Ne mi yaptı?
Dünyanın yedi harikasından biri olan Efes antik kentindeki Artemis Tapınağını yaktı!
MÖ. 356, Temmuz’un 21. günü…
Tarihe geçti, adamın adı belli, tarih belli, yaktığı eser belli:
Dünyanın yedi harikasından biri…
Artemis Tapınağı!


****
Tarihe geçmek sanıldığı kadar zor değil, başka şöhretler de var, benzer bir eylemle tarihe geçmiş…
(Tarihin en büyük imparatorluğunu kuran Moğol hükümdarı Cengiz Han, önüne ne gelirse yakmış yıkmış ama ününü sırf yakıp yıkmaya borçlu değil. Dünyayı yıkan Hülagü Han’ın da şöhreti yıkıcılığından gelse de, garip şöhret sayılmazlar. Yeteneğiyle ün kazanmış kişilerden de söz etmiyoruz. Sıradan olup ta şöhreti “garip” biçimde yakalayan ve tarihe geçen insanları aldık gündemimize, sayıları öyle çok değil.)

****
Evet, fazla örneği yok…
Böylesine saçma sapan bir işin kahramanı kabul edilen garip şöhretler tarihte karşımıza pek fazla çıkmıyor.
Bu şekilde tarihe geçen bir başka kişi daha var ki, adam tutmuş, zemzem kuyusuna işemiş.
O’nun için Osmanlıca’da “Zemzem Kuyusu’na işeyen kişi” demek olan ‘Bevvál-i çeh-i Zemzem’, yahut Arapça’da ‘işeyenlerin babası’ anlamına gelen ‘Ebu Bevvál’ deniyor.
Bu adamın da meşhur olmasının tek sebebi Zemzem kuyusuna işemek…
İşeyenin adı ise pek hatırlanmıyor, akıbeti de.

****
Herostratus’un tarihe geçişi, yaptığı eylemin anlamsızlığı ve boyutu ile ilgilidir.
Ancak bu boyutta cürüm işleyen sıradan insanların, cezalandırıldıktan sonra esamisinin okunmadığını bilmekteyiz.
Biz bu olayı yani Herostratus’un tarihe geçişini, daha çok Rus yazar Grigory Gorin'in "Forget Herostratus" adıyla yazdığı bir tiyatro oyunundan biliyoruz.
Midas’ı, onunla ilgili yazılan “Midas’ın Kulakları” adlı Güngör Dilmen’in yazdığı oyundan bildiğimiz gibi.
Troia Savaşı’nı, Homeros destanlarından.
Herakles’i, Yason ve Argonotları mitolojik eserden öğreniyoruz.
Bizde kaynak, daha çok Azra Erhat’ tır…
Tarihi de tarih kitaplarından öğreniyoruz.
Tüm bu olayların bir taşıyıcısı olmasa, bu kadar kalıcı olamazlardı.
Tarih denen olgu, mitolojiye göre çok daha elle tutulur belgeler gerektiriyor.
Bir yere kayıt düşülmemiş olsaydı, hiç biri kalıcı olamazdı.

****
Günümüze gelirsek…
Bugün de sıradan olup, garip bir biçimde üne kavuşan şöhretlerimiz mevcut.
İsim isim saymamız gerekmiyor.
Çoğu unutulacak, gelecekte yaptıklarıyla anılmayacaktır.
Kimler geldi, kimler geçti?
Ama b irileri yaptıklarıyla tarihe geçebilir.
Nasıl anılacaklar?
Mutlaka taşıyıcılarının biçtiği misyonla anılacaklardır.
Umarız hiç kimse, örneğini verdiğimiz “garip şöhretler” gibi anılmaz!


27.05.2020, Ünyekent

19 Mayıs 2020 Salı

Konteynır


Konteynır

Bir sabah kamyonlarıyla geldiler.
Penceremin önüne, sahile iki konteynır bıraktılar.
İndirirken cep telefonuyla görüntülemeyi ihmal etmediler.
Şaşkın bakışlarla, bir süre Yalıkahve Sahili’ne konan kabinleri izledim.
Bir anlam veremedim.
Üzerinde “Büyükşehir Belediyesi” yazıyordu, “Yelken Kulübü” falan.

****
Sonradan öğrendim, kabinin biri idari kulübe (ofis), diğeri de soyunma, duş, tuvalet içinmiş. Gelen geçen, benim gibi konteynırları incelemeye aldı. Fotoğrafını çekip, hatıra selfisi yapanlar oldu. Pencereye yüzünü dayayıp, içeride ne olduğunu görmeye çalıştılar.
Sosyal medyada tepkiler gecikmedi.
“İnci Gerdanı” sahilimize yakışmadığını ileri sürenler oldu.
“Bir kaşık suda fırtına koparıyorsunuz!” diyenler de...

****
Bana sorarsanız, “Allah korusun, daha da kötüsünü yapabilirlerdi!” diyeceğim.
En azından beton dökerek, devasa bir yapı inşa etmediler.
Beğenilmezse, kaldırıp başka yere koyarlar.

****
Nitekim öyle oldu.
Bir sabah kamyonlarıyla geldiler.
Yükleyip götürdüler.
“Oh be!” dedim.
Aaa, baktım ki, sahilin öte yakasına götürüp bırakmışlar.
Büyük zahmetler sonucu tasarlayıp, dizayn ettiğimiz balıkçı gemisi modeli balıkhanemizin yanına kondurmuşlar.
İkisi bir arada, inanılmaz bir kombin oluşturuyor.
Neyse dedik, uzaktan görüyoruz, penceremizin tam önünde değil…

****
“Büyükşehir” ne yapsa, Ünye’ye yaranamıyor.
Çekse elini Ünye’den, sanki daha akıllıca olacak!

Sınırda

65 yaş sırlaması Türkiye gerçekleriyle bağdaşmıyor.
Bakıyorsun, nerde kamu kuruluşu yahut kamu yararına sivil yapılanma varsa; Belediye, Kızılay, Yelken Kulübü, Kanarya Sevenler Dergâhı ve benzerleri...
Hepsinin yöneticisi 65 yaş üstü, hepsi sokakta.
Adam emekli mertebesinde ama siyasi bir partinin başında, yönetiminde…
Meclis’in yarıdan fazlası 65 yaş üstü. (Belki de o nedenle epeydir tatil.)
TV’de boy gösterenler, akil insanlar görevlerinin başında.
Konuşmacıların çoğu 65’in üzerinde...
Nasıl çıkıyorsun sokağa, diye soramazsın…
Adam görevli.

Hiç biri istisna değil anlattıklarımızın...
Hatta saydıklarımız dışında kalanlar istisnadır.
Bir de Cumhurbaşkanımız var ki, 65 yaş üstüdür, sahadadır.



19 Mayıs

Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun.
Vatanın bağımsızlığı için 101 yıl önce Samsun’dan yola çıkmışlardı.
Şükranla anıyorum.

Eve kapandık ama dışarıda tam bir bayram havası…
Havalar ısındı, “salgın” sürse de hayat devam ediyor.
Ünye koyunda gençler kanolarla denize açıldı.
19 Mayıs etkinliği olsa gerek…
Aslında Yalı’da bir “Yelken Kulübü-Dernek” var.
Aslında konteynırlar olmasa da, var olabiliyorlar!
Biz bize yeteriz Ünye, yeter ki gölge etmesinler!

 
20.04.2020, Ünyekent

13 Mayıs 2020 Çarşamba

Büyüklerimiz


Büyüklerimiz


Şairin “Bugün Pazar” diye başlayan şiirindeki gibi…
Günler sonra ilk defa onları güneşe çıkardık.
Ünye’de 65 yaş üstü bu kadar hemşerimin olduğunu bilmezdim.
Kimi bastonlu, kimi çakı gibi; onlarca “büyüğümüz” sahili doldurdu.

****
“Sen niye inmiyorsun sahile?” dedi, kızım.
“Polis kızar!” dedim, “Bugün yaşlılar günü…”
Bekçiye falan denk gelirsem, alimallah ayağımdan vururlar.
Şaka bir yana, 65 yaşımda olduğum hatırlatılıncaya kadar, benim de onlarla birlikte sokağa inmem gerektiğini düşünmemiştim.
Gelip geçenleri izlerken, saat 11.00-15,00 arası geçmiş, siyasilerinizin deyimiyle “büyüklerimize” tanınan “sokağa çıkma” izni doluvermişti.
Daha önce de demiştim, antrenmanlıyım!
Evde kalmak zor bir iş değil benim için…
Okul dersen, “online” elimin altında.
Bilgisayarım, kitaplarım…
Hepsi yanımda.

****
Eve kapandığımız günden bu yana, topu topu iki sefer evden dışarı çıkmışım.
Birkaç sefer indiğim Acısu çeşmesini “dışarıdan” saymıyorum.
Evde kalmak, o kadar da zor değil.
Okula yahut büroya gitmiyor olsaydım şayet, evde kalmaya gönüllü olurdum.
Yaşdaşım emekliler gibi kahvehane alışkanlığım olmadı.
Park-bahçe, banklarda hiç zaman öldürmedim.
Yine de empati kurarak, büyüklerimize getirmek istiyorum konuyu…       

****
İyi ki, 39’ların Almanya’sında değiliz.
“Ötenazi” yahut “T-24” adı verilen programla Naziler, "üstün ırk" kavramı için yeterli niteliklere sahip olmayan bireylerin yok edilmesini uygulamaya koymuştu. Alman gizli devlet polisi Gestapo, sadece Yahudileri değil, çoluk çocuk, yaşlı demeden toplum için "yararsız", genetik Ari saflığına yönelik bir tehdit olarak gördüğü unsurları topluyor, özel olarak inşa edilmiş gaz odalarında öldürtüyordu. Sivil tepkilerden korkmayan Gestapo, siyasi rakipleri ve Nazi rejiminin polisine boyun eğmeyi reddedenleri tespit edip tutuklatıyordu. Engelli bebekler ve küçük çocuklar ise iğne ile ölümcül dozda ilaç verilerek ya da aç bırakılarak öldürülüyordu. Kurbanların cesetleri krematoryum adı verilen büyük fırınlarda yakılıyordu. 1941’deki halk protestolarına karşın Nazi liderliği, bu programı savaş boyunca devam ettirdi. 1940 ve 1945 yılları arasında yüz binlerce engelli yahut iş göremez durumundaki insanlar öldürüldü.
İyi ki, böylesine “faşist” bir rejime sahip değiliz!
İnsanlarımızın müzik yapma uğruna ölümüne direndikleri ve öldükleri, düşündüğünü yazdığı yahut haber yaptığı için hapse atılan, “korono infazından” bile yararlandırılmayan bir ülke de olsak, Nazi Almanya’sından daha insaflıyız.
Özel durumlar için elinde “öldürülecekler” listesi bulunan yandaşlara sahip te olsak…
Kendinden saymadıklarının ölüsünü bile “memleket toprağına gömdürmeyiz!” anlayışında olanlarımız da olsa…
Halen “demokrasi” ile yönetilen bir ülke durumundayız.
Ne mutlu bize!


****
Pazar günüyle başladık, aynı günün bir haberiyle sonlandıralım.
İzmir’in Tire ilçesinde oturan 83 yaşındaki ayakkabı boyacısı Kadir Kayak, 65 yaş ve üstü vatandaşların dışarı çıkabildiği dört saat boyunca, boya tezgâhını kurarak çalışmış.
Sağlıklı günler hepimize!


13.05.2020, Ünyekent

6 Mayıs 2020 Çarşamba

Kurul’da Bir Azize




Kurul’da Bir Azize


2016 yılının Kasım ayı ortalarındayız.
Mevsimin son sıcak günleri.
Ünye’de Tozkoparan Kaya Mezarı’ndayız.
Ünye Tarih Araştırma Grubu’ndan iki kişiyiz; Ahmet Kabayel ve ben.
Diğerleri: Ordu Kurul Kazısı’nı sürdüren Prof. Dr. Yücel Şenyurt ve Dr. Atakan Akçay ile birlikteyiz. Yanımızda Ordu İl Kültür ve Turizm Müdürü Uğur Toparlak, Ordu Müzesi Müdürü Neşe Öncül ve Turizm Bürosu Şube Müdürü Mehmet Korgancı, dönemin Ünye Belediyesi Başkan Yardımcısı Emrah Yılmaz ve mimar Sibel Cerrahoğlu var.
Burada bazı incelemelerde bulunacağız. Zaman bulursak Ünye Kalesi’ne geçeceğiz.
Kaya mezarını konuşuyoruz Şenyurt Hoca’yla. Elimde Prof. Dr. İ. Kılıç Kökten’in yıllar önce Cevizdere Havzası’nda yaptığı araştırmaları içeren bir dosya var, uzatıp Hoca’ya veriyorum…
Dikkatle inceliyor Hoca, ırmağın karşısındaki sekileri gösterip, Kökten’in oraları işaret etiğini söylüyor. Cumhuriyet’in en önemli arkeolojik hamlelerini gerçekleştiren isimlerden biri Ünyeli bilim insanı Kökten… Yarım kalan Ünye araştırmasının devamını getirmek gerekir, diyorum Şenyurt Hoca’ya…
Tozkoparan ve çevresini incelemeye devam ediyoruz.
Özellikle kaya mezarının çevresi, yarısı ayakta kalmış kalın duvarlar dikkatini çekiyor Dr. Akçay’ın. Stadel oluşumundan söz ediyor yahut onun gibi bir şey…
Konu yeniden Ordu Kurul Kalesi’ne geliyor.

     


Ana Tanrıça Kibele   

Birkaç ay önce Kurul kazılarında tanrıça Kibele heykeli bulunmuştu. Basında epey ses getirdi, Kurul Kalesi’ne ziyaretçi akını başlamıştı.
“Aslında daha önemli buluntular da ele geçirildi!” diyor Dr. Akçay.
Ama Kibele Heykeli’nin boyutu ve popülaritesi, daha etkili olmuş.
Yaklaşık 200 kilogram ağırlığında ve 110 santimetre boyunda, in situ olarak bulunan ilk Kibele heykeli bu… (“İn situ” terimi ait olduğu yerde ele geçirilen buluntular için kullanılan bir terimdir.)
Roma saldırısı sırasında giriş kapısının yıkılarak heykelin üstünü örtmesiyle ait olduğu yerde, günümüze kadar korunabilmiş. MÖ 6. ve 7. yüzyıllarda Frig döneminde de Kibele heykellerinin koruyucu olarak kent kapılarına koyulduğu düşünülürse, bu heykelin Ana Tanrıça Kibele olduğu şüphe götürmez.
Heykelin tarihi MÖ. Birinci Yüzyıl civarı.
Kurul Kalesi’nde yaşayan Pontos Krallığına bağlı halkın inancı, Anadolu’nun o döneme ilişkin Pagan dinidir. Kale’de daha önce de Dionysos, Pan, Apollon heykelcikleri ve dini ritüellerde kullanılan pişmiş toprak rhytonlar, masklar bu inanışın diğer ayrıntıları… (Dr. Akçay’ın daha önemli bulduğu eserler, sanıyorum bunlar.)
Kim ne derse desin, Kibele Anadolu’da önemli bir figür. Anadolu’da yaşayan her topluluk ana tanrıça heykelinden kendine ait bir parça buluyor. Kibele heykeli bulunduğunda, Kurul Kalesi’nin bunca ilgi uyandırmasını anlamak gerekir.
Kibele’yi görmeye gelen Harut Usta’nın Şenyurt Hoca’ya:
“Hocam, sen Azize Meryem’i bulmuşsun!” demesi boşuna değil…

 


Knidos’tan Demeter, Efesli Artemis, Çatalhöyük’ten Ana Tanrıça

Gerçekten de tanrıça Kibele, Anadolu’da “kadın” olgusunun tüm tarihsel sürecini bünyesinde taşıyor. Güç, doğurganlık, korumacılık gibi anaerkil toplumun imgesi olan Kibele, “merkezcil” konumuyla Anadolu’ya özgü bir karakterdir.
Frigler MÖ. 11. yüzyılda bu topraklara geldiklerinde, tapınacakları en büyük güç olarak, tanrıça Kibele’yi buluyorlar. Mezopotamya’da kubaba, Hititlerde Hepat adıyla karşımıza çıkan ana tanrıça, Friglerde Mater (ana) adıyla simgeleşiyor ve Kibele figürünü, kayaların yüzlerine inşa ettikleri tapınaklara işliyorlar.  
Kibele, ana tanrıça olarak Anadolu’da hayli eskidir.
Konya-Çatalhöyük’te ele geçirilen onlarca Ana Tanrıça heykelciği bunun kanıtıdır.
(Bu heykelciklerin miktarına “yüzlerce” diyeceğiz ama 1958’de burayı keşfeden ve kazı yapan James Mellaart’ın yaptırdığı söylenen aplikalardan dolayı sayılarını tam bilemiyoruz.) 
Çatalhöyük heykelciklerinden biri “Tanrıça Kibele” adıyla bilinir ve Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenir. Kadının kollarını koyduğu yerde aslan leopar ya da kaplan kabartması göze çarpar. Tanrıça’nın bacakları arasında bir çocuk başı bulunur. Bu özellik, kadının doğurganlığını ve doğayla özdeşleştirildiğini gösterir. Kadının oturduğu tahtta yer alan hayvan figürleri Anadolu’da yaygın olan “Vahşi Hayvanların Egemeni” (Potnia Theron) motifini vurgulaması bakımından önemlidir.
Yeni Taş Çağı da denilen Neolitik Dönem’e, MÖ. 6000’in ilk yarısına tarihlenen bu ana tanrıça figürü, pişmiş topraktan yapılmıştır. İnsanlar bu çağda toprağı bir kadın, kadını da bir tanrı olarak görmüştür.
Sonuçta kadın ve toprak bir bütüne dönüşür ve her şeyi doğurarak yaratan bir tanrıça olan “Toprak Ana” ortaya çıkar.
Kibele, dünyadaki bütün canlıları doğuran ve besleyen ana tanrıçadır.
Henüz çanak çömleğin bilinmediği, Neolitik Dönem’in ilk evresinde de ana tanrıça Kibele heykelcikleri yapılmış olmalıdır. Güneşte kurutulmuş olması gereken bu toprak figürünler, ne yazık ki günümüze ulaşamamış.
Şimdi biraz daha geçmişe inelim, insanın ortaya çıktığı ilk dönemlere…
İnsanlık geçmişinin yaklaşık yüzde 99’unu oluşturan Neolitik Öncesi Dönem yani Paleolitik Çağ, hiç şüphesiz kadının egemen olduğu Kibele Çağı’dır.
Bu figür Hititlerde de karşımıza çıkar, Boğazköy –Hattuşa’da Açık Hava Tapınağı’nda görülür. Tanrıça Hepat kutsal boğa üzerinde tasvir edilmiştir.
Bu gelenek çağlar boyu sürer gider. Ancak insanın yerleşik topluma geçtiği Neolitik Dönem’in belli bir aşamasında dengeler bozulmaya başlar. İlk etapta Mezopotamya ve Ege’nin Batısında (Yunan topraklarında) bu geleneğin bozulduğu, ataerkil düzene geçildiği görülür. Anadolu’da ise kadın egemen kültür, daha bir süre varlığını korur.
Friglerin Kibele inanışı, Batı Anadolu’da Demeter Kutsal Alanı ve Knidos’un Demeter’i, Efes’te Dünya’nın Yedi Harikası’ndan biri kabul edilen Artemis Tapınağı ve Efes Artemis’i bu geleneğin Anadolu’da sürdüğünün, ortadan kalkmadığının göstergesidir.
Homeros’un İliada destanında ve Yunan mitolojilerinde yer alan Amazon’lar Anadolu’ya özgü kadın savaşçı figürleridir. Bilindiği gibi eski Türk toplumlarında kadınlar, erkeklerle eşit haklara sahiptir ve erkekler birlikte asker olarak savaşlara katılırlar. Anadolu’ya Karadeniz’in kuzeydoğusundan, Kafkaslar üzerinden gelen Saka Türklerinin kadınları da iyi birer savaşçı olarak bilinirler ve Anadolu’daki “Amazon” mitinin kaynağıdırlar.

Kurul ve Ana Tanrıça Kibele

Kurul kazısında ele geçirilen ana tanrıça heykeli (Kibele), bu geleneğin MÖ. 1. Yüzyılda da sürdüğünü gösteriyor. Sonuçta Helenistik Çağ ve Roma Dönemi boyunca Anadolu’da egemen güçlerin ataerkil yönetimine rağmen, Anadolu halkları geleneksel inançlarını korumuş ve ana tanrıça kültünden vazgeçmemişlerdir.
Bir sonraki konumuz, Ordu Kurul Kalesi ve Pontus Krallığı olacaktır.    


Ünyekent, 06.05.2020