22 Eylül 2021 Çarşamba

TOPYANI (İkinci Bölüm)


TOPYANI 

(İkinci Bölüm)

 

 

Osmanlı Arşivi ML.MSF.d. 2531 adlı belgede; Ünye tabyalarında bulunan topçuların maaş defteri bulunmaktadır. Osmanlı Arşivleri, Cumhuriyet öncesine ait durumu belgeleyen en önemli arşiv durumundadır.

1257. S. 19 / (12 Nisan 1841) tarihini taşıyan bu belgede Ünye tabyasındaki değişik rütbedeki askerin ne kadar maaş aldığının dökümü kayıtlıdır.

 

Osmanlıca kaydın bire bir çözümü şu şekildedir:

 

Bâ‘is-i defter-i oldur ki,

Ünye ve tevâbi‘i kazâlarında mevcûd olan topçu neferâtlarının defter-i müfredâtıdır. Ber-vech-i âti zikr olunur.

 

Yüzbaşı

Halil Ağa

100 guruş

Mülâzım Hüseyin Ağa

50 guruş

Çavuş-ı evvel

Kadıoğlu Hasan

25 guruş

Çavuş-ı sâni

Hacıalioğlu İdris

25 guruş

 

Top 1

 

Onbaşı

Yoğurtçuoğlu Nuri

15 guruş

 

Delihüseyinoğlu

Ahmed

10 guruş

Zeynel oğlu Ali

10 guruş

Karzanioğlu Osman

10 guruş

Kehüdâoğlu İsmail

10 guruş

Haydar Hasan oğlu Hasan

10 guruş

Yunus oğlu Mustafa

10 guruş

Ali Reis oğlu Ali

10 guruş

 

Giresunluoğlu

Ahmed

10 guruş

Ahmed Çavuş oğlu Hüseyin

10 guruş

Bekir oğlu Ali

10 guruş

Karaali oğlu İsmail

10 guruş

 

 

Çıngıloğlu Mustafa

10 guruş

Batmaloğlu

Hasan

10 guruş

Küçük Osmanoğlu

Mustafa

10 guruş

Lazoğlu Ahmed

10 guruş

Musa İbrahim oğlu

Hüseyin

10 guruş

 

Top 2

 

Onbaşı

Uzun Hacıoğlu Mehmed

15 guruş

Natıroğlu Ahmed

10 guruş

Kara İbrahim oğlu

Hüseyin

10 guruş

 

Taşçıoğlu Hüseyin

10 guruş

Tuzcuoğlu İbrahim

10 guruş

Kör Mehmed oğlu İbrahim

10 guruş

Masdanoğlu Mustafa

10 guruş

Dervişoğlu Hüseyin

10 guruş

Kara Osman oğlu Hüseyin

10 guruş

Lülecioğlu

Hasan

10 guruş

 

Abdi Efendi oğlu Ali

10 guruş

Hoblak oğlu Mehmed

10 guruş

Mollaoğlu Abdulkadir

10 guruş

Molla Hüseyin oğlu Mehmed

10 guruş

 

 

Top 3

 

Onbaşı

Hacı Çayırezmezoğlu Mustafa

15 guruş

 

Beşiroğlu Mustafa

10 guruş

Harmandaroğlu

Osman

10 guruş

Kulakoğlu

Mehmed

10 guruş

Fırkaoğlu İbrahim

10 guruş

Zoymanoğlu Ahmed

10 guruş

Abdi Efendioğlu Mehmed

10 guruş

 

Yaylaoğlu Mehmed

10 guruş

Hıdıroğlu Mehmed

10 guruş

Tamcıoğlu Halil

10 guruş

Keleşoğlu Osman

10 guruş

Hurşidoğlu

[Hoşnudoğlu] Mehmed

10 guruş

 

Beşiroğlu Hüseyin

10 guruş

Keloğlu Durmuş

10 guruş

Ömer oğlu Mustafa

10 guruş

 

Top 4

 

Onbaşı

Delioğlu Hasan

15 guruş

Koçoğlu Osman

10 guruş

Meydanlıoğlu İsmail

10 guruş

Molla Hüseyin oğlu Ahmed

10 guruş

Delioğlu Mehmed

10 guruş

 

Kalcıoğlu İsmail

10 guruş

Poyrazoğlu Halil

10 guruş

Hacı Hasan oğlu İbrahim

10 guruş

Ekiz Ali oğlu Mustafa

10 guruş

Kürt Ali oğlu Ali

10 guruş

 

Terzi Hacıoğlu İsmail

10 guruş

Tuzcuoğlu Mustafa

10 guruş

Yalakçı Ömer oğlu İdris

Aydınlıoğlu Ahmed

10 guruş

 

Urusoğlu Hsana

10 guruş

 

Top 5

 

 

 

 

Onbaşı

Küçük Osman oğlu Mehmed

15 guruş

Emir Ahmed oğlu Abdurrahman

10 guruş

Seyis (Şibil) Hüseyin oğlu

Ali

10 guruş

 

Tımarcıoğlu Eyyüb

10 guruş

Kuşoğlu Mustafa

10 guruş

Batmaloğlu Mehmed

10 guruş

Delihüseyin oğlu Ahmed

10 guruş

Kara Ahmed oğlu Veli

10 guruş

 

Topçu oğlu Mehmed

10 guruş

Tenbeloğlu Mehmed

10 guruş

Mesud oğlu Şerif

10 guruş

Kara Mustafa oğlu Ahmed

10 guruş

Tımarcıoğlu Hüseyin

10 guruş

 

İsmail Kadı oğlu İsmail

10 guruş

Koçoğlu Ali

10 guruş

 

Osmanlı Arşivi ML.MSF.d. 2531 [3]

[Tabya topçularının maaş defterinde Top 5 de bulunan Seyis Hüseyin oğlu Ali, Şibil Hüseyin oğlu Ali olarak da okunabilir.]

 

 

16 Eylül 1890 Ertuğrul Firkateyni Olayı

 

Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid tarafından Japonya'ya gönderilen ve Türk-Japon ilişkilerinin başlamasında büyük etken olan Ertuğrul Fırkateyni dönüş yolunda batttı: Tarih 16 Eylül 1890.

Şubat 1891'de enkazdan çıkarılan 150 denizcinin cenazesi yeni kurulan bir mezarlığa gömüldü. Felaketin birinci yıldönümü olan 15 Eylül 1891'de Kushimoto Kashinozaki Deniz Feneri yakınlarında, kazanın meydana geldiği yere 400 m uzaklıkta bir anıt dikildi.

Bir başka dikilen anıt 14 Eylül 2014’te, facianın 124. yıldönümünde Japonya'nın Türkiye büyükelçisi, üst düzey yerel yetkililer ve Türk Deniz Kuvvetleri'ni temsilen TCG Oruçreis (F-245) fırkateynini mürettebatının katılımıyla Ünye’de açıldı.

Bu anıtın dikildiği Topyanı’nda, Ünye Türk-Japon Dostluk ve Ertuğrul Fırkateyni Şehitleri Derneği tarafından batık gemide bulunan denizciler anıldı.  

Ve bugün, 16 Eylül tarihi itibariyle olayın üzerinden 131 yıl geçti. Ertuğrul şehitlerini rahmet ve saygıyla anıyoruz.

 

Devam edecek: Gelecek bölüm Karadeniz Tabyaları ve Ünye

 

 

 

ÜNYE TARİH ARAŞTIRMA GRUBU

Ahmet Kabayel-Ahmet Derya Varilci

 

 

 

 

[3] Sabri Bacacı; Osmanlı Arşivi’nden bulup transkribe etmiştir, metnin orijinali (Osmanlıcası) ektedir.

 

 

 

Ünyekent, 22.09.2021

http://www.unyekent.com/yazi/2633-topyani-ikinci-bolum.html








 

16 Eylül 2021 Perşembe

Ertuğrul Firkateyni





Ertuğrul Firkateyninin batışının 131. yıl dönümü anısına:


Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid tarafından Japonya'ya gönderilen ve Türk-Japon ilişkilerinin başlamasında büyük etken olan Ertuğrul Firkateyni'nin dönüş yolunda batmasının üzerinden 131 yıl geçti.

Japonya ve Osmanlı Devleti arasındaki ilişkilerin 1887'de Japon Prensi Komatsu Akihito ve eşinin İstanbul ziyaretinde Sultan II. Abdülhamid ile görüşmesi ve hediyeler sunmasıyla gelişmeye başladı.

II. Abdülhamid'in misafirperverliğine teşekkür için Japon İmparatoru padişaha Krizantem Nişanı hediye etmişti. Buna karşılık Sultan II. Abdülhamid, Japon İmparatoruna İmtiyaz Nişanı verilmesini uygun bulmuş, hem iade-i ziyaret hem de bu nişanı götürmek üzere bir harp gemisinin Japonya'ya hareketini emretmişti. Ancak bunun uluslararası konjonktür gereği pek duyulmasını istemediğinden geminin bir eğitim gemisi olduğu imajı verilmişti. Seyir sırasında denizlerde ve uğranılacak limanlarda Osmanlı sancağının gösterilecek olması ve bunun Müslümanlar üzerinde bırakacağı tesirin, Sultan II. Abdülhamid'in halifelik sıfatını etkin kullandığı Pan-İslamizm politikasının bir parçası olduğu da görülmektedir.

14 Temmuz 1889'da İstanbul'dan hareket eden Ertuğrul Firkateyni'nde 56'sı subay olmak üzere mürettebatla birlikte 609 bahriyeli bulunmaktadır. Gemide görevli subayların işlerinin ehli, birkaç Avrupa dilini konuşan, iyi yetişmiş askerlerdir.

Bahriye mektebinden yeni mezun 14 teğmenin de gemicilik tecrübelerini artırmak üzere gemide görevlendirilmiştir.

Gemi komutanlığına, dönemin Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa'nın damadı olan Albay Osman Bey tayin edildi.

Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa, geminin elverişsiz ve hasarlı olduğu raporlarından padişaha hiç bahsetmediği öne sürülse de padişah II. Abdülhamit Bahriye Nezareti'ne gönderdiği yazılı emirde Japonya'ya hareket ettirilecek geminin her yönden hazırlığının tam yapılması, teknik eksiklikleri varsa giderilmesi yönünde birkaç defa tebligatta bulunduğu ileri sürülmektedir.

Ertuğrul Firkateyni bu koşullarda 14 Temmuz 1889'da yola çıkar.

Firkateynin Süveyş Kanalı'ndan geçerken, 28 Temmuz 1889'da kanalın sığ sularında kuma saplandı ve kanal idaresinin yardımıyla kurtarıldı. Geminin iskeleye bağlıyken rüzgarın şiddetiyle ters yöne dönerek, sahile çarptığı ve dümen bodoslamasının kırıldığı bilinmektedir.

Haberin İstanbul'a ulaşması üzerine Bahriye Nezareti'nin, fırkateyni seferden çekip, Osman Bey'in yanına alacağı birkaç kişiyle bir posta vapuruna binip, Japonya'ya gitmesi teklif eder ancak tamiratın birkaç günde tamamlanacağı öğrenilince bu fikirden vazgeçilir, fırkateyn Süveyş'ten 23 Eylül'de ayrılarak Cidde Limanı'na hareket eder.

7 Ekim 1889'da Yemen'in Aden Limanı'na uğrayıp, burada kömür ikmali yapar.

20 Ekim'de İngiliz işgali altındaki Bombay Limanı'na ulaşan firkateyn, buradaki yerli Müslüman ahali tarafından coşkuyla karşılandı. Gemiyi günde yaklaşık 20 bin, bir hafta içinde ise toplam 150 bine yakın kişi görmeye geldi. Hindistan'da yayın yapan Advocate of India adlı İngilizce gazete, Ertuğrul'un Bombay'a gelişiyle ilgili 29 Ekim 1889 tarihli sayısında, firkateynin Hindistan'ın Müslüman halkı üzerinde geniş bir tesir bıraktığını yazdı. Cuma günü gemi mürettebatından 150 kadar asker ve subayın karaya çıkarak camide cuma namazını eda ettikleri ve bu sırada mürettebatın yolda kalabalık bir halk kitlesi tarafından saygıyla selamlandığı bilgisi de haberde yer aldı. Gemi 8 Kasım'da Sri Lanka'nın başkenti Kolombo'ya ulaştı. Mürettebat cuma namazını eda etmek için topluca gemiden inince halkta müthiş bir coşku uyandı. 300 bin nüfusu olan Kolombo'da yaklaşık 200 bin kişi gemiyi ziyaret etti ve Halife Sultan II. Abdülhamid'e ve Osmanlı Devleti'nin daima payidar olması için dualar etti. Müslümanlar, mürettebatı büyük bir muhabbet ve içtenlikle bağırlarına basıp, ziyafet sofraları hazırladı...

15 Kasım'da Singapur Limanı'na ulaşan firkateynin, burada da Müslümanlar tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı, tayfun mevsimi olması sebebiyle fırkateynin Singapur Limanı'nda 4 ay kadar zorunlu olarak demirli kaldı.

Aynı günlerde İstanbul'dan Miralay Osman Bey'e Tuğgeneral unvanı verildi, geminin uzun süre kalacağını haber alan uzaktaki Sumatra, Cava ve Siyam Müslümanlarını temsilen gelen heyetlerin, Flemenklerin bölge halkına yaptığı zulümleri aktardığı...

 

Firkateyn 15 Mart 1890'da Singapur'dan hareket ederek, sırasıyla Saygon, Hong Kong Limanı, Nagasaki ve Kobe'ye uğrar.  7 Haziran 1890'da ise Yokohama Limanı'na demir atar. Altı ay sürmesi planlanan bu seyir, yaşanan aksaklıklar sebebiyle 10 ay 3 hafta sürmüştür. Gemi mürettebatı, Japon halkı ve yetkilileri tarafından gayet dostane bir şekilde karşılanır. Ertuğrul Firkateyninin komutanı Osman Paşa, yanına aldığı bazı subaylarla Tokyo'ya giderek, Japon İmparatoru Meiji tarafından kabul edilir. Sultan II. Abdülhamid'in mektubuyla diğer hediyeleri takdim eder.

Ertuğrul Firkateyni'nin Japonya'ya gönderilmesinin her ne kadar resmi açıklamalarda iade-i ziyaret, dostane ilişkilerin geliştirilmesi, Bahriye Mektebi öğrencilerinin tecrübe kazanmasına yönelik bir faaliyet olarak gösterilse de Sultan II. Abdülhamid'in o yıllarda olgunlaştırmaya başladığı İslami politikayla da ilişkilendirilebilir.

Sultan II. Abdülhamid'in bu seyahati, Batılı sömürgeci devletlerin himayesine girmek zorunda kalan Asya'daki Müslümanlara yönelik bir birlik mesajı iletmek için fırsattı.

Halifenin sancağını taşıyan bir elçi hüviyetindeki firkateyne uğradığı limanlarda Müslümanların sevgi gösterileri padişahın bunda başarılı olduğunun kanıtıdır. Cidde ve Aden limanlarından sonra uğranılan ve İngilizler ile Fransızların sömürgeleri altında bulunan Bombay, Singapur, Saygon ve Hong Kong'da Müslümanların Ertuğrul gemisine olan teveccühleri sömürgeci devletleri tedirgin etti. Seyahat, Sultan II. Abdülhamid'in Asya'daki Müslüman halklar arasındaki nüfuzunu teyit etmekle birlikte güçlenmesine de vesile oldu. Osmanlı padişahının üzerinde bulunan halife sıfatı, her ne kadar bir unvan olarak kalmış gibi gözükse de İngiltere için hala en önemli bir korku unsuruydu. Müslüman halkta ise her ne kadar sömürge altında yaşasalar da yalnız olmadıkları psikolojinin oluşmasına katkı sağladı. Ertuğrul firkateyninin seyri, bir geminin uğradığı limanlarda ülkesini nasıl iyi temsil ettiğinin ve bunun diplomasi açısından ne derece önemli olduğunun önemli bir göstergesi olmuştur.

Üç ay kadar Japonya'nın Yokohama Limanı'nda kalan firkateynin Japon yetkililerin tayfun mevsimi uyarılarına rağmen Osman Paşa'nın İstanbul'dan gelen hareket emrini geciktirmek istememesi sebebiyle yola çıkar.

Firkateynin hareketinden kısa bir süre sonra giderek şiddetini artıran muhalif bir rüzgarla karşı karşıya kaldı ve hasar aldı. Gemi Oşima Burnu'nun kayalıklarına çarparak battı.

16 Eylül 1890 saat 21.00 sıralarında meydana gelen bu büyük deniz kazasında gemide bulunan Osman Paşa, gemi süvarisi Yarbay Ali Bey ve 54 subayın da içinde bulunduğu 526 mürettebat şehit oldu. Sadece 69 kişi kurtulabilmiş olup, bunların çoğu da yaralı haldeydi. Ayrıca gemidekilerden 13 kişi daha önce kolera ve çeşitli hastalıklar sebebiyle vefat etmiştir.

 

 

Ertuğrul Firkateyni’nin  teknik özellikleri;

Tekne                         : Ahşap

 Draft                           : 7,1 metre

 Makine Tahriki           : Buharlı/ 600 Beygirli/iki kazanlı

 Yakıt                           : Kömür/350 ton kapasiteli

  Silahları                      :  1 adet 203mm Armstrong,

 8 adet 150mm Krupp,

5 adet 150mm Armstrong topu,

 1 adet Whitehead torpido tüpü,

 2 adet torpido bulunmaktadır.

 Mürettebat      : 61 Subay ve memur, 548 erbaş/er toplam 609 kişi

 



[Bu yazı aşağıda gösterilen kaynaklardan yararlanarak ve hiç bir yorum getirilmeden yazılmıştır.]



Kaynaklar:

Erol Mütercimler- Ertuğrul Faciası ve 21. Yüzyıla Doğru Türk- Japon İlişkisi, Anahtar Kitaplar Yayınevi

Osman Doğan, Tarih Boyunca Ünye, Ünye Belediyasi Yay.

Süleyman Nutku - Ertuğrul Fırkateyni Faciası

Erdoğan Şimşek- Japonya’da Batan Güneş Ertuğrul Fırkateyni, Saraçoğlu Yay.

Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, Ertuğrul Fırkateyni Faciası ve Türk-Japon İlişkisinin Başlangıcı, Derleyen Erol Mütercimler

Osman Öndeş, Ertuğrul Firkateyni Faciası, Aksoy Yay.

Levon Panos Dabağyan, Türk Denizcilik Tarihi ve Ertuğrul Firkateyni, Yedirenk Yay.

Erdoğan Şimşek, Uzakdoğu Elçisi Ertuğrul Fırkateyni,  IQ Kültür Sanat Yayıncılık

Hafız Faik Efendi -İstanbul'dan Bombay'a Bir Osmanlı Fırkateyni'nin Keşif Seyahati, Kitabevi Yayınları

Ömer Ertur, Abdülhamid’in Rüyası Ertuğrul, Profil Kitap

Süleyman Kani İrtem, Ertuğrul Faciası, Temel Yayınları





 

15 Eylül 2021 Çarşamba

TOPYANI Birinci Bölüm


TOPYANI

Birinci Bölüm

 

Ünye’nin Burunucu Mahallesi’ne adını veren çıkıntı (burun), Topyanı olarak bilinir. Böyle söylenmesinin nedeni , denize geniş açıyla bakan bu burunda bir top bataryası yuvasının yer almasıdır. Kentsel sit alanı dışında kalan, mülkiyeti maliye Hazinesine ait, 352 ada, 2 parselde bulunan ve 2012 yılında tescillenen yapının bir tabya parçası olduğu anlaşılmaktadır.

Denizden gelecek bir saldırıya karşı Ünye savunmasında kullanılmak üzere tahkim edilen bu tabyaların bir benzerinin kentin doğu kıyısında da olduğu tahmin edilmektedir.

19. yüzyılda yapıldığı düşünülen bu tabyalar aynı zamanda cephane deposu olarak da kullanılmıştır.  

Samsun Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun 25,04.2012 tarih ve 540 sayılı kararına istinaden tescillenen alanda 2014 yılında Türk-Japon Dostluk Anıtı ve Ertuğrul Fırkateyni Anıtı dikilerek bugünkü duruma gelmiştir.

Ünye tarihini yansıtan bu alan, önemli noktalardan biri olarak ziyaretçi akınına uğramakta ve her geçen gün daha fazla ilgi odağı haline gelmektedir. Ordu Müze Müdürlüğünün ilgili raporu gereği bu alanda bir kazı yapılması kaçınılmaz hale gelmiştir.

Kazı konusuna bilahare dönmek üzere, Topyanı’na biraz daha yakından bakalım.

 

Tabya nedir?

 

Tabya, bir bölgeyi savunmak için yapılan ve silahlarla güçlendirilen askeri yapıdır.[1]

Eski Çağın sonları ile Orta Çağ döneminde büyük kalelerin yakınlarında küçük savunma kuleleri ve mevzilerinin yapılması ile var olmaya başlayan tabyaların asıl gelişimi Yeni Çağ’da olmuştur. Ateşli silahların vurma gücü artarken, orduların kuşatma yapabilme sürelerini uzatmak için silah, cephane ve erzak ihtiyaçlarının kısa sürede tamamlanabilmesi, savunma yapılan şehirlerde daha büyük oranda tahkimat yapılması ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. 11. yüzyıldan sonra yaygınlaşan tabyalar, özellikle I. Dünya Savaşı'nda sıklıkla kullanılmış ve II. Dünya Savaşı'nda önemini kaybetmişlerdir.

Savunma savaşlarında tabyalar askeri zaferlerin kazanılmasında önemli rol oynamıştır.[2] 20. yüzyılda hareketli savaşın ortaya çıkışıyla statik mevzilerin savunulması ve kuşatma savaşı önemini kaybetmiş, tabyalar ikinci plana düşmüştür.

Tabya sözcüğü, Arapça Ta’biye sözcüğünden türemiş ve donatma, hazırlık, yığmak veya ordu yığmak anlamlarına gelmektedir.

Tabyalar stratejik önem arz eden bir bölgenin, yerin, yolun veya şehrin güvenliğini ve savunmasını sağlamak üzere genellikle bölgeye hakim bir yerde yapılmış askeri tesislerdir.

Kurulum amaçları, düşmanı ileri savunma hattı oluşturarak engellemektir. Şehirlerin ileri karakolu vazifesindedir.

Tabyalar yapı itibarıyla mimari kaygılardan bağımsız olarak sadece sağlamlık ve güvenlik esas alınarak inşa edilmişlerdir. Ana binası ve ulaşım yolları genellikle toprak setlerle koruma altına alınmıştır. Yapıldıkları yerin durumuna göre planlandıklarından dolayı birbirlerine benzememekle birlikte genel olarak şekillerine istinaden yıldız tabya, toprak tabya, hilal tabya, yay tabya şeklinde sınıflandırılmışlardır.

 

Ünye Burunucu Topyanı Tabyası

 

Kıyı şeridinde bulunan 1649 metrekarelik alan üzerindeki Topyanı’nda 7 adet yükselti bulunmaktadır. Üzerleri tamamen toprakla kapalı bu yükseltilerin altında tabyalar olduğu biçiminde değerlendirilmektedir. Söz konusu alanda 3x2 metre ölçülerinde, yontulmuş taşlarla örülü kireçtaşı katkılı, dikdörtgen formlu yapı, bu tabyaların görünür durumdaki halidir. Semerdam çatıya sahip yapının girişi, batı yönünde 1,5 metre yüksekliğinde bir demir kapıyla örtülüdür.

Elimizde bu somut kalıntı dışında, alanın kuzeybatı yönünde, deniz kıyısına yakın bazı yapı kalıntılarına rastlanmaktadır. Çevre sakinlerinden edindiğimiz bilgiler, Topyanı mahallinin bir tabya yahut en azından askeri bir depo olduğunu doğrulamaktadır. Alanın yan tarafında ikamet eden Edip ve Metin Adalı kardeşlerin açıklamaları, burada  Osmanlı Ordusu tarafından kullanılan Alman-Krupp yapımı 10,5 cm FH 98/09 obüs  veya 10.5 cm Feldhaubitze 98/09 toplarından olduğunu göstermektedir. Alman yapımı Rheinmetall tarafından üretilen sabit geri tepme (geri tepme mekanizmasına sahip olmayan) bu toplardan, 18. Yüzyıldan itibaren Anadolu’nun pek çok müstahkem mevkisine konuşlandırılmıştır. Metin Adalı’nın ifadesine göre, Topyanı sahilinin doğu kesiminde, denizin altında çok sayıda top mermisi bulunmaktadır. Yıllar önce dalarak bunlardan çıkardıklarını söylemiştir.

Bu vesileyle geçtiğimiz hafta, 6 Eylül 2021’de vefat eden Metin Adalı’yı rahmetle anıyoruz.

 

 

Devam edecek: Gelecek bölüm Osmanlı Arşivleri Uzmanı ve Araştırmacı Sabri Bacacı’nın katkılarıyla Ünye Tabyalarından maaş alan Osmanlı Askerleri.

 

 

 

 

ÜNYE TARİH ARAŞTIRMA GRUBU

Ahmet Kabayel-Ahmet Derya Varilci

 

 

 

 

[1] TDK Sözlük.

[2] Çanakkale Savaşı’nın seyrini değiştiren Anadolu Hamidiye Tabyası bu konuda önemli bir örnektir. İstanbul’un güvenliğini sağlamak amacıyla başta Fatih Sultan Mehmet olmak üzere birçok Osmanlı padişahı Çanakkale’yi kaleler ve tabyalarla tahkim etti. Kalelerin haricinde boğazı koruyan çok sayıda tabya da inşa edildi. Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid dönemlerinde inşa edilen tabyalarla boğazın güvenliği artırılmaya çalışıldı. İnşa edilen bu kaleler ve tabyalarla 1915 yılında Çanakkale  geçilmez hale geldi. Anadolu ve Rumeli Hamidiye Tabyaları yanında Anadolu Mecidiye Tabyası, Değirmenburnu Tabyası, Domuzdere Tabyası, Ertuğrul Tabyası, Kayalık Tepe Tabyası ve Namazgah Tabyaları gibi daha bir çok tabya mevcuttu. 19'uncu yüzyılda, Rus ordularının istilasına karşı Kanlı Tabya ve Arap Tabya - Kars, Hıdırlık Tabyası – Edirne, Paşa Tabyaları – Sinop ve Aziziye Tabyası – Erzurum, adından çok söz ettiren tabyalardır.

 

 








 

8 Eylül 2021 Çarşamba

Neden Bilgi Verilmiyor?


Neden Bilgi Verilmiyor?

 

 

Önceki dönemlerde belediyenin faaliyetleri hakkında az buçuk bilgimiz olurdu.

Resmi internet sitelerinden açıklamalar yapılırdı...

Yerel basında günübirlik bilgilendirmede bulunurlardı.

O dönemlerde de halkın istek ve şikayetleri pek önemsenmezdi.

“Biz yaptık, oldu!” mantığı hep hâkimdi...

Ama...

Bu denli bilgilendirmeden yoksun değildik.

Şimdi bakıyoruz belediyemizin internet sitesine:

“Devam Eden, Yapılacak Olan Projeler..” vs...

Altında da birkaç alt başlık.

İsmen var olan...

İçeriği olmayan başlıklar.

Sadece başlık atılmış...

Bilgi yok!

Vatandaş nereden öğreniyor olan biteni?

Yerel basına yansıyabilen haberlerden, eleştirilerden.

 

****

Örneğin...

 “Büyükşehir Belediyemizle Yürütülen Projeler” başlığına tıklıyoruz.

12 adet alt başlık açılıyor.

“Çamlık Projesi” örneğin...

Sadece başlığı var.

Ötesi yok!

Sahil Bisiklet Yolu,

Çöp Alanı Islahı,

Meydan ve Gölevi Arası Kaldırım Düzenlemesi, vs.

Hiç birinde içerik yok, sadece başlık...

 

****

Yerel basında en son “Ordu Büyükşehir Belediyesi’nin Fevzi Çakmak sahilinde yaptığı bisiklet yolu ve kaldırım düzenlemesi”ne ilişkin bir eleştiri okumuştuk.

Bir de elektrikli bisikletlere ilişkin eleştiriler...

Sahildeki bakım ve düzenleme düşüncesinin doğru, yapılan işlerin yanlış olduğunu belirtiyor.

Seçilmişlerin yönetimindeki bir kurumun internet sitesinde, neden bu eleştirilere yer verilmez?

Hadi eleştiriye yer vermezsin, bari cevap ver!

Tabiatıylen...

Bilgi dahi içermeyen bir platformdan bunları bekleyemezsin.

Halka ait bir kurumun, halkın seçtiği yöneticilerinin halka bu denli sırtını dönmüş olması düşündürücüdür.

 

Neden?

Birileri görevlerini mi yapmıyor...

Yapmaya gerek mi duymuyor...

Hizmetle yükümlü olduğu bu millete bu denli yukarıdan bakmak, neden?

 


Bisiklet Yolu

 

Şimdi Ordu Büyükşehir Belediyesi’nin Fevzi Çakmak sahilinde yaptığı bisiklet yolu ve kaldırım düzenlemesine ilişkin bir eleştiriye kulak verelim.

Kaldırım kepçe ile komple kazılıyor ve üzerine dolgu yapılarak asfalt dökülüyor.

Bisiklet yolu için var olan kaldırım genişletiliyor, sahile dolgu yapılıyor.

Yüksekçe bir set oluşturulup, sahil şeridine 2 km. boyunca adeta bir sur inşa ediliyor.

Şimdi soruyoruz:

Sahil şeridine denizi doldurarak yapılan bisiklet yolu nerede görülmüştür?

Bisiklet yolu çağdaşlıktır, ileri görüşlülüktür ama bunu yaparken çevreyi katletmek, yasaları çiğnemek gerekmiyor.

Kıyı kenar çizgisi yasası gereğince, sahillerimizi korumak en önde gelen ilkemiz olmalıdır. Üstelik Ünye sahili boyunca uzanan onlarca kilometre uzunluğundaki kaldırımlarımızın bu belediyelerden çektiği nedir? Her dönem birkaç kez kazılıp rastgele döşenen, akabinde bir daha kazılan kaldırımları biraz rahat bıraksak... Parke taştan betona, betondan asfalta; üzerinde denemediğimiz kaplama maddesi kalmayan kaldırımları başka yerde nasıl yapıyorlarsa öyle yapsak, elimizi çeksek artık.

Bunca emeği, israfı bırakıp çabalarımızı gerekli yerlerde göstersek.

Örneğin yapımını belirsiz bir sürece bıraktığınız Kültür Sarayı inşaatına yönelsek.

Ödenek bitti, müteahhit kaçtı bahanelerine sığınmasak!

Artık şu Kültür Sarayı inşaatına başlasak!

 

(Bir de elektrikli bisiklet faciası var ki sahil kaldırımında, ayrı bir yazı konusu. Kaldırımı ikiye ayırıp, yarı kısmını kiremit rengine boyadılar. Zaten yayalara dar gelen kaldırımda elektrikli bisikletlere yer açmak için miydi bu işlem? Anlayan beri gelsin!)

 

Halka Açılan Kumsal

 

Bakın, Altınordu’da sahile yapılan 17 katlı Belde Evlerin yıkımı, istenince nasıl gerçekleştiriliyor. Sn. Güler’in “Sahiller halkındır” ilkesinden yola çıkarak mahkeme kararıyla yıkımını sağladığı gökdelenin sahilinde bugün halk denize giriyormuş.

Ne güzel!

Ortaya çıkan ve halka açılan kumsalı maalesef biz diğer yerlerde göremiyoruz.

Üzülerek söylüyorum ki sahillerimiz işgal altındadır.

Kıyı kenar çizgisi yasası ihlal ediliyor.

Yasayı uygulamak durumunda olanlara duyurulur.

 

 

 

Ünyekent, 08.09.2021

http://www.unyekent.com/yazi/2596-neden-bilgi-verilmiyor.html


 

25 Ağustos 2021 Çarşamba

Ateş ve Su (İnsan Nasıl İnsan Oldu?)


Ateş ve Su

(İnsan Nasıl İnsan Oldu?)

 

1853 yılında İsviçre’de şiddetli bir kuraklık olmuştu.

Vadilerde ırmakların suyu azalmış, göllerin suları çekilerek çamurlu dipleri meydana çıkmıştı. Zürih Gölü kıyısındaki Obermaylen kasabasının halkı, sudan bir parça toprak koparabilmek için kuraklıktan faydalanmaya karar vermişlerdi.

Bunun için suyu çekilen araziyi, bir bentle gölden ayırmak gerekti.

İşe başlandı. Şık giyinmiş şehirlilerin pazar günleri mavi ve yeşil sandallarla geziye çıktığı yerde, arabacılar atlarını dehleyerek bende toprak taşıyorlardı. Toprak hemen oradan, kurumuş gölün dibinden alınıyordu. Birdenbire kazmacılardan birinin küreği, yarı çürümüş bir kazığa çarptı.

Derken ilk kazığın ardından bir ikincisi, üçüncüsü bulundu. Bir zamanlar insanların burada çalışmış oldukları anlaşılıyordu. Küreğin toprağa hemen her vuruşunda yeni taş baltalar, olta iğneleri, çanak çömlek kırıkları çıkıyordu.

Arkeologlar olaya el koydular. Bulunan her kazığı, gölün dibinden çıkan her şeyi inceleyerek, vaktiyle Zürih Gölü’ndeki göl evlerinden yapılmış kasabayı olduğu gibi açığa çıkardılar.*

 

****

Kazık temeller üzerinde kurulmuş bu tür göl evlerini, yıllar önce ÜTAG araştırma yazısı olarak, “Canik’in Ahşap Camileri” (çivisiz çantı tekniği) bahsinde yazmıştık.** Aynı teknikle inşa edilen göl evlerine günümüzde hâlâ Terme çayı havzasında rastlamak mümkündür.

Zürih gölüne dönecek olursak, arkeologlar İsviçre’de Nevşatel yakınındaki bu kuruyan gölün bendini incelediler. Yapılan incelemeler, gölün dibinin birkaç katmanda  oluştuğunu göstermiştir.

Gölün dibinde bir katı diğerinden ayırmak kolaydır. Altta bir kat kum, onun üstünde ev, kap kacak ve alet kalıntılarıyla çamur katı, sonra yeniden kum tabakası bulunmaktadır. Bu durum, birkaç kat biçimine tekrar etmektedir. Yalnız bir yerde, iki kum tabakası arasında kalın bir kömür tabakası vardır. Bu kömür tabakası sayesinde binlerce yıl öncesine ait bir katman, köyün çürümeden günümüze ulaşmış kalıntıları olarak tespit edildiler.

Bilim adamları, tabakaları inceleyerek gölün tüm tarihini öğrendiler. Çok eski zamanlarda gölün kıyılarına gelen insanlar, köylerini burada kurmuşlardı. Yıllar sonra göl suları kabarmış, kıyıyı basmıştı. İnsanlar su altında kalan köylerini bırakıp gitmişlerdi.

Yapılar suda çürüyüp harap olmuştu. Gölün dibinde bulunan kalın kömür tabakası, eski bir yangın kalıntısıydı. Eşyalar tutuşarak suya düşüyordu. Su onları söndürüyor yani koruyordu. Böylece zedelenmeden gölün dibine çöküyorlardı. Orada eşyaları başka bir bela bekliyordu: Çürüme tehlikesi. Fakat yanarak kömürleşmeleri, onları bu tehlikeden kurtarmıştı. İncecik bir kömür kabuğu, eşyaları çürümekten korumuştu.

Ateş ve su bir araya gelip, muhteşem bir koruma zinciri kurmuştu.

Eşyalar ateşten ayrı, sudan ayrı etkilenselerdi, yok olup giderlerdi.

Fakat ateşle su birlikte işliyordu.

Bu sayede binlerce yıl öncesine ait eşyalar, hiç etkilenmeden günümüze kadar gelmişti. Dokuma işi, çok dayanıklı olmayan bir keten parçası bile korunabilmişti.

İşte bu sayede bilim insanların binlerce yıl öncesine ait verilere ulaşabiliyor, insan yaşamının tarihöncesi dönemini aydınlatabiliyordu.

 

 

****

Günümüzün ateşi aynı ateş değil.

Suyu da aynı suya benzemiyor.

Yakıp yok ediyor.

Yıkıp öldürüyor.

 

Oysa insan doğaya egemen olmuştu, artık kolay kolay doğanın gazabına boyun eğmeyecekti. Dağlara hükmetmiş, okyanusları birbirine bağlamıştı.

İnsan yüce ve çok akıllıydı.

Consalo Pisarro, müfrezesiyle birlikte karlı And Dağları’ndan geçiyordu. Düşmemek için, çıkıntılara dikkatle basarak, dengeyi kaybetmemek için de kollarını açarak yürüyorlardı. Yeni Dünya’nın bulunuşu, misafirlere de, ev sahiplerine de, pahalıya mal olmuştu. Hele ev sahiplerinin durumu çok kötülemişti. Bir zamanlar yeryüzünde IRMAK devri vardı. O devirde, bir kabileden diğerine, ırmak yoluyla gidilirdi. Sonraları denizlerin fethedilmesiyle, DENİZ devri başladı. Deniz devrini, kıtaları birleştiren OKYANUS devri izlemişti. Bundan sonraki devir ne devri olacaktı? Pencereden kuşların uçuşunu izleyen Leonardo da Vinci, bunu artık seziyordu. ... Bruno’nun ölümü insanın sonu değildi. Ve Giardino Bruno, ölümü bunun için böyle mertçe karşılamıştı.***

 

(M. İlin – E. Segal’in “İnsan Nasıl İnsan Oldu” eseri burada sona eriyor. Kitapta insanın nasıl insan olduğu ve doğaya egemen olabildiği anlatılıyor. Sonra insanın nasıl insanlıktan çıktığı, kendi elleriyle doğayı tahrip ettiği ve insanların mahvına sebep olduğu gösteriliyor.)

 

 

 

[*] M. İlin – E. Segal, İnsan Nasıl İnsan Oldu, Say Yay. 12. Baskı, İst. 2001, s. 52

[**] ÜNYE TARİH ARAŞTIRMA GRUBU, Canik’in Ahşap Camileri, Ünyekent, 13.04.2020, http://www.unyekent.com/k41-canik-dergisi/h11747-canik-in-ahsap-camileri.html

[***] M. İlin – E. Segal, Age, s. 470 ve 535

 

 

 

25.08.2021, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/2575-ates-ve-su.html


 

17 Ağustos 2021 Salı

Coğrafya Kader Değildir


Coğrafya Kader Değildir

 

Orman yangınlarının ardından sel felaketini yaşadık.

Can ve mal kaybımız artarak devam etti.

Hâlâ da devam ediyor.

Beraberinde şu tartışmaya tanık olduk...

Coğrafya kaderimiz mi?

 

Karadeniz’de yaşayanlar iyi bilir, her sağanakta sel veya su taşkını endişesi duyarız.  İster istemez ünlü İslam bilgini İbni Haldun’a atfedilen “Coğrafya kaderdir” deyişi aklımıza gelir.

 Oysa İbni Haldun Mukaddime adlı eserinde coğrafyanın insan üzerinde etkilerini ele alırken öyle bir çoğunun anladığı gibi “kaderci” ve teslimiyetçi bir anlayış öne sürmez.

Aksine coğrafyanın insan üzerindeki etkilerini siyasi ve fiziki açıdan derinlemesine inceler, zaman ve mekân ötesi bir tespit gerçekleştirir.

“Yaşadığı yerin havası, nemi insan sağlığına etki eder” diyen bilgin, “Siyasi mekanizmanın düzgünlüğü ya da bozukluğu da insan hayatının tüm akışını etkiler” der.

İbni Haldun’un bu sözünü hem politika açısından ele almak gereklidir hem de coğrafi koşullar açısından...

Eserleri ve yaşamıyla İbni Haldun, modern tarih aktarıcılığının, sosyolojinin ve iktisadın öncüleri arasında yer alır. Yalana, abartıya ve yaranmaya dayanan dönemin tarih aktarıcılığı yerine, "bilime dayanan tarih” anlayışını getiren kişidir ki onun tarihçiliğinde kadere ve safsataya yer yoktur.

 

Karadeniz Coğrafyası

 

Her mevsim yağışlıdır ancak yazın denizden gelen termik özellikler nedeniyle son dönemde yağışların su taşkınlarına ve sellere dönüştüğü bir iklim tipinden söz ediyoruz.

“Son dönemde!” diyoruz...

Çünkü bu süreç “küresel ısınma” yanında yaşadığımız coğrafyayı bizzat kendi ellerimizle tahrip ettiğimiz gerçeğini de içermektedir...

Hangi tahribattan söz ediyoruz?

Öncelikle HES’lerden, borulara soktuğumuz akarsulardan...

Maden arama gerekçesiyle kesip yok ettiğimiz ormanlardan söz ediyoruz.

Daha önceki yıllarda istisnai bir durum olan sel felaketinin artık her yıl yaşanmakta olduğuna dikkat edersek, coğrafyanın kaderini kendi ellerimizle nasıl katlettiğimizi daha iyi anlarız.

Tartışılan konu HES ile ilgili...

Regülatör kapaklarının patlayıp patlamadığı, bu düzeneklerde çok miktarda su tutulup sel ve taşkınlara neden olup olmadığı tartışılmaktadır.

HES (Hidro Elektrik Santrali), akarsuları normal yatağından kopararak borulara sokmuştur. Suyun debisini ayarlamak için dağ eğiminin tıraşlandığı bilinmektedir. Doğaya aykırı her müdahale gibi, HES’ler de doğal felakete davetiye çıkarmaktadır.

Bu tür uygulamalar, akarsu yatağına inşaat yapmak gibidir, sakıncalıdır...

Onlarca canın sel suları altında can verdiği Bozkurt ilçesine akan derenin HES’i, EPDK tarafından 49 yıllığına bir elektrik üretim firmasına verilmiştir.

Akarsu yatağına kurulan kenti bir felakete karşı korumak yerine, felaketin boyutlarını büyütmek için ne gerekirse yapılmış sanki...

Facia “Geliyorum!” demiş.

Ünye ve Fatsa’da da durum çok farklı değil.

Maden arama bahanesiyle kesilen ağaçlar, kuruyan göller ve çölleşen dağlar...

Sonuç:

Önüne ne gelirse alıp götüren bir sel görüntüsü.

Zaten ince olan toprak tabakasının heyelanlarla iyice topraksız hale gelmesi..

Yağışı ve yeşilliği bol olan bir coğrafyanın yoksullaşması! 

(Sen öyle yaparsan, doğa da böyle yapar işte! Coğrafyanın kader olması böyle bir durum olsa gerek...)

 

Emperyalist Ekonomizm

 

İbni Haldun’la başladık, O’nunla bitirelim.

İbni Haldun, “Coğrafya Kaderdir” adıyla basılan eserinde "Adaletsizlik medeniyeti mahveder." diyor.

Neden sıcak ve soğuk iklimler her cihetten “geri” kalmışken, iklim koşulları ılıman olan Batı medeniyetleri gelişmiştir? Gonçarov’un Oblomov adlı eserinde de aynı konuya değinilir: “Batı’da hayaller gerçekleştirmek için kurulur, Doğu’da ise gerçeklerden kaçmak için!”

Bakın Diyanet işleri Başkanı sel felaketiyle ilgili ne diyor?

“Bize düşen Allah’ın takdirine rıza göstermektir.”

Ya tedbir, ya akıl.

Onlara ne oldu?

Ne yapmamız isteniyor?

Başımıza gelen felaketleri kabulleneceğiz, yapılan akıl dışı uygulamalara ses çıkarmayacağız.

İbni Haldun’un sözünü ettiği adaletsizliğin yaratılmasında en büyük etken emperyalist ülkelerin çıkar hesaplarıdır, vahşi kapitalizmdir, kâr hırsıdır...

Coğrafyanın bu kaderi yenmesinin önündeki tek engel bunlardır...

 

 

 

18.08.2021, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/2563-cografya-kader-degildir.html