6 Eylül 2023 Çarşamba

Parion’da Çocuk Oyuncakları

 


Parion’da Çocuk Oyuncakları

 

Parion, Çanakkale ili Biga ilçesi Kemer köyü sınırları içinde bir antik kenttir. Tahminen MS. II. Yüzyıl’da Romalı kıdemli asker emeklilerinin kente yerleşmesiyle sosyal ve kültürel yapıda önemli bir değişiklik meydana gelmiş; gladyatör oyunları ve asker hayranlığı sonucunda da çocuklar için kukla oyuncaklar yapılmıştır.

Antik adı Propontis olan Marmara bölgesinin güneyinde bulunan Parion antik kenti, jeopolitik konumu nedeniyle tarihin her döneminde bölgede söz sahibi olmak isteyen egemen güçlerin elinde tutmak istedikleri bir yerleşimdir.

 

Parion’un Keşfi

 İlk defa Herodot ve Ksenophon daha sonra da Strabon’un bahsettiği Parion’da İlhan Akşit, 1970’lerde Çanakkale Müzesi adına yüzey araştırması yapmış ancak somut bir gelişme sağlayamamıştır. Bu çalışmaların ardından 1995 yılında Prof. Dr. Cevat Başaran tarafından başlatılan yüzey araştırmaları, 1997, 1999 ve 2002 yılları sonrasında antik kentin varlığını ortaya koymuştur. Prof. Başaran başkanlığında 2005 yılında başlayan sistemli arkeolojik kazılar 10 yıl devam etmiş ve ortaya çıkarılan eserler Parion’u gün ışığına çıkarmıştır.

2008 yılında Parion antik kenti kazıları büyük bir ivme kazanmıştır. Kuzey Troas’ın Parlayan Yıldızı olarak tanımlanan antik kent, Ephesos (Efes) ile mukayese edilir hale gelmiştir. 

2014 yılında Prof. Dr. Cevat Başaran’ın sağlık sorunları nedeni ile Parion kazı başkanlığı görevinden ayrılmasından sonra çalışmalara değerli hocam Prof. Dr. Vedat Keleş tarafından ikinci dönem kazıları olarak devam edilmiştir.



 

Parion Antik Kenti Tarihi

Marmara Denizi kıyı kenti olan Parion, 2005 yılından beri yürütülen çalışmalarda özellikle nekropolis (mezarlık) alanında elde edilen veriler göz önünde bulundurulduğunda bir Troas kenti olduğu kabul edilmektedir. Antik Parion, batısında Lampsakos (Lapseki), doğusunda Priapos (Karabiga) ve güneyinde Skepsis (Bayramiç) gibi önemli kentlerle komşudur.

Eusebios, Parion'un M.Ö. 709 yılında kurulduğunu söylemiştir. Parion isminin kökeni ile ilgili üç görüş bulunmaktadır. Bunlardan ilki Parion kökeninin Paros'tan geldiği, diğeri Erythrailı göçmen Iason ve Demetria'nın oğlu Parius'dan türediği, sonuncusu da ismin Troia prensi Paris'ten kaynaklandığı ve Paris’in şehri anlamına geldiğidir.

Parion M.Ö. 478-477'de Delos Birliği'ne üye olmuştur. M.Ö. 387'de Pers egemenliği altına girmiştir. Büyük İskender'in M.Ö. 334'te Persler'i Granikos Savaşı'nda yenmesiyle Anadolu'da yeni bir dönem başlamıştır. M.Ö. 188'de yapılan Apameia Barışı sonrası önce Pergamon krallığının, ardından Roma’nın egemenliğine girmiştir.

Kentin öneminin farkında olan Roma, Parion’u ilki Julius Caesar ya da Augustus Dönemi’nde, ikincisi de Hadrianus Dönemi’nde olmak üzere iki kere koloni kenti olarak kullanmıştır.

Kentin Hadrianus döneminde ikinci kez elde ettiği statüden sonra mimari faaliyetler hız kazanmıştır. MS. II. Yüzyıl’ın ikinci yarısına tarihlenen tiyatronun mimari bezemeleri ve kabartmaları bu faaliyetlerin doruğunu temsil eder. Kentin zenginliğini ve genişliğini gösteren bir başka ayrıntı, nekropol alanında mezar odalarında ve lahitlerde bulunan hediyelerdir. Nekropol alanında bulunan buluntulardan bazıları oyuncak bebekler ve bebek mezarlarından elde edilen ölü hediyeleridir. 

 

Çocuk ve Oyun

Çocuk ve oyun, iki önemli faktördür insan yaşamında ve buluştukları noktada “insan olma” erdemi ortaya çıkar. Sunay Akın’ın deyişiyle “Uygarlığı ortaya çıkaran, oynayan insandır.” 'Homo Ludens' olmasaydı, bilim ve sanat adında iki kanadı kollarına takarak bilginin rüzgârında uçamazdı insanlık.

“Oyuncak bebek” dediğimizde aklımıza çocukların oynaması için, tekstil, deri, ahşap, kemik, fildişi ve kil gibi farklı türden malzemeler kullanılarak yapılmış insan tasvirlerinden oluşan oyuncaklar gelir. Daha çok pişmiş topraktan yapılan oyuncak bebeklerin günümüze ulaşan örnekleri bazen kutsal alanlarda, mezarlık alanlarında ve atölyelerde bulunmakta, bazı durumlarda da çocuk mezarlarından ele geçmektedir. Tanrı, tanrıça ya da diğer mitolojik karakterlerin tanımlanmasına yarayan, belirgin eşya, giysi, aksesuar ve simgeleri barındırmadıkları sürece ilk olarak oyuncak bebek olma ihtimalleri düşünülen bu figürinlerin gerçek kimlikleri ve işlevlerini ise ancak bulundukları yerin bağlamında değerlendirdiğimizde anlayabiliriz.

“Oyuncak” ve “mezarlık” yan yana düşünülemeyecek kadar tezat terimler olsalar da mezarlık alanlarında ender rastlanan çocuk ya da bebek mezarlarından elde edilen ölü hediyeleri, konunun anlaşılması açısından oldukça önemli bir yere sahip. Öyle ki, Antik Çağ insanının öteki dünya ya da daha açık ifade ile ölüm ve ölümden sonraki yaşam ile ilgili oluşturduğu kült ya da gelenekler bütünü, mezarlara bırakılan bu ölü hediyelerini anlamlandırabilmemizi mümkün kılar.

Oyuncak bebeklerin Hellenistik dönem örnekleri genel olarak oturur vaziyette, çıplak ya da giyimlidir. Bu örneklerden bazıları için Hierodoulos (tapınak hizmetçisi) ya da Afrodit gibi farklı tanımlamalar yapılmakla birlikte çocuk oyuncağı olabilecek örneklerin varlığını da biliyoruz. Çıplak ve kolsuz olmalarının sebebi olasılıkla kız çocukların farklı türde kıyafetler giydirebilecekleri oyuncak bebek olmalarıdır. Bununla birlikte Helenistik ve Roma dönemlerinde hareketli kol bacak yapısına sahip örneklere erkek tasvirleri de eklenmiş, hatta daha geç dönemlerde kukla tarzı oynayan uzuvlu örneklerle birlikte tüm haliyle betimlenen erkek tasvirlileri de yapılmıştır. Kız ya da erkek çocuklar için farklı türleri olan bu oyuncak bebekler, dönemin sosyo-kültürel veya siyasi yapısına göre de farklılıklar yansıtabilmektedir.

Örneğin, Parion örneklerinde de on yaşlarında bir kız çocuğu, iki kanatlı yazı tahtası tutan oturan kız çocuk figürinlerini, oğlan çocuklar ise aynı nitelikte yazı tahtası ya da parşömenini tutan toga giymiş erkek çocukephebe (erkek ergen) figürinlerini oyuncak olarak tercih ediyorlardı.

MS II. Yüzyıl’la birlikte Parion antik kentinde başlayan Veteran (emekli olmuş asker) kolonisi hareketliliği sonucunda kentteki çocuk oyuncak tiplerinde değişiklikler meydana gelmiştir. Örneğin erkek çocuk mezarlarında ip ya da metal tel ile tutturulmuş oynar ayaklara sahip asker ya da savaşçı tipli kukla oyuncak figürinlerinin ön plana çıkmaya başladığını görüyoruz. Gladyatör oyunları ve asker hayranlığı sonucunda çocuklar için bu kukla oyuncaklar yapılmıştır.    

Aynı kültürel hareketliliğin bir diğer sonucu olarak, İtalya’da öncülerini Etrüsk kültüründen alan klineye uzanmış insan betimlemeleri, çocuk mezarlarında, özellikle de kız çocuk mezarlarında rastlanan oyuncak figürin tipi olmaya başlamıştır.




 

Çıngıraklar

 Genellikle hayvan biçiminde, pişmiş toprak, ahşap, kemik ve bronzdan yapılan çıngıraklar, çıkardığı melodik sesle çocukların ilgisini çekip oyalamak, sakinleştirmek ya da uykuya dalmalarına yardımcı olmak için kullanılır. İç kısmı boş olan çıngıraklar, kapatılıp pişirilmeden önce içerisine atılan pişmiş toprak boncuklar sayesinde hareket ettirdikçe ses çıkararak çocuğun dikkatini çekmeyi sağlar. Anadolu’da bulunan örnekleri arasında Parion, Güney-Tavşandere nekropolisinde açılan çocuk mezarından ele geçen üç örneği saymak mümkündür.

              

Oyuncak Hayvanlar

 At, eşek, katır, köpek, domuz, horoz ve kuş gibi Antik Çağ insanının günlük hayatta oldukça haşır neşir olduğu, bununla birlikte sosyal hayatta insanların sempatisini de kazanmış hayvanlar sıklıkla çocuk oyuncakları olarak kullanılmıştır. Bu tür oyuncaklar başlı başına birer hayvan betimlemesi olmakla birlikte, bazen alt kısımlarına eklenen tekerleklerle farklı türde alternatif oyuncaklar olarak da yapılmıştır. Genellikle pişmiş topraktan yapılan bu tür oyuncakların metal ya da ahşaptan yapılmış örneklerine de rastlamak mümkündür.

MÖ 5. yüzyıldan Roma İmparatorluk Dönemi içlerine kadar olan süreçte farklı türde pişmiş toprak hayvan figürinleri de oyuncak olarak kullanılmıştır. Bu konuda belirgin veriler sunan Güney-Tavşandere Nekropolisi çocuk mezarlarından ele geçen farklı türdeki hayvan figürinlerinin de birer oyuncak olma olasılığı yüksektir.

Tekerlekli oyuncak hayvan figürinlerinin Anadolu’daki örneklerinden biri de Güney-Tavşandere Nekropolisinde iki yetişkin bireyle birlikte aynı mezara gömülmüş bir çocuğa ait olan tekerlekli at figürinidir. İp geçirme deliğine sahip olan bu oyuncak at, antik kentte yaşanan kültürel değişime paralel olarak ortaya çıkan oyuncak türlerinden birisi olmalıdır.

 

Aşık Kemikleri

Çocukların vazgeçilmez oyun gereçleri arasında yer alan aşık kemiklerinin çocuk veya genç kadın mezarlarına, ölü hediyesi olarak bırakılmış örneklerine Troas bölgesinde Parion, Assos ve Antandros’un Arkaik ve Klasik dönemlere ait mezarlarında rastlamak mümkündür.

Bunlar, mezarlara bırakıldıktan sonra ritüel odaklı işlevleriyle birer ölü hediyesi formatına bürünseler de aslında mezar sahibi çocukların günlük yaşamlarında kullanmış oldukları oyuncakları ya da oyun gereçleri olup, öteki dünya inancı çerçevesinde, ölümden sonraki hayatlarında da onların yanlarında olması düşüncesiyle mezarlara bırakılmışlardır.

Antik çağlardan günümüze materyal, yöntem ve teknik değişse de çocuk ve onun mutluluğu ile eğitimi olan oyuncaklar insan hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Başlangıçta pişmiş toprak, ahşap kemik veya bezden yapılmış farklı türdeki oyuncaklar zamanla metal ya da plastik malzemeli bir evrime sahne olmuş; modern zamanda ise benzer nitelikte elektronik oyuncaklar ya da dijital oyunlara dönüşmüştür.

 

Not: Bu makalede yer alan bilgilerin bir kısmı aşağıdaki kaynaktan derlenmiştir:

Prof. Dr. Vedat Keleş,  Doç. Dr. Hasan Kasapoğlu,  Arkeolog Sadık Tuğrul;

‘Çocuk-ölüm-oyun’ tezatında Parion’da çocuk oyuncakları, Arkeo Duvar, Sayı: 6 / Ocak/Şubat 2022, Sayfa 41-48 

 

06.09.2023, Ünyekent

 

30 Ağustos 2023 Çarşamba

30 Ağustos Zafer Bayramı

 


30 Ağustos Zafer Bayramı

 

30 Ağustos Zafer Bayramı’nı yeterince idrak edemediğimizi düşünürüm hep...

Belki de 19 Mayısların, 23 Nisanların, 29 Ekimlerin görkemli kutlamaları yanında, 30 Ağustos’un kıyıda kalışından…

Diğerleri tüm okulların katılımıyla kutlanırken; 30 Ağustos Bayramı’nın sadece asker katılımıyla gerçekleşmesi, “Asker Bayramı!” imiş gibi kabul edilmesi ve militarist bir gösteriye dönüşmesi etkili olmuştu bunda.

Hatta 30 ağustos sabahı kutlama alanından geçmiyorsak, bayramdan haberimiz bile olmazdı.

Çünkü okullarımız tatildi.

Biz yoksak, bayram da yoktu…

 

Bayramların Eski Tadı Neden Yok?

Bayram denince;, milli olsun dini olsun çocukluğumuzun bayram günleri gelir aklımıza… İlk gençlik yıllarımızda bayramların asıl öğesi gibi görürdük kendimizi.

Üniversite yılları“çalkantılı yıllar” olduğundan, sanki duraklama dönemi oldu bizim için.

Günümüzde bayramların baş aktörü medya...

Sosyal medya, TV, gazete, internet haberciliği üzerinden bayramlaşıyoruz.

Herkes meşrebince duyuruyor…

Anladığı biçimde giriyor meselenin içine.

Bilişim çağındayız, iletişimde zirvedeyiz.

Yine de 30 Ağustos eksik kalıyor bir yerde.

Yeterince idrak edemiyoruz.

 

30 Ağustos 1922 Neyin Zaferi?

 30 Ağustos 1922'de Dumlupınar'da Mustafa Kemal’in başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Büyük Taarruz'un yıl dönümüdür 30Ağustos…

Mustafa Kemal’in başkomutanlığında yapıldığı için Başkomutanlık Meydan Muharebesi adıyla da bilinen Büyük Taarruz'un başarıyla sonuçlanmasından sonra Yunan orduları İzmir'e kadar takip edilmiş; 9 Eylül 1922'de İzmir'in kurtarılmasıyla Türk toprakları Yunan işgalinden kurtulmuştur.




 

Büyük Taarruz

 Büyük Taarruz yahut Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Kurtuluş Savaşı sırasında Türk ordusunun işgalci güçlere son ve kesin darbeyi vurmasını sağlamak ve Anadolu'dan atmak için düşünülüp planlanan gizli bir harekât idi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 20 Temmuz 1922'deki oturumunda kendisine dördüncü kez olmak üzere Başkomutanlık yetkisi verilen Mustafa Kemal, taarruz kararını aslında Haziran ayında almıştı. Taarruz hazırlıkları gizli olarak yürütüldü.

Büyük Taarruz Ağustos'un 26'sını 27'sine bağlayan gece Afyon'da başlamış, Aslıhan civarında kuşatılan düşman birliklerinin Mustafa Kemal Paşa'nın bizzat idare ettiği Dumlupınar Meydan Muharebesi'nde imha edilmesi ile Türk ordusunun zaferiyle sonuçlanmıştı.

 

26 Ağustos 1922 - Büyük Taarruz ve Kurtuluş Savaşı   

Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.

Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam

nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu

ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,

birdenbire beş adım sağında onu gördü.

 

Paşalar onun arkasındaydılar.

O, saati sordu

Paşalar: ‘Üç’, dediler.

Sarışın bir kurda benziyordu

Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

Yürüdü uçurumun başına kadar,

eğildi, durdu.

Bıraksalar

ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak

ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak

Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.

 

Kurtuluş’tan Öncesi

1919 yılında Birinci Dünya Savaşı sonrası İtilaf Devletleri, Mondros Ateşkes Antlaşması hükümlerine dayanarak Anadolu'yu işgale başladı, ordusunun cephanesi elinden alınan Türk milleti, zor durumdaydı.

İtilaf donanması İstanbul'a, Fransızlar Adana'ya, İngilizler Urfa, Maraş, Samsun ve Merzifon'a, İtalyanlar, Antalya ve Anadolu'nun güneybatısına yerleşti.

15 Mayıs 1919'da İtilaf devletlerinin izniyle Yunan Ordusu İzmir'e çıkarma yaptı.

19 Mayıs’ta Samsun’a çıkan Mustafa Kemal, Erzurum ve Sivas Kongrelerinin ardından ordudaki görevinden ayrıldı, işgallere karşı kuvayı milliye hareketinin başına geçti.

1920'de TBMM'nin açılması üzerine işgal güçleri tüm baskıcı politikalarını Mustafa Kemal ve silah arkadaşları üzerine yoğunlaştırdı, özellikle Batı Cephesi'nde hareketlilik başladı. Yunan ordusu 1921'de Polatlı'ya kadar geldi. Polatlı'da dünyanın en uzun sürecek meydan muharebesinin hazırlıkları yapılıyordu.

 

Sakarya Meydan Muharebesi

22 Ağustos - 13 Eylül 1921 tarihleri arasında gerçekleşen bu savaş, Kurtuluş Savaşı'nın dönüm noktası sayılır. Yunan General Papulas tarafından Yunan ordularına Ankara'ya harekât emri verilmişti. Savaşı Yunan tarafı kazansaydı TBMM, Sevr Antlaşması'nı kabul etmek durumunda kalabilirdi.

TBMM ordusu, Kütahya-Eskişehir Muharebeleri'ndeki yenilgisinden sonra cephe kritik bir duruma düşmüştü. Cepheye gelerek durumu yerinde gören ve komutayı eline alan TBMM Başkanı ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ile İcra Vekilleri Heyeti Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi birliklerinin Yunan ordusuyla arada büyük bir mesafe bırakılarak Sakarya Nehri'nin doğusuna çekilmesine ve savunmayı bu hatta devam ettirmesine karar verdiler.

Mustafa Kemal’in "Hatt-ı müdafaa yoktur; sath-ı müdafaa vardır.” sözüyle özetlenebilecek emri gereği mücadele geniş bir alana yayıldı. Türk Ordusu'nun 10 Eylül'de başlattığı ve bizzat Mustafa Kemal Paşa'nın komuta ettiği savaş, 22 gün ve gece sürerek 100 km uzunluğunda bir alanda cereyan etti. Yunan ordusu, Ankara'nın 50 km kadar yakınından geri çekilmek zorunda kaldı.

Mustafa Kemal Atatürk bu muharebe için "Sakarya Melhame-i Kübrası" yani kan gölü, kan deryası demiştir.

Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi sonrası TBMM Başkanı ve Türk Orduları Başkomutanı olmuştur. 

Sakarya’dan Afyon’a ve İzmir’e

Türk Ordusu Sakarya Meydan Muharebesi'ni kazanmış olsa da Yunan ordularını savaşa zorlayarak yok edecek bir durumda değildi. Türk ordusunun bir taarruza girişmesi için büyük eksikleri vardı. Bunların giderilmesi için halktan son bir kez özveride bulunması istendi. Bütün mali kaynaklar son sınıra kadar zorlandı ve hemen hazırlıklara başlandı; subaylar ve askerler taarruz için eğitilmeye başlandı. Ülkenin tüm kaynakları ordunun emrine verildi.

Muharebelerin fiilen sona erdiği Doğu ve Güney cephesindeki birlikler de Batı cephesine kaydırıldı. Öte yandan İstanbul'da da Türk kurtuluş mücadelesine destek veren dernekler İtilaf Devletleri'nin silah depolarından kaçırdıkları silahları Ankara'ya gönderdiler. Türk ordusu ilk kez taarruza geçecekti ve bu yüzden sayıca Yunan birliklerinden üstün olmak zorundaydı. Anadolu'da bu dönemde 200.000 Yunan askeri vardı. Türk ordusu da bir yıllık hazırlık sonucunda ordudaki asker sayısını 186.000'e yükselterek Yunan birliklerine yaklaştı. Ancak Türk ordusu tüm bu çabalara rağmen süvari birlikleri dışında Yunan birliklerine bir üstünlük sağlayamamış, ancak bir denge kurulabilmişti.

1922 yılının Haziran ayı ortalarında, Başkomutan Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa, taarruza geçme kararını aldı. Bu karar sadece üç kişi ile paylaşıldı: Cephe Komutan Mirliva İsmet Paşa, Genelkurmay Başkanı Birinci Ferik Fevzi Paşa ve Millî Savunma Bakanı Mirliva Kâzım Paşa.

Asıl amaç; kesin sonuçlu bir muharebenin ardından, düşmanın savaşma azim ve iradesini tamamen ortadan kaldırmaktı. Büyük Taarruz ve bu taarruzu taçlandıran Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Türk Kurtuluş Savaşı'nın son safhasını ve zirvesini teşkil etmektedir.

 

Yararlanılan Kaynaklar:

Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Say Yay. 2018

Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Editions 28-31, Menteş Kitabevi, 1999

Ahmet Yavuz, Büyük Taarruz, Cumhuriyet Kitapları, 2022

30.08.2023, Ünyekent

 

 

 

 

23 Ağustos 2023 Çarşamba

Ünye Taş Ocakları

 


Ünye Taş Ocakları

  

Taş ocağı, inşaatlarda kullanmak üzere taş ve benzeri minerallerin açık ocak madenciliği yöntemiyle çıkarıldığı, açık tipteki maden alanlarına verilen isimdir. Bu tipteki malzemeler, volkanik kayaçlardan, kaolin, mıcır, granit, kireç taşı, mermer ve kum taşından elde edilirler.

Ünye, kireç taşı bakımından oldukça zengin bir kaynağa sahiptir. Ünye Taşı adıyla bilinen ve Ünye’de çıkarılan bu taşın kullanımı oldukça eskiye dayanır. Günümüzde de önemli bir sanayi dalı olarak varlığını sürdürmektedir.

Üntaş, Ünye Kaygılar Taş Ocağı, Ünye Ocak Beton, Karayiğitler Hazır Beton Taş Ocağı gibi özel sektörün faaliyet alanına girmekteyken yaklaşık sekiz yıl önce Ünye Belediyesi de taş ocağı işletmeciliğine dahil oldu. Karaarmut taş ocağında yol malzemesi üretimine başladı. 

Yakın dönemde Ünye Taşı’nın Tekkiraz Velibayraktar Mahallesi dışında, Döşemedibi Taşhane mevkiinde de Taş Ocakları bulunmaktadır. Geçmişten bu yana taş işçiliği konusunda yetişmiş ünlü ustalarımız vardır; bunlardan biri “Parmaksız İsin Usta” lakaplı merhum Hüseyin Erkoç’tur.

Ünye Taşı, zorluk oranı yüksek, basınca ve eğime dayanıklı bir inşaat malzemesidir. Park, bahçe, peyzaj ve iç dekorasyon ile kaplama malzemesidir. Türkiye’de ve dünyada oldukça özel binalarda kullanılmaktadır. Geçmiş yıllarda bina inşaatında, eski Ünye evlerinin girişindeki sahanlıkların döşenmesinde, kuyu taşı, çeşme ve su yalakları, sarnıç, dibek ve çamaşır teknesi ile plâki taşı, su ve el değirmenleri yapımında kullanılmaktaydı. Günümüze ulaşmayı başaran en eski yapılardan Ünye Saray Camii ve tarihi Ünye evlerinden bazıları Ünye Taşı’ndan inşa edilmiştir.Ünye Taşı ve taş ocaklarına dair Osmanlı Arşivlerinde birçok belge bulunmaktadır.

20 Eylül 1866 tarihli belgede, Gayrimüslim bir vatandaşa ait taş ocağı üzerinden nitelikli olmayan taşların vergiye tabi olmaması talep edilmektedir.

İstanbul Kağıthane’deki Osmanlı Arşivi Tasnif Şube Müdürü olan hemşerimiz Araştırmacı Sabri Bacacı’dan edindiğimiz belgenin transkribi şu şekildedir:

 

Ünye'ye bir çeyrek mesafedeki taşhanelerden çıkan ve Karabaş oğlu Usta Yorgi kefaleti ile taşçı esnafından Suyolcu Karabaş uhdesinde ihale edilen ve Malta taşından daha elverişli bir nevi beyaz taşlardan, Karadeniz sahilinin pek çok mahallerine gönderilmekde olanlar hariç taşhanelerden çıkarılıp civarında bulunan kireçhanelerde imal olunacak hurda taşlar ile Dikilitaş civarından bulunan kireçhanede imal olunmak üzere çıkarılan diğer taşlardan vergi alınmaması.

Makâm-ı Celîl-i Hazret-i Sadâret-penâhîye Numara 9

 

Bu belgede “Malta taşından daha elverişli bir nevi beyaz taşlardan” diyerek sözü edilen emtia Ünye Taşı olmalıdır. Durumu rapor ederek Sadaret makamına gönderen Canik Mutasarrıfı Es Seyid Ahmet Cavid, açıklama kısmını şöyle ifade etmektedir:

 

Ma‘rûz-ı Çâker-i Kemîneleridir ki,

Canik ve Ünye sancakları dâhilinde kâin kazâları devre etmek için bu def‘a Ünye'ye azîmet eylediğim sırada Ünye kasabasına bir çâr-ı yek (çeyrek) mesâfede kâin taşhânelerden zuhûr eden bir nev‘i beyaz taşlar gâyetle râbıtalı ve bayağı Malta taşından daha elverişli olmağla mezkûr taşlardan Karadeniz sevâhilinde kâin pek çok mahallere gönderilmekde bulunduğu halde zikr olunan taşhânelerden şimdiye kadar cânib-i mîrî için bir şey ta‘yîn ve tahsîs olunmayarak açıkda kalmış idiği tahkîk kılındığına binâen zikr olunan taşhânelerden alınan ahcârın onda biri ve yine mezkûr taşhânelerden çıkarılıb civârında bulunan kireçhânelerde i‘mâl olunacak hurda taşlar ile Dikilitaş civârından bulunan kireçhânede i‘mâl olunmak üzre çıkârılan diğer taşların dahi kezâlik öşrü mikdârı cânib-i mîrî ye âid olmak ve şerâit-i mukarrere-i sâiresi dâiresinden çıkılmamak üzre bâ-teşvîkât Ünye meclisinde bi'l-müzâyede seksen iki senesi eylülü ibtidâsından seksen üç senesi şubatı gâyetine kadar bir buçuk seneliği yedi bin iki yüz guruş bedel ve teb‘a-i devlet-i aliyyeden Karabaş oğlu Usta Yorgi kefâletiyle Ünye'de taşçı esnâfından Suyolcu Karabaş üzerinde takarrur etmiş ve Samsun'a avdet-i âcizîde bir daha Samsun meclisinde müzâyede olunarak her ne kadar daha ziyâdeye tâlib zuhûr etmemiş ise de zikr olunan taşhânelerin bi-mennihi Te‘âla ileri senelerde icrâ olunacak müzâyedelerinde bedel-i mezkûrun refte refte terakkiyâtı me’mûl-ı kavî bulunmuş idiğinden ol bâbda Ünye meclisinden tanzîm olunan mazbatanın leffiyle keyfiyet bu def‘a Mâliye Nezâret-i Celîlesi'ne dahi arz ve beyân kılınmış ve icrâ-yı iktizâsına merhûn emr ve irâde-i aliyye-i sadâret-penâhîleri bulunmuş olmağla ol bâbda emr u fermân hazret-i veliyyü'l-emrindir. Fî 10 Ca sene 83 ve fî 8 Eylül sene 82 / (20 Eylül 1866)

Bende Mutasarrıf-ı Canik E's-seyyid Ahmed Cavid

 

Belgeyi transkribe ederek gönderen:

Sabri Bacacı, Araştırmacı T.C Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi Dosya Envanter Tasnif Şube Müd. Kağıthane/İstanbul

 

Ünye tarihi ve kültürüne verdiği katkıdan dolayı değerli hemşerimiz Araştırmacı Sayın Sabri Bacacı’ya teşekkürü borç biliriz.

 

O dönemde önemli bir inşaat unsuru olarak görülen ve vergilendirilen Ünye Taşı’nın Osmanlı sarayları yapımında kullanıldığı, vergi karşılığı olarak Sadaret makamından Ünye Taşı talep edildiği yine Osmanlı Arşivlerinden bilinmektedir.

Eminönü Şeker Han Restorasyon Çalışması

Selimiye Kışlası Restorasyonu  
Kaynak Ünye Taş Dünyası

Ünye Taşı - Beyaz Ocak


Ünye Taşı - Gri Ocak

Ünye Taşı - Kırmızı Ocak

Ünye Taşı Uygulaması-
Kaynak Ünye Taş Dünyası
 

Ünye Taşının Özellikleri

 Ünye Taşı'nı diğer taşlardan ayıran en önemli özelliği de rengi, sağlamlığı ve kolay işlenebilir olmasıdır. Ünye Taşı doğal olarak kırmızı, sarı, beyaz ve gri renklidir. Isı yalıtım özelliğine sahiptir. Ünye taşının kullanıldığı binalar kışın sıcak, yazın ise serin olur.

Kırmızı Ünye Taşı, ocaktan çıkarılan bir çeşit kırmızı kireç taşıdır. Bu taş özellikle inşaatlarda, süs taşı olarak ve diğer tasarım projeleri için idealdir. “Kırmızı Ünye Kireçtaşı” olarak da adlandırılır. Sarı, gri ve beyaz olan diğer Ünye Taşları da aynı özelliklere sahiptir

Isparta Üniversitesi’nde 2019 yılında yapılan bir araştırmada, Ünye Taşı’nın 1.100 derece sıcakta bozulmadığı görülmüştür. Demirin ergime sıcaklığına yakın bir noktada bozulmadan kalabilen doğal bir taş olduğu kanıtlanmıştır.

Tarihi Selimiye Kışlası Ünye Taşı kullanılarak restore edilmiştir. İstanbul Esat Paşa Kültür Merkezi, Zonguldak Uzun Mehmet Camii, Antalya Topkapı Palas, Van Camii, Ordu Camii, Kastamonu Üni. Orman Fakültesi, Ordu Şeyh Şakir Efendi Türbesi, Ünye Devlet Hastanesi, Kocaeli Üniversitesi, Samsun Saat Kulesi, İstanbul Yeditepe Üniversitesi’nin tamamı Ünye Taşı ile kaplanmıştır. İstanbul Çamlıca Camii, Konya, Çankırı, Tranzon ve Kastamonu Adalet Sarayları gibi yüzlerce binada Ünye Taşı tercih edilerek kullanıldı.

Rusya, İtalya ve daha birçok ülkede kullanıldı. Örneğin Türkmenistan Ulusal Müzesi, Belçika Fortis Bank Genel Müdürlüğü, Dubai Ottoman Palace, Ukrayna Kırık Korbek Camii, Somali Camii, Amerika Rush River Stone Studios yapımında Ünye Taşı tercih edildi.

Ünye Yeni Taş Ocağı Alanları Haritası


 

Ünye Taş Eserleri Müzesi

Ünye Tarih Kültür ve Doğa Araştırmaları Derneği’nin bir süre önce yaptığı açıklamada, Ünye’de bir taş eserleri müzesi kurulması gerektiğini vurgulanmıştı. Açıklamada: “Ünye taş ürünleri; yapı malzemesi ve dekoratif araç gereç olarak, ülke içinde ve Avrupa’da da alıcılarıyla buluşmaya devam etmektedir. Ünye kayaçlarının bir bölümü, Osmanlı Devleti zamanında taş ocakları olarak üretim hizmeti vermişlerdir. Bu kayıtların sahil köylerinden Yazkonağı (Alahna-İlane)köyünden başlayıp, iç kesimlere kadar devam etmekte olduğu görülmektedir. Ünye mezar taşları başta olmak üzere, taşlar, Ünye’nin ve Ünyelilerin hayatında yer almıştır. Bu eserlerin gelecek kuşaklara aktarılması için önemli gördüğümüz, Ünye Taş Eserleri Müzesi Türk taş eserleri kültürüne de katkılar yapacaktır.” denilmektedir.

Ünye’nin tarihi misyonunu ortaya koyan taş eserlerin kalıcı biçimde Ünye kültürüne kazandırılması, şüphesiz kentimizin il olma sürecinde önemli bir adım olacaktır. 

 


23.08.2023 Ünyekent

 

16 Ağustos 2023 Çarşamba

Kargalı Ahşap Camii – Çaybaşı



Kargalı Ahşap Camii – Çaybaşı

  

14 yıl önce bölgemizdeki ahşap camileri araştırırken yolumuz Kargalı Ahşap Camii’ne düştü. Mezarlık içinde yer alan caminin kuzey cenahına betonarme bir cami inşaatı başlamıştı. Henüz tamamlanamasa da günlük ibadetler bu yeni camide yapıldığı için ahşap cami terk edilmişti. Kuzeybatı ’da yer alan ahşap mektep binası da aynı şekilde kullanılmamaktaydı. Görevlilerden aldığımız bilgi, her iki ahşap yapının da kereste olarak değerlendirileceği ve yeni cami inşaatında kullanılacağı biçimindeydi.

Kültür varlığı olan ahşap caminin tarihi değerini vurguladık, görevlileri uyardık.

Kargalı Ahşap Camii ve Mektebi koruma altına alındı.

Ne yazık ki, 14 yıl aradan sonra yeterince korunduklarını söylemek mümkün değildi.

2009 yılında bölgemizdeki ahşap camileri yazarken. “Canik’in Ahşap Camileri” başlığı altında ilk değindiğimiz yapı Kargalı Ahşap Camii idi.

25 Temmuz 2023’te (20 gün önce) gerçekleşen Çaybaşı Tarih ve Kültür Sohbetleri buluşmasında bize düşen sohbet konusu Çaybaşı Ahşap Camileri oldu. 

Bu vesileyle Kargalı Ahşap Camii’ni yeniden ziyaret etme fırsatı bulduk.

Yıllar sonra gördük ki, camiyi ve mektebi yeniden ele almak ve bilgilerimizi güncellemek gerekiyor.

 

 Kargalı Ahşap Cami

 Çaybaşı ilçesine bağlı Kargalı Mahallesi’nde yer alan ahşap cami ile onun kuzeybatı tarafındaki küçük mektep, halen metruk durumda olsa da orijinal yapısını büyük oranda muhafaza edilebilmektedir.

Ordu Büyükşehir’e bağlı Çaybaşı İlçesinin Kargalı Mahallesi nüfusu 2022 yılı itibariyle toplam 161 tır. Bu nüfusun 79'si Erkek, 82'si Kadındır.

Kargalı Cami ve mektebin, ne zaman ve kim tarafından yaptırıldıkları kesin olarak bilinmemektedir. Duvarda yer alan tarihler, onarım ve genişletilmeye ait oldukları anlaşılmaktadır. Plan düzeni ve harimde kadınlar mahfilinde yer alan süslemeler dolayısıyla cami, XIX. yüzyılın ikinci yarısına tarihlendirilebilir. 1985 yılında harimin kuzey duvarı kaldırılarak kuzey revak, iç mekâna dâhil edilmiştir. Ancak kapı söveleri hala ayaktadır. Batı revakta tahtalardan birisine kazınmış şekilde“ 9- 9-1323” tarihine yer verilmiştir. Bu da 1905 yılında camide bir tadilatın yapıldığını akla getiriyor. (Prof. Dr. A. Ali Bayhan)

7- Rumi 1282

8- Rumi 1232

Biz ise son ziyaretimizde iki tarih tespit ettik:

Rumî ۱۲٨۱ (1281), miladi 1865 yılına tekabül eder.

Rumî ۱۲۳۲ (1232), miladi 1817 yılı. Cami’nin batı duvarına kazınan tarihlerden bu ikincisi, soldan üçüncü rakamıyla tartışmalıdır. Açık kısmı sağa dönük “V” simgesine benzeyen bu rakam (?), Arapça’da yahut Osmanlıca’da olmayan bir simgeye işaret etmektedir. (Bakınız Resim 7 ve 8) Biz bu tarihi 1232 olarak tahmini yazdık.

Söz konusu tarihler, caminin batı yönünde genişletildiği ve bir göz daha eklendiği zamanı göstermektedir. Aynı eklenti ikinci katta, kadınlar mahfilinde de yapılmıştır.

Böylece cami derinlemesine dikdörtgen formda bir mekana dönüşmüştür.

1985 yılında yapıldığı yazılan, kuzey duvarının kaldırılması ve kuzey revakın iç mekâna dâhil edildiği uygulama ise (Resim 9), zamanla cami cematinin çoğaldığını göstermektedir. Camideki ahşap işçiliği, daha çok kaldırılan duvarın kenarlıklarında ve kapı sövelerinde yoğunlaşmaktadır. Ortada yer alan kapı da aynı şekilde ahşap işlemeleriyle donatılmış vaziyettedir. Ne yazık ki bu kapı yerinden sökülmüş ve camiye ait bir yerde muhafaza edilmemiştir. Bu gün kayıp olan bu kapının emekli okul müdürü Mehmet Yurt beyefendiden edindiğimiz bilgi uyarınca, özel ellerde saklandığını yahut kullanılmakta olduğunu tahmin ediyoruz.

Buradan çağrı yapıyoruz. Lütfen duyarlık göstererek, tarih ve kültür varlığı olan Kargalı Ahşap Camii’nin iç kapısını ait olduğu mekâna iade ediniz.

9- Caminin Kaldırılan Kuzey Duvar Boşluğu

 

Mimari Yapı

 Cami, bölgeye has ahşap mimari tarzıyla bir çantı camidir. Duvarlar tamamen ahşaptan 7–8 cm. kalınlığında tahtaların kurt boğazı tarzında geçmelerle birbirine bağlanmasıyla inşa edilmiştir. “Kurtboğazı” tekniği, çivi kullanılmadan tek parça kalasların yahut tahtaların kenarları birbirine geçirilerek yapılır.

Temeli oluşturan çatma üzerine yassı hatılların kurtboğazı tekniğinde birbirine geçirilmesi yanında, karaboğaz denilen yöntemle kalaslar “geçme” tekniğiyle üst üste konarak birbirine bağlanmaktadır. (Prof. Dr. Necati Demir, Tarihi Süreç İçinde Karadeniz Bölgesi, Etnik Yapı, Dil, Kültür, Altınordu Yay. 2018)

Üzeri dört yöne meyilli kiremit çatıyla örtülen ve dıştan dışa 9.60 X 9.47 m. Boyutlarındaki caminin iki katlı bir görünüme sahip cephelerinden kuzeyde, ikinci kat şebekelerle dışarı açılmakta, batıda üstte küçük dikdörtgen şekilli bir pencere ile dikdörtgen biçimli bir kapı yer almakta, doğuda altta üç adet dikdörtgen, üstte bir kare pencere bulunmakta ve güney yönde ise altta bir dikdörtgen, üstte biri dikdörtgen üçü yuvarlak olmak üzere toplam dört pencere mevcuttur.

Kuzeybatı uçtaki kapıdan caminin kuzey ve batı kenarlarında uzanan ‘L’ şekilli revaka girilmektedir. Her iki revakın kesiştiği kuzeybatı köşede 3.16 X 3.40 m. ebatlarında kare şekilli bir giriş holü meydana getirilmiştir. Holün güneydoğu köşesindeki kapıdan 3.10 X 6.20 m. ebatlarında, bugün kapalı vaziyette olan batı revaka girilmektedir. Holün kuzeydoğu köşesindeki kapıdan da sonradan harime dâhil edilmiş olan, iki kat halinde düzenlenmiş 3.40 X 6.50 m. boyutlarındaki kuzey revaka geçilmektedir. Giriş holünün içerisindeki bir merdivenle de üst kata ulaşılmaktadır. 90 cm. genişliğindeki harim kapısının söveleri hala ayakta olup, üzerlerinde kare çerçeveler içerisinde sekiz yapraklı gülbezekler ile bunların aralarında büyük madalyonlar içerisinde altı yapraklı gülbezeklerden oluşan bir süsleme vardır. 6.20 X 6.50 m. ölçülerinde kare planlı harimde kare kaide üzerine silindirik şekilli dört ahşap direk tarafından desteklenen ‘U’ biçiminde bir kadınlar mahfili yer almaktadır. Alttan ve üstten boğumlu korkulukların hemen altında bir sıra mukarnas dizisi ile kare çerçeveli sekiz yapraklı gülbezekler ve diş sıralarından oluşan kuşaklar mevcuttur. 30 cm. kadar öne doğru taşırılmış olan mihrap, derinliği fazla olmayan bir nişten ibarettir ve üst kısmında güneş ışını motifi bulunmaktadır. Yedi basamaklı ahşap minber oldukça sade bir yapı sergilemektedir. (Prof. Dr. A. Ali Bayhan, Ordu’dan Bazı Tarihi Ahşap (Çantı) Camiler, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Sayı 2/7, s. 65-66, 2009)

 

6- Kargalı Mektebi Güney cephesi

5- Kargalı Mektebi

Medrese/Sıbyan Mektebi

 Minaresi olmayan caminin yanında yer alan mektep, kare planlı olup doğudaki bir giriş revakı ile dikdörtgen şekilli bir dershaneden meydana gelmektedir. Mektebin üzeri de dört tarafa meyilli kiremit örtülüdür.

Caminin doğusunda, bugünkü betonarme yeni caminin yanında bulunan (Resim 5-6) Medrese/Sıbyan Mektebi, günümüzde kullanılmayan diğer ahşap yapıdır. Köylüler burasını medrese olarak isimlendirseler de, mekânın 1,5 odalık bir yer olması nedeniyle, burasının sıbyan mektebi olarak yapıldığını gösterir.

Osmanlı-Türk toplumunda Sıbyan mektepleri, İstanbul’un fethinden, tevhidi tedrisat kanunun yürürlüğe girdiği 1924 yılına kadar, eğitim alanında ilk kademede hizmet veren okuma ve dini bilgi alma yerleridir. “Mekteb-i sıbyan”, “darü’s-sıbyan”, “mektephane” veya “mahalle mektebi” olarak da isimlendirilirler. Osmanlının şehir ve kasabalarında en yaygın eğitim öğretin kurumları olan bu okulların en gelişmiş modelleri İstanbul’da bulunur. Bunlardan en eskileri fatih Külliyesi ile Bayezid külliyelerindedir. Sonraki dönemlerde daha çok vakıflar eliyle açılan sıbyan mekteplerinde genellikle erkek çocuklar okurdu. (Necdet Sakaoğlu: “Sıbyan Mektepleri”, mad., DBİA, Cilt 6, İstanbul 1994, s. 546, 547.)

Bölgelere göre yapısal değişiklikler gösteren bu yapı türlerinin Doğu Karadeniz bölgesinde, özellikle cami yanlarında ve geleneksel mimari anlayışla yapılmış, küçük boyutlu, tek veya iki katlı mektep (sıbyan mektebi) ve medrese yapıları bulunurdu.

10- Kadınlar Mahfili Kenar Tahtaları Kurtboğazı Tekniği

 

Sonuç ve İstem

14 yıl sonra gördüğümüz haliyle Kargalı Ahşap Camii orijinal haliyle ayakta gibi görünse de, taşıyıcı kolonlar ve kirişler tarihi yapının günlerinin sayılı olduğunu göstermektedir. Karadeniz ikliminin nemli ortamına daha ne kadar direnebilir, tahmin etmek güçtür. Derhal çürüyen ve dökülen kısımlar yenilenmeli, ahşap güçlendiricilerle tüm yapı koruma altına alınmalıdır.

Kargalı Ahşap Camii ibadet amaçlı yahut kültürel faaliyetler için yeniden kullanıma açılmalıdır.

Bu nedenle Çaybaşı İlçe merkezi gibi uygun bir yere taşınmalı ve restore edilmelidir.

İç mekâna ait kapı camiye iade edilmelidir. 

 

16.08.2023, Ünyekent

 

ÜNYE TARİH ARAŞTIRMA GRUBU

Ahmet Kabayel-Ahmet Derya Varilci

  

16.08.2023, Ünyekent

https://www.unyekent.com/kose-yazilari/kargali_ahsap_camii_caybasi-4122.html