15 Aralık 2007 Cumartesi





BENİM KADINLARIM








Eşim Fatoş’a

8 Mart Dünya Kadınlar gününü böyle bir başlıkla karşılamak, bazılarına garip, hatta aykırı bile gelebilir.

Başlıktaki gibi; yazacaklarım bana ait ve beni bağlar. Benim dışımda hiç kimse, yazacaklarımdan sorumlu değildir.

Medyada sıkça işlenerek, bir tüketim nesnesi haline getirilen diğer "bilmem ne" günleri gibi, 8 Mart'ın anlamı ve önemi de törpülenmiştir. Che Guevara posterlerinin başına gelenler, maalesef "Kadınlar Günü" nün de başına gelmiştir.

8 Mart'ın öyküsü günümüzden çok öncelere dayanır. 8 Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanması, uluslararası düzeyde kabul gören bir hal alması 1970'lere rastlasa da, bu tarihe kaynaklık eden olay ve dünya kadınlarının ortak bir gün olarak kutlanma isteğinin gündeme gelişi 1800'lerin ortasını bulur.

ABD'nin New York kentindeki Cotton tekstil fabrikasında çalışan işçi kadınlar, 1800'lü yılların ortalarından beri daha iyi çalışma koşulları, emeklerinin karşılığında hak ettikleri ücret ve daha iyi yaşam için mücadele vermektedir. Ama bunca yıllık mücadeleye karşın elde edebildikleri pek bir hak yoktur. En sonunda, 8 Mart 1908 günü, haklarını alabilmek için son çare olarak greve giderler. Ancak patronlar bu greve zalim bir şekilde müdahale ederler. 129 kadın işçi yanarak ölür.

Aynı yıl diğer endüstri kollarındaki kadınlar da mücadeleye devam ederler. Kadınların yürüttükleri mücadelenin temelinde seçme ve seçilme hakkı, günlük çalışma saatlerinin düzenlenmesi, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve ücretlerin yeniden belirlenmesi gibi konular bulunmaktadır.

Ülkemizde ilk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlamaya başlayan 8 Mart, 1975 sonrası daha yaygın olarak kutlanmaya başlandı ve caddelerimize dek yayıldı.

"Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı" programı uyarınca, 1975 yılında "Türkiye 1975 Kadın Yılı" kongresi yapılmıştır. 8 Mart, 1980 askeri darbesinden sonra dört yıl anılmadı . 1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından Dünya Kadınlar Günü kutlanmaya başlandı. Kadınlar 80'li yıllarda 8 Mart'ı izinli yürüyüş ve şenliklerle kutlayamamışlarsa da, küçük gruplar halinde mütevazi kutlamalarını sürdürdüler. 90'lı yıllarda kadın kuruluşlarının sayı ve çeşitliliğinin artması ile beraber 8 Mart daha geniş bir katılımla kutlanılır oldu. Ancak bu kutlamalar her defasında içeriğinden soyutlanarak, ülkemizdeki diğer sosyal hak arayışları gibi cılızlaştırılarak sürmektedir. Olay adeta medyatik bir gösteri, magazinel bir olay olarak lanse edilmektedir.

12 Eylül fırtınasının esas ezip geçtiği ve onarılması imkansız hale getirdiği olgu işte budur.

Tüm bunların yanında, "benim kadınlarım" diyebileceğim kadınlardan ikisini, 2006 yılında yitirdik. Ben bu günü kendimce, bu iki kadına adıyorum:

Duygu Asena ve Oriana Fallaci.

Her ikisi de gazeteci, yazardı. Mücadeleci ve dik duruşuyla, her ikisi de, 2007'nin 8 Mart'ında anılmaya değer insanlardı.

Duygu Asena, Clara Zetkin gibi, iş hayatına pedagog olarak başladı. Zetkin'in "Yaşamın sürdüğü her yerde mücadele vardır." deyişini doğrularcasına yazdı, yazdıklarının arkasında durdu. 1988'de "Kadının Adı Yok" adlı kitabı yasaklandı, ama boyun eğmedi. Yazdıklarından dolayı çeşitli sıfatlarla anıldı, yenik düşmedi. Ama beynindeki bir tümör, O'nu 30 Temmuz 2006'da yendi.

1929 Doğumlu Oriana Fallaci isimli İtalyan gazeteci, bir dönemin önemli gazetecisi ve "kadın"ıydı. Bir dönem sadece "kadın" değil, "insanlık" sesi ve vicdanı olarak ortaya çıktı. Doğmamış Çocuğa Mektup, Tarihle Söyleşiler kitabı, baş ucumuzda yerini alan ender kitaplardandı. 13 Kitabından 2'si dışında hepsi ingilizceye çevrilmiş, 26 dilde yayınlanmıştır.

Fallaci, ömrü ahirinde, "Aklın Gücü"nü yazdığı kitabında farklı bir kimliğe bürünüyor. 2002'de Hristiyanlığı, sonra da İslam dinini aşağılayan söylemlerini giderek ırkçı bir muhtevada ele alıyor. Ama bunlar bile, bu büyük gazeteci ve yazarın önemini bir çırpıda silip atamıyor.

15 Eylül 2006'da Rönesans'ın doğduğu Floransa'da hayata veda ederken, dünya O'nu "hak ettiği" nin çok altında bir ilgiyle uğurluyor.

8 Mart'ta bunca kadın varken, "neden bu iki kadın?" diye soranlara, özellikle "bu ikisi" diyorum. Clara zetkin, Rosa Lüksemburg, Aleksandra Kollantay gibi iz bırakan kadınları şüphesiz unutmuyoruz. 8 Mart'ı yaratan 129 kadın işçi başta olmak üzere, Nene Hatunları, Kara Fatmaları unutmak mümkün mü?

Şair'in dediği gibi:

"Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan
ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız."


Esenlikler,

Ahmet Derya Varilci
Ünye, 08/03/2007




Not: Sekiz ay önce Kadınlar Günü nedeniyle yazmıştım bunları... Bugün 15 Aralık, eşimin doğum günü. Yeniden anımsamaktayım kadınlar-ımız-ı...
ÇEKEREK KIYILARINDA



Cumhuriyet’in ilk yıllarında Çekerek kazası, Hacıköy adında bir köymüş. O tarihte Sivas’a bağlı olan Zile ilçesi’nin bir köyü iken, 1928’de Sorgun’a bağlanmış. 1944’te Yozgat’a bağlı bir ilçe olmuş. Adı, ilçeden geçen ırmakla anılmış: Çekerek.

Zekeriya Temizel’in yazdığı anı-roman türündeki son kitabı adını işte bu ilçeden alıyor:

Çekerek Kıyılarında.

Temizel’i aslında bir çok Ünye’li tanır.

1964’tü galiba. Aslen Fatsa’lı olan bir diş teknisyeni, bazı nedenlerden ötürü, ikamet etmek için Ünye’ yi tercih etmişti. Gelip, şimdiki Kabayel işhanı, Hizmet TV’nin olduğu binaya yerleşmişlerdi.. Biz ise, bu dişçi amcanın, Ali Faik Gündüz beyin kiraladığı yerin yanında, bitişiğinde oturuyoruz. Eşi Gülten Abla neredeyse okul öğrencisi yaşında. Ablama arkadaş gelmişti. Zeki adında kundakta bir oğulları vardı. Sonra üç oğlan çocukları daha olacaktı.

Sevgili ağbeyim Zekeriya, işte bu dişçi amcamın kayınbiraderiydi. Gülten ablamın bir iki yaş küçüğü. Gerçi aile arasında biz ona daha çok Fikret derdik. Aslen Sivas’ın Yıldızeli kazasındandı. O dönemde Lisedeydi. Yıllarca referans kaynağım oldu. İlk kulaç atarak yüzme stilini bana o öğretti, Şimdi iskeleti kalmış eski iskeleden köprüye yüzmeyi, kavgada neden yürekli olunmasının gerektiğini bana o öğretti. Önüme geniş bir ufuk açtı. Sağ olsun.

Temizel, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde okurken, eniştesi Fatsa’ya döndü. Belki bu nedenle birçok defa Fatsa’ya ve köyleri olan Kabakdağ’a gidip, kaldım.

Temizel’in çalışkanlığı yanında keskin zekasından ve gözlemciliğinden etkilenmemek mümkün değildi.

Hiç unutmam, aya ilk ayak basıldığı tarihte Fatsa’da, Zekeriya ağabeyle beraberdik ( Temmuz 1969 ). Onun memuriyet, benimse Üniversite yıllarımda ve sonrasında bağlantımız tamamen koptu. Gülten ablalarla, benim ailemin ilişkileri zaman zaman kesintiye uğrasa da hiç kopmadı.

Derken, İstanbul Defterdar’ı, Gelirler Genel Müdür’ü oldu. Ardından, Ecevit Hükümeti'nde Maliye Bakanlığı yaptı.

Her Cuma günü Cumhuriyet Gazetesi'ndeki köşesinden yazmaktadır.

Çekerek Kıyılarında, işte bu insanın gözlemlerine dayanan bir anı-roman.

Ünye ile Zile arasında uzanan bir coğrafya.

Ülkemiz ne kadar küçük değil mi? Tıpkı insan yüreği gibi; küçücük.

Ama bu yüreğin kucakladığı kocaman bir dünya var. O küçücük yüreğe gerektiğinde tüm dünya sığmakta.

Üstelik ağız, dil bilmeden. Sınırları, mayınlı tarlaları aşarak.

Henüz Çekerek Kıyılarında’yı edinemedim, okumadım. Ya Cücür’den sipariş vereceğim, yahut internetten satın alacağım. Kitaptan ufacık bir bölüm buldum, bir yerden ve işte onu aktarıyorum…

Nınadüğ ile Esme nene adında, iki yaşlı kadının öyküsü var, bu kısa alıntıda. Mekan Çekerek Irmağının kıyısı:

“Nınadüğ ile Esme Nene’nin günlerce ne konuştukları herkesin merak konusu olmuştu. Esme Nene, Kürtçe’den başka, Ninadüğ de çerkesçe ve Rusça’dan başka bir dil bilmezdi. (….) Bazen Esme Nene, bazen de Ninadüğ konuşurken gözlerinden sicim gibi yaş boşalıyor, diğeri de sanki anlatılanı anlamış gibi gözyaşı dökmeye başlıyordu. (…) Kucaklaşmaları da bir garip olurdu. Esme Nene, Nınadüğ’e kollarının yetiştiği yerden, yani belinden sarılır, Nınadüğ de onun başını kollarıyla sarardı. Ne konuşuyorsunuz nına diye –çerkesçe- sorduğumda, Nına bana ‘Ne olacak küçüğüm sürgünümüzü’ derdi… ‘Ama o seni anlamıyor ki.’ ‘Olsun. O kendine, ben kendime anlatıyorum. Hikayelerimizin acıklı ve birbirine benzer olduğunu biliyoruz ya. Hem sürgün anlatılmaz ki, yürekte hissedilir.’

Kafkas Dağları’ndan sökülüp atılmış bir Çerkez nınası ile Dersim derelerinden koparılmış bir Kürt (Alevi) nenesini, kaderlerinin bir araya getirdiğine inanırdım. Bu iki dağlıyı burada birleştiren kader, bu birleşmeden mutlaka bir şeyler çıkarmasını planlamıştır diye düşünürdüm.”

Güzel düşünmüşsün sevgili ağbeyim, Eline yüreğine sağlık.

Ahmet Derya Varilci
Ünye, 18/04/2007


"Anlatmaya çalıştıklarım, aslında bizim kuşağın büyük çoğunluğunun ortak anıları. Yaşadıkları, ancak, anlatmaya değer bulmadıkları anılar. Zaten ne zaman bu konular konuşulsa hemen ortak noktalar çıkıverirdi. Bu anıları anlamlı kılan ise, yaşandıkları dönemin özelliğiydi. Bu dönem, çağdaşlaşmaya, sağlıklı bir ekonomik sistem kurmaya çalışan genç Türkiye’de parasal ekonomiye sistem sıkıntılarının yaşandığı dönemdi. Bu anıları yazarken, parasal ekonomiye geçişte toplumun geniş kesiminin çektiği sıkıntıları, ödenen bedelleri hatırlatarak, bazı kesimlere büyük haksızlık yapıldığına yönelik abartılı anlatımların haksızlığını da ortaya koymaya çalıştım." (Kitabın arka kapağından.)


Not: Bu yazının bir ay sonrasında gittiğim Ankara'da ilk işim kitabı aramak oldu. Kardeşim Leyla ve yeğenim Umut'la DNR'ın Kavaklıdere'de açılan yeni binasına gittik. Orada bulamayınca, çoğu kez yaptığım gibi Dost Kitabevi'nin yolunu tuttuk. Kitabı orada buldum, satın aldım, okudum. Yukarıda yazdıklarımda en küçük bir fazlalık olmadığını gördüm. Eklenmesi gereken bir çok konu vardı. Belki gelecek sefere...
(Foto: DNR'ın girişinde, "cafe" deyiz. Karşımızda Kuğulu Park.)

HOTEL RWANDA







HOTEL RWANDA



Yönetmen : Terry George
Senaryo: Keir Pearson, Terry George
Görüntü Yön: Robert Fraisse
Müzik: Rupert Gregson-Williams, Andrea Guerra
Yapım: 2004, Kanada, İngiltere, G. Afrika Cum. 110 dk.
Oyuncular: Don Chadle ( Paul Rusesabagina), Sophie Okonedo (Tatiana), Nick Nolte (Albay Oliver), Joaquin Phoenix (Gazeteci), Cara Seymour (Pat Archer)


Basit, hatta sıradan bir sinema filmi. Yönetmeni de oyuncuları da sıradan. Üstelik misafir oyuncular Nick Nolte'u ve Joaquin Phoenix'i saymazsak, fazla tanınan sanatçılar da yok. Ama Don Cheadle'a en iyi oyuncu dahil, üç dalda Oscar'a aday olan bu filmin etkileyici bir yanı var: Konusu.

Filmin adı:Hotel Rwanda , 2004 yılı yapımı.

Kuzey İrlanda'lı, 55 yaşındaki Terry George'un yazıp – yönettiği ve yapımcılığını üstlendiği bir film.

Afrika'nın göbeğinde, Rwanda'da 1994' te yaşanan bir toplu kıyımı, insanlık dışı bir katliamı anlatıyor. Kigali'deki Rwanda Oteli çevresinde gelişen bu olaylarda, tarihin kaydettiği son 50 yılın en büyük katliamı, deyim yerindeyse soykırımı anlatılmaya çalışılmış…

Fransa ve İsviçre gibi bazı "uygar" Batı ülkelerinde yürürlükteki şu malum yasayı bilirsiniz. Ülkemizle ilgili 93 yıllık geçmişi olan bir olayı " soykırım" olarak değerlendirmemeyi "düşünce suçu" saymaktadır.

İki yıl önce vizyona girdiğine, ülkemiz sinemalarında da gösterilen, Hotel Rwanda'nın, VCD ve DVD'si raflardaki yerini aldı. İzlememiş olanların, edinip izlemelerini öneririm.

Önce Belçika'nın daha sonra Fransa'nın bizzat içinde yer alarak gerçekleştirdikleri bu katliam, bir milyon insanın caddelerde satırlarla parçalandığı bir soykırım olayıdır. Bir milyona yakın insan, yaşlı çocuk demeden hunharca katledilmiştir.

Olay çok eski değil. Yıl 1994. Aylardan Nisan ila Temmuz arası…( Kızımın doğduğu yıl.) Eğer o katliamdan kurtulmuşlarsa, katliam gününde doğan çocuklar, bugün kızım gibi 13 yaşında olmalı. Ve çoğumuzun hafızasında, ajans haberlerinde, Coşkun Aral'ın objektifinde… Bir elinde satır, diğer elinde Tutsi kabilesinden birinin kesik başını taşıyan kamyonet dolusu insanlar. Caddeler, tarlalar kesilmiş kol ve bacakla dolu… Başı koparılmış gövdeler, parçalanmış vücutlar…

Ruanda (ya da Rwanda ), Orta Afrika'da Göller Bölgesinde yer alan bir ülkedir. Engebeli coğrafyasından dolayı, ülkenin adı "Bin Tepe Ülkesi" anlamına gelmektedir. Haritada yeri zor bulunan bu küçük Afrika ülkesinin nüfusu 12 (eksi) 3 milyondur. Yani bu gün 9 milyon civarındadır. 13 yıl önceki nüfusu 13 milyondu. 2 milyondan fazla insan ülkeyi 13 yıl önce terk etti. 1 milyon kişi ise katledildi.

Bu noktaya nasıl gelinmişti?

1890 Brüksel Konferansı…

Dünya bir avuç emperyalist güçlerce paylaşım alanlarına ayrılır. Bölgede neredeyse hiç Alman olmamasına rağmen, hâkim devletlerce Ruanda, Almanya idaresine verilir. Komşularına göre doğal kaynaklar açısından oldukça fakir, Afrika'nın denizle bağlantısı olmayan bu yöreye Almanya, 1907'ye kadar bir yönetici bile atamaz.

I. Dünya Savaşı'nın ardından (1918),Raunda yönetimi Belçika'ya verilir. Belçikalılar Ruanda'yla daha ilgilidir. Klasik sömürge insanının görevlerini O'nlar da üstlenir, kahve plantasyonlarında çalışma zorunluluğu getirilir. Emirlere uymayanlar kırbaçlanır.

Belçikalıların bir uygulaması daha vardır. Afrika'nın yerel yönetici unsurları, yönetilen unsurlardan ayrı olmalıdır. Sömürgeleri elde tutmanın en eski ve en garantili yöntemidir bu.

Daha önce aynı dili ve geleneği paylaşan, etik yapılanması ve kültürü aynı olan Raunda halkı bir tür yapay ırksal ayrımcılığa tabi tutuldu. Rwanda Oteli filminde değinildiği gibi, burun deliği mesafesi daha dar olanlar, ince ve uzun sayılanlar Tutsi, diğerleri Hutu olarak kabul edilip, herkese ırkını gösteren kimlikler dağıttılar. Sayıca az olan Tutsi'ler, Hutulara göre çok daha iyi işlerde çalışıp, daha rahat bir yaşam sürdüler. Eğitim ve diğer sosyal olanaklar, giderek Hutulara kapandı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası (1945), gelişen yeni sömürgecilik siyaseti gereği, Belçika Raunda yönetiminde bazı değişikliklere gitti. Ulusal Bağımsızlık ateşinin alevini hisseden diğer emperyalist güçler gibi, bazı reformlar yaptı. Diğer yandan sert tedbirler aldı. Sayıca fazla olmaları nedeniyle, seçimlerin galibi olabileceğinden, Hutular "siyaseten" önemsendi. Ülke yönetimi Birleşmiş Milletler'e bırakıldığı halde, Belçikalılar iktidara gelen Parmehutu hareketini, eski yönetimin uzantısı Tutsilere karşı her alanda destekledi. Tıpkı İngilizlerin Güney Afrika Cumhuriyeti'ndeki gibi, Belçika Raunda ve Brundi'yi sert, acımasız yöntemlerle sindirdi.

Tarih tersine dönmüş, bu defa Belçika desteğiyle Hutular terör estirmeye başlamıştır.20 ila 100 bin arası Tutsi öldürülmüş, 150-200 bin kadarı komşu ülkelere sığınmıştır.

1980'li yıllarda komşu ülkelerdeki Tutsi nüfüsu 500 bini aşmıştır. Eğitimli ve kalifiye olmaları nedeniyle, gittikleri yerde sivrilen, organize olan Tutsi muhacirleri, Raunda Yurtsever Birliği (RYB) ' ni kurarak, önce diplomatik kanallardan mücadeleye başlarlar. Politik bir çözüme ulaşılamayınca, Uganda'daki kamplarından çıkarak, 1990' da başlayıp iki yıl süren bir iç savaşa neden olurlar.

1992'de geçici bir barış anlaşması imzalandı. Interahamwe adı verilen, yerel yarı - askeri örgütler, bu aşamada sadece Tutsi olanları değil, ılımlı Hutuları da fişlediler. Silah alımına güçleri yetmediği için, Çin'den yüz binlerce satır sipariş ettiler.

6 Nisan 1994 'te tarihin gördüğü en kanlı katliamlardan birisi radyoda yapılan anonslarla başlar. O gün, bir Hutu olan devlet başkanının uçağı düşürülür. Interahamwe üyeleri ellerindeki listelere bakarak, eğitimli Tutsi ve ılımlı Hutular başta olmak üzere kıyıma başlarlar. Kanada ordusuna bağlı bir komutan, bizzat Birleşmiş Milletler Sekreteri ( Kofi Annan'ı arayarak) katliamı bildirmiş, ancak müdahale edilmemesi yönünde emir almıştır. Öldürülen 10 BM askerini sebep gösteren ABD ise, BM Barış Gücü askerlerinin çekilmesini sağlar. Katliam haberi üzerine Tutsiler (KYB) , ülkenin doğusundan girerek başkent Kigali'ye ilerlemektedir. Tam bu aşamada Fransa, katliamlara verdiği destekle yetinmeyip, bizzat askerleriyle Kigali'nin batısından Kongo'ya kadar olan bölgeyi ele geçirmiştir. KYB güçlerinin buraya girmesine engel olan Fransızlar, Hutuların Tutsileri katledişini organize etmişlerdir. İşte tam bu noktada katliamların ivmesi birden artar. O andaki olayları aktaran bir gözlemcinin anlattıkları aynen şöyledir:

"Hutu milisleri, neredeyse ellerine geçen her aletle, balta, bıçak, satır, taş ile Tutsileri öldürmeye başladılar. Parası olan Tutsiler kurşun parası vererek, acısız ölümü satın alıyorlardı, olmayanlar ise en acımasız şekilde öldürülüyordu. Öldürmekten yorulan Hutular, Tutsilerin kaçmasını önlemek maksadıyla aşil tendonlarını kesiyor, dinlendikten sonra katlimlarına devam ediyorlardı. Kilisede rahipler, hastanede doktorlar, ellerindeki Tutsileri cellatlarına teslim ediyorlardı."


100 gün içinde bölgede, bir milyona yakın insan katledilmiştir. Karşı katliamdan korkan 2 milyon Huttu ülkeyi terk etmiştir. İşlenen katliamların boyutu önce "soykırım" olarak nitelendirmekten kaçınan Batı dünyası önceleri BM'de soykırım sözcüğünü içeren tüm önergelerde değişiklik isteyerek, belgelerden çıkartılmasını istemişlerdir. Ardından olayı hafife alarak geçiştirmeye çalışmışlardır:

"Fransa ve ABD'nin özellikle bölgede katliamı başlatan Hutu'ların engellenebileceği zamanlarda Birleşmiş Milletler'i işlevsiz kılmaya yönelik diplomatik girişimleri bu iddialara temel teşkil eder. Ayrıca Fransa Eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand "O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil." şeklinde açıklamada bulunmuştur. ( Le Figaro, 12 Ocak 1998)
1992 yılında Ruanda Cumhurbaşkanlığı Muhafızları'nı eğitmek için bölgede bulunan emekli Ulusal Jandarma Müdahale Grubu Komutan Yardımcısı Thierry Prungnaud, devlet radyosu France-Culture'e verdiği mülakatta "1992 yılında Fransız askerlerinin Ruandalı sivil milislere atış eğitimi verdiğini gördüm." diyerek Fransa'nın henüz anlaşılamayan sorumluluğuna değinmiştir. Emekli komutan, mülakatı yapan gazetecinin 'Fransa'nın Ruandalı milisleri eğittiğini reddettiğini' hatırlatması üzerine "Fransa bunu her zaman inkâr etti, başka şeyler gibi. Ama önemli değil, ben doğruluyorum." şeklinde cevap vererek benzer iddialara destek vermiştir."

Batı Dünyası'nın kendi ağzı ile "soykırım" a bakış açısı budur.

Olay,günümüzün Irak'ından fazla ırak değil. Bosna ya da Çeçenistan duruyor hemen ardında…

Kim haklı, ölenler mi, öldürülenler mi? Onları böylesi bir vahşete kim yönlendiriyor?

Olayların ardında yatan gerçek ne?

1914 - 15'te Anadolu'da ne olmuştu? Kim ne iddia ediyor 93 yıl öncesine ait?

1994'te Ruanda'da ne olmuştu?

Evet 93 yıl ila 13 yıllık bir geçmiş...

13 yıllık geçmiş dün gibi, belleklerimizde...

Ya 93 yılın ardından görülmek istenen hesap nedir?

Hepimize güzel ve katliamsız bir dünya, iyi seyirler...




Ahmet Derya Varilci
Ünye, 17/03/2007

14 Aralık 2007 Cuma

SARAY CAMİSİ RESTORASYONU

İslam dünyasında cami, insanları birleştiren bir yer olarak tanımlanır. Felsefi açıdan sevgi ve iyilik kaynağı olarak gösterilen bu mekânlar, esas itibariyle ibadet amaçlı kullanılır. Cuma ve bayram namazlarının topluca camilerde kılınması şarttır. Vakit namazlarının camilerde topluca kılınması makbul sayılsa bile, tek tek kılınması yahut topluca bir başka yerde kılınmasında bir sakınca görülmemiştir.

Hutbe, vaaz ve cami dersleri nedeniyle eğitim ve öğretim amacına hizmet eden camiler, aynı zamanda Müslümanların birbirlerini görüp kaynaştıkları, birbirlerini kollayarak sorumlulukları paylaştıkları mekânlardır.

Anadolu’ya gelen Türkler, İslami inanç ve yerleşik topluma geçişle birlikte nüfuz ettikleri yerlerde camiler inşa etmişlerdir. Dolayısıyla camiler, inşa edildikleri tarihsel dönemin özelliklerini ve mimari biçimini yansıtırlar.

Ünye’de onarım görmesine karşın fazla değişime uğramadan ayakta kalan tarihi camilerin sayısı çok azdır. Bunlardan bazıları yıkılarak, yeniden inşa edilmişlerdir.

Ünye’nin en eski camisi 1019 ( M. 1603) yılında inşa edilen Büyük Cami’dir. Çoğunluğu ahşap, kâgir yapı, 1988 -89’da Belediye Çevre Düzenlemesi nedeniyle yıkılarak, yerine bugünkü cami inşa edilmiştir. İkinci sırada Hacı Osman Ağa Cami 1113 ( M. 1697) yapılmış, 1988’de yol genişletilmesi sebebiyle yıkılarak, elli metre yukarı ve geri çekilerek yeniden inşa edilmiştir.

Sıradaki diğer camiler, Saray Cami 1132 (M. 1716), Çömlekçi Cami’dir 1235 ( M. 1819) . Her ikisi de orijinal haliyle ayaktadırlar.

Orta Yeni Cami, 1312 (M. 1896) yılında yapılmış, 1939 Erzincan depreminde yıkıldığı için büyük bölümü yenilerek bugüne gelmiştir.

Tepe Mevkiindeki Tepe Camisi ve Kireç Fırını Mevkisindeki Kefeli Cami ve Hamidiye Mahallesi Camisi nispeten eski camilerimizdendir. Kısmen onarım görmüş veya tamamen yıkılarak yenisi yapılmıştır.

Saray Camisi orijinal haliyle ayakta kalan şehrin en eski camisidir.

Yerinde bir kararla Saray Camisi, 2007 yazında Kültür Bakanlığınca restorasyona alındı ve 2007 Kasım ayı itibariyle restorasyonu tamamlandı.

Saray Camisi, adını 1808 yılında yapılan Süleyman Paşa Sarayı’ndan almıştır.

Saraya yakın olması ve saray mensuplarınca kullanılması nedeniyle bu isimle anılsa da, caminin inşa tarihi saraydan en az 92 yıl önce yapılmış ve Sarayın asıl camisi olarak bilinen cami, Kaşbaşı Camisidir.

Saray Caminin kim tarafından ve ne zaman yapıldığını, giriş kapısı üzerinde Arapça harflerle yazılmış orijinal kitabeden öğrenmekteyiz. Cami 1716 yılında inşa edilmiştir. Camiyi yaptıran kişi Hacı Ahmed’tir. Gondoroğlu olarak anılan Hacı Ahmed’in Kaptan olduğu tahmin edilmektedir. Ünye’de o dönemle “varlıklı” diye bilinen kesimler, başta asker kökenli devlet erkanı; paşa ve benzerleri olmak üzere, kadı ve kaptanlardır. Hacı Ahmet saray Camisini yaptırdıktan sonra, burada görev yapanları, imam ve müezzinleri, caminin çeşitli giderlerini karşılamak amacıyla, şu anda market olan yer ile cami arasındaki bölüme bir değirmen yaptırmıştır. Anasu’dan gelen derenin üzerine inşa edilen bu değirmen 1800’lü yılların sonuna kadar çalışmıştır.[1]

Caminin batı yönünde yer alan bahçe mezarlıktır, muhtemelen camiyi yaptıran şahsa ve yakınlarına aittir. Bahçede yer alan servi ağaçlarından birinin, caminin inşası ile aynı zamanda denk gelişi, eski bir gelenek olarak ağacı dikenin yahut camiyi yaptıranın bu ağaç altına defnedildiği çağrışımını yaratmaktadır. . Bahçede 12 mezar olduğu tahmin edilmektedir.

Caminin bahçesi gibi meydanın önemli bir bölümü de mezarlıktır. Zamanla meydan trafiğinin artması, savaş nedeniyle sığınak kazılması ve nihayet hükümet konağının temel kazısı nedeniyle meydandaki mezarlar tümüyle kaldırılmıştır. Meydan düzenlenirken ve cami yanından geçen patika genişletilirken, caminin bahçesi yol seviyesinin altında kalmış, üstüne toprak doldurularak, kod farkı giderilmiştir ve camiye ait mezarlar toprak altında kalmıştır.[2]

Restorasyon

Mayıs 2006’da ihalesi yapılan Saray Camii, 164 Bin YTL. karşılığı 28 Mayıs 2007’de restore edilmeye başlanmış ve 6 ayda tamamlanması gerekirken, 28 Ekim yerine, 22 Kasım 2007’de tamamlanmıştır.

Caminin giriş kapısı, dış cephe, minber ve mihrap üzerinde değişik zamanlarda kat kat boya kullanıldığı için, ana gövdeye zarar vermeden temizlenmeleri hayli zaman almış, bunun için Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden bir aylık ek süre alınmıştır. 28 Kasım 2007’ye kadar verilen ek süre dolmadan Cami, Samsun Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne 22 Kasım 2007 tarihinde teslim edilmiştir.

Yapılan işlemler şunlardır:
Camiye ait mihrap ve minber ilk yapıldığı günden kalmadır. Ahşap kürsü ise, onarılamayacak halde olduğu için iptal edilmiş, yerine Ünye taşından kürsü yapılmıştır.

Restorasyonu gerçekleştiren mühendis Muzaffer Özdemir’den aldığımız bilgiye göre döşeme, tavan, iç bölmeler tümüyle yenilenmiştir. Kapı, minber, mihrap özel bir teknikle temizlenerek, koruyucu maddelerle kaplanmıştır. Plastik çerçeveli pencereler ahşap yapılmış, dışarıdan olan ikinci kat çıkışı cami içinden verilmiştir. Dış cepheye yüzey temizliği yapılmış ve çatı yenilenmiştir.

Caminin ön ve yan taşlıkları temizlenerek, minaresi yeniden boyandı. Şadırvan onarılarak, eski mezarların bulunduğu bahçeye Vakıflar Genel Müdürlüğünün ihaleye çıkardığı projeye uygun olarak umumi tuvalet yapıldı.

Caminin dış duvarlarında ve pencere kenarlarında yapılan temizlik, yapının şirinliğine ve 17. yüzyılda Ünye taşının nasıl işlendiğine dair güzel bir örnek oluşturmaktadır.
Cami avlusunun renkli Ünye taşından yapılması, duvarlarda da aynı taşın bulunması açısından isabetli bir karardır. Ancak Ünye’ye ait bu taş tamamlayıcı bir faktör olarak düşünülmüş bile olsa, yer karosu olarak uygun değildir. Fiziksel etkenlere karşı dayanıksız, özellikle sürtünme karşısında dirençsizdir.

Giriş kapısının ve pencerelerin kabartmaları, mihrap işçiliği ile aynı düzeydedir. Çatıdan gelen yağmur oluklarının taş köşebentleri, dört köşede de zemine kadar uzamaktadır.

Şadırvan

1965 yılına kadar caminin çeşme yahut şadırvanı yoktur. Recai İkinci’in aktardığı kadarıyla, şimdiki şadırvana yakın, şu an yola giden yerde geniş ağızlı bir kuyudan su çekerek abdest alırlarmış. Gülsüm Ana kuyusu adıyla anılan bu kuyu dışında, Anasu Deresi akağı yakında olduğu için suyun bol olduğu, hatta camiye yakın çok helalı bir umumi tuvaletin bulunduğu söylenir.

1965’te Mürüvvet Çeşmesi adıyla, Profesör Osman Çataklı’nın kızkardeşi Mürüvvet Hanım’a hayrat, babası Mehmet Efendi tarafından bir şadırvan yaptırılmıştır. Halen hizmet veren şadırvan, 2005’te onarım görmüş, Hürrem Duysak tarafından mermer takviyesi ve tavan aksamlarının yenilenmesi gibi işlemlerden geçmiştir.

Restorasyonla birlikte temizlenme, boyanma yanında, şadırvanın muslukları ve oturakları yenilenmiştir.

Cami, inşa edildiği tarihten günümüze kadar önemli bir onarım görmemiştir. Zamanla yıprandığı, hatta cami olarak kullanılamaz duruma geldiği, İkinci Dünya Savaşı sırasında cezaevi olarak kullanıldığı, birkaç küçük onarımla cami olarak hizmet verdiği bilinmektedir. Bu süreçte, eski minare -ardıç ağacından, tamamı ahşap- neredeyse kendiliğinden yıkılarak, yerine taş minare yapılmıştır. Halen hayatta olan, yaşları 65 ve üzeri Ünyeli’lerin ortak anısı, camiden çok işte bu minareye aittir.

Bir Minare Öyküsü

Ne zaman yapıldığı bilinmeyen, belki de cami ile eş zamanlı Hacı Ahmed Efendi tarafından yapılan bir minaresi vardı Saray Camisi’nin. Yekpare ahşap, ardıç ağacından yapılmış bu minarenin uzun yıllar kullanıldığı anlaşılmaktadır. Ahşap minarenin yıkıldığı dönem, caminin kısa bir süre cezaevi olarak kullanıldığı İkinci Dünya Savaşı yıllarına rastlamaktadır. Taş minarenin inşa edilmesi ise hayli zaman almış, 1960’a kadar uzamıştır.[3]

Yaşı 60’ın üzerinde Ünyelilerin hatırladıkları görüntü şudur:

Müezzin Kör Fethi, ahşap minareye çıkmış, ezan okumaktadır.

Sonra bu minare, kimilerine göre kendiliğinden yıkılmış, 1954’te yenilenme kararı alınarak, taş minare yapımına başlanmıştır. Zemin bataklıktır. Zorlu bir çalışma gerekmektedir.Zahiye ve Rüveyde Haznedar’ların bağışlarıyla gerekli finansman sağlanır. Minareyi oturtacak kaidenin zemini uzun bir süre dövülür. Kaptan İsmail Canbula’nın gemisinden vinç getirtilir. Makinist Himmet’in işçiliğinde sıkıştırılan zemine, 16 kızılağaç kazığı çakılır. Minarenin temeli işte bu şekilde atılır. Kaidenin ve minarenin yapımını Kaptan İsmail Canbula üstlenirken, Öğretmen Ömer Kavaklıoğlu, Musa Sami Güven, ve Ahmet Uygun gibi pek çok Ünyeli katkıda bulunmuşlardır.

Kaide biter bitmez minare yapımına girişilemez. Yedi – sekiz yıl beklenir, daha sonra minarenin inşasına girişilir. Minare inşasının tamamlanması 1960’ların başına kadar uzar. [4]

Cezaevi

Mahkumlara yemek götürenler tarafından daha net olarak hatırlanan bir hadisedir, Saray Camisi bir dönem cezaevi olarak kullanılmıştır. 1939 Erzincan depremi nedeniyle şimdiki Emniyet Amirliği binasının yanında bulunan cezaevi ki, aynı zamanda Jandarma Karakolu’dur, hasar görür. 1942 Erba depremi ve aynı yıl çıkarılan Varlık Vergisi ve Yol Parası nedeniyle çoğalan mahkumları kısmen hasarlı olan cezaevi ikamet edemez ve yetersiz kalır, ek bina aranır. Toplam 10 – 15 mahkum, buradan alınarak, Saray Camisi’ne nakledilir. [5]

Cezaevi gardiyanlarından biri, daha sonra Belediye Zabıta Çavuşu olan Avni Çavuş’tur (Avni Çelik).

Cumhuriyet öncesi dönemde cezaevi meydanda ve deniz kıyısındadır. Biri kadın 64 mahkûm olduğu belgelerden anlaşılmaktadır.[6] Meydanın neresinde ve hangi bina olduğu bilinmez ama mahkûm sayısı, o dönemin Ünye nüfusu hakkında önemli ipuçları vermektedir.

1942 – 46 arası Saray Camisinde muhafaza edilen mahkumlar, buradan Kaledere Okulu önünde bulunan ve ot deposu olarak kullanılan bir binaya nakledilmişlerdir. Okulun önündeki yol genişletilince, bu bina yol’a gitmiştir.[7]

İkinci Dünya Savaşı nedeniyle çok sayıda asker Ünye’de konuşlandırılmış, Tepe mevkiinde askeri depo olarak kullanılan yer, askerlerin tahliyesi sebebiyle boşalınca, cezaevine dönüştürülmüştür. Yüceler mevkiindeki şimdiki cezaevi açılıncaya kadar, “debboy” tabir edilen Tepe’deki bu cezaevi kullanılmıştır.

Saray Camisi İmam ve Müezzinleri

1951 Yazında, Tokatlı Hüseyin Efendi Cuma namazı kıldırarak camiye yeniden işlerlik kazandırmıştır. Daha önceki yıllara ait kimlerin camide görev yaptığını bilmiyoruz. Ancak, diğer cami imamları gibi gayri resmi statüdeki imam ve müezzinlerin camiye yakın ikamet eden akil kişilerden oluştuğu sanılmaktadır. Bu gelenek, 1951 sonrasında bitmiş, Saray Camisi’ne sırasıyla şu imamlar atanmıştır:

1- Çarşambalı Mehmet Efendi,
2- Derviş Efendi ( Ferhan Şensoy’un dedesi),
3- Pazarbaşı Mustafa Hafız,
4- Hasan Hafız (Hasan Kuru, 1964-1977 ),
5- Seyfettin Hoca (Seyfettin Yörük, 1977- 1981),
6- Halil Arık (1982 – 1985 )
7- Fahri Şahin, (1989 – 1991 )
8- Ahmet Dural
9- Ahmet Avkış

Paslu Hoca, Kör Fethi, Şaban Hafız (Mehel ) ve Talip Yıldırım ( 1979 – 1992 ) müezzinlik yapmıştır.

İmam yahut müezzinin mazeretli olması halinde, cemaatten birileri görevini üstlenir; Niyazi Ünser ( Kör Niyazi), Halit Tokaç, Ali Özalp, Basri Şimşek ( Tabak Basri) ve Süleyman Karadeniz, bunlardan bazılarıdır.

Hali hazırda görevli imam Şükrü Saylan’dır. Müezzin ise, Adem Gebeş’tir.

Saray Camisi Restorasyonunun Kazanımları ve Yanlışlığı

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün faaliyetleri çerçevesinde ve belirledikleri program uyarınca gerçekleştirilen Saray Camisi restorasyonu, şüphesiz Ünye için önemli bir kazanımdır. Tarihi bir eserin ayakta tutulması yanında, cami olarak kutsal bir mekanın onarılması yapılan işe ayrı bir anlam katmaktadır. Sırada bekleyen Saray Hamamı, Yalı Kahvesi’ndeki kilise ve daha pek çok tarihi eser, yeniden hayat bulmayı beklemektedir. Çarpık yapılaşma sonucu dokusunu kaybetmiş olan kentimiz, hiç değilse bazı eserlerinin yenilenmesi, bazı sokakların eski görünümüne kavuşturulmaları sayesinde eski ve güzel günlerini yansıtabilecektir.

Saray Camisi envanterine geçmiş, biri önemli iki el yazması Kur’an mevcuttur.

Restorasyon öncesinde Ünye Müftülüğü zimmetine verilen Kur’an, 1896’da yazılmıştır. Muhsinzade olarak anılan, Abdullah oğlu Muhammed Rahmi tarafından yazıldığı anlaşılan Kur’an, 112 sene önce yazılmıştır.

El yazması Kuran’ın son iki sayfasında şu açıklama vardır:

“vegad kâne hitamü kitabetü hazihi’l-mushafi’l-mektubeti bikalemi abdül’l-hakir el-muğtarefi bi’l-aczi ve’t-taksir el-mütevaki’ rızae Rabbihi’l-ahad Muhammed Rahmi b. Abdullah el-Mağruf bi-Muhsin zâde zadehu amilehu’l-llahu lutfen vezadehu Fi evahiri Şa’ban’ul-muazzama min şuhuri senete selase aşara ve selase mieti ve elf …”

(Ketebe kaydında hattatının ismi “Muhammed Rahmi b. Abdullah el-Mağruf bi-Muhsin zâde” olarak geçiyor. İstinsah tarihi yani yazılma ve tamamlanma tarihi 1313’tür. Miladi 1895/1896.)
Çeviren : İrfan Dağdelen

Giriş sayfasında:
“Bu mübarek zat ne güzel Kur’an-ı Kerim hediye etmiş duası kabul olsun. İlahi ruz-ı mahşerde yüzü ak ruhu şad olsun. Bende nasib oldu okudum bu Kur’anı Rabbim rahmetlere gark ile son yazanı. Acizi Drama muhacirlerinden Bayram Edhem 5 Haziran sene 1340” İbaresi yer almaktadır. İrfan Dağdelen, çeviri yanında, cildinin normal olduğu, farklı bir özelliğinin bulunmadığı ancak hattı’nın “gayet güzel” olduğu tespitini yapmıştır.

Cami imamlarından Seyfettin Hoca’nın bahsettiği küçük boyutlu Kur’an ile kelimeyi tevhit yazılı kemik levhanın şimdilik izine rastlayamadık.

Yazılı belge olarak giriş kapısındaki kitabe, Saray Camisini yaptıran kişi hakkında bize bilgi ulaştıran tek kaynaktır.


Bân-i hâze’l-câmi’ el-Hâc Ahmed ismuhu
Pâk-meşrebdir selîmü’t-tab’ bi’l-hulk’il-halîm
Bu camiyi yaptıranın ismi Hacı Ahmed’dir
Temiz huylu, sağlam tabiatlı, yumuşak yaratılışlıdır
Eyledi ukbâsını ta’mîre bu câmi’ binâ
Hâze’l-hayrât min lutfi’l-latîfi’l-hakîm
Ahiretini onarmak için yaptırdı bu camiyi
Lütuf sahibi Allah’ın yardımıyla yapıldı bu hayrat
Bahr-i ukbâda reîs-i keştî-i câmi’ ola
Bunda oldu keştî-i seyyâha [1] nice kim
Nasıl dünyada nice gemiye kaptan olduysa
Ahiret denizinde de müminler gemisinin kaptanı olsun
Eyleyüb bâri Hüdâ tevfîkini her dem refîk
İhdinâ yâ Hâdîyü’l-lutf sırâta’l-müstakîm
Allah inayetini daima kendine yoldaş etsin
Dosdoğru yola iletip hidayet etsin
Der Sümrânî [2] hatmi sezâ târih içün ba’de’d-duâ
Kondura [3] el-Hâc Ahmed ecrin ed-dâru’n-naîm [4]
Bu duadan sonra, tarih düşmek için Sümrânî der ki
Bunun sevabı Cennet’e koysun Hacı Ahmed’i

1132 [1720/1721]

Günümüz harflerine çeviren : İrfan Dağdelen
Günümüz diline çeviren : Ahmet Selim Tuncer

[1]Hacı Ahmed Efendi’nin kaptan oluşu gerçek mi, yoksa bu ifadeden dolayı mıdır? (“Keştî-i seyyah”, dünya anlamındadır.)
[2] Sümrânî, Semrânî ya da Semerânî maslâhı, ender kullanılan bir isimdir ve “karaca-oğlan”, “esmer” de demektir.
[3] Hacı Ahmed Efendi için kullanılan Gondoroğlu lakabının bu sözcükten türetilmesi mümkün değil ise, kulaktan kulağa günümüze ulaşmış olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir.
[4] Eski harflerin deşifresinde Tapucu Selahattin Bey'in yardımı ve teyitleri olmuştur.


Bir başka yazılı belge ise, mezarlık olarak kullanılan bahçenin hafriyatı sırasında ortaya çıkmıştır. Yer seviyesinin altında inşa edilen umumi tuvalet için, kepçeyle çıkarılan 10 – 15 kamyon dolusu toprak, kamyonlara yüklenerek, Atatürk parkı Dolgu alanına “moloz” olarak dökülmüştür. Hafriyat sırasında, kepçeye takılan ve bir merhumeye ait olan mezar taşını alarak, muhafaza eden Recai Kılıç, Camiye ait “bir belge”yi kurtarmıştır.

“Merhume ve mağfure Zahide Hanım ruhu içün el-Fatiha fi sene 1176”

(Çeviri: İrfan Dağdelen)

Hafriyatta çalışan kepçe ve toprağı taşıyan kamyon bellidir. Görevli mimar’dan teyit ettiğimiz bilgiye göre, hafriyat denizin doldurulduğu dolgu alanına dökülmüştür. Dolgu alanına giden kamyonlar dolusu toprak ve toprağa karışmış mezar taşları, muhtemelen camiyi yaptıran Hacı Ahmed Efendi ve diğer kişilerin kemikleri moloz olarak dolgu sahasındadır. Ancak hangi bölgeye yahut bölgelere döküldüğü bilinmemektedir.

Üç kamyonluk hafriyat ise Hürrem Duysak’ın tarlasına gitmiş, bunların içinde bir mezar taşına ait olduğunu sandığımız küresel bir taş ile muhtelif kemik parçaları çıkmıştır. Restorasyon konusunda bilgi aldığımız mühendis Muzaffer Özdemir [8], ihaleyi alırken tuvaletin projede yer aldığını, ihale anlaşması gereği tuvaletin yapıldığını söylemiştir. Ancak hafriyatı kendisinin yapmadığı ve hafriyat sırasında Ünye’de olmadığını, avlunun eski bir mezarlık olduğunu bilmediğini ifade etmiştir. Hafriyatla ilgili mimarın bilgisine baş vurduğumuzda ise, aynı bilgi noksanlığı içinde olduklarını gördük.

Recai Kılıç - Rifat Coşkun ve Mahmut Güner, restorasyon başlamadan iki ay önce birer dilekçe ile Samsun Anıtlar Yüksek Kurumu’na başvurmuşlardır.Mezarlık olarak kullanılan bahçeye tuvalet yapılmasının sakıncalarına işaret etmişlerdir. Buna karşın, projenin ihaleye çıkarıldığı, bu aşamada herhangi bir müdahalenin söz konusu olamayacağı bildirilmiştir.Mahmut Güner, bu defa Diyanet İşleri Başkanlığına baş vurmuştur. Ancak oradan da bir netice alamamıştır.

Restorasyon yerinde bir karardır. Vakıflar Genel Müdürlüğünün tespiti, ekibinin çizdiği röleve, keşif ve mali durum belirlemesinden ardından, Anıtlar Yüksek Kurulu’ndan onayından geçen bir projeye sahiptir. Ancak projede mezarlık alanına tuvalet tahsis edilmesi göz ardı edilmiş ve bu haliyle ihaleye çıkarılmıştır.

Çevreden görüp, müdahaleci olan bazı duyarlı vatandaşların dışında, maalesef yapılan uygulamanın -mezarlığı tuvalete çevirmenin- sorumluluğunu resmi, sivil hiçbir kişi ya da kuruluş üstlenmemiştir. Yol kıyısındaki ağaçların ise niye kesildiği bilinmemektedir.

Sonuç olarak, sahip çıkamadığımız mezarlara, denize dolgu olarak döktüğümüz ecdat kemiklerine saygı olarak, avlunun bir kıyısına Hacı Ahmed için sembolik bir mezar yapsak, acaba kendimizi affettirebilir miyiz?


Avluda toprak zemin olarak görünen alanın bir kısmı bile, böyle bir sembolik mezarı karşılayabilecek büyüklüktedir.

Yazarken bir kısmını andığımız ve ismini zikredemediğimiz, bizi bilgilendiren, yönlendiren, Ünye’li büyüklerimize, hocalarımıza ve yardımı dokunan herkese teşekkürler. Özellikle kitabe ve diğer eski yazmaları deşifre eden A. Selim Tuncer ve İrfan Dağdelen’e minnettarız. Sayın Dağdelen’in bir belirlemesiyle sonluyoruz:

“Yapmış olduğunuz çalışmaların bölgemiz ve Ünyemiz adına ne kadar öneme haiz olduğunu herhalde sizlere anlatmama gerek yok. İşin erbabı bu konulara zaten vakıftır. Ama bu çalışmalara ilgili makamların da dikkatini çekerek bu tür eserlerin muhkem bir merkezde toplanması ve ilgisiz kişiler tarafından zaman geçtikçe sır olmasından kurtarılması gerekir. O yüzden bir KENT BELLEĞİ, KENT ARŞİVİ ve BİLGİ MERKEZİ oluşturmak herhalde YEREL YÖNETİM ve SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ üzerine farz-ı ayındır.”



Ahmet Kabayel ahmetkabayel@gmail.com
Ahmet Derya Varilci varilci@gmail.com


Kasım 2007, Ünye


__________________________________________________________________________
Dipnot :___________________________________________________________________

[1] 106 yaşına kadar yaşayan ve berrak bir hafızaya sahip olan Aziz Çavuş’un , bir değirmenden söz ettiği söylenir. Mehmet Kaplan’ın dedesi Aziz Çavuş, Saray Camisi’ni yaptıran Hacı Ahmed Efendi’nin cami için bir değirmen yaptırdığını ve Anasu Deresi’nden gelen su üzerine kurulduğu, Çınar ağacı ile Süleyman Paşa Sarayı arasında yer aldığı ve 1800’lü yılların sonuna kadar çalıştırıldığı söylenir. Recai Kılıç’tan öğrendiğimiz bu bilgi, isimleri zikredilen diğer kişiler tarafından da doğrulanmıştır.

[2] Recai Kılıç, Mahmut Güner, Orhun Güven ve Hasan Hafız (Kuru) gibi daha birçok Ünyeli ve cami görevlileri, cami bahçesinin mezarlık olduğu bilgisine sahiptirler. Eski belediye başkanlarından Hüsrev Yürür’ün, gazeteci Yaşar Karaduman’a yaptığı açıklamadan da anlaşılacağı üzere, Navarrin Gazisi Tiryaki Hasan Paşaya ait mezar, meydandan buraya nakledilmiş, buradan da muhtemelen “Elmalık” denilen Çakırtepe Kabristanlığına götürülürken, diğer mezarlar toprak altında kalmıştır. (Bkz. Şirin Ünye Gazetesi, 07.11.2006 Tarihli nüsha. “Mezarda Karışan Paşalar”).

[3] Hacı Osman Ağa Cami tümüyle yıkılıp yeniden inşa edilirken, taş minaresi orijinal haliyle günümüze ulaşmıştır. Saray Camisi ise, tersine minaresi yeniden yapılmış ama cami binası orijinal haliyle günümüze ulaşmıştır.

[4] Aktaran: Orhun Güven.

[5] Niçin cezaevi olarak camiler tercih edilmiştir? Bu konuda, camide cemaat azlığı, fiilen namaz kılınmayıp binanın metruk olduğu varsayımları yanında, dönemin iktidarının politikası gereği olduğu ifade edilmektedir.

[6] Osmanlı Arşivlerinden aktaran Osman Doğan.

[7] Hüseyin Çuhacı, Hüseyin Beşli, Recai kılıç, Mahmut Güneş, Yalçın Taşçıoğlu, Recai İkinci, Arif Korkmaz ve Hicabi Yıldıran gibi bir çok Ünyeli’nin belleğinden aktarılmıştır. Hilmi “Emmi” nin ot deposu olarak belirtilen bu mekana “Siyasi Tevkifat” olarak bilinen tutuklu sanıklar da konmuştur.

[8] Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği “Uzak” filminin “Altın Palmiye”li oyuncusu Muzaffer Özdemir, aslen Jeoloji mühendisidir. Hobi olarak yaptığı restorasyon işinde, Saray Camisi’ni seçme sebebi, bu camiyi “şirin” bir yapı olarak görmesidir. Maddi kazanç elde etmediğini ifade ettiği bu işlemde, cami avlusunun altında mezarlar olduğunu bilse, tuvalet işine hiç girmeyeceklerini, en azından hafriyatın bu şekilde gerçekleşmesine engel olunabileceğini söylemiştir.