28 Temmuz 2021 Çarşamba

Arkeolojik Emperyalizm III

 




Arkeolojik Emperyalizm III

 

Thomas Edward Lawrence (1885-1935)

Yani Arabistanlı Lawrence...

Ve...

Gertrude Margaret Lowthian Bell , (1868 - 1926)

İngiliz İstihbaratının iki önemli casusu...

 

Lawrence’la ilgili önceki bölümde bir giriş yapmıştık.

Bu isimle devam edelim.

Aslında bir arkeolog olan Thomas Edward Lawrence daha sonra Büyük Britanya İstihbarat Servisi'ne bağlı olarak casusluk faaliyetlerine başlamıştı.

“Casus arkeolog” kavramı Lawrence ile birlikte anlam kazandı.

Sarı saçlı, açık tenli ve mavi gözlü bir çocuk olan Thomas Edward Lawrence, 16 Ağustos 1888 yılında Birleşik Krallık’a bağlı Galler’de dünyaya geldi. Babası Baron Edward Robert Chapman’ın bir mürebbiye’den olan gayrimeşru çocuğuydu.

Babası ile sorun yaşayan Lawrence evden kaçtı, orduya katıldı. Daha sonra askerden ayrılmak isteyince babası onu ordudan aldı ve okuması için destekledi. Oxford’a gitti, Gertrude Bell gibi eğitim ve istihbarat hayatı Oxford’ta tarih okumasıyla başladı.

Lawrence’ın yolu Oxford’da bir istihbaratçı olan David George Hogarth ile kesişti. Hogart İngiliz istihbaratı için kritik bir isimdir. Yalnızca arkeolojik kazı çalışması görüntüsü altında yürüttüğü faaliyetler ile değil; Lawrence ve Gertrude Bell’i de İngiliz istihbaratına kazandırması açısından kritik bir isim olarak öne çıkar.

Lawrence, Oxford’ta eğitime başladığında Ashmolean Müzesi Müdürü olan Hogart, ondaki potansiyeli kısa sürede fark etti. Lawrence’a arkeoloji zevki kazandıran Hogart, Ortadoğu’daki birçok kazı çalışmasında onu yanında götürdü. Lawrence bu çalışmalarda Arap dili, kültürü ve yaşam şekli hakkında geniş bir birikim elde etti. Birinci Dünya Savaşı başladığında en büyük destekçisi Gertrude Bell ile beraber bu birikimi Kahire ofisinde kullanacaktı.

 

Osmanlı’da Birinci Dünya Savaşı Siyaseti

 

Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid’in iktidarı döneminde, dış politikada olduğu gibi iç siyasette de ciddi bir denge siyaseti izlenmiştir. Osmanlı padişahı Doğu’da Ermenileri Kürtler ile dengelerken, Arap coğrafyasında aşiretlerin birbiriyle olan rekabetini kullanarak bölgede istikrar sağlanmaya çalışmıştır.

1908’de II. Abdülhamid devrildiğinde Osmanlı toprağı sayılan Arap coğrafyasında değişim rüzgarları esmeye başladı.

Öncelikle Osmanlı’nın İslamcılık akımı çöktü.

Ardından Arap aşiretlerini birbirine karşı dengeleme siyaseti sona erdi.

İttihat ve Terakki Partisi’nin 1908  devrimiyle getirdiği özgürlük  havası kısa zamanda etkisini kaybetti, tersine döndü. Arap Yarımadasında Haşimi ailesine verilen güç daha sonra elinden alınacaktı.

Mekke Şerifi Hüseyin'in yükselişi ve düşüşü bu süreçte gerçekleşti.

Şerif Ali Paşa’nın oğlu Şerif Hüseyin 1853 yılında İstanbul’da dünyaya gelmişti.

II. Abdülhamid, rütbe-i tenzil olarak Devlet-i Şura’da kendisine vezir görevi vermiştir. Bu görevini sürdürdüğü sırada 1908 yılında gerçekleşen İttihat ve Terakki Darbesi ile Mekke Şerifliğine tayin edildi.

Osmanlı’ya liyakatle bağlı olan Şerif Hüseyin başlarda bir isyan fikrine sahip değildi. Osmanlı devletiyle arasının açılmasının ilk nedeni bir Alman projesi olan demir yolu hattının bölge halkına zarar vereceği ve gelir kaybına uğratacağı endişesidir.

Diğer yandan Medine yönetiminin Hicaz yönetiminden ayrılarak doğrudan Dahiliye Nazırlığına bağlanacağı düşüncesi Şerif Hüseyin’i tedirgin edecek ve oğlu Abdullah vasıtasıyla İngilizlerle temas kurmasına sebep olacaktır.

Bu temas genç Binbaşı Edward Lawrence vasıtasıyla sağlanacaktı.

Arabistanlı Lawrence

 

Lawrence’ın pozisyonu ve Birinci Dünya Savaşı’ndaki önemi bugün hala tartışma konusudur. O devrin önde gelen arkeologlarının çoğu İngiliz gizli servisleri için çalışıyorlardı ama Cerablus’taki asıl istihbaratçı bir çok araştırmacıya göre henüz oldukça genç olan Lawrence değil, Gertrude Bell idi...

Lawrence, kimine göre Çölün Kralı kimilerine göre bir efsanedir...

Bir kesim ise Lawrence’ın oynadığı rolü fazla abartılı bulur.

Lawrence ile Bell’in Cerablus ile Karkamış’taki faaliyetleri ayrıntılarıyla bilinmektedir. Her ikisi de bu aşamada ne yaptıklarını, kimlerle görüştüklerini ve günlerini nasıl geçirdiklerini yazdıkları mektuplarda uzun uzun anlatmışlardır. Bell’in satırlarında bazı “tehlikeli” işler ile uğraştığının izleri vardır ama Lawrence’ın mektupları sadece genç bir arkeoloğun hevesini aksettirir.

Lawrence’ın bu süreçte İngiliz İstihbaratı tarafından kullanıldığı açıktır.

İngiliz İstihbaratının yönlendirmesiyle Lawrence, Medine savunmasını yapan Halil (Kut) Paşa’ya gelerek yüklü miktarda rüşvet teklif eder. Halil Paşa, Lawrence’ın teklifini reddeder. Bundan sonra 147 günlük Kut’ül Amare direnişi başlayacaktır. Bu direniş Osmanlı’nın zaferiyle sonuçlanan ender başarılardan biridir.  

Kut’ül Amare’deki Osmanlı zaferinden sonra Lawrence’ın Eylül 1918 yılında Şam’da gerçekleştirdiği saldırı, Osmanlı için ağır bir mağlubiyet olur. Bu saldırıda “esir alınmaması” emrini veren Lawrence, teslim olmuş yaklaşık 5 bin askerin katledilmesinden sorumludur.

Lawrence’ın elde ettiği başarılar bununla sınırlı kalmaz. Dağınık Arap kabşlelerini Osmanlı devletine karşı birleştirerek isyana sevk eder. Ancak savaş sonrası Araplara Lawrence aracılığıyla verilen hiçbir vaadin gerçekleşmediği görülür. Lawrence kendisiyle beraber isyana kalkışan aşiretlere bir millet ve devlet vaadinde bulunurken Birleşik Krallık, Arapları millet bilincine sahip olmayan aşiretler olarak görmektedir. Bu yüzden kontrol altında tutulması zor, tek ve bütün bir Arap Devleti yerine Şerif Hüseyin ve oğullarına çeşitli emirlikler vererek kontrolü altında tutmayı tercih edecektir. Lawrence’ın bütün protestolarına rağmen bu kararın uygulamaya konulmuş olması Krallığın onu çok ciddiye almadığı şeklinde yorumlanabilir.

İlbey Ortaylı’ya göre Lawrence, Arapların bütün Doğu dünyasının aksine İslami dönemlerine hayran olmaktan çok çöl medeniyetine ve Arabistan’ı bağladığı eski Sami uygarlıklara hayrandı.

“Lawrence modern bir Arap milliyetçisi oldu. Zannetti ki İngiltere’yi de bu konuda ikna eder ve Araplara bağımsızlık verilebilir. Tabii ki İngiliz istihbaratı onu kullandı. Görevi de zaten oradaydı. 25 yaşındaki bir askerin, bu görevini istihbarat servisinde yapması normaldi, bütün filologlar ve bilgili coğrafyacılar askerliklerini böyle yapıyorlardı. Ama o çok iddialıydı. Arapçasının düzgünlüğü hatta yer yer zenginliğiyle çölün şeyhlerinden en başta Faysal’ı büyüledi. Faysal tabii ki Arap milliyetçisi değildi. Monarşiye de ne kadar bağlı olduğu tartışılır.” (İlbey Ortaylı, Arabistanlı Lawrence, 23 Mayıs 2020 Hürriyet)

Savaşta gösterdiği yararlılıktan dolayı Albaylık rütbesine kadar yükselen Lawrence daha sonra hatıralarını yazmaya karar verir. Haçlı estetiğine uygun olarak ismini Bilgeliğin Yedi Sütunu (Seven Pillars of Wisdom) verdiği hatıralarını yazar.

Lawrence’ın hayatı David Lean yönetmenliğinde filme alındı. 1963’teki Akademi Ödülleri’nde 10 kategoride aday gösterildi, 7 dalda ödül aldı.

Lawrence’ın ölümü de hayatı kadar gizem doludur, şaibeli bir motosiklet kazasında 46 yaşında yaşamını yitirdi.

 

 (Devam Edecek.)


Ünyekent, 28.07.2021

http://www.unyekent.com/yazi/2525-arkeolojik-emperyalizm-iii.html


14 Temmuz 2021 Çarşamba

Arkeolojik Emperyalizm II

Fotoğraf:
İngiliz casus Lawrence 1909’da 23 yaşında iken
arkeolog Leonard Wooley ile beraber
Karkamış kazılarında.
(Murat Bardakçı Arşivi.)

Arkeolojik Emperyalizm II

  


 Arkeoloji nedir?

Arkeoloji, kısaca kazı bilimidir.

Arkeoloji, geçmiş uygarlıkları, yazılı belgelerle birlikte, anıtlara ve maddi kalıntılara bakarak inceleyen bilim dalıdır.

Bir bilim dalıdır, bizim bildiğimiz....

Ama, fakat, ne yazık ki...

Emperyalizm sözcüğüyle birlikte anılmaktadır.

“Arkeolojik emperyalizm, bu topraklardan İslâm’ın izlerini siliyor" gibi safsatalarla hem sapı samana karıştırıyorlar, hem de "malı götürme" operasyonlarını gizlemeye çalışıyorlar.

Şimdi bu safsata yayıcıları bir kenara bırakıp, terimlerin (kavramların) ne olup olmadığına bakalım.

Emperyalizm nedir? 

Bu sözcüğün maalesef herkesçe kabul edilen bir tanımı yok...

Bu kavram daha çok yayılmacılık (ekspansiyonizm) olarak  ele alınır.

Bir devletin veya ulusun başka devlet veya uluslar üzerinde uyguladığı tahakküm biçiminde açıklanır.

Çağdaş emperyalizm kavramını ise, Bolşevik Devrimi'nin önder ismi Lenin tanımlamıştır.

(İster beğenin, ister beğenmeyin; elle tutulur emperyalizm tanımlaması bu kişiye aittir. Tıpkı “kapitalizm” dendiğinde akla Karl Marx gelirse, emperyalizm dendiğinde de  anılacak isim Vladimir İlyiç Lenin’dir.)

Lenin'e göre kapitalizmin ulaştığı en yüksek aşama emperyalizmdir.

Kapitalizmin bu aşamaya ulaşabilmesi için:

 

1. Üretim ve sermayenin yoğunlaşması, ekonomik yaşamda belirleyici rolü oynayan tekelleri yaratacak kadar yüksek bir gelişme aşamasına ulaşmış olması.

2. Banka sermayesiyle sanayi sermayesinin iç içe geçip kaynaşması ve bu “mali sermaye” temelinde bir mali oligarşinin oluşması.

3. Meta ihracından farklı olarak sermaye ihracının özellikle büyük bir anlam kazanması.

4. Dünyayı kendi aralarında paylaşan uluslararası tekelci kapitalist birliklerin oluşması.

5. Yeryüzü topraklarının kapitalist büyük güçler arasında paylaşılmasının tamamlanması gerekir.

 

 

****

Emperyalizm kavramını herkes kendi meşrebince açıklasa da olayın özü budur.

Ekonomik açıdan bu sürecin en temel özelliği, kapitalist serbest rekabetin yerini, kapitalist tekellerin almasıdır. Serbest rekabet, kapitalizmin ve genel anlamda meta üretiminin temel özelliğidir. Tekel ise serbest rekabetin karşıtıdır ve serbest rekabet tekele dönüşmeye başlamıştır. Büyük ölçekli işletmeler ortaya çıkmış, küçük ölçeklileri yutmuştur. Üretim ve sermayenin yoğunlaşmasıyla tekeller doğmuştur...

Karteller, işveren birlikleri, tröstler ve onlarla iç içe geçmiş, milyarları çekip çeviren bir düzine banka...

Emperyalizm bu şekilde oluşmuştur, özü itibariyle ekonomiktir ancak sonuçları itibariyle  sosyal-kültürel yapı üzerinde etkilidir. Ulusal duyguları ve dini yapıları kullanması çıkarları gereğidir.

Bu nedenle kavramlar çarpıtılır...

Mistifikasyon ve dezenformasyon  gündeme gelir.

"Paradigmaları yıkıyoruz" söylemiyle yaparlar bunu.

 

 

****

Emperyalist tahakküm sadece arkeoloji bilimini yahut arkeologları kullanarak yapılmaz.

Tarih bilimini, sosyolojiyi, felsefeyi, teknolojiyi vb. kullanarak yahut çarpıtarak da yapılabilir.

Biz konumuz gereği arkeoloji alanında emperyalist tahakkümün nasıl oluştuğuna odaklanalım:

Thomas Edward Lawrence (1885-1935)..

Yani Arabistanlı Lawrence. Aslında bir arkeolog olan Thomas Edward daha sonra Büyük Britanya İstihbarat Servisi'ne bağlı olarak casusluk faaliyetlerine başlamış ve Arapları Osmanlı'ya karşı kışkırtmıştı. Lawrence, Osmanlı topraklarına ilk girdiğinde arkeolog sıfatıyla Anadolu’da arkeolojik kazılar yapmış, Suriye ve Filistin’de araştırmalarda bulunmuştur. Kargamış kazısına 1912-1914 yılları arasında katılmış, Zeugma’da kaçak kazılar yapmış, sonrasında Arabistan’a geçmiştir. Arapların her yönüyle kendisine güvenmesini sağlayan Lawrence daha sonra Arapların Osmanlı'ya karşı İngilizlerin yanında yer almasını sağlamıştır.

 

(Devam Edecek.)

 

Ünyekent, 14.07.2021

http://www.unyekent.com/yazi/2511-arkeolojik-emperyalizm-ii.html

 



 

7 Temmuz 2021 Çarşamba

Hayata ve Şiire Dair


Hayata ve Şiire Dair

                                            Eski dost Erhan’a

 

“bir oğlum olacak adı temmuz

uykusuz

korkusuz

beter mi beter”

 

Hasan Hüseyin’den okuduğu şiiri dinliyordu...

Patlayan tabanlarının tedavisi için İzmir Devlet Hastanesinin mahkum koğuşundaydı.*

12 Eylül rejiminin ayak seslerini kendi tabanlarında duymuş, apar topar götürüldüğü cezaevi hücresinden alınıp hastanenin mahkum koğuşuna bırakılmıştı.

Koğuşta yataklar doluydu.

Getirildiği sedyeyle koğuşun bir kenarına iliştirilmişti..

Burada tanıdık bir ses duymasından dolayı mutluydu...

Ama konu tuvalet ihtiyacına gelince zorlanıyordu.

Ayağa kalkamıyordu.

İhtiyacını giderdiği lazımlığı dökecek kişi, şiiri okuyan tanıdık sesti.

 

****

Sadece Hasan Hüseyin’den değil, Nazım’dan da şiirler söylüyorlardı.

 

“Kalküta'nın damları üstünde güneş

                                      güneş gibi

                                              yükseliyordu.

Sokaktan bir sütçü beygirinin

                    nal ve güğüm sesi geliyordu.”

 

İzmir’de çıkan bir çatışmada tam on üç mermi isabet etmişti vücuduna...

Mucize eseri yaşıyordu ama ayağa kalkabiliyordu.

Sürgüyü dökme işi de ona kalmıştı.

Hemşire yahut hastabakıcıların bu tür koğuşlarda böyle bir görevi üstlenmesi vaki değildi.

Her iki tutukluyu da uzun bir mahkumiyet dönemi bekliyordu.

Her ikisi de 12 Eylül rejiminin mahkemelerinde yargılanacaktı.

Zor yıllardı.

 

****

Sedyeyle getirilen tutuklu, hastane koğuşunda fazla kalmadı.

Bir başka hastaneye cerrahi müdahale amaçlı götürülmüştü.

Götürüldüğü hastanede güvenlik gerekçesiyle işlem yapılmadı.**

Cezaevine iade edildi.

Tedavisi mahpushane koşullarında, revir imkanıyla sürdürülecekti.

Yaklaşık beş ay, tuvalete kucakta taşındı.

Ayak tabanlarındaki hassasiyeti ömrü boyunca hissedecekti.

Diğer siyasi tutuklu ise, hastane koğuşunda en uzun süre kalan mahkum oldu.

Tedavisi cezaevi koşullarında yıllarca devam etti.

Vücudunda açılan yaralar iyileşmedi, onunla birlikte sürdü gitti.

Her gün ziyaretine gelen kız arkadaşı, sabrının sonundaydı...

Ne zamana kadar sürdü bu cezaevi kapısındaki beklemeleri, bilinmiyor...

 

****

İnanılmaz bir sahne değildi yazıldıklarım.

Yaşadığımız hayatın sadece bir parçasıydı...

Dünle bugünü buluşturan küçük bir anekdot.

Hayatla şiirin kesişme noktası.

Yaşadıklarımız.

 

İçeride, dışarıda...

Nerede olursak olalım, bunca bedel özgürlük uğrunaysa:

Şiir hep yanı başımızdaydı.

 

 

 

[*] İzmir Devlet Hastanesi o yıllarda Konak’taydı. Elhamra Sineması’nın yakınında, Varyant adı verilen eski Karantina semtinin düzlüğüne kurulmuştu.

[**] Götürüldüğü yer Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesiydi. Bir süre önce tedavi edilmek üzere hastaneye getirilen Orhan Bakır adlı bir tutuklunun buradan kaçırılması nedeniyle tutuklulara bakılmıyordu.

 

 

07.07.2021, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/2498-hayata-ve-siire-dair.html


 

30 Haziran 2021 Çarşamba

Arkeolojik Emperyalizm


Arkeolojik Emperyalizm

 

 Yeni bir emperyalizm türünden söz ediyor.

Aslında yeni sayılmaz...

Arkeoloji biliminin emperyalist emellere alet edilmesi dense, anlayacağız.?*

Ama öyle demiyor...

“ Arkeolojik emperyalizm, bu topraklardan İslâm’ın izlerini siliyor ama biz uyuyoruz yine!” diyerek arkeolojyi de emperyalizmi de kavram karmaşası içine sokuyor.**

Arkeoloji adına yapılan namussuzlukları yazmıyor da doğrudan bir bilimi hedef alıyor.

Uyumuyoruz, hatta uykularımız kaçıyor!

 

****

Önce bir arkeoloji tanımı yaparak giriyor mevzuya...

“Arkeoloji; sona ermiş, bitmiş bir tarihin korunması bilimi olarak kabul edilir.”

Bak buna fazla bir itirazımız yok.

Eksik de olsa, kabul!

Ama bu tanımı inanarak yapmıyor yazarımız, aksine...

“Tam anlamıyla hurafedir bu!” diyor.

“Üstelik de en masumane gözüken çağdaş hurafelerden biri!” diye ekliyor.

Tanımını yaptığı (yahut bir yerden alıntıladığı) arkeoloji kavramını bir kalemde bilim olmaktan çıkarıp hurafe haline getiriyor.

Hurafe kelimesinin sözlük anlamı gerçek ve akıl dışı olan, herhangi bir dayanağı bulunmayandır. Hakikat kelimesiyle zıt anlamlı olan hurafeler, efsaneye ve batıl inançlara dayanır. Özetle; dört ayrı anlamda kullanılabilir:

1- Uydurma, 2- Safsata, 3- Batıl, 4- Efsane.

 

****

“Hurafe” demekle de yetinmiyor yazar; “Arkeoloji, savaşmadan tarih yapmanın en kestirme yoludur.” diyor.

“Tarihi çarpıtmak, tarih imal etmek, arkeolojik hakimiyet aracılığıyla dünyaya hakim olunması...”

“Bu topraklardaki tapu senedimizin elimizden alınması....” diyor.

Sonuç:

“Zihnen Bizans’ın çocukları olduklarını ispat edercesine Müslüman Anadolu kıtasının altını oyuyorlar, her tarafı arkeolojik kazı çöplüğüne dönüştürmüş, gece gündüz demeden, Avrupa Briliği fonlarından fonlanarak, başka şer şebekelerden beslenerek bu toprakların İslâmî tarihini, geçmişini kazıyacak, bu topraklarda bizim işgalci olduğumuzu göstermeye kalkışacak hummalı bir kazı çalışması yürütülüyor ülkenin dört bir tarafında. 600 küsur kazı yürütülüyor el’an ekiplerle Anadolu çapında!”

 

****

En ideolojik bilim dalı, arkeolojidir.

 

En ideolojik tarafından da olsa, arkeolojinin bir “bilim dalı” olduğunu teslim eden yazar, “hurafe” olarak tanımladığı bu bilim dalı aracılığıyla başta İstanbul olmak üzere, Anadolu’nun her tarafının İslâmî köklerinden koparıldığını iddia ediyor.

“İşte bu medeniyetin birikimini, ruhunu, ruh köklerini bir kez daha tarihe gömen, ikinci kez yok eden bir cinayet işleniyor memlekette. Bu topraklardaki tapu senedimizi elimizden alacak, bizi bu topraklardan sürecek yapıları adım adım inşa ediyor birileri arkeolojik kazı numaralarıyla…”

Şimdi kalkıp bu köşe yazarını, arkeoloji eğitimi veren üniversitelerden birine davet ederek; “Arkeoloji nedir, neden yapılır?” türünden bir eğitime tabi tutsak, değişen bir şey olur mu? Anadolu’nun muhtelif yerlerinde arkeolojik kazı yapan, bu eserleri dünyaca tanınmış müzelerimizde sergileyen bilim insanlarımızla buluştursak, düşünce tarzı değişir mi?

Hiç sanmıyorum.

Benzer şekilde düşünen düzinelerce insan tanıyorum.

Bir tanesi de bir esnaf arkadaşımın babasıydı.Ünye’de restore edilen tarihi evleri yazdığımız bir dönemde, bize öğütte bulunmuştu:

“Yazmayın bu eski evlerle alakalı!” demişti.

Biz bu tarihi evlerle ilgili yazıyoruz ve restore edilmelerini öneriyoruz ya, tutup bu memleketten giden Rumlar bu evleri geri isteyebilirlermiş.

O daha reel bakıyor meseleye; işe İslâmi mülahazaları katmadan, mülkiyet açısından bakıyor... Mübadele yıllarını kastederek; “Biz de Evlad-ı Fatihan’ın bırakıp geldiği yerleri isteriz!” demiştim.

Evet öyle yaparız...

Yüreğinizi ferah tutun, hiç kimse tapulu arazilerimiz üzerinde hak iddia edemez!

İslâm’ı da içimizdeki çakma dincilerden başkası zaafa uğratamaz!

Bu uyarı da benden olsun!   

 

 

[*] 19. Yüzyıl’ın ikinci yarısında, Osmanlı’nın elindeki tarihi eserlerin talan edilmesini, bizzat Saray’ın talimatıyla Avrupa’ya taşınmasını örnek verirsek durum daha iyi anlaşılır. Ardından toprak kaybını içeren Arap kalkışması, Arkeolog Gertrude Bell ve Thomas Edward Lawrence’in (Arabistanlı Lawrence) fonksiyonlarıyla süreç devam etmiştir. Günümüzde Irak’ın tarihi eserlerinin ABD işgalcilerince talan edilmesi, sürecin devamını gösteren somut örneklerdir.

[**] 25.06.2021, Yusuf Kaplan, Yeni Şafak

 

 Ünyekent, 30.06.2021

http://www.unyekent.com/yazi/2482-arkeolojik-emperyalizm.html

 


 

23 Haziran 2021 Çarşamba

2040 Yılında Ünye


2040 Yılında Ünye

 

 

“Hayallerinizin peşinden gidin” diyor Albert Einstein

 

Eski milletvekilimiz Sayın Mustafa Hasan Öz’ün “2040 Kar Tanelerinden Gökkuşağına Yeni Bir Dünya” adlı kitabını elime alınca ünlü bilim insanının bu sözlerini anımsadım.

 

"Benim özel bir yeteneğim yok. Yalnızca tutkulu bir meraklıyım" demektedir Einstein…

“Hayal gücü her şeydir. Sizi bekleyen güzelliklerin ön izlemesi gibidir. Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Zekanın gerçek göstergesi hayal gücüdür, bilgi değil…”

 

Einstein’dan sonra aklıma gelen ikinci isim Thomas More oldu…

Roman tarzında yazdığı "Utopia" adlı eserinde More ütopik (hayali) bir toplum tasarımı ortaya koyar. Bu toplulukta  “özel mülkiyet” yasaklanmıştır. Herkes toplum adına üretir. Para geçerli değildir. Üretilenlerden herkes ihtiyacı kadar alır. Topluluğun üyeleri günde altı saat çalışır, geri kalan zamanlarını ise sanat ve bilimle uğraşarak geçirirler. Aslında More bu modeli Platon’dan esinlenerek geliştirmiştir. Yöneticiler, Platon’un ideal devletindeki gibi sıkı bir eğitimden geçmiştirler. İngiliz Lordlar Kamarasının varlıklı bir üyesi olan More, romanında yazdığı bu hayali toplum modelini gerçekleştireceği bir ada oluşturur.

Tüm bu olayların geçtiği dönem, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden yaklaşık 60 yıl sonraya rastlar.

 

Benzer bir toplum modelinden İslam Bilgini Farabi 500 yıl önce bahsetmiştir: “El-Medinetü'l Fazıla” yani Erdemli Toplum adını verdiği kitapta erdemli yöneticilerle tasarlanan adaletli bir toplumdan söz edilmektedir. O toplumda zorbalık ve ihtişam (gösteriş) yerine tüm topluluğun mutluluğu esas alınmıştır.

 

İnanan Başarır

 

Sayın Öz, 2040 adlı kitapta içindeki cevheri keşfeden insanın hedefini belirleyip plan ortaya koymasını ve inanıp gereğini yaptığı takdirde başarıya ulaşacağını söylüyor.

Bunun için Ünye’de olan bitenleri, şimdiye kadar yapılanları rehber gösteriyor.

Aslında More’un Ütopyasındaki gibi hayali bir Ünye resmi çizmiyor.

Gözünüzü 2040 yılında açtığınızda Ünye’de bunları göreceksiniz demiyor.

Var olanları ve olması gerekenleri irdeliyor sadece…

Ve bunu siyah-beyaz demeden, şuncu-buncu ayırımı yapmadan tüm Ünyeli vatandaşların katılımıyla gerçeklik kazanabileceğini vurguluyor.

Ünye’den verdiği örnekler “kar taneleri gibi birbirine zarar vermeden yol alan, gökkuşağı gibi bütün renklerin bir araya geldiği” Ünyelilerden oluşuyor.

Kitabın içinde Ünye’ye dair ne arasanız –hemen hemen hepsi- var.

Eksik kalan yerler mutlaka olacaktır.

Onu da benzer eserlerin mevcudiyetiyle ve benzer çabalarla tamamlamak gerekecek.

Ünye’nin ortak katılımı, ortaklaşa bir ruh anlayışının mevcudiyetinden söz edilmiş kitapta.

Bu nedenle Mustafa Hasan Öz, büyük emek verdiği eserine kendi adını koymamış.

“Ünyeliler Yazdı” demiş.

Israrlara rağmen, tanıtımını yaptığı gün kitaba imzasını atarak vermekten imtina etti…

“Atacaksa bütün Ünyeliler bu kitabın kapağına imza atmalı” dedi.

 

Gerçekten de yıllardır bu çalışmanın içindeydi.

“Başarıların Romanı” alt başlığıyla verdiği böyle bir kitabın ortaya çıkacağından haberdardık. Tam içeriğini bilmesek de, içinde barındırdığı konuların nasıl toplandığından, bir araya getirildiğinden haberimiz olmuştu.

Nasıl olmasın? Ünye’ye ilişkin her ne yapıldıysa, yapılması planlandıysa Sayın Öz’ün 2040 adlı çalışmasında gördük.

Umarız bu çalışma yeni yeni faaliyetlerin, projelerin, hamlelerin habercisi olur.

Kalınan yerden Ünye’yi 2040’lara taşımaya devam ederiz.

 

 23.06.2021, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/2466-2040-yilinda-unye.html

 




 

16 Haziran 2021 Çarşamba

Müzelerimiz


Müzelerimiz

 

 

Yıl 1991’di.

Uzun bir aradan sonra yeniden Ankara’daydım.

Şimdi aramızda olmayan, sonsuzluğa uğurladığımız sevgili Nurver kardeşim ve eşi Vedat’la birlikte Ankara sokaklarında dolaşıyoruz.

Daha çok tarihi yerlere uğruyoruz.

Ankara Kalesi’nde mola veriyoruz.

ANAP dönemi, ses düzencisi Zengel, Kale’den bir konak kiralayıp aşevine dönüştürmüş. Otantik Anadolu yemekleri servis ediyor. Konak müze gibi, yer yer Özallların atribüleri (simgesel eşya, ikon, resim yahut heykel) konağın odalarına serpiştirilmiş.

Zengel Paşa Konağı adını verdiği bu konak, Zengel’in ardından (iki dönem sonra) mirasçılarının elinden geri alınacaktı.

Başka paydaşlar türemişti anlaşılan.

 

****

Neyse konak öyküsünü burada sonlandıralım.

Oturup bir şeyler yedikten sonra oradan ayrılıyoruz.

Asıl anlatmak istediğimiz mekana doğru ilerliyoruz.

Kale’nin eteğindeki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne giriyoruz.

İstanbul Arkeoloji Müzesi gibi ülkemizin en önemli müzelerinden birindeyiz.

Geniş bir zaman diliminde müzeyi geziyoruz.

Eserler geldikleri yerlere göre tasnif edilmiş, şimdiki gibi kronolojiye göre düzenlenmemiş.

Haliyle Orta Karadeniz Bölümü’nde daha dikkatliyiz.

O da ne?

Ünye’den gümüş bir tas…

Kimmer’lere ait bu eser MÖ. 6. Yüzyıla tarihlenmiş.

Üzerindeki fil figürleri biraz da Doğu esintisi taşıyor.

O nedenle Kimmer-Med stili diye nitelendiriliyor.

Ünye yerleşiminde üretilmemişse bile, buradan geçenlerin yahut konaklayanların bir buluntusu.

 

****

Bu güzel ziyaretin ardından müzeden çıkıyoruz.

Girişte bir meyve ağacı önünde sohbet ederken, ağacın yeşil meyvesi dikkatimizi çekiyor.

“Bu nedir?” demeye kalmadan Nurver meyveyi koparıyor.

Tam yanımızdan müzeye gitmekte olan biri cevaplıyor sorumuzu.

“Bu yaban elması” diyor.

“Koparmasaydınız olgunlaşıp tatlı bir meyveye dönüşecekti,” diyecek oluyor.

Nurver’in karnı burnunda, Gülce’ye hamile…

Durumu görüp, “koparmasaydınız” kısmını es geçiyor.

Meyveyle ve müzeyle ilgili bilgiler aktarıyor.

Müze’de önemli bir görevde olduğunu anlıyoruz.

Teşekkür edip ayrılıyoruz.

 

****

Ankara’ya yolum düştüğünde çoğunlukla Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne uğrarım.

Son dönemde çevre restorasyon ve sokak iyileştirmeleriyle tarihi bir dokuya kavuştu.

Koç Müzesi’nin de açılışıyla Ankara’nın bu yöresi “gezilesi” yerler arasına girdi.

Ve ben Anadolu Medeniyetleri Müzesine her gidişimde Ünye’den getirilen Kimmer Tasını arar dururum, bulamam.

Görevlilere sorarım, nerede diye?

“Depodadır, dönüşümlü sergileniyor!” cevabını alırım.

(Kimmer Tasını müzede bulamadım ama yıllar sonra 19 Mayıs Üniversitesi’nin Arkeoloji merdivenlerini arşınlarken, Akurgal’ın Anadolu Uygarlıkları kitabında buldum. Ekrem Akurgal’ın kitabında tam sayfa; Levha 59. Sayfa 570. Ünye Gümüş tas, şekil, 239, Kimmer-Med stili-Akurgal, Antike Kunst 10, 1967- Anadolu Medeniyetleri Müzesi.)

Bir iki üç derken, hiç mi denk gelmez bana bu dönüşümlü sergileme…

Son gidişimde “Beni esas görevliyle görüştürün!” dedim.

Kararlıyım, Kimmer Tası’nın akıbetini öğreneceğim.

Uşak Müzesindeki Kroisos’un (Karun diye bilinir) Deniz Atı Broşu gibi iç edilmesin!

Ne yazık ki beni “esas” görevliyle buluşturamadılar.

Toplantıymış, üst katta uluslararası bir konferanstaymış.

İçeriye sadece davetliler alınıyormuş.

 

Araya Pandemi girince Müze ziyaretlerimiz şimdilik ertelendi.

Ama bilin ki Anadolu Medeniyetleri Müzesi görevlileri…

Ünye’den alıp müzenizde sergilediğiniz ve yıllardır teşhir stantlarınızda bulamadığım Kimmer Tası’nın takipçisiyim.

Onu bir yerlerden bulup çıkaracaksınız ortaya!   

 

 

16.06.2001,Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/2453-muzelerimiz.html


 

9 Haziran 2021 Çarşamba

Ak-lanmak...

 

Ak-lanmak...

  

“İktidarlar arınarak güçlenir” denir ya, aynen öyle…

İçindeki ayrık otlarını ayıklaması gerekir.

Böylelikle temizlenir iktidarlar, aklanır.

Bizde de öyle oluyor.

Malum, bir dizi SP videoları yayınlandı, halen yayınlanmakta…

Anında bir hareketlenme oldu…

Bir dönemin eski Elazığ milletvekili ve İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, marinadaki görevinden istifa etti!

Ardından, halen Ak Parti milletvekili olan oğlu da -biraz gecikmeli de olsa- marina yönetiminden istifa etti.

Bunu bir “ak-lanma” başlangıcı saymak gerekir.

Ağar zaten deşifre bir unsur.

Geçmişi iç açıcı değil, göstermelik de olsa hapis yatmış.

Sonra günümüz iktidarıyla bağlantılara girmiş.

Şimdi hangi bağlantıları var?

Sedat Peker’in “Derin Mehmet” dediği eski bakanın konumu tam olarak bilinmiyor.

Tıpkı adaşı Mehmet Eymür gibi.

Korkut Eken gibi.

Abdullah Çatlı gibi.

“Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım gibi.

Binbaşı Ersever gibi.

 

****

Örnekleri çoğaltmak mümkün…

Alaattin Çakıcı, Muhsin Yazıcıoğlu, Doğan Yıldırım, Mehmet Ali Ağca, Abuzer Uğurlu, Nasrullah Ayan, Şemsi Özkan, Fuat Turgut vb.

Saymakla bitmez.

Kimi hayatta, kimi öldü…

Kiminin ise hayatta olup olmadığı bile belli değil.

Örneğin “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım…

Yaşıyor mu, öldü mü, öldürüldü mü?

Öldüyse cesedi ne oldu, bilinmiyor.

Kaç kişiyi öldürdü mü, neden öldürdü belli değil.

Yeşil’e emri kim veriyor, tam bir muamma…

 

****

Bu öykünün başı yok, sonu yok…

Kirlenme ne zaman başladı, kestirmek zor.

Bir dolu isim var dolaşıp dönüyor piyasada…

Kimi isimler gider, başkaları gelir.

Durumlar aynı.

Arınma nasıl olacak?

İktidar temizlenebilecek mi bu durumdan…

Bu saydığımız isimler olmadan, temiz bir iktidar kurulabilecek mi?

Onun özlemi içindeyiz işte.

Temiz bir toplum.

Temiz bir yönetim.

****

Toplumsal yapı temiz değilse, yönetimin temiz olması beklenemez.

Geçenlerde eski bir siyaset bilimciye sordum:

“Bu hep böyle sürüp gidecek mi?” diye.

 

Ne yapmalıyız?

 

Eğitime işaret etti öncelikle…

Eğitim düzelmedikçe, toplumu düzeltemeyiz.

Bu tür iktidarlarla yönetilmeye mahkum kalırız.

  

http://www.unyekent.com/yazi/2435-ak-lanmak.html

09.06.2021, Ünyekent