21 Ağustos 2024 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Grek Kolonileri (MÖ. 750-550)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Grek Kolonileri (MÖ. 750-550)

  

Bir kavmin ya da bir kent halkının tarımsal veya ticari faaliyetlerde bulunmak için kendi sınırları dışında elverişli topraklarda üsler kurup orayı yurt edinme sürecine “kolonizasyon” denir.

Eski Yunan kolonileri, genellikle ana kentlerden uzak, denizaşırı yerlerde kurulmuşlardır. “Dor istilası” nedeniyle Ege Denizi’ni aşarak güneye inen ve Yunanca konuşan kimi topluluklar buralarda elverişli buldukları topraklara yerleşmişlerdi. Her ne kadar ilk denizaşırı iskân faaliyetleri bir kolonizasyon hareketi olarak kabul edilebilirse de gerçek kolonizasyon, Eskiçağ tarihi literatürüne “Büyük Kolonizasyon Dönemi” olarak geçen; Ege, Marmara, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarında çok sayıda koloninin kurulduğu, MÖ: 750-550 arasına ilişkin 200 yıllık bir süreçtir.

Hellen Kent devletleri deniz aşırı ülkelerde yeni yerleşim alanları kurmaya başlamışlardır. Her koloninin ana kenti vardır.

Karşılıklı ticaret ve kültür alışverişi sonucu yeni bir ivme kazanan insanlık tarihi, sonuçları itibariyle hızlı bir evrim sürecine girmiştir. Hellen kolonilerinin bulundukları bölgedeki yerel halk ile kültürel etkileşimlerde bulunması, farklı kültürleri öğrenmelerini ve bunları Yunanistan ana kıtasına taşımalarına yol açmıştır.

Miletos’un başta  Marmara ve Karadeniz olmak üzere değişik  bölgelerde 90 kadar koloni kurduğu bilinmektedir. Karadeniz sahili başlangıçta Yunanlılar için gerek eski efsanelerin etkileri, gerekse bölgedeki yerli halk ile ilişki kurma konusunda çektikleri zorluklar nedeniyle daha az koloni kurulan bir bölgedir.

Sinope MÖ 8. yüzyılda Miletos tarafından Karadeniz’de kurulan ilk koloni olmuştur.

Yunanistan anakarasından gelen Megaralılar ve Boeotialıların birlikte kurdukları Herakleia Pontika (Karadeniz Ereğlisi) bir başka önemli Karadeniz kolonisidir.

Anadolu’da kurulan kentlerin eski yazıtlarda ve yazılı belgelerde bahsi geçmesi, Antik Çağ tarihçileri ve coğrafyacılarının günümüze ulaşan eserlerinde yer alması, 18. Yüzyıl Anadolu araştırmalarına ışık tutmuştur. Arkeolojik yüzey araştırmaları ve kazılar bu dönemde başlamıştır. Osman Hamdi Bey’in öncülüğünde bu araştırmalar Batılı bilim insanlarının (siyasi mülahazalarla da olsa) etkisiyle genişlemiştir. Nitekim Cumhuriyet Dönemi’nde  Alacahöyük kazısı ilk ulusal kazı olarak Orta Karadeniz coğrafyasında başlatılmıştır. Ardından Sinop, Samsun ve Trabzon yüzey araştırmaları ve arkeolojik kazılar gelmiştir.


 

Grek Kolonizasyonu

 

“Büyük Kolonizasyon Dönemi” (MÖ. 750-550) çok daha sonraki Roma kolonileri veya modern anlamdaki “koloni” ifadesiyle tam bir uygunluk içinde değildir. O dönemde Eski Yunanlar zaten oldukça geniş bir coğrafyada hareket halindeydiler ve kurdukları “koloniler” (apoikia’lar) bir kısmı dışında bağımsız birer siyasal ve toplumsal bir kent-devleti niteliğindeydi. Diğer bir deyişle ana kent ile oradan giden toplulukların kurdukları kent veya kentler (yani koloniler) arasında doğrudan siyasal bir bağ bulunmuyordu; artık onlar ayrı birer kent-devleti statüsündeydiler. Bu nedenle M.Ö. 8.-6. yüzyıl arasında gerçekleşen ve modern literatürde “kolonizasyon” olarak adlandırılan bu süreci ve “koloni” tanımını iyi anlamaya çalışmak gerekmektedir.

Karadeniz’de ise durum biraz farklıydı.

Pontos’un yerli halkından çekindikleri için Eski Yunanlann bu bölgede koloni kurmaları kolay olmamıştır. Örneğin Strabon (VII. 298), “...İskitlerin yabancıları kurban ettiklerini, insan eti yediklerini, kafataslarından içki içtiklerini...", anlatmaktadır. Keza Kırım’daki Tauri ve Kafkaslardaki Kolkhisliler de Eski Yunanların çekindikleri kabilelerdendi.


 

Karadeniz bölgesindeki en önemli koloni Miletosluların kurduğu Sinope (Sinop) idi. Eusebios kuruluş tarihini M.Û. 631 olarak vermektedir. Sinope’de balıkçılık çok önemli bir geçim kaynağıydı. Strabon (XII.545) Sinopelilerin balıkçılıkta ikinci olduklarını söylemektedir. Kent, ayrıca, mobilya kerestesi ve tuzlanmış ton balığıyla da ünlüydü. Fakat bu koloni kenti öylesine gelişmişti ki kendisi de Trapezus (Trabzon), Kotyora (Ordu) ve Kerasos (Giresun) gibi başka koloniler kurmuştu. Trapezus’un (Ksenophon, Anab. IV. 8.22) kuruluş tarihi Eusebios tarafından MÖ. 756 olarak verilmektedir. Trapezus bağımsız bir kent olmaktan ziyade Sinope’ye vergi ödeyen, ona bağlı bir koloniydi. O halde Trapezus’u kuran Sinope’yi de Trapezus’un kuruluşundan önceye (MÖ. 8. yüzyılın ilk yarısı) yerleştirmemiz gerekir. Sinope’nin tekeli, MÖ. 6. yüzyılda, Amisos (Samsun) tarafından kırıldı. Amisos, Miletos ve Phokaia (Foça) tarafından ortaklaşa kurulmuş bir koloniydi. Oinei (Ünye) ise, bu gelişmelerin ışığında Sinope yahut Amisos tarafından kurulmuş bir koloni kentiydi.

Bütün bunlar Eski Yunanların Karadeniz Bölgesi’ne M.Ö. 8. yüzyıl başlarında geldiğini göstermektedir.

 

Koloni Nasıl Kurulur?

 

Bir koloni kurma kararı tek  bir kişi ya da bir grup tarafından alınabileceği gibi, genellikle anakentteki halkın isteği doğrultusunda gerçekleşirdi. Arkeolojik kazılarda yahut yüzey araştırmalarında koloni kuruluşuna ait yazıtlar ele geçmiştir . Bu yazıtlarda koloni kurmak  ve kolonizasyonun nasıl gerçekleştirileceği, koloni kurucusunun  (oikistes) seçimi ve kolonistlerin toplanması, ana kent ile kolonin kent arasındaki ilişkiler ve koloninin statüsü gibi bilgiler yer alırdı. Koloni kurucusu tüm sorumluluğu taşıdığından, onun seçimi çok önemli bir işti. Kurucu ilk olarak, Delphoi'da ki tanrı Apollon'un kehanet merkezine danışır ve onaylanırdı. Kolonistler ilk yola çıktıklarında kadınları beraberlerinde götürmezlerdi; ancak koloni kurulduktan sonra kadınlar da giderdi.

Bazı koloniler yerli halk kovulduktan sonra kurulurdu; bazen de Herakleia Pontike (Karadeniz Ereğlisi) örneğinde olduğu gibi, yerli halk köleleştirilirdi. Koloni kurulacak yerin genellikle deniz ya da ırmak kenarında olmasına dikkat edilirdi. Toprak, ad çekme (kura) ile kolonistler arasında paylaştırıldığından, bir kolonistin sahip olduğu toprak parçasının adı “hisse/pay” anlamı taşıyan Eski Yunanca kleros olarak anılırdı. Kurucu ölünce kolonizasyon süreci tamamlanmış demekti. Kurucu ölümünden sonra “kahraman” ilan edilir ve tapınım görürdü. Ana kent ile koloni arasındaki siyasal kurumlar, kültler, takvim ve konuştukları dilin lehçesi birbirine benzerdi.

Koloniyi kuran ana kent ile koloni kent arasında ekonomik ve dinsel bağlar vardı. Her ikisinde de aynı tanrılara tapılırdı. Fakat koloni kenti, kendisini kuran ana kentten bağımsız ve özgür idi. Dolayısıyla, kendi anayasası, yönetim organları ile her koloni (apoikia) aslında bir kent-devleti (polis) idi. Bir de, yalnızca ticari amaçla kurulmuş olan pazar yerleri ya da küçük ölçekte ticari merkezler vardır ki, bunlara da emporiori (çoğulu emporia) denir.

Emporion, kent-devleti statüsündeki koloni kentinden gerek hacim, gerekse yönetim şekli bakımından daha küçük olup ticari çıkarlar için kurulmuştur; siyasi özerkliği yoktur.

 

Grek Kolonizasyonu Evreleri

 

Büyük Kolonizasyon Dönemi’ndeki koloni hareketinin iki aşamalı olarak gerçekleştiği kabul edilmektedir:

1. Evre: M.Ö. 750-650: Bu evrede sınırlı sayıda kent, kolonizasyonda rol oynar. Euboia Adası’ndaki Eretria ve Khalkis ile Megara ve Korinthos’dan giden kolonistler, Sicilya ve  Güney İtalya ile Khalkidike yarımadasına yerleşirler.

2. Evre: M.Ö. 650-550: İkinci evrede yoğun bir kolonizasyon hareketi görülür. Bu kez, Ege’nin kuzeyinde Trakya, Çanakkale, Marmara ve Karadeniz Bölgesi yoğun bir kolonizasyona sahne olur. Güney İtalya ve Sicilya’nın yanı sıra, Kuzey Afrika, Fransa ve İspanya’da da koloniler kurulur.


 

Grek Kolonizasyonuna Neden Olan Etkenler

 

Kolonizasyonun birkaç nedeni vardır. Bunlardan biri, tarım yapılabilecek topraklara olan gereksinimdi. Bu tür nedenlerle kurulmuş koloniler “tarımsal” nitelikli idiler. Bir başka neden, kendi ülkelerindeki olanaksızlıklar idi. Yani kendi kendine yeterli olabilmek için öz kaynaklara sahip olamamak, yaşam koşullarını zorlaştırıyordu. Bu nedenle, ticari faaliyetlerde bulunarak gelişmek istiyorlardı. Bu tür nedenlerle kurulmuş koloniler “ticari” nitelikli idiler. Antik kaynaklarda kolonizasyon nedenlerine ait bazı bilgiler bulmak mümkündür: Kıtlık, düşman tarafından bozguna uğratılma, komşularıyla geçimsizlik, yoğun nüfus artışı, maden yataklarına sahip olma arzusu. Dolayısıyla, kolonizasyonu tek bir nedene bağlamak doğru değildir.

Özetle söylersek, kolonizasyonun nedenleri:

1.Yunanistan’ın büyük kesiminin dağlık olması ve tarıma elverişsizliği.

2. M.Ö. 8. yy da gelişen sanayi ürünlerini pazarlama ihtiyacı yani ticaret ve Yunanistan’da zaman içinde artan nüfusa yeni topraklar, yeni pazarlar sağlamak.

3. İç siyasi kavgalar.

4. Maden yataklarına sahip olma arzusudur.

Kolonizasyonun sonuçları ise, Yunanların yabancı ülke halkları ile kaynaşması, kendilerinden farklı dil konuşan insanları (barbarai) ve onların kültürlerini tanımaları, Yunan kültürünün yayılması ve yabancı kültürlerden etkilenmesi, Ege, Akdeniz ve Karadeniz dünyasındaki ticaretin yoğunlaşmasıdır. Kolonizasyon süreciyle bir anlamda antik dönemin dünyası küçülmüştür.

Bu durum, ister istemez oluşan bir Hellenleştirme izlenimi uyandırmaktadır.

Karadeniz keşfedildikçe Pontos deyişi, mitoslardaki yerini alarak Yunan tanrılarıyla ifade edildi. İason (Yason) ve Argonotları Altın Postu bulmak üzere Karadeniz’e açılmaları ve benzeri mitoslarla Karadeniz’in konuk sevmeyen “kara” yüzü konuksever anlamındaki Pontos Euksinos’a dönüşmüştür.  

 

Kaynaklar:

 

 

Oğuz Tekin - Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş, İletişim Yay. 2008

Ksenophon, Anabasis (On Binlerin Ric’ati), Çev. Hayrullah Örs, Remzi Kitabevi, İst. 1939,

Strabo, Coğrafya (Geographika XII-XII-XIV), Arkeoloji ve Sanat Yay. İst. 1993

Murat Arslan, Arrianus'un Karadeniz Seyahati (Arriani Periplus Ponti Euxini), Odin Yay. 2005

 

21.08.2024, Ünyekent

14 Ağustos 2024 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – İskitler

 


Karadeniz Arkeolojisi – İskitler

  

MÖ. birinci binyılda Kimmerler ile aynı coğrafyada yaşayan ve onlarla akraba olan atlı göçebe kavimdir. İskitler Karadeniz’de ve Anadolu’nun iç kesimlerine Kimmerler’i önlerine katarak giren ve bölge tarihinde önemli bir yere sahip savaşçı toplumlardı.

Kültürel kalıntıları birbirine benzeyen bu atlı göçebe toplulukları birbirinden ayırt etmek oldukça güçtür. Her iki kavim de Karadeniz’in kuzeyinden hareketle Anadolu’ya girmişlerdir. Karadeniz’in kıyı kesiminde ve dağlık bölgelerde yaşayan birçok kavimle savaşmış ve bazı topluluklarla kaynaşmıştır.

Son dönemde Karadeniz’in kuzey kesiminde yapılan kazılarda ve bazı yazılı belgelerde İskitlere ait bilgiler elde edilmiştir.



 

İskitler Kimdir?

 

İskit savaşçıları Milattan Önce 8. yüzyılın sonları ile 7. yüzyılın başlarında geniş Avrasya kıtasının büyük bir bölümünü fethedip birleştirerek Batı, Yakın Doğu, Hindistan ve Çin’de olmak üzere antik dünyanın neredeyse tamamında felsefe çağını ve Klasik Çağ’ı doğuracak, yenilikçi bir imparatorluk yarattılar.

Atların ve bozkırların efendisi olan İskitler, kurdukları şehirler, başkentleri, çarpıcı şıklıktaki giyim tarzları, devlet yapıları ve Buda, Lao Tzu gibi düşünürlerin fikirleriyle dünya medeniyetine çarpıcı katkılarda bulundular.

İskitler veya doğu bölgelerindeki isimleri ile Sakalar, Avrupa'nın doğusu (Kırım ve Pontik Bozkırları) ile Orta Asya'da, Tanrı Dağları ve Fergana Vadisi'ni de içine alan bölgelerde yaşamış, Tuva ve (Altay-Sayan) kökenli, Doğu Avrasya-Batı Avrasya kültür ve genetik bileşenlerini içerdiği varsayılan heterojen göçebe halktır.

İskitler için tarih boyunca Grek kaynaklarında Skuthēs (Σκύθης), Asur kaynaklarında Aşguzai, Fars kaynaklarında Sakā ve Çin kaynaklarında Sai tabirleri kullanılmıştır.

Greklerden Çinlilere kadim dünyanın tüm halklarının bildiği bu halk ilk bozkır imparatorluğunu yaratmış ve müteakip Moğol ve Türkî imparatorlukların da altyapısını hazırlamıştır.

Vatanlarını yanlarında taşıyan bu halk düşmanlarını at sırtında ok yağmuruna tutar, dehşet saçardı. Çiftçilik yapmamışlar, hayvancılıkla geçinmişlerdi. MÖ 1. binyıl boyunca Güney Rusya’da, Yakın Doğu’da ve Tuna’ya kadar uzanan bölgede eşine az rastlanır bir güç haline gelen ve Hellenistik dönemde tekrar yerlerinden edilen bu atlı-göçebeler, antik dönemlerden bugüne tarihçilerin ilgisini çekmiş ve araştırmaların odağı olmuşlardır. Kurganları, seferleri ve sanatlarıyla gerek yaşadıkları dönemde gerekse de sonrasında tarihçilerin, coğrafyacıların ve gezginlerin yapıtlarında müstesna bir halk olarak tarihte kendilerine yer edinmişlerdir.

Herodotos onlar için: “Onlara saldıran hiç kimse kaçamaz ve bulunmamak isterlerse hiç kimse onları yakalayamaz.” demiştir. Diğer yandan İskitlerin kökeniyle ilgili olarak: “Göçebe İskitler bir zamanlar Asya'da yaşardı ve orada Massagetler ile savaşa girdiler. Savaşta başarısız olduklarından dolayı evlerini terk ettiler ve Aras'ı geçip, Kimerya ülkesine girdiler.” demektedir.

Kristiansen’e göre İskitler, Kimmerler gibi, Karadeniz'den Güney Sibirya ve Orta Asya'ya kadar yayılmış çeşitli grupları ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Yeni Ahit'in, Koloseliler 3:11 adlı kitabında, İskitlerden bahsedilmiştir.

Bazı araştırmacılara ve Türkologlara göre ise İskitler Prototürk-Öntürktür.

 

İskitler Türk mü?

 

Türk Tarih Tezi’nden bu yana en çok tartışılan konulardan biri budur. Ne var ki, bu tezi doğrulatacak yeterli kanıt mevcut değildir. Osetler, Lehler, Macarlar, Slavlar ve Keltler kendilerinin aslen İskit kökenli olduklarını ileri, sürerler.

 Günümüzde çoğunlukla İrani bir toplum olduğu kabul edilmesine rağmen (Bkz. Encyclopedia Britannica, İngilizce, Kasım 2019), genellikle Türk türkolog ve tarihçiler tarafından desteklenen ve İskitlerin Türk kökenli bir toplum olduğuna dair iddialar da bulunmaktadır. Son dönem Esik ve Pazırık kazılarını bu iddialara kanıt olarak kabul etmektedirler.      

 





Esik ve Pazırık Kazıları

 

Esik Kurganı, 1969 yılında Kazakistan SSC'nin Salgar alüvyonlu toprağının 20 kilometre doğusunda Kemal Akişev başkanılığındaki Kazakistan Tarih, Etnografya ve Arkeoloji Enstitüsü'nün arkeolog timi tarafından keşfedilen İskit /Saka kurganıdır. MÖ 5. yüzyıldan kalma olduğu düşünülen kurgan, Kazakistan'da gün ışığına çıkarılmıştır. Altın elbiseli adam zırhı bu kurganda bulunmuştur. Zırhın çıkarıldığı yerde bulunan İskit (saka) yazıtlarında bu zırhın ait olduğu kişinin 18 yaşlarında bir prens olduğu yazmaktadır.

Esik kurganında bulunan diğer buluntular ve bir tasta bulunan yazının proto-Türklere ait olduğu iddia edilmekte ve Göktürk alfabesiyle benzeştiği savunulmaktadır. Kazak Türkolog Altay Sersenulı Amanjolov Eski Türk yazısının tarihi adlı kitabında bu yazının 1971'de Orhun yazısının kullanılarak çevrildiğini not edip yazının çevirisini ve transliterasyonunu vermiştir. Türkçe okuma denemesi yapan bilim insanlarının hemen hepsi en sondaki "azık" kelimesinde hemfikirdir. Yiyecek anlamına gelen bu kelime, bir yemek kabının üzerine yazılması açısından, bilim insanları tarafından mantıklı kabul edilmektedir.[ Ahmet Bican Ercilasun-Altın Elbiseli Adam. 10 Temmuz 2019 tarihli makale.]

Pazırık Kurganı, Altay bölgesinde, MÖ 3. ve 6. yüzyıllara ait İskit sanatının, özellikle halı ve küçük el sanatlarının, örneklerinin bulunduğu bölgedir. Bölgede ele geçirilen objeler ve eserlerden dolayı UNESCO Dünya Mirası Bölgelerinden birisidir.

Altaylar'da MÖ 3. yüzyıl olarak tarihlenen bu kurganda Arkeolog Sergei Ivanovich Rudenko'nun keşfettiği MÖ 5. yüzyıla ait eserler İskitlerin İran, Hindistan ve Çin ile güçlü ticaret bağlantıları olduğunu göstermektedir. Bulunan eserler arasında en değerlilerinden birisi İskit halısıdır. Boyu 200, eni 189 cm, kalınlığı 2 mm olan bu Pazırık Halısında, her 10 cm2'de 36.000 düğüm bulunmaktadır. Dünyanın en eski halısı olarak nitelendirilen Pazırık halısı, Ermitaj Müzesi'nde sergilenmekte ve Türk halı sanatıyla benzerliği üzerinde durulmaktadır.



 

İskit Dili

 

İskit dilinin Hint-Avrupa dil ailesinde yer alan Kuzeydoğu İran dilleri grubuna ait olduğu ileri sürülse de Mirfatih Zekiyev'e göre ise İskitler'in İrani bir dil konuştuklarına dair birinci el kaynak bulunmamaktadır. Hatta İskitler Hint-Avrupa teorisi ortaya çıkana kadar, genellikle Türk kabul edilmiştir. İskitlerin İran dili iddiasındaki yazarlar derledikleri iskitçe kelimelerin ancak üçte birini İran dili ile açıklayabilmektedirler.[ Kazi Laypanov/ İsmail Miziyev, Türk Halklarının kökeni, Selenge yayınları, 2008]

 

Alp Er Tunga (Afrasiyab)

 

İskitlerin bilinen en önemli kralları Alp Er Tunga’dır. Alp Er Tunga, Perslere karşı giriştiği savaşlarda gösterdiği yiğitliğiyle bilinen bir destan kahramanıdır. Firdevsi’nin  Şehname’sinde Turac hükümdarı Afrasiyab olması muhtemelen olan Alp Er Tunga İran’a girip Azerbaycan’ı almış, kızını İran tahtına geçen Tahmasp’a vermiştir. Bu evlilikten doğan torunu Zu daha sonra dedesini yenmiştir. Türkçe Alp ve Tonga kelimeleri “yiğit” Er ise “erkek” anlamına gelmekte olup, XIX. yüzyılda Rus oryantalist Vasili Radloff Alp Er Tunga’nın tarihi bir şahsiyet hatta efsanevi karakterin gerçek adı olup, Kahraman adam anlamında genel bir kelime ve lakap olduğunu iddia etmiştir. Alp Er Tunga muhtemelen Afrasiyap’a Türklerce takılan lakaptır. Bir başka iddia, Afrasiyab deyişi Alp Er Tunga’ya Perslerin verdiği isimdir.

Tarihi kayıtlara göre "Türk Hakanı" Alp Er Tunga M.Ö. 7. yüzyılda yaşadı. Saka Türklerinin lideriydi. Perslerle mücadele etti. Hakkındaki efsanelere göre Türkistan, İran'ın bir bölümü ve Azerbaycan'ı kapsayan bölgede 'Turan İmparatorluğu' kurdu. Türk tarihinin en eski edebi ve siyasi metinlerinden kabul edilen Divan-ı Lügat-it Türk'te de Kutadgu Bilig'de de adil bir hükümdar ve kahraman bir savaşçı olarak adı geçiyor.

Alp Er Tunga ve Zaloğlu Rüstem

 

Alp Er Tunga Destanı

 

Göktürk kitabelerine göre, Alp Er Tunga’nın adına uzun süre yuğ törenleri düzenlenmiştir. Firdevsî, Şehnamesinde Alp Er Tunga-İran mücadelesini işlemiştir. Bu destanın son parçalarından biri olduğu sanılan bir sagu (mersiye) Divan ü Lügat-it-Türk’tedir. Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig adlı eserinde «Bu kahramanın asıl Türk adı, Tunga Alp Er’dir. Ancak Tacikler (hanlılar) ona Afrasiyab demişlerdir» diye bahseder. Turfan yakınlarında Bezeklik tapınağında Alp Er Tunga’nın kanlı bir resmi bulunmuştur. Mesudî’ye güre Göktürkler, Alp Er Tunga’mn soyundandır. Birçok Türk kavmi, özellikle Uygurlar ve Karahanlılar onun soyundan geldiklerine inanırlardı. [Özhan Öztürk Makaleleri, Mitoloji, Gezi, Tarih]

Alp Er Tunga Destanı, Saka / İskit hakanı Alp Er Tunga’nın İranlılarla yaptığı savaşları anlatır. Bu konudaki bilgiler, Firdevsi’nin Şehnamesine dayanmaktadır. Yusuf Has Hacip’in  Kutadgu Bilig adlı yapıtında bu kahramanla ilgili beyitler bulunmaktadır. Kaşgarlı Mahmut‘un Divan-ı Lügatit Türk adlı yapıtında da kahramanla ilgili sagu vardır. Alp Er Tunga Destanı’nın tümü elimizde yoktur. Turan savaşları sırasında Zaloğlu Rüstem ile giriştiği mücadele sırasında pusuya düşürülüp öldürüldüğü rivayet edilir.

Alp Er Tunga öldi mü?

Isız ajun kaldı mu?

Ödlek öçin aldı mu?

Emdi yürek yırtılur.


 

Tomris Hatun

 

MÖ 6. yüzyılda yaşadığı sanılan, Antik Doğu İran dillerini konuşan Massaget konfederasyonu üzerinde hüküm sürmüş Türk tarihinin ilk kadın hükümdarı kabul edilen efsanevi kişiliktir. Pers ve Med toplumu üzerinde hüküm süren Ahameniş İmparatorluğu ile büyük bir mücadeleye girişmiştir. MÖ. 529’da Pers hükümdarı Kiros’la efsanevi savaşı konu edilir.

Heredotos’un bahsettiği kadın savaşçı Amazon tiplemesi esasen Saka / İskit kadın askerlerine dayanır. Bu savaşçı kabilelerin kadınları da iyi savaşçıdır. Çok iyi ata binerler, kılıç kullanırlar. Sol memeleri ok atmalarına engel olmaması için kesiktir. Antik dünyanın önemli kadın figürü olarak Amazon kadınlarının yaşadığı yerlerden biri olarak günümüz Samsun/Terme topraklarında bulunan Thermedon Irmağı havzası gösterilmektedir.

Heredotos’un Tarih’inde yer alan bu ayrıntılar bugün arkeolojik kazılarla doğrulabilmiş değildir. Buna karşın antik tarihçilerin ve coğrafyacıların Grek Kolonileri konusu arkeolojik kazılara yön vermektedir.

 

Kaynaklar:

 

 

Herodotus, Herodot Tarihi (nşr. M. Özmen), İstanbul 1991

Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, TÜBİTAK Yay. Ankara 2005.

Christopher I. Beckwith: İskitler - Tarihleri, Kültürleri ve Dünyaya Etkileri - Kronik Kitap, 2024

Hermann Parzinger, İskitler, Kökenleri, Kültürleri ve Mirasları, Runik Kitap, 2023

Kristian Kristiansen, Europe Before History. Cambridge University Press. 1998

İlhami Durmuş, İskitler, Akçağ Yayınları, 2012 Ankara

 

14.08.2024, Ünyekent

 

7 Ağustos 2024 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Kimmerler

 


Karadeniz Arkeolojisi – Kimmerler

  

MÖ. birinci binyılda atlı göçebe kavimlerden Kimmerler ve İskitler’in Karadeniz’de ve Anadolu’nun iç kesimlerinde önemli bir yere sahip olduklarını biliyoruz. Aynı coğrafyada yaşayan ve kültürel kalıntıları birbirine benzeyen bu atlı göçebe toplulukları birbirinden ayırt etmek oldukça güçtür. Her iki kavim de Karadeniz’in kuzeyinden hareketle birbirlerini takip ederek Anadolu’ya girmişlerdir. Karadeniz’in kıyı kesiminde ve dağlık bölgelerde yaşayan topluluklarla kaynaşmış, karşılaştıkları birçok kavimle savaş yapmışlardır. Bıraktıkları izler ve mücadele ettikleri kavimlerin yazılı belgeleri bize onların varlıkları hakkında bilgiler vermektedir.

 

Kimmer Toplumu

   

Urartulular, Asurlular, Geç Hitit Şehir devletlerinden en başta Tabal Krallığı olmak üzere Melitene ve Que Krallıkları, Frigler ve Lidyalıların bıraktığı yazılı ve arkeolojik veriler Kimmerler hakkında çeşitli deliller sunmaktadır. Kendilerine ait yazılı belgeler bırakmamış olmalarına rağmen Arkeolojik kalıntılar yanında ilişkilerde bulundukları kavimlerin yazılı belgelerinde adlarına rastlıyoruz. Kimmerler adı ile bilinen atlı göçebe bozkır kavminin Kapadokya bölgesini de içine alan Orta Anadolu’da teşkilatlı bir yapı oluşturarak hâkimiyet kurduklarını gösteren deliller mevcuttur.

Elde edilen bulgulara rağmen Kimmerlerin kökeni hakkında bilim çevreleri net bir saptama yapamamaktadır. Hint-Avrupa kökenli oldukları varsayılan bu topluluğun yaşam tarzına ve bıraktığı delillere bakarak Türki topluluklardan olduğu veya Orta Asya topraklarına ait  bir topluluk olduklarını ileri sürenler bulunmaktadır.

 





Kimmerler Türk müydü?

 

M.Ö. IX. yüzyılda İskitler'in baskısıyla yerlerinden oynayan bir Kimmer kolu, daha sonraki yıllarda Güney Karadeniz kıyılarına yerleşmişlerdir. Prof. Dr. M. Taner Tarhan, Kimmerler ve İskitler hakkında yazdığı bir makalesine şöyle bir girişle başlıyor. "Kimmerler ve İskitler Eskiçağdaki "Türk Kültür Tarihi"nin, daha genel bir deyişle de "Millî Tarihimizin” ilk temsilcileridir.

Kökenleri hakkında detaylı ve kesin bilgiler olmamakla birlikte, Hint-Avrupa halklarının Yakın Doğu kökenli olduğu varsayımına dayanan en son araştırmaya göre; Kimmer kabilelerinin atalarının muhtemelen Ummān-manda adlı kabileler olduğu varsayılmaktadır.

Ummān-manda MÖ 3. binyıl'ın sonlarından MÖ 1. binyıl'ın ortalarına kadar, Mezopotamya'da bölgenin kuzey ve kuzeydoğusunda yaşayan Sami ve Sümer olmayan halklara atıfta bulunmak için kullanılan kolektif bir terimdi ve Eski Yakın Doğu'da farklı bağlamlarda Kimmerler olarak da adlandırıldılar.

Kimmerler arkeolojik olarak Orta Asya ve Sibirya'nın doğusundan (bilhassa özel olarak Karasuk, Arjaan ve Altay kültürlerinden) ve gelişimine katkıda bulunmuş olan Kafkasya'nın Kuban kültüründen kaynaklı güçlü etkileri içeren, Batı Avrasya bozkırlarının Erken Demir Çağı Çernogorovka-Novoçerkassk kültürleri ile ilişkilendirilirler. Diğer bir başka görüş ise Kimmerlerin maddî olarak erken (Kelermes-Evresi) İskit kültürüne ait oldukları yönündedir.

Buradan hareketle Kimmerler’i İskitlerle aynı soydan gelen kabileler topluluğu olarak görmek gerekir.

Kitab-ı Mukaddes'te gecenin yarısı uzak (kuzey) dünyanın uçlarından gelen bir halk olan Gomer'den bahsedilir. Kimmerler’e atfedilen bu tabir genelde Kimmerler ile eş tutulur. Gomer'in çocukları arasında Rifat ve Tōgarmā'nın yanı sıra İskitler/Aşguzai) ile eş tutulan Aškənāz'da vardır.

Yazılı belge bırakmayan Kimmerlerin ve İskitlerin yazılı kaynaklardaki ve arkeolojik verilerdeki kültürel yakınlıkları göz önüne alındığında, genel olarak dillerinin İranî dil grubunun (Doğu İran dilleri) bir parçası olduğu kabul edilir. Kimmerler dilini Trak ve İran dilleri arasında "kayıp bir halka" olarak kabul edenler vardır. Öte yandan bu dili apayrı bir Hint-Avrupa dil grubundan olduğunu da varsayarlar.


 

Kimmer Tarihi

 

MÖ. 8. yüzyılın ilk yarısına kadar Kimmerya olarak da tabir edilen İdil Nehri'inden Karadeniz'in kuzeyine doğru uzanan geniş bir alanda yaşadıkları bilinmektedir. Kılıç kullanmada, ok atmada ve balta kullanmada usta olan bu kavim, atlı göçebe ve savaşçı bir topluluktu.

Homeros Kimmerlerin ıssız dünyanın sisli ve karanlık ülkesinde yaşadıklarını yazar. Herodot Kimmerlerin Kuzey Pontus bölgesinden geldiğini söyler. Kimmerya, MÖ 8. yüzyılın ortalarında İskitlerin eline geçince yerlerinden olan Kimmerler büyük kafileler halinde güneye inerek Kafkaslardaki Demir Kapı ve Derbent geçitlerini aşarak Urartuların yaşadığı Doğu Anadolu'ya girdiler.

Yurtları İskitler tarafından ele geçirilen Kimmerler ilk defa MÖ. 709 yılında Anadolu’ya gelerek Kapadokya’ya yerleşmişler ve ülkeye büyük zarar vermişlerdir. Kimmerler İç Anadolu’nun siyasi tablosunu baştan aşağı değiştirmişlerdir. [Mehmet Mandaloğlu, Doğu-Batı Kültürel etkileşiminde Orta Asya’dan Göçler (M.S.VI.yüzyıla Kadar),Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara 2011, S.155.]

Frigler’le yaptıkları mücadelelerde yıkıcı etkilerini gösteren Kimmerler’in ana göç koluna mensup olan boylar bu dönemden sonra Kapadokya’ya yerleşerek burada bir devlet kurmuşlar ve bu devletin varlığından dolayı Ermeni kaynaklarında Kapadokya bölgesine Gomer veya Gamirg adı verilmiştir. [M. Taner Tarhan” Eski Anadolu Tarihinde Kimmerler”, İstanbul 1984, s.114, “Eski Çağ’da Kimmerler Problemi”, VIII. Türk Tarih Kongresi, Ankara 1976, s.366.]

Kimmerler’in İskitler’in baskısı sonucu Kafkaslar’dan Anadolu’ya girerek buradaki Urartulular ve Asurlularla karşılaştıkları ve mücadelelerde bulundukları, oradan da daha Batıya doğru Anadolu içlerine hareket ettikleri ve Orta ve Batı Anadolu’ya kadar gelip buralarda etkili oldukları anlaşılmaktadır. [İ. Durmuş, İskitler (Sakalar),Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1993, s. 64.]

Kafkas Dağları’nı aşıp Anadolu’ya geçen Kimmerler için Urartulular’ın toprakları bir geçiş bölgesi durumundaydı. Urartulular kralı II. Argişti aldığı yenilgiler üzerine ülkesinin topraklarını ve krallığını korumak amacıyla Kimmerler’in kendi ülkesinden geçerek batıya doğru ilerlemelerine izin vermiştir. [A. Çilingiroğlu, Urartu Tarihi, Ege Üni. Edebiyat Fakültesi Yayınları, Bornova-İzmir 1994, s. 99]

 

Anadolu’da Kimmerler

 

MÖ. 8. Yüzyıl Anadolu konjonktüründe Kimmerler tarihin akışını değiştirecek ölçüde önemli bir faktördü. Asur kralı II. Sargon ile Frig kralı Midas (Mita) M.Ö.709 yılında Kimmer tehlikesi yüzünden yakınlaşmaya başlamışlardır. Bu yakınlaşma ve işbirliğine rağmen M.Ö. 705 yılında II. Sargon Kimmerler tarafından Tabal memleketinde öldürülmüştür.

Kimmerler’in varlığı bu devletler için hem bir fırsat hem de tehlike arz etmiştir. [Selim Pullu, Tabal Bölgesi Tarihi İstanbul Üniv. Sos. Bil. Enst. Doktora Tezi, İstanbul 2006, s.52.]

Kimmer tehlikesine karşı Asur kralı II. Sargon ile Muşki kralı Mita arasındaki antlaşma Kimmerler’i durdurmaya yetmedi. Asur Devleti ile müttefiklerinden oluşan ordunun Kimmerler’e yenilgisi ve Asur kralı II. Sargon’un hayatını kaybetmesi üzerine Kimmerler bölgeyi talan etti. Ardından batıya doğru ilerlediler. Friglerle mücadele ettiler ve tarih sahnesinden silinmelerine neden oldular.

Kimmerler, Frigler’in başkenti Gordion’u yakıp yıktıktan sonra Giges yönetimindeki Lidyalılarla savaştı. Özellikle M.Ö. VII. Yüzyılda Lidya Devleti’nin dış siyasetine Kimmerler yön verdi. Ancak dördüncü Lidya kralı Alyattes Kimmer tehlikesine son vererek sınırlarını doğuda Kızılırmak’a kadar genişletebildi. [E. Schwertheim, Antik Çağda Anadolu, Çev. Nuran Batu, Kitap Yayınevi,1.basım, İstanbul 2009, s.27.]

Kimmerler bir süre sonra yeniden Lidya'ya saldırdı, başkentleri Sardis'i yakıp yıktı. Daha sonra Edremit yakınlarına yerleştikleri, Antandros Kenti'nde yurt kurdukları tespit edildi.


 

Barbar Conan

 

Çizgi Roman karakteri Barbar Conan bir Kimmer savaşçısıdır. Sinemada Arnold Schwarzenegger ve Jason Momoa’nın canlandırdığı bu karakterden hareketle Kimmerler oldukça tanınmış bir figürdür.

Çizgi roman kahramanı Conan'ın kavmi olan barbar Kimmerler'in izine Anadolu’da ulaşılmaya çalışılıyor. Ege Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gürcan Polat, Antandros Antik Kenti kazılarında, antik dönem yazarlarından Stefanos Bizantios'un eserinde adı geçen ve hiçbir yerde yerleşik olarak yaşadıkları kanıtlanamayan Kimmerler'e ait bulgulara ulaşılmayı hedefliyor.

 

Kimmer Toplumsal Düzeni

 

Kimmerler’i Kimmerya olarak bilinen İdil Nehri'inden Karadeniz'in kuzeyine doğru uzanan geniş topraklardan güneye inmeyen zorlayan en önemli faktör İskit (Saka) saldırılarıydı. İskitler gibi savaşçı ve atlı göçer bir topluluk olmalarına rağmen at üzerinde savaşmayı İskitler kadar bilmiyorlardı. İskitlerle kapışmak yerine toprağı işleyen, düzenli ürün yetiştiren toplulukları yağmalamayı tercih ediyorlardı. Tıpkı kendilerinden önce Orta karadeniz’de yaşayan Kaşka toplukları gibi düzensiz kabile yaşamı sürdüren Kimmerler, Anadolu’ya geldiklerinde kabile yaşamları daha örgütlü bir hal aldı.

Kimmerler kralları Teuşpa zamanında Asur ve onun kontrolündeki Que Devleti’ne karşı Tabal kralı İşagallu ile ittifak yapmış ancak Asur kralı Asarhaddon onlar üzerine sefer yaparak Kimmer kralını da öldürmüştür. Bu bilgiler bize Kimmerler’in bölgede bir kral önderliğinde teşkilatlandığı ve diğer komşu devletlerle ittifak antlaşmaları yaptığı, bunun da ancak teşkilatlı bir devlet örgütlenmesi ile olabileceği, dolayısıyla Kimmerler’in Kapadokya bölgesine yerleşerek bozkır göçebe geleneklerini devam ettiren bir devlet kurdukları tezinin doğruluğunu göstermektedir. [Hacı Çoban, s. 128]


 

Ünye’de Bulunan Kimmer Tası

 

Ünye’de bulunan Gümüş Tas Kimmerlerin Karadeniz bölgesindeki varlığını gösteren arkeolojik kanıttır. Ünye'de bulunan bu gümüş kap (Phiale) Ekrem Akurgal tarafından M.Ö. VI. yüzyılın sonuna tarihlendirilmekte ve Kimmer sanatının son eserlerinden biri olarak nitelendirilmektedir. [Kaynak: Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, Lev. 59, s. 570]

Orta Karadeniz’deki Kimmer varlığı MÖ. 8. Yüzyıl’a tekabül eder. İskit baskısı nedeniyle göç etmek zorunda kalan Kimmerler, Karadeniz’e ulaştıklarında buradan bugünkü Gürcistan üzerinden Doğu Anadolu’ya gelmiş, Urartu ve Asur devletlerine büyük darbeler vurduktan sonra İç Anadolu’ya yönelmişti. İç Anadolu’daki Frig devletini yıkan Kimmerler, bölgede, bozkır-göçebe geleneklerinin Anadolu’daki ilk örneği sayılan bir hâkimiyet tesis etmişlerdir. Bu arada bazı Kimmer boyları kuzeye yönelerek Karadeniz sahiline yayılmaya başlamıştır.

Yaklaşık bir asır boyunca devam eden Anadolu ve Orta Karadeniz’deki Kimmer hâkimiyetinden bölgede bir arkeolojik delil kaldığını söylemek en azından şimdilik mümkün değildir. Amasya/Gümüşhacıköy ve Ordu/Ünye’de yüzey araştırmaları sırasında ele geçen buluntular Orta Karadeniz’de Kimmerler’e ait tek arkeolojik delil olarak envantere geçmiştir. [M. Taner Tarhan, “Eski Anadolu Tarihinde Kimmerler”, Ankara 1984, s. 111-118.]

Bölgedeki Kimmer hakimiyeti İskitlerin güneye inmeleriyle sona erer. Orta Asya’dan Kimmerler’i takip ederek aynı güzergâh üzerinden Anadolu’ya ulaşan İskitler, Orta Karadeniz’deki Kimmerleri tekrar kuzeye, Kırım bölgesine sürmüşlerdir. [Herodot Tarihi, 1991, s. 196.]

Bu yer değişiminden sonra Orta Karadeniz’de ve Anadolu’da İskit iskânı ortaya çıkmıştır.

 

Kaynaklar:

 

 

Herodotus, Herodot Tarihi (nşr. M. Özmen), İstanbul 1991

Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, TÜBİTAK Yay. Ankara 2005.

Prof. Dr. M. Taner Tarhan, “Eski Anadolu Tarihinde Kimmerler”, I. Araştırma Sonuçları Toplantısı Bildirileri, Ankara 1984.

Prof. Dr. İbrahim Tellioğlu, İlk Çağdan Osmanlılara Samsun, Samsun 2012.

Doç. Dr. Hacı ÇOBAN, Kapadokya’da Kimmerler, Bozok Üni. Yozgat, Makale

Doç. Dr. Hacı ÇOBAN, Anadolu’da Kimmer-İskitler ve Orta Anadolu’daki İzleri, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal bilimler Ens. Doktora Tezi, Afyonkarahisar 2013.

 

07.08.2024, Ünyekent

31 Temmuz 2024 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Kaşkalar

 


Karadeniz Arkeolojisi – Kaşkalar

 

Kaşkalar, Karadeniz’in bilinen en eski insan topluluğudur. Orta Karadeniz’in dağlık kesiminde yaşayan bu insanlar, Hitit metinlerinde Gašga, Kašga, Kaška adıyla anılır ve Kuzey’den gelen yağmacı, istilacı kavimler olarak kaydedilmiştir.

Hitit tabletlerinin bulunması ve deşifre edilmesi sayesinde varlığından haberdar olduğumuz bu kavme ait yeterli arkeolojik bulguya rastlamak mümkün olmamıştır.

Kaşkalardan II. Ramses yazıtlarında Kškš, Asur kaynaklarında māt Kašku diye söz edilir. Ugarit dilinde ise ktk olarak geçer.


 

Kuzey’in “Barbar” Kavmi

 

Bronz Çağı’nda “barbar” olarak nitelendirilen halklardan Kaškalar, Hatti ülkesine yaptığı saldırılarla ve tarım alanlarını yağmalarıyla tanınır. Aslında bu yağma hareketleri bulundukları coğrafyanın yapısı ile doğrudan ilişkilidir. Öyle ki Kaška ülkesinde tarım alanları azdır. Mevcut tarım alanları da çekirge istilalarına uğramaktadır. Bu sebepten dolayı Kaškalar, Hattuša’nın kuzeyinde bulunan verimli tarım arazilerini yağmalayarak, ihtiyaç duydukları gıda maddelerine kolay bir şekilde ulaşmak isterler. Bununla birlikte yaylacı bir yaşam tarzına sahip olan Kaškalar için tarımdan ziyade hayvancılık daha önemlidir. Ayrıca Kaškalar için madencilik de önemli bir yere sahiptir. Kaška ülkesi maden kaynakları açısından zengindir ancak ticari faaliyetleri Hititler tarafından sınırlandırılmıştır.

Başlıca uğraşları çobanlık, dokumacılık ve profesyonel askerlik olan Kaškaların dağınık bir kabileler topluğu olduğu, merkezi bir otoriteye bağlı olmadıkları ve Hitit ordusunda görev yapan Kaška askerlerinden söz edildiği bilinmektedir.

Kaškalar hakkında verilen bilgilerin kaynağı Hitit tabletleridir. Spekülasyona açıktır, Hititlerin sübjektif değerlendirmelerine dayanır. Objektif bakış açısıyla değerlendirirsek, Kaškalar da yaşadıkları topraklara sefer düzenleyen Hititleri “barbar” olarak nitelemiş olabilirler.


 

Hitit Metinlerinde Kaškalar

 

Kaška ismine eski krallık devrine ait belgelerde rastlanılmaz, bunun yanında III. Hattuşili ve IV. Tuthaliya dönemine ait belgelerde Kaşkaların Hitit İmparatorluğu'nun daha eski dönemlerindeki varlığından bahsedilir. Kaškalardan söz eden çiviyazılı belgelerin çoğu Hattuša (Boğazköy), Tapigga (Maşathöyük) ve Šapinuva’da (Ortaköy) bulunmuştur.

Kaškalar İlk Tunç Çağı’ndan Demir Çağı’na, bir başka deyişle Assur Kolonileri Dönemi’nden Grek Kolonileri Dönemi’ne kadar Karadeniz’de varlığından söz edilen bir kavimdir. Hiti tabletlerinde ve Mısır kaynaklarında yer alan bilgilere göre, Kaškaların Hitit topraklarına ilk kez, I. Hantili (MÖ 1590-1560) döneminde saldırdıkları ve bu saldırıların Hitit devleti yıkılıncaya kadar devam ettiği anlaşılmaktadır.

 

Kaşkaların Kökeni

 

Kaškaların Anadolu’nun yerli halkı olup olmadıkları ya da ne zaman, nereden geldikleri ve neden Orta Karadeniz’e yerleştikleri bilinmemektedir. Bu kavmin kendileri hakkında ne dediği, kendilerini nasıl tanımladıkları belli değildir.

Kaškaların etnik kökeni hakkında iki görüş ileri sürülür; biri Hatti kökenli oldukları yahut onlarla akraba oldukları biçimindedir. Bu görüşün en önemli dayanağı, Kaška tanrı isimlerinin Hatti tanrılarına olan yakınlığıdır. Bu durumda Kaškaların Hititlerle savaşını, dışarıdan gelen işgalci güçlere karşı bir direniş hareketi olarak görmek gerekir.

Diğer görüş, Kaškaların, Anadolu’ya dışarıdan geldikleridir.

Kaskaların konuştuğu dil bilinmemektedir. Sadece kişi ve yer adları bilinen bu kavmin kökenleri de çözülememiştir. Kaškaların dili üzerine bilinen sınırlı malzemenin Hititçe kişi ve yer adlarıyla benzeşmesine karşın, Kaška dilinin kökenini ve Hititçe ile akrabalık ilişkilerini açıklayacak yeterli veri bulunmamaktadır.

Öte yandan Kaškaların Batı Kafkasyalı oldukları varsayımı ileri sürülmüşse yeterli kanıt bulunamadığından kabul görmemiştir.


 

Lokalizasyon (Yerleşim)

 

Kaška aşiretlerinin MÖ 2. binyılda Hatti ülkesinin kuzey kesiminde yaşadıkları bilinmektedir. Ancak Kaška ülkesinin lokalizasyonu kesinlik kazanmış değildir. Genel kabul edilen görüşe göre Kaška ülkesi, hemen hemen günümüzün Orta Karadeniz bölgesine tekabül etmektedir. (Leyla Murat, 1998, s. 443.)

Kaška ülkesinde bulunan Kuzey Anadolu Dağları, yalnızca birkaç dar kıyı ovası bırakarak dik bir şekilde Karadeniz’den yükselir. Orta plato ırmakları, birkaç yerde Kuzey Anadolu Dağları arasından geçerek, büyük ölçekli tarımın mümkün olduğu geniş alüvyon yelpazeleri yaratmıştır. Bunların arasında en önemlileri, bugünkü Samsun yakınlarındaki Çarşamba ve Bafra’dır. Çarşamba ve Bafra ovaları yörenin yiyecek depolarıdır. Diğer taraftan Kuzey Anadolu Dağları’nı geçmek bugün bile zordur. Kıyıyı hinterlanda bağlayan çok az sayıda yol vardır ki bu yapı kuşkusuz geçmişte daha belirgindi. Bölgenin bu coğrafi yapısı Kaškaların yaşam tarzını şekillendirmiştir. (Harmankaya, 2002: 20)

Anadolu’nun özellikle dağlık bölgelerinde yaşayan tüm toplumlarında olduğu gibi Kaškalar da belirli aylarda yaylacılık faaliyetlerinde bulunuyorlardı. Kaškaların neredeyse hiç arkeolojik materyal bırakmamalarının sebebi de onların yaylacı yaşam tarzı ve bu kültüre sahip olmalarından kaynaklanmaktadır. (Yakar, 2008: 821)

 


Kaškaların Yaşam Tarzı

 

Kaškalar yarı göçebe topluluklardır ve yaylacı yaşam tarzını benimseyen dağınık aşiretlerden oluşurlar. Onlar için Hititler, barbar anlamına dampupi ifadesi üretmişlerdir. Bu barbarlık “göçebelikten” ziyade “teşkilatsızlık” ya da “devletsizlik” gibi bir anlam taşır.

Hititlerin Kaška tarım arazilerini yaktıkları bilindiğine göre, Kaškaların da tarım yaptığı anlaşılmaktadır. Ancak tarım alanları sınırlıdır ve çekirge istilalarına uğramaktadır. Yaylacılık yaşam tarzı gereği tarımdan çok hayvancılıkla uğraşmaktadırlar. Bir Maşathöyük mektubunda: “..daha ekinler olgunlaşmadı. Kaška’da çekirgeler ekini yedi. Onlar da (Kaškalar) Gašipura’da senin ekinlerine saldırıyorlar” denilmektedir.

Kaškaların yaşadığı coğrafya maden kaynakları bakımından oldukça zengindir. Küre bakır kaynaklarına; Ünye ile Fatsa arasındaki bölge, kurşun ve gümüş kaynaklarına; Gümüşhacıköy de önemli gümüş kaynağına sahiptir. (Bkz. Jak Yakar, 2008: 821.) Maden endüstrisindeki yetenekleri, savaşçı bir topluluk oldukları ve ürettikleri silahlarla kendini açığa çıkarmaktadır.

Üretimin diğer kollarında ve ticari alanda oldukça geri konumdadırlar. Bunun en büyük nedeni Hitit ambargosudur.

Hitit metinlerine göre Kaškalar, yeme içme ve eğlenceye düşkün bir halktı. Hititler onların yemek yeme alışkanlıklarından şikâyetçidir. (Ünal, 2003: 49.) Şarap onlar için vaz geçilmek içeceklerdendir. Eğlenceye düşkün olmaları Hitit devletinin askerlere sunduğu eğlence olanakları nedeniyle Kaškaların Hitit ordusunda görev yapmayı kabul etmelerinde etkili olmuştur.

 Kaška yerleşimleri ahşap mimariye dayanır. İkiztepe kazılarıyla kesinleşen mimari olguya göre, Karadeniz halkları bölgede rahatlıkla elde ettikleri kalın ve ince tomrukları üst üste yerleştirip çantı tekniği ile birbirlerine çatarak evlerinin duvarlarını oluşturmuşlardır. Bu nedenle yaşam alanlarına ilişkin arkeolojik verilere ulaşmak oldukça zordur.

Dini inançları bölgedeki diğer kavimlerle paralellik göstermektedir. Kaškalarda da Hititler ve Luvilerde olduğu gibi Fırtına tanrısı baş tanrıdır. Çiviyazılı metinlerde Fırtına tanrısı, Hititçe Tarḫunna-; Hititçe veya Luvice Tarḫu-, Tarḫun-; Luvice Tarḫunda-; Hurrice Teššub olarak geçmektedir. Ancak Kaškaların bu tanrıya ne dedikleri bilinmiyor.

Kaškalarda, “mimari tapınak” anlayışının bulunmaz. Kuzey Anadolu Dağları tapınak vazifesi görmekteydi. Su kaynakları da onlar için kutsaldı.

Ay Tanrısı Kašku

 

Kaška Hitit İlişkileri

 

II. / III. Tuthaliya zamanında Hatti topraklarının büyük bir kısmının düşman saldırısına maruz kaldığını ve Kaškaların Kızılırmak’ı geçip Kutsal Nerik Kentini kendine sınır yaptığını öğrenmekteyiz. Nerik kentinin ele geçirilişi ve Başkent Hattuşa’ya yapılan saldırılar sonrası Hitit krallığı başkentini Šamuha adlı bir kente taşınmıştır. Bu saldırılarından nasibini alan bir kentin de Çorum il sınırları içinde yer alan Eskiyapar olduğu anlaşılmaktadır. Eskiyapar’ın Orta Hitit Çağında Kaškaların saldırılarından dolayı yangınla tahrip olduğu düşünülmektedir.

I. Şuppiluliuma döneminde ise Šamuha bölgesinin yakınlarındaki Kaška gruplarına karşı harekât düzenlenerek geri püskürtülmüş ve yağmalanmışlardır. I. Şuppiluliuma dönemi yoğun Kaška isyanları ve onların egemenlik altına alınmasıyla sürmüştür.

II. Murşili döneminde Hitit saldırıları artmış, Kaškalara ağır kayıplar verdirilmiştir.

Muwatalli döneminde Kaška saldırıları III. Hattuşili’nin ve Muwatalli’nin ortak çabaları sonucunda geri püskürtülmüştür.

III. Hattuşili döneminde Kaşkalara ağır kayıplar verdirilmiş ve karşılıklı barış sağlanmıştır. IV. Tuthalya döneminde de süren barış Batı Anadolu’daki Arzava ve Viluşa kentlerinde çıkan isyanlar nedeniyle bozulmuş ve yeniden Kaška saldırıları başlamıştır.

III. Arnuwanda’dan sonra Hitit imparatorluğunun son kralı II. Şuppiluliuma tahta geçti. Kaška saldırılarının yanı sıra yaşanan şiddetli Ege göçleri, kuraklık ve kıtlık, insan gücü eksikliği, Hitit imparatorluğunun yıkılmasında büyük bir etkiye sahip olmuştur Ahmet Ünal’a göre Hititler ağır vergi yükü ve askeri baskı altında kalan yerli Anadolu halkının önderlik ettiği bir isyan sonucu dağılmıştır.

İç Anadolu Demir Çağı’nın ilk dönemi önceleri “Karanlık Çağ” olarak adlandırılıyordu, çünkü Hitit İmparatorluğu’nun yıkılışından sonda yaklaşık 300 yıl devam bu dönemde hiçbir yerleşme görülmüyordu. Şimdi bu döneme tarihlenen çeşitli yerler saptanmıştır. Hattuşa’nın kuzeydoğusundaki Büyükkaya yerleşmesi de bunlardan biridir. Yerleşmede Hititlerden bildiğimiz pek çok özelliğin eksik olduğu görülür. Örneğin seramik kapların üretiminde büyük ölçüde çömlekçi çarkı seri üretim aracı olarak kullanılmıştı. İlkel barınaklarının Hitit Mimarlığı ile ortak hiçbir yanı yoktu ve yazı kullanmıyorlardı.

Hitit İmparatorluğu çöktükten sonra yerli (kuzey) Anadolu boyları, Eski Hitit çekirdek bölgesine sızarak ülkeyi ele geçirmişlerdir. Bu insanların sözü edilen Kaškalar olma olasılığı vardır.

 

Sonuç

 

Hattilerin Ay tanrısı, Kašku adını taşımaktadır. Kaška isminin Ay tanrısından türemiş olduğu varsayılmaktadır. Hitit metinlerinde, Kaškaların ayın gökyüzünde yer aldığı gecelerde baskın yaptığından bahsedilmesi, Hititlerin korkulu rüyasının Kaškalar olduğunu göstermektedir. Hitit imparatorluğunun dağılmasının ardından Kaška topluluklarının Asur sınırlarına kadar ilerlediği ve çevre krallıklarla birlikler kurdukları, en sonunda Asur baskınları ve Kimmer istilası sonucunda tarih sahnesinden silinmişlerdir.

 

Kaynaklar:

Ahmet Ünal, 2002. Hitit Devrinde Anadolu I, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul.

Ahmet Ünal, 2003. Hitit Devrinde Anadolu II, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul.

F. Gülden Ekmen, Hamza Ekmen, S. Fidan, Hititlerin Batı Karadeniz Bölgesinde Yaşayan Komşuları hakkında Yeni Bulgular, Anadolu Arşivleri, 2021, S. 59 – 96

Kürşat Bardakcı, Eski Anadolu’nun Barbar Halkı Kaşkalar, Doktora Tezi, Oannes Dergisi

Leyla Murat, 1998. “Hitit Dünyasında Gašgaların Yeri”, IX. Uluslararası Hititoloji Kongresi, Eylül 1996, Çorum

Leyla Murat, (2016). Anadolu’da Kaškalar. Ankara: Hel Yayınları

Jak Yakar, 2008, “The Archaeology of the Kaška”, 6.Congresso Internazionale di Ittitologia, SMEA 50.

Savaş Harmankaya, 2002. “Türkiye’nin İlk Tunç Çağı Araştırmaları Üzerine Bir Değerlendirme”, TAY 4,

Sedat Alp, Hititler Devrinde Anadolu, TÜBİTAK Popüler Bilim Yayınları, İstanbul 2002.

Ahmet Ünal, Hititler Devrinde Anadolu I.-II. İstanbul, 2003, Arkeoloji ve Sanat Yayınları

Marc Desti, Anadolu Uygarlıkları, 4. Baskı, 2019, Dost Kitapevi

Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, 2. Baskı, 2017, Phoenix Yay.

Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, 2. Baskı, 2019, Phoenix Yay.

31.07.2024, Ünyekent