9 Eylül 2020 Çarşamba

Sagalassos


Sagalassos

 

Geçen yıl Antik adıyla Pisidia olarak bilinen Isparta-Burdur Göller Bölgesi’nin önemli yerleşimlerinden Antiokheia’yı görmüş ve 26 Şubat 2019’da bu sayfalarda tanıtmıştık. Isparta’nın Yalvaç ilçe merkezinde kalan Antiokheia’nın ardından bu defa Pisidia’nın en önemli yerleşimlerinden Sagalassos’u ziyaret ettik ve gördüklerimizi iki bölüm halinde anlatmaya çalışacağız.

Burdur'un Ağlasun ilçesinde "Aşkların ve İmparatorların Şehri" olarak bilinen Sagalassos’a varmadan önce Ağlasun’un içinden geçiyoruz. Ağlasun’u şair Hasan Hüseyin’den biliyoruz. Şairin “Ağlasun Ay Şafağı” adlı uzunca şiirini uzun yıllar önce Ünye’de kuzinim Nurver’in sesinden dinlediğimi hatırlıyorum. Dönüşte ilçe meydanında şairin aynı şiirinden bir bölüm içeren dizelerinin bulunduğu büstünü ziyaret ediyoruz.[1]

UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi'ne 2009'da giren Sagalassos, deniz seviyesinden bin 750 metre yüksekte, ulaşılması zor sarp kayalıklar üzerine kurulmuştur.

Sagalassos‘da kazı çalışmaları Leuven Katolik Üniversitesi’nden Belçikalı Prof. Dr. Marc Waelkens başkanlığında 1989 yılında başlamıştır. Waelkens'in emekliye ayrılmasından sonra kazı çalışmalarını aynı üniversiteden Prof. Dr. Jeroen Poblome devralmıştır.

Torosların Batı eteğine yaslanan ve derin vadilere hâkim kent, binlerce yıldır antik suyun aktığı Antoninler Çeşmesi, agoraları, Roma hamamları, Macellum yapısı, üzerinde dans eden kızlarla bezeli Kahramanlar Anıtı (Heroon), kütüphanesi ve tiyatrosuyla görkemli bir geçmişi yansıtıyor.

Ortalama 5 bin nüfusa sahipken Sagalassos kenti, 9 bin kişilik görkemli bir tiyatroya sahiptir. Bu tiyatro dünyanın en yüksek rakımlı tiyatrosu olma özelliğini korumaktadır.

 

Sagalasos’un Tarihçesi

 

Sagalassos’un geçmişi milattan önce 3000 yılına dayanıyor. Büyük İskender'in almakla zorlandığı önemli kentlerden biri olarak bilinen Sagalassos kenti, Roma dönemi antik mimarisinin en iyi örneklerini yansıtmaktadır.

Roma buraya geldiğinde özellikle İmparator Augustus döneminde yapılanma faaliyetleri yoğunlaşır ve İmparator Hadrian döneminde ise Sagalassos Psidia'nın birinci kenti, Roma'nın müttefiki olur. Bugün ayakta kalan ve restore edilen yapılar özellikle Roma döneminin devasa kalıntılarıdır.

Torosların bitişiğinde yer alan kentte ilk yerleşim izleri aslında günümüzden 12.000 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Sagalassos Antik Kenti, orijinal yapı taşlarının neredeyse tamamının bulunabildiği anıtsal yapıları ile son derece iyi korunmuş durumdadır. Diğer yandan, kentin planı, üzerinde kurulmuş olduğu teraslı yapı düşünüldüğünde oldukça çarpıcıdır ve bu yapı ile uyumlu ve etkileyici bir anıtsal merkez yaratılmıştır. Ayrıca, en az bin yıllık seramik üretimi ile Sagalassos antik dönemlerdeki en uzun seramik üretimi merkezi olarak UNESCO Dünya Miras Listesi’ne önerilmektedir.

Kent neden denizden 1700 metre yüksekte, ulaşımı güç sarp kayalar üzerine kurulmuştur?

Bu sorunun cevabı, karstik yapısı nedeniyle bol miktarda su kaynağına sahip olması ve doğal savunma konumunda olmasında aranmalıdır.

Sırf bu nedenle kent terk edildiğinde bile kalıntıları kolayca yağmalanamamış, Bergama ve Efes’teki gibi raylı sistemlerle gemilere taşınıp Avrupa müzelerine götürülememiştir. Deprem nedeniyle yıkılan yapılar günümüze kadar toprağın altında mevcudiyetini koruyabilmiştir.

Ancak iç bölgede olması, kara iklimi koşullarından dolayı gece gündüz ısı farkı nedeniyle mimari yapıların uzun süre dağılmadan ayakta kalmaları zorlaşmıştır.

 

Sagalassos’un Antik Yapıları

 

Sagalassos, çoğu antik kentler gibi iki bölüme ayrılır:

Aşağı şehir: Girişte konutlar, hamam, kireç ve metal fırınları, aşağı agora (çarşı), Hadrian Çeşmesi ve odeon, daha yukarıda, kuzeyde tiyatro, Neon kütüphanesi ve Helenistik Çeşme bulunmaktadır. Sagalassos, bölgenin beş önemli seramik üretim merkezinden biridir. Seramik yapımına ait işlikler ve fırınlar aşağı şehrin önemli üretim faaliyetlerini yansıtır.

Yukarı Şehrin merkezinde yukarı agora, meclis binası, kilise, Antoninler Çeşmesi ve sol üst tarafta Kahramanlar Anıtı (Heroon) bulunmaktadır. Tapınak ve Cladius Kapısı Yukarı Şehir’de yer almaktadır.

 

Antoninler Çeşmesi

 

Antik kentin, en görkemli yapılarından biri olan Antoninler Çeşmesi kentin kuzeybatı bölümünde yer almaktadır. Deprem nedeniyle olduğu yere yıkılıp toprak altında kalan çeşmeyi ayağa kaldırmak zor olmamış. Çeşmedeki heykellerin bugün yerlerine replikaları konmuş. Orijinalleri Burdur Müzesi’nde. Toros dağlarının karstik yapısı, adeta kentin bugün bile devasa su deposu konumunda. Sıcak Temmuz güneşinde çeşmeye ulaştığımızda buz gibi suyundan içip, çeşmeyi yaptıran Titus Flavius Severianus Neon’a ve eşine şükran duygularımızı ilettik.[2]

Antoninler çeşmesi, MS 161-180 yılları arasında, Roma İmparatoru Marcus Aurelius zamanında, Yukarı Agora’ya sosyal-estetik bir bütünlük kazandırmak için yapılmış olsa gerek.

 

Kahramanlar Anıtı (Heroon)

 

Antoninler Çeşmesi’nin sol üst tarafında yer alan Kahramanlar Anıtı’nın (Heroon) kime ait olduğu bilinmemektedir. Özgün taşlarının bulunarak ayağa kaldırılan anıtı çepeçevre dans eden, kitara çalan kadınlar frizi kuşatır.

  

[Devam Edecek]

 

Dipnot:

 

[1] “Ağlasun Ay Şafağı” Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “nehir şiir” tarzında yazmış olduğu, konu bütünlüğü içeren  şiir kitabının adıdır. Şiirde şairin bir süre eşiyle birlikte yaşadığı ve eşinin memleketi olan Ağlasun adlı ilçe konu edilir. Ağlasun özelinde gelmiş geçmiş uygarlıklara bakarak, bu topraklarda yaşayan insanın destanını yazmaya çalışır.  

[2] Temmuz sıcağında Sagalassos’un çeşmelerinden akan su, bize ilaç gibi geldi. Ancak olabildiğince güzel olsa da Ünye’nin Acısuyu ile mukayese etmekten geri duramazdık.

 

 02.09.2020, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/1891-sagalassos.html


 

Sagalassos

II. Bölüm

 

Burdur'un Ağlasun ilçesinde Prof. Dr. Marc Waelkens’in deyimiyle "Suların kenti" Sagalassos’un ilk bölümünde kent tarihini ve antik kentin öğelerinden bazılarını anlatmaya çalışmıştık. Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Sagalassos antik kenti Türkiye’nin önemli antik yerleşim yerlerinden biri olup kullanılan yapı ve dekor taşları açısından da önemli bir eserdir. Şehir, Ağlasun kuzeyinde Toroslara ait tektonik birlikler üzerinde kurulmuştur. Şehir, çoğu bölgedeki yerel taş kaynaklarından (Dutdere kireçtaşı, Gölcük volkanitleri) elde edilen malzemeler kullanılarak inşa edilmiştir. Ancak dekoratif taşların bir kısmı (mermerler ve sütunlar) yine antik dönemlerde yoğun olarak kullanılan diğer taş ocaklarından (Teselya, Karistos, Afyon, Bergama Kozakdağı) temin edilmiştir. [1]

 

Helenistik Çeşme

 

Antoninler Çeşmesi’nin doğu bölümünde yer alan kentin en eski çeşmesidir. Nispeten küçük yapıdaki çeşme İmparator Augustus döneminden önce, MÖ. 50-25 yıllarında inşa edilmiştir. Halen suyu akmakta olan çeşmenin ufak bir avlu etrafında düzenlenen sütunları Dor tarzındadır. 1997’de restorasyonu tamamlanan çeşmenin kazılar sırasında kendi su kaynağı bulunmuştur. Antoninler çeşmesi gibi antik kaynağından beslenen çeşme, antik kentler içinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir.

 

Neon Kütüphanesi

 

MS. 120'li yıllarda şehrin zengin bir ailesi tarafından yaptırılmıştır. Ayrıca ailenin adı kütüphaneye verilmiştir. 4. yüzyıl sonlarına doğru zemin, 40 ve 60 metrekarelik iki mozaikle kaplanmış olup, büyüğünün ortasında Akhilleus’un Troya Savaşına katılması betimlenmiştir. Yangın ve deprem sonrası depo olarak ta kullanılan yapı 1997’de onarılıp ziyarete açılmıştır.

 

Tiyatro

 

Dünyanın en yüksek ve manzarası güzel tiyatrosu olarak ün salmıştır.[2] Tiyatro’nun iyi korunmuş durumu, konumu ve karşıdan görünen İskender Tepesi’ne doğru sunduğu manzara etkileyicidir. Kenti kendi nüfusu en fazla 5000 kişi iken, yaklaşık 9000 kişilik inşa edilen tiyatro Sagalassos’un bir kültür merkezi olduğunu göstermektedir. İzleyicilerin kolay giriş çıkışını sağlamak için üzeri tonozlu koridoru ve çıkışları (vomitoria) bulunmaktadır. Tiyatro kalıntılarında buluna kabartmalardan bu mekânda gladyatör dövüşleri ve hayvan avlama gösterileri yapıldığı sanılmaktadır. Kentin arkeolojik kazı ve restorasyon yapılmayan eserleri arasındadır.

 

Roma Hamamı ve İmparator Salonu

 

1994 Kazıları sırasında açığa çıkarılan caldarium (sıcaklık) ve hipokostumun (alttan ısıtma sistemi) ardından hamamın neredeyse tamamı 1997’de ortaya çıkarılmış oldu. Hamamın merkezinde yer alan 25x18,5 m. ebadındaki İmparator Salonu ise görkemli bir mekândır. Çeşitli törenlere sahne olan salonda spor karşılaşmalarında kazananların ödülleri verilirmiş. İmparatorluk kültü ile ilişkili olan salonun nişlerinde imparator ve eşinin heykelleri yer alır.

 

Odeon

 

Bir kültür merkezi olarak inşa edilen Odeon’un yapımına MÖ. 27-MS. 14 arasında, İmparator Augustus zamanında başlanmıştır. Sütun başlıklarından tarihlenen Odeon’un tamamlanması yaklaşık 200 sürmüştür. Kapalı bir tiyatro ve konser salonu olarak kullanılan mekânın yarım daire biçimli bir oditoryumu ve yaklaşık 50 m. uzunluğunda bir sahne binası vardır. Müzik, tiyatro, şiir ve güzel konuşma gösterilerin yapıldığı Odeon’un Vip locası ve merdivenleri hala sağlam durumdadır. Akustiği meclis binasından (Bouleuterion) daha iyidir. Şeklen konumunu koruyan mekânın son dönemde işlevini yitirdiği ve depo olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır.

 

Apollo Klarios Tapınağı

 

Augustus zamanında (MÖ. 27- MS. 14) zamanında inşa edilen tapınağın sadece ön ve arka cephelerindeki yarım sütunlar kalmıştır. İyonik düzende küçük bir tapınaktır. Pagan inancının yerini Hristiyanlığın almasıyla bazilikaya dönüştürüldüğü anlaşılmaktadır.

 

Hadrian Çeşmesi

 

Aşağı Agora’nın yukarısında inşa edilen çeşme MS. 129-132 yılları arasında inşa edilmiştir. Sagalassos’un iki katlı tek çeşmesidir. Bu yapı edikula mimarisinin  bir örneğidir. Çeşme duvarı içinde yer alan nişler ve önünde ileri çıkan podyumları bulunur. Podyum üzerindeki sütun gruplarına edikula denir ve sütun aralarında heykeller yer alır.

Apollo ve Roma Şövalyesi Piso heykelleri yanında dokuz Müz (Musse- Su Perisi)[3] heykelleri yer alır. Üstün yontu teknikleriyle öne çıkarlar.

 

Sütunlu Cadde

 

Aşağı şehrin bu görkemli caddesinin iki yanı bir kısmı günümüze ulaşmayı başaran sütunlarla doludur. İki yanında alış veriş dükkanlarının yer aldığı cadde kentin en canlı bölümlerinden biridir.

 

Sonuç

 

Şehre Neolitik Dönem'de geçici olarak yerleşilmiş olsa da en geç orta Tunç Çağı'nda asıl yerleşimler başlamıştır. Şehrin Sagalassos adıyla anılması, Eski Yunan yahut Latin (Roma) kökenli bir isimlendirme olmayıp, Anadolu’nun kadim halklarından olan Luvi halkının bu kenti oluşturan asıl unsur olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Şehir Hellenistik dönemde önem kazanmış ve Sagalassos (Pisidia) Roma İmparatorluk döneminin ise en zengin şehri olmuştur. Sagalassos, M.Ö. 25 yılında Roma İmparatorluğu'na dâhil edilmiş ve geç antik döneme kadar varlığını sürdürmüştür. Sagalassos antik kentinin 6. Yüzyılın başlarında bölgeyi etkileyen ve Sagalassos fayı olarak tanımlanan fay zonu üzerinde oluşan depremler sonucu yıkılmış olabileceği tahmin edilmektedir.

 

 

Dipnot:

 

[1] M. Waelkens ve T. Debruyne, D Depraetere, 1997. Excavatıon Campaign At Sagalassos And Dereköy, s.283-312, xx. Kazı Sonuçları  Toplantısı II.cilt

[2] “Yükselen tepenin yamacında, bugüne dek gördüğüm veya duyduğum tiyatroların en zarifi ve en güzeli yer alır…” Sagalassos’un erken ziyaretçilerinden Charles Fellows yazdığı “1839 Küçük Asya’da Bir Seyahatin Güncesi” adlı eserde tiyatroyu bu şekilde betimler.

[3] Müzler veya Musalar (Yunanca Mουσαι - Mousai, Latince "Musa") Yunan mitolojisinde kardeş tanrıçalar olarak bilinir ve geleneksel olarak dokuz tanedir. Çoğunlukla "ilham perisi" olarak tanımlanırlar. Başlangıçta muhtemelen sadece "şiir" tanrıçası iken zamanla bilim ve diğer sanatlarla da ilişkilendirilir. Latince musa. Hesiodos`un Theogony`sine göre, Müzler tanrı Zeus ile bellek tanrıçası Mnemosyne'in kızlarıdır. Bu yüzden Müzlere "Bellek'in Kızları" veya "Ahenk'in Kızları" da denir. Müze terimi, Müzlerden türemiştir. Zeus, Mnemosyne ile tam dokuz gece geçirmiştir ve her gece için bir müz doğmuştur.

 

 

 Ünyekent, 09.09.2020

http://www.unyekent.com/yazi/1908-sagalassos-ii-bolum.html



FOTOĞRAFLAR: 
















 

26 Ağustos 2020 Çarşamba

Nikbinlik


 

Nikbinlik

 

Şairin dediği gibi:

Dert çok,

Hemdert yok!

Yüreklerin kulakları sağır…

 

Kendi ellerimizle tüketiyoruz dünyayı.

Bir avuç sermayedarın kâr hırsı yüzünden doğayı katlediyoruz.

Adına “Küresel Isınma” dediğimiz kirlettiğimiz çevre…

Yok ettiğimiz ormanlarla geliyor felaket…

Çöle dönüştürüyoruz dünyayı.

 

***

Dünya artık eskisi gibi güvenilir değil.

Yağmurlar bereket getirmiyor.

Her yıl Karadeniz’de sel felaketleri yaşanıyor.

Sadece malımıza değil, canımıza zarar veriyor yağışlar.

Doğu Karadeniz’de geçtiğimiz hafta selde sekiz canı kurban verdik…

Suya kapılıp kayboldu insanlarımız.

Göz göre göre her yıl yaşanıyor bu felaket…

 

***

Henüz mürekkebi kurumadı…

Birkaç hafta önce betona dönüşen hayattan söz ettik.

Sahile yapılması düşünülen bisiklet yolundan…

Deniz kıyısına döşenen betonlardan söz ettik…

Ve Ünye Çamlığı’na dokunulmayacağına dair söz verildiği halde, kıyısından köşesinden başlanan betonlaştırma projesinden söz ettik…

Yine bir dönem önce başlayıp, bu dönemde de devam eden “Cevizdere’yi Çöplüğe Dönüştürme” projesi vardı yazdıklarımız arasında…

Hemen hepsi, bu güzelim memleketi cehenneme çevirme hamlesiydi…

(Bir dönem önce de OMV santrali ile ilgili yazıp çizmiştik. “Hiçbir şey için geç değil!” denmişti ama geçmiş olsun… Olanlar oldu!)

Bu sene de Ünyeli fındık üreticisi perişan oldu…

Pazara inmeden ürünü, selle birlikte tarladan denize uçtu!

Yani olanlar oldu!    

 

****

Aslında bugün “iyimser” olacaktım.

Yazıya başlık olarak seçtiğim “Nikbinlik” adlı şiirde yazdığı gibi:

“Güzel günler göreceğiz çocuklar / Güneşli günler / Göreceğiz

Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar

Işıklı maviliklere / Süreceğiz.” diyecektim.

Ama öyle olmadı.

(Şair dediğimde iki isim gelir aklıma öncelikle: Nazım Hikmet ve Necip Fazıl… Tabi bu iki ismin de Deniz Askeri Lisesi’nden öğretmenleri Yahya Kemal’i burada anmadan geçemeyeceğim, şairlerin şairi odur!)

Haberler “iyimser” olmamı engelliyor.

Gelinen noktada insanlık  topyekûn küçük bir virüse teslim oldu.

Asıl iyimserliğimin akamete uğramasına neden olan etken bu yazdıklarım değil…

Ölüm orucunda sona yaklaşan iki insandan söz etmek istiyorum.

Avukat Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal…

 

Çoğunlukla düşünce ve tavrına katılmadığım ama bazı duyarlıklarını takdir ettiğim gazeteci Ahmet Hakan’ın 18 Ağustos 2020’de Hürriyet gazetesindeki köşesinde yazdığı konuya ilişkin yazısını olduğu gibi aktarıyorum:

 

İKİ AVUKATIN ÖLÜM ORUCU

 

“ÖLÜM orucu” denilen kahrolası yönteme de karşıyım, bu yönteme romantik güzellemeler yapılmasına da. Bu yöntemin tamamen gündemden çıkmasını istiyorum. Bu yönteme meşruiyet kazandıracak bir girişimde bulunmak istemiyorum.

 

*

 

Durumum büyük bir içtenlikle böyle olduğu halde... Cezaevinde bulunan iki avukatın, günlerdir ölüm orucunda olduğuna hatta ölümün kıyısına gelip dayandıklarına dair haberler karşısında bir insan olarak etkileniyorum. Şöyle bir ikilemdeyim: Bir yandan ölüm orucu yöntemine meşruiyet kazandırılmasını istemiyorum, bir yandan da iki avukatın ölmesini istemiyorum.

 

*

Böyle bir ikilemin galibi ise tabii ki “hayat” oluyor. Buradan yetkililerimize sesleniyorum: Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal adlı iki avukatın ölüm orucuna son vermelerini sağlayacak girişimlerde bulunun lütfen…

 

****

Doğaya, çevreye, ağaçlara ve bitkilere duyarlı, hayvan haklarına saygılı herkese sesleniyorum buradan...

Lütfen bu iki insana karşı da duyarlığımızı köreltmeyelim.

Duymazlıktan gelmeyelim.

 

 

Ünyekent, 26.08.2020

http://www.unyekent.com/yazi/1879-nikbinlik.html

19 Ağustos 2020 Çarşamba

Salgın Günlüğü

 


Salgın Günlüğü

  

Günler ağır,

Günler ölüm haberleriyle geliyor…

Ölüyor insanlarımız, ne kadar çok!

Geçtiğimiz hafta, değerli arkadaşımız Ufuk Mistepe’yi kaybettik.

Kaygılarımız arttı, endişelerimiz büyüdü…

Sadece Pandemi; Covid 19 Salgınıyla değil, çeşitli nedenlerle kaybediyoruz insanlarımızı…

Hastanelerde normal muayene neredeyse ortadan kalktı, çoğu hastanede boş yatak yok.

Covid 19 testi pozitif çıkan hastalar bile evinde tedaviye alınıyor.

Salgın yeniden tırmanışa geçti.

Okullar “uzaktan eğitim” yöntemiyle açılacak yine…

Tıpkı geçen eğitim yılının ikinci dönemindeki gibi.

Vaka durumuna göre, bir sonraki adım için karar verilecek.

21 Eylül’de –biraz da özel okulların istemi gereği- yüz yüze eğitime geçilebileceği “karar” altına alınırken, Milli Eğitim Bakanlığı kesin bir tablo çizmekten kaçınıyor.

 

****

Salgın yeniden tırmanışa geçti.   

 

65 Yaş üstüne 14 ilde yeniden tedbir getiriliyor.

Bu iller arasında Ordu şimdilik yok.

Birçok ilde pozitif hastaların kontrolü devlette çalışan diş hekimleri tarafından sağlanıyor. Diş hekimlerinin görev yerleri salgın hastalıkların yayılımı için çok uygun alanlardır.

Neden herkes asli görevini yapmıyor?

İşler bu şekilde daha ne kadar devam edecek?

En kötüsü de sokakta ölü bulunan pozitif hasta vakaları olacaktır ki, benzer haberler medyada yer almaya başladı. Bu tablo bize tanıdık geliyor. Orta çağda vebadan ölenlerin cesetleri caddelerde toplanıp, topluca yakıldıkları kayıtlara geçmiştir.

Ciddi önlemler alınmazsa, dünya oraya doğru gidebilir.

 

****

17 Ağustos tarihli Sağlık Bakanlığı verileri ve son durum değerlendirmesi şu şekildedir:

11 Marttan bu yana, tanı konmuş toplam hasta sayımız 250 bini geçti. Hastalığı yayma potansiyeline sahip, izole edilmiş Aktif Hasta sayısı 12.575. Yeni hastaların büyük kısmı kolay iyileşebiliyor. Fakat yayılım, tedavisi zor Ağır Hasta sayısını artıyor. http://covid19.saglik.gov.tr

 

Artışı bu şekilde vurgulayan bizim resmi çevreler, dünyanın çeşitli ülkelerine (buna ABD dâhil) yardım malzemesi göndermekle övünüyor. Oysa sağlık hizmetlerinin daha rasyonel ele almaları gerekir. Tedbirleri daha akıllıca olmalı.

Örneğin 65 yaş üstünü zapturapt altına aldığını zannetmekle hiçbir yere varılamayacağını bilmeleri gerekir.

Çünkü bu insanlar evlerinde tek başına yaşamıyor.

Büyüklerimizi, yaşlılarımızı, kronik hastalıkları olan bireyleri düşünerek tedbirlerden hiçbir şekilde taviz vermeyeceksek, onlarla temasa geçebilecek her birey için de bu tedbirleri ciddiyetle uygulamamız gerekir.

Aynı evin içerisinde, sokakta ve çarşıda, birlikte vakit geçirilen her yerde, herkes için olmalı bu tedbirler…

Son olarak, Samsun’la ilgili bir habere değinmek istiyorum:

“Samsun'da koronavirüs alarmı! Yoğun bakım üniteleri doldu.”

Samsun, Ordu ve çevre illerde tespit edilen vakaların toplandığı bir merkez konumundaydı…

Ne var ki Samsun’da hasta sayısı çok olduğu için hastaneler yetersiz kalıyor.

Sağlık emekçileri istifayı ve emekliliği düşünüyor!

Haber bu şekilde…

Türk Sağlık-Sen Samsun Şube Başkanı, kentte yoğun bakım ünitelerinin yüzde 100 doluluk oranına ulaşmasıyla koronavirüs hastalarının diğer illere sevk edildiğini söylüyor.

Durum sanıldığından da vahim!

 

Ünyekent, 19.08.2020

http://www.unyekent.com/yazi/1869-salgin-gunlugu.html


12 Ağustos 2020 Çarşamba

Kurul Kalesi Buluntuları II [Unguentariumlar ve Kalıp yapımı Kabartmalı Kâseler]


Kurul Kalesi Buluntuları II

[Unguentariumlar ve Kalıp yapımı Kabartmalı Kâseler]

 

 

Kurul Kalesi Kybele Heykeli’nin bulunmasından birkaç gün sonra, 2016’nın Kasım ayında Yücel Şenyurt hocayı ve ekibini Ünye Belediyesi aracılığıyla Tozkoparan’a davet etmiştik. Ünye Tozkoparan Kaya mezarında yaptığımız istişareler sırasında, Kurul’da ele geçirilen Kybele buluntusunun Ordu tanıtımı için muhteşem bir argüman olacağını söylemiştik.  Ekipten Atakan Akçay hoca, Kurul’da başka önemli buluntuların da ele geçirildiğini söyleyerek, Karadeniz Arkeolojisi’nin önünün açıldığını ifade etmişti.

Nitekim Kurul’da ele geçen diğer Kybele, Dionysos ve Apollon heykelcikleri yanında çok sayıda çömlek, sikke ve savaş aleti ele geçirilmişti. Önceki yazılarımızda bu buluntulardan söz etmiştik.

2010 yılından itibaren yürütülmekte olan kazı çalışmalarında çok sayıda buluntu ele geçmiştir. Buluntular içerisindeki en yoğun grup çanak çömlek buluntularıdır. Bunların arasında ise özellikle depo küpleri ve amphoralar yoğunluktadır. Testi, tabak, çanak gibi genel formların yanı sıra, kandil, unguentarium ve kalıp yapımı kâseler (megara kâseleri) de ele geçmektedir. Şüphesiz, tarihlendirme açısından en önemli grubu sikkeler oluşturur. Kurul Kalesi’nde bugüne kadar ele geçen sikkelerin beşi dışında tüm örnekler, VI. Mithradates Eupator Dionysos dönemine aittir.

Kurul’da ele geçirilen diğer buluntular ise, unguentariumlar ve kalıp yapımı kabartmalı kâselerdir.

 

Kurul Kalesi Pişmiş Toprak Unguentariumları

 

İlk örnekleri Erken Hellenistik Dönem’de karşımıza çıkan unguentariumlar özellikle mezar hediyesi olarak ya da kültle bağlantılı mekânlarda adak eşyası veya libasyon amaçlı kullanılmış kaplar olarak tanınmaktadır.

Kurul Kalesi’nde şimdiye dek yürütülen kazı çalışmalarında, kalede zirve kısmından kapı alanına kadar olan “İç Kale” kısmı ile “Kuzey Teras” kısmını kapsayan iki ana sektörde gelişen bir yerleşimin varlığı tespit edilmiştir. (Şenyurt ve Akçay, 2016, s. 226)

Kuzey Yamaçtaki Kybele Kült Alanı, Kapatılmış/Terkedilmiş Kült Alanı (Taş Yığma) ve Dionysos Kült Alanı özellikle unguentarium, rhyton ve kandil gibi kültsel uygulamalarla bağlantılı seramiklerin en yoğun ele geçtiği yerlerdir. Bu mekânlar dışında kaledeki tahribatla bağlantılı olarak yerleşim içerisinde dağınık halde ele geçen çok sayıda kırık unguentarium parçası bulunmuştur. Kalede şimdiye dek 23 adet tüm veya tüme yakın unguentarium, 32 adet unguentarium ağız-boyun, gövde veya dip parçası ele geçmiştir.

Kurul Kalesi’nin iki ana kazı sektöründen ilkini oluşturan İç Kale, kalenin zirvede en güney noktasından başlayarak, kuzeybatıya doğru uzanan kesimini kapsamaktadır. Kaya rezervuarının açıldığı ana kayaya doğru bir kapı aralığı şeklinde daralarak uzanan İç Kale sur duvarları, Basamaklı Tünel, Rezervuar ve Sunak Kayası olarak adlandırdığımız zirve noktasını da içine alarak, Kurul Kalesi yerleşiminin en yüksek kesimini oluşturmaktadır. İç kalenin güneybatı kesiminde yer alan Sunak Kayası, deniz seviyesinden 571 metre yüksekliği ile Kurul Kalesi'nin en yüksek zirvesini oluşturmaktadır.

İç Kale ile Kuzey Teras arasında bağlantıyı sağlayan koridor alanı unguentarium örneklerinin ele geçtiği bir diğer alandır. ‘Kapı Koridor Alanı’ olarak adlandırdığımız bu alan ana kayanın kuzeye doğru alçalarak yönlenmesini takip eden, her iki tarafında mekânların sıralandığı bir geçiş koridoru şeklindedir.

Kaleye yamaçtan erişimin sağlandığı ana giriş kapısındaki, monolith eşikten geçildikten sonra Kybele heykelinin bulunduğu alana girilmektedir. Bu mekân içerisinden Kybele nişinden bağımsız olarak mekân içine dağılmış biri tüme yakın 7 adet unguentarium ele geçmiştir.

Kalede unguentarium örneklerinin ele geçtiği son alan, kalenin anıtsal giriş kapısı ve mermer Kybele heykelinin bulunduğu alanın doğusunda, Kapatılmış/Terkedilmiş Kült Alanı’nın hemen kuzeydoğu bitişiğinde yer alan Dionysos Kült Alanı’dır. (6 adet)

Unguentarium örneklerinin tamamı, kalenin MÖ 2. yüzyıl sonu ile 1. yüzyılın ilk yarısına tarihlendirilen yerleşim tabakası ile uyumlu olarak daha çok Geç Hellenistik Dönem iğ formlu, ince uzun gövdeli formlardan oluşmaktadır. Söz konusu zaman aralığında bu kapların form özelliklerinde keskin farklılıklar bulunmamaktadır. Ancak bazı durumlarda (Dionysos Kült Alanı’ndan ele geçen örneklerde olduğu gibi) kullanım amaçlarına bağlı olarak kalite ve işçilikleri değişebilmektedir.


Yükseklikleri 17,2 cm ile 26,5 cm arasında değişen bu unguentariumların kil yapıları tümüyle aynıdır ve görülebilir katkı malzemeleri arasında yalnızca siyah kum ve kireç tanecikleri seçilebilmektedir. İyi fırınlanmış örneklerde astar ve perdah oldukça iyi korunmuştur. Bu örnekler, muhtemelen Doğu Karadeniz Bölge’sindeki yerel bir atölyede üretilmiş olmalıdır. MÖ 2. yüzyılın sonu ile MÖ 1. yüzyılın başlarına tarihlendirilmektir.

 

Kalıp Yapımı Kabartmalı Kâseler

 

MÖ 2. yüzyılın sonu ile MÖ 1. yüzyılın ikinci yarısına uzanan oldukça kısa bir zaman aralığına tarihlendirilir. Yalnızca VI. Mithradates Dönemi ile sınırlı olan bu tarihler Kurul Kalesi’nde ele geçen diğer arkeolojik veriler ile de desteklenmektedir.

Kalıp yapımı kâseler genel olarak Ephesos, Pergamon ve Kyme gibi Batı Anadolu’nun önemli imalat merkezlerinden ihraç edilen örnekler şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Kurul Kalesi kazılarında ele geçmiş örnekler de, kil ve yüzey özellikleri göz önüne alınarak Batı Anadolu kökenli ithal kaplar olarak değerlendirilmiştir. Bu bağlamda 2010-2019 yılları arasında Kurul Kalesi’nde yürütülen kazı çalışmalarında ele geçmiş toplam 72 parça kalıp yapımı kâsenin 60’a yakını İonia-Ephesos üretimi olan Gri kaplarla ilişkilidir. Geriye kalan az sayıdaki parça ise diğer bir üretim atölyesi olan Pergamon’a ait örneklerden oluşmaktadır.


Buluntulardan da anlaşılacağı üzere MÖ 2. yüzyılın başlarında bir açık hava tapınım alanı olarak kullanıldığı anlaşılan Kurul Kayalıklarının zirve kısmının, Sunak Kayası kutsal alanını da içine katarak bir kaleye dönüşümü ise VI. Mithradates Dönemi (MÖ 120-63) içinde gerçekleşmiştir. Söz konusu dönemin sonlarında Roma istilası ile büyük bir yıkım geçirmiş olan kalede, 2010 yılından itibaren sürdürülen arkeolojik kazılarda elde edilen veriler, kaledeki yerleşimin MÖ 65/64 yıllarına denk geldiği düşünülen bu istila ile sonlandığını4 ve sonrasında herhangi bir yerleşim izine rastlanmadığını ortaya koymuştur. (Şenyurt – Akçay 2017, s. 182)

Hellenistik Dönem içki kapları arasında en yaygın ve popüler formlardan biri olan kalıp yapımı kabartmalı kâseler Akdeniz ve Karadeniz bölgelerindeki Hellenistik Dönem yerleşimlerinin hemen hepsinde ele geçen özgün bir kap formudur. Genel form itibariyle yarım küre biçimli içki kabı olarak tanımlanan bu kaplar, kulpsuz ve kaidesiz olup, dış yüzlerinde oldukça zengin motif ve figürler taşımaktadır.

 

 

 

Yararlanılan kaynaklar, resimler:

 

Prof. Dr. S. Yücel Şenyurt, Dr. Leyla Yorulmaz, Kurul Kalesi Pişmiş Toprak Unguentariumları, Gaziantep University Journal of Social Sciences 2020

 

Prof. Dr. S. Yücel Şenyurt, Dr. Leyla Yorulmaz, Kurul Kalesi Kazılarında Ele Geçen Kalıp Yapımı Kabartmalı Kâseler, Seleucia | Sayı 10 | Mayıs 2020

 

 

12.08.2020, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/1859-kurul-kalesi-buluntulari-ii-unguentariumlarvekalip-yapimi-kabartmali-k-seler.html

 

5 Ağustos 2020 Çarşamba

Ağustos 2020 Başı İtibariyle Salgında Son Durum



Ağustos 2020 Başı İtibariyle Salgında Son Durum

 

 Her akşam Sağlık Bakanı Fahrettin Koca açıklıyor:

Türkiye günlük Koronavirüs Tablosu.


Şaşırtıcı ölçüde dengeli seyreden bir tablo bu…

Şaşırtıcı olduğu kadar…

Dünya Sağlık Örgütü kriterlerine de uymuyor.

Üstelik son günlerde raporda bazı değişiklikler yapıldı.

“Hastalarda Zatürre Oranı” gibi yeni değerler eklendi.

“Yoğun Bakım Hasta Sayısı” ve “Entübe Hasta Sayısı” ise kaldırıldı.

Doğru mu yapıldı, yanıltıcı mı oldu?

Tartışılıyor.

Tartışılan kısım sadece bunlarla sınırlı değil.

Verilen rakamların inandırıcılığı da ta başından itibaren tartışma konusudur…

 

****

Öte yandan yaz sıcaklarıyla birlikte yeni bir aşamaya gelindi.

Tatil moduna girdik.

Deniz kıyısına, tatil yörelerine gitmek farz oluyor...

Pandemi, Covid 19 salgını falan unutuldu.

Zaten ülke olarak” normalleşme çabaları” içindeydik.

Hiçbir şey olmamış gibi yaşamak arzusu ağır basmaya başladı.

Bu durumu en son Kurban Bayramı boyunca yaşadık…

Yaşamaya devam ediyoruz!

 

****

Bakan Koca son raporda:

Bayram kutlamalarında, tatil yerlerinde, salgın faktörü ne yazık ki yeterince dikkate alınmadı. Daha önce, bazı illerle sınırlı olan vaka artışlarının önümüzdeki günlerde ülke geneline yayılmasından ENDİŞE duyuyoruz. TEDBİRDE GÜÇ BİRLİĞİNE ihtiyacımız var.

Demektedir.

Endişesi doğal olarak bizi de endişelendiriyor.

Bayram öncesi çoğu çevrelerden erken uyarı verilmiş, “ikinci dalganın” gelmesi kuvvetle muhtemel görülmüştü.

Son durum, bu öngörüleri doğrular niteliktedir.

 

Okullar açılacak mı?

 

En güncel soru bu…

2020-2021 Eğitim Öğretim Yılında yüz yüze eğitim olacak mı?

Bakan Selçuk gelişmelere bakarak, durumu gayet muğlak ifade etmişti.

Yeni eğitim öğretim yılının 31 Ağustos’ta başlayacağını ilan eden Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, birkaç ihtimali birden gündeme getirerek okullarda yüz yüze eğitimin başlamasından uzaktan eğitime ve her iki eğitim biçiminin birden uygulamaya konulabileceğine kadar; çok şıklı bir eğitim ihtimalinden söz ediyordu.

Aynı sorun üniversiteler için de söz konusudur.

Görünen o ki, 2020-2021 sezonunda normal tedrisat yapılamayacak.

En azından Şubat ayına kadar “uzaktan eğitim” devam edecek.

Şubat 2021 sonrası mı?

İşte onu da, o zamanki Pandemi gidişatı belirleyecek.

Bir sürpriz yaşanır mı?

Pandemi Raporu aniden “iyi” bir çizgide istikrar kazanır…

Yeni hasta sayısı beklenenden az olur…

Günlük ölüm sayısı tekli rakamlara düşerse…

Neden olmasın!

Avrupa’da ikinci dalga paniği yaşanırken, biz de normal bir hayattan söz etmek ne derece inandırıcı olur, bilemiyoruz.

Her zamanki iyimserliğimizle, sağlık ve mutluluk dolu günler temenni ediyoruz.

Esen kalın.

Mesafeye…

Maskeye…

Temizliğe dikkat! 

 

 

05.08.2020, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/1844-agustos-2020-basi-itibariyle-salginda-son-durum.html


29 Temmuz 2020 Çarşamba

Betonlaşan Hayat


Betonlaşan Hayat


Romalı yazar, mimar ve mühendis Vitruvius* “İnsanoğlunun ilk kez bir araya gelerek bilinçli toplantılar yapmasının ve sosyal ilişkiler geliştirmesinin kaynağı ateşin keşfidir.” der.
İnsanlık serüveninde ateş kaç milyon yıl önce keşfedildi?
Tam tarihini bilemiyoruz.
Ama bizde betonun ve betonlaşmanın tarihi bellidir.

****
Üstelik her gelişme gibi ateşin bulunuşu da evrimin farklı aşamalarında, farklı yerlerde birbirlerinden habersiz ortaya çıkmış olabilir.
Er ya da geç ateşi bulacaktır insan evladı…
Çünkü ateşin bulunması, insanlığın zorunlu bir evresidir.
Sadece “sosyal ilişkiler” açısından değil, gıdaların da pişirilerek yenmesini sağlamıştır.
Böylelikle insan organizması gelişmiş, insan diğer türlerden daha üstün hale gelmiştir.
İnsanın evrimi öyle kolayca, bir gecede gerçekleşmemiş, atamız sayılan homo sapiens’in milyonlarca yılda dişiyle tırnağıyla kazıyarak geldiği bir süreç olmuştur.  
Görkemli medeniyetlerin temelinde, bu katıksız çabanın ürünlerini görmek mümkündür.
Mağara duvarına işlediği sanatı tuvallere taşıyan, sanatın en hassas ürünlerini veren insanın serüveninden söz ediyoruz…
Bunca çabanın yanında, kendi türüne hiçbir canlı türünün etmediğini eden yine aynı insan türüdür.
İhtiyacından fazlasını üreten, üretilmişe zor yoluyla el koyan, kendi türünü esir eden, köleleştiren, işkence eden, öldüren, yok eden bir türdür insan…
Bizde de betonun tarihi, evrimimizi ortaya koyar!

****
Çocukluğumun geçtiği Ünye’nin sahilinde evler genellikle iki katlıydı. Bahçe içinde, narenciye ürünlerinin yetiştiği şirin yalılardan oluşan bir sahil kentiydi Ünye...
60‘lı yıllarda başlayan hızlı betonlaşma, sahili kuşatan binalarla başladı. Ardından kumsal dolguları ve şimdi de sahile beton dökerek yapılan bisiklet yoluyla sürüyor.
Yeşille mavinin buluştuğu şirin Ünye’de araya beton girdi.
Karadeniz’in incisi bitti.
Nefes alınacak tek yerimiz kalmıştı, Çamlık…
Şimdi onu da imara açmışlar, betonlaştıracaklar.
Betonun diğer boyutu, bisiklet yolu…

****
Beton, Çamlık, bisiklet yolu deyince, akla hemen şu hesap geliyor:
Bisiklet yolu yapılınca Çamlık’a 40,000 m2 beton dökecek projeyi gerçekleştirmek, artık kolay olacak! 
Yoksa Belediye 4,5 km’lik bisiklet yoluna niçin 7,2 milyon TL harcasın?

****
Sosyal medyadan devam edelim:
Bisiklet yolunun bütünü 4,5 km; yani 1 saatlik yürüyüş, bisikletle 15 dakika. Böyle bir yol için bol yıkımlı, hafriyatlı, bol betonlu bir tercih yapmak, hem de 7 milyon 261 bin TL maliyetle, niçin gereksin?
1) 23,000 m2 parke / kaldırım sökülecek.
2) 4,575 m3 kazı yapılacak.
3) 13,000 küsur ton sökülen malzeme kamyonlara yüklenip taşınacak; her bir m2 yol için 3 ton sökülen malzeme taşınacak!
4) Her bir m2 başına 2 ton kırma taş taşınacak, mekâna dökülecek!
5) Yeni yapılacak yolu, tabii, dalgalardan korumak gerek; bunun için 2,500 tondan fazla kaya sahile serilecek; her metre yol için yarım ton kaya!
6) 3,300 m3’ten fazla beton dökülecek; yolun her metresine 2 ton beton! 
7) 26,000 m2 asfalt dökülecek; her metre yola 6 m2 asfalt!

Ünye'yi, şehir içi trafik hızını 30 km’ye indirip, kenara şerit çekip sakin bir bisiklet kenti yapmaktansa, 4,500 metrelik sahilin her 1 metresinde 5 m2 yıkılacak, 1 m3 kazılacak, 3 ton atık taşınacak, yerine 2 ton kırma taş, yarım ton kaya, 2 ton beton, 6 m2 asfalt serilecek!

Neden?

Esas tuhaflık: Bu bisiklet yolu, Ünye’yi bisiklet kenti falan yapmayacak, zira bu yol, karayolunun öte /deniz tarafında! Yani bu yol şehir içinde ulaşım için değil; erişimi zaten zor olan sahilde 15 dakika bisiklet sürmek için; yani adeta 7 küsur milyon liralık göstermelik, süs!
Peki, sadece Ünye trafik hızını saatte 30’a düşürmek ve şehir içinde yolların kenarına şerit çekmek varken, acaba niçin bu masraf, bu tantana?

Çünkü bisiklet yolu, ayrı bir rant hedefi olan #ÜnyeÇamlık adlı ormanlık alana kadar uzanıyor!

Son cümle betonlaşmanın tüm kodlarını açıklıyor. F.L. Wright‘ın "Mimarlık biçim haline gelmiş yaşamdır."  deyişi, bizim buralarda “Betonlaşmanın ranta dönüşmüş bir yaşam biçimi!” olduğunu açığa çıkarıyor.



*Mimarlık Hakkında On Kitap “De architectura libri decem”; Marcus Vitruvius Pollio (MÖ 80-70, MÖ 15), Romalı yazar, mimar ve mühendis. Mimarlık Hakkında On Kitap (De architectura libri decem) ile bilinir. MÖ 1. yüzyılda yaşamış olan Romalı mimar Vitruvius "De Architectura" adlı kitabında başarılı bir mimarlık için "Utilitas, Firmitas, Venustas" (kullanışlılık, sağlamlık, güzellik) etmenlerinin gerekli olduğunu ileri sürmüştür. Rönesans'ta bu tanım, "Comodita, perpetuita, bellezza" (kullanışlılık, süreklilik- kalıcılık, güzellik) olarak benimsenmiştir. 1581'de bir İngiliz yazarı mimarlığı "yapı bilimi" olarak tanımlarken 19. yüzyılda İngiliz eleştirmen John Ruskin mimarlığın "yapılara uygulanan süslemeden başka bir şey olmadığı"nı ileri sürüyordu. Amatör bir eleştirici olan Sir Henri Watton "The Elements of Architecture" (1624) adlı kitabında mimarlığın üç koşula (kullanışlılık, sağlamlık, güzellik) yanıt vermesi gerektiğini belirtir. F.L. Wright'a göre de "mimarlık biçim haline gelmiş yaşamdır."


Ünyekent, 29.07.2020