2 Mart 2022 Çarşamba

Ünye’deki Azınlık Okulları


Ünye’deki Azınlık Okulları

 

 II. Abdülhamit dönemine ait Yıldız Sarayı Fotoğraf arşivinde, 1880’li yılların panoramik bir Ünye fotoğrafında yer alan gayrimüslimlere ait bir okulun kulesi görünmektedir. 1900’lü yılların başında yine bir Ünye kartpostalında, aynı okulun olduğunu tahmin ettiğimiz bir kule yer almaktadır.

Görsel bir yanılgıya uğramıyorsak, fotoğrafta görünen azınlık okullarının Ünye’de o dönemde Rum ve Ermeni nüfusun yoğun olduğu bir mahallede yer alması tesadüf değildir. 1902 Servet-i Fünun Dergisi ve Osmanlı Salnameleri gibi yazılı belgelerde yer alan Ünye’nin mevcut eğitim kurumlarının bir kısmı azınlıklara ait okullardır. Ünye bu yıllarda misyoner okullarına eğitimci (öğretmen) sağlayan bir uç istasyon durumundadır. (Ayrıntılı bilgi için bkz. geçen haftaki Ünye Kent Gazetesi; “Misyoner Okulları ve Ünye” başlıklı yazımız.)


 1902 Tarihli Servet-i Fünun Dergisi

 

22 Temmuz 1320 (1902) tarihli Servet-i Fünun Dergisi'nin kapağında Ünye fotoğrafı bulunmakta ve iç sayfalarında Ünye’ye ilişkin şu bilgiler yer almaktadır:

“Tekmil-i kaza dâhilinde 67 cami, 15 mescit, 9 medrese,, 1 tekye, 15 kilise, 1 mekteb-i rüşdiye ve iptidai derecesinde olan 102 İslâm ve 5 Rum ve 15 Ermeni mektepleri ve 10.651 hane, 21 han, 158 mağaza, 472 dükkan, 2.236 fırın, 48 kahvehane, 2 gazino, 612 değirmen, 4 hamam, 25 su hızarı, 7 tane kiremithane, 17 taş ocağı, 4 kireç fırını, 1 kütüphane, 1 ecza hane, 3 debbağ hane, 1 selhhane [hayvan kesilip yüzülen yer, mezbaha; Osmanlıcada yazılışı: “selh-hane”dir ve bu kelime galat olarak, "salhane" şeklinde kullanılır], 2 meyhane, 2 rakı fabrikası, 1 hükümet dairesi, 1 depo ve beledi daireleri vardır. Bunlardan 6 cami, 5 mescit, 1 medrese, 1 tekye, 3 kilise, 17 mekteb-i iptidai, 2007 hâne, 2 han, 157 mağaza, 370 dükkan, 21 fırın, 46 kahvehâne, 2 gazino, 3 değirmen, 4 hamam ile kütüphane, eczane, selhhane, kiremithane, debbağ hane, meyhaneler, rakı fabrikaları, hükümet dairesi ile depo, liman ve belediye daireleri nefs-i kasabada olup, kusuru kazaya mülhak karyeleri ile Karakuş nahiyesi dâhilindedir.” (Akt. Osman Doğan, “Tarih Boyunca Ünye”, Ünye Belediyesi Kültür Yay. 2003, s. 277)

Servet-i Fünun Dergisi’nin Ünye’ye ayrılan bu özel sayısında, Ünye’nin nüfus dağılımı, etnik yapısı ve okulları hakkında önemli bilgiler yer almaktadır. Ünye kasabası ve merkeze bağlı olan yerleşimlerde 5 Rum ve 15 Ermeni mektebinden söz edilmektedir.

Daha önceki bir döneme ait bir belgede ise; “Ünye kasabasında 1 bab mekteb-i rüşdiye olup doksan şakirdanı olduğu, kaza dâhilinde 85 mekatib-i ibtidaiyede 973 öğrenci bulunduğu” kayıtlıdır. (1888 Tarihli Trabzon Vilayeti Salnamesi, c. 13, s. 291-292)

 

Ünye’de Eğitim Kurumları

 Ünye kasabası ve bağlı yerleşimlerde (günümüzün Akkuş ilçesi “Karakuş” nahiyesi dâhil) ülke geneline göre oldukça iyi durumdadır. Kasaba genelinde yoğunluk teşkil eden azınlık nüfustan dolayı, Tanzimat sonrası azınlık okullarının atağa kalktığı, nicelik ve nitelik bakımından geliştikleri gözlemlenmektedir. Özellikle 17. Yüzyılda Ünye ve civarında iskân edilen Ermeni nüfusun 18. Yüzyıl sonunda 15 okula sahip olduğu, Rumların ise daha çok kasaba merkezinde yere alan 5 okulu bulunduğu bilinmektedir.

Osmanlı imparatorluğunda yaşayan gayrimüslimler, Türk-İslâm nüfus gibi kendi dinlerini ve kültürlerini devlet güvencesi altında gerçekleştirme hukukuna sahiptir.

İstanbul’un fethiyle beraber Rumlara, Patrik adı verilen bir ruhani reisin başkanlığında cemaat halinde yaşama hakkı verilmiş, böylece bu cemaate din, dil, gelenek ve göreneklerinde tamamen serbest hareket etme hakkı tanınmıştır.

Batılılaşmanın ilk somut adımı kabul edilen, 3 Kasım 1839'da Sultan Abdülmecid döneminde Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşid Paşa tarafından okunan Tanzimat Fermanı’yla gayrimüslimlere yeni haklar tanınmıştır. Kendi ibadethanelerini (kilise) inşa edebilme yanında eğitim kurumlarını da istedikleri gibi oluşturma hakkına sahip oldular. Kimi ruhban okulları ve dini müfredata dayalı okullar bu dönemde çoğaldı. Harvard’dan profesör düzeyinde eğitimciler gönderilerek, bu dönemde Osmanlı toprağının dört bir yanına yayılmış Amerikan okullarında eğitim vermeye başladılar.

Ünye’deki azınlık okulları da Merzifon’daki Amerikan okullarıyla bağlantılı “uç istasyon” durumundaydı.

 

Çömlekçi Mahallesi’ndeki Kız Hıristiyan Okulu     

 1880’li yılların Yıldız Sarayı Arşivlerinde yer alan Ünye fotoğrafında ve 1900’lü yılların başında bir Ünye kartpostalında, bir kule silueti görülmektedir. Çömlekçi Mahallesi’ndeki bu kulenin bir Hıristiyan kız okuluna ait olduğunu zannediyoruz. Rum Mahallesi olarak bilinen bu mevkide “Kızlar Manastırı” olduğu biçiminde yorumlar bulunmaktadır.

Kanımızca bu okul, “kızlar manastırı” değildir. Hıristiyan müfredatının ağırlıkta olduğu bir kız okuludur. Manastır, belli bir tarikatın çalışma, eğitim ve ibadetlerini tamamen bağlı oldukları dine özgü, toplumdan ayrı bir şekilde, cemaat halinde yaşayabilmelerini temin maksadıyla düzenlenmiş olan yapı, ya da yapılar topluluğudur.  

Ayrıca manastır, keşişlerin hayatlarının tefekkür ve amel boyutlarına hizmet eden bir fiziksel bir ortamı ifade eder. Dönem ve coğrafî konumunun şartlarını dikkate almadan tasarımından inşasına bir sürekliliğe sahiptirler. Mimari yapıları, bağlı oldukları tarikata göre biçimsel farklılıklar gösterir ki, bu yönüyle daimî bir tecrübeyi de ortaya koyarlar. Doğu Karadeniz’deki Sümela Manastırı, özgün konumuyla bu konuda önemli bir örnektir.

Keşişlerin yanı sıra rahibelerin de yer aldığı manastırlar, misyonerlik faaliyetlerinde önemli bir yer tutar. Yalnızca Meksika’da, 16. yüzyılda yaklaşık 60 manastır inşa edildiği belirtilmektedir. (Bkz. Manastır Mimarîsi Üzerine - Karen Kingsley)

 

Bursa Toplantısı ve Cumhuriyet Eğitimi

Azınlık ve yabancı mektepleri Meşrutiyet Devri’nde de önemli gelişmeler sağlamışlardır. Bu mektepler hükümetlerin kontrolünden uzak oldukları için serbestçe çoğalıyorlar, dini eğitimde yoğunlaşmalarının yanı sıra beşeri ve fenni alanda modern bir eğitime yönelmişlerdi. Rüştiyelere ise 1867’de ilk kez gayrimüslimler alınmaya başlanmıştır. Islahat Fermanı’nda kendilerine tanınan istedikleri her okula girme hakkını, 93 Harbi’nden sonra -ihanet ederek- kötüye kullandıkları için askeri okullar gayrimüslimlere kapatılmıştır. Diğer okullar için böyle bir kısıtlama söz konusu değildir. 1886’da Rum cemaatinden bir paşanın başkanlığında bir “Mekâtib-i gayrimüslime ve ecnebiye müfettişliği” kurulmuştur. Bu müfettişlik kurumu gayrimüslimlerin okullarını denetlemekle görevlidir. (Ünal Taşkın, 1317 (1899-1900) Maarif Salnamesi’ne Göre Trabzon Vilayetinda Eğitim Kurumları, 2009 Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi.)

Her ne kadar azınlık mekteplerindeki kaliteli eğitimden Osmanlı eğitim kurumları etkilense de, son dönemde Osmanlı mekteplerinin eğitim kalitesi iyice düşmüş durumdadır. Yabancı okullarla rekabet beşeri ve müsbet ilimlerde değil, daha çok dini alanda kendini göstermeye başlamıştır. 

Cumhuriyet döneminde durum değişti. Cumhuriyet eğitimi, yeni yönetiminin önem verdiği konuların başında geldi. Eğitim konusu, 17 Şubat 1923 günü başlayan İzmir İktisat Kongresi’nde tartışılan ekonomik sorunlar kadar önemliydi. Cumhuriyetin ilanından bir yıl önce Mustafa Kemal’in 27 Ekim 1922’de gerçekleştirdiği Bursa Toplantısı eğitim konusuna verilen önemi vurgulamaktaydı.

Mustafa Kemal, İstanbul’dan gelen kalabalık bir öğretmen topluluğuna hitaben; “Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve eğitim ordusunun zaferi için yalnızca ortam hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacak, yaşatacak ve kesinlikle başarıya ulaştıracaksınız. Ben ve bütün arkadaşlarım sarsılmaz bir inançla sizi izleyeceğiz ve sizin karşılaşacağınız engelleri kıracağız” demiştir. (Yalçın Kaya, “Bozkırdan Doğan Uygarlık-Köy Enstitüleri” 1.Cilt, Tiglat Matbaacılık A.Ş., İstanbul-2001, sf.39)

3 Mart 1924’te çıkarılan Öğretim Birliği (tevhid-i tedrisat) yasası ve ardından başlatılan eğitim seferberliğiyle eğitimde önemli bir merhale katedildi. Azınlık ve Yabancı okullarının çoğu işlevsiz kaldı; kapatıldı yahut Maarif Vekaleti’ne (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlandı. Ruhban okulları ise bağlı oldukları dini cemaatin faaliyetiyle sınırlı kaldı.

İzmir Amerikan Koleji, İstanbul Robert Koleji, İtalyan ve Fransız kolejleri gibi bazı okullar, verdiği laik ve çağdaş eğitimle halen varlığını sürdürmektedir.

 

Ünyekent, 02.03.2022

http://www.unyekent.com/yazi/3036-unye-deki-azinlik-okullari.html


 

23 Şubat 2022 Çarşamba

Misyoner Okulları ve Ünye


Misyoner Okulları ve Ünye

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk girişimlerden biri eğitimin millileştirilmesiydi. 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Maarif Vekâleti (Milli Eğitim Bakanlığı) kuruldu. Eğitim sistemi vakıf idaresinden alınarak bu bakanlığa bağlandı. Azınlık okulları diye bilinen  yabancı okullar da dâhil, ülkedeki okulların tümü Maarif Vekaleti’ne bağlandı. Misyoner okulları ve benzer okullardaki dini ve siyasî amaçlı eğitime son verildi.

19. yüzyılda hızla çoğalan ve asla denetimi mümkün olmayan yabancı kaynaklı okulların zararları kadar, “çağdaş” eğitim anlayışının benimsenmesinde katkıları da olmuştur. Cumhuriyet’ten önce, Osmanlı eğitim sistemi çerçevesinde Ünye’de 5 Rum ve 15 Ermeni okulu vardı. Cumhuriyet döneminde bu okulların çoğu kapandı yahut işlevsiz kaldı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Türk eğitim sistemine dâhil edildi.

 

Misyonerlik Kurumu

 

Misyonerlik Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde, propaganda ve dini yayma gayesi ile başlamış, daha sonra siyasi ve ekonomik amaçlar doğrultusunda kullanılmıştır.  Kendilerini İncilin bir hizmetkârı olarak gören misyonerlerin amacı yeryüzünde inançlı bir Hıristiyan topluluğu meydana getirmektir. Diğer bir deyişle “dinsiz” olarak nitelendirdikleri dünyayı Hıristiyanlaştırmaktır. Bunun için bilmeyenlere İncili öğretmek, Hıristiyan olmayanları bu dine davet etmek veya kendi mezheplerine insan kazandırmak için çalışırlar. Amaçlarına ulaşmak için de öncelikle okullar açarlar. Ruhban okulları, kiliseler ve manastırlar, misyonerlik çalışmalarının önde gelen araçlarıdır.

Fatih’in İstanbul’u fethiyle başlayan Osmanlı’nın imparatorluk süreci; çok dinli, kozmopolit bir toplum yapısını bünyesinde barındırmaktaydı. İstanbul’daki Venedik ve Cenevizli tacirlerin yanı sıra çok sayıda Rum ve Ermeni tebaanın can ve mal güvenliğini sağlamak, ibadet özgürlüğünü güvence altına almak Osmanlı devletinin sorumluluğundaydı. Batı’dan kendi dindaşlarını eğitmek amacıyla gelen misyonerler, Haçlı seferleriyle başaramadıklarını bu defa okullarıyla başarmaya çalışacaklardı. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Milli Eğitim Bakanlığı Başmüfettişlerinden Nurettin Polvan, “Türkiye'de Yabancı Öğretim”, Milli Eğitim Basımevi, 1952)

 

Ünye’nin Uç İstasyon Konumu

 

19. Yüzyıla girerken Ünye’nin bağlı bulunduğu Canik Sancağı’nda durum şöyleydi:

 

“1898–1899 öğretim yılında 151 Ermeni ve 55 Rum'dan oluşan öğrenci kadrosu 55 farklı köyden 11 farklı şehirden gelmekteydi. Merzifon misyonu merkez olmak üzere kendine bağlı uç istasyonların da başlıcaları Amasya, Tokat, Çarşamba, Çorum, Samsun ve Ünye'dir.”

[Judson Smith, "Sketch of Anatolia College, Marsovan", The Missionary Herald; Vol., 95, No. S, May 1899. Boston, 1899, s.187. (Akt. Prof. Dr. Erdal Açıkses, Amerikalı Misyonerlerin Samsun ve Çevresindeki Faaliyetleri)]

 

1890’da ABD’nin İstanbul dışında yalnız 4 şehirde misyoner okulu varken, 1890’da Anadolu’da 17 büyük yerleşimde istasyonları, 180’e yakın kasaba ve köyde uç istasyonları vardı. Anadolu’daki merkezleri Ermeni nüfusun yoğun olduğu Antep ve Harput iken, İstanbul’a bağlı Merzifon, İzmit, Kayseri, Bursa, Manisa ve Sivas’ta birer istasyon kurulmuştur. Amasya, Tokat, Çarşamba, Çorum, Samsun ve Ünye Merzifon’a bağlı uç istasyonlardır. (Bkz. Uygur Kocabaşoğlu, Anadolu’daki Amerika, 1990)

 

Misyoner Okullarının Yaygınlaşması

 

19.Yüzyılda, Tanzimat ve Islahat Fermanları’ndan sonraki yarım yüzyıl içinde, Türkiye’de yüzlerce misyoner okulu açıldı. 1914 yılında Türkiye’nin değişik bölgelerinde, Amerikalılar’a ait; 45 konsolosluk, 17 dini misyon ve bunların 200 şubesi ile 435 okul vardı.

Fransız Çıkarlarını Koruma Komitesi adlı örgütün, 1912 yılında yaptırdığı bir araştırmaya göre, Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren 94 Fransız okulunda 22 425 öğrenci okuyordu. (Bkz. “Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye” S.Yerasimos, Belge Yay., 7.Bas., İst.-2001, s. 325)

Yine aynı yıllarda İngilizlerin Irak ve Ege bölgesinde, 2996 öğrencinin okuduğu 30; Almanların İstanbul, İzmir ve Filistin’de 1600 öğrencinin okuduğu 10; İtalyanların Batı Anadolu’da, doğrudan İtalya Hükümeti’ne bağlı 4; Rusların ise 1’i lise 3 okulu vardı. (“Cumhuriyet Dönemi Türk Ansiklopedisi” İletişim Y., 3.C., İst., sf.654; Akt. Metin Aydoğan, Eğitimin Birliği (Tevhid-i Tedrisat) 4 Mart 2018 tarihli blok yazısı)

 

Misyoner Okullarının İşlevi

 

Bu dönemde misyoner okulları ülkenin hemen her yerine yayılmış durumdaydı. Kapitülasyonların verdiği imtiyazla denetlenmesi mümkün olmayan ve bir çoğu ruhsat dahi almamış olan bu okullardaki eğitim Osmanlı eğitim sistemine göre daha kaliteliydi. Bu okullarda Harvard gibi ünlü üniversitelerin hocalarına bile rastlamak mümkündü. Haliyle bu okullara Müslüman gençlerin girmesi yasak olsa da, sadrazam çocuklarının dahi bu okullara gönderildiğine tanık olunmaktaydı. Giderek bu kurumlar “Müslüman Türk gençlerini eğiten” çok sayıda misyoner okuluna dönüştü.  

Maarif Nazırı Ahmet Zühtü Paşa’nın misyoner okullarına ilişkin raporunda bu durum net biçimde ifade edilmekteydi.

1908 Meşrutiyeti’nden sonra Osmanlı Maarif Nezâreti, azınlık ve ecnebi okullarının teftiş ve programlarını tanzim etmek üzere harekete geçti. Misyoner okulu öğretmenlerini tayin etmeyi ve Türkçe derslerini mecburî hale getirmeyi amaçlamışlardı. Ancak azınlıklar, gerek mezhep imtiyazlarına, gerekse kapitülasyonlara dayanarak bu tür uygulamaları kabule yanaşmadılar. Hükümetlerin teşebbüsleri Patrikhâne, sefaretler ve azınlık mebusları kanalıyla baltalandı. Hatta bazı azınlık okullarına müfettişler sokulmadı. Meclisteki azınlık mebusları, kendi okullarının Osmanlı hükümeti tarafından teftişine asla izin vermedi.

(Bkz. Hasan Ali Koçer, Türkiye’de Modern Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi (1773-1923), M.E.B.Yay., İstanbul, 1991, s.234-209)

I. Dünya Savaşı’nın ilân edilmesi üzerine azınlık okullarının teftişi konusu yeniden ele alındı. "Mekâtib-i Husûsiye Talimatnâmesi" çıkarıldı. 1915 tarihli, talimata göre azınlık ve ecnebi okullarında Türkçe, Türkiye Tarihi ve Coğrafyası derslerinin Türkçe olarak ve Türk muallimlerince okutulması mecburî tutuldu. Zaten savaş gereği karşı saflarda yer alan azınlık ve ecnebi okullarının faaliyeti bir süre durduruldu ve bir kısmı da bir dereceye kadar devletin denetim ve gözetimi altma alınabildi.

Son dönem iyice bozulan Osmanlı eğitim sisteminin alternatifi durumundaki misyoner okulları, mütareke (işgal) yıllarında yeniden atağa geçti. Misyoner okulları işgal güçlerinin adeta askeri karargâhı ve komuta merkezleri olarak kullanıldı.

Cumhuriyet’in ilanından sonra yeniden tesis edilen ve ülkenin beka sorunu olarak görülen Türk eğitim sistemi, tüm Cumhuriyet kurumları gibi radikal dönüşümlere sahne olacaktı.

 

Haftaya: Ünye’deki Azınlık Okulları, Bursa Toplantısı ve Milli Eğitim Kurumları.

 

23.02.2022, Ünyekent


İstanbul Azınlık Okullarından biri. 
Osmanlı son dönem azınlık okullarının sayısı 6437'yi bulmaktaydı.

Nurettin Polvan, 
Türkiye'de Yabancı Öğretim



 

16 Şubat 2022 Çarşamba

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türk Eğitim Sistemi


Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türk Eğitim Sistemi

 

 

Cumhuriyet döneminin ilk uygulamalarından biriydi; 3 Mart 1924 tarihli, 431 sayılı yasayla Hilafet, 429 sayılı yasayla da Şer’iye ve Evkaf Nezareti ortadan kaldırıldı. Aynı gün 430 sayılı yasayla, eğitimde Öğretim Birliği (tevhid-i tedrisat) ilkesi kabul edildi.

Bu ne anlama geliyordu:

Hilafeti ve Şer’iye Nezareti’ni de kapsayan üçlü uygulama nedensiz değildi.

Eğitim, o güne değin din ağırlıklı olduğu için, Hilafet Makamı’nın ilgi alanına giriyordu. Medreseler Şer’iye ve Evkaf Nezareti’ne bağlıydı. Bu kurumlar varlığını sürdürdükçe, eğitimde birliği sağlamak olanaklı değildi.

Bu durum, yasa önerisinde şöyle dile getirilmişti: 

“Bir devletin genel eğitim siyasetinde, ulusun duygu ve düşünce bakımından birliğini sağlamak gereklidir. Bu, gereklilik öğretim birliği ile sağlanabilir. İki başlı bir eğitim düzeninde, iki tip insan yetişir. Öneri kabul edildiğinde, Türkiye Cumhuriyeti içindeki tüm eğitim kurumlarının tek kurumu Maarif Vekâleti olacak ve burada ulusal birliği sağlayan gençler yetiştirilecektir”

[Bkz. Metin Aydoğan, Eğitimin Birliği (Tevhid-i Tedrisat) 4 Mart 2018 tarihli blok yazısı.]

 

Osmanlı’da Eğitim

 

Son dönem Osmanlı eğitim sistemi, her alanda olduğu gibi bu konuda da dehşetli bir gerilik içine girmişti. Bir zamanlar iyi işleyen eğitim düzeni bozulmuş, ekonomik çöküntüyle birlikte bilim dışı bir eğitim anlayışı hâkim kılınmıştı. Bir önceki çağın ileri bilim merkezi durumundaki medreseler, çeşitli tarikatların elinde çağdışı kurumlara dönüştü. Müspet bilimlerin öğretildiği medreselerde felsefe, matematik, kimya, tıp ve astronomi dersleri yerine, 17. ve 18. Yüzyıllarda bazı tarikatların inançları doğrultusunda Arapça metinlerin okutulduğu, sadece mantık, hadis ve tefsir eğitimlerinin verildiği yerler haline getirildi.

Başlangıçta bu okulda verilen dersler, Arapça sarf ve nahiv, Edebiyat ( mania, beyan, bedi), Mantık, Muhasebe, âdabı ve tedrsi usulü, münakaşalı akaid ( kelam ilmi) yanında, riyazat ( hendese ve heyet) dir. Son dönemde hendese (mühendislik) ve heyet (sosyal bilimler)terk edilmiştir. Mahalle mekteplerinde okunan dersler 19. yüzyılın ikinci çeyreğine kadar okulun şehirde, kasabada, köylerde oluşuna göre değiştiği gibi vakfiye şartlarına, dönemlere, hocalara göre de farklılıklar göstermektedir.

Bu mekteplerde öğretim; hoca ve öğrencilerin gün doğarken okula gelmesi ile başlar, yemek zamanına kadar hiç durmadan devam eder. Öğrencilerden bir kısmı yemeklerini evlerinde yer ve okula dönerler, bir kısmı da evden getirdikleri yemeklerini okulda yerler.

Hoca çıkınca kalfa denilen büyük öğrenci ile gün batıncaya kadar derslere devam edilir. Bu okullarda hiç teneffüs yapılmaz öğretim yatsı namazına kadar devam eder. Teneffüs için verilen aralarda peygamber için kasideler okunurdu.

17. yüzyılda Osmanlı eğitimi bu şekildeyken, Avrupa’da Gueriche ilk jeneratörü, Thomas Savery ilk buharlı makineyi, Pascal ilk hesap makinesini, Newton yerçekimi yasasını bulmuştur.

Osmanlı’da ise Teknik buluşlar, düşünce akımları (felsefe) ve tarih dersleri adeta yasaklanmıştı. Tarih çalışmaları “uzak durulması gereken bir baş belası, huzur kaçıran bir kâbustu”  ve yalnızca Padişah’ın onay verdiği konuları kapsıyordu. Türk tarihi diye bir dersin adı bile yoktu. [Bkz. “Kırk Yıl” Halit Ziya Uşaklıgil, 4.Baskı, sf. 171]

18. yüzyılda Avrupa’da Newton, ”Optik” adlı kitabını yayımladı. Volta, ilk elektrik bataryasını yaptı. J.Watt, uzun süreli çalışan buharlı makineyi yaptı; Montgolfier kardeşler ilk uçan balon yolculuğunu gerçekleştirdiler. Trevithick, ray üzerinde giden ilk treni (1804) yaptı...

Osmanlı’da ise, 17. yüzyılda kanat takarak uçmayı başardığı rivayet edilen Hezarfen Ahmed Çelebi ve barut macunundan hazırlanmış fişekler vasıtasıyla uçtuğu rivayet edilen Lâgari Hasan Çelebi bulunmaktadır. 1632 yılında lodoslu bir havada Galata Kulesi'nden kuşkanatlarına benzer bir araç takıp kendini boşluğa bırakan ve uçarak İstanbul Boğazı'nı geçen ve 3.358 m. ötede Üsküdar'da Doğancılar'a indiği varsayılan Hezarfen Ahmed Çelebi’nin bu uçuşu hakkındaki belgeler şimdiye kadar sadece Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sindeki ifadesinden ibarettir. Evliya Çelebi eserinde şunları yazar: "İptida, Okmeydanı’nın minberi üzere, rüzgâr şiddetinden kartal kanatları ile sekiz, dokuz kere havada pervaz ederek talim etmiştir. Badehu Sultan Murad Han Sarayburnu'nda Sinan Paşa Köşkü'nden temaşa ederken, Galata Kulesi'nin taa zirve-i belâsından lodos rüzgârı ile uçarak, Üsküdar'da Doğancılar meydanına inmiştir.Bu olay Osmanlı Devleti'nde ve Avrupa'da büyük yankı buldu ve dönemin padişahı IV. Murat tarafından da beğenildi. Sonra Murad Han, kendisine bir kese altın ihsan ederek: "Bu adam pek havf edilecek (korkulacak) bir ademdir. Her ne murad ederse, elinden geliyor. Böyle kimselerin bekası caiz değil, " diye Gâzir'e (Cezayir) nefyeylemiştir (sürmüştür). Orada merhum oldu." Lâgari Hasan Çelebi’nin de akıbeti benzer bir biçimde olur. [“Kanat takıp uçma” eyleminin mucitlerinden biri de Leonardo Da Vinci’dir. Kendisinden önce bu işi yapan İsmail Cevheri’den esinlendiği söylenir. Hezarfen Ahmet Çelebi’nin takma kanatlarla uçmayı başaran Berberi fizikçi Abbas Kasım İbn Firnas'tan sonra ikinci insan olduğu ileri sürülse de,  aerodinamik bilimi açısından da böyle bir uçuşun gerçekleşemeyeceği düşünülmektedir. Bu düşüncenin ilk çıkış noktası Grek Mitolojisindeki İkarus’tur. İkarus’tan bu yana kanat takarak uçmayı başaran bir insan evladı mevcut değildir.]

Bu yüzyıllarda Avrupalı stetoskobu (kalp ve akciğer dinleme cihazı,1816) buldu. Ampère, elektrik akımını ölçen ampermetreyi yaptı. Faraday, elektromanyetik kuramları geliştirdi.

Osmanlı’da siyasi ve toplumsal konular işlenmiyor, Arapça ve Farsça’dan başka yabancı dil öğretilmiyordu. Yabancı dil öğrenmek günah sayıldığı için, devletin dış ilişkileri Fener Rumlarının ya da Ermenilerin çevirmenliğine bırakılmıştı. [“Çankaya” Falih Rıfkı Atay, Sena Matbaası, İstanbul-1980, sf.23]

Kızlar okutulmuyordu. Yüzde 10 civarında olan okuma yazma bilenlerin neredeyse tamamı erkekti. Meşrutiyetten sonra açılan birkaç kız mektebinde, edebiyat hocaları harem ağalarından oluşuyordu. Resim ve heykel yasaktı. Üniversite’de, kütüphane denilen yerler, bakımsız ve tozlu depo gibiydi. [“Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu” Paul Gentizon, Bilgi Kit., 2. Bas., Ankara-1994, sf.140] [Akt. Metin Aydoğan, Agy.]

 

Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Eğitim Kurumları

 

1923 yılında, tüm eğitim kademelerindeki öğrenci sayısı, nüfusun ancak yüzde 3’ünü  oluşturuyordu. Okur yazar oranı uzun süren seferberlikler ve Kurtuluş Savaşı kayıpları nedeniyle ancak yüzde 6 civarındaydı. [“Bozkırdan Doğan Uygarlık-Köy Enstitüleri” Yalçın Kaya, 1.Cilt, Tiglat Mat.A.Ş., İst.-2001, sf.59]

Darülfünun’da okuyan toplam öğrenci sayısı 2088’di, bunların ancak yüzde 8’i, yani 185’i kız öğrenciydi. Tüm ülkede; 1011’i erkek 230’u kız, 1241 lise öğrencisi; 5362’si erkek 543’ü kız, 5905 ortaokul öğrencisi; 1743’ü erkek 783’ü kız, 2526 öğretmen okulu öğrencisi vardı. İlkokulda okuyan öğrenci sayısı, 273107’si erkek 62954’ü kız, yalnızca 336 061’di. [“Tarih-IV-Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri” Kaynak Yay., 3.Bas., İstanbul-2001, sf.250]

1924’e gelindiğinde çoğu tarikat vakıfları tarafından yönetilen 479 medrese faal durumdaydı ve 1800 öğrencisi vardı. Her birinde ancak 5-6 öğrenci kalmıştı. [“Cumhuriyet Dönemi Türk Ansiklopedisi” İletişim Y., 3.C., İst. S. 660.] Adlarına medrese dense de bunlar, yönetiminde bulunan mezhep ya da tarikatın inancına göre ve bilimsel değeri olmayan bir eğitim veriyordu. Farklı Hıristiyan mezheplerine ve farklı ülkelere bağlı misyoner okulları, Meşrutiyet’ten sonra kurulan maarif mektepleri ve din eğitimi veren tarikat okul ve kursları biraraya gelince; ortaya gerçek anlamda bir eğitim karmaşası çıkıyordu. Bu karmaşa içinde, okudukları okulu bitiren aynı ulusun çocukları, bir ya da birkaç değil, adeta onlarca ‘ulusun’ bireyleri haline geliyordu. Eğitim, ulusal birliği sağlamanın değil, ayrılığın ve parçalanmanın aracı haline gelmişti.

 

Haftaya: Misyoner Okulları, Bursa Toplantısı ve Milli Eğitim Kurumları.

Ünyekent, 16.02.2022

http://www.unyekent.com/yazi/3002-osmanli-dan-cumhuriyet-e-turk-egitim-sistemi.html

 

 




 

9 Şubat 2022 Çarşamba

Harf İnkılâbı yahut Bir Gecede Cahil Bırakıldık İkilemi


Harf İnkılâbı yahut

Bir Gecede Cahil Bırakıldık İkilemi

 

 

“Bir gecede cahil kaldık”, “Atalarımızın mezar taşını okuyamıyoruz” serzenişi gerçeği yansıtmakta mıdır?

Önce “cahil” sözcüğünün anlamından başlayalım; “bilimsiz, bilgisiz” demektir. Arap harfleri yerine Latin ABC’sini ikame etmenin toplumu cahilleştirdiği ileri sürülmektedir.

Oysa 1928’daki Harf İnkılâbı sırasında okur-yazar oranının ancak %10’lar civarında olduğu bilinmektedir. Harf İnkılâbı sonrası okur-yazar oranı hızla artmıştır.

Latin alfabesine geçiş bir gecede ilan edilmiş ancak “geçiş” bir gecede gerçekleşmemiştir. İlk ıslahat fikri harf inkılabından en az 50 yıl önce II. Abdülhamit tarafından ortaya atılarak:  “Halkımızın okuma yazma bilmemesinde şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü bizim lisanımızın sırlarına alışmak kolay değildir. Latin alfabesi kullanarak belki, halkımızın işini kolaylaştırabiliriz.” denmiştir.

 

Osmanlıca ve Arap Alfabesi

 

Osmanlıca; öncelikle Türk diline uymayan bir alfabeye sahip, yapay, halktan uzak ve bir dilin çağdaşlaşması konusunda engeller oluşturan bir dildir.

Türk diline uygun olmayan alfabeler sıralansa, Arap alfabesi ilk sıralarda yer alır.

Çünkü Türkçe ünlü harflere dayanan bir dildir ve arada sesli harf bulunmadan sözcük türetilemez. Arapça ise ünsüz harfler üzerine kuruludur, sözcükte bulunduğu yere göre ‘‘a,e,ı’’sesleri vermek üzere kullanılan tek bir harf vardır: ‘elif’ ve bazı ünsüzler de belirli durumlarda ünlü gibi okunmaktadır. Bu harf kuralları da sözcüklerin aynı şekilde yazılmasına sebep olarak sözcükler arası karışıklığa yol açar.

Türkçe yazıldığı gibi okunur. Arap alfabesi kullanıldığında sözcükler yazıya tam olarak geçirilemediğinden konuştuğumuz ile yazdığımız birbirinde farklı anlaşılabilir. Örneğin ‘‘İstanbul’a Sinop’tan gemilerde çalıştırılmak üzere kırk kürekçi istenmektedir. Kırk kürekçi beklerken, kırk kör keçi gönderildiği anlatılır. Karışıklığın sebebi, Osmanlı yazısında kırk kürekçi yazılışıyla kırk kör keçi yazılışı aynı olmasıdır.’’

 

Arap Alfabesinin Yetersizliği

 

Arapça alfabesi toplam 28 harften oluşur. Osmanlıcada Arap harflerinin yanı sıra Farsçadaki p , ç ve j harflerini de kullanmışlardır. Bu 31 harfin dışında Türkçedeki ince g ünsüzünü belirtmek için kef harfine bir çizgi eklenerek gef, genizsi n ünsüzü için üç nokta eklenerek nef (sağır kef, kâf-ı nunî), lam ile eliften lamelif, hemze ile h harfinin ünlü şekli olan hâ-i resmiye harfleri oluşturulmuştur.

Arap harflerinde temel ve küçük harf ayrımı yoktur. Noktalama işaretlerinde kesin kurallar bulunmamaktadır. Arap harfleri sözcüklerin başında, ortasında ve sonunda farklı biçimde yazılır. Bazı harfler (dal, zel, re, je, vav ) bir sonraki harfle birleşmez.

Türkçedeki zengin ünlü sisteminin karşılığı Arapça’da bulunmaz. Örneğin Arap alfabesindeki elif Türkçedeki a ve e ünlüsünün karşılığıdır ya da Türkçedeki u, ü, o, ö ünlülerinin yerine Arapçada yalnızca "vav" harfi vardır, bu aynı zamanda v ünsüzünün de karşılığıdır.

Türkçe’nin Arap alfabesiyle ifade edilişindeki bu eksiklik, ister istemez resmi yazışmalarda ve edebi metinlerde Arapça ve Farsça sözcüklerinin kullanımını zorunlu hale getirmiştir. Gramerde Arapça’nın öne çıkmasını sağlamıştır.

Osmanlıca kutsallık zırhına bürünerek gücünü anlaşılmazlık üzerine kuran ve egemene hizmet eden bir dil haline gelmiştir. Yönetici sınıfla halk arasındaki farklılaşmayı artıran bu olgu, giderek din konusunda da kendini gösterir.

İşte bu nedenle, bugün yeni-Osmanlıcılık akımı altında başlatılan Osmanlıca girişimleri ecdadımızı anlamamıza yetmiyor. Daha çok Osmanlı saray ideolojisini temsil eden bir anlayış olarak kalıyor.

 

Latin Alfabesinin Tercih Nedenleri

 

Batı uygarlığının örnek alınması. (Osmanlı ıslahatlarının yönü de benzer nitelikteydi.)

Harflerinin birbirinden ayrılarak yazılması yöntemi ve Latin alfabesinin eğitim için daha elverişli bulunması.

Bakû'de yapılan I. Türkoloji Kongresi'nde bütün Türkler için Arap harfleri yerine Latin yazısının kabul edilmesine karar verilmesi. Atatürk'ün bu kongreyi yakından takip ettiğinin bilinmesi. (Ü. Ö. Demirci, Türk Dünyasında Latin Alfabesine Geçiş Süreci, Türk Yurdu Temmuz 2020)

Sovyetler Birliği'ndeki Türk devletleri Latin alfabesini kullanması. 1908-1911'de Latin temelli Arnavut alfabesinin kabulü ve 1922'de Azerbaycan'ın Latin alfabesini kabulü.

Arap alfabesinin Türkçeyi tam olarak ifade edememesi. Arap alfabesinde bulunan Vav (و) harfi V, O, Ö, U, Ü; Ye (ﻱ) harfi Y, I, İ; Kef (كـ) harfi ise K, G, N, nadiren de Y sesini verebilmektedir.

Latin alfabesi Türk Dili için en uygun ve dünyadaki en yaygın alfabelerden biridir. Diğer alternatiflerden Kiril yahut Çin alfabesinin kabul edilmesinin bir mantığı yoktur.

Osmanlı Türk aydını Fransızca biliyor ve yazışmalarda Fransızca benimsiyordu. Telgraf dili başta olmak üzere Beyoğlu, Selanik, İzmir gibi kozmopolit çevrelerde dükkân tabelaları ve ticari reklâmlarda, gazetelerde çoğu zaman Latin harflerinin kullanılıyor olması.

İkinci Meşrutiyet döneminde, Türk ulusal kimliğini İslamiyet'ten bağımsız olarak tanımlama çabaları, özellikle İttihat ve Terakki'ye yakın aydınlar arasında ağırlık kazanmıştı. Arap yazısının terk edilmesi aynı zamanda Türk ulusal kimliğinin laikleşmesi ve kendi öz benliğini ortaya çıkarması anlamına gelecekti.

 

Türk Dili ve Bilim

 

Batı’da Rönesans ve Aydınlanma ile gelişen düşünsel akımlar Sanayi Devrimi’ne yol açarken, Osmanlı’da eğitim medrese sistemiyle Ortaçağ karanlığına gömülmekteydi. Örneğin matbaa 1727 gibi çok geç bir tarihte kullanmaya başlanmış, 200 yıl boyunca hiç kitap basmadan atıl durumda bekletilmiştir. Osmanlılarda gerçek okuma yazma oranı erkeklerde %7 kadınlarda % 3 civarındadır. Yaygın gibi görünen sübyan mektepleri yalnızca Kur’an okumaya yönelik okullardı. Günlük yaşamda karşılığı olmayan bu okuma sistemi erişkin yaşa gelindiğinde unutulmakta, sadece din mensuplarının ezber sisteminde yer bulmaktaydı.

Japonların 1.500 yıllık alfabeleriyle geliştirdiği bilimsel buluşları, Arap alfabesiyle Türklerin göstermesi mümkün görünmüyordu. Çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşmak, ancak Türk dilinin imkânlarını daha iyi kullanabileceği bir alfabeyle olabilirdi.

Zaten bu konuda karşı çıkışların temelinde Arapça’nın kutsal görülmesi ve onun kaldırılmasıyla İslam dinine karşı çıkıldığı görüşü yatmaktadır.

Oysa harf devrimi ile artan okur-yazar oranı sayesinde çok daha fazla dini eser yayınlanmış ve okurlarıyla buluşmuştur. Alfabe değişikliği ve cahillik ilişkisine gelince; 1927-28 döneminde Arap alfabesi ile eğitim yapan toplam 3.034 Halk Dershanesi’nden ancak 64.032 kişi mezun olmayı başarırken bu sayı harf devrimi tamamlandıktan sonra Latin harfleriyle aynı eğitimi veren kurumdan bir yıl içinde yaklaşık 600.000 kişi mezun edilmiştir.

1927’de yapılan ilk nüfus sayımında ülkedeki yetişkin nüfusun, yani 7 yaş ve üzerinin ancak % 10.5’nin okuma yazmayı bilindiği tespit edilmiştir. Erkeklerin % 17,4’ü kadınların ise ancak % 4,6’sı okur-yazardır. Bu oranlardan devlet adamları, eğitimciler, yüksek kesim kişiler çıkarıldığında Latin alfabesi geçişinden önce cahil kalanın halk olduğu apaçık ortadadır.

Harf devriminden yaklaşık 20 yıl sonra, 1950’de, Türkiye’deki okuryazarlık oranı %33,6’ya yükselmiştir.

Türk tarihinde pek çok alfabe kullanılmıştır. Her değişiklikte geçmiş unutturulsaydı, Türk tarihi diye bir kavram olmazdı. 1893 yılında keşfedilen Orhun Yazıtları’nın dili Göktürk diliydi, Türkçe’ydi. Üzerinden Arap alfabesi geçti, dilimiz Arapça ve Farsça’nın egemenliğine girdi ama yok olmadı. Latin alfabesinin kabulüyle birlikte, dilimizi kendi özüne döndüren politikalar benimsendi. Türk dünyasının büyük çoğunluğunun kullandığı dil olan, Türk dilinin kullanımına geçildi. Resmi alanda kullanılan dil, halkın konuştuğu dille aynı oldu. 

Sonuç olarak Ortaçağ karanlığına gömülen medrese eğitimine son verildi, bilim ve fen alanında daha ileri bir seviyeyi ifade eden çağdaş eğitime geçildi.

 


 

09.02.2022, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/2980-harf-inkil-bi-yahut-bir-gecede-cahil-birakildik-ikilemi.html


 

1 Şubat 2022 Salı

Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi Eleştirileri


Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi Eleştirileri

 

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularının birinci amacı, “millî bir tarih” yazmaktır.

İkinci amaçları ise, geleneksel temayüllere rağmen (bunlara dini taassub dâhil) bilimin verilerini ortaya koymaktır.

Bu amaçla, Türk Tarih Tezi’ni hazırlayarak dünya uygarlığını Roma-Atina ekseninde açıklayan Avrupa tarihçiliğine karşı çıktılar.

Asya-Afrika eksenli bir uygarlık tezi ortaya koydular.

Bu tezlerini, tüm dillerin çıkış noktası olarak gördükleri Güneş Dil Teorisiyle kanıtlamaya çalıştılar.

Türk Dili, uygarlığın doğduğu yer olan Mezopotamya’da Sümerler ve Akadların, Anadolu’da Hititler, Frigler, Troyalıların ve İtalya’daki Etrüsk dillerinin ana kaynağıdır.

Böylece Avrupa merkezli görüşün yerine Türk Merkezli bir tarih tezi ikame edildi.

Kemalist tarih anlayışı, milliyetçi ve burjuva-demokratik karakteriyle  Cumhuriyet devrimlerinin de ideolojisi durumundaydı.

 

Antitezler

 

Atatürk’ün vefatından önce “sönümlenmeye başladığı” iddia edilen Güneş Dil Teorisi, Atatürk’ten sonra terk edilmiş görünmektedir. Necmi Dilmen’in “Güneşimiz öldükten sonra teorisi mi kalır?” demesi, bu savı doğrulamaktadır.

Aslında Tarih Tezi’ne ve Dil Teorisi’ne karşı çıkışlar işin başlangıcından beri vardı.

İlk adım, İstanbul Üniversitesi’nde bir grup akademisyenin görevine son verilmesi ve yerlerine Almanya’dan getirilen bir kadronun yerleştirilmesidir.  

Akabinde tarih tezi çalışmalarının akademik zeminini oluşturmak üzere Ankara’da  Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi kurulması, diğer önemli adımı oluşturmaktadır.  

Atatürk’ün hazırlanmasına öncülük ettiği Türk Tarihinin Ana Hatları kitabının yazarlarından olan Fuad Köprülü, 1940 yılında yazdığı bir yazıda kendisinin de katkıda bulunduğu eseri, Avrupa tarihçiliğinin Türkler aleyhinde yazılmış temelsiz ve olumsuz düşüncelerine karşı bir tepki olarak ortaya çıkan Romantik Nasyonalist bir tarih anlayışı olduğunu yazmıştır. (Bkz. Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş, , 1991)

Tarih Tezi’ni abartılı ve bilimsel dayanaktan yoksun bulan görüşlerin hedefinde, dünyadaki bütün dillerin kökeninin Türk dilinin kökeni ile ortak olduğu tezi bulunmaktadır.

Hatta bu tezin bir adım ötesi, tüm dillerin Türk dilinden türediği anlayışıdır.

Güneş Dil Teorisi’nde daha da netleşen milliyetçi savlar, “tepkisel ve romantik” bulunarak kabul edilmez.  

1- Dil yoluyla “Türk” olgusunu açıklamak olanaksızdır. (Niyazi Berkes, Batı Sorunu,  1975, Bilgi Yay. - Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği, 1993, Kültür B. Yay.)

2- Dillerin bir ana-kök sözcükten geliştiği teoremi geçersizdir.

Türk Tarih Tezi’nin sonuç (çıkarsama) kısmında bulunan en eski uygarlıkların kullandığı dil; Sümer, Akad, Hitit ve Etrüsk dillerinin Türk diliyle benzerliği, bu toplulukları Türk [kökenli] yapmaz.

 

Atatürk Kafatasçı mıydı?

 

Türk tarih tezine ilk karşı çıkanlar, Atatürk ve arkadaşlarını “kafatasçı, ırkçı-turancı” olarak nitelendiren ve ulusal kimliğin ırk temelinde oluşturulmayacağını savunanlardır. İddiaya göre Atatürk’ün çalışma masasının çekmecesinde, brakisefal olduğu ileri sürülen Türk kafatasının ölçümüne yarayan pergel  ve cetvel gibi gereçler bulunmaktadır. Turancıların etkisiyle tarih tezinin “ırkçı” bir anlayışla oluşturulduğu savı, bizzat bu kesimin önderleri tarafından çürütülmüştür. Turancılık akımının önderlerinden Nihal Atsız, bu dönemindeki çalışmaları; “Türk tarihi tımarhane yöntemlerine göre kurulmak istenmiştir” diyerek baştan reddetti. Türk dilinin diğer dillerden farklı olduğunu ve Türklerin diğer ırklarla benzerliği bulunmadığını ileri sürmüştür. Turancılar o dönemde ırkların üstünde bir Türk ırkı kavramını benimsemişlerdi. Rıza Nur Türk Tarihi isimli eserinde Orta Asya’daki tutsak Türkleri kurtarma davasını anlatır. Türk tarih savında Hititlerin, Sümerlerin, hatta Yunan Medeniyetinin, Orta Asya’dan dünyaya yayılmış bir medeniyetin devamı olduğu izah edilmeye çalışılıyor. Bu durumda doğal olarak dilleri de Türklerin eski dilleri ile ortak olmalıydı, diyerek; öğrencisi Nihal Atsız gibi Türk tarih savını gayri ilmi ve gerçeklerden uzak bulur. O’na göre de Türkler Orta Asyalı bir ırktır ve Anadolu medeniyetlerini Türkler ile bağdaştırma gayretleri yanlıştır.

Harf Devrimi nedeniyle Cemil Meriç “Dil’de inkılâp olmaz. Tarih, dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir çılgınlığa şahit olmamıştır.” diyecektir.

 

Atatürk Diktatör müydü?

 

Atatürk’ün Türk tarih tezine ve dil çalışmalarına yaptığı önderlik farklı algılara yol açmıştır. O’nun yönlendirmesi ve direktifleriyle ortaya çıkan Kemalist ideolojiyi baskıcı bulan, Cumhuriyet devrimlerini zor kullanılarak gerçekleştirildiğini öne sürenlerin başını anti-laik, dinci kesim çekmektedir. Saltanat ve hilafet yanlısı ayaklanmaların bastırılma biçimi, bu kesimin en temel kanıtlarıdır. 

Öneri ve eleştiriye son derece açık olan Atatürk, bu tutumunu ölene dek değiştirmedi. Tamamen O’na ait kitapta şunları demektedir.

“Güneşdil Teorisi adını verdiğimiz bu notları sunarken ricamız şudur: 1-Eleştiriniz, (tenkit ediniz) 2-Reddediniz, 3-Değiştiriniz, (tadil ediniz) 4-Bütünleyiniz, (ikmal ediniz) 5-Açıklayınız (tavzih ediniz).”

(Bkz. Güneş Dil Teorisi, Alaca Yayınları , Kasım 2019. İstanbul, . s. 179)

Hiç bir diktatör kendi öngörülerini tartışmaz, hatta onları mutlak doğru (tanrı buyruğu) kabul eder. 

 

Osmanlı’nın Anti-tezi Olarak Tarih Tezi

 

Kurulum aşamasındaki Cumhuriyet’in resmi tarih anlayışı kabul edilen Türk Tarih Tezi, kaçınılmaz biçimde Osmanlı tarih yazıcılığının anti-tezidir. Yeni bir ulus yaratılmaktadır; ümmetten ulus, monarşiden Cumhuriyet kuruluyor. Tarih Tezi ve Dil Teorisi bu doğrultuda zorunlu iki temel adım olarak karşımıza çıkıyor.

Cumhuriyet’in tarih anlayışı, Osmanlı tarih yazıcılığının aksine objektif olmalıdır. Tutucu (muhafazakâr) anlayıştan uzak olması yanında müspet bilimlere dayanmalıdır.

Bu nedenle medeniyeti öne çıkaran Türk tarih tezi, ırk temelini savunan Turancı görüşten farklıdır. Türk tarih tezinin ulus (millet) kavramı, bir ırk aidiyetine dayanmaz. Atatürk, Afet İnan’ın 1930 yılında hazırladığı Medeni Bilgiler isimli kitabında yer alan ırk aidiyeti kısmını çıkararak, millet tanımını bizzat dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların siyasal ve toplumsal kuruluşu biçiminde düzeltir.

Atatürk’ün dil konusundaki çabalarının bir başka nedeni, SSCB’nin Şubat-Mart 1926’da Azerbaycan’da Birinci Türkoloji Kongresi düzenlenmesidir. Türkiye, Türkçe konuşan dünyanın entelektüel merkezi olma konumunu Bakû’ye bırakamazdı.  

Öte yandan bir bilim dalı olarak ortaya çıkan filoloji ve etimoloji; konuşma farklılıklarının/şivelerin, lehçelerin, ağızların zamanla bağımsız dile dönüştüğünü ortaya çıkarmaktadır.

Günümüzde linguistik, epistemolojik ve ontolojik araştırmalar dil konusunda çok daha detaylı araştırmaları ortaya çıkarmaktadır.

Antropoloji, etnoloji ve genetik bilimindeki son araştırmalar ise, toplulukların kökeni ve gelişimi konusunda daha somut veriler sunmaktadır.

Bir Arami atasözü ''Adını unutmak istemiyorsan, dilini öğren ve öğret'' der. Ülkemizde bugün hâlâ ''dilini öğrenme ve öğretme hakkı”nı tartışıyoruz.

 

 

02.02.2022, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/2966-gunes-dil-teorisi-ve-turk-tarih-tezi-elestirileri.html

 

Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti ve Müze Gezisi


 

25 Ocak 2022 Salı

Güneş Dil Teorisi


Güneş Dil Teorisi

 

 

Türk Tarih Tezi’nin en önemli dayanağı “Güneş Dil Teorisi”dir. Ülkemizde Tanzimat’tan 1930’lara kadar uzanan süreç içerisinde Türk ulusçuluğu daha çok dil politikaları ekseninde biçimlenmiştir. Dil ile ulus arasındaki bu ilinti, farklı dönemlerde değişik biçimler alarak günümüze kadar gelmiştir. AB uyum süreciyle birlikte ortaya çıkan anadil tartışmaları ve bu alanda benzer politikaların yeniden üretilmesini zorunlu hale getirmiştir.

Bu girizgahtan sonra 1930’larda bizzat Atatürk’ün katılımı ve öncülüğünde oluşturulan Güneş Dil Teorisi’ne göz atabiliriz. 

 

Neden Türk Dili?

 

“1930’lu yıllarda Kemalist ulusçuluk “dil” ile “ulus”u nerdeyse eşitleyen bir söylem benimsemiştir.” diyor, KTÜ’de öğretim üyesi Prof Dr. Hüseyin Sadoğlu. (Bkz. Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2010, s. 214.)

Toplumsal yapılanmalarla birlikte biçimlenen ulus-devletlerin kültürel kimlikleri, sosyal bilimlerin başlıca inceleme alanlarından biridir. Sorun yeni bir “Türk Ulusu” yaratmak olunca, konunun çerçevesi iyice genişler. Güney Çin Denizi’nden Asya’nın bozkırlarına, Altay dağlarından Karadeniz’e uzanan geniş coğrafyada, birbirlerine pek benzemeyen ve aslen Türk oldukları kabul edilen toplulukların tek ortak paydası dildir.

Uluslaşma süreci içinde Türk topluluklarının konuşa geldiği dil ve dilin işlevleri kaçınılmaz olarak yeni Türkiye Cumhuriyetinin de ulusçuluk akımlarına damgasını vurur.

               

Güneş Dil Teorisinin Ortaya Çıkışı

 

Güneş-Dil Teorisine ilişkin ilk bilgi, 1936 yıllında III. Dil Kurultayı ile birlikte ortaya çıkmıştır. Cumhuriyet gazetesi 23 Ağustos – 1 Eylül arasında kurultay ile ilgili 15 haber yayınlamıştır. Batı tarafından dikkate alınabilir olmaya ilişkin vurgu, kurultaya katılan 15 yabancı bilim adamının varlığıdır. Kurultaya Atatürk’ün katılımını ve açılış konuşmasını Afet İnan kurultayda şu şekilde ifade etmiştir:

 “Atatürk’ün kılavuzluğu meşalesi ile kurulmuş olan tarih tezimizle şimdi üzerinde uğraştığımız dil çalışmalarımız arasındaki muvaziliği bütün canlı kesinliği ile ve pek güzel ifadelerle belirtti. Hakikaten bizde dil ile tarih, Atatürk’ün irşad ve idaresinde yekdiğerini ikmal eden çok ileri önemli milli iki ilim unsuru olmuşlardır.” (Cumhuriyet, 25.08.1936)

Oysa dil çalışmalarının daha öncesi vardır.

Atatürk, Afet İnan’ı çeşitli tetkiklerde bulunmak üzere Avrupa’ya gönderir. Üstün ırk teorilerinin Avrupa’yı çalkaladığı bir dönemde Türkler, “sarı ırk” görülmekte, Anadolu’daki varlığı küçümsenmektedir. Tam da bu aşamada Atatürk’ün Ulus gazetesinde  Türk Dili üzerine yaptığı araştırmalar imzasız olarak yayınlanmaktadır.  2 Kasım - 7 Aralık 1935 tarihleri arasında Ulus gazetesinde isimsiz çıkan Güneş-Dil Teorisi’ne ilişkin makaleler hakkında Afet İnan, Mustafa Kemal’e bir mektup yazar; “Ulus gazetesindeki dil yazıları sizin bulduklarınıza benziyor” der.

Gelen mektup, yazıların bizzat Atatürk’e ait olduğunu açığa çıkarır:

“Ben bildiğin gibi dil ile meşgul oluyorum. Sen giderken basılmış olan ilk broşürü tashih ve tadil ettirerek yeniden bastırttım. Bunun bir de ufak özetini broşür halinde bütün Ulus okurlarına dağıttılar.” (25 Kasım 1935 tarihinde Atatürk’ün gönderdiği mektup.)

Atatürk’ün talimatıyla Güneş-Dil Teorisi öncelikle Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi’nde okutulmaya başlanır. İbrahim Necmi Dilmen, Hasan Reşit Tankut, Saim Ali Dilemre, Agop Dilâçar, İsmail Hami Danişmend, Ragıp Hulûsi Özdem gibi dilbilimciler konu üzerinde çalışmaya başlar.

Amaç, Türk dilini yabancı dillerin egemenliğinden kurtarmak, Türk Dili’nin kendi köklerine dönmesini sağlamak ve diğer dillerle olan ilişkini tespit etmektir.

 

Güneş Dil Teorisi


 

1-      X: İlk insanın bulunduğu mıntıka; buradan kendisini saran harici âlemdeki (obje) leri temaşa ve tetkik ediyor. (G) güneştir; ilk insanların bütün dikkat ve alâkasını üzerine çeken güneş oluyor.

2-     Harici âlemi teşkil eden  (obje) ler, insanın bulunduğu yere göre büyüklük, küçüklük, parlaklık veya sönüklük, yakınlık veya uzaklık itibariyle farklı bulunurlar. Başka başka dairelerdeki noktalar onları gösterir.

 

Kaynak: Güneş - Dil Teorisi: Ulus Dil Yazıları, K. Atatürk, 1935, Alaca Yay, s. 171

 

Dilsel verileri çözümlemek için öncelikle sözcüklerin ilk köklerini (kökeni yahut etimolojisi) bulunmalı, hangi kökten geldiği tespit edildikten sonra biçim ve anlamları belirlenmelidir. Dil nasıl oluşur? İlk oluşan birim köklerdir. Bu kök, ilk insanın ilk totemi olan güneşten çıkmış bulunmasına ve ilk “ağ” sesiyle ifade etmiş olduğuna dayanır.

“Ata” kelimesi üzerinde lengüistik çözümleme ise, Güneş-Dil Teorisi kapsamında sık sık karşılaşılacak denemelerdendir; “ATA=ağ+at+ ağ, TATA= ağ+ at+ ağ, DEDE= eğ+ ed+ eğ”, yapılan incelemelerden çıkan sonuç Ata’nın morfolojisi ve manasının bir olduğudur.

Dilin evrimi üç döneme ayrılır:

1-      Kökler Çağı (yaratıcı çağ),

2-     Gövdeler çağı (türetme evresi),

3-     Çekim çağı (flexion-yeterlilik dönemi)

 

Sonuç

 

Köklere inildiğinde Türk dilinin evrensel niteliği anlaşılır. Dönemin dilbilimcilerinin de katkısıyla (Sir Denisen Roz, Dr. Phil H. F. Kvergic, vb.) Sümer, Hitit, Akad ve  Etrüskler aynı kökten türeyen dillere sahip topluluklardır. Dolayısıyla aralarında soy, sop ilişkileri mevcuttur.

 

Haftaya: Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi Eleştirileri; Atatürk Kafatasçı mıydı?

 





 

26.01.2022, Üntekent

http://www.unyekent.com/yazi/2949-gunes-dil-teorisi.html