27 Aralık 2007 Perşembe

İMGE

“İnsan zihni dış dünyanın varlık biçimlerini kendi kendine çıkarmamıştır, dış dünyadan imgelemiştir.” [1]

Yansı Kuramı olarak adlandırılan bu teoremde imge, nesnel gerçekliğin insan zihindeki yansıması olarak görülür. Dış dünyadan duyumlar yoluyla alınan imgeler, insanın düşünce dünyasını oluşturur.

İmge, duyulur bir kaynaktan gelen tasarımdır.

İmge, duyusal ve ussal olmak üzere ikiye ayrılır:

1- Duyusal imgeler; duyumlar, algılar, ve tasarımlardır.
2- Ussal imgeler; kavramlar, önermeler, kuramlar ve varsayımlardır.

Her imge, özneyle nesnenin birliğidir. İmgelem (imagination), imgelerle düşünme, yeni imgeler tasarlama yetisidir. İmgenin yeniden yaratımı (recreation), sanatsal bir edimdir [Work of Art]. İmgeleme, imge oluşturma, bir başka deyişle soyutlama işlemidir. Her sanat yapıtı bir soyutlamadır. Soyutlanmış yapıt, nesnellikten uzaklaşır. Sanatçının ürünü olarak her sanat ürünü farklı düzlemde yeniden yaratılır. Kâğıt üzerinde çizgilenen resime, tuvalde boyayla yaratılan tabloya, taş bir blokken heykele dönüşür. Beste olarak notalara dökülen duygular müzik haline getirilir. Edebi bir anlatıya, şiire yahut romana dönüşür. Yönetmen, senarist ve oyuncudan oluşan malzemeyle, tiyatro yahut bir film olur.

Sanat yapıtı, sanatçı tarafından biçimlendirilir. Biçim yapıtın biricik var oluş nedenidir. Üslup ise sanatçının var oluş biçimidir. Sanatçıyı diğerlerinden farklı kılan üslubudur. Üslup (biçem, tarz), sanatçıyı kendisi yapan, eserlerinin benzerlerinden ayırt edilmesine neden olan, yani sanatçıyı sanatçı yapan özelliğidir.

Soyutlanan, nesnellikten uzaklaşan imgelemin doğada nesnel bir karşılığı bulunmayabilir. Tıpkı sarf etiğimiz sözler gibi, karmaşık duygulara ve durumlara tekabül ederler. Sessizce düşünmeye, güldürmeye yahut avazı çıktığı kadar bağırmaya, izleyiciyi harekete geçirmeye adaydırlar. Coşku yahut bedbinlik; aşk veya nefret ifade ederler. Yargılar, eğitir, azarlar veya isyan ederler, ettirirler…

“O sözler ki, imgelem sonsuzluğunun ateşten gülüdürler” ( A. İlhan)

Sanat yapıtı, diğer ürünler gibi bir emeğin sonucudur. Ancak sanat ürünü, sanatsal bir faaliyetin ürünüdür. Sanatçının emeği, sıradan meta üretimindeki kalifiye yahut vasıfsız emekten daha farklıdır. Benzer yanı, her işin kendisinde gerekli süreç, işin ürün haline gelmesiyle “sona erer”. Bu süreçte insanın yaratıcı etkinliği üründe nesnelleştirilmiş olur. Sonuçta her iki ürün de, tüketim nesnesidir. Ticari bir değeri ifade eder.

Farklılık, sıradan meta (ticari mal) üreten emeğe karşılık, sanat ürününde sanatsal bir emek söz konusudur. Sanatsal yaratımda süreç, algıyla doğrudan bağlantılı olmakla birlikte, ürünün bir yenisini harekete geçirmesi ve yeni bir sanatsal faaliyet sürecinin doğmasıyla farklılaşır. Ortaya çıkan sadece sanat yapıtı olan ürün değildir, aynı zamanda doğanın insanileştirilmesi ve insani duyumlar yaratılmasına da yol açarlar.

Sanat yapıtı, sanatsal bir emek tarafından kotarılır ve yeniden üretim süreciyle oluşur.

Bir sanat yapıtını anlamak, ondan haz almak için de sanatsal algıya gereksinme vardır. Algıyla ilgili olarak bu yetiye beğeni denir.[2]

Müzik eserlerini sevebilmemiz için, önce kulağımızın müzik eğitiminden geçmesi gerekir. Resim konusunda bilgimiz az yahut hiç yok ise, dahi ressamların yapıtları karşısında hiçbir hayranlık duymamamız doğaldır.

Mevlana’nın elmas metaforu (mecaz yahut eğretileme), hem imge açısından güzel bir örnek, hem de imgeyi irdeleyen bir örneklemedir.

“Mücevherden sarraflar anlar ancak, başkası bilmez. Ne fark eder ki kör insan için, elmas da bir cam da.”

Engels’le başlayıp Mevlana’ya vardırdığımız konuyu, yine Mevlana’nın bir dizesiyle; her ikisinin de kesiştiği, bakış açılarıyla bitirelim. İşte imge:

“Çirkin de, güzel de kendi elinle kazandığındır." [3]




Ünye, 19 Aralık 2007
Ahmet Derya Varilci


Dip notlar:

[1] Engels, Doğanın Diyalektiği adlı yapıtında imgeyi böyle tarif eder.

[2] Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Moissej Kagan “Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat”

[3] Mevlana Celaleddini Rumi, Mesnevi, III/ 3458-65

19 Aralık 2007 Çarşamba

İRFAN DAĞDELEN



Zamanı Aşan Taşlar; Mezar Taşları

Sevgili grup üyeleri;

Daha önce "Saray Camii Restorasyonu" çalışmasıyla takdirleri toplayan değerli büyüklerimiz Ahmet Derya Varilci'nin ve Ahmet Kabayel Ağabeylerimizin çalışmalrını takdir, şükran ve minnetle okduk.
Bu değerli ağabeylerimiz Ünyemizin tarihi adına kültürel zenginliklerini araştıran, ortaya çıkaran bizlerle paylaşan insanlardır ve yapmış oldukları çalışmalar hem bilimsel anlamda değerli hem de yeni nesle bir yol açması bakımından anlamlıdır. Bu yüzden kendilerini hasseten tebrik ediyorum.

Daha önce de yazmıştım. Mezar taşları deyip geçmeyin.
Mezar taşları bir dönemin sosyal hayatının zenginliğinin günümüze yansımasıdır.
Ölümü; ölümsüzlük görüp geleceğe dimdik ayakta bakım bir dirilişin tekrar mezar taşında bulduğu anlamdır.
Mezar taşları yaşanaya verilen mesajdır.
Mezar taşları geçen ömrün figanıdır.
Mezar taşları bir edebiyattır.
Mezar taşları biyografik kaynaklardır.
Mezar taşları bir kültürdür.
Mezar taşları yaşadığımız coğrafyanın tapularıdır.
Mezar taşları statünün ayaklar altına alındığı ve kardeşce, dosta paylaşımın zemine yansımasıdır.
Mezar taşları sosyal hayatın dünden bugüne uzayan köprüsüdür.
Mezar taşları ruh halidir.Canlıdır, Düşündürür insanı. Hizaya sokar. Terbiye eder...
Uzatmak mümkündür...

Ahmet Kabayel ve Ahmet Derya Varilci'nin yapmış olduğu bir diğer çalışmadan - ki ismini şimdi zikretmek istemiyorum (bitince herhalde kendileri kamuoyuna açıklayacaklardır) örneklerler vermek istiyorum ve bu taşların hem edebiyatımıza katacağı faydaları hem tarihimize sağlayacağı yararları saymakla bitmez.
Efendim sizi mezar taşlarının sessizliğinde bizlere yüksek sesle sesleniyorlar.
Sevin, sevilin bu dünya kimseye kalmaz diyorlar.


Hüve’l-baki
Emr-i Hakla türlü emraz geldi benim tenime
Bulmadı sıhhat-ı vücudum sebeb oldu mevtime
Akibet irdi ecel rıhlet göründü cânıma
Okuyub Fatiha irsal ideler ruhuma
..........

Hüve’l-baki
Alametden murat duadır
Bugün bana ise yarın sanadır
..........


Hüve’l-baki
Bu dünyada bulmadım hiç rahatı
İhtiyar ettim anınçün rihleti
Kimse gülmez kime dahi gülmeye
Zevkine değmez cihanın mihneti
Dar-ı dünya bir misafirhanedir
Aklı olan benden alsın ibreti
.................


Hüve’l-baki
Dar-ı dünyada civan iken gezerdim bir zaman

Nâgehân ayırdı ecel itti yerim bağ-ı cinan
Fani dünyada murat almadan terk eyledim
Validinim eyledi yâd bir zaman ahu figan
..................

Arzederim Efendim
İrfan DAĞDELEN



[*** 19/12/2007 Teşekkürler İrfan Kardeşim]

17 Aralık 2007 Pazartesi

ANKET




UZAK'TAKİ BİR DOSTLA YAPTIĞIMIZ

ANKETTEN...


Doğmak İstediğiniz Tarih:

Doğmak istediğimiz tarihi seçebildiğimize göre ben daha fazlasını isterdim:
Her gün yeniden doğmayı, hem de hiç ölmeden..

Şimdi bu nasıl olacak, ben de bilmiyorum?

“Saçmalama da adam gibi cevap ver”, dersen : 1848

Doğmak istediğiniz yer :

Paris.

Şu an dünyanın neresinde ve ne yapıyor olmak isterdin :

Maldivler’de tabi. Uzaktan tanıdığım bi arkadaşım, şu sıralar oralarda takılıyordu. Ben de gidip bi halini hatırını sorayım. Ayıp olmasın.

Ne… Bi yerden mi kopya almışım?.. Yok canım!.. Tamam tamam, değiştirdim… Bugün 20 Mart.. İki gün önce Paris Komünü kuruldu.

O halde yılını da ben ayarlayayım şu anın.

1871’de Paris’te olmak isterdim. Dünyanın ezilen halkları ve tüm işçileriyle birlikte orada hazır bulunmak isterdim.. ki, komün, 76 gün sonra Versay Birlikleri tarafından kanla boğulmasın.

Renk :

……mavi derdim. Deniz rengi yani.. Dedemin genleri. Dedem bir denizci.. kaptanmış… Annemin babası ise tam bir doğa adamı. Japon yönetmen Akiro Kurusava’nın “Dersu Uzala”sı gibi.. O da benim yeşil’im.

En sevdiğiniz erkek sanatçı :

Beethoven, Nazım Hikmet, Marlon Brando,

En sevdiğiniz kadın sanatçılar :

Edith Piaf, İdil Biret, Meryl streep,

Bülent Ersoy vardı bi de.. Ama hangi şıkka yakışık alır bilemedim. Buca’dan tanışırız. Aynı sorun orda da çıkmıştı. Henüz ameliyatlı değildi. Bayanlar koğuşu ile, siyasi koğuş arasında bir yerde, spor salonunun malzeme odasında ağırlanmıştı.

Kendine benzettiğin sanatçılar (Hangi tarafını ):

Alain Delon derdik eskiden… Şimdilerde Brad pitt var. Sol kulak memeleri, aynı bana benziyor. Ama ikisinin de benimle alakası yok. Ben Clint Eastwood’u tercih ederim. Karizmamız aynı:-))

Hobileri :

Yüzmek, yürümek, izlemek, görüntülemek, müzik (dinleyici olarak) ve okumak…

Fobileri :

Sevdiğim insanları üzmek

Fetişleri :

Bir zamanlar bir çakmağım vardı, birinden hediye.. Sigaramı her yakışımda kendisini hatırlatıyordu bana…Bir gün, bir binasının mazgalları arasına fırlattım. Nasıl olsa ele geçirip, benden alacaklardı. Herkes öyle bir şeyi hayatı pahasına korumak isterken, ben düşman eline geçmesin diye imha etmiştim.

Hastalıkları :

Bu adamın (benim) hastalıkları saymakla bitmez.. En son ikinci tip diyabet olduğu belirlendi. Yıllar öncesinden kalma akciğer enfeksiyonu, görme bozuklukları, ayak tabanlarında ekimoza bağlı deri kaybı, damar deformasyonu vs.

En sevdiği çiçek :

Gül… Bir çiçeğin tüm özelliklerine sahip. Renk, koku, desen (biçim) ve diken… Her güzelliğin kendini koruyan yanı olmalı.

En sevdiği metal :

Demir… Yıllarını demir parmaklıklar ardında geçiren birine sor; demir en soylu ama en sevimsiz metaldir.. Çünkü onunla paylaşılan inanılmaz duygular vardır. “Haberin var mı taş duvar? / demir kapı / kör pencere. “ cinsinden.

Erkekte aradığı en önemli özellikler :

Fedakarlık

Kadında aradığı en önemli özellikler :

Sadakat

Unutmak istedikleri :

Sadakatsizlik

Unutamadıkları :

Hadi seninki gibi “dual” olsun.. Gene sadakatsizlik.

Kendinde en sık değiştirdikleri :

Üzerinde çalıştığım bir yazı, şiir ya da resim… Bi türlü son halini alamazlardı. (Eskiden...)

Özdeyiş, en beğendiği söz:

De obnimus dubidandum: (Herşeyden şüphelen ).
Tabi bu, septisizm anlamında bir şüphe değil, bilimsel anlamda bir şüphe.. Bunu bir yere kaydet. “Kafirden hacı, elden bacı olmaz" demişsin. Bak, ben bunu duymamıştım. “El adamın..” diye bi şey var lakin.
"EEEEEEEEE…… merak ettim valla devamını .” demişsin, şu:
Evet babam söylerdi: “El adamın ya parasına, ya karısına bakar” diye…

Yaşamının temel taşı :

Bu soruyu sen “sevgi” diye yanıtlamışsın. Sevgi yerine ben daha somut bi kavramı yeğliyorum: Kızım.

Sevginin tanımını sormuştum:
“Olmadan yaşayamadığımı sandığım şey. evgi herhangi bişeye karşı ilgi duymamı sağlayan duygu.” demişsin. Sevgiyi daha da soyutlayarak tanımlamaya çalışmışsın. İçinden besbeter çıkılamaz olmuş.

Kızmazsan tekrar soracağım, sevgi nedir? Nasıl tanımlarsın sevgiyi?

Dini İnanç:

Herkes nasıl inanır, bilmiyorum. Her konuda olduğu gibi, bu konuda da denilenin ne ölçüde gerçeği yansıtığı şüpheli. Örneğin, "dindar" olduğunu bin dereden su getirerek kanıtlamaya çalışanlar olduğu gibi, inançsız olduğunu iddia ettiği halde primitif bir aşkla tanrıya bağlı olanlar var. Ben kendimi daha çok ikinci gruba sokuyorum. Her ikisinin de yobazı var. Bağnazlık ve yobazlığın uzağında durmayı yeğliyorum.

Kullandığı kokular :

Bazen aftershave…Üç beş traştan sonra.

Elinden gelse öldüreceği kişi :

İyi ki gelmiyor elimden. Liste kabarık. Diğer yandan Nil gibi: “Ben kimse ölsün, mölsün istemem.” Diyor gönlüm.

Ütopyaları :

John Lennon’un Imagine şarkısındaki gibi:

“düşün, sınırların olmadığını
uğruna öldürecek ya da ölecek bir şey yok
ve din için savaşlar da yok
tüm insanların barış içinde yaşadığını düşün……

.. düşün, malın mülkün olmadığını
ne açlık var ne aç gözlülük
insanların hepsi kardeş
tüm insanların
dünyayı kardeşçe paylaştığını düşün..”

İdealindeki Meslek :

Piano virtüözlüğü.

Evin en sevdiği bölümü :

Kitaplığın olduğu oda aslında, ama kitabımı bile hep birlikte oturduğumuz büyük odada okuyorum. TV de dahil, her şey, herkes orada..

Unutamadığı sinema filmleri :

Spartacus, Benhur, Baba I, II, Bir Zamanlar Amerika, Sophie’nin Seçimi, Geceyarısı Kowboyu, Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Zorba, Viva Zapata, Rıhtımlar Üstünde, Yağmur Adam, Akbaba’nın Üç Günü, Taxi Driver, Apocalipsy Now, Missing, Amen… yazamadıklarım beni bağışlasın..

Yerli:

Züğürt Ağa, Muhsin Bey… Acı, Ağıt, Umut, Sürü,Yol… Gelin, Düğün.. vd.

Beğendiği Yönleri :

Kendimi pek beğenmiyorum, şu günlerde… Eskiden istikrarlı oluşumu, kararlılığımı severdim..

Beğenmediği Yönleri :

Bir anda, bir çok alana el atmak..

Son bir soru:Hayatında yediğini sandığın en esaslı kazık?

(Benimkini yazmaya gerek yok... Biliyorsun!)


Mart 2007

ÜNYE’ DE TARİHİ ESERLERİN RESTORASYONU



Ünye’de 76 tescilli tarihi eser bulunmaktadır.

İki cami, bir minare, bir kilise, bir kilise kalıntısı ( Ayanikola ), üç hamam, bir çeşme, bir sarnıç, Tozkoporan Kaya Mezarı, sur, kale, Çınar ağacı, bir taş kapı ve 63 adet ev bulunmaktadır.

Evlerden 20 tanesi çok kötü durumdadır. Bunlardan biri, yaklaşık iki ay önce Ünye Belediyesi tarafından, rölöve ve restorasyon projeleri hazırlanarak, yıktırılmıştır.

Ünye’ye özgü taş işçiliğinin nadir örneklerini oluşturan 17 adet taş kapı mevcuttur. Durumları acilen müdahale gerektirmektedir.

Yine Ünye’ye özgü çeşme, kuyu ve sarnıçlar, harap olan yapılarla birlikte bir bir yitip gitmektedir. Bazı kuyu taşlarının ve dibek taşlarının Sn. Orhun Güven tarafından korumaya alınması dışında, şimdilik bu konuda herhangi bir önlem alınmamıştır.

Şehrimizde bugün restorasyonu tamamlanmış 12 adet ev mevcuttur. Evlerin onarımı bitmiş ve tamamen sahiplerinin kendi imkanlarıyla giderleri karşılanmıştır.

2005 yılında yürürlüğe giren “Taşınmaz Kültür Varlıklarının Onarımına Yardım
Sağlanmasına Dair Yönetmelik” gereğince 2006 yılı içersinde yapılan müracaatlardan dört tanesine proje desteği verilmiştir. Ancak, iki tanesi bu destekten yararlanarak projelerini hazırlamış, ve restorasyon aşamasına gelmiştir. Ortayılmazlar Mahallesi, Keşaplı Sokakta bulunan Galip Keşaplı’ya ait ev, proje desteği almış, yapım desteği onaylanmıştır. Ancak, verilen parasal destek, projenin gerçekleştirilmesi yönünde yeterli değildir.

Çamurlu Mahallesi, Çubukçu Arif Sokak’ta Hasan Şimşek’e ait evin projesi kişisel imkanlarla çizilmiş ancak Kültür Bakanlığı’nca mali destek onayı alamamıştır. “TR90 Düzey 2. Bölgesi” olarak adlandırılan Doğu Karadeniz Kalkınma Programı çerçevesinde, KOBİ Hibe Programı - Avrupa Birliği Komisyonu’nca destek görerek, otel olarak “onay” almıştır.

Bir başka Proje, Kültür Bakanlığı destekli, Kaledere Mahallesindeki Çifte Hamam’dır. Ancak yapım desteğini henüz alamamıştır.

Saray Hamamının dış yüzeyi muhtarlık nezaretinde Belediye tarafından temizlenmiş olmasına rağmen, “iç ve dış” acil bakım gerektiren tarihi eserlerimizdendir.

Çamurlu Mahallesi’nde Eyüp Sabri Ünlü’ye ait binanın ise, projesi kendi imkanlarıyla çizilmiştir. 2007 yılında başlanıp, bitme aşamasına gelen restorasyonun yapımı, 2005 yılında yürürlüğe giren kanun uyarınca Kültür Bakanlığı’ndan “destek” görmüştür.

2007 yılı müracaatlarından Kaledere Mahallesinde Çoldur ailesine ait bir evin projesi için yapılan başvuru kabul görmüştür. Projelendirme aşamasındadır.

Önceki yıllarda temizliği yapılan Ünye Kalesi’nin planı ve restorasyon çalışması yeniden ihale edilerek, yakın bir zamanda çalışmalara başlanacağı öğrenilmiştir. Haziran 2006’daki selin tahrip ettiği Kale yolu, turist otobüslerince halen kullanılamaz durumdadır.

Ünye’de tescilli en eski eser olarak bilinen Tozkoparan Kaya Mezarı ve Ünye Kalesi’nden sonra, sırayı hangi eserin aldığı tartışmalıdır.

Çınar ağacı mı, Eski Hamam mı, Ünye Surları mı?

Eski Hamam, yeniden işletmeye sokuldu. Onarılırken, giriş kapısında ortaya çıkan işlemeler ( kupa veya kadeh motifleri ) ve içte dört sütün, sütun kirişlerinde yer alan lale motifleri nedeniyle yapıda yeni özellikler keşfedildi. Ancak, yaşlılarımızın daha önce gördüklerini ifade ettikleri tavandaki renkli kilise resimlerine rastlanamadı.

Tarihi Ünye Surları’nın hangi tarihte yapıldığı, doğrudan Süleyman Paşa Sarayı ile ilişkili mi olduğu bilinmemektedir. Gelinen noktada , Cumhuriyet Medyanı düzenlemesi kapsamında Ünye Surları yeniden ele alınacaktır. Şimdilik önü açılıp, temizlenmiştir. Önünden geçen caddenin taşıt trafiğine kapatılması ve sadece yaya yolu olarak düzenlenmesi düşünülmektedir.

Tarihi Çınar Ağacı, Ünye’yi simgeleyen en önemli olgulardan biri, belki de en önde gelenidir. Türklerin fethederek yerleştiği nüfus yoğunluğu olan yerlere Çınar ağacı diktikleri bilinmektedir. Yüzyıllardır ecdadımızın tarihine tanıklık eden Çınar, bu yıl Trabzon’dan gelen uzmanlarca incelenmiş, daha önce olduğu gibi kırılarak tehlike oluşturan ana dallar budanmış ve ağacın ömrünü uzatmak için çeşitli tedbirler alınması kararlaştırılmıştır.

Paşabahçe’de Ziver Aykaç’ın tescilli eser statüsünde olmamasına rağmen aslına benzer yaptırdığı evin yanında bulunan, Agah Beyler’in evi, varisleri Gürsoylar tarafından Çınar Market sahiplerine satılmış ve restore edilmek üzere proje çalışmalarına başlanmıştır.

Eski eser sıralamasında ön sıralarda yer alan Saray Camisi’nin restorasyonuna Kültür Bakanlığınca 2007’de başlanmış olup, yıl sonuna kadar tamamlanması düşünülmektedir. Camiyi 1720 – 21 yılları arasında yaptıran Hacı Ahmed Efendi ve kimlikleri bilinmeyen toplam 11 mezarın da bulunduğu camiye ait mezarlık talan edilmiş, buradan çıkan kemikler ilgililerin ilgisizliği nedeniyle sahildeki “dolgu” alanına malzeme olarak dökülmüştür.

Feneraltı mezarlığı, Çömlekçi Cami ve Hacı Osman Ağa Camisine ait mezar taşları, taş ve mermer işçiliğinin güzide örneklerindendir. Yeni tescillenen Feneraltı mezarlığının defineci talanından korunması, diğer tarihi eserler gibi koruma altına alınarak tahkim edilmesi gerekmektedir.

Hacı Osman Ağa Camisi mezar taşlarını, yeniden cami avlusuna getirten ve düzenlenmesini sağlayan Cami İmamı Sn. Mevlüt Yakışır ve Ünye Belediyesidir.

(Gülay Birben arşivinden alınmıştır.)


Ortodoks Rum Kilisesi olduğu bilinen Yalıkahvesi’ndeki kilise, bugün düğün salonu olarak kullanılmaktadır. Uzun yıllar elektrik santrali olarak kullanılan bu yapı, kilise olarak tescillenmiş bir tarihi eserdir. Tarihi ve kutsal bir yapının düğün salonu olarak değil de, kent müzesi yahut benzeri bir amaçla kullanılmasının daha yerinde olacağı kanısındayız.

Ayanikola Kilisesi’nin ise bugün yalnızca temeli ve yıkık duvarlarının az bir bölümü kalmıştır. John Freely’nin Türkiye Uygarlıkları Rehberi adlı kitabında, adını denizcilerin koruyucusu Aziz Nikolas’tan aldığı ve daha bir çok kaynakta adakların adanarak, Hıristiyanların hacı olmak maksadıyla gidilen kutsal mekanlarından biri olduğu belirtilmektedir.

1980’li yıllarda tespiti yapılan Ünye’deki Tarihi Eserlere ek olarak, Ünye Yerel Tarih Grubu ve Prof. Dr. Mehmet Özsait’in katkılarıyla 2006 Temmuz’unda altı yeni eser tescillenmiştir.

1- Kadavat Kaya Mezarları,
2- Karşıyaka Mahallesi’ndeki Balağuz Kaya mezarı,
3- Kızılkaya Saklı Kiliseler,
4- Esenkale,
5- Feneraltı mezarlığı,
6- Erenyurt Kalesi
7- Yazkonağı Mağarası ( Sn. Yaşar Argan’ın katkılarıyla )…

Tescillenen diğer tarihi eserlerdir.

Ünye’de bulunan tarihi eserlerin önemli bir bölümü Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ndedir. Samsun Müzesi’nden bulunan eserlerle beraber Ünye’ye ait tarihi eserlerin Ünye’de açılması gereken bir kent müzesi’ne yerleştirilmesi mutlaka gündeme getirilmelidir.


Kadılar yokuşu, “sokak iyileştirilmesi” kapsamında proje için müracaatı gerçekleştirilmiş, ancak Kültür Bakanlığımızca bu faaliyetin Bakanlık düzeyinde ele alınması kararlaştırılmıştır.

Meçhul Asker İlkokul’u kalıntıları

Ortayılmazlar Mahallesi Muhtarı Seyhan İhtiyaroğlu’ndan alınan bilgiye göre, seksenli yıllarda “altın arama” nedeniyle tahrip edilen, akabinde “tehlike” arz ettiği için Belediye tarafından yıktırılan Meçhul Asker ilkokulu ( Bu adın ilk ve özgün sahibi olan, Cumhuriyet Caddesindeki okul ), İstanbul’daki hemşerimiz iş adamı Arif Vidinli tarafından restore edilecektir. Bu okulda bir zamanlar Afitap Öğretmenin de kullandığı söylenen piyano’nun akıbeti halen belli değildir.

Ünye’de bugün sayıları 76’nın çok üstünde olduğu bilinen tarihi kapsamındaki eserin bir kısmı artık yerinde yoktur. Kaderlerine terk edildiği sürece, her geçen gün geri kalanları da yok olacaktır. Devlet, Yerel Yönetimler, Vakıflar, sivil toplum örgütleri ve iş adamları tarafından bu eserlere sahip çıkılmadığı sürece Ünye’nin kültürel mirası dağılıp gidecektir.

Bu ve benzeri projelerde, doğrudan devlet desteği yahut ilgili kuruluşların maddi destekleri çoğunlukla mal sahipleri tarafından yanlış anlaşılmaktadır. Öncelikle projelendirme aşamasında verilen mali destek, yeterli gibi görünse de, projenin kabulü ve inşaat aşamasında ortaya çıkan problemler, girişimcileri restorasyon faaliyetinden uzaklaştırmaktadır. Örneğin, mal sahiplerinden her hangi birinin imzasıyla başvuru yapılabilmekte, hazırlanacak projeye mali destek verilmekte, ancak bu destekle hazırlanan projenin kabulü aşamasında, tüm varislerin onayı gerekmektedir. Akabinde girişimcilerin kendi imkanlarıyla restorasyona başlaması ve belli bir aşamadan sonra mali desteğin –şayet proje kabul görmüş ise- kademeli olarak verilmesi söz konusudur. Destek sürecince yapılan denetimlerde bir olumsuzluk görüldüğü takdirde, derhal destekten vazgeçilebilmektedir.

Sonuçta alınan mali destek özendirici olmaktan uzaktır. Yapılacak masrafı tümüyle karşılayamadığı gibi, proje ve diğer prosedür nedeniyle eser malikleri restore işine girememektedir. Koruma kapsamındaki bu yapılarda onarım da yapılamadığı için bir bölümü konut vasfından çıkmış, terk edilmişlerdir. Harabe ve mezbele konumundadır. Bu manada mali açıdan daha yetkin unsurların, restore edilecek evleri satın alması gerekmektedir. Ünye’li iş adamlarına bu konuda büyük görev düşmektedir.

Gerekli duyarlığı gösteren ve getirisi fazla olmayan bu alana yatırım yaparak Ünye’deki kültürel mirasın gelecek kuşaklara taşınmasını sağlayan Ünyelilere teşekkür ediyoruz:

1- Hüseyin Tantu ( Dört konutu bitirip, şu an beşinci restorasyonunu yapmaktadır),
2- Yürür ailesi ( İki konut ),
3- Ceyhan Kokulu,
4- Nejat Güney,
5- Aydın Ekmekçi,
6- Hilmi Ergün,
7- Ziver Aykaç (Tescilli tarihi eser bitişiğinde, yeni bir yapı olarak),
8- Diktepe ailesi,
9- Ali Gürsoylu ve Kefeli ailesi…

Herhangi bir destek görmeden bu görevi yerine getirmişlerdir. Kendilerine minnettarız.

Çalışmalarımızda bizi bilgilendiren, yardımcı olan kişi ve kuruluşlara, özellikle ilgisini eksiltmeyen Ünye Belediyesi Yapı İşleri Müdiresi Mimar Zerrin Gümüş Hanım’a teşekkürü borç biliriz.

Ekim 2007


Ahmet Derya Varilci varilci@gmail.com
Ahmet Kabayel ahmetkabayel@gmail.com

(Fotoğraflar : Varilci arşivinden)

15 Aralık 2007 Cumartesi





BENİM KADINLARIM








Eşim Fatoş’a

8 Mart Dünya Kadınlar gününü böyle bir başlıkla karşılamak, bazılarına garip, hatta aykırı bile gelebilir.

Başlıktaki gibi; yazacaklarım bana ait ve beni bağlar. Benim dışımda hiç kimse, yazacaklarımdan sorumlu değildir.

Medyada sıkça işlenerek, bir tüketim nesnesi haline getirilen diğer "bilmem ne" günleri gibi, 8 Mart'ın anlamı ve önemi de törpülenmiştir. Che Guevara posterlerinin başına gelenler, maalesef "Kadınlar Günü" nün de başına gelmiştir.

8 Mart'ın öyküsü günümüzden çok öncelere dayanır. 8 Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanması, uluslararası düzeyde kabul gören bir hal alması 1970'lere rastlasa da, bu tarihe kaynaklık eden olay ve dünya kadınlarının ortak bir gün olarak kutlanma isteğinin gündeme gelişi 1800'lerin ortasını bulur.

ABD'nin New York kentindeki Cotton tekstil fabrikasında çalışan işçi kadınlar, 1800'lü yılların ortalarından beri daha iyi çalışma koşulları, emeklerinin karşılığında hak ettikleri ücret ve daha iyi yaşam için mücadele vermektedir. Ama bunca yıllık mücadeleye karşın elde edebildikleri pek bir hak yoktur. En sonunda, 8 Mart 1908 günü, haklarını alabilmek için son çare olarak greve giderler. Ancak patronlar bu greve zalim bir şekilde müdahale ederler. 129 kadın işçi yanarak ölür.

Aynı yıl diğer endüstri kollarındaki kadınlar da mücadeleye devam ederler. Kadınların yürüttükleri mücadelenin temelinde seçme ve seçilme hakkı, günlük çalışma saatlerinin düzenlenmesi, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve ücretlerin yeniden belirlenmesi gibi konular bulunmaktadır.

Ülkemizde ilk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlamaya başlayan 8 Mart, 1975 sonrası daha yaygın olarak kutlanmaya başlandı ve caddelerimize dek yayıldı.

"Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı" programı uyarınca, 1975 yılında "Türkiye 1975 Kadın Yılı" kongresi yapılmıştır. 8 Mart, 1980 askeri darbesinden sonra dört yıl anılmadı . 1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından Dünya Kadınlar Günü kutlanmaya başlandı. Kadınlar 80'li yıllarda 8 Mart'ı izinli yürüyüş ve şenliklerle kutlayamamışlarsa da, küçük gruplar halinde mütevazi kutlamalarını sürdürdüler. 90'lı yıllarda kadın kuruluşlarının sayı ve çeşitliliğinin artması ile beraber 8 Mart daha geniş bir katılımla kutlanılır oldu. Ancak bu kutlamalar her defasında içeriğinden soyutlanarak, ülkemizdeki diğer sosyal hak arayışları gibi cılızlaştırılarak sürmektedir. Olay adeta medyatik bir gösteri, magazinel bir olay olarak lanse edilmektedir.

12 Eylül fırtınasının esas ezip geçtiği ve onarılması imkansız hale getirdiği olgu işte budur.

Tüm bunların yanında, "benim kadınlarım" diyebileceğim kadınlardan ikisini, 2006 yılında yitirdik. Ben bu günü kendimce, bu iki kadına adıyorum:

Duygu Asena ve Oriana Fallaci.

Her ikisi de gazeteci, yazardı. Mücadeleci ve dik duruşuyla, her ikisi de, 2007'nin 8 Mart'ında anılmaya değer insanlardı.

Duygu Asena, Clara Zetkin gibi, iş hayatına pedagog olarak başladı. Zetkin'in "Yaşamın sürdüğü her yerde mücadele vardır." deyişini doğrularcasına yazdı, yazdıklarının arkasında durdu. 1988'de "Kadının Adı Yok" adlı kitabı yasaklandı, ama boyun eğmedi. Yazdıklarından dolayı çeşitli sıfatlarla anıldı, yenik düşmedi. Ama beynindeki bir tümör, O'nu 30 Temmuz 2006'da yendi.

1929 Doğumlu Oriana Fallaci isimli İtalyan gazeteci, bir dönemin önemli gazetecisi ve "kadın"ıydı. Bir dönem sadece "kadın" değil, "insanlık" sesi ve vicdanı olarak ortaya çıktı. Doğmamış Çocuğa Mektup, Tarihle Söyleşiler kitabı, baş ucumuzda yerini alan ender kitaplardandı. 13 Kitabından 2'si dışında hepsi ingilizceye çevrilmiş, 26 dilde yayınlanmıştır.

Fallaci, ömrü ahirinde, "Aklın Gücü"nü yazdığı kitabında farklı bir kimliğe bürünüyor. 2002'de Hristiyanlığı, sonra da İslam dinini aşağılayan söylemlerini giderek ırkçı bir muhtevada ele alıyor. Ama bunlar bile, bu büyük gazeteci ve yazarın önemini bir çırpıda silip atamıyor.

15 Eylül 2006'da Rönesans'ın doğduğu Floransa'da hayata veda ederken, dünya O'nu "hak ettiği" nin çok altında bir ilgiyle uğurluyor.

8 Mart'ta bunca kadın varken, "neden bu iki kadın?" diye soranlara, özellikle "bu ikisi" diyorum. Clara zetkin, Rosa Lüksemburg, Aleksandra Kollantay gibi iz bırakan kadınları şüphesiz unutmuyoruz. 8 Mart'ı yaratan 129 kadın işçi başta olmak üzere, Nene Hatunları, Kara Fatmaları unutmak mümkün mü?

Şair'in dediği gibi:

"Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan
ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız."


Esenlikler,

Ahmet Derya Varilci
Ünye, 08/03/2007




Not: Sekiz ay önce Kadınlar Günü nedeniyle yazmıştım bunları... Bugün 15 Aralık, eşimin doğum günü. Yeniden anımsamaktayım kadınlar-ımız-ı...
ÇEKEREK KIYILARINDA



Cumhuriyet’in ilk yıllarında Çekerek kazası, Hacıköy adında bir köymüş. O tarihte Sivas’a bağlı olan Zile ilçesi’nin bir köyü iken, 1928’de Sorgun’a bağlanmış. 1944’te Yozgat’a bağlı bir ilçe olmuş. Adı, ilçeden geçen ırmakla anılmış: Çekerek.

Zekeriya Temizel’in yazdığı anı-roman türündeki son kitabı adını işte bu ilçeden alıyor:

Çekerek Kıyılarında.

Temizel’i aslında bir çok Ünye’li tanır.

1964’tü galiba. Aslen Fatsa’lı olan bir diş teknisyeni, bazı nedenlerden ötürü, ikamet etmek için Ünye’ yi tercih etmişti. Gelip, şimdiki Kabayel işhanı, Hizmet TV’nin olduğu binaya yerleşmişlerdi.. Biz ise, bu dişçi amcanın, Ali Faik Gündüz beyin kiraladığı yerin yanında, bitişiğinde oturuyoruz. Eşi Gülten Abla neredeyse okul öğrencisi yaşında. Ablama arkadaş gelmişti. Zeki adında kundakta bir oğulları vardı. Sonra üç oğlan çocukları daha olacaktı.

Sevgili ağbeyim Zekeriya, işte bu dişçi amcamın kayınbiraderiydi. Gülten ablamın bir iki yaş küçüğü. Gerçi aile arasında biz ona daha çok Fikret derdik. Aslen Sivas’ın Yıldızeli kazasındandı. O dönemde Lisedeydi. Yıllarca referans kaynağım oldu. İlk kulaç atarak yüzme stilini bana o öğretti, Şimdi iskeleti kalmış eski iskeleden köprüye yüzmeyi, kavgada neden yürekli olunmasının gerektiğini bana o öğretti. Önüme geniş bir ufuk açtı. Sağ olsun.

Temizel, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde okurken, eniştesi Fatsa’ya döndü. Belki bu nedenle birçok defa Fatsa’ya ve köyleri olan Kabakdağ’a gidip, kaldım.

Temizel’in çalışkanlığı yanında keskin zekasından ve gözlemciliğinden etkilenmemek mümkün değildi.

Hiç unutmam, aya ilk ayak basıldığı tarihte Fatsa’da, Zekeriya ağabeyle beraberdik ( Temmuz 1969 ). Onun memuriyet, benimse Üniversite yıllarımda ve sonrasında bağlantımız tamamen koptu. Gülten ablalarla, benim ailemin ilişkileri zaman zaman kesintiye uğrasa da hiç kopmadı.

Derken, İstanbul Defterdar’ı, Gelirler Genel Müdür’ü oldu. Ardından, Ecevit Hükümeti'nde Maliye Bakanlığı yaptı.

Her Cuma günü Cumhuriyet Gazetesi'ndeki köşesinden yazmaktadır.

Çekerek Kıyılarında, işte bu insanın gözlemlerine dayanan bir anı-roman.

Ünye ile Zile arasında uzanan bir coğrafya.

Ülkemiz ne kadar küçük değil mi? Tıpkı insan yüreği gibi; küçücük.

Ama bu yüreğin kucakladığı kocaman bir dünya var. O küçücük yüreğe gerektiğinde tüm dünya sığmakta.

Üstelik ağız, dil bilmeden. Sınırları, mayınlı tarlaları aşarak.

Henüz Çekerek Kıyılarında’yı edinemedim, okumadım. Ya Cücür’den sipariş vereceğim, yahut internetten satın alacağım. Kitaptan ufacık bir bölüm buldum, bir yerden ve işte onu aktarıyorum…

Nınadüğ ile Esme nene adında, iki yaşlı kadının öyküsü var, bu kısa alıntıda. Mekan Çekerek Irmağının kıyısı:

“Nınadüğ ile Esme Nene’nin günlerce ne konuştukları herkesin merak konusu olmuştu. Esme Nene, Kürtçe’den başka, Ninadüğ de çerkesçe ve Rusça’dan başka bir dil bilmezdi. (….) Bazen Esme Nene, bazen de Ninadüğ konuşurken gözlerinden sicim gibi yaş boşalıyor, diğeri de sanki anlatılanı anlamış gibi gözyaşı dökmeye başlıyordu. (…) Kucaklaşmaları da bir garip olurdu. Esme Nene, Nınadüğ’e kollarının yetiştiği yerden, yani belinden sarılır, Nınadüğ de onun başını kollarıyla sarardı. Ne konuşuyorsunuz nına diye –çerkesçe- sorduğumda, Nına bana ‘Ne olacak küçüğüm sürgünümüzü’ derdi… ‘Ama o seni anlamıyor ki.’ ‘Olsun. O kendine, ben kendime anlatıyorum. Hikayelerimizin acıklı ve birbirine benzer olduğunu biliyoruz ya. Hem sürgün anlatılmaz ki, yürekte hissedilir.’

Kafkas Dağları’ndan sökülüp atılmış bir Çerkez nınası ile Dersim derelerinden koparılmış bir Kürt (Alevi) nenesini, kaderlerinin bir araya getirdiğine inanırdım. Bu iki dağlıyı burada birleştiren kader, bu birleşmeden mutlaka bir şeyler çıkarmasını planlamıştır diye düşünürdüm.”

Güzel düşünmüşsün sevgili ağbeyim, Eline yüreğine sağlık.

Ahmet Derya Varilci
Ünye, 18/04/2007


"Anlatmaya çalıştıklarım, aslında bizim kuşağın büyük çoğunluğunun ortak anıları. Yaşadıkları, ancak, anlatmaya değer bulmadıkları anılar. Zaten ne zaman bu konular konuşulsa hemen ortak noktalar çıkıverirdi. Bu anıları anlamlı kılan ise, yaşandıkları dönemin özelliğiydi. Bu dönem, çağdaşlaşmaya, sağlıklı bir ekonomik sistem kurmaya çalışan genç Türkiye’de parasal ekonomiye sistem sıkıntılarının yaşandığı dönemdi. Bu anıları yazarken, parasal ekonomiye geçişte toplumun geniş kesiminin çektiği sıkıntıları, ödenen bedelleri hatırlatarak, bazı kesimlere büyük haksızlık yapıldığına yönelik abartılı anlatımların haksızlığını da ortaya koymaya çalıştım." (Kitabın arka kapağından.)


Not: Bu yazının bir ay sonrasında gittiğim Ankara'da ilk işim kitabı aramak oldu. Kardeşim Leyla ve yeğenim Umut'la DNR'ın Kavaklıdere'de açılan yeni binasına gittik. Orada bulamayınca, çoğu kez yaptığım gibi Dost Kitabevi'nin yolunu tuttuk. Kitabı orada buldum, satın aldım, okudum. Yukarıda yazdıklarımda en küçük bir fazlalık olmadığını gördüm. Eklenmesi gereken bir çok konu vardı. Belki gelecek sefere...
(Foto: DNR'ın girişinde, "cafe" deyiz. Karşımızda Kuğulu Park.)

HOTEL RWANDA







HOTEL RWANDA



Yönetmen : Terry George
Senaryo: Keir Pearson, Terry George
Görüntü Yön: Robert Fraisse
Müzik: Rupert Gregson-Williams, Andrea Guerra
Yapım: 2004, Kanada, İngiltere, G. Afrika Cum. 110 dk.
Oyuncular: Don Chadle ( Paul Rusesabagina), Sophie Okonedo (Tatiana), Nick Nolte (Albay Oliver), Joaquin Phoenix (Gazeteci), Cara Seymour (Pat Archer)


Basit, hatta sıradan bir sinema filmi. Yönetmeni de oyuncuları da sıradan. Üstelik misafir oyuncular Nick Nolte'u ve Joaquin Phoenix'i saymazsak, fazla tanınan sanatçılar da yok. Ama Don Cheadle'a en iyi oyuncu dahil, üç dalda Oscar'a aday olan bu filmin etkileyici bir yanı var: Konusu.

Filmin adı:Hotel Rwanda , 2004 yılı yapımı.

Kuzey İrlanda'lı, 55 yaşındaki Terry George'un yazıp – yönettiği ve yapımcılığını üstlendiği bir film.

Afrika'nın göbeğinde, Rwanda'da 1994' te yaşanan bir toplu kıyımı, insanlık dışı bir katliamı anlatıyor. Kigali'deki Rwanda Oteli çevresinde gelişen bu olaylarda, tarihin kaydettiği son 50 yılın en büyük katliamı, deyim yerindeyse soykırımı anlatılmaya çalışılmış…

Fransa ve İsviçre gibi bazı "uygar" Batı ülkelerinde yürürlükteki şu malum yasayı bilirsiniz. Ülkemizle ilgili 93 yıllık geçmişi olan bir olayı " soykırım" olarak değerlendirmemeyi "düşünce suçu" saymaktadır.

İki yıl önce vizyona girdiğine, ülkemiz sinemalarında da gösterilen, Hotel Rwanda'nın, VCD ve DVD'si raflardaki yerini aldı. İzlememiş olanların, edinip izlemelerini öneririm.

Önce Belçika'nın daha sonra Fransa'nın bizzat içinde yer alarak gerçekleştirdikleri bu katliam, bir milyon insanın caddelerde satırlarla parçalandığı bir soykırım olayıdır. Bir milyona yakın insan, yaşlı çocuk demeden hunharca katledilmiştir.

Olay çok eski değil. Yıl 1994. Aylardan Nisan ila Temmuz arası…( Kızımın doğduğu yıl.) Eğer o katliamdan kurtulmuşlarsa, katliam gününde doğan çocuklar, bugün kızım gibi 13 yaşında olmalı. Ve çoğumuzun hafızasında, ajans haberlerinde, Coşkun Aral'ın objektifinde… Bir elinde satır, diğer elinde Tutsi kabilesinden birinin kesik başını taşıyan kamyonet dolusu insanlar. Caddeler, tarlalar kesilmiş kol ve bacakla dolu… Başı koparılmış gövdeler, parçalanmış vücutlar…

Ruanda (ya da Rwanda ), Orta Afrika'da Göller Bölgesinde yer alan bir ülkedir. Engebeli coğrafyasından dolayı, ülkenin adı "Bin Tepe Ülkesi" anlamına gelmektedir. Haritada yeri zor bulunan bu küçük Afrika ülkesinin nüfusu 12 (eksi) 3 milyondur. Yani bu gün 9 milyon civarındadır. 13 yıl önceki nüfusu 13 milyondu. 2 milyondan fazla insan ülkeyi 13 yıl önce terk etti. 1 milyon kişi ise katledildi.

Bu noktaya nasıl gelinmişti?

1890 Brüksel Konferansı…

Dünya bir avuç emperyalist güçlerce paylaşım alanlarına ayrılır. Bölgede neredeyse hiç Alman olmamasına rağmen, hâkim devletlerce Ruanda, Almanya idaresine verilir. Komşularına göre doğal kaynaklar açısından oldukça fakir, Afrika'nın denizle bağlantısı olmayan bu yöreye Almanya, 1907'ye kadar bir yönetici bile atamaz.

I. Dünya Savaşı'nın ardından (1918),Raunda yönetimi Belçika'ya verilir. Belçikalılar Ruanda'yla daha ilgilidir. Klasik sömürge insanının görevlerini O'nlar da üstlenir, kahve plantasyonlarında çalışma zorunluluğu getirilir. Emirlere uymayanlar kırbaçlanır.

Belçikalıların bir uygulaması daha vardır. Afrika'nın yerel yönetici unsurları, yönetilen unsurlardan ayrı olmalıdır. Sömürgeleri elde tutmanın en eski ve en garantili yöntemidir bu.

Daha önce aynı dili ve geleneği paylaşan, etik yapılanması ve kültürü aynı olan Raunda halkı bir tür yapay ırksal ayrımcılığa tabi tutuldu. Rwanda Oteli filminde değinildiği gibi, burun deliği mesafesi daha dar olanlar, ince ve uzun sayılanlar Tutsi, diğerleri Hutu olarak kabul edilip, herkese ırkını gösteren kimlikler dağıttılar. Sayıca az olan Tutsi'ler, Hutulara göre çok daha iyi işlerde çalışıp, daha rahat bir yaşam sürdüler. Eğitim ve diğer sosyal olanaklar, giderek Hutulara kapandı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası (1945), gelişen yeni sömürgecilik siyaseti gereği, Belçika Raunda yönetiminde bazı değişikliklere gitti. Ulusal Bağımsızlık ateşinin alevini hisseden diğer emperyalist güçler gibi, bazı reformlar yaptı. Diğer yandan sert tedbirler aldı. Sayıca fazla olmaları nedeniyle, seçimlerin galibi olabileceğinden, Hutular "siyaseten" önemsendi. Ülke yönetimi Birleşmiş Milletler'e bırakıldığı halde, Belçikalılar iktidara gelen Parmehutu hareketini, eski yönetimin uzantısı Tutsilere karşı her alanda destekledi. Tıpkı İngilizlerin Güney Afrika Cumhuriyeti'ndeki gibi, Belçika Raunda ve Brundi'yi sert, acımasız yöntemlerle sindirdi.

Tarih tersine dönmüş, bu defa Belçika desteğiyle Hutular terör estirmeye başlamıştır.20 ila 100 bin arası Tutsi öldürülmüş, 150-200 bin kadarı komşu ülkelere sığınmıştır.

1980'li yıllarda komşu ülkelerdeki Tutsi nüfüsu 500 bini aşmıştır. Eğitimli ve kalifiye olmaları nedeniyle, gittikleri yerde sivrilen, organize olan Tutsi muhacirleri, Raunda Yurtsever Birliği (RYB) ' ni kurarak, önce diplomatik kanallardan mücadeleye başlarlar. Politik bir çözüme ulaşılamayınca, Uganda'daki kamplarından çıkarak, 1990' da başlayıp iki yıl süren bir iç savaşa neden olurlar.

1992'de geçici bir barış anlaşması imzalandı. Interahamwe adı verilen, yerel yarı - askeri örgütler, bu aşamada sadece Tutsi olanları değil, ılımlı Hutuları da fişlediler. Silah alımına güçleri yetmediği için, Çin'den yüz binlerce satır sipariş ettiler.

6 Nisan 1994 'te tarihin gördüğü en kanlı katliamlardan birisi radyoda yapılan anonslarla başlar. O gün, bir Hutu olan devlet başkanının uçağı düşürülür. Interahamwe üyeleri ellerindeki listelere bakarak, eğitimli Tutsi ve ılımlı Hutular başta olmak üzere kıyıma başlarlar. Kanada ordusuna bağlı bir komutan, bizzat Birleşmiş Milletler Sekreteri ( Kofi Annan'ı arayarak) katliamı bildirmiş, ancak müdahale edilmemesi yönünde emir almıştır. Öldürülen 10 BM askerini sebep gösteren ABD ise, BM Barış Gücü askerlerinin çekilmesini sağlar. Katliam haberi üzerine Tutsiler (KYB) , ülkenin doğusundan girerek başkent Kigali'ye ilerlemektedir. Tam bu aşamada Fransa, katliamlara verdiği destekle yetinmeyip, bizzat askerleriyle Kigali'nin batısından Kongo'ya kadar olan bölgeyi ele geçirmiştir. KYB güçlerinin buraya girmesine engel olan Fransızlar, Hutuların Tutsileri katledişini organize etmişlerdir. İşte tam bu noktada katliamların ivmesi birden artar. O andaki olayları aktaran bir gözlemcinin anlattıkları aynen şöyledir:

"Hutu milisleri, neredeyse ellerine geçen her aletle, balta, bıçak, satır, taş ile Tutsileri öldürmeye başladılar. Parası olan Tutsiler kurşun parası vererek, acısız ölümü satın alıyorlardı, olmayanlar ise en acımasız şekilde öldürülüyordu. Öldürmekten yorulan Hutular, Tutsilerin kaçmasını önlemek maksadıyla aşil tendonlarını kesiyor, dinlendikten sonra katlimlarına devam ediyorlardı. Kilisede rahipler, hastanede doktorlar, ellerindeki Tutsileri cellatlarına teslim ediyorlardı."


100 gün içinde bölgede, bir milyona yakın insan katledilmiştir. Karşı katliamdan korkan 2 milyon Huttu ülkeyi terk etmiştir. İşlenen katliamların boyutu önce "soykırım" olarak nitelendirmekten kaçınan Batı dünyası önceleri BM'de soykırım sözcüğünü içeren tüm önergelerde değişiklik isteyerek, belgelerden çıkartılmasını istemişlerdir. Ardından olayı hafife alarak geçiştirmeye çalışmışlardır:

"Fransa ve ABD'nin özellikle bölgede katliamı başlatan Hutu'ların engellenebileceği zamanlarda Birleşmiş Milletler'i işlevsiz kılmaya yönelik diplomatik girişimleri bu iddialara temel teşkil eder. Ayrıca Fransa Eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand "O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil." şeklinde açıklamada bulunmuştur. ( Le Figaro, 12 Ocak 1998)
1992 yılında Ruanda Cumhurbaşkanlığı Muhafızları'nı eğitmek için bölgede bulunan emekli Ulusal Jandarma Müdahale Grubu Komutan Yardımcısı Thierry Prungnaud, devlet radyosu France-Culture'e verdiği mülakatta "1992 yılında Fransız askerlerinin Ruandalı sivil milislere atış eğitimi verdiğini gördüm." diyerek Fransa'nın henüz anlaşılamayan sorumluluğuna değinmiştir. Emekli komutan, mülakatı yapan gazetecinin 'Fransa'nın Ruandalı milisleri eğittiğini reddettiğini' hatırlatması üzerine "Fransa bunu her zaman inkâr etti, başka şeyler gibi. Ama önemli değil, ben doğruluyorum." şeklinde cevap vererek benzer iddialara destek vermiştir."

Batı Dünyası'nın kendi ağzı ile "soykırım" a bakış açısı budur.

Olay,günümüzün Irak'ından fazla ırak değil. Bosna ya da Çeçenistan duruyor hemen ardında…

Kim haklı, ölenler mi, öldürülenler mi? Onları böylesi bir vahşete kim yönlendiriyor?

Olayların ardında yatan gerçek ne?

1914 - 15'te Anadolu'da ne olmuştu? Kim ne iddia ediyor 93 yıl öncesine ait?

1994'te Ruanda'da ne olmuştu?

Evet 93 yıl ila 13 yıllık bir geçmiş...

13 yıllık geçmiş dün gibi, belleklerimizde...

Ya 93 yılın ardından görülmek istenen hesap nedir?

Hepimize güzel ve katliamsız bir dünya, iyi seyirler...




Ahmet Derya Varilci
Ünye, 17/03/2007