11 Ağustos 2021 Çarşamba

Arkeolojik Emperyalizm V (Son)

 



Arkeolojik Emperyalizm V (Son)

 

 

Gertrude Bell’in Anadolu’ya ayak bastığı tarihten itibaren Osmanlı siyasetindeki önemli değişimleri O’na bağlayanlar oldu. Örneğin II. Abdülhamid’e yapılan 31 Mart darbesi bile O’na yorulacaktı. 

Oysa O’nun asıl fonksiyonu I. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkacaktı. Osmanlı coğrafyasını karış karış gezen, notlar tutan ve Arap kabilelerinin şefleriyle bire bir görüşen bir kişi olarak İngiltere’nin işine o dönemde yarayacaktı.

 

I. Dünya Savaşı Sonrası Gertrude Bell

 

Savaş sonrası Gertrude Bell’in gezileri ve kazı faaliyetleri durdu. En büyük dostu ve desteği, Hicaz Emîri Hâşimî Hüseyin’in büyük oğlu Faysal’dı.  Daha sonra Irak Kralı olan I. Faysal, Hicaz’ı yöneten Mekke emirinin oğluydu ve İngilizlerle anlaşmıştı. Mart 1920’de Suriye kralı ilan edildi. Ancak dört ay sonra devrildi, tekrar İngilizler’den yardım istedi.

1921’de Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek için Churchill tarafından Kahire Konferansı düzenlendi. Bell, konferansa katılan tek kadındı. İngiltere’nin stratejisi tamamen Bell’in araştırmalarına dayanıyordu.

 

Elinde Cetvelle Irak Sınırını Çizdi

 

Kahire Konferansı’nda Bell’in fikriyle yepyeni bir ülke kuruldu: Irak... Bell babasına yazdığı bir mektupta “Ofiste tüm bir günü Irak’ın güneyindeki çöl sınırını belirlemekle geçirdim,” diyene Bell, Faysal’ın Ağustos 1921’de Irak’a kral olmasını sağladı. Faysal, bu iyilik karşısında görevde olduğu 12 yıl boyunca İngiltere ile ittifak yaptı.

Daha sonra Bell, General P. Cox’un sorumluluğunda, 1923’ten itibaren de Irak’taki İngiliz devlet komiseri olan Sir H. Dobbs’un yanında Bağdat istihbarat servisinde görevini sürdürdü. Burada İngiliz menfaatlerini korumak üzere onun Arap aşiretlerinin tutum ve eğilimleri üzerindeki tavsiyeleri uygulanıyor, yeni kurulan Irak’ın kuzey kısmının Türkiye ile birleşmesini önleyecek tedbirler alınıyordu.

 

Bağdat Müzesi

 

Gertrude Bell, ajanlık faaliyetlerini yoluna koyduktan sonra yeniden arkeolojiye döndü. 2003’teki ABD işgali sırasında yağmalanan Irak Ulusal Müzesi’nin kurulması için 4 yıl çaba sarf etti. Bağdat’a bölgenin en önemli müzesinin kurulmasına ön ayak oldu.

Bağdat müzesi tamamlanınca, Gertrude Bell'e adanmış bir plaket dikildi. Bell, Arapların anısına saygı ve sevgi duyacakları bu müzeyi 1923 yılında kurmaya başlamıştı. Irak Eski Eserler Onursal Müdürü olarak, harika bir bilgi ve özveriyle en değerli objeleri orada bir araya getirdi. 12 Temmuz 1926'da vefat ettiği güne kadar, kavurucu çöl sıcağında bu proje üzerinde çalıştı. Kral Faysal ve Irak Hükümeti, bu ülke için yaptıkları karşılığında minnettarlık duyarak, müze girişine O’nun adını verdi ve büstünü taşıyan bir plaket diktiler.

 

Ve Hazin Son...

 

Bağdat’ta bir millî müze kurulması için çalışması yanında diğer politik faaliyetleri, Bell’in sağlığının iyice bozulmasına sebep oldu. Yakın çevresinin İngiltere’ye dönmesi tavsiyesine uymadı. Hasta ve yalnızdı. Üvey kız kardeşinin ölümünü duyunca, morali iyice bozulmuştu. 58 yaşındaydı, ruhen ve fiziken çökmüştü.

12 Temmuz 1926 gecesi, Bağdat’taki evinde ölü bulundu.

Yüksek dozda uyku ilacı alarak intihar ettiği, hatta politik sebeplerle öldürüldüğü söylendi. Ortadoğu’yu cetvelle çizen kadın, bir odada sessizce can vermişti.

Bağdat’taki İngiliz Mezarlığı’na gömüldü.

Gertrude Bell, geride zengin bir kütüphane, Arabistan’la Anadolu’da çektiği fotoğraflar ve bölge hakkında ayrıntılı bilgiler içeren notlar bıraktı.

Hayatı hakkında bir çok eser yazıldı, belgeseller çekildi. Akademi ödüllü Nicole Kidman'ın Gertrude Bell'i canlandırdığı "Çöl Kraliçesi" filmini ünlü Alman Yönetmen Werner Herzog yönetti.

Tarihe geçen her insan gibi hırslıydı. Bir kadının o dönemde ve bu coğrafyada tek başına yapabileceğinden çok fazlasını yapmıştı. Kindardı; hayatındaki en büyük aşkı  Binbaşı Dick Doghty-Willie, Çanakkale’de Türklere karşı savaşırken ölmüştü, Türkleri sevmedi. Ülkesi tarafından Üstün Hizmet Madalyası’yla onurlandırılması, kendince “vatansever” olmasının gereğiydi.

 

Öteki Casus Arkeologlar

 

O dönem Gertrude Bell ve Lawrence dışında arkeoloji adına casusluk faaliyetinde bulunanlar da vardı: Michael Buch, Leonard Wooley, Dave Hogart, Delbrueck Herzfeld bunlardan bazılarıydı. Elbet de bütün arkeologları o dönemde casus saymak doğru değildir. Örneğin çok başarılı araştırma ve keşiflere yol açan M.E.L. Mallowan, uzun süre Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında çalışmış ve eşi ünlü polisiye romanları yazarı Agatha Christie en sevilen cinayet romanlarını bu esnada yazmıştı.

David Price adlı Amerikalı akademisyen, bugün dahi Amerika’nın arkeoloji alanında saha araştırması yapan görevlilerin CIA bünyesinde istihbarat faaliyeti yürütmekte olduklarını yazmıştır.  (Archaeology Magazine, 56/5, 2003)

 

Günümüzde Ortadoğu

 

George Clooney’in CIA Ajanı Bob Barnes’i canlandırdığı Syriana filmi, günümüz casusluk faaliyetlerinin Ortadoğu’daki “görünür” halidir. Filmin senaryosu, CIA istasyon şefi Robert Booker Baer’in 2002 yılında yazdığı “See No Evil” adlı otobiyografik kitabından uyarlanmıştır.

Özetle söylersek, dün Gertrude Bell’in cetvelle çizdiği coğrafyayı bugün birileri farklı yöntemlerle çizmeye çalışıyor.

Emperyalist bölüşüm (böl-yönet politikası), günümüzde arkeolojik çalışmalara gereksinim duymayacak kadar pervasız.

Yabancı ekiplerin elinden önemli bir çok kazı alanı alındı, ama...

Arkeolojinin millileştirilmesinden bahsedenlerin bizzat kendileri, söz konusu coğrafyada binlerce yıllık kültürel mirası emperyalistlerden daha fazla tahrip ediyorlar.

Çatalhöyük, Göbeklitepe, Troya ve Ephesos gibi dünyanın en önemli arkeolojik alanlarında yaklaşık on yıldır doğru dürüst bir kazı yapılmıyor. Bilimsel kazıların yerini teşhire yönelik düzenlemeler, oldukça tartışılan restorasyonlar aldı.    

Multidisipliner bir bilim olan arkeoloji, elbet de uluslararası bir işbirliğini de zorunlu kılar. Bu işbirliği emperyalist amaçlarla değil, bilimsel çabalarla kendini var eder. Eğer bu konuda kendimizden eminsek, katılımcılardan yana bir kaygı duymamız yersizdir. İsrail’de sürdürülen arkeolojik çalışmaları bu tür faaliyetlere olumlu bir örnek olarak verebiliriz. 

Ortadoğu arkeolojisinde bile, bilimsel varoluştan söz etmek mümkün.

İşte bu nedenden dolayı arkeoloji, dünya kültür mirasıyla birlikte ele alınır.

 

 

Kaynaklar:

İslâm Ansiklopedisi, BELL, Gertrude Lowthian.

M. R. Ridley, Gertrude Bell, London 1941.

Semavi Eyice, “Anadolu Arkeoloji Tarihinden Portreler: 1-Gertrude Bell”, Arkeoloji ve Sanat, I/2, İstanbul 1978, s. 7-10.

The Dictionary of National Biography, Oxford 1961, II, 74-76.

Martin Stanley, Britannica Ans.

Atila Türker, Seminer II, 202o Güz Dönemi Ders Notları,

11.08.2021, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/2552-arkeolojik-emperyalizm-v-son.html


 Gertrude Bell Şeyh Abdul Rahman Cami kemerli nişi içinde.

11 Kasım 1918. Bağdat Barış Kutlaması. Gell bu fotoğraftakileri numaralandırarak isimlendirmiştir.

 Kahire Konferansı-1921
Winston Churchill, Gertrude Bell , Arabistanlı Lawrence...

1926 Gertrude Bell ve Lionel Smith- kazılardan sonra arkeolojik buluntuları tasnif ediyor.

Bağdat Müzesi, 1927

Bağdat'taki İngiliz Mezarlığı'nda Gertrude Bell'in tabutunu taşıyan, Union Jack bayraklı, siyah kol bantlı Pall taşıyıcıları (Yüksek Komisyon personeli)

Gertrude Bell'in Bağdat'taki İngiliz Mezarlığı'ndaki çiçeklerle çevrili mezarı

 Bağdat müzesinde Gertrude Bell'e adanmış plaket ve büstü.

 Gertrude Bell'in Bağdat'tan yazdığı mektuplar..

Casus Arkeologlar


 

4 Ağustos 2021 Çarşamba

Arkeolojik Emperyalizm IV


Arkeolojik Emperyalizm IV

 

 

Gertrude Bell , (1868 - 1926)

Yahut “Çöl Kraliçesi”...

Başka bir deyişle:

Elinde cetvelle Ortadoğu’nun bugünkü haritasını çizen kadın!

 

1870’lerin sonunda, bölgede “arkeolog” olarak bulunan ilk İngiliz istihbaratçı Lawrence değil, onun hocası sayılan ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu’nun sınırlarını bizzat çizen bir kadın, Gertrude Bell’dir.

Lawrence’ı önceki bölümde anlatmıştık.

Gertrude Bell ile devam edelim.

Tam adıyla söylersek; Gertrude Margaret Lowthian Bell...

14 Temmuz 1868’de İngiltere’de, Washington Hall, Durham’da doğdu.

Doğumundan kısa bir süre sonra annesini kaybetti. Daha sonra üvey annesi olacak Mary S. Bell onun hem en yakın dostu olacak hem de birçok eserini yayınlamasına yardımcı olacaktı. Dadıların ve eğitmenlerin nezaretinde İngiliz geleneklerine göre sıkı bir eğitim alan Gertrude Bell muhafazakar bir aileye mensuptu. O zamanın şartlarında kadınlar üniversiteye gitmiyordu. Gertrude ailesini ikna etti ve Oxford Üniversitesi’ne girdi. Dört yıllık okulu yarı sürede, birincilikle bitirdi.

 Mezun olduktan sonra 1892’de önce İran’da büyükelçi olan amcasının yanına gitti, daha sonra iki kez dünya turuna çıktı.

1899'da, pantolonu olmadığı ve eteğinin çok hantal olduğu için iç çamaşırlarıyla tırmandığı La Meije dağında dağcılığa başladı. Daha sonra İsviçre’de Alplerin en yüksek noktasına tırmandı. 1902’de Alplerde ekip olarak fırtınaya yakalandılar. Bellerindeki halatla birbirine bağlı üç kişi tam 53 saat boyunca bir yamaçta sallandılar. Bell’in dirayeti ve verdiği moralle tüm ekip sağ kurtuldu.

Ailesinin zenginliği Anadolu ve Irak’taki birçok arkeolojik çalışmayı finanse etmesini sağladı. Anadili İngilizce’nin yanı sıra 6 dil daha öğrendi; Türkçe, Arapça, Farsça, Fransızca, Almanca ve İtalyanca... İslam coğrafyasını gezdi, gözlemlerini kitaplaştırdı. Coğrafyadaki bütün aşiretlerle tanışıp dost oldu. Bu yönüyle Gertrude Bell, “Çöl Kraliçesi” olarak ünlendi, İngiliz İstihbaratı’nın en güvenilir elemanı sıfatıyla Ortadoğu’nun kaderini belirledi.

 

Aşkları ve Hayal Kırıklıkları

 

Gertrude, 24 yaşında, Henry Cadogan adlı Tahran Elçiliği'ndeki bir memura aşık oldu ve nişanlandıklarını duyurdular. Ancak Gertrude'nin ailesi, onunla evlenmesine izin vermedi. Cadogan yaklaşık bir yıl sonra zatürreden öldü. Bu, Gertrud’un hayatında yaşadığı ilk hayal kırıklığı oldu.

Bell 1907’de Anadolu’daydı. Kiliselerle ilgili bir araştırma yapıyordu, Konya’ya geldi. Burada İngiltere’nin Konya Askeri Konsülü Binbaşı Dick Doghty-Willie ile karşılaştı. Binbaşı evliydi. Gizli buluşma ve mektuplaşmaların ardından İngiliz Binbaşı 1915’te Çanakkale Savaşı’nda hayatını kaybetti. Gertrude muhtemelen bu olay nedeniyle Türkler’i sevmedi hatta nefret etmeye başladı.

1920'lerin başında, Irak İçişleri Bakanlığı'nın İngiliz danışmanı ve Kral Faysal'ın kişisel danışmanı Ken Cornwallis'le yolları kesişti. O’na da aşık oldu ama hem kendisinden 15 yaş küçüktü hem de evliydi. Gertrude için  Cornwallis tam bir hayal kırıklığı oldu. Ken Cornwallis 1925'te boşandıktan sonra bile Gertrude’la gönül ilişkisine girmedi.

Lawrence ile ilişkisi asla duygusal tonda olmadı. Her ikisi de Oxford'a gitmiş ve Modern Tarih okumuşlardı. Her ikisi de akıcı Arapça konuşmuş ve Arap çöllerinde yoğun seyahatleri olmuştu. I. Dünya Savaşı öncesi yerel kabilelerle bağlar kurmuşlar, arkeolog ve tarihçi Lt. David Hogarth tarafından 1915'te Kahire'deki Ordu İstihbarat Karargahına atanmaları sağlanmıştı. Gertrude, Lawrece’in patronu, güvenilir dostu ve hamisiydi.

 

Yurtdışı Gezileri ve Ortadoğu Çalışmaları

 

Gertrude Bell 1893-1899 yılları arasında Almanya, İtalya, İsviçre ve Fransa’da seyahatler yaptıktan sonra 1899’da Kudüs’e gitti. Buradan 1900’ün Haziran ayında yola çıkarak Suriye’yi dolaştı ve Cebelidürûz’a gitti. 1902-1903’te Hindistan, Cava, Burma, Çin, Japonya ve Amerika’yı dolaştıktan sonra Ortadoğu gezisini 1905’te tekrarlayarak aynı yerlerden bir daha geçti ve bu gezilerde gördüklerini bir seyahatnâme biçiminde değil, daha çok çöl insanlarının yaşantı ve duygularını dile getiren bir üslûpla The Desert and the Sown başlığı altında bir kitap halinde yayımladı (London 1907; Almanca’sı: Durch die Wüsten und Kulturstätten Syriens, Leipzig 1908).

1905 yılında Filistin ve Suriye’ye yaptığı gezide Antakya-İskenderun üzerinden Anadolu’ya geçti ve Konya’da Binbirkilise denilen bölgede incelemeler yaptı. Bizans kiliselerini inceledi. Bu seyahatlerde çadır kurup at üstünde güç erişilir yerleri dolaştı. Bu sayede dağılmakta olan Osmanlı Devleti’nin durumunu yakından görüp inceledi.

1907’nin Nisan’ında İzmir, Manisa, Miletos, Isparta üzerinden İç Anadolu’ya ulaştı. Sir W. M. Ramsay ile buluşarak birlikte kazılar yaptılar. Bu çalışmalar sonunda her ikisinin imzası ile The Thousand and One Churches (Binbirkilise) adlı hacimli ve bol resimli kitap yayımlanmıştır (London 1909).

1909 başlarında Halep’ten yola çıkarak güneye iner ve çölü geçip Fırat’ın batısında olan Ühaydır Sarayı harabesine ulaşır. Daha sonra birkaç defa daha gittiği bu çok önemli kale ve saray kalıntısına dair The Palace and Mosque of Ukheidir adıyla büyük bir kitap yayımlamıştır (Oxford 1913). Bu saray üzerindeki çalışmalarından önce Bağdat, Musul, Cizre, Diyarbakır, Harput, Malatya, Darende, Tomarza, Kayseri, Ereğli’den Konya’ya kadar yolculuğunu ve yolda gördüklerini Amurath to Amurath (London 1911, 1924) adlı kitabında anlatmıştır. 1911’de yine Ühaydır’da çalışmalar yaptıktan sonra Bağdat’tan kuzeye çıkarak Nusaybin ve Mardin üzerinden Silvan’a giden Gertrude Bell yolu üstündeki Nestûrî kiliselerini inceler; Silvan’da da çalıştıktan sonra Diyarbakır üzerinden Viranşehir’e, oradan Re’sül‘ayn’a ve Harran’a geçer. Buradan sonra uğradığı Kargamış’ta  T. E. Lawrence ile tanışır.

1913 yılı sonunda Şam’dan ayrılarak Necid çölüne girdi. Kızıldeniz ile Basra körfezi arasındaki araziyi geçerek kırk günde Hâil’e vardı. Buradaki aşiretin başındakilerle tanışarak I. Dünya Savaşı’nın başlamasından beş ay önce Bağdat’a ulaştı.

 

I. Dünya Savaşı ve Gertrude Bell

 

I. Dünya Savaşı’nda Lawrence ile birlikte, Osmanlı idaresine karşı Arap ayaklanmasını hazırlayanlar arasında bulunmak üzere Kahire’ye gönderildi. Kargamış’ta kazı yapan İngiliz arkeologlarından L. Wooley ile Osmanlı Devleti’nin çeşitli yerlerinde (Girit, Tesalya, Anadolu) yıllardır dolaşan arkeolog D. Hogarth da aynı serviste idi. Ayrıca burada savaştan önce Anadolu’yu baştan başa gezen Anadolu arkeolojisi uzmanı Sykes de bulunuyordu. Miss Bell 1916’da bir süre Kahire’deki bu istihbarat bürosunda çalıştıktan sonra Mezopotamya’daki İngiliz başkumandanlığı emrine verilerek General Sir Percy Lake’in yanına gönderilip Basra’da görevlendirildi.

Gertrude Bell’e doğrudan resmi bir görev verilmemiş olsa da Ortadoğu’da Osmanlı’ya karşı İngiliz saflarında çalışabilecek Arap kabilelerini tek tek raporlamıştı. Bu raporlar askeri eylemlerde kullanıldı. İngilizler bu sayede Şam ve Halep’i ele geçirdi. Musul’a girmek üzerelerken Osmanlı teslim oldu ve 1918’de Mondros Ateşkesi imzalandı. Birkaç ay sonra İngiltere Gertrude Bell’e “Üstün Başarı Nişanı” verdi...

 

 

(Devam Edecek; I. Dünya Savaşı Sonrası ve Gertrude Bell’in hazin sonu!)

 

 

Ünyekent, 04.07.2021

http://www.unyekent.com/yazi/2537-arkeolojik-emperyalizm-iv.html


Gertrude Bell , (1868 - 1926)
Gertrude Lowthian Bell Arabistan’daki kıyafetiyle çadırı önünde-1902

Kral Faysal, şürekâsı ve Bell piknik yaparken.

1913 yılı sonunda Şam’dan ayrılarak Necid çölüne girdi. 
Kızıldeniz ile Basra körfezi arasındaki araziyi geçerek kırk günde Hâil’e vardı.


Akademi ödüllü Nicole Kidman'ın Gertrude Bell'i canlandırdığı 
"Çöl Kraliçesi" filmini ünlü Alman Yönetmen Werner Herzog yönetti.

 

28 Temmuz 2021 Çarşamba

Arkeolojik Emperyalizm III

 




Arkeolojik Emperyalizm III

 

Thomas Edward Lawrence (1885-1935)

Yani Arabistanlı Lawrence...

Ve...

Gertrude Margaret Lowthian Bell , (1868 - 1926)

İngiliz İstihbaratının iki önemli casusu...

 

Lawrence’la ilgili önceki bölümde bir giriş yapmıştık.

Bu isimle devam edelim.

Aslında bir arkeolog olan Thomas Edward Lawrence daha sonra Büyük Britanya İstihbarat Servisi'ne bağlı olarak casusluk faaliyetlerine başlamıştı.

“Casus arkeolog” kavramı Lawrence ile birlikte anlam kazandı.

Sarı saçlı, açık tenli ve mavi gözlü bir çocuk olan Thomas Edward Lawrence, 16 Ağustos 1888 yılında Birleşik Krallık’a bağlı Galler’de dünyaya geldi. Babası Baron Edward Robert Chapman’ın bir mürebbiye’den olan gayrimeşru çocuğuydu.

Babası ile sorun yaşayan Lawrence evden kaçtı, orduya katıldı. Daha sonra askerden ayrılmak isteyince babası onu ordudan aldı ve okuması için destekledi. Oxford’a gitti, Gertrude Bell gibi eğitim ve istihbarat hayatı Oxford’ta tarih okumasıyla başladı.

Lawrence’ın yolu Oxford’da bir istihbaratçı olan David George Hogarth ile kesişti. Hogart İngiliz istihbaratı için kritik bir isimdir. Yalnızca arkeolojik kazı çalışması görüntüsü altında yürüttüğü faaliyetler ile değil; Lawrence ve Gertrude Bell’i de İngiliz istihbaratına kazandırması açısından kritik bir isim olarak öne çıkar.

Lawrence, Oxford’ta eğitime başladığında Ashmolean Müzesi Müdürü olan Hogart, ondaki potansiyeli kısa sürede fark etti. Lawrence’a arkeoloji zevki kazandıran Hogart, Ortadoğu’daki birçok kazı çalışmasında onu yanında götürdü. Lawrence bu çalışmalarda Arap dili, kültürü ve yaşam şekli hakkında geniş bir birikim elde etti. Birinci Dünya Savaşı başladığında en büyük destekçisi Gertrude Bell ile beraber bu birikimi Kahire ofisinde kullanacaktı.

 

Osmanlı’da Birinci Dünya Savaşı Siyaseti

 

Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid’in iktidarı döneminde, dış politikada olduğu gibi iç siyasette de ciddi bir denge siyaseti izlenmiştir. Osmanlı padişahı Doğu’da Ermenileri Kürtler ile dengelerken, Arap coğrafyasında aşiretlerin birbiriyle olan rekabetini kullanarak bölgede istikrar sağlanmaya çalışmıştır.

1908’de II. Abdülhamid devrildiğinde Osmanlı toprağı sayılan Arap coğrafyasında değişim rüzgarları esmeye başladı.

Öncelikle Osmanlı’nın İslamcılık akımı çöktü.

Ardından Arap aşiretlerini birbirine karşı dengeleme siyaseti sona erdi.

İttihat ve Terakki Partisi’nin 1908  devrimiyle getirdiği özgürlük  havası kısa zamanda etkisini kaybetti, tersine döndü. Arap Yarımadasında Haşimi ailesine verilen güç daha sonra elinden alınacaktı.

Mekke Şerifi Hüseyin'in yükselişi ve düşüşü bu süreçte gerçekleşti.

Şerif Ali Paşa’nın oğlu Şerif Hüseyin 1853 yılında İstanbul’da dünyaya gelmişti.

II. Abdülhamid, rütbe-i tenzil olarak Devlet-i Şura’da kendisine vezir görevi vermiştir. Bu görevini sürdürdüğü sırada 1908 yılında gerçekleşen İttihat ve Terakki Darbesi ile Mekke Şerifliğine tayin edildi.

Osmanlı’ya liyakatle bağlı olan Şerif Hüseyin başlarda bir isyan fikrine sahip değildi. Osmanlı devletiyle arasının açılmasının ilk nedeni bir Alman projesi olan demir yolu hattının bölge halkına zarar vereceği ve gelir kaybına uğratacağı endişesidir.

Diğer yandan Medine yönetiminin Hicaz yönetiminden ayrılarak doğrudan Dahiliye Nazırlığına bağlanacağı düşüncesi Şerif Hüseyin’i tedirgin edecek ve oğlu Abdullah vasıtasıyla İngilizlerle temas kurmasına sebep olacaktır.

Bu temas genç Binbaşı Edward Lawrence vasıtasıyla sağlanacaktı.

Arabistanlı Lawrence

 

Lawrence’ın pozisyonu ve Birinci Dünya Savaşı’ndaki önemi bugün hala tartışma konusudur. O devrin önde gelen arkeologlarının çoğu İngiliz gizli servisleri için çalışıyorlardı ama Cerablus’taki asıl istihbaratçı bir çok araştırmacıya göre henüz oldukça genç olan Lawrence değil, Gertrude Bell idi...

Lawrence, kimine göre Çölün Kralı kimilerine göre bir efsanedir...

Bir kesim ise Lawrence’ın oynadığı rolü fazla abartılı bulur.

Lawrence ile Bell’in Cerablus ile Karkamış’taki faaliyetleri ayrıntılarıyla bilinmektedir. Her ikisi de bu aşamada ne yaptıklarını, kimlerle görüştüklerini ve günlerini nasıl geçirdiklerini yazdıkları mektuplarda uzun uzun anlatmışlardır. Bell’in satırlarında bazı “tehlikeli” işler ile uğraştığının izleri vardır ama Lawrence’ın mektupları sadece genç bir arkeoloğun hevesini aksettirir.

Lawrence’ın bu süreçte İngiliz İstihbaratı tarafından kullanıldığı açıktır.

İngiliz İstihbaratının yönlendirmesiyle Lawrence, Medine savunmasını yapan Halil (Kut) Paşa’ya gelerek yüklü miktarda rüşvet teklif eder. Halil Paşa, Lawrence’ın teklifini reddeder. Bundan sonra 147 günlük Kut’ül Amare direnişi başlayacaktır. Bu direniş Osmanlı’nın zaferiyle sonuçlanan ender başarılardan biridir.  

Kut’ül Amare’deki Osmanlı zaferinden sonra Lawrence’ın Eylül 1918 yılında Şam’da gerçekleştirdiği saldırı, Osmanlı için ağır bir mağlubiyet olur. Bu saldırıda “esir alınmaması” emrini veren Lawrence, teslim olmuş yaklaşık 5 bin askerin katledilmesinden sorumludur.

Lawrence’ın elde ettiği başarılar bununla sınırlı kalmaz. Dağınık Arap kabşlelerini Osmanlı devletine karşı birleştirerek isyana sevk eder. Ancak savaş sonrası Araplara Lawrence aracılığıyla verilen hiçbir vaadin gerçekleşmediği görülür. Lawrence kendisiyle beraber isyana kalkışan aşiretlere bir millet ve devlet vaadinde bulunurken Birleşik Krallık, Arapları millet bilincine sahip olmayan aşiretler olarak görmektedir. Bu yüzden kontrol altında tutulması zor, tek ve bütün bir Arap Devleti yerine Şerif Hüseyin ve oğullarına çeşitli emirlikler vererek kontrolü altında tutmayı tercih edecektir. Lawrence’ın bütün protestolarına rağmen bu kararın uygulamaya konulmuş olması Krallığın onu çok ciddiye almadığı şeklinde yorumlanabilir.

İlbey Ortaylı’ya göre Lawrence, Arapların bütün Doğu dünyasının aksine İslami dönemlerine hayran olmaktan çok çöl medeniyetine ve Arabistan’ı bağladığı eski Sami uygarlıklara hayrandı.

“Lawrence modern bir Arap milliyetçisi oldu. Zannetti ki İngiltere’yi de bu konuda ikna eder ve Araplara bağımsızlık verilebilir. Tabii ki İngiliz istihbaratı onu kullandı. Görevi de zaten oradaydı. 25 yaşındaki bir askerin, bu görevini istihbarat servisinde yapması normaldi, bütün filologlar ve bilgili coğrafyacılar askerliklerini böyle yapıyorlardı. Ama o çok iddialıydı. Arapçasının düzgünlüğü hatta yer yer zenginliğiyle çölün şeyhlerinden en başta Faysal’ı büyüledi. Faysal tabii ki Arap milliyetçisi değildi. Monarşiye de ne kadar bağlı olduğu tartışılır.” (İlbey Ortaylı, Arabistanlı Lawrence, 23 Mayıs 2020 Hürriyet)

Savaşta gösterdiği yararlılıktan dolayı Albaylık rütbesine kadar yükselen Lawrence daha sonra hatıralarını yazmaya karar verir. Haçlı estetiğine uygun olarak ismini Bilgeliğin Yedi Sütunu (Seven Pillars of Wisdom) verdiği hatıralarını yazar.

Lawrence’ın hayatı David Lean yönetmenliğinde filme alındı. 1963’teki Akademi Ödülleri’nde 10 kategoride aday gösterildi, 7 dalda ödül aldı.

Lawrence’ın ölümü de hayatı kadar gizem doludur, şaibeli bir motosiklet kazasında 46 yaşında yaşamını yitirdi.

 

 (Devam Edecek.)


Ünyekent, 28.07.2021

http://www.unyekent.com/yazi/2525-arkeolojik-emperyalizm-iii.html


14 Temmuz 2021 Çarşamba

Arkeolojik Emperyalizm II

Fotoğraf:
İngiliz casus Lawrence 1909’da 23 yaşında iken
arkeolog Leonard Wooley ile beraber
Karkamış kazılarında.
(Murat Bardakçı Arşivi.)

Arkeolojik Emperyalizm II

  


 Arkeoloji nedir?

Arkeoloji, kısaca kazı bilimidir.

Arkeoloji, geçmiş uygarlıkları, yazılı belgelerle birlikte, anıtlara ve maddi kalıntılara bakarak inceleyen bilim dalıdır.

Bir bilim dalıdır, bizim bildiğimiz....

Ama, fakat, ne yazık ki...

Emperyalizm sözcüğüyle birlikte anılmaktadır.

“Arkeolojik emperyalizm, bu topraklardan İslâm’ın izlerini siliyor" gibi safsatalarla hem sapı samana karıştırıyorlar, hem de "malı götürme" operasyonlarını gizlemeye çalışıyorlar.

Şimdi bu safsata yayıcıları bir kenara bırakıp, terimlerin (kavramların) ne olup olmadığına bakalım.

Emperyalizm nedir? 

Bu sözcüğün maalesef herkesçe kabul edilen bir tanımı yok...

Bu kavram daha çok yayılmacılık (ekspansiyonizm) olarak  ele alınır.

Bir devletin veya ulusun başka devlet veya uluslar üzerinde uyguladığı tahakküm biçiminde açıklanır.

Çağdaş emperyalizm kavramını ise, Bolşevik Devrimi'nin önder ismi Lenin tanımlamıştır.

(İster beğenin, ister beğenmeyin; elle tutulur emperyalizm tanımlaması bu kişiye aittir. Tıpkı “kapitalizm” dendiğinde akla Karl Marx gelirse, emperyalizm dendiğinde de  anılacak isim Vladimir İlyiç Lenin’dir.)

Lenin'e göre kapitalizmin ulaştığı en yüksek aşama emperyalizmdir.

Kapitalizmin bu aşamaya ulaşabilmesi için:

 

1. Üretim ve sermayenin yoğunlaşması, ekonomik yaşamda belirleyici rolü oynayan tekelleri yaratacak kadar yüksek bir gelişme aşamasına ulaşmış olması.

2. Banka sermayesiyle sanayi sermayesinin iç içe geçip kaynaşması ve bu “mali sermaye” temelinde bir mali oligarşinin oluşması.

3. Meta ihracından farklı olarak sermaye ihracının özellikle büyük bir anlam kazanması.

4. Dünyayı kendi aralarında paylaşan uluslararası tekelci kapitalist birliklerin oluşması.

5. Yeryüzü topraklarının kapitalist büyük güçler arasında paylaşılmasının tamamlanması gerekir.

 

 

****

Emperyalizm kavramını herkes kendi meşrebince açıklasa da olayın özü budur.

Ekonomik açıdan bu sürecin en temel özelliği, kapitalist serbest rekabetin yerini, kapitalist tekellerin almasıdır. Serbest rekabet, kapitalizmin ve genel anlamda meta üretiminin temel özelliğidir. Tekel ise serbest rekabetin karşıtıdır ve serbest rekabet tekele dönüşmeye başlamıştır. Büyük ölçekli işletmeler ortaya çıkmış, küçük ölçeklileri yutmuştur. Üretim ve sermayenin yoğunlaşmasıyla tekeller doğmuştur...

Karteller, işveren birlikleri, tröstler ve onlarla iç içe geçmiş, milyarları çekip çeviren bir düzine banka...

Emperyalizm bu şekilde oluşmuştur, özü itibariyle ekonomiktir ancak sonuçları itibariyle  sosyal-kültürel yapı üzerinde etkilidir. Ulusal duyguları ve dini yapıları kullanması çıkarları gereğidir.

Bu nedenle kavramlar çarpıtılır...

Mistifikasyon ve dezenformasyon  gündeme gelir.

"Paradigmaları yıkıyoruz" söylemiyle yaparlar bunu.

 

 

****

Emperyalist tahakküm sadece arkeoloji bilimini yahut arkeologları kullanarak yapılmaz.

Tarih bilimini, sosyolojiyi, felsefeyi, teknolojiyi vb. kullanarak yahut çarpıtarak da yapılabilir.

Biz konumuz gereği arkeoloji alanında emperyalist tahakkümün nasıl oluştuğuna odaklanalım:

Thomas Edward Lawrence (1885-1935)..

Yani Arabistanlı Lawrence. Aslında bir arkeolog olan Thomas Edward daha sonra Büyük Britanya İstihbarat Servisi'ne bağlı olarak casusluk faaliyetlerine başlamış ve Arapları Osmanlı'ya karşı kışkırtmıştı. Lawrence, Osmanlı topraklarına ilk girdiğinde arkeolog sıfatıyla Anadolu’da arkeolojik kazılar yapmış, Suriye ve Filistin’de araştırmalarda bulunmuştur. Kargamış kazısına 1912-1914 yılları arasında katılmış, Zeugma’da kaçak kazılar yapmış, sonrasında Arabistan’a geçmiştir. Arapların her yönüyle kendisine güvenmesini sağlayan Lawrence daha sonra Arapların Osmanlı'ya karşı İngilizlerin yanında yer almasını sağlamıştır.

 

(Devam Edecek.)

 

Ünyekent, 14.07.2021

http://www.unyekent.com/yazi/2511-arkeolojik-emperyalizm-ii.html

 



 

7 Temmuz 2021 Çarşamba

Hayata ve Şiire Dair


Hayata ve Şiire Dair

                                            Eski dost Erhan’a

 

“bir oğlum olacak adı temmuz

uykusuz

korkusuz

beter mi beter”

 

Hasan Hüseyin’den okuduğu şiiri dinliyordu...

Patlayan tabanlarının tedavisi için İzmir Devlet Hastanesinin mahkum koğuşundaydı.*

12 Eylül rejiminin ayak seslerini kendi tabanlarında duymuş, apar topar götürüldüğü cezaevi hücresinden alınıp hastanenin mahkum koğuşuna bırakılmıştı.

Koğuşta yataklar doluydu.

Getirildiği sedyeyle koğuşun bir kenarına iliştirilmişti..

Burada tanıdık bir ses duymasından dolayı mutluydu...

Ama konu tuvalet ihtiyacına gelince zorlanıyordu.

Ayağa kalkamıyordu.

İhtiyacını giderdiği lazımlığı dökecek kişi, şiiri okuyan tanıdık sesti.

 

****

Sadece Hasan Hüseyin’den değil, Nazım’dan da şiirler söylüyorlardı.

 

“Kalküta'nın damları üstünde güneş

                                      güneş gibi

                                              yükseliyordu.

Sokaktan bir sütçü beygirinin

                    nal ve güğüm sesi geliyordu.”

 

İzmir’de çıkan bir çatışmada tam on üç mermi isabet etmişti vücuduna...

Mucize eseri yaşıyordu ama ayağa kalkabiliyordu.

Sürgüyü dökme işi de ona kalmıştı.

Hemşire yahut hastabakıcıların bu tür koğuşlarda böyle bir görevi üstlenmesi vaki değildi.

Her iki tutukluyu da uzun bir mahkumiyet dönemi bekliyordu.

Her ikisi de 12 Eylül rejiminin mahkemelerinde yargılanacaktı.

Zor yıllardı.

 

****

Sedyeyle getirilen tutuklu, hastane koğuşunda fazla kalmadı.

Bir başka hastaneye cerrahi müdahale amaçlı götürülmüştü.

Götürüldüğü hastanede güvenlik gerekçesiyle işlem yapılmadı.**

Cezaevine iade edildi.

Tedavisi mahpushane koşullarında, revir imkanıyla sürdürülecekti.

Yaklaşık beş ay, tuvalete kucakta taşındı.

Ayak tabanlarındaki hassasiyeti ömrü boyunca hissedecekti.

Diğer siyasi tutuklu ise, hastane koğuşunda en uzun süre kalan mahkum oldu.

Tedavisi cezaevi koşullarında yıllarca devam etti.

Vücudunda açılan yaralar iyileşmedi, onunla birlikte sürdü gitti.

Her gün ziyaretine gelen kız arkadaşı, sabrının sonundaydı...

Ne zamana kadar sürdü bu cezaevi kapısındaki beklemeleri, bilinmiyor...

 

****

İnanılmaz bir sahne değildi yazıldıklarım.

Yaşadığımız hayatın sadece bir parçasıydı...

Dünle bugünü buluşturan küçük bir anekdot.

Hayatla şiirin kesişme noktası.

Yaşadıklarımız.

 

İçeride, dışarıda...

Nerede olursak olalım, bunca bedel özgürlük uğrunaysa:

Şiir hep yanı başımızdaydı.

 

 

 

[*] İzmir Devlet Hastanesi o yıllarda Konak’taydı. Elhamra Sineması’nın yakınında, Varyant adı verilen eski Karantina semtinin düzlüğüne kurulmuştu.

[**] Götürüldüğü yer Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesiydi. Bir süre önce tedavi edilmek üzere hastaneye getirilen Orhan Bakır adlı bir tutuklunun buradan kaçırılması nedeniyle tutuklulara bakılmıyordu.

 

 

07.07.2021, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/2498-hayata-ve-siire-dair.html


 

30 Haziran 2021 Çarşamba

Arkeolojik Emperyalizm


Arkeolojik Emperyalizm

 

 Yeni bir emperyalizm türünden söz ediyor.

Aslında yeni sayılmaz...

Arkeoloji biliminin emperyalist emellere alet edilmesi dense, anlayacağız.?*

Ama öyle demiyor...

“ Arkeolojik emperyalizm, bu topraklardan İslâm’ın izlerini siliyor ama biz uyuyoruz yine!” diyerek arkeolojyi de emperyalizmi de kavram karmaşası içine sokuyor.**

Arkeoloji adına yapılan namussuzlukları yazmıyor da doğrudan bir bilimi hedef alıyor.

Uyumuyoruz, hatta uykularımız kaçıyor!

 

****

Önce bir arkeoloji tanımı yaparak giriyor mevzuya...

“Arkeoloji; sona ermiş, bitmiş bir tarihin korunması bilimi olarak kabul edilir.”

Bak buna fazla bir itirazımız yok.

Eksik de olsa, kabul!

Ama bu tanımı inanarak yapmıyor yazarımız, aksine...

“Tam anlamıyla hurafedir bu!” diyor.

“Üstelik de en masumane gözüken çağdaş hurafelerden biri!” diye ekliyor.

Tanımını yaptığı (yahut bir yerden alıntıladığı) arkeoloji kavramını bir kalemde bilim olmaktan çıkarıp hurafe haline getiriyor.

Hurafe kelimesinin sözlük anlamı gerçek ve akıl dışı olan, herhangi bir dayanağı bulunmayandır. Hakikat kelimesiyle zıt anlamlı olan hurafeler, efsaneye ve batıl inançlara dayanır. Özetle; dört ayrı anlamda kullanılabilir:

1- Uydurma, 2- Safsata, 3- Batıl, 4- Efsane.

 

****

“Hurafe” demekle de yetinmiyor yazar; “Arkeoloji, savaşmadan tarih yapmanın en kestirme yoludur.” diyor.

“Tarihi çarpıtmak, tarih imal etmek, arkeolojik hakimiyet aracılığıyla dünyaya hakim olunması...”

“Bu topraklardaki tapu senedimizin elimizden alınması....” diyor.

Sonuç:

“Zihnen Bizans’ın çocukları olduklarını ispat edercesine Müslüman Anadolu kıtasının altını oyuyorlar, her tarafı arkeolojik kazı çöplüğüne dönüştürmüş, gece gündüz demeden, Avrupa Briliği fonlarından fonlanarak, başka şer şebekelerden beslenerek bu toprakların İslâmî tarihini, geçmişini kazıyacak, bu topraklarda bizim işgalci olduğumuzu göstermeye kalkışacak hummalı bir kazı çalışması yürütülüyor ülkenin dört bir tarafında. 600 küsur kazı yürütülüyor el’an ekiplerle Anadolu çapında!”

 

****

En ideolojik bilim dalı, arkeolojidir.

 

En ideolojik tarafından da olsa, arkeolojinin bir “bilim dalı” olduğunu teslim eden yazar, “hurafe” olarak tanımladığı bu bilim dalı aracılığıyla başta İstanbul olmak üzere, Anadolu’nun her tarafının İslâmî köklerinden koparıldığını iddia ediyor.

“İşte bu medeniyetin birikimini, ruhunu, ruh köklerini bir kez daha tarihe gömen, ikinci kez yok eden bir cinayet işleniyor memlekette. Bu topraklardaki tapu senedimizi elimizden alacak, bizi bu topraklardan sürecek yapıları adım adım inşa ediyor birileri arkeolojik kazı numaralarıyla…”

Şimdi kalkıp bu köşe yazarını, arkeoloji eğitimi veren üniversitelerden birine davet ederek; “Arkeoloji nedir, neden yapılır?” türünden bir eğitime tabi tutsak, değişen bir şey olur mu? Anadolu’nun muhtelif yerlerinde arkeolojik kazı yapan, bu eserleri dünyaca tanınmış müzelerimizde sergileyen bilim insanlarımızla buluştursak, düşünce tarzı değişir mi?

Hiç sanmıyorum.

Benzer şekilde düşünen düzinelerce insan tanıyorum.

Bir tanesi de bir esnaf arkadaşımın babasıydı.Ünye’de restore edilen tarihi evleri yazdığımız bir dönemde, bize öğütte bulunmuştu:

“Yazmayın bu eski evlerle alakalı!” demişti.

Biz bu tarihi evlerle ilgili yazıyoruz ve restore edilmelerini öneriyoruz ya, tutup bu memleketten giden Rumlar bu evleri geri isteyebilirlermiş.

O daha reel bakıyor meseleye; işe İslâmi mülahazaları katmadan, mülkiyet açısından bakıyor... Mübadele yıllarını kastederek; “Biz de Evlad-ı Fatihan’ın bırakıp geldiği yerleri isteriz!” demiştim.

Evet öyle yaparız...

Yüreğinizi ferah tutun, hiç kimse tapulu arazilerimiz üzerinde hak iddia edemez!

İslâm’ı da içimizdeki çakma dincilerden başkası zaafa uğratamaz!

Bu uyarı da benden olsun!   

 

 

[*] 19. Yüzyıl’ın ikinci yarısında, Osmanlı’nın elindeki tarihi eserlerin talan edilmesini, bizzat Saray’ın talimatıyla Avrupa’ya taşınmasını örnek verirsek durum daha iyi anlaşılır. Ardından toprak kaybını içeren Arap kalkışması, Arkeolog Gertrude Bell ve Thomas Edward Lawrence’in (Arabistanlı Lawrence) fonksiyonlarıyla süreç devam etmiştir. Günümüzde Irak’ın tarihi eserlerinin ABD işgalcilerince talan edilmesi, sürecin devamını gösteren somut örneklerdir.

[**] 25.06.2021, Yusuf Kaplan, Yeni Şafak

 

 Ünyekent, 30.06.2021

http://www.unyekent.com/yazi/2482-arkeolojik-emperyalizm.html

 


 

23 Haziran 2021 Çarşamba

2040 Yılında Ünye


2040 Yılında Ünye

 

 

“Hayallerinizin peşinden gidin” diyor Albert Einstein…

 

Eski milletvekilimiz Sayın Mustafa Hasan Öz’ün “2040 Kar Tanelerinden Gökkuşağına Yeni Bir Dünya” adlı kitabını elime alınca ünlü bilim insanının bu sözlerini anımsadım.

 

"Benim özel bir yeteneğim yok. Yalnızca tutkulu bir meraklıyım" demektedir Einstein…

“Hayal gücü her şeydir. Sizi bekleyen güzelliklerin ön izlemesi gibidir. Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Zekanın gerçek göstergesi hayal gücüdür, bilgi değil…”

 

Einstein’dan sonra aklıma gelen ikinci isim Thomas More oldu…

Roman tarzında yazdığı "Utopia" adlı eserinde More ütopik (hayali) bir toplum tasarımı ortaya koyar. Bu toplulukta  “özel mülkiyet” yasaklanmıştır. Herkes toplum adına üretir. Para geçerli değildir. Üretilenlerden herkes ihtiyacı kadar alır. Topluluğun üyeleri günde altı saat çalışır, geri kalan zamanlarını ise sanat ve bilimle uğraşarak geçirirler. Aslında More bu modeli Platon’dan esinlenerek geliştirmiştir. Yöneticiler, Platon’un ideal devletindeki gibi sıkı bir eğitimden geçmiştirler. İngiliz Lordlar Kamarasının varlıklı bir üyesi olan More, romanında yazdığı bu hayali toplum modelini gerçekleştireceği bir ada oluşturur.

Tüm bu olayların geçtiği dönem, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden yaklaşık 60 yıl sonraya rastlar.

 

Benzer bir toplum modelinden İslam Bilgini Farabi 500 yıl önce bahsetmiştir: “El-Medinetü'l Fazıla” yani Erdemli Toplum adını verdiği kitapta erdemli yöneticilerle tasarlanan adaletli bir toplumdan söz edilmektedir. O toplumda zorbalık ve ihtişam (gösteriş) yerine tüm topluluğun mutluluğu esas alınmıştır.

 

İnanan Başarır

 

Sayın Öz, 2040 adlı kitapta içindeki cevheri keşfeden insanın hedefini belirleyip plan ortaya koymasını ve inanıp gereğini yaptığı takdirde başarıya ulaşacağını söylüyor.

Bunun için Ünye’de olan bitenleri, şimdiye kadar yapılanları rehber gösteriyor.

Aslında More’un Ütopyasındaki gibi hayali bir Ünye resmi çizmiyor.

Gözünüzü 2040 yılında açtığınızda Ünye’de bunları göreceksiniz demiyor.

Var olanları ve olması gerekenleri irdeliyor sadece…

Ve bunu siyah-beyaz demeden, şuncu-buncu ayırımı yapmadan tüm Ünyeli vatandaşların katılımıyla gerçeklik kazanabileceğini vurguluyor.

Ünye’den verdiği örnekler “kar taneleri gibi birbirine zarar vermeden yol alan, gökkuşağı gibi bütün renklerin bir araya geldiği” Ünyelilerden oluşuyor.

Kitabın içinde Ünye’ye dair ne arasanız –hemen hemen hepsi- var.

Eksik kalan yerler mutlaka olacaktır.

Onu da benzer eserlerin mevcudiyetiyle ve benzer çabalarla tamamlamak gerekecek.

Ünye’nin ortak katılımı, ortaklaşa bir ruh anlayışının mevcudiyetinden söz edilmiş kitapta.

Bu nedenle Mustafa Hasan Öz, büyük emek verdiği eserine kendi adını koymamış.

“Ünyeliler Yazdı” demiş.

Israrlara rağmen, tanıtımını yaptığı gün kitaba imzasını atarak vermekten imtina etti…

“Atacaksa bütün Ünyeliler bu kitabın kapağına imza atmalı” dedi.

 

Gerçekten de yıllardır bu çalışmanın içindeydi.

“Başarıların Romanı” alt başlığıyla verdiği böyle bir kitabın ortaya çıkacağından haberdardık. Tam içeriğini bilmesek de, içinde barındırdığı konuların nasıl toplandığından, bir araya getirildiğinden haberimiz olmuştu.

Nasıl olmasın? Ünye’ye ilişkin her ne yapıldıysa, yapılması planlandıysa Sayın Öz’ün 2040 adlı çalışmasında gördük.

Umarız bu çalışma yeni yeni faaliyetlerin, projelerin, hamlelerin habercisi olur.

Kalınan yerden Ünye’yi 2040’lara taşımaya devam ederiz.

 

 23.06.2021, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/2466-2040-yilinda-unye.html