16 Şubat 2022 Çarşamba

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türk Eğitim Sistemi


Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türk Eğitim Sistemi

 

 

Cumhuriyet döneminin ilk uygulamalarından biriydi; 3 Mart 1924 tarihli, 431 sayılı yasayla Hilafet, 429 sayılı yasayla da Şer’iye ve Evkaf Nezareti ortadan kaldırıldı. Aynı gün 430 sayılı yasayla, eğitimde Öğretim Birliği (tevhid-i tedrisat) ilkesi kabul edildi.

Bu ne anlama geliyordu:

Hilafeti ve Şer’iye Nezareti’ni de kapsayan üçlü uygulama nedensiz değildi.

Eğitim, o güne değin din ağırlıklı olduğu için, Hilafet Makamı’nın ilgi alanına giriyordu. Medreseler Şer’iye ve Evkaf Nezareti’ne bağlıydı. Bu kurumlar varlığını sürdürdükçe, eğitimde birliği sağlamak olanaklı değildi.

Bu durum, yasa önerisinde şöyle dile getirilmişti: 

“Bir devletin genel eğitim siyasetinde, ulusun duygu ve düşünce bakımından birliğini sağlamak gereklidir. Bu, gereklilik öğretim birliği ile sağlanabilir. İki başlı bir eğitim düzeninde, iki tip insan yetişir. Öneri kabul edildiğinde, Türkiye Cumhuriyeti içindeki tüm eğitim kurumlarının tek kurumu Maarif Vekâleti olacak ve burada ulusal birliği sağlayan gençler yetiştirilecektir”

[Bkz. Metin Aydoğan, Eğitimin Birliği (Tevhid-i Tedrisat) 4 Mart 2018 tarihli blok yazısı.]

 

Osmanlı’da Eğitim

 

Son dönem Osmanlı eğitim sistemi, her alanda olduğu gibi bu konuda da dehşetli bir gerilik içine girmişti. Bir zamanlar iyi işleyen eğitim düzeni bozulmuş, ekonomik çöküntüyle birlikte bilim dışı bir eğitim anlayışı hâkim kılınmıştı. Bir önceki çağın ileri bilim merkezi durumundaki medreseler, çeşitli tarikatların elinde çağdışı kurumlara dönüştü. Müspet bilimlerin öğretildiği medreselerde felsefe, matematik, kimya, tıp ve astronomi dersleri yerine, 17. ve 18. Yüzyıllarda bazı tarikatların inançları doğrultusunda Arapça metinlerin okutulduğu, sadece mantık, hadis ve tefsir eğitimlerinin verildiği yerler haline getirildi.

Başlangıçta bu okulda verilen dersler, Arapça sarf ve nahiv, Edebiyat ( mania, beyan, bedi), Mantık, Muhasebe, âdabı ve tedrsi usulü, münakaşalı akaid ( kelam ilmi) yanında, riyazat ( hendese ve heyet) dir. Son dönemde hendese (mühendislik) ve heyet (sosyal bilimler)terk edilmiştir. Mahalle mekteplerinde okunan dersler 19. yüzyılın ikinci çeyreğine kadar okulun şehirde, kasabada, köylerde oluşuna göre değiştiği gibi vakfiye şartlarına, dönemlere, hocalara göre de farklılıklar göstermektedir.

Bu mekteplerde öğretim; hoca ve öğrencilerin gün doğarken okula gelmesi ile başlar, yemek zamanına kadar hiç durmadan devam eder. Öğrencilerden bir kısmı yemeklerini evlerinde yer ve okula dönerler, bir kısmı da evden getirdikleri yemeklerini okulda yerler.

Hoca çıkınca kalfa denilen büyük öğrenci ile gün batıncaya kadar derslere devam edilir. Bu okullarda hiç teneffüs yapılmaz öğretim yatsı namazına kadar devam eder. Teneffüs için verilen aralarda peygamber için kasideler okunurdu.

17. yüzyılda Osmanlı eğitimi bu şekildeyken, Avrupa’da Gueriche ilk jeneratörü, Thomas Savery ilk buharlı makineyi, Pascal ilk hesap makinesini, Newton yerçekimi yasasını bulmuştur.

Osmanlı’da ise Teknik buluşlar, düşünce akımları (felsefe) ve tarih dersleri adeta yasaklanmıştı. Tarih çalışmaları “uzak durulması gereken bir baş belası, huzur kaçıran bir kâbustu”  ve yalnızca Padişah’ın onay verdiği konuları kapsıyordu. Türk tarihi diye bir dersin adı bile yoktu. [Bkz. “Kırk Yıl” Halit Ziya Uşaklıgil, 4.Baskı, sf. 171]

18. yüzyılda Avrupa’da Newton, ”Optik” adlı kitabını yayımladı. Volta, ilk elektrik bataryasını yaptı. J.Watt, uzun süreli çalışan buharlı makineyi yaptı; Montgolfier kardeşler ilk uçan balon yolculuğunu gerçekleştirdiler. Trevithick, ray üzerinde giden ilk treni (1804) yaptı...

Osmanlı’da ise, 17. yüzyılda kanat takarak uçmayı başardığı rivayet edilen Hezarfen Ahmed Çelebi ve barut macunundan hazırlanmış fişekler vasıtasıyla uçtuğu rivayet edilen Lâgari Hasan Çelebi bulunmaktadır. 1632 yılında lodoslu bir havada Galata Kulesi'nden kuşkanatlarına benzer bir araç takıp kendini boşluğa bırakan ve uçarak İstanbul Boğazı'nı geçen ve 3.358 m. ötede Üsküdar'da Doğancılar'a indiği varsayılan Hezarfen Ahmed Çelebi’nin bu uçuşu hakkındaki belgeler şimdiye kadar sadece Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sindeki ifadesinden ibarettir. Evliya Çelebi eserinde şunları yazar: "İptida, Okmeydanı’nın minberi üzere, rüzgâr şiddetinden kartal kanatları ile sekiz, dokuz kere havada pervaz ederek talim etmiştir. Badehu Sultan Murad Han Sarayburnu'nda Sinan Paşa Köşkü'nden temaşa ederken, Galata Kulesi'nin taa zirve-i belâsından lodos rüzgârı ile uçarak, Üsküdar'da Doğancılar meydanına inmiştir.Bu olay Osmanlı Devleti'nde ve Avrupa'da büyük yankı buldu ve dönemin padişahı IV. Murat tarafından da beğenildi. Sonra Murad Han, kendisine bir kese altın ihsan ederek: "Bu adam pek havf edilecek (korkulacak) bir ademdir. Her ne murad ederse, elinden geliyor. Böyle kimselerin bekası caiz değil, " diye Gâzir'e (Cezayir) nefyeylemiştir (sürmüştür). Orada merhum oldu." Lâgari Hasan Çelebi’nin de akıbeti benzer bir biçimde olur. [“Kanat takıp uçma” eyleminin mucitlerinden biri de Leonardo Da Vinci’dir. Kendisinden önce bu işi yapan İsmail Cevheri’den esinlendiği söylenir. Hezarfen Ahmet Çelebi’nin takma kanatlarla uçmayı başaran Berberi fizikçi Abbas Kasım İbn Firnas'tan sonra ikinci insan olduğu ileri sürülse de,  aerodinamik bilimi açısından da böyle bir uçuşun gerçekleşemeyeceği düşünülmektedir. Bu düşüncenin ilk çıkış noktası Grek Mitolojisindeki İkarus’tur. İkarus’tan bu yana kanat takarak uçmayı başaran bir insan evladı mevcut değildir.]

Bu yüzyıllarda Avrupalı stetoskobu (kalp ve akciğer dinleme cihazı,1816) buldu. Ampère, elektrik akımını ölçen ampermetreyi yaptı. Faraday, elektromanyetik kuramları geliştirdi.

Osmanlı’da siyasi ve toplumsal konular işlenmiyor, Arapça ve Farsça’dan başka yabancı dil öğretilmiyordu. Yabancı dil öğrenmek günah sayıldığı için, devletin dış ilişkileri Fener Rumlarının ya da Ermenilerin çevirmenliğine bırakılmıştı. [“Çankaya” Falih Rıfkı Atay, Sena Matbaası, İstanbul-1980, sf.23]

Kızlar okutulmuyordu. Yüzde 10 civarında olan okuma yazma bilenlerin neredeyse tamamı erkekti. Meşrutiyetten sonra açılan birkaç kız mektebinde, edebiyat hocaları harem ağalarından oluşuyordu. Resim ve heykel yasaktı. Üniversite’de, kütüphane denilen yerler, bakımsız ve tozlu depo gibiydi. [“Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu” Paul Gentizon, Bilgi Kit., 2. Bas., Ankara-1994, sf.140] [Akt. Metin Aydoğan, Agy.]

 

Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Eğitim Kurumları

 

1923 yılında, tüm eğitim kademelerindeki öğrenci sayısı, nüfusun ancak yüzde 3’ünü  oluşturuyordu. Okur yazar oranı uzun süren seferberlikler ve Kurtuluş Savaşı kayıpları nedeniyle ancak yüzde 6 civarındaydı. [“Bozkırdan Doğan Uygarlık-Köy Enstitüleri” Yalçın Kaya, 1.Cilt, Tiglat Mat.A.Ş., İst.-2001, sf.59]

Darülfünun’da okuyan toplam öğrenci sayısı 2088’di, bunların ancak yüzde 8’i, yani 185’i kız öğrenciydi. Tüm ülkede; 1011’i erkek 230’u kız, 1241 lise öğrencisi; 5362’si erkek 543’ü kız, 5905 ortaokul öğrencisi; 1743’ü erkek 783’ü kız, 2526 öğretmen okulu öğrencisi vardı. İlkokulda okuyan öğrenci sayısı, 273107’si erkek 62954’ü kız, yalnızca 336 061’di. [“Tarih-IV-Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri” Kaynak Yay., 3.Bas., İstanbul-2001, sf.250]

1924’e gelindiğinde çoğu tarikat vakıfları tarafından yönetilen 479 medrese faal durumdaydı ve 1800 öğrencisi vardı. Her birinde ancak 5-6 öğrenci kalmıştı. [“Cumhuriyet Dönemi Türk Ansiklopedisi” İletişim Y., 3.C., İst. S. 660.] Adlarına medrese dense de bunlar, yönetiminde bulunan mezhep ya da tarikatın inancına göre ve bilimsel değeri olmayan bir eğitim veriyordu. Farklı Hıristiyan mezheplerine ve farklı ülkelere bağlı misyoner okulları, Meşrutiyet’ten sonra kurulan maarif mektepleri ve din eğitimi veren tarikat okul ve kursları biraraya gelince; ortaya gerçek anlamda bir eğitim karmaşası çıkıyordu. Bu karmaşa içinde, okudukları okulu bitiren aynı ulusun çocukları, bir ya da birkaç değil, adeta onlarca ‘ulusun’ bireyleri haline geliyordu. Eğitim, ulusal birliği sağlamanın değil, ayrılığın ve parçalanmanın aracı haline gelmişti.

 

Haftaya: Misyoner Okulları, Bursa Toplantısı ve Milli Eğitim Kurumları.

Ünyekent, 16.02.2022

http://www.unyekent.com/yazi/3002-osmanli-dan-cumhuriyet-e-turk-egitim-sistemi.html

 

 




 

9 Şubat 2022 Çarşamba

Harf İnkılâbı yahut Bir Gecede Cahil Bırakıldık İkilemi


Harf İnkılâbı yahut

Bir Gecede Cahil Bırakıldık İkilemi

 

 

“Bir gecede cahil kaldık”, “Atalarımızın mezar taşını okuyamıyoruz” serzenişi gerçeği yansıtmakta mıdır?

Önce “cahil” sözcüğünün anlamından başlayalım; “bilimsiz, bilgisiz” demektir. Arap harfleri yerine Latin ABC’sini ikame etmenin toplumu cahilleştirdiği ileri sürülmektedir.

Oysa 1928’daki Harf İnkılâbı sırasında okur-yazar oranının ancak %10’lar civarında olduğu bilinmektedir. Harf İnkılâbı sonrası okur-yazar oranı hızla artmıştır.

Latin alfabesine geçiş bir gecede ilan edilmiş ancak “geçiş” bir gecede gerçekleşmemiştir. İlk ıslahat fikri harf inkılabından en az 50 yıl önce II. Abdülhamit tarafından ortaya atılarak:  “Halkımızın okuma yazma bilmemesinde şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü bizim lisanımızın sırlarına alışmak kolay değildir. Latin alfabesi kullanarak belki, halkımızın işini kolaylaştırabiliriz.” denmiştir.

 

Osmanlıca ve Arap Alfabesi

 

Osmanlıca; öncelikle Türk diline uymayan bir alfabeye sahip, yapay, halktan uzak ve bir dilin çağdaşlaşması konusunda engeller oluşturan bir dildir.

Türk diline uygun olmayan alfabeler sıralansa, Arap alfabesi ilk sıralarda yer alır.

Çünkü Türkçe ünlü harflere dayanan bir dildir ve arada sesli harf bulunmadan sözcük türetilemez. Arapça ise ünsüz harfler üzerine kuruludur, sözcükte bulunduğu yere göre ‘‘a,e,ı’’sesleri vermek üzere kullanılan tek bir harf vardır: ‘elif’ ve bazı ünsüzler de belirli durumlarda ünlü gibi okunmaktadır. Bu harf kuralları da sözcüklerin aynı şekilde yazılmasına sebep olarak sözcükler arası karışıklığa yol açar.

Türkçe yazıldığı gibi okunur. Arap alfabesi kullanıldığında sözcükler yazıya tam olarak geçirilemediğinden konuştuğumuz ile yazdığımız birbirinde farklı anlaşılabilir. Örneğin ‘‘İstanbul’a Sinop’tan gemilerde çalıştırılmak üzere kırk kürekçi istenmektedir. Kırk kürekçi beklerken, kırk kör keçi gönderildiği anlatılır. Karışıklığın sebebi, Osmanlı yazısında kırk kürekçi yazılışıyla kırk kör keçi yazılışı aynı olmasıdır.’’

 

Arap Alfabesinin Yetersizliği

 

Arapça alfabesi toplam 28 harften oluşur. Osmanlıcada Arap harflerinin yanı sıra Farsçadaki p , ç ve j harflerini de kullanmışlardır. Bu 31 harfin dışında Türkçedeki ince g ünsüzünü belirtmek için kef harfine bir çizgi eklenerek gef, genizsi n ünsüzü için üç nokta eklenerek nef (sağır kef, kâf-ı nunî), lam ile eliften lamelif, hemze ile h harfinin ünlü şekli olan hâ-i resmiye harfleri oluşturulmuştur.

Arap harflerinde temel ve küçük harf ayrımı yoktur. Noktalama işaretlerinde kesin kurallar bulunmamaktadır. Arap harfleri sözcüklerin başında, ortasında ve sonunda farklı biçimde yazılır. Bazı harfler (dal, zel, re, je, vav ) bir sonraki harfle birleşmez.

Türkçedeki zengin ünlü sisteminin karşılığı Arapça’da bulunmaz. Örneğin Arap alfabesindeki elif Türkçedeki a ve e ünlüsünün karşılığıdır ya da Türkçedeki u, ü, o, ö ünlülerinin yerine Arapçada yalnızca "vav" harfi vardır, bu aynı zamanda v ünsüzünün de karşılığıdır.

Türkçe’nin Arap alfabesiyle ifade edilişindeki bu eksiklik, ister istemez resmi yazışmalarda ve edebi metinlerde Arapça ve Farsça sözcüklerinin kullanımını zorunlu hale getirmiştir. Gramerde Arapça’nın öne çıkmasını sağlamıştır.

Osmanlıca kutsallık zırhına bürünerek gücünü anlaşılmazlık üzerine kuran ve egemene hizmet eden bir dil haline gelmiştir. Yönetici sınıfla halk arasındaki farklılaşmayı artıran bu olgu, giderek din konusunda da kendini gösterir.

İşte bu nedenle, bugün yeni-Osmanlıcılık akımı altında başlatılan Osmanlıca girişimleri ecdadımızı anlamamıza yetmiyor. Daha çok Osmanlı saray ideolojisini temsil eden bir anlayış olarak kalıyor.

 

Latin Alfabesinin Tercih Nedenleri

 

Batı uygarlığının örnek alınması. (Osmanlı ıslahatlarının yönü de benzer nitelikteydi.)

Harflerinin birbirinden ayrılarak yazılması yöntemi ve Latin alfabesinin eğitim için daha elverişli bulunması.

Bakû'de yapılan I. Türkoloji Kongresi'nde bütün Türkler için Arap harfleri yerine Latin yazısının kabul edilmesine karar verilmesi. Atatürk'ün bu kongreyi yakından takip ettiğinin bilinmesi. (Ü. Ö. Demirci, Türk Dünyasında Latin Alfabesine Geçiş Süreci, Türk Yurdu Temmuz 2020)

Sovyetler Birliği'ndeki Türk devletleri Latin alfabesini kullanması. 1908-1911'de Latin temelli Arnavut alfabesinin kabulü ve 1922'de Azerbaycan'ın Latin alfabesini kabulü.

Arap alfabesinin Türkçeyi tam olarak ifade edememesi. Arap alfabesinde bulunan Vav (و) harfi V, O, Ö, U, Ü; Ye (ﻱ) harfi Y, I, İ; Kef (كـ) harfi ise K, G, N, nadiren de Y sesini verebilmektedir.

Latin alfabesi Türk Dili için en uygun ve dünyadaki en yaygın alfabelerden biridir. Diğer alternatiflerden Kiril yahut Çin alfabesinin kabul edilmesinin bir mantığı yoktur.

Osmanlı Türk aydını Fransızca biliyor ve yazışmalarda Fransızca benimsiyordu. Telgraf dili başta olmak üzere Beyoğlu, Selanik, İzmir gibi kozmopolit çevrelerde dükkân tabelaları ve ticari reklâmlarda, gazetelerde çoğu zaman Latin harflerinin kullanılıyor olması.

İkinci Meşrutiyet döneminde, Türk ulusal kimliğini İslamiyet'ten bağımsız olarak tanımlama çabaları, özellikle İttihat ve Terakki'ye yakın aydınlar arasında ağırlık kazanmıştı. Arap yazısının terk edilmesi aynı zamanda Türk ulusal kimliğinin laikleşmesi ve kendi öz benliğini ortaya çıkarması anlamına gelecekti.

 

Türk Dili ve Bilim

 

Batı’da Rönesans ve Aydınlanma ile gelişen düşünsel akımlar Sanayi Devrimi’ne yol açarken, Osmanlı’da eğitim medrese sistemiyle Ortaçağ karanlığına gömülmekteydi. Örneğin matbaa 1727 gibi çok geç bir tarihte kullanmaya başlanmış, 200 yıl boyunca hiç kitap basmadan atıl durumda bekletilmiştir. Osmanlılarda gerçek okuma yazma oranı erkeklerde %7 kadınlarda % 3 civarındadır. Yaygın gibi görünen sübyan mektepleri yalnızca Kur’an okumaya yönelik okullardı. Günlük yaşamda karşılığı olmayan bu okuma sistemi erişkin yaşa gelindiğinde unutulmakta, sadece din mensuplarının ezber sisteminde yer bulmaktaydı.

Japonların 1.500 yıllık alfabeleriyle geliştirdiği bilimsel buluşları, Arap alfabesiyle Türklerin göstermesi mümkün görünmüyordu. Çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşmak, ancak Türk dilinin imkânlarını daha iyi kullanabileceği bir alfabeyle olabilirdi.

Zaten bu konuda karşı çıkışların temelinde Arapça’nın kutsal görülmesi ve onun kaldırılmasıyla İslam dinine karşı çıkıldığı görüşü yatmaktadır.

Oysa harf devrimi ile artan okur-yazar oranı sayesinde çok daha fazla dini eser yayınlanmış ve okurlarıyla buluşmuştur. Alfabe değişikliği ve cahillik ilişkisine gelince; 1927-28 döneminde Arap alfabesi ile eğitim yapan toplam 3.034 Halk Dershanesi’nden ancak 64.032 kişi mezun olmayı başarırken bu sayı harf devrimi tamamlandıktan sonra Latin harfleriyle aynı eğitimi veren kurumdan bir yıl içinde yaklaşık 600.000 kişi mezun edilmiştir.

1927’de yapılan ilk nüfus sayımında ülkedeki yetişkin nüfusun, yani 7 yaş ve üzerinin ancak % 10.5’nin okuma yazmayı bilindiği tespit edilmiştir. Erkeklerin % 17,4’ü kadınların ise ancak % 4,6’sı okur-yazardır. Bu oranlardan devlet adamları, eğitimciler, yüksek kesim kişiler çıkarıldığında Latin alfabesi geçişinden önce cahil kalanın halk olduğu apaçık ortadadır.

Harf devriminden yaklaşık 20 yıl sonra, 1950’de, Türkiye’deki okuryazarlık oranı %33,6’ya yükselmiştir.

Türk tarihinde pek çok alfabe kullanılmıştır. Her değişiklikte geçmiş unutturulsaydı, Türk tarihi diye bir kavram olmazdı. 1893 yılında keşfedilen Orhun Yazıtları’nın dili Göktürk diliydi, Türkçe’ydi. Üzerinden Arap alfabesi geçti, dilimiz Arapça ve Farsça’nın egemenliğine girdi ama yok olmadı. Latin alfabesinin kabulüyle birlikte, dilimizi kendi özüne döndüren politikalar benimsendi. Türk dünyasının büyük çoğunluğunun kullandığı dil olan, Türk dilinin kullanımına geçildi. Resmi alanda kullanılan dil, halkın konuştuğu dille aynı oldu. 

Sonuç olarak Ortaçağ karanlığına gömülen medrese eğitimine son verildi, bilim ve fen alanında daha ileri bir seviyeyi ifade eden çağdaş eğitime geçildi.

 


 

09.02.2022, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/2980-harf-inkil-bi-yahut-bir-gecede-cahil-birakildik-ikilemi.html


 

1 Şubat 2022 Salı

Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi Eleştirileri


Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi Eleştirileri

 

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularının birinci amacı, “millî bir tarih” yazmaktır.

İkinci amaçları ise, geleneksel temayüllere rağmen (bunlara dini taassub dâhil) bilimin verilerini ortaya koymaktır.

Bu amaçla, Türk Tarih Tezi’ni hazırlayarak dünya uygarlığını Roma-Atina ekseninde açıklayan Avrupa tarihçiliğine karşı çıktılar.

Asya-Afrika eksenli bir uygarlık tezi ortaya koydular.

Bu tezlerini, tüm dillerin çıkış noktası olarak gördükleri Güneş Dil Teorisiyle kanıtlamaya çalıştılar.

Türk Dili, uygarlığın doğduğu yer olan Mezopotamya’da Sümerler ve Akadların, Anadolu’da Hititler, Frigler, Troyalıların ve İtalya’daki Etrüsk dillerinin ana kaynağıdır.

Böylece Avrupa merkezli görüşün yerine Türk Merkezli bir tarih tezi ikame edildi.

Kemalist tarih anlayışı, milliyetçi ve burjuva-demokratik karakteriyle  Cumhuriyet devrimlerinin de ideolojisi durumundaydı.

 

Antitezler

 

Atatürk’ün vefatından önce “sönümlenmeye başladığı” iddia edilen Güneş Dil Teorisi, Atatürk’ten sonra terk edilmiş görünmektedir. Necmi Dilmen’in “Güneşimiz öldükten sonra teorisi mi kalır?” demesi, bu savı doğrulamaktadır.

Aslında Tarih Tezi’ne ve Dil Teorisi’ne karşı çıkışlar işin başlangıcından beri vardı.

İlk adım, İstanbul Üniversitesi’nde bir grup akademisyenin görevine son verilmesi ve yerlerine Almanya’dan getirilen bir kadronun yerleştirilmesidir.  

Akabinde tarih tezi çalışmalarının akademik zeminini oluşturmak üzere Ankara’da  Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi kurulması, diğer önemli adımı oluşturmaktadır.  

Atatürk’ün hazırlanmasına öncülük ettiği Türk Tarihinin Ana Hatları kitabının yazarlarından olan Fuad Köprülü, 1940 yılında yazdığı bir yazıda kendisinin de katkıda bulunduğu eseri, Avrupa tarihçiliğinin Türkler aleyhinde yazılmış temelsiz ve olumsuz düşüncelerine karşı bir tepki olarak ortaya çıkan Romantik Nasyonalist bir tarih anlayışı olduğunu yazmıştır. (Bkz. Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş, , 1991)

Tarih Tezi’ni abartılı ve bilimsel dayanaktan yoksun bulan görüşlerin hedefinde, dünyadaki bütün dillerin kökeninin Türk dilinin kökeni ile ortak olduğu tezi bulunmaktadır.

Hatta bu tezin bir adım ötesi, tüm dillerin Türk dilinden türediği anlayışıdır.

Güneş Dil Teorisi’nde daha da netleşen milliyetçi savlar, “tepkisel ve romantik” bulunarak kabul edilmez.  

1- Dil yoluyla “Türk” olgusunu açıklamak olanaksızdır. (Niyazi Berkes, Batı Sorunu,  1975, Bilgi Yay. - Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği, 1993, Kültür B. Yay.)

2- Dillerin bir ana-kök sözcükten geliştiği teoremi geçersizdir.

Türk Tarih Tezi’nin sonuç (çıkarsama) kısmında bulunan en eski uygarlıkların kullandığı dil; Sümer, Akad, Hitit ve Etrüsk dillerinin Türk diliyle benzerliği, bu toplulukları Türk [kökenli] yapmaz.

 

Atatürk Kafatasçı mıydı?

 

Türk tarih tezine ilk karşı çıkanlar, Atatürk ve arkadaşlarını “kafatasçı, ırkçı-turancı” olarak nitelendiren ve ulusal kimliğin ırk temelinde oluşturulmayacağını savunanlardır. İddiaya göre Atatürk’ün çalışma masasının çekmecesinde, brakisefal olduğu ileri sürülen Türk kafatasının ölçümüne yarayan pergel  ve cetvel gibi gereçler bulunmaktadır. Turancıların etkisiyle tarih tezinin “ırkçı” bir anlayışla oluşturulduğu savı, bizzat bu kesimin önderleri tarafından çürütülmüştür. Turancılık akımının önderlerinden Nihal Atsız, bu dönemindeki çalışmaları; “Türk tarihi tımarhane yöntemlerine göre kurulmak istenmiştir” diyerek baştan reddetti. Türk dilinin diğer dillerden farklı olduğunu ve Türklerin diğer ırklarla benzerliği bulunmadığını ileri sürmüştür. Turancılar o dönemde ırkların üstünde bir Türk ırkı kavramını benimsemişlerdi. Rıza Nur Türk Tarihi isimli eserinde Orta Asya’daki tutsak Türkleri kurtarma davasını anlatır. Türk tarih savında Hititlerin, Sümerlerin, hatta Yunan Medeniyetinin, Orta Asya’dan dünyaya yayılmış bir medeniyetin devamı olduğu izah edilmeye çalışılıyor. Bu durumda doğal olarak dilleri de Türklerin eski dilleri ile ortak olmalıydı, diyerek; öğrencisi Nihal Atsız gibi Türk tarih savını gayri ilmi ve gerçeklerden uzak bulur. O’na göre de Türkler Orta Asyalı bir ırktır ve Anadolu medeniyetlerini Türkler ile bağdaştırma gayretleri yanlıştır.

Harf Devrimi nedeniyle Cemil Meriç “Dil’de inkılâp olmaz. Tarih, dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir çılgınlığa şahit olmamıştır.” diyecektir.

 

Atatürk Diktatör müydü?

 

Atatürk’ün Türk tarih tezine ve dil çalışmalarına yaptığı önderlik farklı algılara yol açmıştır. O’nun yönlendirmesi ve direktifleriyle ortaya çıkan Kemalist ideolojiyi baskıcı bulan, Cumhuriyet devrimlerini zor kullanılarak gerçekleştirildiğini öne sürenlerin başını anti-laik, dinci kesim çekmektedir. Saltanat ve hilafet yanlısı ayaklanmaların bastırılma biçimi, bu kesimin en temel kanıtlarıdır. 

Öneri ve eleştiriye son derece açık olan Atatürk, bu tutumunu ölene dek değiştirmedi. Tamamen O’na ait kitapta şunları demektedir.

“Güneşdil Teorisi adını verdiğimiz bu notları sunarken ricamız şudur: 1-Eleştiriniz, (tenkit ediniz) 2-Reddediniz, 3-Değiştiriniz, (tadil ediniz) 4-Bütünleyiniz, (ikmal ediniz) 5-Açıklayınız (tavzih ediniz).”

(Bkz. Güneş Dil Teorisi, Alaca Yayınları , Kasım 2019. İstanbul, . s. 179)

Hiç bir diktatör kendi öngörülerini tartışmaz, hatta onları mutlak doğru (tanrı buyruğu) kabul eder. 

 

Osmanlı’nın Anti-tezi Olarak Tarih Tezi

 

Kurulum aşamasındaki Cumhuriyet’in resmi tarih anlayışı kabul edilen Türk Tarih Tezi, kaçınılmaz biçimde Osmanlı tarih yazıcılığının anti-tezidir. Yeni bir ulus yaratılmaktadır; ümmetten ulus, monarşiden Cumhuriyet kuruluyor. Tarih Tezi ve Dil Teorisi bu doğrultuda zorunlu iki temel adım olarak karşımıza çıkıyor.

Cumhuriyet’in tarih anlayışı, Osmanlı tarih yazıcılığının aksine objektif olmalıdır. Tutucu (muhafazakâr) anlayıştan uzak olması yanında müspet bilimlere dayanmalıdır.

Bu nedenle medeniyeti öne çıkaran Türk tarih tezi, ırk temelini savunan Turancı görüşten farklıdır. Türk tarih tezinin ulus (millet) kavramı, bir ırk aidiyetine dayanmaz. Atatürk, Afet İnan’ın 1930 yılında hazırladığı Medeni Bilgiler isimli kitabında yer alan ırk aidiyeti kısmını çıkararak, millet tanımını bizzat dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların siyasal ve toplumsal kuruluşu biçiminde düzeltir.

Atatürk’ün dil konusundaki çabalarının bir başka nedeni, SSCB’nin Şubat-Mart 1926’da Azerbaycan’da Birinci Türkoloji Kongresi düzenlenmesidir. Türkiye, Türkçe konuşan dünyanın entelektüel merkezi olma konumunu Bakû’ye bırakamazdı.  

Öte yandan bir bilim dalı olarak ortaya çıkan filoloji ve etimoloji; konuşma farklılıklarının/şivelerin, lehçelerin, ağızların zamanla bağımsız dile dönüştüğünü ortaya çıkarmaktadır.

Günümüzde linguistik, epistemolojik ve ontolojik araştırmalar dil konusunda çok daha detaylı araştırmaları ortaya çıkarmaktadır.

Antropoloji, etnoloji ve genetik bilimindeki son araştırmalar ise, toplulukların kökeni ve gelişimi konusunda daha somut veriler sunmaktadır.

Bir Arami atasözü ''Adını unutmak istemiyorsan, dilini öğren ve öğret'' der. Ülkemizde bugün hâlâ ''dilini öğrenme ve öğretme hakkı”nı tartışıyoruz.

 

 

02.02.2022, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/2966-gunes-dil-teorisi-ve-turk-tarih-tezi-elestirileri.html

 

Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti ve Müze Gezisi


 

25 Ocak 2022 Salı

Güneş Dil Teorisi


Güneş Dil Teorisi

 

 

Türk Tarih Tezi’nin en önemli dayanağı “Güneş Dil Teorisi”dir. Ülkemizde Tanzimat’tan 1930’lara kadar uzanan süreç içerisinde Türk ulusçuluğu daha çok dil politikaları ekseninde biçimlenmiştir. Dil ile ulus arasındaki bu ilinti, farklı dönemlerde değişik biçimler alarak günümüze kadar gelmiştir. AB uyum süreciyle birlikte ortaya çıkan anadil tartışmaları ve bu alanda benzer politikaların yeniden üretilmesini zorunlu hale getirmiştir.

Bu girizgahtan sonra 1930’larda bizzat Atatürk’ün katılımı ve öncülüğünde oluşturulan Güneş Dil Teorisi’ne göz atabiliriz. 

 

Neden Türk Dili?

 

“1930’lu yıllarda Kemalist ulusçuluk “dil” ile “ulus”u nerdeyse eşitleyen bir söylem benimsemiştir.” diyor, KTÜ’de öğretim üyesi Prof Dr. Hüseyin Sadoğlu. (Bkz. Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2010, s. 214.)

Toplumsal yapılanmalarla birlikte biçimlenen ulus-devletlerin kültürel kimlikleri, sosyal bilimlerin başlıca inceleme alanlarından biridir. Sorun yeni bir “Türk Ulusu” yaratmak olunca, konunun çerçevesi iyice genişler. Güney Çin Denizi’nden Asya’nın bozkırlarına, Altay dağlarından Karadeniz’e uzanan geniş coğrafyada, birbirlerine pek benzemeyen ve aslen Türk oldukları kabul edilen toplulukların tek ortak paydası dildir.

Uluslaşma süreci içinde Türk topluluklarının konuşa geldiği dil ve dilin işlevleri kaçınılmaz olarak yeni Türkiye Cumhuriyetinin de ulusçuluk akımlarına damgasını vurur.

               

Güneş Dil Teorisinin Ortaya Çıkışı

 

Güneş-Dil Teorisine ilişkin ilk bilgi, 1936 yıllında III. Dil Kurultayı ile birlikte ortaya çıkmıştır. Cumhuriyet gazetesi 23 Ağustos – 1 Eylül arasında kurultay ile ilgili 15 haber yayınlamıştır. Batı tarafından dikkate alınabilir olmaya ilişkin vurgu, kurultaya katılan 15 yabancı bilim adamının varlığıdır. Kurultaya Atatürk’ün katılımını ve açılış konuşmasını Afet İnan kurultayda şu şekilde ifade etmiştir:

 “Atatürk’ün kılavuzluğu meşalesi ile kurulmuş olan tarih tezimizle şimdi üzerinde uğraştığımız dil çalışmalarımız arasındaki muvaziliği bütün canlı kesinliği ile ve pek güzel ifadelerle belirtti. Hakikaten bizde dil ile tarih, Atatürk’ün irşad ve idaresinde yekdiğerini ikmal eden çok ileri önemli milli iki ilim unsuru olmuşlardır.” (Cumhuriyet, 25.08.1936)

Oysa dil çalışmalarının daha öncesi vardır.

Atatürk, Afet İnan’ı çeşitli tetkiklerde bulunmak üzere Avrupa’ya gönderir. Üstün ırk teorilerinin Avrupa’yı çalkaladığı bir dönemde Türkler, “sarı ırk” görülmekte, Anadolu’daki varlığı küçümsenmektedir. Tam da bu aşamada Atatürk’ün Ulus gazetesinde  Türk Dili üzerine yaptığı araştırmalar imzasız olarak yayınlanmaktadır.  2 Kasım - 7 Aralık 1935 tarihleri arasında Ulus gazetesinde isimsiz çıkan Güneş-Dil Teorisi’ne ilişkin makaleler hakkında Afet İnan, Mustafa Kemal’e bir mektup yazar; “Ulus gazetesindeki dil yazıları sizin bulduklarınıza benziyor” der.

Gelen mektup, yazıların bizzat Atatürk’e ait olduğunu açığa çıkarır:

“Ben bildiğin gibi dil ile meşgul oluyorum. Sen giderken basılmış olan ilk broşürü tashih ve tadil ettirerek yeniden bastırttım. Bunun bir de ufak özetini broşür halinde bütün Ulus okurlarına dağıttılar.” (25 Kasım 1935 tarihinde Atatürk’ün gönderdiği mektup.)

Atatürk’ün talimatıyla Güneş-Dil Teorisi öncelikle Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi’nde okutulmaya başlanır. İbrahim Necmi Dilmen, Hasan Reşit Tankut, Saim Ali Dilemre, Agop Dilâçar, İsmail Hami Danişmend, Ragıp Hulûsi Özdem gibi dilbilimciler konu üzerinde çalışmaya başlar.

Amaç, Türk dilini yabancı dillerin egemenliğinden kurtarmak, Türk Dili’nin kendi köklerine dönmesini sağlamak ve diğer dillerle olan ilişkini tespit etmektir.

 

Güneş Dil Teorisi


 

1-      X: İlk insanın bulunduğu mıntıka; buradan kendisini saran harici âlemdeki (obje) leri temaşa ve tetkik ediyor. (G) güneştir; ilk insanların bütün dikkat ve alâkasını üzerine çeken güneş oluyor.

2-     Harici âlemi teşkil eden  (obje) ler, insanın bulunduğu yere göre büyüklük, küçüklük, parlaklık veya sönüklük, yakınlık veya uzaklık itibariyle farklı bulunurlar. Başka başka dairelerdeki noktalar onları gösterir.

 

Kaynak: Güneş - Dil Teorisi: Ulus Dil Yazıları, K. Atatürk, 1935, Alaca Yay, s. 171

 

Dilsel verileri çözümlemek için öncelikle sözcüklerin ilk köklerini (kökeni yahut etimolojisi) bulunmalı, hangi kökten geldiği tespit edildikten sonra biçim ve anlamları belirlenmelidir. Dil nasıl oluşur? İlk oluşan birim köklerdir. Bu kök, ilk insanın ilk totemi olan güneşten çıkmış bulunmasına ve ilk “ağ” sesiyle ifade etmiş olduğuna dayanır.

“Ata” kelimesi üzerinde lengüistik çözümleme ise, Güneş-Dil Teorisi kapsamında sık sık karşılaşılacak denemelerdendir; “ATA=ağ+at+ ağ, TATA= ağ+ at+ ağ, DEDE= eğ+ ed+ eğ”, yapılan incelemelerden çıkan sonuç Ata’nın morfolojisi ve manasının bir olduğudur.

Dilin evrimi üç döneme ayrılır:

1-      Kökler Çağı (yaratıcı çağ),

2-     Gövdeler çağı (türetme evresi),

3-     Çekim çağı (flexion-yeterlilik dönemi)

 

Sonuç

 

Köklere inildiğinde Türk dilinin evrensel niteliği anlaşılır. Dönemin dilbilimcilerinin de katkısıyla (Sir Denisen Roz, Dr. Phil H. F. Kvergic, vb.) Sümer, Hitit, Akad ve  Etrüskler aynı kökten türeyen dillere sahip topluluklardır. Dolayısıyla aralarında soy, sop ilişkileri mevcuttur.

 

Haftaya: Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi Eleştirileri; Atatürk Kafatasçı mıydı?

 





 

26.01.2022, Üntekent

http://www.unyekent.com/yazi/2949-gunes-dil-teorisi.html

 


 

12 Ocak 2022 Çarşamba

Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi


Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi

 

 Osmanlı İmparatorluğu’nun “çöküş” döneminde, Osmanlı Tarih Yazıcılığı’na alternatif bir tarih anlayışı ortaya çıktı. Batı’da Fransız Devrimi’nin “ulusalcı” dalgası çok geçmeden Osmanlı aydınında yansımasını bulmuş; Türkçülük akımı olarak “Jön Türkler”, “millî edebiyat” ve “yeni lisan” gibi hareketlerin doğmasına neden olmuştu.

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, bu akımların etkisi kaçınılmaz olarak yeni ulusun  oluşmasında belirleyici öğe durumuna geldi. 

1928’de o zamanki adıyla "Türk Tarih Encümeni"olan Türk Tarih Kurumunun başkanı Mehmet Fuad Köprülü, o dönemde benimsenen tarih anlayışını  şu şekilde açıklıyordu:

 

“Daha İslamiyet’ten önce yazıları ve yazılı edebiyatları olan Türklerin Müslüman olduktan sonra yeni dinin etkisiyle, geçmişlerini unutmaları çok dikkat çekici bir olaydır. Yeni dinin yarattığı taassup havası, özellikle medeni gelenekleri koruyacak olan aydın sınıf üzerinde etkili olmuştur. İslam öncesi Türk dini inançları olan her şey hemen yok edilmiş, eski kıymetler yerine yeni kıymetler konmuştur. Yalnız halk kitlesi eski geleneklerini, eski kıymetlerini saklamıştır ki, aradan uzun asırlar geçtikten sonra bile eski inanç kalıntılarını bulmak daima mümkündür. Türklerdeki yüksek sınıfın yeni bir yabancı medeniyetle temas eder etmez onun cazibesine kapılarak milli kıymetlerini unutması ve geçmişi ile derhal bağlarını kesmesi, kültür tarihimizde daima tesadüf edilen bir hastalıktır.”

 

Modern Türk tarihçiliğinin kurucusu kabul edilen Köprülü haklıdır. İslamiyet öncesinde de Hint ve Çin medeniyetlerinin de etkisiyle kendi kültüründen uzaklaşan bir Türk kavmi söz konusudur. Batılılaşma döneminde de Batı kültürüne ram olunmaktadır. Bir toplumun kültürel yapısı her ne kadar kolayca ortadan kaldırılamıyorsa da, milli kültürün unutulması yahut unutturulması mümkündür.

Tarih, milli kültürün taşınmasında en önemli elemanlardan biridir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e atfedilen Türk Tarih Tezi, Türklerin kendi kültür değerleriyle buluşmasının en önemli aracıdır. 

Tanzimat dönemine kadar aktarmaya dayalı Osmanlı tarihçiliği yerine, araştırmaya dayalı Türk Tarih Tezi ikame edilecektir.

Türk Tarih Tezinin en önemli dayanaklarından biri Türk Dili’dir.

Arpça, Farsa ve ardından Batı dillerinin tahakkümü altında ezilen Türkçe’nin köklerine inerek, tarihte Türk diliyle benzerliği olan kadim toplulukları araştırmak ve akrabalıklarını keşfetmek gerekir.   

 

Cumhuriyet Dönemi Tarih Yazıcılığı

 “Resmi Tarih Anlayışı” denilerek kimi çevrelerce reddedilen, dönemin tarih çalışmalarının ortaya çıkışı Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1922-1926 yılları arasında olmuştur. Türk tarihi, Anadolu tarihi ve Türk düşünürleri ve yazarları hakkında kitapların yayınlanmasıyla başlayan bu çalışmalarda, Sümerler ve Hititlerin Turani kavimler olduğu ileri sürülmüştür. [Bkz. 1922 yılında Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti (Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü) tarafından yayımlanan Pontus Meselesi isimli kitabın girişi.]

1928’de Afet İnan’ın, Atatürk’e Türklerin sarı ırka mensup bulunduğu ve Avrupalılara göre ikinci dereceden bir insan tipi olduğunu yazan Fransızca bir kitap göstermesi üzerine, Atatürk’ün konuyla ilgilenilmesi talimatı verdiği ve kendisinin de tarihle yoğun bir şekilde ilgilenmeye başladığı ileri sürülür. [Bkz. Türk Yurdu dergileri, muhtelif sayılar.] Bunun için, önce kütüphane kurmakla işe başlanır. Bunu büyük bir anket takip eder. Türkiye’de tarihle uğraşanlar, Türk tarihi ile ilgili kitapları incelemeye memur edilirler.

Tercüme edilen kitaplar, raporlar halinde Atatürk’e sunulur. Bu çalışmaların ilk ürünü olarak, Türk milletinin dünya tarihindeki yerini ve rolünü belirten “Türk Tarihinin Ana Hatları” adlı eser 1930 yılında bastırılır. Bir sene sonra da Türk Tarihi üzerinde çalışmalar yapmak üzere “Türk Tarih Heyeti” kurulur (15.04.1931). Atatürk, bu heyete, Türk tarihini belgelere dayanarak yazmalarını, gerçeklerin dışına çıkmamalarını, Türklüğü acuna duyurmalarını söyler ve “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” der.

 

Türk Tarih Kongresi

“Nisan 1930 yılında yapılan Türk Ocakları’nın VI. Genel Kurultayında Atatürk’ün direktifiyle Merkez Heyeti’ne bağlı 16 kişilik bir Türk Tarihi Tetkik Heyeti’nin kurulmasına karar verilmiştir. Bu kurum 1935 yılında Türk Tarih Kurumu adını almıştır. Atatürk ve Afet İnan’ın tarih çalışmaları 1929’da başlamıştır. Türk Tarih Kurumu bu çalışmalar neticesinde doğmuş, kurum ilk kongresini (1931) Atatürk’ün yakın alakası ve takibi altında başarmıştır. Türk Tarih Tezi ilk olarak bu kongrede ortaya atılmış ve münakaşa edilmiştir. Türk Tarihinin Ana Hatları’nı ve Türklerin medeniyete hizmetlerini tetkik etmek ve yazmak vazifesi Tarih Kurumu’nun başlıca işi olarak Atatürk tarafından verilmiştir.” [Afet İnan, “Atatürk ve Tarih Tezi”, Belleten, C.3, S.10, 1939, s.243]

26.09.1932 tarihinde Ankara’da Türk tarih profesörleri ve öğretmenlerinin katılmasıyla ilk kez Türk Tarih Kongresi toplanır ve Türk Tarih Tezi bu kongrede ele alınır. Türk Tarih Tezi şu temele dayandırılır:

“Türk milletinin tarihi şimdiye kadar sanıldığı gibi yalnız Osmanlı tarihinden ibaret değildir. Türk’ün tarihi çok daha eskidir ve temasta bulunduğu milletlerin medeniyetleri üzerine tesir etmiştir.”

Bu tez ile Türk tarihi, Etiler, Sümerlerden başlatılmakta ve en eski uygarlıkların Türklerden çıktığı hipotezi ispata çalışılmaktadır.

Batı dünyası, Türklerin Anadolu coğrafyasına girip burayı Türkiye haline getirmeye başladıkları tarihlerden itibaren, kendilerinin 1815 Viyana Kongresi’nde adını koydukları ve siyasî literatüre soktukları Şark Meselesi’ni uygulama alanına koymuştur. Burada hedef sadece devlet olmamıştır, bütün Türk varlığı olmuştur. Türk milleti ve vatanını hedef alan iftiralar yöneltilmiştir. Bu iddiaları şöyle sıralamak mümkündür:

1- Türklerin sarı ırktan oldukları, dolayısıyla Avrupalılara göre ikinci sınıf insan sayılmaları gerektiği,

2- Türklerin medenî kabiliyetten mahrum oldukları, dolayısıyla medeniyet düşmanı oldukları,

3- Türklerin yaşadıkları toprakların kendilerine ait olmadığı iddialarıdır.

 

“Hasta adam” Kendi Küllerinden Asla Doğmamalıdır

 Batı dünyası, Türklerin önce Avrupa ve Balkanlar’dan, daha sonra da Türkiye’den tamamen atılmaları, yok edilmeleri gerektiğini düşünüyordu. İngiliz devlet adamlarından Gladston, Batının gerçek niyetini, Türklerin kötülüklerini kaldırmanın tek bir çaresi vardır, o da yeryüzünden vücutlarının kaldırılmasıdır sözleriyle ortaya koymuştur. [Azmi Süslü, Atatürk ve Tarih, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1998, s. 136]

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan yeni dünya düzeninde ve dünyanın yeniden paylaşılması üzerine inşa edilen konjonktürde Anadolu’da bir Türk ulusu yaratmak hiç te kolay değildir.

Güçlü lider, üstün ırk teorilerinin Batı’da alıp yürüdüğü konjonktürde Atatürk: “Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır” demektedir.

Bu minvalde Atatürk, Türk tarihinin ilmî esaslara göre araştırılması, tarih şuurunun uyandırılması için çalışmaları bizzat başlatmıştır. Atatürk’ün bu çalışmaları üç noktaya yönelmiştir. Birincisi, Türk ve Dünya tarihini eski, yanlış, ideolojik yaklaşımlardan kurtarmak. İkincisi, dünya medeniyetine Türk medeniyetinin yapmış olduğu katkıları ortaya çıkarmak. Üçüncüsü ise, Türk tarihini ilmî metotlarla modern, orijinal bir tarih haline getirmektir.Bu üç hususu ise Atatürk “tarih, hakikatleri tahrif eden bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır” şeklinde ifade etmiştir. [Bkz. Türk Tarih Kongresi Tutanakları.]

 

Türk Tarih Tezi’nde Belirtilen Hususlar

1- Türkler, brakisefal ve beyaz ırktandır. Beyaz ırkın anayurdu Orta Asya’dır

2- Medeniyetin beşiği Türklerin anayurdu olan Orta Asya’dır.

3- Anayurtları olan Orta Asya’dan değişik sebeplerle göç eden Türkler böylece dünyaya medeniyeti yaymışlardır.

4- Anadolu’nun ilk yerli halkları da Türklerdir, dolayısıyla buranın ilk sahipleri Türklerdir.

5- Türklerin İslâm Medeniyetine katkıları araştırılmalıdır.

6- Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ile ilgili iddialar araştırılmalı, gerçek ortaya çıkarılmalıdır.

 

 Devam edecek:

Haftaya Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi eleştirileri, Atatürk Kafatasçı mıydı?

 

 12.01.2022, Ünyekent

http://www.unyekent.com/yazi/2909-turk-tarih-tezi-ve-gunes-dil-teorisi.html

  

 




 

5 Ocak 2022 Çarşamba

Türkçülük Akımı ve Ziya Gökalp


Türkçülük Akımı ve Ziya Gökalp

 

 Yusuf Akçura, Osmanlı İmparatorluğu’nun tekrar eski gücüne kavuşabilmesi için devletin resmî olarak benimseyebileceği muhtemel üç ana düşünceyi (Üç Tarz-ı Siyaset: Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük) öne sürdü.

Türkçülük Akımı’nın diğer önemli ismi Ziya Gökalp’in de benzer bir üçlemesi vardır:

Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak…

 

Ziya Gökalp Türkçülüğü

23 Mart 1876’da Diyarbakır’da doğdu. Cumhuriyet’in kuruluşunun üzerinden bir yıl geçmeden 25 Ekim 1924’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. Buna karşın Cumhuriyet’in ideolojik temelini oluşturan bir unsur olarak yer aldı. 

Asıl ismi Mehmet Ziya’dır. Babası Diyarbakır’da yerel bir gazetede çalışıyordu. Eğitimine Diyarbakır’da başladı. İslami bilgisini amcasından aldı. 18 yaşındayken intihara teşebbüs etti. Bir yıl sonra İstanbul’a gitti, Baytar Mektebine kaydoldu. Burada İbrahim Temo ve İshak Sukûti ile tanıştı, Jön Türkler’den etkilendi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı.

Muhalif eylemleri nedeniyle 1898’de tutuklandı. Cezaevinde bir yıl kaldı, sonra 1900'de Diyarbakır’a sürgüne gönderildi. Orada 1908'e kadar bazı memuriyetlerde bulundu. II. Meşrutiyet’in ilanının ardından İttihat ve Terakki'nin Diyarbakır şubesini kurdu ve temsilciliğini yaptı. "Peyman" gazetesini çıkardı. 1910’da İttihat Terakki İdadisi'ni kurdu ve sosyoloji dersleri verdi. "Genç Kalemler" dergisini çıkardı.

 

İttihat ve Terakki’den Cumhuriyet İdeolojisine

1912'de Ergani Maden'den Meclis-i Mebusan'a seçildi, İstanbul'a taşındı. Türk Ocağı'nın kurucuları arasında yer aldı. Derneğin yayın organı "Türk Yurdu" başta olmak üzere Halka Doğru, İslam Mecmuası, Milli Tetebbular Mecmuası, İktisadiyat Mecmuası, İçtimaiyat Mecmuası, Yeni Mecmua'da yazılar yazdı. Türkçülüğün Esasları’nı oluşturacak fikirlerinin bir bölümü de ilk defa bu yazılarda ortaya koymuştur. Diğer yandan Darülfünun-u Osmani'de (İstanbul Üniversitesi) sosyoloji dersleri vermiştir.

Gökalp’e göre Türkçe konuşan, “Türk’üm” diyen ve samimî olarak kalbinde bu düşünceyi taşıyan her fert Türk’tür. Gökalp, milleti; “Aynı dili konuşan, aynı dine iman eden ve ortak bir geçmişi olan insan topluluğu” olarak tanımlar.

Gökalp’in Türkçülük akımında ayırt edici bir başka özelliği Turancılığı’dır.

Türklerin Osmanlı’dan ibaret olmadığını, Türk dilinin de yalnızca Osmanlıca olmadığını savunan Gökalp,  Türklerinin Doğu Asya’dan Pasifik’e kadar uzanan büyük eski bir ailenin bir kolu olduğunu ileri sürer. Kaynak olarak Ahmed Vefik Paşa’nın Ebul Gazi Bahadır Hanın “Şecere-i Türkî” adlı eserini Çağatayca’dan Osmanlı Türkçesine çevirdiği eserini gösterir.

Ahmed Vefik Paşa, “Lehçe-i Osmanî” adlı lügat kitabında da Türkiye Türkçesi ile diğer Türk lehçeleri arasında benzer ve farklı yönleri göstermiş ve dilin bir milletin birliği için ne derece önemli olduğunu izah etmeye çalışmıştır.

Masallarla ve destanlarla desteklemeye çalıştığı Turan düşüncesini “Kızıl Elma” adlı masal kitabında işlemiştir.

 "Vatan ne Türkiye'dir Türklere ne Türkistan

Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan!"

 Turan coğrafi olarak Türkistan demektir. Terim olarak ise Türkçe konuşan toplulukların siyasi birliği veya işbirliği demektir. Gökalp’a göre Türk siyasi tarihinde birliği ilk olarak Hun imparatoru Mete; son olarak da Emir Timur gerçekleştirmiştir.

Kızılelma Türk dünyasının yeni Meteleri, Alp Arslanları, Emir Timurları ve Fatihleri olmaya aday Türk gençlerini hayat yolunun başından itibaren milli şuurla yetiştirmek için yazılmış bir manzumeler toplamıdır. Bu eserler okundukça her Türk genci milli şuurla geleceğe doğru yürüyecek; bu milletin bağrından yeni önderler çıkmaya devam edecektir.

 

Ziya Gökalp Sosyolojisi

Ziya Gökalp, Türkiye’yi Sosyoloji ile tanıştıran kişidir. Durkheim’dan etkilenen Gökalp, ülkemizde sosyolojinin kurucusu olarak bilinir. Dönemin önde gelen bir Türk Milliyetçisi olarak sosyolojiyi entelektüel bir temel oluşturmada esas almıştır. Bir sosyolog olarak Gökalp milli kültür unsurlarını keşfetmeyi görev bilmiş, Türk ailesinin evrimi ile İslam öncesi Türk dini ve devleti üzerine bir dizi çalışmaya girişmiştir.

Gökalp’ın modernleşmiş İslam düşüncesine ait teorisi ilahi kaynaklı olmasından ziyade, sosyal kaynaklı uzlaşmaya dayanan ve bundan dolap seküler değişime paralel olarak değişebilen İslam kurallarının bir kısmına yönelikti.

Türkleşmek İslâmlaşmak, Muasırlaşmak adlı eserinde Gökalp, “Üç Cereyan”dan söz etmektedir:

 

“Memleketimizde üç fikir cereyanı vardır. Bu cereyanların tarihi tetkik olunursa görülür ki mütefekkirlerimiz iptida “muasırlaşmak” lüzumunu hissetmişlerdir. Üçüncü Sultan Selim devrinde başlayan bu temayüle inkılâptan sonra “İslâmlaşmak” emeli iltiha-k etti; son zamanlarda ortaya bir de “Türkleşmek” cereyanı çıktı.”

(Ziya Gökalp, Türkleşmek İslâmlaşmak, Muasırlaşmak, Ötüken Neşriyat, 2014. s. 15 )

 

İnsan toplumlarının bütün fertlerini birbirine bağlayan, yani kişiler arasındaki uyumu sağlayan kurumlar "hars (kültür) Kurumları"dır. Bu kurumların tamamı o cemiyetin "hars"ını (kültür) oluşturur.

Bir cemiyetin üst tabakasını başka cemiyetlerin üst tabakalarına bağlayan kurumlar ise "medenî kurumlar"dır. Aynı türden olan bu gibi kurumların tamamı "medeniyet" (uygarlık) adını verdiğimiz bütünü oluşturur.

Ziya Gökalp, söz konusu düşüncelerini ayrı ayrı ele almaz. Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı eserinde yaptığı gibi bu fikirlerin uygulanabilirliğini tartışma yoluna gitmez. Gökalp, devletin ve milletin kurtuluşunu bu üç fikrin uzlaşmasında arar.

Ancak Gökalp’ın Türkçülük düşüncesi tüm eserlerinde baskın öğedir. İslâmcılık ve medeniyetçilik düşüncelerini, Türkçülük düşüncesini zenginleştirecek bir araç olarak görmektedir.

 

Gökalp Sonrası Türkçülük Akımı

Osmanlı çatısı altında Türkçülük akımını oluşturanların başında gelen Ziya Gölap, Cumhuriyet’in ilanından bir yıl sonra yaşamını yitirdi. Cumhuriyet’in kurulmasında fiili varlığı olmasa da, Cumhuriyet’e giden yolda fikirleriyle etkili oldu. O’nun düşünceleri Cumhuriyet’in kuruluş ideolojisi haline geldi. Türk Tarih Tezi ve Tarih Kurumu’nun oluşması O’nun düşünceleriyle vücut buldu.  

Atatürk’ün öncülüğünde kurulan Türk Tarih Kurumu başkanları, sırasıyla Yusuf Akçura ve O’nun gibi Rusya’dan (Türkî Cumhuriyetlerden) gelen Zeki Velidi Togan ve ardından kuruma başkanlık eden İbrahim Kafesoğlu’nun da Ziya Gökalp’tan etkilenmemeleri mümkün değildir. Üçü de bazı farklara rağmen Gökalp ile ortak noktaları bulunmaktadır. Örneğin Kafesoğlu’nun üçlemesi “Vatan, miller, devlet” üçgeni Ziya Gökalp’tan etkiler taşır. (Bkz. Prof Dr. İbrahim Kafesoğlu, Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri, Ötüken Neşriyat)

Gökalp’ı “ırkçı-Turancı” olarak nitelendirenler ise, Diyarbakırlı olması nedeniyle Türk olmadığını, aslen Kürt olduğunu ileri sürmektedirler. Bu nedenle olsa gerek, Gökalp’ın Türk kavramı ırki olmaktan ziyade hissidir.

  

(Devam edecek: Haftaya Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi)

 

Ünyekent, 05.01.2022

http://www.unyekent.com/yazi/2891-turkculuk-akimi-ve-ziya-gokalp.html