26 Eylül 2018 Çarşamba

Adem Kardeşimin Anısına



Adem Kardeşimin Anısına

Ben bu dünyadan giderken ne yalanlarla kurgulanan insan kahkahasının eksik olduğu, insan umudunun tüketildiği, yeşilli şırıl şırıl suların aktığı daha ilk anında asık suratlı sorgucuların olduğu cennet yada cehenneminize gitmek istemiyorum... Benim gitmek istediğim yer, insanın düşlerinde yarattığı çocukların gülüp koştuğu, şımardığı, yaramazlık yaptığı toplumsal kahkahaların evreni tuttuğu, her türlü insanlık düşmanı değerlerin yerle bir sayıldığı, insan olma aşkının her değerin üzerinde tutulduğu, insan yüreğinin melodik yaratılıcılığıyla yaratılmış musikisinin eksik olmadığı bir sonsuzluğa gitmek istiyorum.
Böyle bir yere gitmeyi istediğim için geride kalanlarımdan da ne yas, ne tasa, ne de üzüntü yaratmalarını istemiyorum.
O an geldiğinde sevenlerimden beklediğim; en güzel elbiselerini giyip, en umutlu şiirlerini kuşanıp çocukları en komik elbiselerini giydirip umutlu anılarını yüksek sesle anlatarak göndermelerini, doğanın en güzel meyvelerinden elde edilmiş şaraplarının yudumlanmasıyla birlikte yolcu edilmemi istiyorum...
Artik insanlık ölüm gidişini de değiştirmeye girişmeli, değil mi?

****
Son paylaşımlarından birinde böyle diyordu Adem Sucu kardeşim...
Onu kasvetli bir 12 Eylül duruşmasında tanımıştım.
Aynı davanın sanığı olmaktan gurur duyduğum bir dava arkadaşımdı.
Mahkeme salonundaki tanışıklığımız, 12 Eylül zindanlarında sürdü.
Zor anlarımız oldu, sırt sırta verip direndiğimiz...
Tecritte, hücrede, koğuşta...
Güzel sohbetlerimiz de oldu...
Ama her defasında...
Yüzündeki o kocaman gülümseme...
Hiç eksilmedi!

Son yolculuğuna çıkarken de...
"Ölüme gidişin" değiştiğine tanık olduk seninle. 
Işıklar içinde yat...

24.09.2018

26 Eylül 2018, Ünyekent

18 Eylül 2018 Salı

Ne Kadar Yerli?


Ne Kadar Yerli?


Tip 2 Diabetes Mellitus...
Halk arasındaki adıyla "ikinci tip şeker" hastalığı.
Raporla alınan iki çeşit ilacı var bu hastalığın...
Yaklaşık 10 yıldan bu yana kullandığım ilaçlardan birinin ticari adı Starlix idi.
Nateglinid etken maddesi içeren ve ağız yoluyla alınan bir antidiyabetiktir bu...
Aynı etken maddeye sahip "yerli üretim" ilaçlarımız olduğu gerekçesiyle artık Starlix SGK tarafından kabul görmüyor.

****
Starlix, İsviçre kökenli bir firma olan Novartis lisansıyla üretiliyor.
Prospektüsünde ilacın üretim yeri İtalya yazıyor ama ne kadarı İtalya'da üretiliyor bilmiyoruz...
Çünkü ilacın İstanbul Kurtköy'de nihai şeklini almasını sağlayan ve ambalajlayan bir distribütörü var.
Ülkemizde Novartis ürünleri bu adresten pazarlanıyor.
Başta Türkiye ve Ortadoğu ülkeleri olmak üzere dünyanın bir çok yerine dağıtımı yapılıyor.
Novartis, dünya ilaç devi... 1996 yılında Ciba-Geigy ile Sandoz’un birleşmesiyle kurulmuş. Çokuluslu bu şirketin kökleri 250 yıl öncesine uzanıyor.
Novartis’i üç ayrı firma bir araya gelerek oluşturmuş: 18. yüzyıl ortalarında İsviçre’nin Basel kantonunda kimyasal madde ve boya ticaretiyle faaliyet gösteren Geigy, 1859 yılında boya üretimine başlayan Ciba ve 1886 yılında Basel’de kurulan kimyasal madde firması Sandoz. 
Hisse senetleri dünyaya açılan Novartis'in bünyesinde başka şirketlerin hisseleri  bulunurken...
Novartis'i kuran üç şirket de uluslararası pazarda farklı iştiraklere, ortaklıklara girmiş durumda.
İç içe geçmiş çokuluslu ilaç şirket manzarası işte böyle; diğer çokuluslu tekellere benziyor.
İnsan sağlığı hassas bir konu olmasına rağmen, ilaç sanayi otomotiv sektöründen farklı değil.
Örneğin ilaç firmalarının promosyon harcamaları korkunç... Bir dönem ilaç firmalarının "Rus hatun ayarlama" işine kadar rekabeti azıttıklarını duymuştuk...
O akım bitti, şimdi "yerli malı" aşkı başladı.
Son dönemde "yerli otomobil" üretimine benzeyen "yerli ilaçları teşvik" hamlesi ne anlama geliyor?
Biraz daha yakından bakalım...

***
Starlix yerine,  Nateglinid etken maddesi içeren başka bir antidiyabetik öne sürülüyor: Incuria!
Incuria'nın üreticisi Sanovel adlı "yerli" firma...
Kurucusu, Ahmet ve Zafer Toksöz kardeşler. (5 Mart 2016'da köşesinde Ertuğrul Özkök, bu iki kardeşi öve öve bitirememişti.)
Sanovel, 24 Ocak 2014'te ABD'den ilaç patenti alan ilk Türk şirketiymiş...
İlaç konusunda bunca parlak bir geçmişe sahip olan firmanın sahipleri Toksöz Holding'in ilaç dışında da bir çok girişimi mevcut...
Gel gelelim, 5 Temmuz 2018'de Sanovel satışa çıkarılır.
(Bloomberg haberine göre Türkiye'de Acıbadem Hastaneleri gibi yatırımlarıyla ünlü Dubai'nin Abraaj Group adlı şirketi, Sanovel'in hisselerini almaktan vazgeçince, yerli ilaç firmamız bu defa satış işlemi için Barclays'ı yetkilendirmiş.)
Barclays, Avrupa, Kuzey Amerika, Orta Doğu, Latin Amerika, Avustralya, Asya ve Afrika'da çalıştığı 60'a yakın ülkede 300 yıldır banka ve finans sektöründe faaliyet gösteren dünyanın önde gelen büyük finans grubu şirketidir. Kullandığı sloganı; Now there's a thought'dır. (Şimdi bir düşüncemiz var!)
Günümüzde sermaye nasıl düşünür?
"Yerli" yahut "yabancı" sermaye ne anlama gelir?
Düşünmek gerekir!

****
Ülkemizde faaliyet gösteren en önemli "yerli" ilaç firması Abdi İbrahim'dir. 2012'de Japon şirketi Otsuka ile ortaklık kuran yerli ilaç şirketimiz uluslararası pazarın yabancısı değil...  Abilify, Pletal, Oronamin, Samsca gibi ilaç markalarını bünyesinde barındıran Japon devi sayesinde "yerli" firmamız dünya çapında...

****
Yıl 1976.
İzmir'de Ege üniversitesi Eczacılık Fakültesi Öğrenci Derneği'nin bir panelindeyiz.
Konu: İlaçta Emperyalist Sömürü.
Yer: İzmir Eczacılar Odası'nın sağladığı bir konferans salonu.
Panelistlerden biri 2010 yılında hayata gözlerini yuman Aydın Köymen'dir.
Panelde emperyalizm, çokuluslu şirketler ve ilaç tekelleri tartışılıyor.
Ülkemizde "yerli" ilaç üretiminin durumu, etken madde ithalatı, montaj sanayine benzeyen ambalajlama işlemleri, isim-patent hakkı, teknik iş-teknik eleman ithalatı (know-how) gibi konular ele alınıyor...
İnsan hayatı gibi insani ve hayati bir mevzuda, yerli-yabancı sermaye ortaklığının sömürü tezgahı deşifre ediliyor...
İnsan sağlığı söz konusu olunca sermayenin evrensel oyunlarına devletin ve toplumun pirim vermemesi gerektiği vurgulanıyor.
Aydın Köymen'in Tüm iktisatçılar Birliği Yayınları (TİB) arasında çıkan "Çokuluslu Tekeller ve İlaç Sömürüsü" adlı broşür, orada tartışılanların ana temasını oluşturuyor. (Kendisini saygıyla, rahmetle anıyorum.)
Şimdi bugün Sağlık Bakanlığı'nın "yerli ilaç firmalarını teşvik" girişimine tanık olunca, kırk iki yıl önceki dernek etkinliğimizi hatırladım.
20-21 Yaşlarında genç çocuklardık. Eğitimini aldığımız "ilaç konusu" üzerinde dönen oyunları görecek denli cesurduk.
(Şimdi aramızda olmayan Atilla İskit'i, Mehmet Yaprak'ı ve Mesut kardeşimi sevgiyle, özlemle anıyorum. Işıklar içinde yatsınlar.)
Ve bugün, Sağlık Bakanlığı'nın Novartis alerjisi karşısında şu soruyu sormaktan kendimi alamıyorum:
Bu kadar yerli ilaç üretiminden yanaydınız da 2005 yılı sonunda neden SSK İlaç Fabrikası'nı kapattınız?        

19.09.2018, Ünyekent

12 Eylül 2018 Çarşamba

Kent Konseyleri Toplantısı


Kent Konseyleri Toplantısı


Eylül'ün başında önemli bir toplantıya ev sahipliği yaptık...
Türkiye Kent Konseyleri Birliği Karadeniz toplantısı Ünye'de yapıldı.
Yurdun dört bir yanından "Kent Konseyi" yetkilileri Ünye'ye geldi.
Ünye Belediyesi ve Ünye Kent Konseyi'nin ev sahipliğinde yapılan toplantıların ana teması; kent bilinci ve hemşehrilik hukuku temelinde gönüllülük ve katılımcılık idi.

****
Kent Konseyleri

Ünye'de yapılan toplantıda neler görüşüldüğüne geçmeden önce, kısaca Kent Konseylerinden bahsedelim.
Kent Konseyleri, bilindiği gibi 2005 yılında Belediye Kanunu çerçevesinde kurulmasına karar verilen yarı-resmi kuruluşlardır. İçerisinde resmi temsilcilerin ve sivil toplum kuruluşlarının da bulunduğu geniş katılımlı bir oluşumdur.
"Konsey" adı, yönetim görevini üstlenmiş bir üst kurul olmasından ileri gelir. Bir anlamda "üst akıl" niteliği taşımaktadır. Ancak belediyelere olan bağımlılığı, yönetme ve karar verme konusunda yaşadığı sistematik sorunlar nedeniyle kent konseylerinin ne olduğu yahut ne olmadığı net olarak ortaya konulamamaktadır.
Bir başka deyişle Kent Konseyleri, yeniden ve yeniden tanımlanmak durumundadır.
Ünye toplantısı da bu konu üzerinde yoğunlaşmıştır.
Türkiye Kent Konseyleri Birliği'nin yayınladığı ve Kent Konseylerine birer adet tevdi ettikleri "100 Soruda Kent Konseyi" adlı kitap, bu savımızı doğrular niteliktedir.
Aynı algı yahut anlaşılmazlık durumu vatandaşta da mevcuttur.
"Bu Kent Konseyleri ne iş yapar kardeşim?"
Yahut.
"Kent konseyi uyuyor mu?" türünden sorulara muhataptır.
Yani farklı bir misyon biçilir kent konseylerine...
Oysa yaptırım gücü olmayan...
Ödeneği belediyelerden gelen...
Proje dahi yapamayan bir konseydir söz konusu olan kuruluş.
Peki bu kadar "güçlü" bir imaja nasıl ulaşmıştır?
Galiba bu güç, bir "üst kurul" olmasından gelmektedir.
Çok sayıda sivil toplum kuruluşunu kapsayan bu yapılanma, gücünü sivil toplumdan yani "halktan" almaktadır.
(Konsey yetkililerinin bir kısmı, işin bu kısmını iyi kavramış olmalı ki, halkın yönetime katılması konusunu "yönetişim" terimiyle açıklamaktadırlar.)

****
Ünye'deki Toplantının Özeti

Kent Konseyleri'nin işleyişi ile ilgili Ünye Toplantısı'nda iki konu üzerinde duruldu...
1- "Bütçe" işi nasıl halledilecek?
2- "Proje" üretebilecek miyiz?
Etkili olmak ile "edilgen" kalmak arasında bir bocalama durumu...
Biraz daha somuta inersek.
"Bütün mesele Başkan'ı kafalamakta" diyor, Batı illerinden gelen bir Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı Konsey Temsilcisi...
Kent Konseylerinin belirlenen alan dışına çıkmamaları gerektiğini söylüyor.
Konsey icraatlarına ilişkin toplantıda ortaya atılan en somut saptama şimdilik bu!
İktidara yakın olanlarla, muhalif görünenler arasındaki mahut çelişki...
Kent Konseylerinin tüzel statüye kavuşturulması ve halkın kent yönetimine katılması gibi konular (yönetişim), bu anlayış çerçevesinde ikinci planda kalırken, ilgili yasa gereği mülki amir (vali yahut kaymakam), belediye başkanı veya temsilcileri Kent Konseyinin mecburi üyeleri olarak bu kuruluşun asıl amilleri oluyor.
Bu gerçeğe rağmen, toplantıyı "sivilleşme" çabalarının bir parçası olarak görüyor ve sivil toplum oluşumunda Ünye'nin öncü ve örnek konumu buraya kaydediyoruz.   

****
Ünye Toplantısında Neler Görüşülebilirdi?

Daha güncel ve somut olaylar üzerinden gidilebilirdi...
Belki o zaman taşlar daha çok yerine oturur, toplantı daha yararlı hale gelirdi.
Örneğin Ünye Çamlığı gibi kamuya ait bir mesire yerinin imara açılması ve satışa çıkarılması...
Cevizdere'nin çevre felaketine davetiye çıkaracak düzeyde gözden çıkarılması gibi sorunlar, Kent Konseyleri'nin önüne konulabilirdi...
Çözüm bekleyen bu sorunlar sayesinde belki, Konsey'in teknik sorunlarına da pratik çözümler getirilebilirdi diye düşünüyorum.
Saygı ve selamlarımla...

****
Not: 19 Mayıs Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü'ne kaydımı yaptırdım. Artık öğrenciyim, bu eğitim kurumunun bir nüvesiyim. Kayıt sonrası, söz verdiğim gibi ilk olarak değerli öğretmenim Osman İrfan Işık'ı aradım. Gerek sosyal medya üzerinden, gerek telefonla çok sayıda dost ve tanıdığımdan tebrik mesajları aldım. Yolda önümü kesip doğrudan kutlayan veya mesaj gönderen herkese teşekkürlerimi iletiyorum, sağ olun, var olun.



12.09.2018, Ünyekent

5 Eylül 2018 Çarşamba

Yeni Bir Başlangıç


Yeni Bir Başlangıç


Değerli öğretmenim Osman İrfan Işık'tan aldığım ilhamla, bu yıl Üniversite'ye giriş sınavlarına hazırlandım. Amacım, öğretmenimin de ideali olan arkeoloji eğitimi almaktı. Kırk beş yıl aradan sonra yeniden üniversiteye giriş sınavlarına hazırlandım. Hedefim Arkeoloji idi. 2018 yılı YKS Yerleştirme sonuçlarına göre, aldığım puan yeterli geldi. İlk tercihimi kazanmıştım...
Bu hafta On Dokuz Mayıs Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji bölümüne kaydımı yaptırıyorum.


****
Aslında ilk tercihim Ankara'ydı...

Bir ayağım Ankara'da olsun istiyordum.
İlk tercihim Ankara Gazi üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü olacaktı. Gazi Arkeoloji'nin Bölüm Başkanı değerli hocamız Prof. Dr. Yücel Şenyurt'tan dolayı bende böyle bir istek oluşmuştu. Kendisiyle Ordu-Kurul Kazıları  nedeniyle tanışmış ve Ünye'ye davet ederek Cevizdere Tozkoparan Kaya Mezarı ve Ünye Kalesi hakkında görüşmüştük.

****
Ne var ki Gazi Arkeoloji'nin puan göstergesi geçen yılın tablosunda yer alırken, bu yılın tercihleri arasında görünmüyordu. Gidip Ünye AVM'nin zemin katında  hizmet veren Ünye Rehberlik'teki arkadaşlardan yardım istedim. Onlar da işin içinden çıkamadı.
Neredeyse Şenyurt hocayı arayıp, "Sizin bölüme ne oldu?" diye soracaktım.
Sonunda İnternet'ten arayıp işin aslını öğrendim.
Meğer, Gazi Mustafa Kemal'in emriyle kurulan Gazi Üniversitesi'nin bazı bölümleri, yeni açılan bir başka üniversite bünyesine kaydırılmış.
Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve dolayısıyla Arkeoloji Bölümü, yeni kurulan Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi'ne dahil edilmiş.
İstanbul Üniversitesi'nde uygulanan işlemin bir benzeri yani...  
Bu nedenle Ankara'dan vazgeçtim, ilk tercihim Samsun Arkeoloji oldu.
(Üniversitelerde "bölme-parçalama" durumu Ankara'da da tepkilere neden olmuş, bazı olaylar çıkmış... Yeri gelmişken belirteyim.)

****
45 Yıl sonra...   

Neden yeniden üniversite?
Bu soruyu epeydir soruyorum kendime.
Öğrenmenin yaşı yok!
Anayasa'nın en temel haklarından biri, "Eğitim ve Öğrenim Hakkı."
İşte o hakkımı kullanıyorum sadece...
1982 Anayasası; Bölüm 3, Madde 42...
(Bu Anayasa'nın hazırlandığı yıl tutukluydum. Son sınıf öğrencisiyken Üniversite'den kaydımı sildiler.)
("Hata"yı telafi etmek için 1993'te yeni bir imkan tanındı. Devlette devamlılık esastır. Her ders için bir sınav, bir bütünleme hakkı... Son sınıfın baba dersleri duruyor. Yine de iki dersten geçmeyi başardım. "Farmasi ve Teknolojisi" sınavında 10 üzerinden 7 aldığımı hatırlıyorum. Ama bu başarı Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nden mezun olmama yetmedi.)

****
Yıllar öncesinin Üniversite heyecanı bir başkaydı tabi...
Ama Herakleitos'un dediği gibi, aynı nehirde iki defa yıkanamayız.

Amacım geçmişi yaşamak değil.
Yeni bir başlangıç, belki... 

Neye başladığımı yaşayıp göreceğim.
Buraya kadar gelebildim, kendimde bu gücü bulabildim!
(Bu konuda bana destek olan eşime teşekkür ediyorum.)
Bundan sonrası için biraz daha cesaret...
Ucuna kadar gelip, bu defa bırakmak yok.
Nefesim yettiğince, sonuna kadar!    


5 Eylül 2018, Ünyekent

29 Ağustos 2018 Çarşamba

Malazgirt Ruhu


Malazgirt Ruhu


Son günlerde atağa kalkan döviz fiyatı ve onu takip eden ekonomik krize karşın yeni ufuklara yelken açmaya devam ediyoruz.
2023 Hedefinden bahsediyorduk örneğin...
Şimdi çıtayı daha da yükselttik...
2071'den söz ediyoruz...
"Malazgirt ruhu" diyoruz buna!

****
Bakın ne diyor Prof. Dr. Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler) adlı kitabında (s. 124):
"Alp-Arslan Halep önüne kondu. Şehrin hakimi Mirdas-oğlu Mahmud korkusundan Sultan'ın huzuruna gelemediği için Haleb bir müddet muhasara edildi. Güç bir duruma düşen Mirdas-oğlu en sonunda Oğuzlar gibi giyinerek yani Oğuz kılığına girip Alp-Arslan'ın katına geldi; affa nail olup, Haleb yine kendisine verildi. Alp-Arslan buradan Dimaşk'a (Şam) doğru hareket etmiş ve bir günlük yol gitmiş idi ki, Bizans imparatoru Romanos Diogenes'in muazzam bir ordu ile sefere çıktığı haberi geldi. Bunun üzerine Alp-Arslan imparatoru karşılamak için sür'atle geri döndü. İki hükümdar 26 Ağustos 1071'de Malatgird'te Rahva ovasında karşılaştılar. Bizans ordusunun sayısı Türk ordusundan çok fazla idi. Alp-Arslan Türk savaş usullerinden birini tatbik ederek Bizans ordusunu görülmemiş bir yenilgiye uğrattı. Savaş esnasında Bizans ordusunda bulunan Peçenekler'in ve Oğuzlar'ın (Uz-Guzz), bir kısmı veya hepsi soydaşlarının tarafına geçtiler. Bu geçmede, daha önce de belirtildiği gibi milliyet duygusunun amil olduğu şüphesizdir."

****
Prof. Dr. Sümer'in de üzerinde durduğu gibi bu savaşla birlikte Anadolu Türk yurdu olmaya başlamıştır. Ancak Türkler Anadolu'ya bu tarihten çok daha önce gelmiş, Bizans ordusunda profesyonel asker olacak kadar bu topraklarda yerlerini almışlardır.
İslamiyet'in Anadolu'ya girişi ve yerleşmesi ise Alpaslan'dan 400- 450 yıl öncesine rastlamaktadır. Bizans-Arap savaşları sırasında Güney ve Doğu Anadolu'nun bir kısmında Bizans denetimi kırılmış, İslami topluluklar boy göstermeye başlamıştır. Hatta bu dönemde Doğu Anadolu'dan bir grup Ermeni Güney'e inerek Anavarza bölgesinde Ermeni krallığı kurmuştur.
Malazgirt sonrası Türklerin Anadolu'da yurt kurması sanıldığı kadar kolay olmamıştır. 1096 yılında Avrupa üzerinden gelen Haçlı Seferleri nedeniyle Anadolu'da birçok mevzii Türkler tarafından terk edilmek durumunda kalmıştır. Selçuklu sultanı I. Kılıçarslan döneminde püskürtülen Haçlı orduları, durumu Türkler lehine çevirmişse de, Sultan'ın erken ölümü ve Türk beylikleri arasında siyasi birliğin oluşturulamaması gibi nedenlerle süreç sancılı seyretmiştir. Bir başka olumsuz etken de Doğu'dan gelen Moğol akınlarıdır.
Anadolu'daki sancılı süreç ancak Osmanlı döneminde sona ermiştir. Yıldırım Bayezid döneminde kısa bir duraksamaya uğramışsa da (Timur yenilgisi ve  Fetret devri), Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethi ve Anadolu'da siyasi birliği sağlamasıyla Anadolu tam anlamıyla Türk Yurdu haline gelmiştir.

****
Anadolu'nun Türk Yurdu olması, Anadolu'daki Türk ve Türkmen boyları için çok da olumlu bir durum yaratmadı. Bu unsurlar, Osmanlı devlet yapılanmasıyla arzuladıkları barışı göremediler. Aynı biçimde, Selçuklu yönetimi altındaki Türkler de sorunlu bir hayat yaşadı. (Babai İsyanları, Baba İlyas, Baba İshak olayları vb.)

****
Milliyet duygusu, savaş alanında ortak düşmana karşı işe yararken, yönetim alanında ne yazık ki işe yaramıyor.
Osmanlı yönetiminde devletin bekası, daha çok devşirme unsurların elindeydi.
Ne zaman ki ülke toprakları işgale uğradı, Osmanlı mülkü darmadağın edildi...
İşte o anda milli şuur gündeme geldi.
Savaş meydanları "milli" unsurlara açıldı.

26 Ağustos 1071'de Türkler Anadolu'yu yurt edindi...
26 Ağustos 1922 ise Türklerin Anadolu'dan sürülüp atılamayacağı tescillendi...
947 Yıl sonra Malazgirt'in milli şuuruna nail olabiliyorsak, 96 yıl öncesinin Kurtuluş Savaşı sayesindedir. 
         

29.08.2018 ÜNYEKENT

14 Ağustos 2018 Salı

Karadeniz'i Sel Vurdu


Karadeniz'i Sel Vurdu


Çarşamba denince akla "Çarşamba'yı sel aldı" türküsü gelir.
Gerçekten de Karadeniz'in ortak kaderidir sel...
Tarih boyunca Yeşilırmak nice canlar aldı.
Sadece Yeşilırmak mı?
Karadeniz'de her yıl sel olur, su taşkınları ve heyelan haberleri duyulur.
Neyse ki 1970'lerde Suat Uğurlu ve Hasan Uğurlu barajlarıyla Yeşilırmak'ın önüne set çekildi, ıslah çalışması adı altında ırmak kıyılarına duvarlar dikildi.
Artık Yeşilırmak'ta insan ve hayvan cesetlerinden söz edilmiyor.
Hem dememiş miydi 1970'te, devrin başbakanı Demirel "Çarşamba'yı artık sel almayacak!" diye...   
Nice'dir Çarşamba'yı sel almıyor-muş!..
Acaba işin aslı öyle mi?

****
Terme'nin de derdi Çarşamba gibi sel ve su taşkınlarıdır.
30-40 yıl öncesine kadar Terme'deki evlerin neredeyse tamamı, iri moloz taşlar üzerine oturtularak inşa edilmişlerdi. Evlerin zemini yerden yükseltiliyor, su evlerin altından akıp gidiyordu. Böylece binalar sel ve taşkınlara karşı korunmuş oluyordu.
Terme'nin ortasından geçen tarihi Termedon Irmağı, zamanla ıslah edildiği için bir ölçüde önlem alınabilmiş, 1970'lerde normal inşaatlar sürecine girilmişti.
Bütün bunlara rağmen sel ve taşkınların önüne tam anlamıyla geçilebilmiş değil. İşte bu yılın başında Terme'den bir haber:
"Terme’de kentin kanayan yaralarından birisi olan ve yağan yağmurlarda kenti çileye dönüştüren sel baskınları için kalıcı bir adım atıldı. DSİ 7. Bölge müdürlüğü tarafından bu yılın başlarında yapılan ihale kapsamında  Terme İlçe Merkezi Taşkın Öteleme Köybucağı Depolama Tesisi İnşaatı çalışmaları hızla devam ediyor. Proje tamamlandığında Terme’de sel ve taşkın sorunu ortadan kalkacak." 
(03.01.2018, Milliyet Gazetesi haberi.)

****
Sel ve su taşkını ayrı şeylerdir.
Sel, dağların dik yamaçlarından düşercesine inen ve bu sırada yolu üzerinde bulunan taşı, toprağı aşağı indiren ve çevresine hasar veren şiddetli akıntılara denir.
Su taşkını ise akarsuların çeşitli sebeplerle yatağından taşarak etrafındaki arazilere, yerleşim yerlerine veya canlılara zarar vermesi olarak tanımlanır.
Örneğin Trakya'daki Meriç nehrine çok su geldiğinde, nehir yatağından taşarak etrafa zarar verir. Bu sadece su taşkınıdır.
Oysa Karadeniz'deki akarsular hem sele hem de su taşkınlarına sebep olur.
Heyelan da cabası...
Sel oluşumunda birim zamanda düşen yağış miktarı kadar, arazinin eğimi de önemlidir.
Bu sel ve taşkınlar Karadeniz'de çevreye, ekili-dikili alanlara zarar vermekle kalmaz, ölümlere de sebebiyet verir.

****
Ünye'ye gelirsek...
Üç önemli akarsuyumuz var.
Batıdan doğuya doğru Akçay, Cüri ve Cevizdere...
Bunlara Tabakhane ve Lahna derelerini de eklersek, sayı beşe çıkar.
Arada birçok küçük akarsuyumuz daha var ama kıymeti harbiyesi yoktur.
Cevizdere, Cüri Deresi ve Akçay, Akkuş'un dağlarından doğar.
Üç akarsuyun da ortak yanı, yukarıya (Akkuş'a) yoğun yağış düşüyorsa, Ünye'ye tek damla yağmur düşmese bile Ünye'de sel ve su taşkınlarına sebep olabiliyor.
Lahna Deresi'nin kayda değer bir sele ve taşkına sebep olduğu söylenemez.
Tabakhane Deresi ise küçük bir dere olmasına rağmen Ünye'nin kabusudur...
Çataltepe'den doğan Tabakhane Deresi, şehrin merkezine yakın bir yerde denize dökülür. 2006 Haziran'ında taşmış ve bütün şehri su basmıştı.
Geçen haftaki yağmurlarda da, Ünye şehir merkezine o gün yağmur yağmamasına rağmen, Tabakhane Deresi'nin suları kabardı, Allah'tan küçük taşkınlarla atlatıldı.  
Ama Cevizdere'deki sel ve taşkınlar maddi hasara sebep oldu. Tonlarca fındık denize döküldü, insanlar mahsur kaldı, yaralananlar oldu, hayvanlar sele kapıldı ve dere üzerindeki köprülerin çoğu yıkıldı.  
Akçay'daki selde ise bir kişi heyelanın altında kaldı, öldü.
Cumhurbaşkanı Erdoğan Ünye'ye geldi, yıkılan Cevizdere Köprüsü mahallinde incelemelerde bulundu. Meydanda halka hitap etti.
"Yaralar sarılacak, zarar karşılanacak" dedi.
(11 Ağustos 2018, buraya kaydediyoruz!)     

****
Karadeniz'de sel ve taşkınlar neden önlenemiyor?
İki nedene bağlanıyor.
1- Doğa tahribatı,
2- Plansız yapılaşma.
Evet, dere yataklarına inşa edilen konut ve iş yerleri tehlike arz etmektedir. 2012 Temmuz'unda Samsun'da dere yatağına inşa edilen TOKİ konutlarında ve AVM'de dokuz kişi hayatını kaybetmişti. Hakeza İstanbul Alibeyköy'de benzer bir durum yaşandı.
Cevizdere havzasındaki konut, tesis ve depolar tehlike altındadır. Yıllar önce buraya inşa edilmesi planlanan OSB'nin iptal edilmesi isabetli olmuştur. İnşa edilmekte olan çöp tesislerinden de vazgeçilmesi gerekir, çevreye vereceği tahribat sel felaketiyle birleşince faciaya dönüşebilir.     
Yağışların artmasını uzmanlar deniz suyunun ısınmasına bağlıyor.
Denizden soğutma yapan OMV Elektrik Santrali'nin kıyılarımızda su sıcaklığını bir dereceye kadar artırdığı bilinmektedir. Çevre felaketlerinin olanca faturasını OMV'ye kesemezsek de, olumsuz katkılarını görmezden gelemeyiz.
Selin yaralarını sararken, apse ve kangren yapan kısmı görmek zorundayız.   

15.08.2018, Ünyekent


8 Ağustos 2018 Çarşamba

Ünye'nin Kayıp Hikayeleri


Ünye'nin Kayıp Hikayeleri


Bu yıl ikincisi düzenlenen etkinliğin ilkine katılamamıştım. Geçen yıl değerli öğretmenim Mehmet Zeki Gündüz'le Ünye'de yıllar sonra yeniden buluşabilecektik, olmadı. Ünye'de olmadığım için ilk "Masal Buluşması"na katılamamıştım.  
2. Ünye Anlatıcılar Buluşması'nda, konu "Ünye’nin Kayıp Hikayeleri" idi.
Ev sahibi Ünye Belediyesi. Yaşayan Kültürel Miras Müzesi'nde düzenlenen etkinlik yine aynı arkadaşların koordinatörlüğünde gerçekleşti; inşaat mühendisi, senarist ve masal anlatıcısı İsmail Canbulat ve Yaşayan Kültürel Miras Müzesi Sorumlusu Halk Bilimci İhsan Akbulut...
Geçen yıl ilk buluşma,Yalı Kumsalı'nda gerçekleşmişti.
Seçilen mekan, en az bu yılın buluşma mekanı kadar anlamlıydı.
Ortada yakılan masal ateşinin etrafında masalsı bir söyleşi...
Bu defa mekan olarak Ünye Müze Evi'nin (şimdiki adıyla Yaşayan Kültürel Miras Müzesi) bahçesi seçildi. Ortada ateş yoktu ama dinleyicilerle anlatıcılar tıpkı kumsaldaki gibi bir araya gelip halka oluşturmuştu. Aynı samimi hava içerisinde, kaybolmaya yüz tutmuş Ünye hikayeleri dile getirildi.

****
Yazar, dilbilimci Bilgin Hasdemir, Ünye şivesiyle eski pazaryeri diyaloglarını, esnaf hikayelerini ve bir zamanların mahalle ilişkilerini dile getirdi...
İrfan Işık hocamız Ünye'nin dilencilerini ve delilerini anlatı.
Blog yazarı "Mavianne" Fatma Canbulat Erdem, çocukluk anısından esinlenerek, babası Muharrem Canbulat'a ait "Çataltepe Gazoz Fabrikası"nın masalını anlattı. (Masal formu, Fatma hanımın anısını dinleyen Gülden Görgülü Güler tarafından yazılmış.)
Yaşar Karaduman Çataltepe Gazozu'nun "muzlu gazoz" kısmını, mübadele yıllarında Ünye'den göç eden Ermeni ve Rum çocuklarının trajik öykülerini ve Ünye'de evin sarnıcında mahsur kalıp ölen evin hanımını anlattı.
Bana bu bahiste, Yitik Şehir Midrebolu'yu (Mithrapolis) anlatmak düştü.
(Bazen bir kentin sadece yaşamı, kültürü değil, kendisi de tümüyle yok olup tarihe kavuşabiliyordu. Platon'un Atlantis'i gibi.)
 Ahmet Kabayel ise "Ünye'de kurgulanan mizah"ın ustası Baba Lütfi'den güldüren ve bir o kadar da düşündüren anılar aktardı. Ünye'de yaklaşık 20 yıla ulaşan yerel tarih çalışmalarından söz etti.
Halkbilimci Elif Akbulut bir Anadolu masalı anlattı bize... Halka mal olmuş Nasrettin Hoca öyküsüne benzer bir öyküydü bu. Bir bilgenin ağzından küçüklere masallar formunda ama daha çok büyüklerin ders alabileceği bir masaldı.
Tiyatro eseri yazarı Cihan Öksüz'den "Aşkımızın Gemisi Fındık Kabuğu"nun ortaya çıkış öyküsünü dinledik. Ünye'de tiyatronun "Bir varmış bir yokmuş" üslubuyla nasıl ortaya çıktığından ve kaldırıldığından söz etti.. Gelecekte "Ünye Tiyatrosu" için fazla umutlu olmadığını söyledi.  
Etkinliğe katılan Belediye Başkan Yardımcısı Erhan Eren de, Ünye'de tiyatronun asla kaldırılmadığını, "ertelendiğini" söyledi.
Masal Buluşmalarının mimarı İsmail Canbulat, annesin yaşadığı bir "Hıdırellez" öyküsünü anlattı. Aslında babasından kalan bir defter dolusu anıyla katılacaktı etkinliğe ama son anda o derinliğe dalmaktan vazgeçmiş olmalı.
Etkinliğin diğer mimarı Halkbilimci İhsan Akbulut ise, sözlü kültürü dijital  ortama aktarmaktan ve bir kaynak oluşturmaktan söz etti.
Gerçekten de önemli bir etkinlik  yerine getirilmişti. Bir iki saat içinde ortaya çıkan performansın kayıt altına alınması, Ünye'nin kayıp hikayelerine giden yolu aralayacaktı.

****
Bu vesileyle burada, Ünye'nin kadim kültürünün gelecek kuşaklara aktarılması görevine yeniden değinmiş oluyoruz. Anlatılan hikayelerin kayıt altına alınması gerektiğini bir kez daha vurgulamakta yarar var. 40-50 Yıl önce Mehmet Zeki öğretmenimizin derlediği Ünyeli çocukların (yani benim de içinde yer aldığım 60 yaş kuşağının) masal anlatıları nasıl zamana yenik düşmediyse, bugün yapılanlar da zamana karşı duran kültürel değerlerimizdir. 
Bu anlamda etkinliğin gerçekleştirildiği mekanlar da önemlidir.
"Müze Ev", kültürel mirasın yaşatılmasının ön koşulu, hatta zorunlu bir durağıydı...
Şayet böyle bir ev restore edilmemiş olsaydı, kültürel mirasımız nerede, nasıl yaşatılacaktı?
Kim, nereyi "Yaşayan Kültürel Miras Müzesi" ilan edebilecekti?
Bu etkinliğin geçen yıl kumsalda yapılması da rasgele bir seçim değildir.
Yok edilen sahillerimiz, eski tarihi evlerimiz kadar değerlidir.
Kumsalımız kültürel bir mirastır.
Kıyıda denize giren çocuklarıyla, kumda düzenlenen futbol turnuvalarıyla, kano ve sandal yarışlarıyla, yağlı direkte bayrak kapma ve yüzme yarışlarıyla kültürel bir şölendir.
Yaşatılması gerekir.     

8.8.2018, Ünyekent