15 Ocak 2019 Salı

2019 Model Çevrecilik




Çağımızda en büyük felaket çevre sorunu olarak görülüyor. Tüm dünya ile birlikte ülkemiz de hızla bir çevre felaketine doğru sürükleniyor...
Evet, böyle deniyor!..
Abartma falan yok.
Tam bir çevre felaketi yaşanıyor.
Dünyanın dengesi bozuldu; küresel ısınma, iklimsel taşkınlıklar, sel, deprem, tusunami, vs. vs.
Soluduğumuz havadan, içtiğimiz suya kadar...
Kirlettiğimiz dünyanın kurbanları olmaktayız.
Önlem mi?
Önlem de alınıyor tabi!
Alın işte bizde 2019 yılbaşından bu yana, marketlerde poşet ücretli verilmeye başlandı...

****
Ülkemizde yılda kişi başına 400-500 poşetin kullanılıp çöpe atıldığı tespit edilmiş. Bu çok afaki bir rakam. Peki ne yapıldı? Marketteki poşete 25 kuruş bedel biçildi. Böylece poşet israfının önüne geçmeyi düşündüler. "Hedef 2023" sloganını benimseyen iktidarımız, poşet tüketimini 2019'da kişi başına doksan adete, 2023'de ise 40'a düşürmeyi planlıyor. Plastik poşetlerin marketlerde 25 kuruştan satılması bu yüzden.
Poşet yasasının mimarlarından TBMM Çevre Komisyonu Başkanı, AKP Trabzon Milletvekili Muhammet Balta “Atık miktarını azaltmak siyaset üstüdür" diyor. Kendisi de poşet üreticisi olan Balta "Amacımıza ulaştık, şu anda her yerde poşet konuşuluyorsa, bu iş bitmiş demektir!"

****
Sadede gelelim.
Poşet atığı ülkemizde önemli bir kirlenme kaynağı, tamam, kabul... Diğer plastik maddeler gibi çevreyi kirleten etkenlerin başında geliyor ve doğada bin yılda yok oluyor. Tüm çevreciler gibi, ben de bu sorunun çözümünden yanayım.
Gel gelelim poşeti markette parayla vermek çözüm mü?
Alternatif malzemeler kullanılamaz mı?
Çevre dostu poşet imalatı, kağıt vb. yenilenebilir malzemeler falan...
Atıkların doğada kayboluş süreleri, aslında malzemesinin ne kadar kaliteli veya sağlam olduğuyla ilgilidir. Atılan atık ne kadar sağlam ve kaliteliyse, doğada o kadar geç kayboluyor. Örneğin ülkemizde sıkça kullanılan bina yalıtım malzemeleri (strafor ve benzeri poliüretanlar) iki bin yılda ancak doğaya dönüyor.
Yani konuyu poşete bağlayıp, onu da paralı yaparak "işi bitirmek" pek mümkün görünmüyor.
Konunun  gündeme gelmesi ve " sık konuşuluyor" olması, çevrecilik adına nasıl bir kazanımdır anlamak mümkün değil.
Poşet, çevresel kirlenmenin yalnızca bir boyutu ve "ücretli" yapmakla üretilen çözüm nereye kadar?
Üstelik marketler dışında ücretli uygulama yok. Manavda, kasapta ve fırında poşete ücret ödenmeyecek. Markette poşete ödenen 25 kuruşun, 15 kuruşu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na gidecek. Geri kalan markete kalacak. Manava, kasaba ve fırına haksızlık olmuyor mu?
Bakanlık, 15 mikron ve altında olup 200x350 mm ebadındaki poşetler için de eczanelerde ücret talep edilmemesini kararlaştırıyor. Kozmetikçiler de bu kapsama girecek mi, merak ediyoruz.

****
Olay, Nasrettin Hoca'nın mezarına benziyor:
Dört yanı açık ama devasa bir kapısı var bu mekanın, üstelik kapının üstünde kocaman bir kilit...
Her uygulamada olduğu gibi, poşetçi çevreciliğin de mizahı gecikmiyor...
Örneğin Okan Bayülgen...
"Eğer satmaktan geçiyorsa bu işin çözümü, hemen o poşeti satalım. Hatta 25-50 kuruşa, 1 liraya değil, 10-20 liraya satalım ki insanlar bunları kullanmaktan kaçınsınlar. Bu yolla poşet kullanımını azaltalım hatta zamanla yok edelim." diyor.
Ücretli poşet uygulamasını protesto etmek için  markete el arabası, çuval ve sırtında küfe ile girip alışveriş yapanlar oldu...
Alışveriş sonrası poşetleri iade edip parasını geri almak isteyenler!!!
Ve daha çokları...
Ormanların, milli parkların betona dönüştürüldüğü bir ülkede bu tür önlemleri ancak mizahi bir mantıkla çözümleyebiliyoruz.
Ülkemizde çöp ve diğer atıklarla ilgili daha önce de alınmış bir çok önlem mevcuttu. 2000’lerin başında, ambalaj atıklarının (plastik, metal, cam) toplanması ile ilgili bir yasa ve yetkilendirilmiş kuruluşların olduğu bir yöntem uygulanmaktaydı.
Ama işlemedi, işletilemedi.
Bakalım bu uygulama ne ölçüde işleyecek?

****
Poşet konusunda en radikal kararı veren başka birileri de var ki, Allah beterinden saklasın...
İşte haber:
Dünyanın ilk "çevreci cihatçı örgütü" Eş Şebab plastik poşeti yasakladı.
04.07.2018 tarihli, AFP Ajansının haberine göre; "Somali'de radikal İslamcı Eş Şebab örgütü, kontrolü altındaki bölgelerde insanlık ve çevre için "ciddi bir tehdit" dediği plastik poşet kullanımını yasakladı.
Haber, yorum gerektirmiyor, apaçık ortada... Onlar da kendi yöntemleriyle "çevrecilik" yapıyor. 2019 model çevrecilik bu olsa gerek.


16.01.2019, Ünyekent

2 Ocak 2019 Çarşamba

Ülkemizin Tarihi Zenginliği - 3


Ülkemizin Tarihi Zenginliği - 3


Gazi Mustafa Kemal'in henüz Kurtuluş Savaşı'na başladığı dönemde ülkemizin tarihi zenginliklerinin farkına vardığını ve ülkenin kurtuluş meselesi kadar önemli gördüğünü söylemek mümkündür.

***
Konuya ilişkin son günlerde satış rekorları kıran  Yılmaz Özdil'in Mustafa Kemal adlı kitabından bir bölüm aktarmak istiyorum:

"TBMM'yi kurdu.
Sadece 16 gün sonra...
Asar-ı Atika Müdürlüğü kurulması talimatı verdi.
Daha memleketin ne olacağı belli değilken, kültür varlıkları müdürlüğü tarafından 'envanter' çalışmasına başlanmasını, ören yerlerinin tespit edilmesini, korunmasını istedi.
Topkapı Sarayı'nı müzeye dönüştürdü.
1921-1936 yılları arasında Topkapı'nın yanı sıra...
Efes antik kentinin,
Bergama antik kentinin,
Ankara arkeoloji müzesinin,
Ankara etnografya müzesinin,
Konya Mevlana müzesinin,
İzmir, Diyarbakır, Antalya, Sivas, Adana, Edirne, Kayseri, Tokat, Kütahya, Samsun, Van, Alanya, İznik, Silifke, Manisa, Amasya, Bursa, Afyon, Denizli, Isparta, Niğde, Kırşehir, Sinop ve Çanakkale müzelerinin açılmasını sağladı. 15 yılda 30 müze açtırdı.
'Melhame-i kübra, kan deryası'
olarak nitelendirdiği Sakarya Savaşı olanca şiddetiyle devam ederken, işgal kuvvetleri Ankara'nın burnunun dibine kadar yaklaşmışken, top sesleri şehirden duyulurken, Meclis'in Kayseri'ye taşınma ihtimali varken, akıbetimiz belirsizken... 'Eti müzesi' kurulması için talimat vermişti!
Memleketi 'kültür' üzerine inşa etmek istiyordu.
Kültür yoksa, kültür kökleştirilmezse, savaşı kazansak bile ayakta kalabilmenin mümkün olmadığını düşünüyordu. Eti müzesi fikri, Anadolu Medeniyetleri Müzesi olarak hayata geçirildi.
Hitit ve Asianik Araştırmalar Derneği tarafından Fransa'da yayınlanan Hitit Dergisi'nin sponsoruydu. Fransız tarih ve arkeoloji profesörleri tarafından yayına hazırlanan derginin künyesinde 'Gazi Mustafa Kemal'in himayesinde yayınlanmaktadır' ibaresi yer alıyordu.
Yıkık dökük durumda bulunan ve avlusu kahvehane olarak işletilen Ayasofya'nın müze olmasını sağladı.
Arkeolojik kazıları başlattı.
Alacahöyük, Mustafa Kemal'in talimatıyla 'ilk milli arkeolojik kazı' oldu. Defalarca uğradı, kazı alanını gezdi, buluntuları inceledi.
Ankara'nın simgesi olan güneş kursu 1935'te bulundu, duyar duymaz derhal Alacahöyük'e geldi, heyecanı ve mutluluğu gözlerinden okunuyordu.
1924'te sırf bu iş için İzmir'e gitti, Efes'i gezdi.
Bergama antik kentini gezdi.
Vahdettin'le Almanya seyahatinde Zeus Sunağı'nı incelemişti, o günkü hislerini, üzüntüsünü Bergama'da anlattı.
1930'da Antalya'ya gitti, Aspendos'u gezdi.
Hasankeyf'in yüzey araştırması 1932 yılında Mustafa Kemal'in talimatıyla başlatıldı. 1933'te ilk kazması vurulan Truva kazılarını, elde edilen bulguların korunmasını titizlikle takip ediyordu.
9 Eylül 1922'de işgalciler denize dökülürken, İzmir cayır cayır yanarken, Sardes antik kentine ait bulgular çalınmıştı.
Çünkü... Manisa Salihli'deki Sardes antik kenti Osmanlı döneminde Amerikalılar tarafından kazılıyordu. Buluntular  İzmir'e taşınmış, bugünkü İzmir Atatürk Lisesi'nin depolarına yerleştirilmişti.
İzmir cayır cayır yanarken Amerikan konsolosluğu fırsat bu fırsat diye düşünmüştü. Sardes buluntuları 56 sandığa yerleştirilerek, New York'a gönderilmiş, Metropolitan müzesi'ne teslim edilmişti.
Kelimenin tam manasıyla yangından mal kaçırılmıştı!
Mustafa Kemal bunu asla unutmadı.
Cumhuriyet ilan edilir edilmez son derece sert bir dille diplomasi başlattı. 53 sandık dolusu eser 1924 yılında geri alındı. Üç sandık hakkında 'biz de bulamıyoruz, kayıp' filan demişlerdi ama, hiç olmazsa gerisi kurtulmuştu.
1933 yılında Üniversite yasası hazırlanıyordu.
Taslakta yer almıyordu, 'arkeoloji enstitüsü'nü monte ettirdi.
2Tbiatın esrar dolu sinesine her gün daha çok girmekte olan insan zekası, realiteye kavuşmak için, insanlık tarihini aydınlatacak ilimler bulmuştur. Arkeoloji işte o ilimlerin başında gelir. Tarih, bu ilimlerin bulduğu belgelere dayandıkça temelli olur. Bizim topraklarımızdaki tarih belgelerimizin her bir parçası, bizim kültürümüzün bir aynasıdır' diyordu.
'Ne Mutlu Türküm Diyene' kavramının kökeniydi...
Irk, din, dil, hatta zaman farkı gözetmeden, bu topraklarda varolan, bizden'di."


(Yılmaz Özdil, Mustafa Kemal, Kırmızı Kedi Yay. 2018, s. 418-422)

****

2019 yılının bu ilk yazısında yeni yılın tüm dünyaya barış, huzur, sağlık ve mutluluk getirmesini diliyorum...

(Devam Edecek.)
      
Fotoğraf:
Mustafa Kemal Atatürk'ün Efes antik kentini ziyaretleri

02 Ocak 2019, Ünyekent

26 Aralık 2018 Çarşamba

Ülkemizin Tarihi Zenginliği - 2


Ülkemizin Tarihi Zenginliği - 2


Ülkemizde "alan çalışmaları"nda bulunmuş bilim insanlarından Melbourne Üniversitesi arkeoloji profesörü Antonio Sagona, Türkiye'nin eski çağlardaki kültürel yapısına ilişkin önemli saptamalarda bulunmuştur. Çalışma arkadaşı, Stony Brook Üniversitesi'nde arkeoloji ve eskiçağ tarihi profesörü Paul Zimansky ile birlikte ülkemizin coğrafi konumunu, fiziksel özelliklerini ve biyo-iklimsel koşullarını değerlendirerek, Anadolu'nun iki kıta arasında insanlık oluşumuna sağladığı muazzam katkıyı bilim dünyasına sunmuşlardır.
"Alet kullanan ilk insanların Afrika'da ortaya çıkışından, MÖM yaklaşık 11.000'de Buzul Çağı'nın gerilemesine kadar olan süreyi kapsayan Paleolitik Çağ, Avrupa'da yüzyıldan uzun bir süredir büyük ilgi uyandırmaktadır. Buna karşın Türkiye'de Paleolitik Çağ araştırmaları göreli olarak daha yeni bir alandır ve kazıları kısıtlı sayıdaki buluntu ve yerinin yanı sıra, bu dönemle ilgilenen uzman sayısı da azdır. [...bugün] yaklaşık 200 buluntu yeri listelenmektedir. Ancak Anadolu, özellikle Homo erectus ile akrabalarının geniş bir coğrafya içindeki hareketliliği göz önüne alındığında, dünyanın tarihöncesi açısından çok büyük bir potansiyele sahiptir."    
(A. Sagona, P. Zimansky, Arkeolojik Veriler Işığında Türkiye'nin En Eski Kültürleri MÖ 1.000.000 - 550, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 2015, s. 9)

***
Ülkemizde kazılara katılan sözünü ettiğimiz bu iki bilim insanı dışında uluslararası düzeyde bir çok katılım mevcuttur. Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri (TAY) projesi kapsamında yaklaşık 200 tarihöncesi buluntu yeri tespit edilmişse de, bunların çok azı bugün kazılmaktadır.
Yapılan kazıların önemli bir bölümü yol, yapı yahut baraj yapımı gibi nedenlere bağlı olarak gündeme gelen "kurtarma kazları" niteliğindedir.
1968 Keban Barajı alanı kurtarma kazıları buluntuları tüm dünyanın ilgisini Anadolu^ya çekmiş ve Türkiye'de bir "arkeoloji patlaması" yaşanmıştır.
Oysa ülkemizdeki kültür mirası , uygarlık tarihinin çok küçük bir dilimini temsil eden ve daha çok kolay algılanır anıt yapıların bulunduğu Efes, Bergama, Boğazköy gibi büyük ören yerleriyle özdeşleşmişti. Buna karşın uygarlıkların doğuşunu ve gelişimini ortaya koyan dönemler göz ardı edilmiştir. Zaten bu kazıların başlangıcı, Cumhuriyet'in kurulduğu ilk dönemde Mustafa Kemal Atatürk tarafından bizzat teşvik gören Alişar, Alacahöyük, Ahlatlıbel ve Troya gibi kazı yerleridir. Aralarında Ünyeli hemşehrimiz Prof. Dr. İsmail Kılıç Kökten'in de bulunduğu Cumhuriyet Dönemi Türkiye kazılarının temelini atan Remzi Oğuz Arık, Hamit Zübeyir Koşay, Arif Müfit Mansel ve Şevket Aziz Kansu gibi isimlerdir.
1923-1938 yılları arasında (Atatürk Dönemi) Türkiye topraklarında Türk bilim insanları tarafından başlatılan bu kazıların bütçeleri Türk Tarih Kurumu tarafından karşılanmıştır. Ancak Ahlatlıbel ve Alacahöyük kazılarının masraflarını Mustafa Kemal Atatürk kendi şahsi parasından karşılamıştır.
Atatürk Dönemi'nin ardından araştırmalar mevcut alanlarla sınırlı kalmış, 1950'li yıllardan sonra çok az yeni bilginin üretildiği durağan bir döneme girilmiştir.
Osmanlı'nın don dönemde yaşadığı tarihi eser yağması Cumhuriyet Dönemi'nde büyük ölçüde engellenmiş ancak ülkedeki arkeolojik gelişmeler 1950 sonrası durma noktasına gelmiştir. Bu süreçte Anadolu'nun tarihöncesi ve öntarih çağları, Balkan, Ege ve Yakındoğu uygarlıklarının arkasında kalarak önemsizleşmiştir.
Durağan dönem, 1968'de Keban Barajı kurtarma kazıları nedeniyle aşılmıştır. Kısa zamanda epey yol alınmasın karşın Türkiye halen, arkeolojik bakımdan bölgenin en az araştırılmış ülkesi konumundadır.
Son dönem kazılarında ortaya çıkan buluntular, tüm dünyanın ilgisini ülkemize çekmektedir. Son kazılarla birlikte ülkemiz topraklarında gelişen birçok yeni ve özgün kültürü yeni yeni tanımaya başlıyoruz. Sınırlı imkanlara karşın son otuz yıl içinde ortaya çıkan sonuçlar, dünya uygarlığının gelişim sürecini derinden etkileye devam etmektedir. öyle ki bu gelişmeler, dünya uygarlığının gelişim sürecine bakışımızı tümüyle değiştirecek kadar önemli ve çarpıcıdır.
Şanlıurfa yakınlarındaki Göbekli Tepe kazıları gibi, düşünce sistemimizi zorlamaya başlayan buluntular ortaya çıkmıştır.

****
Şayet Cumhuriyet'in ilk dönemindeki araştırmalar kesintiye uğramamış olsaydı, bu aşamaya çok daha önceki yıllarda ulaşmış olacaktık.  İ. Kılıç Kökten'le birlikte başlayan Antalya Karain Mağarası kazıları, Anadolu'da bulunan ve alet kullanan "ilk insan" konusunda önemli bir kaynaktır. Çok fazla tahrip görmesine karşın, İstanbul Küçük Çekmece Gölü yakınında Yarımburgaz Mağaraları da dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri (barınak) kabul edilmektedir.
Anadolu'da Doğu'dan Batı'ya yayılım gösteren eski yerleşimler, Mezopotamya'nın Bereketli Hilal'inden daha derin izler barındırmaktadır. Ne yazık ki bunların bir kısmı yeterince araştırılamadan (ortaya çıkarılmalarına fırsak kalmaksızın) sular altında kalmıştır. Örneğin baraj gölü suları altında kalan Nevali Çori, Göbekli Tepe'den önce bulunan "T" şekilli taş yapıların ve erken Neolitik Dönem'in ilk ip uçlarıdır.
Sular altında kalan Zeugma ve Allianoi antik kentleri, Rumkale, Hasankeyf, Lidar höyük, Samsat, Tille, Horum (Urima), Botan Vadisi-Başur Höyük ve daha nicelerini saymak mümkündür.
Hemşehrimiz Kılıç Kökten'in 70 yıl önce el attığı arkeolojik araştırma alanlarından biri de Ünye'deki Cevizdere sekileridir.... Sel suları, arıtma tesisleri  ve çöp ayrıştırma üniteleri ile boğuşan tarihi bölgemiz, 70 Yıldan bu yana araştırılmayı beklemektedir.

(Devam Edecek.)
      
Fotoğraflar:
Prof. Dr. Kılıç Kökten Antalya Karain Mağarası Gezisi-1966
Nevali Çori, Şanlıurfa-Hilvan Atatürk Barajı
Türkiye'nin Tarihöncesi Yerleşimleri
Zeugma Antik Kenti Kurtarma Kazıları


Ünyekent, 26.12.2018





19 Aralık 2018 Çarşamba

Ülkemizin Tarihi Zenginliği - 1


Ülkemizin Tarihi Zenginliği - 1


Kuzenim haber verdi...
Mısır kraliyet rahibinin 4.400 yıllık mezarı bulunmuş.
Her yeni buluntu, insanlık için atılmış yeni bir adım gibi...
Tıpkı Ay'da ilk adımı atan Neil Armstrong'un "Benim için küçük, insanlık için dev bir adım!" dediği türden.

****
The New York Times’in haberine göre, Mısır’da başkent Kahire’nin güneyindeki antik bir kent olan Saqqara’da Mısır kraliyet rahibinin iyi korunmuş mezarı bulundu.
Mısır'da beşinci hanedanlık döneminden kalma mezar, Milattan Önce 2.500 ila 2.350 yılları arasını kapsıyor. Aynı mekanda 45 adet heykel de bulunmuş.
Dikkatimi çeken ayrıntı; mezarın "iyi korunmuş" olduğudur.
İyi korunmuş olması ne anlama geliyor?
Şimdiye kadar ehil olmayan ellerden gizlenebilmiş...
Açığa çıkarılamadığı için tahrip görmemiş, talan ve yağmaya uğramamış!
Arkeologlar tarafından tespit edilerek, usulüne uygun bir biçimde açığa çıkarılmıştır.
Şüphesiz, uygun bir biçimde tasnifi ve teşhiri sağlanacaktır...
Önce bilim dünyasına, sonra da ziyaretçilere sunulacaktır.



****
Bu tür haberlerle karşılaşınca, ister istemez aklımıza ülkemizdeki arkaik mekanlar ve tarihi eserler geliyor.
Yıllar önce yeğenlerimden biri gezmek için Almanya'ya gidiyor....
Berlin'deki Bergama Müzesini ziyaret ettiğinde ülkemizden götürülen tonlarca tarihi eseri görüp şaşırıyor.
"Orada oturup az daha ağlayacaktım" diyor.

****
Bergama Müzesi (Pergamonmuseum), Berlin'deki Müzeler Adası'nda bulunan beş müzeden biri...
Müzenin ene önemli eseri Bergama Zeus Sunağı...
Bergama Zeus Sunağı ya da Zeus Altar'ı MÖ 2. yüzyılda, İzmir'in kuzeyinde bulunan antik Pergamon şehrinde Pergamon Krallığı'nı yöneten Attalos hanedanı tarafından yaptırılmış mermerden anıtsal dinsel yapıdır.
At nalı biçimdeki bu yapı Bergama Akropolü üzerinde bulunur.
35,64 m genişliğinde 33,4 m derinliğindedir.
Yapının ön tarafında bulunan merdivenler 20 metre genişliğindedir.
Dışında ve iç mekanlarında bulunan mermer kaplama üzerindeki freskler sanat tarihinin en önemli yapıtları arasında sayılır. Dış cephe freskleri antik Helen dünyasının Olympos tanrıları ile devler -Gigantlar- arasındaki savaşı, iç alandaki freskler Pergamon'un kuruluş söylencesi olan Telefos söylencesini anlatır.
Bu görkemli yapının kalıntıları 1870'li yıllarda Alman mühendisi Carl Humann tarafından, o zamanın Prusya'sına götürülmüştür.
(Özellikle Bergama ve Milet'ten alınan eserlerle oluşturulan koleksiyonun Almanya'ya yasal olarak getirilip getirilmediği konusu halen tartışılmaktadır.)



Türkiye'den götürülen eserler arsında; Bergama Zeus Sunağı, Milet'in Market Kapısı, İştar Kapısı ve Mshatta Alınlığı gibi yapılar ve bu yapılara ait eserler, gerçek yerlerinden ayrıntılı bir şekilde toplanarak bu müzede yeniden birleştirilmiş, Bergama Müzesi'nin adını dünya genelinde meşhur etmiştir. Sergilenen diğer eserlerin başlıcaları; Bergama Athena Tapınağının Girişi, Bergama'dan Athena Heykeli, Halep Odası'dır. Bunun yanı sıra, Türk Çinisi ve halılarından da örnekler mevcuttur.
Bergama Müzesi, Alfred Messel tarafından tasarlanmış ve Ludwig Hoffmann denetimindeki inşaatı 1910'da başlamıştır...
20 yıl sonra da, 1930'da tamamlanmıştır.
Müze yılda yaklaşık 850,000 insan tarafından ziyaret edilmektedir. 2007 yılında 1.135.000 kişi tarafından ziyaret edilmiş ve Almanya'nın en çok ziyaret edilen sanat müzesi olmuştur.

****
Değerli yeğenimin Berlin Müzesindeki duyarlığı boşuna değil.
O eserler Almanya'ya taşınmamış olsaydı, ne olurdu?
Aynı konu "Klasik Arkeolojiye Giriş" dersinde de karşımıza çıktı.
Hocamız, Zeus Sunağını kastederek "Bu eserler tümüyle yok olabilirlerdi!" diyor...
"Mermeri kireç taşına dönüştürmeyi sevdiğimizi" söylüyor ki, inanması zor...
Eserin "iyi korunmuş olması" bir anlamda daha iyi anlaşılıyor... 
Peki elimizde mevcut değerler hangi konumda?

Haftaya devam etmek umuduyla...

(Berlin'deki Bergama Müzesi'ne ait kaynak bilgi; söz konusu dersten ve Wikipedia'dandır.)


19.12.2018, Ünyekent

12 Aralık 2018 Çarşamba

Yerel Seçimlere Giderken


Yerel Seçimlere Giderken


Üç ay sonra 30 Mart 2014 Yerel Seçimleri'nin üzerinden beş yıl geçmiş olacak ve 31 Mart 2019'da sandık başına gideceğiz.
Yeniden yerel yöneticilerimizi seçeceğiz.
Beş yıl süresince ilimizde ve Ünye'de neler oldu, neler yaşandı...
Beş yıl önce seçtiğimiz yerel yöneticiler neler vaat etmişti...
Bugüne kadar ne yaptılar?

Sorgulanması gerekenler budur!
Ama biz bugün neleri konuşuyoruz?

****
Beş yıl önce Ordu "Büyükşehir" olarak yerel seçimlere her zamankinden farklı bir formatta girdi...
Bu yeni "hizmet" biçimi, "Büyükşehir Belediye Başkanlığı" adında yeni bir makam getirdi.
Hepimizin bildiği gibi, Ordu'ya ve bize pek hayırlı gelmedi.
Seçtiğimiz BŞB Başkanı istifa etti yahut ettirildi.
İşin o kısmına girmeyip, Ünye'ye "Büyükşehir" farklılaşmasının getirdiği bir "artı" var mıydı...
Yoksa bizden bir şeyler mi eksiltti? 
Öncelikle bu konuyu konuşmalıyız.
Sonra da Ünye'ye seçtiğimiz Başkan Çamyar'ın neler vaat ettiğini ve beş yıl tamamlanmadan akıbetini ve tabi neler yaptığına bakmak gerekiyor...
Bakmak gerekiyor ama bakamıyoruz.
Çünkü Çamyar da görevinden el çektirildi.
Seçimlere bir kaç ay kala biz bugün neyi konuşuyoruz?

****
Dört yıl önce, 2015'te Ünye Belediyesi'nin bir yıllık icraatını değerlendirirken şöyle demişiz:

"Hatırlatalım isterseniz, beş yıl önceki seçimlerde ana başlık şuydu:
Büyükşehir, Büyük İlçe, Hedef 2023 Vizyonu...
Beş yıl içerisinde "Büyükşehir"le birlikte Ünye neler kazandı, ne hale geldi, görüyoruz...
Ünye'yi Türkiye'nin "vizyon şehri" yapacaklarını söylemişlerdi.
Acaba öyle mi oldu?
Vizyon şehri ne demek?
Uyguladığı kent modeliyle örnek olan kent demek.
Bakıyoruz Ünye'de beş yıllık uygulama sonrası öyle bir durum yok.
Yok diyoruz, çünkü şimdiye kadar gerçekleşmiş bir "öncü" faaliyetimiz olmadı.
Hatta emsallere göre hayli geride sayılırız.
Örneğin...
Hala kültür sarayımız yok!"

(Bkz. "Vizyon Şehri Ünye" 28 Nisan 2015 tarihli Ünyekent)

O zamandan bu yana hiç bir şey değişmemiş.
Akabinde şöyle devam etmişiz:
"Kültür Sarayı Projesini, nasıl olacağı bilinmeyen bir kentsel dönüşüme havale etmiş durumdayız. Her dönem daha ileri bir tarihe endekslenen doğal gaz bağlantısı, inşaatı bittiği halde açılışı yapılamayan Ünye Devlet Hastanesi, adından söz edip de başlanamayan Ünye - Tokat duble yolu, yılan hikayesine dönen Organize Sanayi Bölgesi ve bir türlü genişletilemeyen Ünye Limanı gibi faaliyetler bunlardan bir kaçı. Ünye bu alanda iş yapmaktan çok işin edebiyatını yapmakla meşgul..."  

"Ünye Hastanesi" dışında hemen hepsi olduğu gibi kalmış. Yerel seçimlere bir kaç ay kala biz bugün bunları bile konuşamıyoruz.

****
Konuştuklarımız daha çok şunlar...
İktidar Partisi'nden kim aday olacak?
İhtimal odur ki, yukarıdan kimi "tayin" edeceklerse, gelecekteki Başkanımız o kişidir!
Muhalefet adaylarına pek şans tanınmıyor.
Beş yıl önceki seçimlere bakarak, önümüzdeki seçim sonuçlarını tespit ediyoruz.
Büyükşehir'inki tamam, Eski Enerji Bakanı Hilmi Güler...
Ünye'ye kimi "Başkan" tayin edecekler?
Ya daha önce seçilenlerin icraatı ve akıbeti...
Hiç önemli değil!


Not: Yazı İşleri Müdiremiz Sn. Hacer Öztürk'e karşı Ünye Devlet Hastanesi Başhekimi'nin tavrını üzüntüyle öğrenmiş bulunuyorum... Bırakınız bir gazeteci ve hanım olmasını, herhangi bir vatandaşımız dahi olsa öyle bir hakareti uygun görmüyor, kınıyorum.


12.12.2018, Ünyekent


5 Aralık 2018 Çarşamba

Hukuk Devleti

Hukuk Devleti


Kasım'ın son haftasında kızımın yemin töreni için Antalya'daydık.
Kızım avukatlık stajını tamamlamış, sertifikasını alarak artık mesleğine başlayacaktı...
Antalya Barosu'nda yemin töreni için yerimizi aldık...
Baro Başkanı etkili bir açılış konuşması yaptı. Zaten başka konuşma olmadı. 16 avukat adayı yeminlerini ettiler ve her birine sertifikaları verildi.

****
Elbet heyecanlıydık, gurur duyduk. Eşimin törende hissettirmeden gözyaşı dökeceğini düşünmüştüm, yanılmamışım... Benimse aklımdan geçenler buraya sığmayacak kadar yoğun...
Öncelikle kızımın mesleği öğrenmesinde emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.
Avukatlık mesleği yahut "hukuk insanı" olmakla ilgili ritüellere gelince...
Mesleğe ilk adımı atan 16 insan o anda ne düşünür, bilemiyorum...
"Hukuk" söz konusu olunca, benim gözümün önünden bir film şeridi gibi şunlar geçti: Üniversite yıllarında ilk gözaltına alınışım, tutuklanmam... Ardından gelen 12 Eylül yargılamaları, askeri mahkemeler ve uzun süren tutsaklık yılları.
Bunlar gelip geçti gözümün önünden; kaderin cilvesi işte... Yıllar sonra buradayım. Hayatımın bu en önemli durağında, kızım ve ben.
Bir hukuk insanı olarak kızım...
Ona refakat ederken ben!
Ve ardından gelen düşünceler...

****
Tek soruya takılıp kalıyor düşüncelerim; acaba bir hukuk devletinde mi yaşıyoruz?
"Hukuk kurallarına önce kendisi uyan, keyfi yetki kullanımına izin vermeyen, işlem ve eylemlerini hukukilik denetimine tabi tutan" bir devlete sahip miyiz?

Yemin töreninden bir sonraki gün, Ergenekon Savcısı, 235 sanıklı Ergenekon Davası'nda mütalaasını açıkladı: "Örgütün varlığı ispat edilemedi" dedi ve tüm sanıklar için terörden ceza verilmemesini istedi. Yani FETÖ'cülerin kumpasıyla başlayan Ergenekon Davası, 11 yıl sonra çöktü! Bu zaman zarfında 2 bin kişi hakkında takip yapıldı, 588 kişi tutuklandı, 60 bin telefon dinlendi, 1360 kişinin ifadesi alındı. Bunlardan 7'si ifade veremeden öldü, 7'si de kanser oldu... TC'nin 26. Genelkurmay Başkanı "terörist" sıfatıyla tutukladı. vs. vs. Ergenekon Davası'nın mimarı üç savcı Zekeriya Öz, Cihan Kansız ve Fikret Seçen, şu an FETÖ'cülükten firardalar...

****
Yıllar sonra bu duruma bakıp, "adalet yerini buldu" diye sevinecek miyiz?
Evet ne oldu, nasıl oldu da adalet "tecelli" etti...
Davanın açıldığı dönemde belliydi, "bu iş bir yere varmaz!" demiştik. Yazdığımız bir çok makalede Ergenekon sürecinden söz etmiş, iddianamesini 12 Eylül'ün yargı mantığına benzetmiştik. Ünyekent'te 18 Nisan 2012 tarihinde yazdığımız  "'Ben Demiştim!' Demeden" başlıklı yazıda, bazı hezeyanlara ve intikam duygularına değinmiştik. (O hezeyanların sahibi M. Türköne gibiler ve Ergenekon'a alkış tutan sözde solcu bazı kalemler şimdi mahpusta!)
Ergenekon'un da çok sayıda mağduru oldu; Yarbay Ali Tatar ve Kerim Kırca gibi intihar edenler... Türkan Saylan ve Kuddusi Okkır gibi kanserden ölenler ve sahte delillerle yıllarca mahpus yatanlar...
Bu yahut diğerleri, fark etmiyor... Her durumda yara alan haktır, adalettir, hukuktur... Dersimli Seyit Rıza'nın "Evladı Kerbelayız, ayıptır, cinayettir" çığlığı hala kulaklarımızdadır. Hukuk Devleti'nde bu tür mağduriyetlerin olmaması gerekir.

"Kuvvetler Ayrılığı" önüne engeller konulmuşsa...
"Yargı Birliği", "Yargı Bağımsızlığı" ve "Eşitlik" ilkesi zedelenmişse...
"Hakim Tarafsızlığı", "Tabi Mahkeme ve Hakim Güvencesi" yara almışsa...
"Hak Arama Hürriyeti" ve "Laiklik" ilkesi zaafa uğramış ise...

Ülkede hukuksuzluk hüküm sürüyor demektir. Hukuksuz bir ülkede "hukukçu" olmak, nasıl bir durumdur?

****
Ama asla karamsar değiliz!

Antikçağ düşünürü Platon, günümüzden yaklaşık 2.400 yıl önce "sivil toplum"dan söz ederken aklın üstünlüğünü öngörmüştü.
Biz ise aklı üstün kılamadığımızdan olsa gerek, Teşkilatı Esasi'den bu yana "Hukuk Devleti olma" yolunda yeterli mesafe alamamışız.
Ama asla karamsar değiliz, adaletin tesisini yine hukuk yollarına başvurarak gerçekleştirmek üzere buradayız.  
Siyasi yandaşlık hukuku, iktidar baskısı, ideolojik taraflılık bugün evrensel hukukun üstünde görünse de...
Yılmamalıyız!
Gerekirse sil baştan, Teşkilatı Esasiye Kanunu'nu yeniden tesis edebiliriz...
97 yıl önce köhnemiş bir imparatorluğun yıkıntılarından atalarımız bir hukuk devletine yol açabilmişse, biz de aynı yoldan ilerleyebiliriz.


05 Aralık 2018, Ünyekent

27 Kasım 2018 Salı


Eski İskele


Birkaç hafta önce Ünye körfezindeki çekilme nedeniyle Eski Ünye İskelesi'nin "kurtarılması" gündeme geldi.
Kent Konseyi'nin  önerisine Ünye Kaymakamının duyarlı yaklaşımını okuduk yerel basınımızdan...
Kıyılarımızı koruma açısından olumlu bulduğumuz bu yaklaşımlara en son, hemşehrimiz Türkiye Teknikerler Birliği Ordu İl Başkanı Musa Kıranlı da katıldı.
Olayın "meteorolojik" yönüne değinen Sn. Kıranlı, bir yönüyle denizin çekilmesinin "doğal atmosferik" olay olduğunu, bunun dışında çekilme nedenlerinin "bilimsel yöntemlerle araştırılmasını" ve "açıklama yapılmasını" öneriyor.
Aklın yolu birdir.
Dolunay ve lodos gibi atmosferik olaylara "müdahale" imkanımız yok.
Kaldı ki, Hollanda gibi ülkeler, doğal tehditlere rağmen ayakta kalabiliyor.
Biz de ise kıyılarımıza olumsuz bir müdahale, doğrudan bir "kıyım" söz konusu...
Asıl engellenmesi gereken budur.

****
Diğer yandan...
Ünye Eski İskelesi'ni "kurtarma" önerisi var ki, bu nasıl olacak?
Körfeze yapılan dolgular mı kaldırılacak...
Körfez, iş makineleriyle İstanbul'daki Haliç gibi bir işleme mi tabi tutulacak?
Tam anlayamadık!

Bir de, iskeleden geriye az bir kısım kaldı...
Son kalıntının da tümüyle yok olmasının önüne nasıl geçeceğiz?
(Bir dönem dört tarafına renkli ışıklar falan konulmuştu, en "esaslı" müdahale buydu... Diğer öneriler Allah'tan uygulama imkanı bulamadı. Örneğin iskele üzerine "kafe" benzeri bir şey kondurularak, iskelenin "yaşatılması"... Sağına soluna ilaveler yaparak, sahilde gelin-damat hatıra fotoğrafı stüdyosu...  Üzerinde çiçekli, zafer takı bulunan park uzantısı gibi öneriler... Denizin içindeki bu kalıntıyı "çirkin" bulanlar ve temizlenmesi gerektiğini düşünenler de vardı. Ünye bağlantılı yönetmenimiz Mustafa Altıoklar ise, Çakırtepe'den bakarak, terkedilmiş bu iskele üzerine "bir sinema filmi" yapılabilir demişti.)  

****
Belediye Başkan Adayları

Artık son durağa gelindi. Ordu Büyükşehir Belediyesi Başkanlığında belirlenen ilk isim Eski Enerji Bakanı Hilmi Güler... Diğer adaylar da bu hafta belirlenmiş olacak.
Ünye'de iktidar partisinin belediye başkanı adayı henüz belirlenmedi.
Onca isim arasından kimin çıkacağına nasıl karar verilecek?
Sn. Güler gibi, "yukarıdan" bir belirleme mi olacak...
Delegeler aracılığıyla "temayül" yoklaması mı yapılacak...
Yoksa anketlere bakılarak kamuoyunda adı en çok geçen mi aday olacak?
Muhtemelen bu hafta belirlenecek.
(Tuhaftır, Ünye'de iki dönemdir rekabet Belediye Başkan adayları arasında değil de, iktidarın aday adayları arasında cereyan ediyor!)

****
Eski Enerji Bakanı Hilmi Güler'in böyle bir göreve getirilmesi "3 Dönem" kuralı gereği "eski" unsurlara mı dönülüyor, sorusunu akla getiriyor.
Yeni ve istekli olanlarla, eski ve sadakatli olanlar arasındaki rekabet.
Uzun dönemli iktidarlarda "sil baştan" uygulaması kaçınılmazlığı...
Ve Ünye'de iktidarın aday adayları çokluğuna bakarak, siyasetin de ekonomi kadar enflasyonize olduğu sonucuna varıyorsunuz.
(Eski Başkan Çamyar'dan boşalan yere vekaleten gelen M. Yaşar Sezgül'e yeni görevinde başarılar diliyoruz. Bir dönem öncesini hatırlatan düzenlemeleri ilgiyle izliyoruz. Dört aylık süre, kısa ama etkili bir dönem olacağa benziyor.)

****
Dr. Ali Coşkun'un Karikatür Kitabı

Ünye Devlet Hastanesi Klinik Biyokimya Uzmanı Dr. Ali Coşkun, ikinci karikatür albümü "Kızıl Elma" okuyucularıyla buluştu. Türk Tarihi'nin önemli olaylarını karikatürle vermeye çalışan Sn. Coşkun'u kutluyor, çalışmalarında başarılar diliyorum. Tanıdığımız isimlerden Prof. Dr. Sait Kapıcıoğlu'ndan sonra aynı camiada bir başka isme rastlamak kıvanç verici...

****
Kadına Şiddete "Ha-yır!" 

Ünye'de "Kadına Şiddet" konusu çeşitli kuruluşların değişik etkinlikleriyle ele alındı. Sosyal Hizmet Müdürlüğü'nden, Ünye Kent Konseyi kadınlar Kolu'na kadar bir çok kuruluşun bu konudaki duyarlı davranışı, umarız toplumuzda beklenen etkiyi yaratır.

***
Saadet'te Özgür Şahin'in 3. Dönemi

 Saadet Partisi Ünye İlçe Teşkilatı 6. Olağan Genel Kurul Toplantısı’nda mevcut başkan Özgür Şahin, 3. defa ilçe başkanı seçildi. Toplantıya davetlerinden dolayı .teşekkür ediyor, Sn. Şahin'e yeni çalışma döneminde başarılar diliyoruz. .


28.11.2018, Ünyekent