14 Kasım 2018 Çarşamba

Ünye Körfezi


Ünye Körfezi


Kasım ayının ikinci haftasında, nispeten yağışlı havaların ardından Ünye Körfezi'nde bir şey dikkatimi çekti. Her kış olduğu gibi, bu kışa girerken de denizde belirgin bir gerileme göze çarpıyordu. Her yıl ilk baharla birlikte deniz bir miktar kabarıyor ve körfez her zamanki halini alıyordu. Ama baktım bu defa biraz farklı...
Körfez iyice sığlaşmıştı.
Yalı sahiline çekilmiş sandallar körfezden çıkarken her zamanki rotalarını terk etmişlerdi. Kıyıya paralel iskeleye doğru gidiyor ve iskele yanından açığa yöneliyorlardı.
Dalgalar sığlaşan körfezin orta yerinde kırılmaya başladı. Çok yakında körfez iyice dolacak ve güzelim körfez bataklığa dönüşecekti.

****
Bu satırları dört yıl önce yazmıştım, 19 Kasım 2014'te...
Tabi başka yazdıklarım da var Ünye Körfezi üzerine.
İşte Ünyekent'te gözüme ilişen bazıları...

Ünye Körfezi Ölüyor mu? (19 Kasım 2014)
Yeniden Ünye Körfezi Üzerine (25 Kasım 2015)
Sahilime Dokunma (27 Nisan 2016)
Kıyı İhlalleri ve Turizm (13 Eylül 2017)
Ünye'ye Kıymayın Efendiler (22 Şubat 2017)
Ve daha onlarcası...
Az çok yerel basınımızı takip ederim, çevreye duyarlıdır ama ısrarla bu konuyu gündeme getirdiklerine pek tanık olmamıştım.
Yanılmışım.
Bu hafta başında şaşırtıcı bir haberle karşılaştım.

****
Haber şöyle...

"Ünye Kaymakamı Ümit Hüseyin Güney, Ünye’deki doğal liman görüntüsünün yok olmaya yüz tuttuğunun ifade edilmesinin çok ürkütücü bir durum olduğunu belirterek, şöyle konuştu:  “Ünye’de Atatürk Parkı’nın olduğu yerin doldurulması neticesinde sahilin dolmaya başladığı ve Ünye’nin doğal liman görüntüsün yok olmaya yüz tuttuğu dile getiriliyor. Bu çok ürkütücü bir durum. Atatürk Parkı’nın olduğu bölgedeki o dolgunun belki de kaldırılarak ya da önünü tıkayan kısmın açılarak buradaki sirkülâsyonun kum doluyorsa da boşalabileceği çökertme sisteminden kurtulması gerekiyor. Bu talebinizi gerekli yerlere ileteceğiz. Önemli olan sahili kurtarmak. Zaten sahili kurtardığımızda iskele de kurtulur. Bütün halk adına kent konseyi olarak siz sorunları bize dile getiriyorsunuz. Biz de ne yapılması gerekiyorsa o adımları atacağız.”
Ünye Kent Konseyi'nin talebi üzerine Kaymakam Güney tarafından böyle bir tespit yapılıyor ve "önlem" alınacağı ifade ediliyor.
Ne güzel...
Böyle bir "çevre duyarlığı" karşısında "Bunca zamandır boşuna yazmamışız!" diye düşünmem gerekirdi.
Lakin, "Neden şimdi?"  diye de soruyorum.

****
Madem konu gündeme geldi...
Yıllar önce körfezin ölmesine neden olan amilleri şöyle sıralamışız:
"Öncelikle denize yapılan dolgular, sonra dere baksları, kanalizasyonlar ve nihayet akarsuların erozyonla taşıdığı maddeler..."
Şu şekilde de sonlandırmışız:
"Ünye’nin en karakteristik özelliği, bir sahil kenti olması ve bir “körfez”e sahip bulunmasıdır. Ünye’nin zamana yenik düşen tarafı, Ünye körfezidir. Önlem alınmazsa, bataklığa dönüşecektir... Ne yazık ki en karakteristik özelliği olan sahilini Ünye hoyratça kullanmaktadır. Başta belirttiğimiz gibi şayet önlem alınmazsa Ünye körfezi kentsel dönüşümü göremeden bataklığa dönüşecektir."
("Ünye Körfezi Ölüyor mu?" Ünyekent, 19 Kasım 2014)

Görüldüğü gibi, meseleyi "Atatürk Parkı dolgusu" ile sınırlı tutamayız.
Önceki yazılarımızda değindiğimiz gibi...
Kıyı Kenar Çizgisi İhlallerini...
Sahil yağmasını...
Beton dökülerek gasp edilen kumsallarımızı...
Halka ait kamu arazilerini...
Ve Belediye binalarının bugünkü durumunu da sorgulamak gerekir.

Meseleyi sadece "Atatürk Parkı dolgusu" ile sınırlandırmak, yerel seçimlere çeyrek kala başka hesaplara yelken açmak demektir.

14 Kasım 2018, Ünyekent

6 Kasım 2018 Salı

Göbekli Tepe


Göbekli Tepe


Kim derdi ki 2015 yılının Nisan'ında, Ünye'den bir grup arkadaşla kalkıp görmeye gittiğimiz Göbekli Tepe bir gün karşıma ders konusu olarak çıkacaktı...
(Cevap: Yıllar sonra yeniden üniversiteye başlarsan, başına her şey gelebilir!)

****
Göbekli Tepe'yi ziyaret ettiğimizde, Kazı Başkanı Prof. Dr. Klaus Schmidt erken denecek bir yaşta hayata veda etmişti. Ortaya çıkardığı eserleri devralan kişi yahut kuruluşlar bölgede apar topar düzenlemelere gitmiş, kazı alanını ziyaretçilere açmıştı. Dünyanın bu en eski tapınağını yakından görebilmemiz için tahta iskeleler kurulmuş, tapınağın üstü tümüyle örtülmüştü.
Tepe'de bulunan bir yatır nedeniyle "Göbekli Tepe" diye anılan bu plato hakkında son yıllarda onlarca makale yazıldı, her geçen gün yeni bir kitap yazılıyor...
Göbekli Tepe konusunda biz de boş durmadık, ziyaretimizden birkaç ay sonra Ünyekent'te Göbekli Tepe hakkında şunları yazdık:

**** 
"Yaklaşık 12.000 yıl önce, Fırat ve Dicle Nehirleri arasında kalan bölgede, insanlık tarihinin en önemli değişimlerden biri yaşanmaktaydı." diyor Alman arkeolog Prof. Dr. Klaus Schmidt...   
Dünyanın ilk mabedi kabul edilen Urfa - Göbeklitepe'deki kazı çalışmalarına başkanlık yapan Schmidt ömrünün son yıllarını bu değişimi keşfetmeye adamıştı:
"İnsanoğlu avcı - toplayıcı bir yaşam tarzından, yerleşik hayata, çiftçi - üretici düzene geçmek üzereydi. Binlerce yıl öncesinin avcı toplayıcılarının bu geçiş döneminde, sandığımız gibi mütevazı ve basit bir yaşam tarzıyla yetinmemiş olduklarını, aksine görkemli bir evre yaşadıklarını, Göbeklitepe'de bize bıraktıkları izlerde görebiliyoruz."[ Klaus Schmidt, Taş Çağı Avcılarının Gizemli Kutsal Alanı GÖBEKLİ TEPE / En Eski Tapınağı Yapanlar, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, s. 11, İstanbul 2014] 
1995'te başlayan Göbeklitepe kazıları, 2007 yılında Schmidt sayesinde tüm dünyanın dikkatini bu bölgeye çekti...
Klaus Schmidt, geçirdiği kalp krizi nedeniyle 20 Temmuz 2014’te (60 yaşında) hayata gözlerini yumarken insanlık tarihi yeniden ele alınıyordu.
Aslında Göbekli Tepe'deki buluntular, bölgedeki kazıların başladığı yıldan çok daha önce bulunmuş ve Urfa Müzesi'ne konulmuştu. Ancak Göbeklitepe'nin etkileyici anıtsal buluntularının dünyanın bilinen en eski tapınağına ait olduğu Schmidt tarafından keşfedildi.
2010 Yılına gelindiğinde, bilinen tarih öncesi dönemde önemli değişiklikler yaşandı. Anadolu'nun Taş Devri insanının avcı -toplayıcı yaşam tarzı yeniden ele alındı ve Üst Paleolitik kültürel buluntular yeniden değerlendirilmeye başlandı.
[29.12.2015, Ünyekent; Karadeniz Arkeolojisi ve Ünye Kalesi]   

****
Söz konusu yazıyı "Neden Ünye Kalesi?" sorusuna bağlayarak, Tıpkı Urfa Göbeklitepe gibi, Ünye Kalesi de kendini keşfedecek bir Klaus Schmidt beklemektedir." diyerek sonlandırmışız.
Anadolu Arkeolojisinin duayen isimlerinden Herald Hauptmann ile birlikte uzun yıllar başta Lidar Höyük ve Nevalı Çöri olmak üzere çeşitli prehistorik merkezlerde çalışan Klaus Schmidt, 1995 yılından itibaren Göbekli Tepe kazı ve araştırma projesinin alan yöneticiliğini sürdürmüş, Prof. Hauptmann'ın emekli olmasından sonra  Göbekli Tepe'nin kazı başkanlığını üstlenmiştir.
Klaus Schmidt Göbekli Tepe'yi sadece bilim dünyasında değil, kamuoyunda da tanınmasını sağlamıştır.  UNESCO tarafından 2011'de Dünya Mirası Geçici Listesine alınan Göbekli Tepe, 2018'de kalıcı listeye girmiştir.
"T" şeklinde antropomorfik anıtsal dikili taşın ilk örneğini, günümüzde baraj suları altında kalan Nevalı Çori'de gören Schmidt, 1994'te Göbekli Tepe'ye yaptığı ilk ziyaretinde yüzeyde görülebilen benzer eserlerin bir köy mezarlığına değil, Neolitik dönem "T" biçimli dikilitaşlarının üst kısımları olduğunu anlamış ve bölgede günümüze kadar devam eden araştırma projesinin ve kazıların başlamasını sağlanmıştır.
Klaus Schmidt Neolitik Devrim'in arifesinde avcı-toplayıcı topluluklarının sanıldığı kadar basit standartlarda yaşamadığını, bir kült merkezi olarak Göbekli Tepe'nin anıtsal boyutlarda mimari yapıya sahip olduğunu, büyük taş yontular, sembolik motifler ve stilize edilmiş canlandırmalarla en azından bu bölgedeki toplulukların oldukça gelişkin ve çok yönlü bir sosyal yapının temsilcileri olduğunu ortaya koymuştur.
Mısır Piramitleri ve İngiltere'deki Stonehenge'den  yaklaşık 7 bin 500 yıl daha eski olan Göbekli Tepe'de birbirine benzeyen 20 adet tapınak olduğu tespit edilmiş olup, şimdiye kadar altı tanesi kazılabilmiştir.
Son günlerde sadece "ders konusu" olarak değil, yeni mekan düzenlemesiyle de Göbekli Tepe yeniden gündemde...
Üstelik bu defa ziyaretçi akınlarını kucaklayabilecek düzeyde bir yapılaşmaya gidildiği anlaşılıyor.
Anlayacağınız, gidip görülesi yerler arasında!
Aynı duyarlığı "arkeolojik kazı" konusunda görmek temennisiyle...     

07 Kasım 2018, Ünyekent



31 Ekim 2018 Çarşamba

Yakarsa Dünyayı Garipler Yakar


Yakarsa Dünyayı Garipler Yakar


"Müslüm" filmiyle yeniden gündeme gelen, belki de ülke gündeminden hiç düşmeyen bir fenomenin yaşam öyküsü bu... Gösterime girmeden, çoktan belleklerde yerini aldı, filmi görmek için hazırız.

****
Aslında "arabesk" tarzı yapımları hiç sevmedim. Belki sanat olup olmadıklarının tartışıldığı entelektüel ortamın etkisi... Belki de dinlediğim müzik tarzıyla örtüşmediğinden. Bir dönem Ahmet Kaya ve Fatih Kısaparmak şarkılarına bile uzak durdum, "özgün müzik" dense de arabesk duruyor diye. Sezen'in kimi parçalarına da öyle...
Yıllarca TRT'de çalınması "yasak" edilmiş olsa da, en çok dinlediğimiz müzik türüydü arabesk... Evde, sokakta, işe giderken, iş yerinde, eve dönerken en çok işittiğimiz sesti.
Şimdi istisnasız her yerde.

****
Şayet sinemada izleme fırsatı bulursam, baştan sona arabesk müziğe bulanmış bu yapımı sonuna kadar izleyebilir miyim, bilemiyorum...
Batı sinemalarında, Hollywood yapımlarında başarılı örneklerini izlediğimiz biyografik filmler oldu; Oliver Stone'un The Doors'u (Jim Morison'u anlatır), Clint Eastwood'un Bird'ü (Charly Parker'i anlatır), Oliver Dahan'ın La Vie En Rose'u (Edith Piaf), Taylor Hackford'un Ray'i (Ray Charles) ilk aklıma gelenler.
Listeyi uzatmak mümkün.
Her biri izlenme rekoruna ulaşmış bu biyografilerde özgün bir yan bulunmaktadır.
Müslüm Gürses'in hayatını anlatan Müslüm'e gelirsek...
Daha çok sanatçının çocukluk ve gençlik yıllarına odaklanmış...
Şarkılar sanatçının kendi sesinden değil de, onu oynayanların sesinden verilmiş.
Yani Müslim Gürses şarkıları, onu oynayan Şahin Kendirci ve Timuçin Esen tarafından yorumlamış.
Bazı popüler parçaları ise bu yapımda yer almamış.
Bu haliyle film, sanatçının klasik hayran kitlesini fazla memnun etmeyeceğe benzer.
Eleştirmenler filmi olumlu yaklaşıyor, oyunculukları başarı buluyorlar.
Filmin iki yönetmeninden biri olan Can Ulkay'ı, Ayla ve Sarıkamış'ın Çocukları adlı filmlerden tanıyoruz.
Sarıkamış'ın Çocukları, 29 Ekim akşamı TV'de gösterildi. Yer yer amatör kaçsa da, duygusal tonu ağır basan bir filmdi.
Ayla, nispeten daha profesyonel bir yapımdı.
Son filmi Müslüm'e gelince, ben yapımın film boyutundan çok başka bir boyutuyla ilgiliyim.

****
"Müslüm" filmiyle yeniden gündeme gelen, belki de ülke gündeminden hiç düşmeyen bir fenomenin yaşam öyküsü bu, diyerek başlamıştık söze...
Asıl merak etiğim, Müslim Gürses'in popüler olduğu dönemde edindiği "özgün" hayran kitlesi... (Büyük olasılıkla film bu sosyal olguyu ıskalıyor. Şayet yanılıyorsam, konuya yeniden döneceğim demektir.)
Her konserinde ortalığı kasıp kavran, olay çıkaran, kendini tıraş bıçağıyla doğrayan bir hayran kitlesinden söz ediyoruz...
Kendisi hayata veda etti (rahmet diliyoruz) ama ardında bıraktığı hayran kitlesi ayniyle duruyor.
Müslüm Baba'nın "Yakarsa dünyayı garipler yakar!" diye tarif ettiği o hayran kitlesi nasıl bir şeydir?

****
1850'nin Avrupa toplumu için bir düşünür şöyle diyor:
"Bugünkü kuşak, Musa'nın çöllere götürdüğü Yahudilere benziyor. Fethetmek zorunda olduğu sadece yeni bir dünya değildir, yeni bir dünya ile boy ölçüşebilecek olan insanlara yol açmak için kendini de feda etmesi gerekmektedir."
30 küsur yıl sonra 15 Aralık 1887'de bu düşünürün en yakın arkadaşı artık zamanın  geldiğini söylüyor:
"Eski devlet felsefesinin çöküşü öylesine bir hal alacak ki, düzinelerle taç kaldırımlarda yuvarlanacak!"
Müslüm'ün hayran kitlesi, bana bu düşünürlerin tahlillerini hatırlatıyor.
Yaşadığımız dünya, o tarihte anlatılanlardan çok farklı değil.
Bir de bu durumu, şu görkemli sarayları inşa edip içinde oturanlar görebilse.   

31Ekim 2018-10-31

24 Ekim 2018 Çarşamba

2019 Yerel Seçimleri'ne Doğru


2019 Yerel Seçimleri'ne Doğru


31 Mart 2019’da yapılacak yerel seçimler için Ordu ve Ünye'de aday adaylarının isimleri ortaya çıkmaya başladı. Ordu Büyükşehir Belediye Başkanlığı için ilk resmi aday adaylık açıklaması İstanbul’dan geldi...
AK Parti Genel Sekreter Yardımcısı ve Ordu eski Milletvekili Mustafa Hamarat, Ordu BŞB aday adayı olduğunu açıkladı.
Önümüzdeki günlerde ardı ardına siyasi parti aday adaylarının isimleri açıklanacak gibi...
Ancak o noktaya gelmeden, bazı isimlerin gayrı resmi biçimde ortalıkta dolaştığı...
Sahibinden habersiz bazı isimlerin de aday adayıymış gibi lanse edildiği...
Bu konuda anketler yapıldığı bilinmektedir.

****
İstanbul'da aday adaylığını açıklarken Sn. Hamarat önemli bir mesaj verdi:
"Bir makama hangi yolla gelirseniz, o makamı öyle yönetirsiniz!"
Aday adayı Sn. Hamarat her ne kadar yönetime talip olma durumunu "Müslümanlık" olgusuyla açıklanmış olsa da, bazen işler öyle yürümüyor...
Makam ve akçeli işler, inanç sistemini aşıyor.
Ama konumuz o değil.
Asıl değinmek istediğim...
Makama "geliş" yolu, "gidiş" biçimini de belirliyor.
Geliş kadar, gidiş de önemli...
İşte bu noktada "siyaset" denen unsur ortaya çıkıyor.
Bizde maalesef siyaset denince, siyasetin kirli yüzü anlaşılıyor.
Şöyle yakın geçmişe bakınca net olarak görüyoruz:
Siyasi kumpaslar, komplolar ve karanlık tezgahlar geliyor aklımıza...
Kaset skandalları, şantajlar vs.
Anlayacağınız...
Bu ve benzeri yollarla makam sahibi olanlar, aynı yöntemlerle makama veda edebiliyor.
En açık örneklerini "FETÖ" kumpaslarında gördük.
Siyasi kirlenme her alanda sürüyor.
Aynı siyasi harekette bile olmadık olaylara tanık oluyoruz.
Yaklaşan yerel seçimler nedeniyle daha da göreceğiz sanki!

****
Şimdi biraz daha somuta inelim.
Mevcut durumdan yalnız biz rahatsız değiliz...
Konunun doğrudan muhatabı, el'an icraatın başında olanlar da şikayetçi.
"Sosyal medya üzerinden dedikodu üretildiğini" ileri sürüyorlar.
Kirlenme her alanda almış başını gidiyor.
Oysa sadece yapılan yahut yapılamayan hizmetler üzerinden yürüyebilseydi şu tartışmalar, Ünye için daha yararlı olmaz mıydı?
Dış cephe giydirmeleri, Kültür Yolu çalışmaları, restorasyonlar...
Tamamlanan ve / veya kesintiye uğrayan doğalgaz  çalışmaları...
Tasarruf tedbirlerine toslayan kültür sarayı...
Satışa çıkarılan Çamlık.
Sel sularına esir düşen ve çöpe teslim edilen Cevizdere...

****
Alıp bunları tartışabilseydik.
Tıpkı 20 yıl önceki gibi, tüm partilerin başkan adayları bir araya gelip ekran karşısında Ünye'nin sorunlarını tartışabilseydi...
Sahi o yıllarda Ünye'de yayın yapan bir televizyon vardı, değil mi?
Hizmet TV.
Ordu'da değil de, bizdeydi...
Şimdi AVM yapılan yerde, iyi kötü bir kültür sarayımız vardı...
Daha şeffaf, daha açık, daha mağrurdu insanımız.
Anlamaya ve anlatmaya yönelikti.
Ne oldu bize?


24.10.2018

17 Ekim 2018 Çarşamba

Başkan İstifa Etmeli mi?


Başkan İstifa Etmeli mi?


Son yerel seçimler 2014 yılının 30 Mart günüydü... Ordu, son yerel seçimlere "Büyük Şehir" yapılarak girdi. İlk Büyük Şehir Belediye Başkanlığı seçimini Ordu'da iktidar partisi aldı. Üstelik açık ara önde götürdü seçimi.
Önceki dönemin Ordu Belediye Başkanı Seyit Torun idi...
Ana muhalefet partisi mensubuydu, CHP'dendi.
Son yerel seçimde merkez ilçe dahil, Ordu'nun tüm ilçelerinde belediye başkanlıklarını iktidar partisi adayları kazandı.
Adalet ve Kalkınma Partisi, Orduya damgasını vurdu.
İktidar partisi adayı Enver Yılmaz, geçen dönem Ordu Belediye Başkanı olan Seyit Torun'a karşı il genelinde alınan oyların etkisiyle muazzam bir zafer kazandı...
Ordu'da 2014 yerel Seçimleri, BŞB Başkan adayları oy oranları şöyleydi:
Enver Yılmaz % 54.34
Seyit Torun % 34.20

****
Enver Yılmaz, göreve başlar başlamaz Ünye'de Hükümet Konağı'nın arkasında bir binayı geçici bir süre "irtibat bürosu" olarak kullandı. Kendisiyle ilk defa o günlerde karşılaştık.
(Evden çıkmış çarşıya gidiyordum. Yeni Başkan Yılmaz, Askerlik Şubesi'nin yanından "asfalt"a çıkmak üzereydi. İki-üç araçlık bir konvoydu... Resmi plakalı bir aracın içindeydi. Birden göz göze geldik. Karşılıklı selamlaştık. Konvoyla birlikte ilerleyip gitti. Kötü birine benzemiyordu. Bekleyip görecektik icraatlarını.)
Aradan yıllar geçti.
Daha çok Ünye'yle ilgili çalışmalarını izlediğimiz, bazen de eleştirdiğimiz bir başkan oldu.
Eleştirilerimizi bu sütunlarda paylaştık...
Okuyucularımız bilir.
Sonra.
2019 Yerel seçimlerine bir yıldan az bir süre kala İstanbul, Ankara, Bursa gibi Büyükşehir Başkanlarına görevden el çektirme furyası başladı.
Enver Yılmaz'ın adı ilk o zaman "istifası istenenler" arasında geçti.
Yerel basında, "çalışma arkadaşlarıyla vedalaştığı" haberleri çıktı.
Ama Sn. Yılmaz'dan bir ses çıkmadı.
Görevine devam etti.

****
Derken, yerel seçime altı ay kala...
Birden Enver Yılmaz'ın "tweeti" ile ortalık çalkalandı.
Birkaç gün sonra da istifasını verdi.
Üstelik siyasi yaşamını bitirdiğini açıkladı.
Ne oldu, nasıl oldu...
Niçin böyle bir karar aldı?
Bilmiyoruz.
Ne muhalif kesim, ne de yandaşları...
Hiç kimse, bir açıklama getiremedi.
Seçmenin oyuyla göreve gelen bir yerel yönetici, "yukarıdan" bir emirle derdest edilmişti!

****
Evet, kendisini eleştirmiştim.
Ama hiçbir seçilmiş, bu şekilde gitmeyi  hak etmiyordu.
Varsa bir kusuru; yerel yönetim yasası, yönerge ve yönetmenliklere göre değerlendirilmeliydi...
Suç işlemişse savcılık devreye girmeliydi.
Tepeden bir emirle görevine son verilmemeliydi.
(Türkiye'de hala "demokrasi"den söz ediyorsak, bu tür uygulamaların olmaması gerekir. Mutlakıyet anlamına gelen, muktedirlerin iktidarında ancak bu tür uygulamalar mevcuttur ki, bir adım ötesi monarşidir... Her ikisinde de demokrasi yoktur.)

****
Şimdi bir başka şayia yayılıyor Ünye'de...
Büyükşehir'den sonra, Ünye'nin de aynı direktifle çalkalandığını duyuyoruz.
Ünye Belediye Başkanı'nın istifası istenmiş!    
(MHP adayı %20, CHP adayı %18 oy alırken, iktidar partisi adayı Ahmet Çamyar % 58 oyla bu göreve getirilmişti.)
Şimdi görevden azledildiği söyleniyor.
Doğru mu, bilmiyoruz...
En yandaş kesimlerden servis ediliyor bu haber!
Sözde "kınama" üslubuyla pompalanıyor...
Ama kimse şunu diyemiyor:
Hayır! Böyle gidemez, gitmemeli...
Hiç kimse, demokrasi dışı bu tür buyruklara pirim vermemeli!
Demiyor, diyemiyor.

17.10.2018 Ünyekent

10 Ekim 2018 Çarşamba

Çocuk Koruma Kongresi


Çocuk Koruma Kongresi


Ünye son dönemde çok önemli bir etkinliğe ev sahipliği yaptı.
Bu etkinlik "Çocukların Koruması"na yönelik uluslararası bir kongreydi...
3. Uluslararası Çocuk Koruma Kongresi.
30 Eylül-03 Ekim tarihleri arasında Ünye Ramada Otel'de (eski adıyla Kalibya Otel) gerçekleşen kongreye, yurt içinden ve yurt dışından çok sayıda bilim insanı katıldı.
Ünye Belediyesi'nin ana sponsorluğunda gerçekleşen kongreye Ünye'nin iş çevrelerinden de destek geldi.
Bu önemli etkinliğin Ünye'de gerçekleşmesini sağlayan isim, şehrimizde bilimsel konferansların mimarı Prof. Dr. Ayşe Yalın'dı...
Konferansın yükünü üç dernek üstlenmişti.
1- Çocuk İstismarı ve İhmalini Önleme Derneği (ÇİİÖDER),
2- Çocuk Koruma Merkezlerini Denetleme Derneği (ÇOKMED),
3- Ordu Üniversitesi Çocuk Koruma Birimi ve Uluslararası Çocuk İstismarını ve İhmalini Önleme Derneği (ISPCAN).

****
Öncelikle Kongre'nin kimler tarafından ve nasıl hazırlandığına değinmek istiyorum.
Ayşe hocanın önerisine kulak vererek Ünye yollarına koyulan ÇOKMED Başkanı Prof. Dr. Tolga Dağlı'nın, kongrenin tüm aşamalarında en çok emeği geçenlerden biri olduğu kanısındayım.
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı olan Sn. Dağlı, aynı zamanda Üniversite'nin Çocuk Koruma Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü'dür.
(1976 Yılında mezun olduğu Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde, 2004-2007 yılları arasında dekanlık yapmıştır.)
Ünye'de gerçekleşen 3. Uluslararası Çocuk Koruma Kongresi'nin iki başkanından biridir...

****
Kongre'nin diğer başkanı, TED Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bahar Gökler'dir.
Prof. Dr. Bahar Gökler, Çocuk ve Gençlik Ruh Sağlığı Derneği kurucu üyesidir. Derneğin iki dönem başkanlığını yürütmüştür. Çocuk ve Gençlik Ruh Sağlığı Dergisi’nin onursal yayın yönetmenidir. Kendisi bir dönem Avrupa Tıp Uzmanları Birliği Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi / Psikoterapisi Birimi’nin Türkiye temsilciliğini üstlenmiştir. Yine, iki dönem Türk Tabipler Birliği Onur Kurulu üyeliği yapmıştır.
İki yıl önce de Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Akademisi’nin Uluslararası Bilim İnsanı Ödülü’ne layık görülmüştür.
  
****
Üç gün süren kongrede çocuk İstismarı, fiziksel saldırılar ve çocukların korunması gibi konular ele alındı. Kongre'nin Sosyal Komitesi'nde yer alanlardan biri de bendim. Baştan itibaren kongrenin hazırlık aşamalarında bulundum.
Ne var ki, Üniversite'ye kaydım ve başlayan dersler nedeniyle Ünye'deki etkinliğe son anda katılamadım, kongreyi kaçırdım...
Böyle bir kongrenin Ünye'de gerçekleşmiş olmasından son derece mutlu oldum.
Ünye'de bu tür etkinliklerin yapılabilmesinden dolayı onur duydum.
Haliyle, son aşamada katılamadığım için üzüldüm.
Mutluluk ve üzüntüyü (bir arada) hiç bu kadar yoğun yaşamamıştım...
Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.

****
Dünyada her yıl 1,5 milyar çocuk şiddete maruz kalmakta ve cinsel istismara uğramaktadır. Çocuk emeğinin sömürüldüğü bir dünyada yaşıyoruz...
Açlıktan, yoksulluktan ve savaşlardan önce çocuklar nasibini alır.
Ünye'den yükselen bu sese umarız tüm dünya kulak verir...
Daha özgür bir dünyada çocuklar mutlu olur!


09.10.2018, Ünyekent




3 Ekim 2018 Çarşamba

Yerli Üretim


Yerli Üretim   


İki hafta önce tip 2 diabet için (şeker hastalığı) raporla alınan iki çeşit ilaçtan söz etmiştim...
Yaklaşık 10 yıldan bu yana kullandığım ilaçlardı bunlar, birinin adı Starlix idi.
Nateglinid etken maddesi içeren ve ağız yoluyla alınan Starlix'i artık SGK ödemiyor...
Çünkü bu ilaç ülkemizde üretilmiyormuş....
Onun yerine ülkemizde üretildiği söylenen muadilleri öneriliyor.
Starlix yerine aynı etken maddeye sahip "yerli üretim" iki ilaç adı öne çıkıyor.
Ne var ki, her iki ilaç da haftalardır dağıtım depolarında mevcut değil.
Çaresiz ilacın bedelini cepten ödeyeceğiz...
Ben ve benim gibi binlerce şeker hastası, oldukça pahalı olan bu ilacı Sosyal Güvenlik Kurumu'ndan temin edemiyor!   
Bu durum çok daha ileri boyutlarda kanser tedavisi ilaçlarında, kalp ve damar hastalıklarında ve diğer kronik vakalarda da yaşanıyormuş.
Şu ekonomik kriz ortamında, ortaya çıkan mağduriyeti varın siz hesap edin.

****
İki hafta önce yazdığımız, "Ne Kadar Yerli?" adlı yazımızda, "yerli"   denilen ilaçların aslında yerli olmadığını, bu ilaçları üreten "yerli" ilaç firmalarının çok uluslu sermaye çevreleriyle iç içe geçtiklerini yazmıştık.
Starlix'in ödenmediği, muadillerinin piyasada bulunmadığı bu aşamada, "yerli malı" güzellemesi yapan siyasi iktidar sözcülerine de şüpheyle bakmaktan başka yol kalmıyor.
Hele son dönemde krizi fırsat bilerek konkordato ilan eden iş adamlarına ne demeli...
Son dönmede iyice daralan üretim sektöründe iflaslar sürerken, sermaye çevreleri daha karlı buldukları bankacılık-finans sektörüne kaymakta yahut yabancı sermaye ile ortaklıklar kurarak "dışa" açılmaktadır.
İşte bu ortamda "yerli üretim" aldatmacasına karşı 15 gün önce sormuştuk:
"Bu kadar yerli ilaç üretiminden yanaydınız da 2005 yılı sonunda neden SSK İlaç Fabrikası'nı kapattınız?"  

***
İşte bu sorunun cevabı, Sağlık Bakanlığı'nda bir dönem ilaçtan sorumlu bir makamda bulunan bir isimden geldi...
Yrd. Doç. Dr. Mahmut Tokaç.
Şöyle diyor Sn. Tokaç:
"Ünye Kent Gazetesindeki İlaç yazısını okudum. SSK İlaç Fabrikası ile ilgili denetim dosyası bana gelmişti. Gerçekten içler acısıydı fabrikanın durumu. Orada üretim yapmak vatandaşına ihanet demekti. Kendilerine iyileştirme yapıp yapamayacaklarını sordum. Yapamayacaklarını söylediler. O rapora göre mutlaka kapatılması gerekiyordu. Ben kapatma kararını uygulamanın kamuoyu nezdinde sıkıntı doğuracağını belirttiğimde, eldeki hammadde bitince üretime son vereceklerini bildirmeleri üzerine kapatma kararını sümen altı ettim. Kendiliklerinden üretimi durdurdular. Yani kapatma uygulanmadı Sağlık Bakanlığı tarafından."
Samimiyetinden zerre kadar şüphe etmediğim Mahmut Tokaç, yakından tanıdığım bir insandır.
"Yaptığın açıklamayı kullanma hakkına sahip miyim?" diye sormuş ve kendisine kısa bir açıklama yazmıştım.
Henüz kendisinden bir cevap alamadım.
Yukarıdaki açıklamayı da iznine sığınarak, olduğu gibi aktardım...
Kendisine verdiğim cevap da şöyleydi:

"Açıklama için öncelikle teşekkür ediyorum. Ancak bu kadarı bile durumun vahametini ortaya koymaya yetiyor. Kapatmaya karar verme ile üretime son verme arasında bir fark var mı? (Öldürmekle hayatına son vermek arasındaki nüans gibi...) Önemli olan bu fabrikanın nasıl "içler acısı" hale getirildiğidir. Sonuçta SSK, kayıtlı üyelerine ücretsiz "yerli" ilaç temin etmeyi bu aşamada terk etmek zorunda kalmıştır."

****
Yerli Üretim Nasıl Olur?

Balık baştan kokar... Eğer bir ülkede ekonomik-sosyal yapı yukarıdan aşağı çarpık hale getirilmişse, yerli ve milli olanı bulmak imkansızdır.
Haliyle iç ve dış politikada kimin ne zaman dost, ne zaman düşman kesildiğini anlamak mümkün değildir. 
Şayet yerli üretimden söz edeceksek, önce tam bağımsız bir ülke olmalıyız.
Eskilerin deyimiyle...
İstiklali tam Türkiye!
Aksi halde sadece sanayi ve tarım sektöründe değil....
İthal samanla beslediğimiz hayvancılıkta da çoktan sıfırı tüketmişiz demektir.


Ünyekent, 03.10.2018