27 Mart 2013 Çarşamba

Hanya’dan Hanyanı’na


Hanya’dan Hanyanı’na

"Geçtiğimiz hafta bir halk deyişini hatırlatarak “Görürsün Hanya’yı Konya’yı!” demiştik. Ordu’nun 30. Büyük Şehir olmasıyla birlikte o gün, Ünye’ye bağlı Hanyanı beldesinin elinden belediye olma imkânı alındı. Hanyanılılar Ünye’den ayrılarak Çaybaşı’na bağlanmak üzere harekete geçtiler."


Ünyekent'te bir köşe yazısı...

22 Mart 2013 Cuma

Günlerle Gelen


Çanakkale İçinde Aynalı Çarşı
(22 Mart 2013 Ünyekent'te yayınlandı.)

Çanakkale Şehitleri'nin aziz hatırasına

98 yıl önce; 18 Mart 1915’te kazanılan bir zaferin adıdır Çanakkale… 200 bin şehidin kanıyla yazılan bir destandır. Bu savaşta yitirilen şehitlerin anısıyla bütünleşmiş bir Çanakkale şarkısı vardır; “gençliğim eyvah!” diyen, Çanakkale içinde vurulduğunu söyleyen ve Çanakkale içinde Aynalı Çarşı’dan bahseden…
Aynalı Çarşı, şehrin merkezindedir, en işlek yerinde.
Çanakkale denilince aklımıza Aynalı Çarşı gelir ve 98 yıl önce savaşarak ölen askerlerimiz…

“Çanakkale içinde Aynalı Çarşı
Ana ben gidiyom, düşmana karşı...”

Aynalı Çarşı’yı bu kadar ünlü yapan nedir, ağıtlarımıza ve halk türkülerine kafiye düşürmek amacıyla kullanılan bir nesne midir?
Yoksa özel olarak seçilmiş bir argüman mıdır?
Sorumuza yanıt bulmak amacıyla konuyu biraz irdeleyelim.

Aynalı Çarşı

Aynalı Çarşı Çanakkale’de bulunan bir kapalı çarşıdır. Osmanlı tarzı inşa edilmiş çarşının tarihi hakkında kesin bir bilgi yoktur. Giriş kapısının üzerindeki kitabede 1890 tarihinde inşa edildiği yazılıdır.


Kapının üzerindeki kitabede, Osmanlıca ve İbrani harfli Ladino (Yahudi İspanyolcası) iki yazı bulunmaktadır.
Osmanlıca olan yazıda, “Adülhamid Han-ı Sani El Gazi efendimizin saye-i ihsaniye ve riayetperverîlerinde tebaa-yı sadıka-yı Museviyye'sinden Elya Halyo bendeleri" kaydı bulunmaktadır. Yani çarşının II. Abdülhamit Han’ın sadık bendeleri Musevi Elya Halyo tarafından yaptırıldığı yazmaktadır.
Yahudi İspanyolcası olan kitabede, çarşının “Sultan II. Abdülhamit’in saltanatının 14. yılı münasebetiyle Eliyau Hallio tarafından yaptırıldığı” yazmaktadır. Tarih olarak Yahudi takvimine göre 5650 yılının ilk ayı Nisan (Tışri ayı) kaydı bulunmaktadır.
Bir başka iddiaya göre ise, çarşı çok daha evvelden mevcuttur, Yahudi Halyo sadece onarımdan geçirerek, kullanıma açmıştır. 17. Yüzyılın ünlü Osmanlı gezgini Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde Çanakkale’de böyle bir çarşıdan bahsetmektedir.
Aynalı Çarşı, Mart 1915’te bombardımana uğramış, yanmış ve kısmen tahrip edilmiş. Tıpkı Çanakkale direnişi gibi hasar görmüş ama yıkılmamış. Aynalı Çarşı’ya düşman girememiş.
1918–1921 yıllarında ise, direnişin üzerinden üç yıl geçmeden İngilizler tek mermi atmadan girmişler Çanakkale’ye. Şehri işgal etmişler. İngiliz atlarına “ahır” olarak Aynalı Çarşı’yı uygun görmüşler.
Belki de o dönemden yakıldı bu ağıt;

“Çanakkale içinde bir kırık testi
Analar, babalar ümidi kesti.”

Türküyü ilk kez Çanakkale gazisi Kastamonulu bir askerin söylediği bilinmektedir. Ağıtlar savaş dönemlerinde ve daha çok yenilgi zamanlarında söylenir. Çanakkale Türküsü de I. Dünya Savaşı yıllarında söylenmiştir.
Anlaşılan o ki, o yıllarda Çanakkale’deki ünlü kapalı çarşı (Halyo Çarşısı) “Aynalı Çarşı” olarak anılmaktaymış.
Aynalı Çarşı’nın İngiliz ordusu atlarına ahır olarak kullanıldığı ve işgal yıllarında (1921’den sonra) harabeye döndüğü, hatta giriş kapısı dışında büyük ölçüde yıkıldığı söylenmektedir. 1934’de Yahudilere yönelik saldırı ve yağmalar sırasında kapının üzerindeki kitabe sıvayla kapatılmıştır. 5 Şubat 1946 tarihli tapu kayıtlarında “bedesten arsası” biçiminde görünen alana daha sonra 14 işyeri inşa edilmiştir.
1967 yılında kitabesi temizlenen Aynalı Çarşı’nın aynı yıl kadastro ölçümü yapılmış ve krokisi çizilmiştir.
Aynalı Çarşı’nın 1994 yılında başlayan restorasyonu 2000’li yıllarda ancak tamamlanabilmiştir. Üstelik ayakta kalmayı başaran giriş kapısı dışında aslına fazla uygun değildir.


Neden “Aynalı” Çarşı?

Çarşıya neden “aynalı” dendiği konusunda farklı yorumlar bulunmaktadır. Eskiden çarşı içinde atlar için koşum ve süs eşyası yapılmaktaymış. “Ayna” denilen at gözlüklerinin çarşıda satılmasından dolayı çarşıya Aynalı Çarşı dendiği ağırlık kazanmaktadır.
Diğer görüş, çarşı girişine yerleştirilen ve bugün de karşılıklı olarak birbirine bakan boy aynalarının eskiden bu yana var olduğu ve bundan dolayı çarşıya “Aynalı Çarşı” denildiği biçimindedir. Ayna dökmenin masraflı ve zor bir zanaat olduğu dönemde çarşıya ismini vermiş olabileceği akla uygun görünse de, uzmanlar çarşının özgün yapısıyla bu şekilde bir bağlantının bulunmadığı kanısındadırlar.  
Çarşıya ilişkin eski kayıtlar incelendiğinde tipik bir arasta özelliği gösterdiği ve İstanbul’daki Mısır Çarşısı’nın küçük bir benzeri olduğu anlaşılmaktadır. 1915 yılındaki bombardıman öncesinde, çatının küçük kubbelerden oluştuğu ve kimi kubbelerde hamamlardakine benzer çokgen köşeli pencerelerle doğal aydınlatmanın sağlandığı belirtilmektedir. Aynalı Çarşı’nın elde edilen en eski fotoğrafı 1960 -1961 tarihini taşımaktadır.  Bu fotoğraflardan anlaşıldığına göre Çarşı’nın üzerinin daha sonra açık hale geldiği ve 1967’deki onarım sırasında bugünkü çatısının yapıldığı anlaşılmaktadır.
Bu açıklamalar uyarınca aynaların çarşıya aydınlık amacıyla sonradan yerleştirildiği savlanmaktadır. Bir başka ihtimal, eskiden bu yana çarşıya “Aynalı Çarşı” denmesinden dolayı bu aynalar yerleştirilmiştir.
Her ne sebepten olursa olsun, Çanakkale türküsünde bahsi geçen çarşının “Aynalı Çarşı” olması dikkatimizi ayna üzerine çekmektedir.


Halk Kültüründe “Ayna”   

Halk deyişlerinde sıkça kullanılan “ayna” kavramı değişik anlamlarda kullanılmaktadır.
Ayna tutmak…
Karakolda ayna var.
Aynasız.
Ünye de Fatsa arasında Hekimoğlu’nun aynalı martini…
Ziya Paşa’nın “Ayinesi iştir kişinin” düsturu.
Salim Dündar’ın Aynalar’ı.
Doğu Karadeniz’in “Ayna ayna ellere” şarkısı...
Gelin adaylarının aynası,
Delikanlıların arkası horozlu cep aynaları.
Ayna üzerinden söylenmiş daha birçok deyim, türkü ve deyiş vardır. Hepsinin ortak özelliği, insanın kendi suretini yansıtmasıdır. İzdüşümsel biçimde de olsa, insanı en iyi aynalar yansıtır. Ayna dökmek için önce yüzeyi iyice perdahlanmış bir cam tabakası tercih edilir. Yüzey ne kadar düzgün olursa, görüntü o kadar net elde edilir. Sonra camın üzerine gümüş çözeltisi dökülür. Eskiden altın, kalay alaşımı kullanılırmış. Eskiden fırçayla yapılan işlem bugün boya tabancalarıyla yapılmaktadır. Bu işleme “sırlama” denir. Bazı aynalarda gümüş kaplama boşlukta buharlaştırma yöntemiyle yapılır. Yüksek sıcaklığa kadar ısıtılan maden buharlaşarak ince damlacıklar halinde yayılır ve perdahlanmış yüzeye düzgün olarak yapışır.
Bazen “yansıtma” işlemi arkası sırlı camdan imal edilen aynalar tarafından yapılmaz. Yaşanan olaylar, tarihsel durumlar insana ayna işlevi görür.
Örneğin Çanakkale Savaşlarını tarihin aynası olarak görmek mümkündür.

Tarihin Aynasında 18 Mart    

Aslında Çanakkale savaşları, emperyalist devletlerin dünyayı kendi aralarında yeniden paylaşmaları için giriştikleri bir savaşın Türkiye cephesidir. 3 Kasım 1914 ile 9 Ocak 1916 tarihleri arasında cereyan eden Çanakkale Savaşları, Birinci Dünya Savaşı olarak adlandırılan savaşın bir parçasıdır.
İnsanlık tarihinin ilk ve en büyük savaşıdır.
En kanlı savaşlardan biridir, yüz binlerce insan bu savaşta hayatını kaybetmiştir.
Ancak Çanakkale savaşlarının önemi, insan kaybının çokluğundan kaynaklanmamaktadır.
Bir takım hurafeler ve uydurma öykülerle açıklanmaya çalışılan durumlardan hiç değildir.
Şüphesiz Çanakkale’de eşi benzeri görülmemiş bir kahramanlık destanı yazılmıştır. Ama tarihin aynası bize sadece bunları göstermiyor.
 Çünkü Osmanlı devleti, müttefiki Almanya ile birlikte Birinci Dünya Savaşı’ndan Çanakkale zaferine rağmen yenik çıkmış; İngiliz, Yunan, Fransız ve İtalyan askerlerince ülkemiz işgal edilmiştir.
Çanakkale’nin Aynalı Çarşısı, Mart 1915’te İngiliz bombardımanına direnmiş ama işgalcilerin atları için ahır olmaktan kurtulamamıştır.
Mucize, işte bu sırada gerçekleşmiştir. Çanakkale’de destan yazan güç, yeniden ayağa kalkmış, Anadolu ihtilaline girişerek bu defa Kurtuluş Savaşı destanı yazmıştır.
Çanakkale Savaşlarının önemi buradadır…
Çanakkale bir ulusun, yeniden doğuşunun işaretidir.
Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı’nın öncülüdür.
Arı burnu, Conk Bayırı ve Anafartalar komutanı Mustafa Kemal’in, beraberindeki komutanlara söylediği şu sözleri bu bağlamda ele almak gerekir:

“Size ben taarruz etmeyi emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölene kadar geçecek zaman içinde yerimizi başka kuvvetler ve başka komutanlar alabilir.”

Aynaya baktığımızda bu gerçekliği göremiyorsak, Çanakkale içindeki Aynalı Çarşı’yı unutalım gitsin!


Kaynakça:

Tarih Vakfı Aynalı Çarşının Restorasyonu için gerekli bulguları sağlamak  üzere kısa araştırma –1997
Çanakkale Belediyesi arşiv bilgileri.
İsmail Bilgin, Çanakkale İçinde Vurdular Beni, 2005 Erdem Yay.
Yavuz Bahadıroğlu, Çanakkale Kıyameti, 2012, Paradoks Yay.
Turgut Özakman, Diriliş, Çanakkale 1915, Bilgi Yay, 2008

Büyük Şehir


Büyük Şehir

            Ordu ilinin Büyük Şehir Belediyesi olmasını öngören yasa teklifiyle birlikte yakın çevremizde “Büyük Şehir Belediyesi” olmanın artıları ve eksileri olanca hızıyla tartışılıyor.
Teklif bir hafta önce yasalaştı.
İktidar cephesinde “Hayırlı olsun!” mesajlarıyla karşılandı. Bilgilendirme adı altında uzun uzadıya “Büyük Şehir Belediyesi” olmanın faziletleri sıralanmaktadır.
İktidarın dışında kalanlar ise; bu kesime “muhalifler” demek mümkündür, biraz temkinli gibi… Kuşkulu, tedirgin hatta olumsuz bakanlar bile var. (“Yetmez ama evetçiler”i bu bağlamda bir yere konuşlandıramadım.)
Ünye Gönüllüsü bir arkadaşım bu konudaki kişisel kanaatimi sorduğunda, “şimdilik Ordu için olumlu, Ünye için olumsuz bir adım gibi göründüğünü” söyledim.
“Şimdilik” diyorum, çünkü kesin yargıya varmak için vakit henüz erken.
İşe biraz hukuk - felsefe katarsak, Alman düşünürü Hegel gibi “Minerva’nın baykuşu gece karanlık bastıktan sonra uçar!” dememiz gerekir…
Yunan mitolojisindeki Athena’nın Roma’daki karşılığı olan Minerva, bilge bir tanrıçadır ve ihtiyatı elden bırakmaz. Simgesi baykuştur, “önce olaylar yaşanır” der ve ardından “yaşananlarla ilgili düşünceler elde edilir.”
Hegel’in bu metaforunu daha iyi Anlamak için bizden bir halk deyişine başvurmak yeterlidir:
“Karaman’ın koyunu sonra çıkar oyunu!” 

****

“Karaman” derken, aklıma Konya geldi… Hanya ile Konya’yı birlikte ele alan ve “Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir” sözünün ardından söylenen bir söz:
“Görürsün Hanya’yı Konya’yı!”

Hanya, son döneminde Osmanlı’nın başını epey ağrıtan Girit Adası’nda bir şehirdir. 1645’te 54 gün süren bir kuşatma sonrası fethedilir. 1669’da adayı tümüyle ele geçiren Osmanlılar Hanya’yı idari merkez yapar.
1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşı sırasında çıkan Rum isyanı sonrası adada Osmanlı egemenliği fiilen sona erer. Adaya gönderilen Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın imzaladığı Halepa Sözleşmesi ardından Hanya’da Rumlar bağımsızlık elde eder, giderek güçlenir ve adadaki Müslümanları adayı terk etmek zorunda bırakırlar.
Gerisi bir Çağan Irmak filmidir; “Dedemin İnsanları”… 

****

Belki Ordu ve Ünye için “Büyük Şehir Belediyesi” konusu yeni gündeme geldi ama mesele hayli eskidir.
Şöyle ki…
Ekim 2012’de çıkarılan yeni Büyük Şehir Belediye Yasası sırasında “Belediye Seçimleri Deyip Geçmeyin” başlığıyla bu köşede bir yazım yayınlanmıştı.
Bu yazıda gidişin nereye doğru olduğunu ilk ipuçlarıyla birlikte yazmıştım. Şimdi konuya ilişkin yorum bombardımanı yaşanırken malumu yeniden ve yeniden yazmanın âlemi yok. Zaten allayıp pullayarak ulusal ve yerel basında önümüze sürenler olduğu gibi, şurasına şu kadar, burasına bu kadar karşı çıkanlar da olacaktır.
Sonuçta yazılanlar kâğıt üzerinde kalacak ve uygulamaları birçok konuda olduğu gibi bu konuda da yaşayıp göreceğiz.

Hal böyleyken, büyük şehir belediyeciliğinin 12 Mart dönemi ürünü olduğunu ve 1982 anayasasının 127. maddesi gereği “büyük yerleşim yerlerinde özel yönetim biçimleri oluşturulabilir” hükmüne dayanılarak 1984 yılında uygulamaya başlandığını belirtmek durumundayız.    
Ekim 2012’de yapılan değişiklikle Büyük Şehir Belediyeleri’nin sınırları ve yetki dağılımı daha da genişletilmiş, adeta “eyalet sistemi”ne geçişi mümkün kılacak hale getirilmiştir.
Eee, başkanlık sistemine de ancak böyle bir idari yapı uygun düşerdi.
Fakat benim zihnimi asıl kurcalayan mesele şudur:
Düne kadar “göç veren” bir il durumundayken, nasıl oldu da Ordu vilayeti birkaç ay içinde nüfus patlaması yaşayarak 750 binin üzerine çıkabildi?
Siyasi hesaplar uğruna ya Rab, ne mucizeler yaşanıyor!  


8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü


Sanki bir şey eksik gibi…
(13 Mart 3012 - Ünyekent'te yayınlandı.)
Geçen hafta Ünye’de 8 Mart günü kutlandı. Yaygın söylemiyle “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” nedeniyle kadınlar adına bir dizi etkinlik gerçekleştirildi...
 8 Mart programı uyarınca Ünye’de sahneye çıkan Gülben Ergen, kadınları coşturdu. Akşam Gazetesi’nde haber yapılarak, ulusal basına bile taşındı. Ak Parti Ünye İlçe Teşkilatı 8 Mart günü dolayısıyla parti ilçe binasında bir araya geldi, sabah kahvaltısında erkeklerin egemen olduğu bir dünyada kadınların nasıl mutlu olabileceği üzerinde duruldu... MHP Ünye İlçe Başkanı, kadın kolları temsilcisi ve partinin belediye meclis üyeleri 8 Mart’ta Ünye’nin çalışan kadınlarını ziyaret etti. Kadın girişimciler 8 Mart’ta Ünye Ticaret ve Sanayi Odası’nda toplanarak, “kadın girişimci” olmanın sorunlarını tartıştı. Ünye Emniyeti mensupları 8 Mart günü nedeniyle Ünye Cumhuriyet Meydanı’nda vatandaşlara broşür dağıtı, kadınlara çiçek sundu.    
8 Mart’ta Eğitim Bir Sen Ünye Temsilcisi, 8 Mart tarihinin yıllarca ötekileştirilmiş ve örselenmiş kadınlar için bir milat yapılmasını istedi. Aksi halde 18 Mart’ta işyerlerine sivil kıyafetle gideceklerini, kıyafet yönetmeliğini işlevsiz kılacaklarını ileri sürdü. Başörtüsü nedeniyle kamuda çalışan kadınlarımızın mağduriyetini dile getirdi…
Ünye Müftülüğü Aile İrşat ve Rehberlik Bürosu, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla düzenlenen panelde İslam’ın kadına verilmesi gereken değerleri tümüyle verdiğini söyledi.
Ordu Valisi Orhan Düzgün, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle yayınladığı mesajında kadınlarımızın toplumsal ve ekonomik yaşamdaki önemine değindi.
8 Mart günü İstanbul’da kadınlar Dünya Kadınlar Günü Mitingi için Kadıköy'deydi. Binlerce kadının katıldığı mitingde barış talepleri dile getirildi, erkek şiddeti ve kadın cinayetleri protesto edildi.
8 Mart’ta dünyanın her yerinde etkinlikler düzenlendi,  gösteriler yapıldı, protesto eylemleri organize edildi...
Bir süreden beri Hürriyet’in magazin sayfalarında yazan Ajda Pekkan “8 Mart yetmez; 8, 18, 28 Mart, Nisan ve hatta Allah’ın her günü kadınlar günü olsun!” demeye getirdi.
Yine de bir şeyler eksik gibiydi!

****
Konuya bir parça CHP Ünye Kadın Kolları Başkanı Nazlı Sırmabıyık Hanım değindi; 103 yıldır kadınların haklarında ve taleplerinde değişiklik olmadığını belirtti. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne “emekçi” sözcüğünü ilave etme gereği duydu.
***
Aslında 156 yıl önce başlayan bir öyküdür bu…
8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York şehrinde binlerce dokuma işçisinin daha iyi çalışma koşulları talebiyle başlattığı bir grevle ilgilidir.
Güvenlik güçlerinin saldırısına uğrayınca, fabrikaya sığınan işçilerin öyküsüdür…
Çıkan yangın sonucu barikatlarda takılarak kaçamayan ve yanarak can veren 129 kadın işçinin öyküsü…
8 Mart işte böyle bir günün ifadesidir.
Daha iyi çalışma koşulları talebiyle direnirken can veren “129 emekçi kadın”ı ve onların anısına II. Enternasyonal’de 8 Mart’ı Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilan ettiren Clara Zetkin’i anmadan 8 Mart’tan ve Kadınlar Günü’nden söz etmek anlamsızdır.
Clara Zetkin ve Rosa Luxenburg

Günlerle Gelen



Kelebeğin Rüyası

(Ünyekent - 15.03.2013'te yayınlandı) 

Kelebeğin Rüyası’na girmeden önce Günlerle Gelen’e bir anekdotla başlamak istiyorum.
2001 yılı Temmuz ayının son haftasında Urartuların kalbi Tuşpa’ya, günümüzdeki adıyla söylersek Van’a gitmiştik. Bir hafta boyunca ve Van Gölü ve çevresini gezdik. Başta Van Kalesi olmak üzere çevredeki diğer Urartu kalıntılarını gördük. Halime Hatun Kümbeti, Akdamar Kilisesi, Hoşap Kalesi ve Selçuklu mezarlarını ziyaret ettik. Gezimiz sırasında dikkatimizi çeken bir yer daha oldu; Gevaş’ta terk edilmiş bir film platosu…
Yılmaz Erdoğan’ın ilk filmi Vizontele’nin çekildiği yerden söz ediyorum. 2000 – 2001 yapımı Vizontele’nin senaryosu aslında Hakkari için yazılmış ama çekimler için daha kolay bir mekan olması nedeniyle Gevaş tercih edilmiş.
28 Temmuz 2001 Cumartesi günü Van’daki gezimizin ikinci durağı, Van Gölü’nün güney kıyısıydı… Edremit, Gevaş, Cemle Hatun Kümbeti ve Akdamar Kilisesi’ ziyaret edecektik. Edremit küçük bir sahil kasabası, Gevaş’ın yanından geçip giderken yaklaşık bir yıl önce gösterime giren Vizontele’nin bu küçük kasabada çekildiğini öğrendik.



Filmin çekimlerinin yapıldığı platformu görmek istedik. Sorduk soruşturduk, platoyu zor da olsa bulduk. Belediye binasının gizlediği, itfaiyenin bulunduğu bir ara yerden geçip filmin çekildiği alana ulaştık. Terk edilmiş bir mahalle izlenimi veren bu alanı briket dökümhanesi olarak kullanmaktaydılar. Filmde izlediğimiz tek katlı evleri, hele açık hava sineması olarak çekim yapılan yazlık sinemayı görünce heyecanımız arttı. Filmde belediye başkanının (Altan Erkekli) eşi ve çocuklarıyla birlikte sinema izlediği kerpiç dama çıktık. Platodaki evlerin çoğu duruyor ama terk edilmişliğin getirdiği bir metruklük içindeler. Evler demir kon strüktür üzerine kontrplaktan yapılmış ve boyanmış. Sanki kasabadan ayrı, adeta gizlenmiş bir yer gibi…
Bir yandan filmdeki karakterlerin nerede ne yaptığını kafamızda canlandırırken, kulağımıza bazı replikler çarpıyordu.
- Bu radyonun resimlisidir. Şimdi Zeki Müren şarkı söylüyor ya…
- eee.
- Onu hem dinleyecek hem de göreceksiniz.....
- Peki Zeki Müren de bizi görecek mi?
(Kısa bir sessizlik ...)
- Vallahi ben de bilmiyorum...
Deli Emin’in (Yılmaz Erdoğan) “i-hi” ettiği sahneler eşliğinde uzunca bir zaman kalıyoruz Vizontele filminin çekildiği yerde. Çok değil, 10 ay önce arı kovanı gibi işleyen bu mekânı terk ederek yeni bir sessizliğe büründüğünü görüyorum. Üç yıl sonra aynı mekân yeniden şenlenecek, bu defa Vizontele Tuuba’ya ev sahipliği yapacaktır.



Kan Şiiri
Muzaffer Tayyip’in “Önce öksürüverdim, öksürüverdim hafiften / Derken ağzımdan kan geldi bir ikindiüstü durup dururken” diye başlayan Kan adlı şiirinden daha önce bahsetmiştim. 14 Yaşımdayken tutmaya başladığım şiir defteri bu şiirle başlıyordu ve bu şiirle aramda ilginç bir bağlantı bulunduğuna inanırım.[1]
Kendisi de şiirle iştigal eden Yılmaz Erdoğan’ın son filmi Kelebeğin Rüyası genç yaşta tüberkülozdan ölen Zonguldaklı iki şairi anlatmaktadır; Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur.
Yılmaz Erdoğan, filmin senaryosunu 2004 yılında tamamladığı Vizontele Tuuba’nın hemen ardından başlar. Araya Organize İşler (2005) ve Neşeli Hayat (2009) girer. Nihayet filmi 2012 yılında çekmeye karar verir. 22 Şubat 2013 tarihinde vizyona giren Kelebeğin Rüyası’nı ilk fırsatta izlemek şart oldu.



Kelebeğin Rüyasını izliyoruz…

Filmi 8 Mart Cuma günü Fatsa’da izledik. Önce Ünye’deki sinemayla görüştüm iki sefer, olmayınca rotayı Fatsa’ya çevirdik. Biraz pahalı olduğu için Ünye’de “kafa” tabir edilen yapımların niçin getirtilmediğini daha iyi anladık. [2]
Film birbirinden muhteşem görüntülerle başladı. Sinema salonunun ses düzenini saymazsak, her şey dört dörtlüktü…



Milli Şef dönemi; İkinci Dünya Savaşı yıllarında “Mükellefiyet Yasası”nın köylüleri maden ocaklarına sürdüğü, ezanın Türkçe okunduğu[3] ve yoksulluğun kol gezdiği bir Zonguldak atmosferinde başlıyor Kelebeğin Rüyası… Tıpkı Gevaş’ta yaratılan Vizontele filminin etkileyici atmosferi gibi ama bu defa daha büyük bir prodüksiyonla karşı karşıyayız. İstanbul – Haliç kıyısında hazırlanan platoda 1940’ların Zonguldak’ı yaratılıyor. Şehrin o yıllardan kalma binaları, tren istasyonu ve maden ocakları oluşturuluyor. Ray döşeniyor. Zonguldak’tan orijinal maden ocağı vagonları getirtiyor. Üstü başı kömür karası, yüzü gözü kir pas içinde ve elleri kelepçeli köylüler asker nezareti altında maden ocaklarına iniyor.[4]



Dönemin atmosferine uygun detaylar bunlarla sınırlı değil. Örneğin onca yoksulluğun yanı başında siyasi yönetimle içli dışlı “ileri gelenler” de var ki, kiloları yerinde, ekmek karneyle dağıtılırken dondurma yiyebiliyorlar. Halk Evi’nde Cumhuriyet baloları, tiyatro – opera, danslı gösteriler ve bale çalışmaları yapılıyor.
Nuri Bilge Ceylan’ın Görüntü Yönetmeni Gökhan Tiryaki’nin elinden bu yapımla birlikte Türk sineması görsellik çıtasını hayli yükseltmişe benzer. Sanat yönetimi, kostümler ve görsel efekt ekibi muntazam bir uyum içinde çalışmış. Yönetmenlik mesleğinde Yılmaz Erdoğan, diğer teknik uygulamalarda olduğu gibi kendini hayli aşmış görünüyor.
Zonguldaklı iki şairin; Muzaffer Tayyip Uslu (Kıvanç Tatlıtuğ) ve RüştüOnur’un (Mert Fırat) yaşam öyküsünün anlatıldığı filmde araya bir de aşk öyküsü yerleştirilmiş. Kelebeğin Rüyası’nı öne çıkaran duygular; arkadaşlık, aşk ve şiirdir. “Hocam” dedikleri ünlü şair Behçet Necatigil’le birlikte (Yılmaz Erdoğan’ın canlandırdığı karakter) üç şair ediyor. Dönemi güzel yakalamış; kömür madenleri, savaş yılları, yoksulluk ve “Milli Şef” uygulamaları ekrana yorumsuz bir biçimde getiriliyor.
Kelebeğin Rüyası’nda her şey mükemmel, film tam bir başyapıt mı? Değil elbet de. Ama oyuncu seçimi yerinde… Özellikle Mert Fırat ve Farah Zeynep Abdullah[5] iyi bir performans gösteriyor. Oyuncu kastında en büyük övgüyü bence bu ikili hak ediyor. Kıvanç Tatlıtuğ, bu ilk sinema deneyiminde üstüne düşeni yapmış gibi görünüyor. Belçim Bilgin bir parça “liseli” havasına girememiş, rolü gereği kartpostal kalmayı tercih etmiş… O kadar kusur “kadı kızında da olur” diyelim. Oyuncu Yılmaz Erdoğan, bu defa “Mükremin” havasını terk etmiş görünüyor. “Bir Zamanlar Anadolu’da”nın Komiser Naci’si olmak yani Nuri Bilge Ceylan yönetiminde oynamak Erdoğan’ın oyunculuğuna bir şeyler katmış olmalı. İyi bir yönetmen, yazar ve şair olmak başka, iyi bir oyuncu olmak başka bir şeymiş anlaşılan.        

Sonuçta, Yılmaz Erdoğan’ın Kelebeğin Rüyası kafamdaki “Kan” şiirinin şairine ve Zonguldaklı şairlere (filmde hiç bahsedilmeyen yazar - şair Kemal Uluser dâhil) tam uymasa da, yaratılan atmosfer beni başka bir düzleme götürdü ki, fena değildi.     

Dipnotlar:

[1] Kan şiiri, 24 yaşında tüberkülozdan ölen şairin hayata veda şiiridir. 14 yaşındayken bu şiiri defterine kaydeden birinin 10 yıl sonra (tam da 24 yaşında) aynı hastalığa düçar olması ilginç bir bağ sayılmaz mı? Dönemin vebası sayılan “ince hastalık” tüberkülozun Muzaffer Tayyip’ten 40 yıl sonra tedavisi mümkündür. Heybeliada Sanatoryumu değil de, İzmir Tepecik Göğüs Hastalıkları Hastanesi mahkûm koğuşu dahi olsa…
[2] Beş kişiden aşağı olunca seans iptal edilebiliyormuş, bereket biz beş kişiydik. Birkaç Fatsalının da takviyesiyle filmi tenha bir gösterimde izledik. Ünye’den telefon ederek, Fatsa’nın 111 koltuklu sinema salonunda yer bulamayız diye ayırtmaya kalkmamız ayrı olay… Ünye’de ve Fatsa’da sinema izleyicisi olmak da, sinema salonu işletmek de gerçekten zor.
[3] Fatsa sinemasının ses düzeninden dolayı tüm dikkatimi vermeme rağmen duyamadığım kısık sesle okunan bir Türkçe ezan. 
[4] Yoğun emek ve masraf gerektiren bu platolar ne yazık ki Gevaş’taki gibi terk edilmektedir. Hâlbuki Hollywood yapımı ünlü filmlerin çekildiği mekânlar ve materyaller bugün turizm amaçlı kullanılmaktadır. Ünlü stüdyoların hiçbirinde bugün film çekilmemesine karşın her biri turist akınına uğramaktadır.
[5] Farah Zeynep Abdullah, Rüştü Onur’un Heybeliada sanatoryumunda tanışarak âşık olduğu ve evlendiği Mediha Sessiz’i oynamaktadır. Farah Zeynep, iyi bir yönetmen elinde her daim iyi bir oyuncusu olmaya aday. Sanatoryumun edebiyat meraklısı başhekimini oynayan Engin Şenkan’ı da o kısacık oyunuyla burada anmadan geçemeyeceğim.

6 Mart 2013 Çarşamba

İmralı Zabıtları


İmralı Zabıtları

"Dört gündür basına sızdırılan “İmralı zabıtları”nı okuyorum. Gelişmeleri sadece ben mi merak ediyorum, kesinlikle değil... Sokaktaki adam televizyondan duyduklarını, gazetelerden okuduklarını yorumluyor."
Ünyekent'te bir köşe yazısı...

Ünye, 06.03.2013 06.12 

Ünye, 06.03.2013 09.03

1 Mart 2013 Cuma

Günlerle Gelen


Kan

"24 Yaşında hayata veda eden şair Muzaffer Tayyip Uslu’nun Kan isimli şiiri, ilk şiir defterimin ilk sayfasındaydı. Şiir derlemeye başladığım o günleri bugün gibi hatırlarım."

http://www.unyekent.com/koseyazi/4333/kan

Ünyekent'te bir Günlerle Gelen yazısı...


Zonguldaklı üç şair:
Muzaffer Tayyip Uslu, Rüştü Onur ve Kemal Uluser

Kelebeğin Rüyası - Bir Yılmaz Erdoğan Filmi