31 Aralık 2025 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVI (Osmanlı Barışı’nın Sonu: Tehcir ve Mübadele)

 



Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVI

(Osmanlı Barışı’nın Sonu: Tehcir ve Mübadele)

 

 

Roma Barışı (Pax Romana), MÖ. 27’de Agustus ile başladı, Marcus Aurelius'un ölümüyle MS. 180’de sona erdi. Benzer biçimde Osmanlı Barışı da 1453’te II. Mehmet’le (Fatih) başladı, 1699’da Karlofça Antlaşması ile sona erdi. Her iki imparatorluğun tebaası birçok dine ve dile mensup insan topluluklarını barındırıyordu. Devlet, bu toplulukların barış içinde yaşamalarını sağlamakla yükümlüydü.

Osmanlı imparatorluğu, güçlü olduğu dönem boyunca tebaası bulunan Müslim ve Gayrimüslimlerin bir arada yaşamalarını başarıyla temin etmekteydi. Ancak 17. Yy.’a gelindiğinde Avrupa devletlerinin askeri ve teknik gücü ve aralarında kurduğu güçlü ittifakları karşısında duraklayan Osmanlı İmparatorluğu, bu tarih itibariyle toprak kaybına uğramaya başladı. 1789 Fransız İhtilali sonrası ortaya çıkan milliyetçilik akımı, Osmanlı tebaası sayılan gayrimüslimleri harekete geçirdi. Özellikle Balkanlarda kendini gösteren bu durum 20. Yüzyıl’a girildiğinde Müslüman topluluklar bakımından Anadolu’ya doğru tersine bir göç başlattı.

Türklerin yüzyıllardır yurt olarak kullandığı Anadolu’da ise, imparatorluğun uç noktaları kadar olmasa da durum istenildiği kadar parlak değildi. Anadolu’daki Gayrimüslimler artık eskisi gibi yaşamak istemiyorlardı. Tanzimat sonrası yeni düzenlemelerle birlikte bu kesim, oldukça önemli haklar kazandı.


 

Osmanlı Tebaası Gayrimüslimler ve Zimmilik

 

Zimmî, İslâm devletinin egemenliğini kabul eden gayrimüslim kişilerdir. Zimmîlerin can, mal ve namus güvenliği, uyrukluğuna girdikleri İslâm devleti tarafından sağlanır. Buna karşılık zimmîler de devlete cizye vermekle yükümlüdür. Osmanlı Devletinde bulunan Hristiyan ve Yahudilere zimmi denilir.

Osmanlı hâkimiyetinde gayrimüslimler ilk dönemden itibaren dini ritüellerini özgürce yerine getirebiliyorlardı ve kutsal günlerine saygı duyuluyordu. Dinleri, kamu sisteminde sıklıkla batıl inanç olarak görülse de aşağılanmıyordu.

Hristiyanlar arasındaki davalarda tanıklık statüleri kabul edilirken, Müslümanlar veya karma dinler arasındaki davalarda Hristiyanların tanıklığı geçerli sayılmıyordu. Bu, Osmanlı İmparatorluğu'nda Hristiyan olmanın en olumsuz yanıydı. Bununla birlikte, genel olarak Müslümanlardan daha zengin oldukları için, Müslüman tanıkları satın alarak bazen davayı kazanabildikleri ileri sürülmektedir.

Hristiyanlar işletmelerinde Müslüman işçiler çalıştırabiliyordu. Bu da Müslümanların gerçek hayatta daha yüksek bir statüye sahip olmadığını gösteriyor.

Hristiyanlar, normal Osmanlı vatandaşları gibi köle sahibi olabiliyorlardı.

Osmanlı Hristiyanlarını köle olarak almak yasaktı. En güçlü askeri lider bile ataerkilliğin bir tebaasını köle yapamazdı. (Devşirme yeniçerileri hariç, ama onlar gerçek anlamda köle değillerdi.)

Mülk sahibi olmakta özgürdüler. Zimmilerin ticaret yapmalarına izin veriliyordu, hatta Rumları ticaret yapmaya teşvik etmek için bazı özel vergisiz bölgeler bile vardı. Buğday ticareti gibi sektörler tamamen onların kontrolündeydi.

Osmanlıların vergi oranı Venediklilerden çok daha düşüktü. Birçok kişi aksini iddia etse de, vergi sistemi Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında eşitlik sağlıyordu. Hristiyanların ödediği tüm vergilerin Müslümanlar için de bir karşılığı vardı, sadece cizye hariç. Ancak cizye, askerlik görevinin karşılığıydı. Çünkü Gayrimüslimler askerlik yapmak zorunda değildi.

Osmanlılar, askeri güçleri olduğu ve askeri güç ile paranın birleşmesinin hanedanlığı değiştirebileceği gerekçesiyle, Müslümanların para üzerinde kontrol sahibi olmasını istemiyorlardı. Bu nedenle para ve deniz ticaretinin kontrolünü Hristiyanlara verdiler. Osmanlı deniz tüccarlarının neredeyse tamamı Rum’du.

Patriklerin ataması devlet tarafından yapılırdı. Ancak atanacak patrik kendi toplumları tarafından seçilir, seçme işine devlet karışmazdı. Seçme hakkı tamamen kiliseye aitti. Devlet sadece patrikleri veya hahambaşıları atardı. Yalnız patrik veya hahambaşıların görevden alınma işi kiliseye, hahamhaneye veya buraları yöneten meclislere danışılmadan da yapılabilirdi. Görevden alma nedeni genellikle devlet ve ülke aleyhine davranışlar ve patrik veya hahambaşının kendi toplumunu iyi idare etmemesi idi. Kuşkusuz görevden alma, patrik için bir ceza idi. Patrik devlete ve ülkeye karşı suç işlediği zaman sadece azledilmez, gerekirse idam da edilebilirdi.[1]


 

1839 Tanzimat Fermanı

 

Tanzimat’ın başlangıcı III. Selim (1789-1807) veya II. Mahmud (1808-1839) dönemleridir. Hatta Yeniçeri Ocağı'nın 1826'da lağvı (Vaka-i Hayriye) reform atılımının gerçek başlangıç noktasıdır.

Tanzimat Fermanı, Türk tarihinde Batılılaşmanın ilk somut adımıdır. 3 Kasım 1839'da Sultan Abdülmecid döneminde Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşid Paşa tarafından okunmuştur. Tanzimat’ın sözcük anlamı "düzenlemeler, reformlar" demektir. Batı dillerinde genellikle Osmanlı Reformu (Ottoman Reform) deyimi kullanılmaktadır.

Tanzimat Dönemi, her ne kadar 1876'da II. Abdülhamit'in tahta çıkması ve Meşrutiyet'in ilânıyla sona ermiş kabul edilse de 1922'de Osmanlı Devleti'nin sona ermesine dek sürdüğü de söylenebilir.

Tanzimat’la birlikte bir dizi hukuki, mali ve iktisadi yenileşme hareketine girişilmiş, askeri alanda ve eğitim camiasında düzenlemeler yapılmıştır. Eski kurumlar lağvedilmeyerek yenileriyle birlikte bir süre daha kullanılmaya devam edilmiştir.

Hülasa bizce, yenileşmiş bir Avrupa karşısında, Orta Zaman şark müesseselerine dayanan imparatorluğun zaruri inhilali hadisesini, bu imparatorluğun temel taşını teşkil eden bir müessesenin, timar ve arazi rejiminin bozuluşu ile birleştirmek en makul yoldur.[2] 

Tanzimat’ın asıl sorunu Avrupa ile arasındaki güç dengesini koruma ve imparatorluğu ayakta tutma çabasıdır. Bu nedenle sosyal yapıyı ve farklı dine mensup tebaayı da gözetmek durumundaydı.

“Tanzimatı Hayriye’nin tesisinden muradı âli bilcümle sunufu tebaanın refahı hal ve mamuriyet ahvalleri” idi.[3]   

Tanzimat tarihinde ikinci merhaleyi teşkil eden 1856 Islahat Fermanı okunursa görülür ki, doğrudan doğruya gayrımüslim reayayı alakadar eden meseleler hattın esasını teşkil etmekte ve bunlar için tam ve sarih bir hukuk müsavatı tanınmaktadır.[4]

Müslümanlarla gayrimüslimler arasında tam bir eşitlik temininden söz edilmektedir ve bu konuda harici telkinlerin hatta tazyiklerin tesiri vardır.[5]  

Nedir bu eşitlik temini ve nasıl uygulandı?


 

1856 Islahat Fermanı

 

31. Osmanlı Padişahı Abdülmecid (1939-1861) döneminde gerçekleşen ıslahatlar, gayrimüslimlere tanınan haklarla öne çıkmaktaydı. 1853-56 yıllarını kapsayan Osmanlı-Rus Savaşı I, Abdülmecid’in 22 yıla yaklaşan saltanatında önemli bir yıkım noktası oldu. Yine de Tanzimat ve Islahat fermanlarının uygulanmasından vazgeçilmedi.     

Öncelikle her eyaletten iki temsilci İstanbul'a çağrıldı. Merkezden her bölgeye imar meclisleri gönderildi. Hukuk ve mâliye, Fransa'dan örnek alınarak düzenlendi. İlk defa kanunlar, padişahtan da güçlüydü. Fransız ceza yasaları ve yargı kurumları incelendi. Kadılık kurumu merkeze daha sıkı bağlanarak, tüm yurttaşlar için “yargı hakkı” getirildi. Mâli yetkililer, idare amirlerinden alınarak defterdarlara verildi. Vergilerin saptanması vilâyet meclislerine, toplanması da muhassıl adı verilen vergi memurlarına bırakıldı. İltizam yöntemi kaldırıldı. Aşar, her yerde eşit olarak alınmaya başladı. Hristiyanlardan alınan vergilerin toplanmasında patrikhanelerin aracılığı kabul edildi. Ticaret meclisleri kuruldu.[6]

Meclis-i Maarif-i Umumiye toplandı (1845). İlk idâdiler açıldı. 1847'de Maârif-i Umûmiye Nezâreti kuruldu. 1848'de ilk muallim mektebi, aynı yıl Harbiye'de kurmay sınıfı, 1850'de Darülmaarif adı verilen lise, 1851'de ilk bilim akademisi sayılan Encümen-i Daniş açıldı. 1846'da Darülfünun binasının temeli atıldı. Askerlik yasası çıkarılarak (6 Eylül 1843) kura yöntemi benimsendi, azınlıklar da asker olabileceklerdi, askerlik süresi 4-5 yıl olarak sınırlandı.[7]

Islahat gereği Gayrimüslimler, Osmanlı hâkimiyetinden itibaren kavuşamadıkları kendi ibadethanelerini inşa etme hakkına sahip oldular. Osmanlı tebaası gayrimüslimler kendi ibadethanelerini inşa edemezler hatta onarım bile yapamazlardı. Gerekli hallerde bu işi Osmanlı resmi kanaldan kendisi gerçekleştiriyordu.

Karadeniz Bölgesinde görülen ayakta kalabilmiş kiliselerin neredeyse tamamı Tanzimat sonrası Hristiyanların inşa ettirdiği kiliselerdir.

Buna karşın Osmanlı topraklarında Gayrimüslimlerle barış tesis edilemedi.

Zimmi kabul edilen Ermeni kesiminin Devlet-i Ali’ye karşı duruşu, “tehcir” adı verilen göç ettirme uygulamasına yol açtı.

Rum ahali ise, içlerinden bazılarının çete kurup Kurtuluş Savaşı esnasında Osmanlı’ya karşı ayaklandığı gerekçesiyle artık Müslümanlarla bir arada yaşayamayacakları kararlaştırıldı. Lozan barış Antlaşması gereği Yunanistan’la karşılıklı Mübadele edildi.

 

Devam edecek: Osmanlı’da Tehcir Uygulaması.

31.12.2025, Ünye Kent

 

Kaynaklar:

 

Ercan Yavuz, 2001, Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, Turhan Kitabevi, Ankara

İnalcık Halil, Seyitdanlıoğlu Mehmet, 2014, Tanzimat, Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu, İş. B. Yay. 4. Basım, İstanbul

Barkan, Ömer Lütfi, 1940, Tanzimat I, Maarif Vekâleti, İst.

Doğan, Semih, 2022, Sened-i İttifak Tanzimat Fermanı Islahat Fermanı –Sapiens Yay.

Engelhardt, Edouard-Philippe, 1976, Tanzimat, Milliyet Yay. İst.





DİPNOT:


[1] Ercan 2001; 75

[2] İnalcık, 2014; 35

[3] 15 Safer 1256 tarihli ilmühaber (Ömer L. Barkan, Tanzimat, I, s. 355, not 18.)

[4] İnalcık, 2014; 45

[5] Engelhardt, 1976; 111-112

[6] Doğan, 2022; 82

[7] İnalcık, 2014; 171-179