Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVI
(Osmanlı Barışı’nın Sonu: Tehcir ve Mübadele)
Roma Barışı (Pax Romana), MÖ. 27’de Agustus ile
başladı, Marcus Aurelius'un ölümüyle
MS. 180’de sona erdi. Benzer biçimde Osmanlı
Barışı da 1453’te II. Mehmet’le
(Fatih) başladı, 1699’da Karlofça
Antlaşması ile sona erdi. Her iki imparatorluğun tebaası birçok dine ve
dile mensup insan topluluklarını barındırıyordu. Devlet, bu toplulukların barış
içinde yaşamalarını sağlamakla yükümlüydü.
Osmanlı imparatorluğu, güçlü olduğu dönem boyunca tebaası
bulunan Müslim ve Gayrimüslimlerin bir arada yaşamalarını başarıyla temin
etmekteydi. Ancak 17. Yy.’a gelindiğinde Avrupa devletlerinin askeri ve teknik
gücü ve aralarında kurduğu güçlü ittifakları karşısında duraklayan Osmanlı
İmparatorluğu, bu tarih itibariyle toprak kaybına uğramaya başladı. 1789
Fransız İhtilali sonrası ortaya çıkan milliyetçilik akımı, Osmanlı tebaası
sayılan gayrimüslimleri harekete geçirdi. Özellikle Balkanlarda kendini gösteren
bu durum 20. Yüzyıl’a girildiğinde Müslüman topluluklar bakımından Anadolu’ya
doğru tersine bir göç başlattı.
Türklerin yüzyıllardır yurt olarak kullandığı Anadolu’da ise,
imparatorluğun uç noktaları kadar olmasa da durum istenildiği kadar parlak
değildi. Anadolu’daki Gayrimüslimler artık eskisi gibi yaşamak istemiyorlardı. Tanzimat
sonrası yeni düzenlemelerle birlikte bu kesim, oldukça önemli haklar kazandı.
Osmanlı Tebaası Gayrimüslimler ve Zimmilik
Zimmî, İslâm devletinin egemenliğini kabul eden gayrimüslim
kişilerdir. Zimmîlerin can, mal ve namus güvenliği, uyrukluğuna girdikleri
İslâm devleti tarafından sağlanır. Buna karşılık zimmîler de devlete cizye vermekle yükümlüdür. Osmanlı
Devletinde bulunan Hristiyan ve Yahudilere zimmi denilir.
Osmanlı hâkimiyetinde gayrimüslimler ilk dönemden itibaren
dini ritüellerini özgürce yerine getirebiliyorlardı ve kutsal günlerine saygı
duyuluyordu. Dinleri, kamu sisteminde sıklıkla batıl inanç olarak görülse de
aşağılanmıyordu.
Hristiyanlar arasındaki davalarda tanıklık statüleri kabul
edilirken, Müslümanlar veya karma dinler arasındaki davalarda Hristiyanların
tanıklığı geçerli sayılmıyordu. Bu, Osmanlı İmparatorluğu'nda Hristiyan olmanın
en olumsuz yanıydı. Bununla birlikte, genel olarak Müslümanlardan daha zengin
oldukları için, Müslüman tanıkları satın alarak bazen davayı kazanabildikleri
ileri sürülmektedir.
Hristiyanlar işletmelerinde Müslüman işçiler
çalıştırabiliyordu. Bu da Müslümanların gerçek hayatta daha yüksek bir statüye
sahip olmadığını gösteriyor.
Hristiyanlar, normal Osmanlı vatandaşları gibi köle sahibi
olabiliyorlardı.
Osmanlı Hristiyanlarını köle olarak almak yasaktı. En güçlü
askeri lider bile ataerkilliğin bir tebaasını köle yapamazdı. (Devşirme
yeniçerileri hariç, ama onlar gerçek anlamda köle değillerdi.)
Mülk sahibi olmakta özgürdüler. Zimmilerin ticaret yapmalarına
izin veriliyordu, hatta Rumları ticaret yapmaya teşvik etmek için bazı özel
vergisiz bölgeler bile vardı. Buğday ticareti gibi sektörler tamamen onların
kontrolündeydi.
Osmanlıların vergi oranı Venediklilerden çok daha düşüktü.
Birçok kişi aksini iddia etse de, vergi sistemi Müslümanlar ve Hristiyanlar
arasında eşitlik sağlıyordu. Hristiyanların ödediği tüm vergilerin Müslümanlar
için de bir karşılığı vardı, sadece cizye hariç. Ancak cizye, askerlik
görevinin karşılığıydı. Çünkü Gayrimüslimler askerlik yapmak zorunda değildi.
Osmanlılar, askeri güçleri olduğu ve askeri güç ile paranın
birleşmesinin hanedanlığı değiştirebileceği gerekçesiyle, Müslümanların para
üzerinde kontrol sahibi olmasını istemiyorlardı. Bu nedenle para ve deniz
ticaretinin kontrolünü Hristiyanlara verdiler. Osmanlı deniz tüccarlarının
neredeyse tamamı Rum’du.
Patriklerin ataması devlet tarafından yapılırdı. Ancak
atanacak patrik kendi toplumları tarafından seçilir, seçme işine devlet
karışmazdı. Seçme hakkı tamamen kiliseye aitti. Devlet sadece patrikleri veya
hahambaşıları atardı. Yalnız patrik veya hahambaşıların görevden alınma işi
kiliseye, hahamhaneye veya buraları yöneten meclislere danışılmadan da
yapılabilirdi. Görevden alma nedeni genellikle devlet ve ülke aleyhine
davranışlar ve patrik veya hahambaşının kendi toplumunu iyi idare etmemesi idi.
Kuşkusuz görevden alma, patrik için bir ceza idi. Patrik devlete ve ülkeye karşı
suç işlediği zaman sadece azledilmez, gerekirse idam da edilebilirdi.[1]
1839 Tanzimat Fermanı
Tanzimat’ın başlangıcı III. Selim (1789-1807) veya II. Mahmud
(1808-1839) dönemleridir. Hatta Yeniçeri Ocağı'nın 1826'da lağvı (Vaka-i
Hayriye) reform atılımının gerçek başlangıç noktasıdır.
Tanzimat Fermanı, Türk tarihinde Batılılaşmanın ilk somut
adımıdır. 3 Kasım 1839'da Sultan
Abdülmecid döneminde Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşid Paşa tarafından okunmuştur. Tanzimat’ın sözcük anlamı
"düzenlemeler, reformlar" demektir. Batı dillerinde genellikle
Osmanlı Reformu (Ottoman Reform)
deyimi kullanılmaktadır.
Tanzimat Dönemi, her ne kadar 1876'da II. Abdülhamit'in tahta çıkması ve Meşrutiyet'in ilânıyla sona ermiş kabul edilse de 1922'de Osmanlı
Devleti'nin sona ermesine dek sürdüğü de söylenebilir.
Tanzimat’la birlikte bir dizi hukuki, mali ve iktisadi
yenileşme hareketine girişilmiş, askeri alanda ve eğitim camiasında
düzenlemeler yapılmıştır. Eski kurumlar lağvedilmeyerek yenileriyle birlikte
bir süre daha kullanılmaya devam edilmiştir.
Hülasa bizce, yenileşmiş bir Avrupa karşısında, Orta Zaman
şark müesseselerine dayanan imparatorluğun zaruri inhilali hadisesini, bu
imparatorluğun temel taşını teşkil eden bir müessesenin, timar ve arazi
rejiminin bozuluşu ile birleştirmek en makul yoldur.[2]
Tanzimat’ın asıl sorunu Avrupa ile arasındaki güç dengesini
koruma ve imparatorluğu ayakta tutma çabasıdır. Bu nedenle sosyal yapıyı ve farklı
dine mensup tebaayı da gözetmek durumundaydı.
“Tanzimatı Hayriye’nin tesisinden muradı âli bilcümle sunufu
tebaanın refahı hal ve mamuriyet ahvalleri” idi.[3]
Tanzimat tarihinde ikinci merhaleyi teşkil eden 1856 Islahat Fermanı okunursa görülür
ki, doğrudan doğruya gayrımüslim reayayı alakadar eden meseleler hattın esasını
teşkil etmekte ve bunlar için tam ve sarih bir hukuk müsavatı tanınmaktadır.[4]
Müslümanlarla gayrimüslimler arasında tam bir eşitlik temininden
söz edilmektedir ve bu konuda harici telkinlerin hatta tazyiklerin tesiri
vardır.[5]
Nedir bu eşitlik temini
ve nasıl uygulandı?
1856 Islahat Fermanı
31. Osmanlı Padişahı Abdülmecid
(1939-1861) döneminde gerçekleşen ıslahatlar, gayrimüslimlere tanınan haklarla
öne çıkmaktaydı. 1853-56 yıllarını kapsayan Osmanlı-Rus Savaşı I, Abdülmecid’in 22 yıla yaklaşan saltanatında
önemli bir yıkım noktası oldu. Yine de Tanzimat ve Islahat fermanlarının
uygulanmasından vazgeçilmedi.
Öncelikle her eyaletten iki temsilci İstanbul'a çağrıldı.
Merkezden her bölgeye imar meclisleri
gönderildi. Hukuk ve mâliye,
Fransa'dan örnek alınarak düzenlendi. İlk defa kanunlar, padişahtan da
güçlüydü. Fransız ceza yasaları ve yargı kurumları incelendi. Kadılık kurumu merkeze daha sıkı
bağlanarak, tüm yurttaşlar için “yargı hakkı”
getirildi. Mâli yetkililer, idare amirlerinden alınarak defterdarlara verildi. Vergilerin saptanması vilâyet meclislerine,
toplanması da muhassıl adı verilen
vergi memurlarına bırakıldı. İltizam
yöntemi kaldırıldı. Aşar, her
yerde eşit olarak alınmaya başladı. Hristiyanlardan alınan vergilerin
toplanmasında patrikhanelerin aracılığı kabul edildi. Ticaret meclisleri
kuruldu.[6]
Meclis-i Maarif-i Umumiye toplandı (1845). İlk idâdiler açıldı. 1847'de Maârif-i
Umûmiye Nezâreti kuruldu. 1848'de ilk muallim
mektebi, aynı yıl Harbiye'de kurmay sınıfı, 1850'de Darülmaarif adı verilen lise, 1851'de ilk bilim akademisi sayılan Encümen-i Daniş açıldı. 1846'da Darülfünun binasının temeli atıldı. Askerlik yasası çıkarılarak (6 Eylül
1843) kura yöntemi benimsendi, azınlıklar da asker olabileceklerdi, askerlik
süresi 4-5 yıl olarak sınırlandı.[7]
Islahat gereği Gayrimüslimler, Osmanlı hâkimiyetinden itibaren
kavuşamadıkları kendi ibadethanelerini inşa etme hakkına sahip oldular. Osmanlı
tebaası gayrimüslimler kendi ibadethanelerini inşa edemezler hatta onarım bile
yapamazlardı. Gerekli hallerde bu işi Osmanlı resmi kanaldan kendisi gerçekleştiriyordu.
Karadeniz Bölgesinde görülen ayakta kalabilmiş kiliselerin
neredeyse tamamı Tanzimat sonrası Hristiyanların inşa ettirdiği kiliselerdir.
Buna karşın Osmanlı topraklarında Gayrimüslimlerle barış tesis
edilemedi.
Zimmi kabul edilen Ermeni
kesiminin Devlet-i Ali’ye karşı duruşu, “tehcir”
adı verilen göç ettirme uygulamasına
yol açtı.
Rum ahali ise, içlerinden bazılarının çete
kurup Kurtuluş Savaşı esnasında Osmanlı’ya karşı ayaklandığı gerekçesiyle artık
Müslümanlarla bir arada yaşayamayacakları kararlaştırıldı. Lozan barış
Antlaşması gereği Yunanistan’la karşılıklı Mübadele
edildi.
Devam edecek: Osmanlı’da Tehcir Uygulaması.
Kaynaklar:
Ercan Yavuz, 2001, Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, Turhan
Kitabevi, Ankara
İnalcık Halil, Seyitdanlıoğlu Mehmet,
2014, Tanzimat, Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu, İş. B. Yay. 4. Basım,
İstanbul
Barkan, Ömer Lütfi, 1940, Tanzimat I, Maarif Vekâleti, İst.
Doğan, Semih, 2022, Sened-i İttifak Tanzimat Fermanı Islahat Fermanı –Sapiens
Yay.
Engelhardt, Edouard-Philippe, 1976, Tanzimat,
Milliyet Yay. İst.




