Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVII
(Osmanlı’da Tehcir Uygulaması)
Tehcir, bir topluluğu yaşadığı yerden göç ettirmektir. Göçe sebep
olma yahut sürme anlamına da gelir. Osmanlı devletinin özellikle son
dönemlerinde başvurduğu ve dünya hukuk literatürüne soktuğu bir kavramdır. Osmanlı
Devlet Hukukunda kökenini Kur'an'dan aldığı ve Haşr Suresi 11 Ayet'ine dayandığı
ileri sürülür.
Tehcir yahut sürgün olayı, Osmanlıların dışında diğer
imparatorluklarda da görülen bir iskân ve cezalandırma yöntemi olup yurt
toprakları içinde yapılan bir uygulamadır. Asla yurt dışına sürmeyi (deport) içermez.
Osmanlı’da Tehcir Uygulaması
24 Nisan 1915’te
Ermeni toplulukları için çıkarılan kanununa kadar Osmanlılarda tehcir kelimenin fazla bir kullanım
alanı yoktur. Kitlesel sevk ve nakilleri tanımlamak için daha çok sürgün tabirine yer verilmiştir. Bireysel
cezalandırmaları ifade etmek üzere nefy
ve iclâ gibi kelimeler
kullanılmıştır.
Osmanlı idaresinde Ermenilerle ilgili meseleler, özellikle
XVIII. yüzyılda yoğunluk kazanan misyonerlik faaliyetleri neticesinde ortaya
çıkmıştır. Katolik ve Protestan misyonerlerinin etkin çalışmaları sonucu ana
kilisenin parçalanmasına giden yol sancılı geçmiş, bu süreçte mezhep değiştirenler
karşılarında devletten ziyade eski kiliselerini bulmuş ve onların ağır
yaptırımlarıyla karşılaşmıştır. Zamanla sayıları artan, ancak resmen tanınmayan
Katolik Ermeniler’in ana kilisenin takibatına mâruz kalmaları, aforoz
edilmeleri ve nihayet patrik tarafından hazırlanan, Katolik olanları içeren bir
listenin Bâbıâli’ye verilmesi ve bunların sürgüne gönderilmesinin istenmesi
üzerine XIX. yüzyılda Ermeniler arasında ilk
kitlesel göç hareketi yaşanmıştır.[1]
Tehcir mi Soykırım mı?
1915 tarihinde yaşanan Ermeni Olayları, Türk resmi tarihinde
karşılığını “Tehcir” olarak
bulurken, o tarihten bu yana Batı’da “Soykırım”
olarak görülmüştür.
Çünkü Batı’ya göre Ermeni Tehcirinin merkezinde "İnsanlığa Karşı Suçlar" kavramı yatıyor.
"İnsanlığa Karşı
Suçlar" kavramı için 1915 Olayları bir Milat’tır.
Uluslararası hukukun temel taşlarından biri olan "İnsanlığa
Karşı Suçlar", aslında Osmanlı’nın 1915 Ermeni Olaylarına bakılarak
keşfedilmiş bir kavramdır.
Bu kavram, hukuki bir terim olarak ilk kez 24 Mayıs 1915'te
kullanıldı.
Müttefik Devletler (İngiltere, Fransa ve Rusya), Osmanlı
İmparatorluğu'ndaki 1915 olaylarına tepki olarak ortak bir bildiri yayınladı.
Bu metinde Osmanlı hükümetinin ve olaylara karışan
yetkililerinin kişisel olarak “Ermeni Katliamları”ndan sorumlu tutulacağı ilan
ediyor. Sèvres Antlaşması ve benzeri girişimlerin topladığı belgelerle bu
suçtan malum kişilerin yargılanmasına zemin hazırlıyordu.
Böylece, İnsanlığa Karşı Suçlar kavramı uluslararası ceza
hukukunda ilk kez yer alıyor ve İnsanlık Tarihi’nde bir dönüm noktası olarak
kabul ediliyordu.
Tartışmanın en somut ve en çelişkili noktalarından biri,
dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa'ya
atfedilen ve imha emirleri içerdiği iddia edilen telgraflardır.
1915 Olaylarının bir tehcir
olmadığı, Osmanlı Devletinin sistemli ve planlı bir biçimde Ermenileri katletme, yok etme politikası
(jenosit, soykırım) olduğu ileri sürülmektedir.
Her soykırım şiddeti vakasının itaat ettiği ve onu eşsiz kılan
bir iç mantık vardır. Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Ermeni halkının
fiziksel imhasının da ayırt edici bir özelliği vardır: [Bu fiziksel imha] Jön
Türklerin nihai hedefi olan Türk ulus-devletinin kurulması için gerekli bir
koşul olarak düşünülmüştür. Bir başka deyişle bu iki olgu birbiriyle ayrışmaz
bir şekilde bağlantılıdır: Birini es geçerek diğerini anlayamayız.[2]
“Soykırım” suçunu tanımlayan sözleşme, “Soykırım Suçunun
Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” adıyla, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 9 Aralık 1948’de
onaylandı.
İngiliz Avukat ve İnsan Hakları Savunucusu Benjamin Whitaker, 1982’de BM İnsan Hakları
Komisyonu için bir rapor hazırladı. Günümüzde adı “İnsan Hakları Konseyi” olan
bu kuruşun bir alt komisyonuna hazırladığı raporda, Ermeni Soykırımı'nı 20. yüzyılın ilk soykırımı olarak tanımladı.[3]
Whitaker Raporu, Birleşmiş Milletler nezdinde “Ermeni
Soykırımı”nın zımnen tanınması yolunda atılmış en önemli adımlardan biri oldu.
Nitekim Almanya, Arjantin, Belçika, Fransa, Hollanda, İsviçre, İtalya, Kanada,
Kıbrıs Rum Kesimi, Litvanya, Lübnan, Polonya, Rusya, Slovakya, Şili, Uruguay,
Vatikan, Venezuela ve Yunanistan peş peşe “Ermeni Soykırımı”nı tanıdılar.
"Ermeni Meselesi"
Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde yaşanan "Ermeni Meselesi", tarihin en
tartışmalı ve duygusal konularından biri olarak bilinir.
Bu konu, derin acılar, ulusal çekişmeler ve bir asrı aşan
siyasi tartışmalarla yüklüdür.
Amacımız, konuyu içeren argümanların tamamını inceleyerek,
sorunun kaynağına inmek değildir. “Kim haklı?” gibi çoklukla kullanılan manşet
ve sloganlar üzerinden bir sonuca varmak da değildir.
Ancak kullanılan temel iddialar ve kanıtlar ölçeğinde yaşanan
tarihi süreci anlamaya yönelik bir çabanın içindeyiz. Tarihi belgelere ve arkeolojik
verilere dayanarak tehcir konusuna farklı bir açıdan bakmayı tercih ediyoruz.
Tarihi Anlamak
Olaylar bir iç güvenlik meselesi miydi? Soykırım teorisyenleri
bu konudan hiç bahsetmez. Türk tezi, olayları savaş koşullarında devletin
bekasına yönelik yaygın bir isyanı bastırmaya çalışan Osmanlı hükümetinin meşru
bir iç güvenlik operasyonu olarak görür. Bu perspektifte, yaşananlar
uluslararası bir suç değil, bir devletin kendi topraklarındaki ayrılıkçı ve
silahlı isyanlara karşı aldığı askeri ve idari tedbirlerdir. Dolayısıyla,
"insanlığa karşı suç" gibi dış bir hukuki kavramın bu olaylara
uygulanması reddedilir.
Soykırım suçlaması, egemen bir devletin meşru müdafaa eylemine
anakronik ve dışarıdan dayatılmış bir etikettir. Olayların hukuki anlamda nasıl
adlandırılacağı önemli değildir. Önemli olan bu olayların hangi ahlaki, siyasi
ve tarihi bağlamda ele alınacağıdır.
Savaştan yenik çıkan Osmanlı devleti, zaten firarda bulunan İttihatçıları
Tehcir’den sorumlu tutmuş ve yargılayarak konumlarından dolayı idama mahkûm
etmiştir.
Üstelik bu mahkemelerde, iddiaların en önemlilerinden biri
olan, dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa'ya atfedilen ve imha emirleri içerdiği
iddia edilen telgraflar çürütülmüştür.
Aram Andonian adlı bir Ermeni tarafından ortaya çıkarılan bu
belgelerin "kaba sahtekârlık" olduğu ortaya çıkmıştır. Bu iddiayı
güçlendiren en önemli noktalardan biri, savaş sonrası Malta'ya sürgün edilen Osmanlı yetkililerine karşı "delil
bulmak için umutsuz bir arayışa giren" İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın, bu
Andonian belgelerini araştırmasına rağmen, sanıklara karşı hiçbir zaman
kullanmamış olmasıdır. Bu durum, İngilizlerin dahi belgelerin sahte olduğunu
bildiğini güçlü bir şekilde ima etmektedir.[4]
Öte yandan Talat Paşa'yı Berlin'de öldüren Soğomon
Tehliryan'ın 1921'deki duruşmasında bu belgeler, "Talât'ın Ermenileri yok
etmeye yönelik resmi emirlerini ifşa eden olağanüstü belgeler” olarak
kullanılmıştır.
Osmanlı Mahkemeleri Kendi
Yetkililerini Neden Yargıladı?
Savaşın ardından İstanbul'da Müttefik işgali altında kurulan
Osmanlı Askeri Mahkemeleri (Divan-ı Harb-i Örfi), kendi subaylarını ve
bürokratlarını yargılamıştır.
Bu mahkemeler, Osmanlı resmi belgelerini ve tanıklıkları
kullanarak, İttihat ve Terakki liderlerinin imha politikasını kanıtlamıştır.
Talât, Enver ve Cemal Paşalar gibi ana sorumlular, yurtdışına kaçtıkları için
gıyaplarında idama mahkûm edilmiştir.
Müttefiklere göre bu mahkemeler, savaş suçlularını ve tehcir
sırasında yaşanan katliamların sorumlularını yargılamak üzere kurulmuştur. "İnsanlığa
karşı işlenmiş suçlar"dan dolayı yargılanmaktadırlar. Müttefikler, suçluları
yargılama niyetini gösteren Sèvres Antlaşması'ndaki gibi uluslararası baskıyı
bir kanıt olarak sunar. Antlaşma, bu mahkemelerin sadece bir iç siyasi
hesaplaşma olmadığını, aynı zamanda uluslararası bir adalet talebine yanıt
olduğunu gösterir.[5]
Farklı bir görüşe göre ise bu mahkemeler, adalet arayışından
çok, savaş sonrası iktidara gelen Hürriyet
ve İtilaf Fırkası'nın, siyasi rakipleri olan İttihat ve Terakki Fırkası'nı ve liderlerini yok etmeyi amaçlayan
siyasi bir araçtı. Müttefik baskısı altında kurulan bu mahkemeler, adil
yargılama ilkelerini ihlal etmiştir ve mahkûmiyetler "sahte
kanıtlara" dayandırılmıştır. Amaç, savaşın sorumluluğunu birkaç kişiye
yükleyerek yeni yönetimin kendini aklamasıdır.
Devam edecek: Tehcir mi, Soykırım mı?
Kaynaklar
Whitaker, Benjamin. (1985),
Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sorunu Üzerine. Ayrımcılığın
Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu. 1986'da Gözden Geçirildi. BM
Belgesi E/CN.4/Sub.2/1985/6.
Dadrian, Vahakn N. 2005, Türk Kaynaklarında Ermeni Soykırımı, Belge
Yay.
Dadrian, Vahakn N. 2003, The History of the Armenian Genocide, Ethnic
Conflict from the Balkans to Anatolia to the Caucasus Paperback, Berghahn Books
Dadrian, Vahakn N. 2020,Ermeni Soykırımının İnkârında Anahtar
Unsurlar / Toplu Makaleler 4, Belge Yay.
Kévorkian, Raymond H. 2015, Ermeni Soykırımı, 2. Baskı, İletişim Yay.
Center for Strategic Research – 2005, Stratejik Araştırma Merkezi, Ermeni
İddiaları ve Tarihsel Gerçekler, Sorular-Cevaplar, Ankara
[1] İslam
Ansiklopedisi, c. 40, s. 319
[2] Kévorkian,
2015;
[3] Whitaker,
1985
[4] Bu
hukuki başarısızlığın yanı sıra olayların siyasi bir boyutu vardır. İngilizler,
Kemalist hükümet tarafından rehin alınan İngiliz subaylarını kurtarmak amacıyla
bir esir takası yapar ve Malta tutuklularını serbest bırakmak zorunda kalır.
[5] Sèvres
Antlaşması, Madde 230: " Türk Hükümeti, 1 Ağustos 1914'te Türk
İmparatorluğu'nun bir parçası olan topraklarda savaş halinin devam ettiği süre
boyunca işlenen katliamlardan sorumlu olan ve Müttefik Devletler tarafından
teslim edilmesi talep edilebilecek kişileri Müttefik Devletlere teslim etmeyi
taahhüt eder."





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder