7 Ocak 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVII (Osmanlı’da Tehcir Uygulaması)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Bizans Dönemi - XVII

(Osmanlı’da Tehcir Uygulaması)

 

 

Tehcir, bir topluluğu yaşadığı yerden göç ettirmektir. Göçe sebep olma yahut sürme anlamına da gelir. Osmanlı devletinin özellikle son dönemlerinde başvurduğu ve dünya hukuk literatürüne soktuğu bir kavramdır. Osmanlı Devlet Hukukunda kökenini Kur'an'dan aldığı ve Haşr Suresi 11 Ayet'ine dayandığı ileri sürülür.

Tehcir yahut sürgün olayı, Osmanlıların dışında diğer imparatorluklarda da görülen bir iskân ve cezalandırma yöntemi olup yurt toprakları içinde yapılan bir uygulamadır. Asla yurt dışına sürmeyi (deport) içermez.

 

Osmanlı’da Tehcir Uygulaması

 

  24 Nisan 1915’te Ermeni toplulukları için çıkarılan kanununa kadar Osmanlılarda tehcir kelimenin fazla bir kullanım alanı yoktur. Kitlesel sevk ve nakilleri tanımlamak için daha çok sürgün tabirine yer verilmiştir. Bireysel cezalandırmaları ifade etmek üzere nefy ve iclâ gibi kelimeler kullanılmıştır.

Osmanlı idaresinde Ermenilerle ilgili meseleler, özellikle XVIII. yüzyılda yoğunluk kazanan misyonerlik faaliyetleri neticesinde ortaya çıkmıştır. Katolik ve Protestan misyonerlerinin etkin çalışmaları sonucu ana kilisenin parçalanmasına giden yol sancılı geçmiş, bu süreçte mezhep değiştirenler karşılarında devletten ziyade eski kiliselerini bulmuş ve onların ağır yaptırımlarıyla karşılaşmıştır. Zamanla sayıları artan, ancak resmen tanınmayan Katolik Ermeniler’in ana kilisenin takibatına mâruz kalmaları, aforoz edilmeleri ve nihayet patrik tarafından hazırlanan, Katolik olanları içeren bir listenin Bâbıâli’ye verilmesi ve bunların sürgüne gönderilmesinin istenmesi üzerine XIX. yüzyılda Ermeniler arasında ilk kitlesel göç hareketi yaşanmıştır.[1]

 




Tehcir mi Soykırım mı?

 

1915 tarihinde yaşanan Ermeni Olayları, Türk resmi tarihinde karşılığını “Tehcir” olarak bulurken, o tarihten bu yana Batı’da “Soykırım” olarak görülmüştür.

Çünkü Batı’ya göre Ermeni Tehcirinin merkezinde "İnsanlığa Karşı Suçlar" kavramı yatıyor.

"İnsanlığa Karşı Suçlar" kavramı için 1915 Olayları bir Milat’tır.

Uluslararası hukukun temel taşlarından biri olan "İnsanlığa Karşı Suçlar", aslında Osmanlı’nın 1915 Ermeni Olaylarına bakılarak keşfedilmiş bir kavramdır.

Bu kavram, hukuki bir terim olarak ilk kez 24 Mayıs 1915'te kullanıldı.

Müttefik Devletler (İngiltere, Fransa ve Rusya), Osmanlı İmparatorluğu'ndaki 1915 olaylarına tepki olarak ortak bir bildiri yayınladı.

Bu metinde Osmanlı hükümetinin ve olaylara karışan yetkililerinin kişisel olarak “Ermeni Katliamları”ndan sorumlu tutulacağı ilan ediyor. Sèvres Antlaşması ve benzeri girişimlerin topladığı belgelerle bu suçtan malum kişilerin yargılanmasına zemin hazırlıyordu.

Böylece, İnsanlığa Karşı Suçlar kavramı uluslararası ceza hukukunda ilk kez yer alıyor ve İnsanlık Tarihi’nde bir dönüm noktası olarak kabul ediliyordu.

Tartışmanın en somut ve en çelişkili noktalarından biri, dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa'ya atfedilen ve imha emirleri içerdiği iddia edilen telgraflardır.

1915 Olaylarının bir tehcir olmadığı, Osmanlı Devletinin sistemli ve planlı bir biçimde Ermenileri katletme, yok etme politikası (jenosit, soykırım) olduğu ileri sürülmektedir.

Her soykırım şiddeti vakasının itaat ettiği ve onu eşsiz kılan bir iç mantık vardır. Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Ermeni halkının fiziksel imhasının da ayırt edici bir özelliği vardır: [Bu fiziksel imha] Jön Türklerin nihai hedefi olan Türk ulus-devletinin kurulması için gerekli bir koşul olarak düşünülmüştür. Bir başka deyişle bu iki olgu birbiriyle ayrışmaz bir şekilde bağlantılıdır: Birini es geçerek diğerini anlayamayız.[2]

“Soykırım” suçunu tanımlayan sözleşme, “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” adıyla, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 9 Aralık 1948’de onaylandı.

İngiliz Avukat ve İnsan Hakları Savunucusu Benjamin Whitaker, 1982’de BM İnsan Hakları Komisyonu için bir rapor hazırladı. Günümüzde adı “İnsan Hakları Konseyi” olan bu kuruşun bir alt komisyonuna hazırladığı raporda, Ermeni Soykırımı'nı 20. yüzyılın ilk soykırımı olarak tanımladı.[3]

Whitaker Raporu, Birleşmiş Milletler nezdinde “Ermeni Soykırımı”nın zımnen tanınması yolunda atılmış en önemli adımlardan biri oldu. Nitekim Almanya, Arjantin, Belçika, Fransa, Hollanda, İsviçre, İtalya, Kanada, Kıbrıs Rum Kesimi, Litvanya, Lübnan, Polonya, Rusya, Slovakya, Şili, Uruguay, Vatikan, Venezuela ve Yunanistan peş peşe “Ermeni Soykırımı”nı tanıdılar.  

 

"Ermeni Meselesi"

 

Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde yaşanan "Ermeni Meselesi", tarihin en tartışmalı ve duygusal konularından biri olarak bilinir.

Bu konu, derin acılar, ulusal çekişmeler ve bir asrı aşan siyasi tartışmalarla yüklüdür.

Amacımız, konuyu içeren argümanların tamamını inceleyerek, sorunun kaynağına inmek değildir. “Kim haklı?” gibi çoklukla kullanılan manşet ve sloganlar üzerinden bir sonuca varmak da değildir.

Ancak kullanılan temel iddialar ve kanıtlar ölçeğinde yaşanan tarihi süreci anlamaya yönelik bir çabanın içindeyiz. Tarihi belgelere ve arkeolojik verilere dayanarak tehcir konusuna farklı bir açıdan bakmayı tercih ediyoruz.

 

Tarihi Anlamak

 

Olaylar bir iç güvenlik meselesi miydi? Soykırım teorisyenleri bu konudan hiç bahsetmez. Türk tezi, olayları savaş koşullarında devletin bekasına yönelik yaygın bir isyanı bastırmaya çalışan Osmanlı hükümetinin meşru bir iç güvenlik operasyonu olarak görür. Bu perspektifte, yaşananlar uluslararası bir suç değil, bir devletin kendi topraklarındaki ayrılıkçı ve silahlı isyanlara karşı aldığı askeri ve idari tedbirlerdir. Dolayısıyla, "insanlığa karşı suç" gibi dış bir hukuki kavramın bu olaylara uygulanması reddedilir.

Soykırım suçlaması, egemen bir devletin meşru müdafaa eylemine anakronik ve dışarıdan dayatılmış bir etikettir. Olayların hukuki anlamda nasıl adlandırılacağı önemli değildir. Önemli olan bu olayların hangi ahlaki, siyasi ve tarihi bağlamda ele alınacağıdır.

Savaştan yenik çıkan Osmanlı devleti, zaten firarda bulunan İttihatçıları Tehcir’den sorumlu tutmuş ve yargılayarak konumlarından dolayı idama mahkûm etmiştir.

Üstelik bu mahkemelerde, iddiaların en önemlilerinden biri olan, dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa'ya atfedilen ve imha emirleri içerdiği iddia edilen telgraflar çürütülmüştür.

Aram Andonian adlı bir Ermeni tarafından ortaya çıkarılan bu belgelerin "kaba sahtekârlık" olduğu ortaya çıkmıştır. Bu iddiayı güçlendiren en önemli noktalardan biri, savaş sonrası Malta'ya sürgün edilen Osmanlı yetkililerine karşı "delil bulmak için umutsuz bir arayışa giren" İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın, bu Andonian belgelerini araştırmasına rağmen, sanıklara karşı hiçbir zaman kullanmamış olmasıdır. Bu durum, İngilizlerin dahi belgelerin sahte olduğunu bildiğini güçlü bir şekilde ima etmektedir.[4]

Öte yandan Talat Paşa'yı Berlin'de öldüren Soğomon Tehliryan'ın 1921'deki duruşmasında bu belgeler, "Talât'ın Ermenileri yok etmeye yönelik resmi emirlerini ifşa eden olağanüstü belgeler” olarak kullanılmıştır.

 

Osmanlı Mahkemeleri Kendi Yetkililerini Neden Yargıladı?

 

Savaşın ardından İstanbul'da Müttefik işgali altında kurulan Osmanlı Askeri Mahkemeleri (Divan-ı Harb-i Örfi), kendi subaylarını ve bürokratlarını yargılamıştır.

Bu mahkemeler, Osmanlı resmi belgelerini ve tanıklıkları kullanarak, İttihat ve Terakki liderlerinin imha politikasını kanıtlamıştır. Talât, Enver ve Cemal Paşalar gibi ana sorumlular, yurtdışına kaçtıkları için gıyaplarında idama mahkûm edilmiştir.

Müttefiklere göre bu mahkemeler, savaş suçlularını ve tehcir sırasında yaşanan katliamların sorumlularını yargılamak üzere kurulmuştur. "İnsanlığa karşı işlenmiş suçlar"dan dolayı yargılanmaktadırlar. Müttefikler, suçluları yargılama niyetini gösteren Sèvres Antlaşması'ndaki gibi uluslararası baskıyı bir kanıt olarak sunar. Antlaşma, bu mahkemelerin sadece bir iç siyasi hesaplaşma olmadığını, aynı zamanda uluslararası bir adalet talebine yanıt olduğunu gösterir.[5]

Farklı bir görüşe göre ise bu mahkemeler, adalet arayışından çok, savaş sonrası iktidara gelen Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın, siyasi rakipleri olan İttihat ve Terakki Fırkası'nı ve liderlerini yok etmeyi amaçlayan siyasi bir araçtı. Müttefik baskısı altında kurulan bu mahkemeler, adil yargılama ilkelerini ihlal etmiştir ve mahkûmiyetler "sahte kanıtlara" dayandırılmıştır. Amaç, savaşın sorumluluğunu birkaç kişiye yükleyerek yeni yönetimin kendini aklamasıdır.

 

Devam edecek: Tehcir mi, Soykırım mı?

 

 

Kaynaklar

 

Whitaker, Benjamin. (1985), Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sorunu Üzerine. Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu. 1986'da Gözden Geçirildi. BM Belgesi E/CN.4/Sub.2/1985/6.

Dadrian, Vahakn N. 2005, Türk Kaynaklarında Ermeni Soykırımı, Belge Yay.

Dadrian, Vahakn N. 2003, The History of the Armenian Genocide, Ethnic Conflict from the Balkans to Anatolia to the Caucasus Paperback, Berghahn Books

Dadrian, Vahakn N. 2020,Ermeni Soykırımının İnkârında Anahtar Unsurlar / Toplu Makaleler 4, Belge Yay.

Kévorkian, Raymond H. 2015, Ermeni Soykırımı, 2. Baskı, İletişim Yay.

Center for Strategic Research – 2005, Stratejik Araştırma Merkezi, Ermeni İddiaları ve Tarihsel Gerçekler, Sorular-Cevaplar, Ankara

 

07.01.2026, Ünye Kent


Dipnot:

[1] İslam Ansiklopedisi, c. 40, s. 319

[2] Kévorkian, 2015;

[3] Whitaker, 1985

[4] Bu hukuki başarısızlığın yanı sıra olayların siyasi bir boyutu vardır. İngilizler, Kemalist hükümet tarafından rehin alınan İngiliz subaylarını kurtarmak amacıyla bir esir takası yapar ve Malta tutuklularını serbest bırakmak zorunda kalır.

[5] Sèvres Antlaşması, Madde 230: " Türk Hükümeti, 1 Ağustos 1914'te Türk İmparatorluğu'nun bir parçası olan topraklarda savaş halinin devam ettiği süre boyunca işlenen katliamlardan sorumlu olan ve Müttefik Devletler tarafından teslim edilmesi talep edilebilecek kişileri Müttefik Devletlere teslim etmeyi taahhüt eder."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder